Habergec.Com Aranan Kelimeler:15 yıl sonra belki Değerlendirme: 10 / 10 779502
habergec.com
01.10.2014 Çarşamba
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

15 yıl sonra belki

M.Nedim Hazar - Az kaldı, ha gayret!
Zaman
25.09.2014
11:31
İçinden yol geçirilen okullar, üzeri örtülen reklam panoları, indirilen dershane tabelaları, üfürükten bahanelerle yapılan teftişler, kapatılan yurtlar, oluşturulan özel ekiplerle posta kutularından alınıp imha edilen gazeteler, fişlemeler, suçlamalar, iftiralar, hakaretler…İlan veren firmaları arayıp gözdağı vermeler, devlet ilanlarını sadece kendi yandaşlarına yönlendirmeler, vergi inceletmeler, müfettiş göndermeler ve daha pek çok şey…Allah’ın her günü öfke, hakaret, aşağılamanın bini bir para... Meclis’te, açılışta, ekranda, gazete sayfasında aynı nefretin tebarüz edişi…Çok değil, yirmi yıl önce yaşananlara benzer, hatta daha beter bir sürecin tam ortasından geçiyoruz sanırım. Yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır; vaktiyle 28 Şubat’taki vesayetin temsilcileri için, ‘ellerinde olsa kendileri gibi olmayanlara oksijen bile vermezler’ diye yazmıştık. Yaşananlara bakınca, maalesef zihniyetin değişmediğini, belki daha da fenalaşarak devam ettiğini görmek hakikaten üzücü.İtiraf etmek lazım ki, çıta en baştan yüksek yere konmuş: “Onlara su bile yok” zihniyetinin giderek insafsızca bir gizli kaideye dönüştüğünü ve gün geçtikçe daha beter ibretlik uygulamalara yol açtığını görmek ülke adına hiç de umut verici değil sevgili okur.Şüphesiz her dönem, haksızlık ve zulmü yapanların kendilerince bir mantıkları ve gerekçeleri vardı. 28 Şubat’ta da öyleydi zira. Haksız ve insafsızca uygulamalara imza atanlar, kanunsuzlukları, her türlü hak gasbını kendilerince makul ve mazur görüyor, ellerinden geldiğince bu uygulamalara yasal kılıflar geçiriyorlardı.Tarih, her dönem olduğu gibi o karanlık dönemi de kaydetti şüphesiz. Tıpkı bugünleri de kaydediyor olduğu gibi.Son olarak İETT’nin yaptığı uygulama…15 bin öğrenciye sahip bir üniversiteye yapılan otobüs seferlerini iptal etmenin elbette kılıfını bulmak, ‘yersen’ düşüncesiyle gerekçe uydurmak pek zor olmasa gerek. Ancak bu ülkede yaşayan herkes neyin, ne için yapıldığını çok iyi biliyor artık. Gerçi Bank Asya gibi kurumlara bile yapılanları gördükçe, otobüs seferi iptali biraz düşük yoğunluklu zulüm olarak kalıyor ama dediğim gibi, yapılanları tarih yine de not alıyor şüphesiz.Bir arkadaşım, bu muameleyi duyduğu an şöyle bir tepki verdi: “Yılbaşı gecesi alkollü vatandaşları evlerine bedava götüren kurum, üniversite öğrencisini yolda bırakabilecek kadar insafsızlaşıyorsa, sakat bir şeyler var demektir!”Daha önce seferlerin iptalini şoför azlığı ve metrobüs kullanımına bağlayan kurum, daha sonra gerekçeyi “hat yoğunluğu azlığı” şeklinde güncellemiş. Aslında herhangi bir gerekçe açıklamalarına bile gerek yoktu bence. “Size otobüs de yok” demeleri yeterliydi.İngilizce öğretmenliği okuyan 2. sınıf öğrencisi fiziksel engelli Elif’in okula gidip gitmemesi elbette çok da umurlarında olmayacaktır.“Onlara tabela yok, kredi kartı yok, banka yok, gazete yok, reklam yok, okul yok, yurt yok” düşüncesi “otobüs de yok” noktasına kadar geldi. Sanırım “su da yok”a çok kalmadı… İptal edilmeyen seferlerde de, bu okullardaki öğrencilerin arka koltuklarda oturabileceğine dair bir yönetmenlik çıkarılırsa kimse şaşırmaz artık sanırım.Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan ve içinde “Tüm insanların eşit yaratıldığını, yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz.” cümleleri geçen bildirge 1776’da yayınlanmıştı.Yani bundan yaklaşık 250 yıl önce…İkiyüzelli yıl…
Zaman
En Çok Okunan
25.09.2014
MNedimHazar-AzkaldıhagayretMNedim Hazar - Az kaldı ha gayret
M.Nedim Hazar - Az kaldı, ha gayret!
Zaman
25.09.2014
02:25
İçinden yol geçirilen okullar, üzeri örtülen reklam panoları, indirilen dershane tabelaları, üfürükten bahanelerle yapılan teftişler, kapatılan yurtlar, oluşturulan özel ekiplerle posta kutularından alınıp imha edilen gazeteler, fişlemeler, suçlamalar, iftiralar, hakaretler…İlan veren firmaları arayıp gözdağı vermeler, devlet ilanlarını sadece kendi yandaşlarına yönlendirmeler, vergi inceletmeler, müfettiş göndermeler ve daha pek çok şey…Allah’ın her günü öfke, hakaret, aşağılamanın bini bir para... Meclis’te, açılışta, ekranda, gazete sayfasında aynı nefretin tebarüz edişi…Çok değil, yirmi yıl önce yaşananlara benzer, hatta daha beter bir sürecin tam ortasından geçiyoruz sanırım. Yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır; vaktiyle 28 Şubat’taki vesayetin temsilcileri için, ‘ellerinde olsa kendileri gibi olmayanlara oksijen bile vermezler’ diye yazmıştık. Yaşananlara bakınca, maalesef zihniyetin değişmediğini, belki daha da fenalaşarak devam ettiğini görmek hakikaten üzücü.İtiraf etmek lazım ki, çıta en baştan yüksek yere konmuş: “Onlara su bile yok” zihniyetinin giderek insafsızca bir gizli kaideye dönüştüğünü ve gün geçtikçe daha beter ibretlik uygulamalara yol açtığını görmek ülke adına hiç de umut verici değil sevgili okur.Şüphesiz her dönem, haksızlık ve zulmü yapanların kendilerince bir mantıkları ve gerekçeleri vardı. 28 Şubat’ta da öyleydi zira. Haksız ve insafsızca uygulamalara imza atanlar, kanunsuzlukları, her türlü hak gasbını kendilerince makul ve mazur görüyor, ellerinden geldiğince bu uygulamalara yasal kılıflar geçiriyorlardı.Tarih, her dönem olduğu gibi o karanlık dönemi de kaydetti şüphesiz. Tıpkı bugünleri de kaydediyor olduğu gibi.Son olarak İETT’nin yaptığı uygulama…15 bin öğrenciye sahip bir üniversiteye yapılan otobüs seferlerini iptal etmenin elbette kılıfını bulmak, ‘yersen’ düşüncesiyle gerekçe uydurmak pek zor olmasa gerek. Ancak bu ülkede yaşayan herkes neyin, ne için yapıldığını çok iyi biliyor artık. Gerçi Bank Asya gibi kurumlara bile yapılanları gördükçe, otobüs seferi iptali biraz düşük yoğunluklu zulüm olarak kalıyor ama dediğim gibi, yapılanları tarih yine de not alıyor şüphesiz.Bir arkadaşım, bu muameleyi duyduğu an şöyle bir tepki verdi: “Yılbaşı gecesi alkollü vatandaşları evlerine bedava götüren kurum, üniversite öğrencisini yolda bırakabilecek kadar insafsızlaşıyorsa, sakat bir şeyler var demektir!”Daha önce seferlerin iptalini şoför azlığı ve metrobüs kullanımına bağlayan kurum, daha sonra gerekçeyi “hat yoğunluğu azlığı” şeklinde güncellemiş. Aslında herhangi bir gerekçe açıklamalarına bile gerek yoktu bence. “Size otobüs de yok” demeleri yeterliydi.İngilizce öğretmenliği okuyan 2. sınıf öğrencisi fiziksel engelli Elif’in okula gidip gitmemesi elbette çok da umurlarında olmayacaktır.“Onlara tabela yok, kredi kartı yok, banka yok, gazete yok, reklam yok, okul yok, yurt yok” düşüncesi “otobüs de yok” noktasına kadar geldi. Sanırım “su da yok”a çok kalmadı… İptal edilmeyen seferlerde de, bu okullardaki öğrencilerin arka koltuklarda oturabileceğine dair bir yönetmenlik çıkarılırsa kimse şaşırmaz artık sanırım.Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan ve içinde “Tüm insanların eşit yaratıldığını, yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz.” cümleleri geçen bildirge 1776’da yayınlanmıştı.Yani bundan yaklaşık 250 yıl önce…İkiyüzelli yıl…
Zaman
Ana Sayfa
25.09.2014
MNedimHazar-AzkaldıhagayretMNedim Hazar - Az kaldı ha gayret
M.Nedim Hazar - Az kaldı, ha gayret!
