Habergec.Com Aranan Kelimeler:ben bile şaşırdım Değerlendirme: 10 / 10 775067
habergec.com
01.10.2014 Çarşamba
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

ben bile şaşırdım

Tasvip etmediğim yönetimin ödeneğini 12 yıldır almıyorum
Zaman
14.09.2014
02:08
Tiyatrocu Metin Zakoğlu, 19 yaşında kendi tiyatrosunu kurmuş bir sahne adamı. Gazanfer Özcan ve Zihni Göktay gibi isimlerin yanında yetişen Zakoğlu, “Bugünlerde stand-up tarafımı daha çok seviyorum. Bu konuda mütevazı olmayacağım, çünkü ustalarımdan öğrendiklerimi çok iyi kullanıyorum.” diyor.Gazetemizin ilan bölümünde ünlü tiyatrocu Metin Zakoğlu’nun Nikolay Vasilyeviç Gogol’un ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ adlı oyununu sahneleyeceğini duyunca biraz şaşırdım. Şaşkınlığımın nedeni oyun ya da tiyatrocu değil, oyunun saatiydi. ‘Böyle klasik bir eseri sabah 10.30’da kim nasıl oynar, biz memnun kalır mıyız?’ diye düşünmeden edemedim. İlk sahneden sonra Zakoğlu ışıkları açtırınca bunun klasik bir oyundan fazlası olacağını hepimiz çoktan anlamıştık. Stand-up ağırlıklı, bol kahkahalı bir ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ izledik ünlü oyuncudan. Sahneden inmeden ilk oyunuyla ilgili bir de anısını anlattı Zakoğlu: “Babam ‘para kazanamazsın’ diyerek tiyatrocu olmama karşı çıkıyordu. Ben de ona para kazanabileceğimi ispat etmek istedim. Muammer Karaca Tiyatrosu’nu kiralayıp bütün seyircileri oyuna bedava getirdim. Babam da geldi izlemeye. Oyun bitti, herkes çok beğendi. Alkış kıyamet kopuyor. Dedim ki seyirciye; ‘Eğer oyunu beğendiyseniz dışarı bir sepet koydum, gönlünüzden ne koparsa koyun.’ Dışarı çıktım, sepette sadece 100 dolar var. Eve gittim, ‘Baba bak ilk paramı kazandım.’ dedim. Babam, ‘Ne para kazanması, sepeti boş görünce gururun kırılmasın diye ben koydum o 100 doları.’ cevabını verdi.” Bize de bu güzel hikâyenin öncesi ve sonrasını dinlemek düştü…Tiyatrocu olmanızı istemeyen babanızın sizin için düşündüğü bir meslek var mıymış?Tiyatroculuk para kazandıran bir meslek değil. ‘Önce kendi mesleğini eline al’ diyordu rahmetli. Nitekim de İstanbul Üniversitesi’nde İşletme okuttu bana birkaç sene. Dayanamayıp bıraktım.İşletme kazandığınıza göre kafanız çalışıyormuş?Kafası çok çalışan bir öğrenciydim. Lisede matematik notum 9’dan aşağı hiç düşmezdi. Matematik öğretmenim bana ‘NASA’ya girsen çalışabilirsin, niye tiyatro seçiyorsun?’ demişti. Oysa ben asıl tiyatrocuların matematik zekâlarının yüksek olması gerektiğini düşünürüm. Çünkü sahnede önünü, arkanı, sağını, solunu hesaplayarak bir şeyler yapıyorsun.Babanız para meselesine niye takmış olabilir?Babam radyoda bağlama sanatçısıydı. 6 çocuk sahibi memur bir adam. Radyoda çok az maaşa çalışıyor. Hiç unutmuyorum, gazinolarda ekstralara giderdi. Çok çile çekmişti, bu yüzden tiyatrocu olmamı istememiş olabilir.Ailede başka sanatçı var mı?Dedem tiyatrocuymuş benim. O da hem edebiyat hem işletme okumuş. Sonra kendi tiyatrosunu kurmuş. Kendi yazıp yönettiği oyunlar var. Ben hâlâ afişlerini bulur, mutlu olurum. Ailemin iki kuşak önceki DNA’sını almış.Yetenek genetik, peki ya eğitim?1991 yılında Tevfik Gelenbe ile tanıştım. Türkiye onu ‘Arap Bacı’ olarak bilir. 