Zaman
25.09.2014
02:15
İçinden yol geçirilen okullar, üzeri örtülen reklam panoları, indirilen dershane tabelaları, üfürükten bahanelerle yapılan teftişler, kapatılan yurtlar, oluşturulan özel ekiplerle posta kutularından alınıp imha edilen gazeteler, fişlemeler, suçlamalar, iftiralar, hakaretler…İlan veren firmaları arayıp gözdağı vermeler, devlet ilanlarını sadece kendi yandaşlarına yönlendirmeler, vergi inceletmeler, müfettiş göndermeler ve daha pek çok şey…Allah’ın her günü öfke, hakaret, aşağılamanın bini bir para... Meclis’te, açılışta, ekranda, gazete sayfasında aynı nefretin tebarüz edişi…Çok değil, yirmi yıl önce yaşananlara benzer, hatta daha beter bir sürecin tam ortasından geçiyoruz sanırım. Yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır; vaktiyle 28 Şubat’taki vesayetin temsilcileri için, ‘ellerinde olsa kendileri gibi olmayanlara oksijen bile vermezler’ diye yazmıştık. Yaşananlara bakınca, maalesef zihniyetin değişmediğini, belki daha da fenalaşarak devam ettiğini görmek hakikaten üzücü.İtiraf etmek lazım ki, çıta en baştan yüksek yere konmuş: “Onlara su bile yok” zihniyetinin giderek insafsızca bir gizli kaideye dönüştüğünü ve gün geçtikçe daha beter ibretlik uygulamalara yol açtığını görmek ülke adına hiç de umut verici değil sevgili okur.Şüphesiz her dönem, haksızlık ve zulmü yapanların kendilerince bir mantıkları ve gerekçeleri vardı. 28 Şubat’ta da öyleydi zira. Haksız ve insafsızca uygulamalara imza atanlar, kanunsuzlukları, her türlü hak gasbını kendilerince makul ve mazur görüyor, ellerinden geldiğince bu uygulamalara yasal kılıflar geçiriyorlardı.Tarih, her dönem olduğu gibi o karanlık dönemi de kaydetti şüphesiz. Tıpkı bugünleri de kaydediyor olduğu gibi.Son olarak İETT’nin yaptığı uygulama…15 bin öğrenciye sahip bir üniversiteye yapılan otobüs seferlerini iptal etmenin elbette kılıfını bulmak, ‘yersen’ düşüncesiyle gerekçe uydurmak pek zor olmasa gerek. Ancak bu ülkede yaşayan herkes neyin, ne için yapıldığını çok iyi biliyor artık. Gerçi Bank Asya gibi kurumlara bile yapılanları gördükçe, otobüs seferi iptali biraz düşük yoğunluklu zulüm olarak kalıyor ama dediğim gibi, yapılanları tarih yine de not alıyor şüphesiz.Bir arkadaşım, bu muameleyi duyduğu an şöyle bir tepki verdi: “Yılbaşı gecesi alkollü vatandaşları evlerine bedava götüren kurum, üniversite öğrencisini yolda bırakabilecek kadar insafsızlaşıyorsa, sakat bir şeyler var demektir!”Daha önce seferlerin iptalini şoför azlığı ve metrobüs kullanımına bağlayan kurum, daha sonra gerekçeyi “hat yoğunluğu azlığı” şeklinde güncellemiş. Aslında herhangi bir gerekçe açıklamalarına bile gerek yoktu bence. “Size otobüs de yok” demeleri yeterliydi.İngilizce öğretmenliği okuyan 2. sınıf öğrencisi fiziksel engelli Elif’in okula gidip gitmemesi elbette çok da umurlarında olmayacaktır.“Onlara tabela yok, kredi kartı yok, banka yok, gazete yok, reklam yok, okul yok, yurt yok” düşüncesi “otobüs de yok” noktasına kadar geldi. Sanırım “su da yok”a çok kalmadı… İptal edilmeyen seferlerde de, bu okullardaki öğrencilerin arka koltuklarda oturabileceğine dair bir yönetmenlik çıkarılırsa kimse şaşırmaz artık sanırım.Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan ve içinde “Tüm insanların eşit yaratıldığını, yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz.” cümleleri geçen bildirge 1776’da yayınlanmıştı.Yani bundan yaklaşık 250 yıl önce…İkiyüzelli yıl…
Zaman
Köşe Yazıları
25.09.2014
MNedimHazar-AzkaldıhagayretMNedim Hazar - Az kaldı ha gayret
Mustafa Armağan - Kral kabul etseydi, İngiltere belki de Müslüman olacaktı
Zaman
21.09.2014
02:02
Bir zamanların üzerinde güneş batmayan imparatorluğu İngiltere (doğrusu Büyük Britanya) parçalanmanın eşiğinden döndü. Bob Geldof adlı pop müzik sanatçısı bile İskoçlara “Gelin, bu aileyi dağıtmayın” mesajıyla devreye girdi ve sonuçta İskoç halkının yüzde 56’sı bağımsız devlet olmak istemedikleri mesajını vermiş oldu.Ada yönetimine şimdilik rahat bir nefes aldıran referandum, İngiltere’nin tarihinde yaşanan pek bilinmeyen bir olayı aklıma getirdi. Vaktiyle bir İngiliz kralı, Endülüs’teki Müslüman yönetiminden yardım istemiş, Hafsi hanedanının başındaki Muhammed Nasir ise kendisinin ve İngiltere’nin Müslüman olması şartıyla krala yardım edebileceğini bildirmişti. Eğer köşeye sıkışmış durumda bulunan Kral John bu teklifi kabul etmiş olsaydı, tarihçi Gibbon’un çok korktuğu Oxford’da çan sedaları yerine ezan-ı Muhammedî’nin işitilmesi bir fantezi olmaktan çıkacaktı.İşte Kral I. John, gönderdiği heyetin getirdiği Müslüman olma teklifine evet demiş olsaydı belki de Avrupa’daki İslam dalgası yeni bir çehre kazanmış olacak, bugün çok başka şeyleri konuşacaktık. Şimdi bu ilginç olayın ayrıntılarına girelim.Magna Carta efsanesiHangi tarih kitabını açsanız, demokrasinin, özgürlüklerin ve anayasacılığın miladı olarak İngiltere Kralı I. John’un bir kısım yetkilerini kısıtladığı söylenen “Magna Carta” (Büyük Berat) adlı belgeyi sürerler önünüze. Eş dost meclislerinde, ‘Elin Avrupalısı daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar, oysa bizimkiler…’ türünden gevezeliklere siz de rastlamış olmalısınız.Oysa İngiliz tarihinin çok özel bir durumundan kaynaklanmış olan bu istisnai nitelikteki belgenin 13. yüzyıl başlarındaki İngiltere toplumu için dahi “ilerici” bir adım olmadığını bilmekte fayda vardır. Evet, Magna Carta zannedildiği gibi ‘ilerici’ değil, ‘gerici’, biraz hafifleterek söyleyelim ‘devrimci’ değil, ‘tutucu’ bir belgedir. Ama bakın, neden?Bir kere 1215 yılında Magna Carta’nın Kral I. John tarafından imzalanan (pardon, Kral I, John, imza atmayı bilmediği için mührünü basmıştır ve o zaten o çağlarda kutsal (mavi) kan taşıyan bir hükümdarın herhangi bir belgeye bizzat imzasını atması, düşüklük alameti sayılırdı; nitekim Osmanlı padişahları da tuğra çektirirlerdi fermanlarına) orijinal nüshası değil de, yüzyıllar sonrasında çoğaltılmış olan kopyaları elimizdedir.O halde böylesine önemli bir belgenin neden orijinaline sahip değiliz? Ayrıca bu belge, gerici olmasa bile tutucu (conservative) bir belgedir, çünkü I. John, baronların ve kilisenin sırtına yeni vergiler yüklemek ve kiralarını artırmak istiyor, dolayısıyla merkezî hükümetin gelir pastasını büyütmeye uğraşıyordu. Baronlar ise tam tersine, eski düzende ödemekte oldukları vergilerin ve imtiyaz (ayrıcalık) beratlarının aynen devam etmesi için bastırıyorlardı. İşte aralarında savaşa kadar gidecek olan anlaşmazlığın gerçek sebebi buydu.Burada tuhaf olan, Kral’ın merkeziyetçi tavrının, modern devlete giden yola daha uygun olmasıdır. Yani kral, bu ölçüye göre ilericidir. Oysa baronlar, feodal ayrıcalıkların ve merkeziyetçiliğin karşısında kendilerini savunan bizdeki “ayanlar” gibidir ve gelişmeyi kösteklemeye çalışmaktadırlar.John, 1214’te meydana gelen Bouvins muharebesinde, Papa’nın kendisini adam etmek için üzerine saldığı Fransız Philip Augustin’in kuvvetlerine yenilir. Bunun üzerine isyan eden baronlarla onlara karşı duracak gücü kalmayan kral arasında 15 Haziran 1215 günü Runnymede’de 63 maddelik bir ateşkes antlaşması imzalanır. İşte o “mütareke belgesi”dir Magna Carta. Ertesi yıl da ölür.Magna Carta’yı gönülsüzce imzalamak suretiyle tarihe geçen Kral John, eğer Muhammed Nasir’in teklifinin altına da imza atsaydı bugün çok farklı bir şekilde anılıyor olacaktı.Endülüs, İngiltere’ye yardım etseydi!Magna Carta’nın imzalanmasına 5 yıl vardır ve Norman Davies’in tespitiyle söylersek ‘düşman kazanma sanatı’nda mahir olan Kral John’un işleri arapsaçına dönmüştür. Papa III. Innocent, Stephen Langton’u Canterbury Başpiskoposu olarak atamıştır atamasına ama kral bunu kabul etmemiş ve bu yüzden de Papa tarafından aforoz edilmiştir. Üstelik Fransızlara toprakları kaptırmıştır. Baronlardan zaten yaka silkmektedir. Anlayacağınız, başı beladadır.Tam bu sırada başka bir kaynak tarafından doğrulanmayan ama Matthew Paris adlı çağdaş bir tarihçinin hadiselerden sadece 20 yıl sonra yazdığı kitabında geçen Müslümanlardan yardım isteme fikri gelir aklına. “Cronica Majora” (Büyük Vekayiname) adlı kitapta geçen bu hadise bilinmeyen bir cephesini aydınlatır İngiliz tarihinin.Londralı rahip Robert ile Thomas de Erdington ve
Zaman
Köşe Yazıları
21.09.2014
MustafaArmağan-KralkabuletseydiİngilterebelkideMüslümanolacaktıMustafa Armağan - Kral kabul etseydi İngiltere belki de Müslüman olacaktı
Berberleri taşıyan otobüs devrildi: 13 ölü
Zaman
15.09.2014
02:07
Afyonkarahisar Berberler ve Kuaförler Odası üyelerinin günübirlik Antalya gezisi, feci bir trafik kazası sonucu başlamadan bitti. Berberleri taşıyan otobüslerden biri, Isparta’nın Gölbaşı mevkiinde şarampole devrildi. Sürücünün direksiyon başında uyukladığı ileri sürülen kazada 13 kişi öldü, 6’sı ağır 33 kişi de yaralandı.Türkiye, dün Burdur’dan gelen kaza haberinin acısıyla uyandı. Afyonkarahisar Berberler ve Kuaförler Odası’nın Antalya Side’ye düzenlediği geziye katılan otobüslerden biri, Isparta-Antalya karayolunda sürücüsünün uyuması sebebiyle devrildi, 13 kişi öldü, 33 kişi yaralandı. Olay yerinden geçen bir vincin yardımıyla otobüs kaldırılarak sıkışanlar kurtarıldı ve can kaybının artması önlendi.Afyonkarahisar Berberler ve Kuaförler Odası tarafından organize edilen geziye katılan 115 kişi Antalya’nın Manavgat ilçesi Side beldesine gitmek için gece 01.00 sularında 2 otobüs bir midibüsle yola çıktı. Sandıklı ilçesi yakınlarındaki bir dinlenme tesisinde mola veren kafile, Isparta’yı geçtikten sonra Burdur üzerinden Antalya’ya ulaşan 160 kilometrelik yol yerine daha kısa ve tenha olan 120 kilometrelik Dereboğazı yolunu tercih etti. Sabaha karşı Isparta-Antalya karayolu 50’nci kilometreye gelen konvoydaki 03 VY 403 plakalı otobüs, iddiaya göre sürücüsü Sinan Doğraylı’nın uyuklaması sonucu direksiyon hakimiyetini kaybederek şarampole devrildi. Kazada, sürücünün de aralarında bulunduğu 13 kişi öldü, 6’sı ağır 33 kişi de yaralandı. Hayatını kaybedenlerin isimleri şöyle: Samet Taşpınar (17), Suat Esen (18), Ahmet Öksüm (17), Benan Mardin (23), İbrahim Çankır (38), Erkan Tan (42), Mehmet Şatır (30), Gökhan Can (25), Sinan Doğraylı (53), Turan Karatepe (17), Fehmi Şentürk, Akın Balkan, Hidayet Gök. VALİ: SÜRÜCÜ UYUMUŞ OLABİLİRKaza hakkında bilgi veren Burdur Valisi Hasan Kürklü, otobüs sürücüsünün uyumuş olabileceğini belirtti. Kürklü, “Kaza, yolun virajsız kısmında meydana gelmiş. Herhangi bir sıkıştırma yok. Birkaç görgü tanığının beyanı, şoförü uyardıkları yönünde. Belki uyarma esnasında panik havasında direksiyon hakimiyetini kaybedip otobüsün yan yatması söz konusu olabilir.” dedi. Afyonkarahisar Berberler ve Kuaförler Odası Başkan Vekili Nadi Ceylan da, gezinin her yıl düzenli olarak yapıldığını söyledi. Geziye Afyonkarahisar merkezde çalışan berberlerin katıldığını, yaş grubunun 18-50 arasında değiştiğini söyledi. Ceylan, berberlerin stres atmaları için turu düzenlediklerini belirtti. FİRMA SAHİBİ: YOL KAYGANMIŞKiralanan otobüsün kayıtlı olduğu şirketin sahibi Süleyman Çevik de kaza yerinde incelemelerde bulundu. Kazadan büyük üzüntü duyduklarını belirten Çevik, sürücü Sinan Doğraylı’nın 35 yıllık şoför olduğunu, 14 yıldan bu yana kendileriyle çalıştığını söyledi. Süleyman Çevik, şöyle konuştu: “Karaöz virajına geldiklerinde yolun kaygan olması yüzünden direksiyon hakimiyetini kaybetmiş ve yan yatmış. Takograf cihazına baktık, otobüsün hızı 50-60 kilometre civarındaymış. Şoförün uykusuz olması mümkün değil, özel gruplara hizmet veren bir şirketiz.”Düğün yapacaktı, cenazesi geldi13 kişinin öldüğü kazada Bucak Devlet Hastanesi’nde otopsisi yapılan cenazeler, yakınlarına teslim edildi. Kazada ölenlerden 23 yaşındaki Benan Mardin’in geçen ay askerden geldiği, doğum günü olan 1 Ağustos’ta baba Nurullah Mardin’in kendisine hediye olarak işyeri açtığı belirtildi. Tek oğlunun cenazesini almak için morga gelen Nurullah Mardin, “Dün ‘Baba arkadaşlarla Antalya’ya gezmeye gideceğiz.’ dedi. Ben de ‘Tamam oğlum.’ dedim. Şimdi de oğlumun ölüm haberini aldım. Bugün Akşehir’de bir kuaför kıza bakmaya gidecektik. Düğün yapmak isterken cenaze yapacağız.” diye konuştu. MHP Afyonkarahisar Milletvekili Kemalettin Yılmaz da, odaya taziye ziyaretinde bulundu. Yılmaz, “Ülkemizin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Asansör faciasının ardından trafik faciası yaşadık. Üzüntümüz büyük. Adeta bir matem havası var.” diye konuştu.
Zaman
Güncel
15.09.2014
Berberleritaşıyanotobüsdevrildi13ölüBerberleri taşıyan otobüs devrildi 13 ölü
Berberleri taşıyan otobüs devrildi: 13 ölü
Zaman
15.09.2014
02:07
Afyonkarahisar Berberler ve Kuaförler Odası üyelerinin günübirlik Antalya gezisi, feci bir trafik kazası sonucu başlamadan bitti. Berberleri taşıyan otobüslerden biri, Isparta’nın Gölbaşı mevkiinde şarampole devrildi. Sürücünün direksiyon başında uyukladığı ileri sürülen kazada 13 kişi öldü, 6’sı ağır 33 kişi de yaralandı.Türkiye, dün Burdur’dan gelen kaza haberinin acısıyla uyandı. Afyonkarahisar Berberler ve Kuaförler Odası’nın Antalya Side’ye düzenlediği geziye katılan otobüslerden biri, Isparta-Antalya karayolunda sürücüsünün uyuması sebebiyle devrildi, 13 kişi öldü, 33 kişi yaralandı. Olay yerinden geçen bir vincin yardımıyla otobüs kaldırılarak sıkışanlar kurtarıldı ve can kaybının artması önlendi.Afyonkarahisar Berberler ve Kuaförler Odası tarafından organize edilen geziye katılan 115 kişi Antalya’nın Manavgat ilçesi Side beldesine gitmek için gece 01.00 sularında 2 otobüs bir midibüsle yola çıktı. Sandıklı ilçesi yakınlarındaki bir dinlenme tesisinde mola veren kafile, Isparta’yı geçtikten sonra Burdur üzerinden Antalya’ya ulaşan 160 kilometrelik yol yerine daha kısa ve tenha olan 120 kilometrelik Dereboğazı yolunu tercih etti. Sabaha karşı Isparta-Antalya karayolu 50’nci kilometreye gelen konvoydaki 03 VY 403 plakalı otobüs, iddiaya göre sürücüsü Sinan Doğraylı’nın uyuklaması sonucu direksiyon hakimiyetini kaybederek şarampole devrildi. Kazada, sürücünün de aralarında bulunduğu 13 kişi öldü, 6’sı ağır 33 kişi de yaralandı. Hayatını kaybedenlerin isimleri şöyle: Samet Taşpınar (17), Suat Esen (18), Ahmet Öksüm (17), Benan Mardin (23), İbrahim Çankır (38), Erkan Tan (42), Mehmet Şatır (30), Gökhan Can (25), Sinan Doğraylı (53), Turan Karatepe (17), Fehmi Şentürk, Akın Balkan, Hidayet Gök. VALİ: SÜRÜCÜ UYUMUŞ OLABİLİRKaza hakkında bilgi veren Burdur Valisi Hasan Kürklü, otobüs sürücüsünün uyumuş olabileceğini belirtti. Kürklü, “Kaza, yolun virajsız kısmında meydana gelmiş. Herhangi bir sıkıştırma yok. Birkaç görgü tanığının beyanı, şoförü uyardıkları yönünde. Belki uyarma esnasında panik havasında direksiyon hakimiyetini kaybedip otobüsün yan yatması söz konusu olabilir.” dedi. Afyonkarahisar Berberler ve Kuaförler Odası Başkan Vekili Nadi Ceylan da, gezinin her yıl düzenli olarak yapıldığını söyledi. Geziye Afyonkarahisar merkezde çalışan berberlerin katıldığını, yaş grubunun 18-50 arasında değiştiğini söyledi. Ceylan, berberlerin stres atmaları için turu düzenlediklerini belirtti. FİRMA SAHİBİ: YOL KAYGANMIŞKiralanan otobüsün kayıtlı olduğu şirketin sahibi Süleyman Çevik de kaza yerinde incelemelerde bulundu. Kazadan büyük üzüntü duyduklarını belirten Çevik, sürücü Sinan Doğraylı’nın 35 yıllık şoför olduğunu, 14 yıldan bu yana kendileriyle çalıştığını söyledi. Süleyman Çevik, şöyle konuştu: “Karaöz virajına geldiklerinde yolun kaygan olması yüzünden direksiyon hakimiyetini kaybetmiş ve yan yatmış. Takograf cihazına baktık, otobüsün hızı 50-60 kilometre civarındaymış. Şoförün uykusuz olması mümkün değil, özel gruplara hizmet veren bir şirketiz.”Düğün yapacaktı, cenazesi geldi13 kişinin öldüğü kazada Bucak Devlet Hastanesi’nde otopsisi yapılan cenazeler, yakınlarına teslim edildi. Kazada ölenlerden 23 yaşındaki Benan Mardin’in geçen ay askerden geldiği, doğum günü olan 1 Ağustos’ta baba Nurullah Mardin’in kendisine hediye olarak işyeri açtığı belirtildi. Tek oğlunun cenazesini almak için morga gelen Nurullah Mardin, “Dün ‘Baba arkadaşlarla Antalya’ya gezmeye gideceğiz.’ dedi. Ben de ‘Tamam oğlum.’ dedim. Şimdi de oğlumun ölüm haberini aldım. Bugün Akşehir’de bir kuaför kıza bakmaya gidecektik. Düğün yapmak isterken cenaze yapacağız.” diye konuştu. MHP Afyonkarahisar Milletvekili Kemalettin Yılmaz da, odaya taziye ziyaretinde bulundu. Yılmaz, “Ülkemizin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Asansör faciasının ardından trafik faciası yaşadık. Üzüntümüz büyük. Adeta bir matem havası var.” diye konuştu.
Zaman
Ana Sayfa
15.09.2014
Berberleritaşıyanotobüsdevrildi13ölüBerberleri taşıyan otobüs devrildi 13 ölü
Casusun emeklisi olmaz
Zaman
12.09.2014
02:15
‘Hedefteki Adam’, Amerikalı gazeteci ve yazar Bill Granger’ın 1979-1993 arasında yayımlanan 15 kitaplık casusluk romanı serisinden uyarlama. Casusluk hikâyelerinin bütün klişelerini kullanan film, emekli bir CIA ajanının sahalara dönmesiyle eski defterlerin yeniden açılmasını konu ediniyor.‘Yalnız ve güzel ülke’mizin yöneticileri yok saymaya, kulağının üstüne yatmaya devam etse de istihbarat dünyası sinema marifetiyle gündemimize girmeye devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Philip Seymour Hoffman’ın beyazperdede son kez göründüğü ‘İnsan Avı / A Most Wanted Man’, 2005’ten bu yana (öncesi var mı, yok mu ayrı bir mesele) bizi dinlediği ortaya çıkan iki ülkenin, Amerika ile Almanya’nın istihbarat savaşlarını konu alıyordu. Bu haftanın mönüsünde ise ‘Hedefteki Adam / The November Man’ var. Neyse ki, bu kez işin içinde bir Türk aile yok!Casusluk hikâyelerinin klişelerini bol kepçe seyircinin yüzüne boca eden ‘Hedefteki Adam’, emekli bir CIA ajanının sahalara dönmesiyle birlikte eski defterlerin açılmasını konu ediniyor. Eski CIA ajanı Peter Devereaux (Pierce Brosnan), Lozan’daki mekânında gözlerden ırak, emekliliğin tadını çıkarırken, halen görevde olan dostu John Hanley’nin teklifini reddedemez: Rusya’nın yeni devlet başkanı olması beklenen Arkady Federov’un (Lazar Ristovski) karanlık geçmişine dair çok önemli bilgilere sahip Alice Fournier (Olga Kurylenko) adlı tanığı korumak. Bir süre sonra Peter, bu görevin kendisini eski ‘talebesi’ David Mason (Luke Bracey) karşısında hedef durumuna soktuğunu fark eder. Olaylar ilerledikçe, istihbarat dünyasının olmazsa olmazı köstebeklerin ikili oyunları Deveroux ve Mason’ın karşısına çıkar.‘Hedefteki Adam’, Amerikalı gazeteci ve yazar Bill Granger’ın 1979-1993 arası yayımlanan 15 kitaplık casusluk romanı serisinden uyarlama. Film, her ne kadar orijinal adını (The November Man) serinin ilk kitabından alsa da senaryo, 1987’de yayımlanan ‘There Are No Spies’ romanına dayanıyor. Yaklaşık 40 yıl gazetecilik yapan Bill Granger’ın ‘espiyonaj yazarlığı’ için, Bourne serisinin yazarı Robert Ludlum’un birkaç gömlek altı dersek kafada az çok bir profil oluşur. Belki de bu yüzden, ‘Hedefteki Adam’ da Bourne serisinin ilk üç filminin bir hayli gerisinde.YETİŞ YA BOND!Bourne serisine benzeme çabası filmi izleyince ortaya çıksa da ilk başta, Pierce Brosnan’dan dolayı Bond filmleri akla geliyor. Malum, Brosnan, 80’lerde yanlış tercihler sonucu tıkanan seriyi 90’larda tazelemekle kalmamış, 2000’lere taşımıştı. Gerçi, ilk kez 007 olduğu ‘Altın Göz’ (1995) dışında diğer üç filmi Bond serisinin en kötüleri arasındaki yerini aldı ama yine de Brosnan’ın bu ‘efsane’ ajana verdiği emekler yabana atılmamalı. ‘Hedefteki Adam’ı, gözden düşmüş bir Bond’un yahut Bond oyuncusunun çırpınışı olarak izleyebiliriz. Akıllı dokunuşlar ve mizah desteği ile (hiç olmazsa birkaç zarif gönderme) yönetmen ve senaristler de meseleye böyle bakabilirmiş ama nerede o incelik!Casus filmi klişelerin en ham haliyle perdeye geldiği ‘Hedefteki Adam’, bu türün kilit unsuru ‘akıl oyunları’nı ise en yavan şekliyle işliyor. Karakter geçmişlerinde ve gelişimlerindeki mantık hataları, sıradan olay örgüsünde bile kendini gösteriyor. Belli ki yönetmen, kendisinin ilgilenmediği bu incelikleri, seyircinin de dert etmemesini umut ediyor. Casus öykülerinin biçim açısından vazgeçilmez özelliği ‘atmosfer’ çalışması neredeyse yok. Yönetmenin ve görüntü yönetmeninin, istihbarat dünyasının tekinsizliğine dair, mekân kurma, mizansen oluşturma gibi bir çabasını göremiyoruz. Haliyle film ekibinin bütün enerjisi araba takip ve aksiyon sahnelerine yoğunlaşıyor.Oyunculuklar açısından Pierce Brosnan, Bond günlerinin geride kaldığına bizi ikna etse de, kaşını kaldırıp buğulu ve umursamaz bir bakış atınca “Bende hâlâ Bond havası var” dedirtiyor; doğruya doğru! Olga Kurylenko’nun ‘Quantum of Solace’ta (2008) yeni Bond Daniel Craig ile oynadığını hatırlayınca filmin Bond’un nostaljisinden medet uman tercihleri daha acınası bir hal alıyor. Öte yandan, ‘Tito ve Ben’in (1992) unutulmazı, ‘Yeraltı’nın (1995) Blacky’si, Sırp oyuncu Lazar Ristovski’yi basmakalıp bir karakterde de olsa tekrar izlemek… İşte, 108 dakika boyunca yediğimiz bir çuval keçiboynuzundan geriye kalan 2 gram’lık bal bu olsa gerek!HEDEFTEKİ ADAMTHE NOVEMBER MANYÖNETMENROGER DONALDSONOYUNCULARPIERCE BROSNANOLGA KURYLENKOLuke Bracey
Zaman
Kültür
12.09.2014
CasusunemeklisiolmazCasusun emeklisi olmaz
Casusun emeklisi olmaz
Zaman
12.09.2014
02:10