1993 yılında onun okulundan mezun oldum. 1994 yılında 19 yaşındayken kendi tiyatromu kurdum. Adı da ‘Umudum Tiyatro’. Çünkü ben sanatın umut olduğunu düşünüyorum. Sanat doğru kullanılırsa devrim bile yapabilirsiniz? Orada beni Gencay Gürün, Hakan Altıner izleyip yetenekli bulmuşlar. Sonra da sorgusuz sualsiz şehir tiyatrolarına aldılar.Anlattığınız kadar kolay olmamıştır herhalde 19 yaşında tiyatro kurmak?Gümrükte çalışıyordum o zaman. Çok iyi de maaş alıyordum. Audi 100 model araba almıştım kendime, düşünün. İlk işim müthiş maaş kazandığım Gümrük’ten ayrılmak oldu. Ailem şok geçirdi. Beni işe aldırmak için yıllarca uğraşmışlardı çünkü. Arabamı satıp Muammer Karaca Tiyatrosu’nun 1 yıllık parasını peşin ödeyip kiraladım. Bunlar hep deli işi tabii.İlk oyun da ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’…Genco Erkal, 40 yıl oynamış bu oyunu. ‘20 yaşındaki bir çocuk nasıl oynayacak?’ diye merak içinde herkes. Salih Kalyoncu, Gencay Gürün, Genco Erkal, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter hepsi geldi izlemeye. Tepkiler nasıldı?Bence ilk oyunum çok kötüydü. Çünkü birebir Genco Erkal taklidiydi. Onu sahnede 58 kere falan izlemişim. Her oyununa gidip en önden izlerdim. Zaten Genco ağabeyin perukası ve dekoruyla çıkmıştım sahneye. Bana çok destek olmuştu. Tiyatrocu olma nedenimdir Genco Erkal benim.Babam, para kazandığım günleri göremediSonra para kazanabildiniz mi bari?42 yaşındayım ve 20 yıldır profesyonel olarak bu işten para kazanıyorum ama hâlâ gelecek kaygısı taşıyorum. Çünkü hiçbir şeyin garantisi yok bu ülkede. Yarın ne olacağı belli değil. Çıktı bir Başbakan ‘tiyatroları kapatıyorum’ dedi. Ne yapacaksın? Şimdi hâlâ böyle bir tehlike var. Ben televizyona iş yaptığım zaman biraz rahata kavuştum.
Zaman
Ana Sayfa
14.09.2014
Tasvipetmediğimyönetiminödeneğini12yıldıralmıyorumTasvip etmediğim yönetimin ödeneğini 12 yıldır almıyorum
Oğuzhan’dan sosa’ya destek
Zaman
08.09.2014
02:00
Beşiktaş’ın ofansif orta saha oyuncusu Oğuzhan Özyakup, yeni transfer Jose Sosa’ya övgüler yağdırdı. Arjantinli futbolcunun takımın gücünü artıracağını belirten yetenekli isim, “Kendisiyle tatlı bir rekabet içine gireceğiz.” dedi. Milli futbolcu, hocası Slaven Bilic’in de formayı adaletli şekilde dağıttığını kaydetti.Beşiktaş’ın yıldız futbolcusu Oğuzhan Özyakup, Siyah-Beyazlı takıma yeni transfer edilen mevkidaşı Jose Sosa için övgü dolu sözler sarf etti. Yetenekli isim, Arjantinli takım arkadaşıyla ilgili, “Sosa çok iyi bir futbolcu. Takımımıza inşallah çok katkı yapar. İnşallah bizim için yararlı olur. Kendisiyle tatlı bir rekabet içine gireceğiz. Hepimizin amacı Siyah-Beyazlı renklere hizmet etmek.” ifadelerini kullandı. Beşiktaş Teknik Direktörü Slaven Bilic’in adaletli bir hoca olduğuna vurgu yapan Özyakup, “Daha