‘Hedefteki Adam’, Amerikalı gazeteci ve yazar Bill Granger’ın 1979-1993 arasında yayımlanan 15 kitaplık casusluk romanı serisinden uyarlama. Casusluk hikâyelerinin bütün klişelerini kullanan film, emekli bir CIA ajanının sahalara dönmesiyle eski defterlerin yeniden açılmasını konu ediniyor.‘Yalnız ve güzel ülke’mizin yöneticileri yok saymaya, kulağının üstüne yatmaya devam etse de istihbarat dünyası sinema marifetiyle gündemimize girmeye devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Philip Seymour Hoffman’ın beyazperdede son kez göründüğü ‘İnsan Avı / A Most Wanted Man’, 2005’ten bu yana (öncesi var mı, yok mu ayrı bir mesele) bizi dinlediği ortaya çıkan iki ülkenin, Amerika ile Almanya’nın istihbarat savaşlarını konu alıyordu. Bu haftanın mönüsünde ise ‘Hedefteki Adam / The November Man’ var. Neyse ki, bu kez işin içinde bir Türk aile yok!Casusluk hikâyelerinin klişelerini bol kepçe seyircinin yüzüne boca eden ‘Hedefteki Adam’, emekli bir CIA ajanının sahalara dönmesiyle birlikte eski defterlerin açılmasını konu ediniyor. Eski CIA ajanı Peter Devereaux (Pierce Brosnan), Lozan’daki mekânında gözlerden ırak, emekliliğin tadını çıkarırken, halen görevde olan dostu John Hanley’nin teklifini reddedemez: Rusya’nın yeni devlet başkanı olması beklenen Arkady Federov’un (Lazar Ristovski) karanlık geçmişine dair çok önemli bilgilere sahip Alice Fournier (Olga Kurylenko) adlı tanığı korumak. Bir süre sonra Peter, bu görevin kendisini eski ‘talebesi’ David Mason (Luke Bracey) karşısında hedef durumuna soktuğunu fark eder. Olaylar ilerledikçe, istihbarat dünyasının olmazsa olmazı köstebeklerin ikili oyunları Deveroux ve Mason’ın karşısına çıkar.‘Hedefteki Adam’, Amerikalı gazeteci ve yazar Bill Granger’ın 1979-1993 arası yayımlanan 15 kitaplık casusluk romanı serisinden uyarlama. Film, her ne kadar orijinal adını (The November Man) serinin ilk kitabından alsa da senaryo, 1987’de yayımlanan ‘There Are No Spies’ romanına dayanıyor. Yaklaşık 40 yıl gazetecilik yapan Bill Granger’ın ‘espiyonaj yazarlığı’ için, Bourne serisinin yazarı Robert Ludlum’un birkaç gömlek altı dersek kafada az çok bir profil oluşur. Belki de bu yüzden, ‘Hedefteki Adam’ da Bourne serisinin ilk üç filminin bir hayli gerisinde.YETİŞ YA BOND!Bourne serisine benzeme çabası filmi izleyince ortaya çıksa da ilk başta, Pierce Brosnan’dan dolayı Bond filmleri akla geliyor. Malum, Brosnan, 80’lerde yanlış tercihler sonucu tıkanan seriyi 90’larda tazelemekle kalmamış, 2000’lere taşımıştı. Gerçi, ilk kez 007 olduğu ‘Altın Göz’ (1995) dışında diğer üç filmi Bond serisinin en kötüleri arasındaki yerini aldı ama yine de Brosnan’ın bu ‘efsane’ ajana verdiği emekler yabana atılmamalı. ‘Hedefteki Adam’ı, gözden düşmüş bir Bond’un yahut Bond oyuncusunun çırpınışı olarak izleyebiliriz. Akıllı dokunuşlar ve mizah desteği ile (hiç olmazsa birkaç zarif gönderme) yönetmen ve senaristler de meseleye böyle bakabilirmiş ama nerede o incelik!Casus filmi klişelerin en ham haliyle perdeye geldiği ‘Hedefteki Adam’, bu türün kilit unsuru ‘akıl oyunları’nı ise en yavan şekliyle işliyor. Karakter geçmişlerinde ve gelişimlerindeki mantık hataları, sıradan olay örgüsünde bile kendini gösteriyor. Belli ki yönetmen, kendisinin ilgilenmediği bu incelikleri, seyircinin de dert etmemesini umut ediyor. Casus öykülerinin biçim açısından vazgeçilmez özelliği ‘atmosfer’ çalışması neredeyse yok. Yönetmenin ve görüntü yönetmeninin, istihbarat dünyasının tekinsizliğine dair, mekân kurma, mizansen oluşturma gibi bir çabasını göremiyoruz. Haliyle film ekibinin bütün enerjisi araba takip ve aksiyon sahnelerine yoğunlaşıyor.Oyunculuklar açısından Pierce Brosnan, Bond günlerinin geride kaldığına bizi ikna etse de, kaşını kaldırıp buğulu ve umursamaz bir bakış atınca “Bende hâlâ Bond havası var” dedirtiyor; doğruya doğru! Olga Kurylenko’nun ‘Quantum of Solace’ta (2008) yeni Bond Daniel Craig ile oynadığını hatırlayınca filmin Bond’un nostaljisinden medet uman tercihleri daha acınası bir hal alıyor. Öte yandan, ‘Tito ve Ben’in (1992) unutulmazı, ‘Yeraltı’nın (1995) Blacky’si, Sırp oyuncu Lazar Ristovski’yi basmakalıp bir karakterde de olsa tekrar izlemek… İşte, 108 dakika boyunca yediğimiz bir çuval keçiboynuzundan geriye kalan 2 gram’lık bal bu olsa gerek!HEDEFTEKİ ADAMTHE NOVEMBER MANYÖNETMENROGER DONALDSONOYUNCULARPIERCE BROSNANOLGA KURYLENKOLuke Bracey
Zaman
En Çok Okunan
12.09.2014
CasusunemeklisiolmazCasusun emeklisi olmaz
Almanya’da 7 yaşında taktik öğrendik Türkiye’de ise her uygulama eksik
Zaman
12.09.2014
02:10
Galatasaray, yeni sezon yolculuğuna ligde 20. şampiyonluk ve Avrupa’da final hedefiyle çıktı. Bu adımlar için de birçok futbolcuyu renklerine bağladı.Gurbetçi futbolcu Yasin Öztekin de bu isimlerden biri. Devler Ligi’nde Arsenal, Borussia Dortmund ve Anderlecht ile eşleşen Cim Bom’u zafere taşıma sözü veren genç yetenek, 9 yaşında futbola başladığı Jürgen Klopp’lu Dortmund’a karşı oynayacak olmanın heyecanını şimdiden yaşıyor. Almanya’da 7 yaşından itibaren taktik dersleri aldığını ancak Türkiye’de hem sahaların hem de taktiksel çalışmalar için imkanların yetersiz olduğunu vurgulayan gurbetçi oyuncu, Sarı-Kırmızılı takıma geliş serüvenini, İstanbul’da geçen günlerini ve futboldaki hedeflerini Zaman’a anlattı. Galatasaray’daki günlerin nasıl geçiyor? Alışma dönemini atlattın mı?Küçük yerden büyük takıma gelmek insanın hayatını değiştiriyor. İnsanı da değiştiriyor. Yanındaki futbolcular daha kaliteli oluyor. O yüzden yavaş yavaş alışıyorum. Antrenmanlar ağır geçtiği için nasıl alıştığımızı da hissetmiyoruz.Sarı-Kırmızılı ekibe transferin nasıl gerçekleşti?Erciyes’le kampa başladık. Bir hafta sonra başkana (Ziya Eren) telefon geldi. Başkan da bana ‘Seni Galatasaray istiyor’ dedi. Konuşmalar üç dört hafta sürdü. Pazarlıklar yapılıyordu, oyuncu takasıyla halledelim diye. Sonunda da geldim. İyi oldu. Takımının Arsenal, Anderlecht ve Dortmund karşısındaki şansını nasıl görüyorsun?Kuralar çekilmeden önce üç takımı da doğru tahmin ettim. Neden söyledim? Çünkü Dortmund’da 15 sene oynadım. Altyapıda da, profesyonellikte de oradaydım. Benim hocam Jürgen Klopp şu an orada. Klopp sağ olsun bana güvendi ve A takıma çıkardı. Fazla maç oynamasam da benim için büyük avantaj oluşturdu. Anderlecht’i seçme sebebim statlarıydı. U19’da oynarken Avrupa’da bir maç için onların sahasına gittim. Çok beğenmiştim. Güzel atmosfer vardı. Ben de ‘İnşallah bir gün burada oynarım.’ demiştim. O yüzden Anderlecht’i seçtim. Arsenal’i de onlara karşı daha üstün olabileceğimiz için tercih ettim. Sonuçta bir Barcelona veya Bayern Münih’ten daha kolay rakip. Bunları söyledim ve doğru çıktı. Gerçek gücümüzü dostluğumuzla yoğurarak rakibe gösterirsek önümüzde kimse duramaz. Kenetlenmek en büyük avantajımız olacak.Galatasaray çok fazla transfer yaptı. Bekleneni veremeyen gidiyor. Senin endişen var mı?Endişem yok. Ama tabii ki burası büyük bir camia. Elimden gelenin en iyisini yapacağım. Daha alışmam lazım. Hazırlık maçı ve Süper Kupa’da kendimi beğenmedim. Daha çok çalışarak formayı kimseye vermek istemiyorum.Fenerbahçe maçındaki mücadelenden memnun kaldın mı? Bursa’da sahada yoktun.Bursaspor maçında olmayışım hocanın kararı. Onun başka bir taktiği vardı. Taktiği orta sahayı kalabalık tutup hızlı çıkma arzusu vardı. O yüzden kanatlar yani Olcan ve ben de oynamadım. Belki Fener maçında beğenmediği için de olabilir. Hocanın takdiri. Süper Kupa’da Fenerbahçe derbisi çok iyi geçmedi. Bunu herkes gördü. Ben de biliyorum. Ama bir sonraki Fenerbahçe maçını iple çekiyorum. Her maçı çok büyük hasretle bekliyorum aslında. Çünkü Galatasaray’dayım.Dışarıdan problemli bir adam gibi görünüyorsun. Senin açından bunun açıklaması var mı?Kesinlikle problemli değilim. Almanya’da doğup büyüdüm. Her şeyi orada öğrendim. Türkiye’ye geldiğimde insanlar ve anlayışları farklı oluyor. Belki bu yüzden dışarıdan öyle görünüyor.ŞAMPİYONLUĞUN EN BÜYÜK ADAYI BİZİZ10 yıl Alman altyapısında kaldın, Türkiye ile Almanya arasındaki fark ne?Almanya’da her şey başka. Disiplin var. Ben oradayken küçük bir semtteydim. Orada bile normal sentetik çimden büyük boyutlarda saha vardı. Her semtte böyle sahalar vardı. Bir takıma 500 kişi gitmiyordu daha az kişi gidiyordu. Daha çok ilgileniliyordu. Daha disiplinli çalışılıyordu. Herkesin ayağına top değiyordu. 7 yaşındayken taktik çalışıyorduk. Ama ülkemizde farklı. İstanbul’da ve Trabzon’da toplasan iki saha var. Trabzon’da çok altyapı zenginliği var. Ama sahaları yok ki nerede yetişecekler? Burada eksik öğretiliyor. Almanya’daki imkanlar burada olsaydı, Türkiye, dünyanın en iyi takımları arasında olurdu. 2 milyon Türk yaşıyor Almanya’da. 80 milyonluk Türkiye’den daha çok milli takıma adam geliyor. Bunun sebebi de altyapı. Türkiye’ye gelen gurbetçilerin veya yabancıların adaptasyon sorunu oluyor mu?Buradaki futbolcular daha uyanık. Almanya’da öyle değil. Daha içine kapanık. Utanıyor. Buradaki insanlar başka yetişiyor. Almanya’da bir hata yaptığınızda işiniz biter. Burada hataların üstü kapatılabilir.Ailen ve yakınların nasıl karşıladı G.Saray’a gitmeni?Bütün aile Galatasaraylıyız. İlk söylediğimde çok sevindiler. Hepsi Almanya’da yaşıyor. Şimdi Şampiyonlar Ligi maçına gid
Zaman
Spor
12.09.2014
Almanya’da7yaşındataktiköğrendikTürkiye’deiseheruygulamaeksikAlmanya’da 7 yaşında taktik öğrendik Türkiye’de ise her uygulama eksik
Casusun emeklisi olmaz
Zaman
12.09.2014
02:01
‘Hedefteki Adam’, Amerikalı gazeteci ve yazar Bill Granger’ın 1979-1993 arasında yayımlanan 15 kitaplık casusluk romanı serisinden uyarlama. Casusluk hikâyelerinin bütün klişelerini kullanan film, emekli bir CIA ajanının sahalara dönmesiyle eski defterlerin yeniden açılmasını konu ediniyor.‘Yalnız ve güzel ülke’mizin yöneticileri yok saymaya, kulağının üstüne yatmaya devam etse de istihbarat dünyası sinema marifetiyle gündemimize girmeye devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Philip Seymour Hoffman’ın beyazperdede son kez göründüğü ‘İnsan Avı / A Most Wanted Man’, 2005’ten bu yana (öncesi var mı, yok mu ayrı bir mesele) bizi dinlediği ortaya çıkan iki ülkenin, Amerika ile Almanya’nın istihbarat savaşlarını konu alıyordu. Bu haftanın mönüsünde ise ‘Hedefteki Adam / The November Man’ var. Neyse ki, bu kez işin içinde bir Türk aile yok!Casusluk hikâyelerinin klişelerini bol kepçe seyircinin yüzüne boca eden ‘Hedefteki Adam’, emekli bir CIA ajanının sahalara dönmesiyle birlikte eski defterlerin açılmasını konu ediniyor. Eski CIA ajanı Peter Devereaux (Pierce Brosnan), Lozan’daki mekânında gözlerden ırak, emekliliğin tadını çıkarırken, halen görevde olan dostu John Hanley’nin teklifini reddedemez: Rusya’nın yeni devlet başkanı olması beklenen Arkady Federov’un (Lazar Ristovski) karanlık geçmişine dair çok önemli bilgilere sahip Alice Fournier (Olga Kurylenko) adlı tanığı korumak. Bir süre sonra Peter, bu görevin kendisini eski ‘talebesi’ David Mason (Luke Bracey) karşısında hedef durumuna soktuğunu fark eder. Olaylar ilerledikçe, istihbarat dünyasının olmazsa olmazı köstebeklerin ikili oyunları Deveroux ve Mason’ın karşısına çıkar.‘Hedefteki Adam’, Amerikalı gazeteci ve yazar Bill Granger’ın 1979-1993 arası yayımlanan 15 kitaplık casusluk romanı serisinden uyarlama. Film, her ne kadar orijinal adını (The November Man) serinin ilk kitabından alsa da senaryo, 1987’de yayımlanan ‘There Are No Spies’ romanına dayanıyor. Yaklaşık 40 yıl gazetecilik yapan Bill Granger’ın ‘espiyonaj yazarlığı’ için, Bourne serisinin yazarı Robert Ludlum’un birkaç gömlek altı dersek kafada az çok bir profil oluşur. Belki de bu yüzden, ‘Hedefteki Adam’ da Bourne serisinin ilk üç filminin bir hayli gerisinde.YETİŞ YA BOND!Bourne serisine benzeme çabası filmi izleyince ortaya çıksa da ilk başta, Pierce Brosnan’dan dolayı Bond filmleri akla geliyor. Malum, Brosnan, 80’lerde yanlış tercihler sonucu tıkanan seriyi 90’larda tazelemekle kalmamış, 2000’lere taşımıştı. Gerçi, ilk kez 007 olduğu ‘Altın Göz’ (1995) dışında diğer üç filmi Bond serisinin en kötüleri arasındaki yerini aldı ama yine de Brosnan’ın bu ‘efsane’ ajana verdiği emekler yabana atılmamalı. ‘Hedefteki Adam’ı, gözden düşmüş bir Bond’un yahut Bond oyuncusunun çırpınışı olarak izleyebiliriz. Akıllı dokunuşlar ve mizah desteği ile (hiç olmazsa birkaç zarif gönderme) yönetmen ve senaristler de meseleye böyle bakabilirmiş ama nerede o incelik!Casus filmi klişelerin en ham haliyle perdeye geldiği ‘Hedefteki Adam’, bu türün kilit unsuru ‘akıl oyunları’nı ise en yavan şekliyle işliyor. Karakter geçmişlerinde ve gelişimlerindeki mantık hataları, sıradan olay örgüsünde bile kendini gösteriyor. Belli ki yönetmen, kendisinin ilgilenmediği bu incelikleri, seyircinin de dert etmemesini umut ediyor. Casus öykülerinin biçim açısından vazgeçilmez özelliği ‘atmosfer’ çalışması neredeyse yok. Yönetmenin ve görüntü yönetmeninin, istihbarat dünyasının tekinsizliğine dair, mekân kurma, mizansen oluşturma gibi bir çabasını göremiyoruz. Haliyle film ekibinin bütün enerjisi araba takip ve aksiyon sahnelerine yoğunlaşıyor.Oyunculuklar açısından Pierce Brosnan, Bond günlerinin geride kaldığına bizi ikna etse de, kaşını kaldırıp buğulu ve umursamaz bir bakış atınca “Bende hâlâ Bond havası var” dedirtiyor; doğruya doğru! Olga Kurylenko’nun ‘Quantum of Solace’ta (2008) yeni Bond Daniel Craig ile oynadığını hatırlayınca filmin Bond’un nostaljisinden medet uman tercihleri daha acınası bir hal alıyor. Öte yandan, ‘Tito ve Ben’in (1992) unutulmazı, ‘Yeraltı’nın (1995) Blacky’si, Sırp oyuncu Lazar Ristovski’yi basmakalıp bir karakterde de olsa tekrar izlemek… İşte, 108 dakika boyunca yediğimiz bir çuval keçiboynuzundan geriye kalan 2 gram’lık bal bu olsa gerek!HEDEFTEKİ ADAMTHE NOVEMBER MANYÖNETMENROGER DONALDSONOYUNCULARPIERCE BROSNANOLGA KURYLENKOLuke Bracey
Zaman
Ana Sayfa
12.09.2014
CasusunemeklisiolmazCasusun emeklisi olmaz
Selim İleri Yemek Bahane'ye konuk oldu: Verdiğim tariflerin çoğu uydurma
Zaman
06.09.2014
15:05
“20 yıldır gazeteci girmiyor, evde yapmayalım” kısmı tamam da tarifleriyle okurlarını hayran bırakan Selim İleri’nin “yemekten anlamam” mazeretini kabul edecek değildim herhalde. Onun da sonu “mutfak” oldu. Sonuç mu? İleri için normal, benim için şaşırtıcıydı.Sondan başlayayım. İddia ediyorum bu röportaj Selim İleri’nin yemek yazılarını takip eden okurlarını “enikonu” şaşırtacak. Başa dönüyorum. Sanırım bahar yemekleri yazısını okuduğum zaman “handiyse” altı ay önce, aklıma düşmüştü İleri’yle görüşmek. Tanıyanlar “Direkt arama, bilmediği numaraları açmıyor.” dediğinden mesaj attım. Bekle bekle cevap yok. Belki görmemiştir, unutmuştur vs. Birkaç hafta sonra bir kez daha denedim şansımı. İlkbahar geçti, “ilkyaz” geçti hâlâ cevap yok. Hem telefonunu açmıyor, hem mesajlara cevap vermiyor. “Madem öyle neden telefon taşıyor, görüşmek istemeyebilir ama bir hayır demek çok mu zor?” Suizanlar suizanlar... Tam anlamıyla dağ dağa küsmüş dağın haberi yok durumu. Ama bakmayın “Bir daha Davos’a gelmem” triplerime. Hepsi “gelgeç”. Kafaya koydum, “Selim İleri’yle görüşülecek arkadaş!” Yeni bir başlangıç yeni bir mesaj diyerekten gönderdim. El cevap: “Ben Selim İleri değilim.” Başından kaynar sular dökülür, ışık hızıyla kontrol edilir, rakamlardan birinin hatalı olduğu anlaşılır, doğrusuna yeni bir mesaj gönderilir, anında gelen “Şu an tatildeyim, dönüşte elbette” cevabıyla utançtan renkten renge girilir. Röportaj günü gelir, yaşananlardan habersiz olsa da affettirme içgüdüsüyle “sonbaharın en çok sevdiğim çiçeği” dediği kasımpatılar alınır, yine bir yazısında “çok severim; yıllardır yediğim yok” diye bahsettiği ıspanaklı yumurta ve “Daha önce denemedim ama hoş olabilir.” dediği füme soğuk patlıcan çorbası yaptırılır. Yemek Bahane için hazırladığı “uydurma patates” salatasına itina ile yardım edilir. Tuzu, yağı, ekşisi eksik olsa da “elinizden zehir olsa yenir, şöyle güzel, böyle güzel olmuş” denilerek abartılır, abartılır. Yetmez “uğraşdaş”lar çağrılır, onlar da bu güzelliğe ortak edilir. Günün sonunda gazetemizde ağırladığımız İleri, kapıya kadar uğurlanır. Ve tüm bunlar iş olsun diye değil “gönüldenlik”le yapılır.Eylül ayındayız. Refik Halid’in dediği gibi bu yaz da geçti. Neler olacak bu sonbahar mutfağınızda?Sonbahar sebzeleri olur ama henüz başındayız. Evde yaz sebzeleri pişiyor hâlâ.Yemek yazılarınızdan dönem okuması yapmak da mümkün… Annenizin, anneannenizin tarifleri 1960’lı yıllara götürüyor okuyucuyu...İtiraf edeyim; yemek yazıları yazmama rağmen yemekle hiç alâkadar biri değilim.Neden yazdınız onca yazıyı peki?İktisadi koşullar yüzünden başladım. 15 yıl önce bir televizyon kanalında çalışıyordum. İşime son verildi. Lezzet Dergisi yemek yazıları yazmam için teklif etmiş, kabul etmemiştim. İşsiz kalınca mecbur kaldım.Ekonomik kaygılar ortadan kalktığına göre neden hâlâ devam ediyorsunuz?Çok talep var. Zarafetle yaklaşıyor insanlar. Mesela ‘Menekşeli bonbon’ yazısında Türkiye’de bulunmuyor artık demişim. Bir okur ta İspanya’dan getirmiş armağan olarak. Okurları bir türlü inandıramıyorum yemekten anlamadığıma.Tariflerinizin, içine serpiştirdiğiniz anılar o kadar içine çekiyor ki yemekten anlamayan birinin yazmasını kabul edemiyor insan...Anıların olmasına bilhassa dikkat ettim. Yemek konusunda başarılı değilim. Bari bu taraftan başarılı olsun istedim. (Gülüyor)Ama insanlar o tariflere güvendi. Örneğin ‘Evimizin Tek Istakozu’ kitabınız çıktığında herkes mutfağa girip o tarifleri denemiş...Güvendiler evet, çok da hata ettiler. Son yıllarda yemek kitaplarımı “Aman sakın yapmayın, dikkat zehirlenme tehlikesi var!” diyerek imzalıyorum. Tariflerin çoğu uydurma, bir kısmı sağdan soldan dinleme.Okuyucuyu çocukluğunuzun mutfaklarına götüren annenizin düğün, reçeller meleği anneannenizin reçel, ilkbahar çorbası, çömlek kebabı hepsi uydurma mı?Düğün çorbası uydurma değil. Bu arada anneannemden konu açılınca aklıma hep vişneli ekmek gelir. Eskisi kadar yapılmıyor. Halbuki geçmiş zaman mutfağının çok lezzetli bir tarifi.Onun uydurma olmadığı ne malum... (Gülüşmeler) Yoo o değil. Bir de portakal kabuklarından yaptığı bir atıştırmalığı vardı. Portakal kabuklarını ince ince keser, şekere batırır, ipe dizip kuruturdu. İlkbahar çorbası biraz uydurma, çömlek kebabı tamamen palavra.Çömlek kebabında yazın ilk, kışın son sebzelerinin buluşturulduğu kombinasyona hayran kalmıştım. Ne diye uyduruyorsunuz peki?Keşke sormasaydınız hayal kırıklığına uğrattım sizi. Biraz da okurlar hoşlandığı için yazıyorum. Bir zaman sonra te