iyi olanın sahada görev yapacağından hiç kuşkum yok. Zaten birçok kulvarda mücadele edeceğiz. Kadroda herkese görev düşecek. Ligde, kupada ve Avrupa arenasında bütün futbolcular Beşiktaş’ın başarısı için ter dökecek. Takımdaki her bir futbolcu birbirinden kaliteli. İnşallah her alanda şampiyonluğu elde edeceğiz.” dedi. A Milli Takım kampından, belindeki eski sakatlığının yeniden nüksetmesi sebebiyle kadrodan çıkarılan ve İstanbul’a dönen başarılı oyuncu, “Sakatlığımda şu an önemli bir durum yok. Kulüp doktorumuzla durumu değerlendireceğiz. Hemen tedaviye başlayacağız. Formamdan çok uzak kalacağımı düşünmüyorum.” diye konuştu, Bu arada Fenerbahçe’ye Avrupa kupalarında en başarılı sezonlarından birini yaşatan Arthur Zico’nun şu an çalıştırdığı Hindistan’ın Goa takımına Uğur Boral’ı alacağı iddialarına oyuncudan cevap geldi. Söz konusu transferle ilgili kendisinin bilgisi bulunmadığını aktaran deneyimli isim, “Benim haberim bile yok, çok şaşırdım. Benim Hindistan’da ne işim var? Ben Beşiktaş’ta mutluyum.” ifadelerini kullandı. Uğur, Fener’de Zico ile çalışmış, özellikle Şampiyonlar Ligi’nde elde edilen başarıda kilit rol oynamıştı. Öte yandan Siyah-Beyazlılar, Süper Lig’de Çaykur Rizespor ile oynayacakları maçın hazırlıklarını sürdürdü. A Milli Takım’ın salı günü oynayacağı İzlanda maçı sebebiyle Süper Lig’e verilen arayı iyi değerlendiren Siyah-Beyazlılar, altyapı futbolcularıyla yaptığı müsabakalarla formunu korumaya çalışıyor.
Zaman
Spor
08.09.2014
Oğuzhan’dansosa’yadestekOğuzhan’dan sosa’ya destek
Basın özgürlüğü
Zaman
05.09.2014
02:16
Hiçbirimiz basın özgürlüğünü verili kabul etmemeliyiz. Geçtiğimiz iki sene içerisinde ifade özgürlüğüne değer verme gelenekleriyle gurur duyan demokrasiler bile medyanın hukuk nezdinde korunmasıyla ilgili endişe verici ihmallerde bulundular.Geçtiğimiz ay ABD’de silahsız bir gencin öldürülmesinin ardından Ferguson’da yapılan protestoları haber yapan gazeteciler tutuklandılar, taciz edildiler ve plastik mermiyle vuruldular; Birleşik Krallık’ta ise Edward Snowden’in Britanya ve Amerikan devletlerinin toplumu gözetlemesiyle ilgili açıklamalarını yayımlayan Guardian editörü mahkemeye verilmekle tehdit edildi. Bu hafta Britanya medyası polisin bir gazetecinin haber kaynaklarına ulaşabilmek için yasal engelleri hiçe saydığını dehşet içerisinde öğrendi. Haber kaynaklarının korunması uluslararası hukukta basın özgürlüğünün en önemli parçalarından kabul ediliyor. ABD’de de bu korunmayı delen bazı vakalar oldu. Londra’da konuşma özgürlüğünü destekleyen bir örgüt olan İngiliz PEN Yazarlar Derneği’nin direktörü ve Birleşik Krallık ve tüm dünyada yazar ve gazeteciler için kampanyalar düzenleyen biri olarak PEN’in dünyada reform çağrısının ciddiye alınması için önce kendi arka bahçesindeki ifade özgürlüğünün sıkı bir şekilde korunması için kampanyası olması gerektiğine inanıyorum.Bu senenin başlarında Türkiye’nin eski başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşik Krallık başbakanı