Zaman
Ana Sayfa
06.09.2014
SelimİleriYemekBahaneyekonukolduVerdiğimtariflerinçoğuuydurmaSelim İleri Yemek Bahaneye konuk oldu Verdiğim tariflerin çoğu uydurma
Selim İleri Yemek Bahane'ye konuk oldu: Verdiğim tariflerin çoğu uydurma
Zaman
06.09.2014
02:18
“20 yıldır gazeteci girmiyor, evde yapmayalım” kısmı tamam da tarifleriyle okurlarını hayran bırakan Selim İleri’nin “yemekten anlamam” mazeretini kabul edecek değildim herhalde. Onun da sonu “mutfak” oldu. Sonuç mu? İleri için normal, benim için şaşırtıcıydı.Sondan başlayayım. İddia ediyorum bu röportaj Selim İleri’nin yemek yazılarını takip eden okurlarını “enikonu” şaşırtacak. Başa dönüyorum. Sanırım bahar yemekleri yazısını okuduğum zaman “handiyse” altı ay önce, aklıma düşmüştü İleri’yle görüşmek. Tanıyanlar “Direkt arama, bilmediği numaraları açmıyor.” dediğinden mesaj attım. Bekle bekle cevap yok. Belki görmemiştir, unutmuştur vs. Birkaç hafta sonra bir kez daha denedim şansımı. İlkbahar geçti, “ilkyaz” geçti hâlâ cevap yok. Hem telefonunu açmıyor, hem mesajlara cevap vermiyor. “Madem öyle neden telefon taşıyor, görüşmek istemeyebilir ama bir hayır demek çok mu zor?” Suizanlar suizanlar... Tam anlamıyla dağ dağa küsmüş dağın haberi yok durumu. Ama bakmayın “Bir daha Davos’a gelmem” triplerime. Hepsi “gelgeç”. Kafaya koydum, “Selim İleri’yle görüşülecek arkadaş!” Yeni bir başlangıç yeni bir mesaj diyerekten gönderdim. El cevap: “Ben Selim İleri değilim.” Başından kaynar sular dökülür, ışık hızıyla kontrol edilir, rakamlardan birinin hatalı olduğu anlaşılır, doğrusuna yeni bir mesaj gönderilir, anında gelen “Şu an tatildeyim, dönüşte elbette” cevabıyla utançtan renkten renge girilir. Röportaj günü gelir, yaşananlardan habersiz olsa da affettirme içgüdüsüyle “sonbaharın en çok sevdiğim çiçeği” dediği kasımpatılar alınır, yine bir yazısında “çok severim; yıllardır yediğim yok” diye bahsettiği ıspanaklı yumurta ve “Daha önce denemedim ama hoş olabilir.” dediği füme soğuk patlıcan çorbası yaptırılır. Yemek Bahane için hazırladığı “uydurma patates” salatasına itina ile yardım edilir. Tuzu, yağı, ekşisi eksik olsa da “elinizden zehir olsa yenir, şöyle güzel, böyle güzel olmuş” denilerek abartılır, abartılır. Yetmez “uğraşdaş”lar çağrılır, onlar da bu güzelliğe ortak edilir. Günün sonunda gazetemizde ağırladığımız İleri, kapıya kadar uğurlanır. Ve tüm bunlar iş olsun diye değil “gönüldenlik”le yapılır.Eylül ayındayız. Refik Halid’in dediği gibi bu yaz da geçti. Neler olacak bu sonbahar mutfağınızda?Sonbahar sebzeleri olur ama henüz başındayız. Evde yaz sebzeleri pişiyor hâlâ.Yemek yazılarınızdan dönem okuması yapmak da mümkün… Annenizin, anneannenizin tarifleri 1960’lı yıllara götürüyor okuyucuyu...İtiraf edeyim; yemek yazıları yazmama rağmen yemekle hiç alâkadar biri değilim.Neden yazdınız onca yazıyı peki?İktisadi koşullar yüzünden başladım. 15 yıl önce bir televizyon kanalında çalışıyordum. İşime son verildi. Lezzet Dergisi yemek yazıları yazmam için teklif etmiş, kabul etmemiştim. İşsiz kalınca mecbur kaldım.Ekonomik kaygılar ortadan kalktığına göre neden hâlâ devam ediyorsunuz?Çok talep var. Zarafetle yaklaşıyor insanlar. Mesela ‘Menekşeli bonbon’ yazısında Türkiye’de bulunmuyor artık demişim. Bir okur ta İspanya’dan getirmiş armağan olarak. Okurları bir türlü inandıramıyorum yemekten anlamadığıma.Tariflerinizin, içine serpiştirdiğiniz anılar o kadar içine çekiyor ki yemekten anlamayan birinin yazmasını kabul edemiyor insan...Anıların olmasına bilhassa dikkat ettim. Yemek konusunda başarılı değilim. Bari bu taraftan başarılı olsun istedim. (Gülüyor)Ama insanlar o tariflere güvendi. Örneğin ‘Evimizin Tek Istakozu’ kitabınız çıktığında herkes mutfağa girip o tarifleri denemiş...Güvendiler evet, çok da hata ettiler. Son yıllarda yemek kitaplarımı “Aman sakın yapmayın, dikkat zehirlenme tehlikesi var!” diyerek imzalıyorum. Tariflerin çoğu uydurma, bir kısmı sağdan soldan dinleme.Okuyucuyu çocukluğunuzun mutfaklarına götüren annenizin düğün, reçeller meleği anneannenizin reçel, ilkbahar çorbası, çömlek kebabı hepsi uydurma mı?Düğün çorbası uydurma değil. Bu arada anneannemden konu açılınca aklıma hep vişneli ekmek gelir. Eskisi kadar yapılmıyor. Halbuki geçmiş zaman mutfağının çok lezzetli bir tarifi.Onun uydurma olmadığı ne malum... (Gülüşmeler) Yoo o değil. Bir de portakal kabuklarından yaptığı bir atıştırmalığı vardı. Portakal kabuklarını ince ince keser, şekere batırır, ipe dizip kuruturdu. İlkbahar çorbası biraz uydurma, çömlek kebabı tamamen palavra.Çömlek kebabında yazın ilk, kışın son sebzelerinin buluşturulduğu kombinasyona hayran kalmıştım. Ne diye uyduruyorsunuz peki?Keşke sormasaydınız hayal kırıklığına uğrattım sizi. Biraz da okurlar hoşlandığı için yazıyorum. Bir zaman sonra te
Zaman
Ana Sayfa
06.09.2014
SelimİleriYemekBahaneyekonukolduVerdiğimtariflerinçoğuuydurmaSelim İleri Yemek Bahaneye konuk oldu Verdiğim tariflerin çoğu uydurma
Selim İleri Yemek Bahane'ye konuk oldu: Verdiğim tariflerin çoğu uydurma
Zaman
06.09.2014
02:12
“20 yıldır gazeteci girmiyor, evde yapmayalım” kısmı tamam da tarifleriyle okurlarını hayran bırakan Selim İleri’nin “yemekten anlamam” mazeretini kabul edecek değildim herhalde. Onun da sonu “mutfak” oldu. Sonuç mu? İleri için normal, benim için şaşırtıcıydı.Sondan başlayayım. İddia ediyorum bu röportaj Selim İleri’nin yemek yazılarını takip eden okurlarını “enikonu” şaşırtacak. Başa dönüyorum. Sanırım bahar yemekleri yazısını okuduğum zaman “handiyse” altı ay önce, aklıma düşmüştü İleri’yle görüşmek. Tanıyanlar “Direkt arama, bilmediği numaraları açmıyor.” dediğinden mesaj attım. Bekle bekle cevap yok. Belki görmemiştir, unutmuştur vs. Birkaç hafta sonra bir kez daha denedim şansımı. İlkbahar geçti, “ilkyaz” geçti hâlâ cevap yok. Hem telefonunu açmıyor, hem mesajlara cevap vermiyor. “Madem öyle neden telefon taşıyor, görüşmek istemeyebilir ama bir hayır demek çok mu zor?” Suizanlar suizanlar... Tam anlamıyla dağ dağa küsmüş dağın haberi yok durumu. Ama bakmayın “Bir daha Davos’a gelmem” triplerime. Hepsi “gelgeç”. Kafaya koydum, “Selim İleri’yle görüşülecek arkadaş!” Yeni bir başlangıç yeni bir mesaj diyerekten gönderdim. El cevap: “Ben Selim İleri değilim.” Başından kaynar sular dökülür, ışık hızıyla kontrol edilir, rakamlardan birinin hatalı olduğu anlaşılır, doğrusuna yeni bir mesaj gönderilir, anında gelen “Şu an tatildeyim, dönüşte elbette” cevabıyla utançtan renkten renge girilir. Röportaj günü gelir, yaşananlardan habersiz olsa da affettirme içgüdüsüyle “sonbaharın en çok sevdiğim çiçeği” dediği kasımpatılar alınır, yine bir yazısında “çok severim; yıllardır yediğim yok” diye bahsettiği ıspanaklı yumurta ve “Daha önce denemedim ama hoş olabilir.” dediği füme soğuk patlıcan çorbası yaptırılır. Yemek Bahane için hazırladığı “uydurma patates” salatasına itina ile yardım edilir. Tuzu, yağı, ekşisi eksik olsa da “elinizden zehir olsa yenir, şöyle güzel, böyle güzel olmuş” denilerek abartılır, abartılır. Yetmez “uğraşdaş”lar çağrılır, onlar da bu güzelliğe ortak edilir. Günün sonunda gazetemizde ağırladığımız İleri, kapıya kadar uğurlanır. Ve tüm bunlar iş olsun diye değil “gönüldenlik”le yapılır.Eylül ayındayız. Refik Halid’in dediği gibi bu yaz da geçti. Neler olacak bu sonbahar mutfağınızda?Sonbahar sebzeleri olur ama henüz başındayız. Evde yaz sebzeleri pişiyor hâlâ.Yemek yazılarınızdan dönem okuması yapmak da mümkün… Annenizin, anneannenizin tarifleri 1960’lı yıllara götürüyor okuyucuyu...İtiraf edeyim; yemek yazıları yazmama rağmen yemekle hiç alâkadar biri değilim.Neden yazdınız onca yazıyı peki?İktisadi koşullar yüzünden başladım. 15 yıl önce bir televizyon kanalında çalışıyordum. İşime son verildi. Lezzet Dergisi yemek yazıları yazmam için teklif etmiş, kabul etmemiştim. İşsiz kalınca mecbur kaldım.Ekonomik kaygılar ortadan kalktığına göre neden hâlâ devam ediyorsunuz?Çok talep var. Zarafetle yaklaşıyor insanlar. Mesela ‘Menekşeli bonbon’ yazısında Türkiye’de bulunmuyor artık demişim. Bir okur ta İspanya’dan getirmiş armağan olarak. Okurları bir türlü inandıramıyorum yemekten anlamadığıma.Tariflerinizin, içine serpiştirdiğiniz anılar o kadar içine çekiyor ki yemekten anlamayan birinin yazmasını kabul edemiyor insan...Anıların olmasına bilhassa dikkat ettim. Yemek konusunda başarılı değilim. Bari bu taraftan başarılı olsun istedim. (Gülüyor)Ama insanlar o tariflere güvendi. Örneğin ‘Evimizin Tek Istakozu’ kitabınız çıktığında herkes mutfağa girip o tarifleri denemiş...Güvendiler evet, çok da hata ettiler. Son yıllarda yemek kitaplarımı “Aman sakın yapmayın, dikkat zehirlenme tehlikesi var!” diyerek imzalıyorum. Tariflerin çoğu uydurma, bir kısmı sağdan soldan dinleme.Okuyucuyu çocukluğunuzun mutfaklarına götüren annenizin düğün, reçeller meleği anneannenizin reçel, ilkbahar çorbası, çömlek kebabı hepsi uydurma mı?Düğün çorbası uydurma değil. Bu arada anneannemden konu açılınca aklıma hep vişneli ekmek gelir. Eskisi kadar yapılmıyor. Halbuki geçmiş zaman mutfağının çok lezzetli bir tarifi.Onun uydurma olmadığı ne malum... (Gülüşmeler) Yoo o değil. Bir de portakal kabuklarından yaptığı bir atıştırmalığı vardı. Portakal kabuklarını ince ince keser, şekere batırır, ipe dizip kuruturdu. İlkbahar çorbası biraz uydurma, çömlek kebabı tamamen palavra.Çömlek kebabında yazın ilk, kışın son sebzelerinin buluşturulduğu kombinasyona hayran kalmıştım. Ne diye uyduruyorsunuz peki?Keşke sormasaydınız hayal kırıklığına uğrattım sizi. Biraz da okurlar hoşlandığı için yazıyorum. Bir zaman sonra te
Zaman
En Çok Okunan
06.09.2014
SelimİleriYemekBahaneyekonukolduVerdiğimtariflerinçoğuuydurmaSelim İleri Yemek Bahaneye konuk oldu Verdiğim tariflerin çoğu uydurma
Hem oyuncu hem kanser hastalarının destekçisi
Zaman
03.09.2014
16:33
Hıyanet Sarmalı dizisinde Canan karakterini oynayan Semra Güzel, kemoterapi gördükten sonra kaş ve kirpikleri dökülen kanser hastalarına kalıcı makyaj yapıyor. Teyzesi kanser tedavisi gören genç oyuncu, hastalara moral vermek amacıyla başladığı işi mesleğe dönüştürmüş. Almanya’da önce kalıcı makyaj sonra da drama eğitimi alan Güzel, oyunculuğun yanı sıra bir de televizyon programı yapmayı hayal ediyor.Genç oyuncu Semra Güzel, bir yandan oyunculuk yaparken, öte yandan kanser hastalarını mutlu etmek için çalışmalara imza atıyor. Güzel, kemoterapi gördükten sonra kaş ve kirpikleri dökülen kanser hastalarına kalıcı makyaj yapıyor. Teyzesi kanser tedavisi gören genç oyuncu, hastalara moral vermek amacıyla başladığı işi mesleğe dönüştürmüş. Almanya’da önce kalıcı makyaj sonra da drama eğitimi alan Güzel, oyunculuğun yanı sıra bir de televizyon programı yapmayı hayal ediyor.Son yıllarda dizi sektörünün ilerlemesi, televizyon ekranına yeni yapımlarla birlikte yeni yüzler de kazandırdı. Sektördeki hareketlilik sayesinde genç oyuncular kariyer basamaklarını hızla tırmanıp meslek hayatının başındayken başrol oynama fırsatını yakalıyor. Geçtiğimiz sezon Samanyolu TV ekranlarında yayınlanan ‘Hıyanet Sarmalı’ adlı dizide Canan karakterini canlandıran Semra Güzel de o isimlerden biri. Reklam filmlerinden sonra yer aldığı Hıyanet Sarmalı projesinin kendisine uğurlu geldiğini ifade eden genç oyuncu, yeni sezonda pek çok proje için teklif aldığını, kasım ayında da bir sinema filminde rol alacağını belirtiyor.Güzel’in bir mesleği daha var: Kalıcı makyaj uzmanlığı. Kanser hastalarının moralini yerine getirmek için kalıcı makyaj eğitimi alan genç oyuncu, işi o kadar ilerletmiş ki kendi işyerini açmış ve doktorlarla birlikte çalışmaya başlamış. Oyunculuğun yanı sıra İstanbul’daki ofisinde bu işe de devam edeceğini söyleyen Güzel, “Uzun bir tedavi sürecinden sonra kanser hastalığını yenen insanları mutlu etmek benim için çok önemli. Onların yüzünü güldürünce ben de çok mutlu oluyorum.” diyor. Kendi teyzesi de kanser tedavisi gören Güzel, “Onun tedavi süreci henüz tamamlanmadı. Ama inşallah yakında sağlığına kavuşacak. Ona da kalıcı makyaj yapmak istiyorum.” diye konuşuyor.15 yaşından bu yana hem çalışan hem de eğitimine devam eden Semra Güzel, Celal Bayar Üniversitesi’nde tasarım okuduktan sonra dil eğitimi için Almanya’ya gitmiş. Eğitim hayatı boyunca tiyatro ile ilgilenen Güzel, kamera oyunculuğuna da burada adım atmış. Bunun yanı sıra 2 yıl radyo programı yapan oyuncu Güzel, Almanya’ya gelen sanatçılarla televizyon kanalları için röportajlar hazırlamış. Kamera oyunculuğuna reklam filmleriyle başlayan Güzel, ortaokul yıllarından bu yana tiyatro ile ilgileniyor. Almanya’da drama eğitimi alan genç oyuncu Hıyanet Sarmalı’na başladığı zaman epey zorluk çektiğini dile getiriyor. Güzel, yönetmenin ve oyuncu koçunun desteğiyle o günleri aştığını ve kısa sürede açığı kapattığını ifade ediyor. Özellikle mesleğe yeni başlayanlar için sektörün birtakım zorluklarına dikkat çeken Güzel, “Tabii ki zorlukları var. Hayatınız çabuk tüketiliyor. Çalışma saatleri çok yoğun, bir süre sonra bütün hayatınız o oluyor. Tanınıyorsunuz. Evet, varsınız ama bittiği zaman yoksunuz. Bu biraz zor bir psikoloji, her gün bir şeyle uğraşıyorsunuz, koşturuyorsunuz. Sonra bitiyor. Allah’tan ikinci mesleğim var, o yüzden çok boşluğa düşmüyorum. Ama çok oyuncu arkadaşım var, proje bittikten sonra gerçekten maddi manevi sıkıntıya düşüyor.” diyor.Oyunculuğunu geliştirmek için eğitimlerine devam eden Güzel, “İzleyenler yeni projede çok farklı bir Semra görecekler.” yorumunu yapıyor. Yeşilçam filmlerini çok sevdiğini dile getiren genç oyuncu, “Zaman zaman keşke o dönemde olsaydım diyorum. Ama o zaman Türkan Şoray vardı. Şimdi şansım daha yüksek.” ifadelerini kullanıyor. Oyunculuk konusunda iddialı olduğunu vurgulayan Güzel, “Yeni dönemin Şoray’ı belki de ben olurum.” diyerek iddialı olduğunu gösteriyor.
Zaman
Güncel
03.09.2014
HemoyuncuhemkanserhastalarınındestekçisiHem oyuncu hem kanser hastalarının destekçisi
Hem oyuncu hem kanser hastalarının destekçisi
Zaman
03.09.2014
16:33
Hıyanet Sarmalı dizisinde Canan karakterini oynayan Semra Güzel, kemoterapi gördükten sonra kaş ve kirpikleri dökülen kanser hastalarına kalıcı makyaj yapıyor. Teyzesi kanser tedavisi gören genç oyuncu, hastalara moral vermek amacıyla başladığı işi mesleğe dönüştürmüş. Almanya’da önce kalıcı makyaj sonra da drama eğitimi alan Güzel, oyunculuğun yanı sıra bir de televizyon programı yapmayı hayal ediyor.Genç oyuncu Semra Güzel, bir yandan oyunculuk yaparken, öte yandan kanser hastalarını mutlu etmek için çalışmalara imza atıyor. Güzel, kemoterapi gördükten sonra kaş ve kirpikleri dökülen kanser hastalarına kalıcı makyaj yapıyor. Teyzesi kanser tedavisi gören genç oyuncu, hastalara moral vermek amacıyla başladığı işi mesleğe dönüştürmüş. Almanya’da önce kalıcı makyaj sonra da drama eğitimi alan Güzel, oyunculuğun yanı sıra bir de televizyon programı yapmayı hayal ediyor.Son yıllarda dizi sektörünün ilerlemesi, televizyon ekranına yeni yapımlarla birlikte yeni yüzler de kazandırdı. Sektördeki hareketlilik sayesinde genç oyuncular kariyer basamaklarını hızla tırmanıp meslek hayatının başındayken başrol oynama fırsatını yakalıyor. Geçtiğimiz sezon Samanyolu TV ekranlarında yayınlanan ‘Hıyanet Sarmalı’ adlı dizide Canan karakterini canlandıran Semra Güzel de o isimlerden biri. Reklam filmlerinden sonra yer aldığı Hıyanet Sarmalı projesinin kendisine uğurlu geldiğini ifade eden genç oyuncu, yeni sezonda pek çok proje için teklif aldığını, kasım ayında da bir sinema filminde rol alacağını belirtiyor.Güzel’in bir mesleği daha var: Kalıcı makyaj uzmanlığı. Kanser hastalarının moralini yerine getirmek için kalıcı makyaj eğitimi alan genç oyuncu, işi o kadar ilerletmiş ki kendi işyerini açmış ve doktorlarla birlikte çalışmaya başlamış. Oyunculuğun yanı sıra İstanbul’daki ofisinde bu işe de devam edeceğini söyleyen Güzel, “Uzun bir tedavi sürecinden sonra kanser hastalığını yenen insanları mutlu etmek benim için çok önemli. Onların yüzünü güldürünce ben de çok mutlu oluyorum.” diyor. Kendi teyzesi de kanser tedavisi gören Güzel, “Onun tedavi süreci henüz tamamlanmadı. Ama inşallah yakında sağlığına kavuşacak. Ona da kalıcı makyaj yapmak istiyorum.” diye konuşuyor.15 yaşından bu yana hem çalışan hem de eğitimine devam eden Semra Güzel, Celal Bayar Üniversitesi’nde tasarım okuduktan sonra dil eğitimi için Almanya’ya gitmiş. Eğitim hayatı boyunca tiyatro ile ilgilenen Güzel, kamera oyunculuğuna da burada adım atmış. Bunun yanı sıra 2 yıl radyo programı yapan oyuncu Güzel, Almanya’ya gelen sanatçılarla televizyon kanalları için röportajlar hazırlamış. Kamera oyunculuğuna reklam filmleriyle başlayan Güzel, ortaokul yıllarından bu yana tiyatro ile ilgileniyor. Almanya’da drama eğitimi alan genç oyuncu Hıyanet Sarmalı’na başladığı zaman epey zorluk çektiğini dile getiriyor. Güzel, yönetmenin ve oyuncu koçunun desteğiyle o günleri aştığını ve kısa sürede açığı kapattığını ifade ediyor. Özellikle mesleğe yeni başlayanlar için sektörün birtakım zorluklarına dikkat çeken Güzel, “Tabii ki zorlukları var. Hayatınız çabuk tüketiliyor. Çalışma saatleri çok yoğun, bir süre sonra bütün hayatınız o oluyor. Tanınıyorsunuz. Evet, varsınız ama bittiği zaman yoksunuz. Bu biraz zor bir psikoloji, her gün bir şeyle uğraşıyorsunuz, koşturuyorsunuz. Sonra bitiyor. Allah’tan ikinci mesleğim var, o yüzden çok boşluğa düşmüyorum. Ama çok oyuncu arkadaşım var, proje bittikten sonra gerçekten maddi manevi sıkıntıya düşüyor.” diyor.Oyunculuğunu geliştirmek için eğitimlerine devam eden Güzel, “İzleyenler yeni projede çok farklı bir Semra görecekler.” yorumunu yapıyor. Yeşilçam filmlerini çok sevdiğini dile getiren genç oyuncu, “Zaman zaman keşke o dönemde olsaydım diyorum. Ama o zaman Türkan Şoray vardı. Şimdi şansım daha yüksek.” ifadelerini kullanıyor. Oyunculuk konusunda iddialı olduğunu vurgulayan Güzel, “Yeni dönemin Şoray’ı belki de ben olurum.” diyerek iddialı olduğunu gösteriyor.