David Cameron’ı bir gazete kapatmakla suçlamasına çok şaşırdım. Doğru bir tespit değildi. News of the World 2011’de sahibi Rupert Murdoch tarafından kapatıldı. Bu gazetenin rutin ve yasa dışı bir şekilde telefon konuşmalarını dinlediğine dair bir skandalın ardından gelen bu kapatma ve Erdoğan’ın yorumu Birleşik Krallık’ın medya standartlarına dair yaşadığı son krizin nasıl başka ülkelerde siyasi sermaye kazancı için manipüle edileceğini gösteriyor. Telefonların dinlendiğinin ortaya çıkmasının ardından basına olan güven ciddi bir şekilde sarsıldı. Birleşik Krallık’taki bazı önde gelen gazeteci ve yazarlar şimdilerde düzenlemelere tabi olmayı reddeden gazetelere karşı eşi benzeri görülmemiş cezalar getiren ve parlamentoya üç yüzyılı aşkın bir zamandan sonra ilk defa basının düzenlenmesine müdahil olma ihtimali veren bir basın düzenlemesini savunuyorlar. Britanya’daki ifade özgürlüğü savunucuları için bugünkü ortam sadece bu ülkedeki basın özgürlüğünün geleceğini tehdit etmekle kalmıyor. Aynı zamanda Erdoğan gibi basın düşmanı bir sicili olan liderlerin kendi iddialarını kanıtlamak için Birleşik Krallık’taki sansüre referans verdiği göz önüne alınırsa başka ülkelerdeki ifade özgürlüğü için sorunlar yaratıyor.İngiltere PEN’i Türkiye’yle uzun süreli bir ilişki içinde. Neredeyse 30 yıl önce ünlü oyun yazarları Arthur Miller ve Harold Pinter PEN için Türkiye’ye gittiler ve orada neler olduğunu öğrenmeye çalıştılar. Harold Pinter’in ABD Büyükelçisi’yle Türkiye hapishanelerindeki işkence üzerine bir tartışmaya girmesi ve bunu takiben iki yazarın da Amerikan elçiliğinden kovulmaları bilinen bir vakadır.Pinter daha sonra bu kovulmanın hayatında en gurur duyduğu anlardan biri olduğunu söylemiştir: “Büyükelçi bana: ‘Bay Pinter, buradaki durumun asıl gerçeklerini anlamıyor gibisiniz. Unutmayın Ruslar sınırın hemen öbür yanında. Siyasi gerçekleri, diplomatik gerçekleri, askeri gerçekleri göz önüne almalısınız‘Benim bahsettiğim gerçekler cinsel organlara verilen elektrik akımıdır’ dedim. Elçi kendini daha da dikleştirdi ve bana ters ters baktı. ‘Bayım, benim evimde misafirsiniz.’ Sonra topukları üzerinde döndü ve yardımcıları da döndü. Biden Arthur da geldi. ‘Sanırım kovulduk’ dedim. Arthur tereddütsüz ‘Ben de seninle geleceğim.’ dedi.”Pinter hayatının sonuna kadar Türkiye’de basın özgürlüğü için çabalamaya devam etti. Öldürülmesinin ardından Hrant Dink için düzenlenen gece anmasına katıldı. PEN’in bugünkü başkanı, yazar ve çevirmen Maureen Freely de Türkiye’deki ifade özgürlüğünün savunucularındandır ve terörist örgüt için materyal yayınlamaktan yargılandıkları zaman Ragıp Zarakolu ve Mehmet Güler’in davalarına gelmiştir.türkiye’de gazeteciler baskı altındaGeçtiğimiz sene Gezi Parkı protestolarının ifade özgürlüğü üzerindeki etkisini incelemek için İngiltere PEN ile Uluslararası PEN bir araya geldi. Yaptığımız araştırma Türkiye’de gazetecilerin karşı karşıya olduğu çok ağır baskıları gösteriyor: protestoları yerinden haber