Zaman
Ana Sayfa
03.09.2014
HemoyuncuhemkanserhastalarınındestekçisiHem oyuncu hem kanser hastalarının destekçisi
Ünlü oyuncu, kanser hastası teyzesi için makyöz oldu
Zaman
03.09.2014
02:20
Hıyanet Sarmalı dizisinde Canan karakterini oynayan Semra Güzel, kemoterapi gördükten sonra kaş ve kirpikleri dökülen kanser hastalarına kalıcı makyaj yapıyor. Teyzesi kanser tedavisi gören genç oyuncu, hastalara moral vermek amacıyla başladığı işi mesleğe dönüştürmüş. Almanya’da önce kalıcı makyaj sonra da drama eğitimi alan Güzel, oyunculuğun yanı sıra bir de televizyon programı yapmayı hayal ediyor.Son yıllarda dizi sektörünün ilerlemesi, televizyon ekranına yeni yapımlarla birlikte yeni yüzler de kazandırdı. Sektördeki hareketlilik sayesinde genç oyuncular kariyer basamaklarını hızla tırmanıp meslek hayatının başındayken başrol oynama fırsatını yakalıyor. Geçtiğimiz sezon Samanyolu TV ekranlarında yayınlanan ‘Hıyanet Sarmalı’ adlı dizide Canan karakterini canlandıran Semra Güzel de o isimlerden biri. Reklam filmlerinden sonra yer aldığı Hıyanet Sarmalı projesinin kendisine uğurlu geldiğini ifade eden genç oyuncu, yeni sezonda pek çok proje için teklif aldığını, kasım ayında da bir sinema filminde rol alacağını belirtiyor.Güzel’in bir mesleği daha var: Kalıcı makyaj uzmanlığı. Kanser hastalarının moralini yerine getirmek için kalıcı makyaj eğitimi alan genç oyuncu, işi o kadar ilerletmiş ki kendi işyerini açmış ve doktorlarla birlikte çalışmaya başlamış. Oyunculuğun yanı sıra İstanbul’daki ofisinde bu işe de devam edeceğini söyleyen Güzel, “Uzun bir tedavi sürecinden sonra kanser hastalığını yenen insanları mutlu etmek benim için çok önemli. Onların yüzünü güldürünce ben de çok mutlu oluyorum.” diyor. Kendi teyzesi de kanser tedavisi gören Güzel, “Onun tedavi süreci henüz tamamlanmadı. Ama inşallah yakında sağlığına kavuşacak. Ona da kalıcı makyaj yapmak istiyorum.” diye konuşuyor.15 yaşından bu yana hem çalışan hem de eğitimine devam eden Semra Güzel, Celal Bayar Üniversitesi’nde tasarım okuduktan sonra dil eğitimi için Almanya’ya gitmiş. Eğitim hayatı boyunca tiyatro ile ilgilenen Güzel, kamera oyunculuğuna da burada adım atmış. Bunun yanı sıra 2 yıl radyo programı yapan oyuncu Güzel, Almanya’ya gelen sanatçılarla televizyon kanalları için röportajlar hazırlamış. Kamera oyunculuğuna reklam filmleriyle başlayan Güzel, ortaokul yıllarından bu yana tiyatro ile ilgileniyor. Almanya’da drama eğitimi alan genç oyuncu Hıyanet Sarmalı’na başladığı zaman epey zorluk çektiğini dile getiriyor. Güzel, yönetmenin ve oyuncu koçunun desteğiyle o günleri aştığını ve kısa sürede açığı kapattığını ifade ediyor. Özellikle mesleğe yeni başlayanlar için sektörün birtakım zorluklarına dikkat çeken Güzel, “Tabii ki zorlukları var. Hayatınız çabuk tüketiliyor. Çalışma saatleri çok yoğun, bir süre sonra bütün hayatınız o oluyor. Tanınıyorsunuz. Evet, varsınız ama bittiği zaman yoksunuz. Bu biraz zor bir psikoloji, her gün bir şeyle uğraşıyorsunuz, koşturuyorsunuz. Sonra bitiyor. Allah’tan ikinci mesleğim var, o yüzden çok boşluğa düşmüyorum. Ama çok oyuncu arkadaşım var, proje bittikten sonra gerçekten maddi manevi sıkıntıya düşüyor.” diyor.Oyunculuğunu geliştirmek için eğitimlerine devam eden Güzel, “İzleyenler yeni projede çok farklı bir Semra görecekler.” yorumunu yapıyor. Yeşilçam filmlerini çok sevdiğini dile getiren genç oyuncu, “Zaman zaman keşke o dönemde olsaydım diyorum. Ama o zaman Türkan Şoray vardı. Şimdi şansım daha yüksek.” ifadelerini kullanıyor. Oyunculuk konusunda iddialı olduğunu vurgulayan Güzel, “Yeni dönemin Şoray’ı belki de ben olurum.” diyerek iddialı olduğunu gösteriyor.
Zaman
Ana Sayfa
03.09.2014
ÜnlüoyuncukanserhastasıteyzesiiçinmakyözolduÜnlü oyuncu kanser hastası teyzesi için makyöz oldu
Ünlü oyuncu, kanser hastası teyzesi için makyöz oldu
Zaman
03.09.2014
02:13
Hıyanet Sarmalı dizisinde Canan karakterini oynayan Semra Güzel, kemoterapi gördükten sonra kaş ve kirpikleri dökülen kanser hastalarına kalıcı makyaj yapıyor. Teyzesi kanser tedavisi gören genç oyuncu, hastalara moral vermek amacıyla başladığı işi mesleğe dönüştürmüş. Almanya’da önce kalıcı makyaj sonra da drama eğitimi alan Güzel, oyunculuğun yanı sıra bir de televizyon programı yapmayı hayal ediyor.Son yıllarda dizi sektörünün ilerlemesi, televizyon ekranına yeni yapımlarla birlikte yeni yüzler de kazandırdı. Sektördeki hareketlilik sayesinde genç oyuncular kariyer basamaklarını hızla tırmanıp meslek hayatının başındayken başrol oynama fırsatını yakalıyor. Geçtiğimiz sezon Samanyolu TV ekranlarında yayınlanan ‘Hıyanet Sarmalı’ adlı dizide Canan karakterini canlandıran Semra Güzel de o isimlerden biri. Reklam filmlerinden sonra yer aldığı Hıyanet Sarmalı projesinin kendisine uğurlu geldiğini ifade eden genç oyuncu, yeni sezonda pek çok proje için teklif aldığını, kasım ayında da bir sinema filminde rol alacağını belirtiyor.Güzel’in bir mesleği daha var: Kalıcı makyaj uzmanlığı. Kanser hastalarının moralini yerine getirmek için kalıcı makyaj eğitimi alan genç oyuncu, işi o kadar ilerletmiş ki kendi işyerini açmış ve doktorlarla birlikte çalışmaya başlamış. Oyunculuğun yanı sıra İstanbul’daki ofisinde bu işe de devam edeceğini söyleyen Güzel, “Uzun bir tedavi sürecinden sonra kanser hastalığını yenen insanları mutlu etmek benim için çok önemli. Onların yüzünü güldürünce ben de çok mutlu oluyorum.” diyor. Kendi teyzesi de kanser tedavisi gören Güzel, “Onun tedavi süreci henüz tamamlanmadı. Ama inşallah yakında sağlığına kavuşacak. Ona da kalıcı makyaj yapmak istiyorum.” diye konuşuyor.15 yaşından bu yana hem çalışan hem de eğitimine devam eden Semra Güzel, Celal Bayar Üniversitesi’nde tasarım okuduktan sonra dil eğitimi için Almanya’ya gitmiş. Eğitim hayatı boyunca tiyatro ile ilgilenen Güzel, kamera oyunculuğuna da burada adım atmış. Bunun yanı sıra 2 yıl radyo programı yapan oyuncu Güzel, Almanya’ya gelen sanatçılarla televizyon kanalları için röportajlar hazırlamış. Kamera oyunculuğuna reklam filmleriyle başlayan Güzel, ortaokul yıllarından bu yana tiyatro ile ilgileniyor. Almanya’da drama eğitimi alan genç oyuncu Hıyanet Sarmalı’na başladığı zaman epey zorluk çektiğini dile getiriyor. Güzel, yönetmenin ve oyuncu koçunun desteğiyle o günleri aştığını ve kısa sürede açığı kapattığını ifade ediyor. Özellikle mesleğe yeni başlayanlar için sektörün birtakım zorluklarına dikkat çeken Güzel, “Tabii ki zorlukları var. Hayatınız çabuk tüketiliyor. Çalışma saatleri çok yoğun, bir süre sonra bütün hayatınız o oluyor. Tanınıyorsunuz. Evet, varsınız ama bittiği zaman yoksunuz. Bu biraz zor bir psikoloji, her gün bir şeyle uğraşıyorsunuz, koşturuyorsunuz. Sonra bitiyor. Allah’tan ikinci mesleğim var, o yüzden çok boşluğa düşmüyorum. Ama çok oyuncu arkadaşım var, proje bittikten sonra gerçekten maddi manevi sıkıntıya düşüyor.” diyor.Oyunculuğunu geliştirmek için eğitimlerine devam eden Güzel, “İzleyenler yeni projede çok farklı bir Semra görecekler.” yorumunu yapıyor. Yeşilçam filmlerini çok sevdiğini dile getiren genç oyuncu, “Zaman zaman keşke o dönemde olsaydım diyorum. Ama o zaman Türkan Şoray vardı. Şimdi şansım daha yüksek.” ifadelerini kullanıyor. Oyunculuk konusunda iddialı olduğunu vurgulayan Güzel, “Yeni dönemin Şoray’ı belki de ben olurum.” diyerek iddialı olduğunu gösteriyor.
Zaman
Güncel
03.09.2014
ÜnlüoyuncukanserhastasıteyzesiiçinmakyözolduÜnlü oyuncu kanser hastası teyzesi için makyöz oldu
Toplam "17" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti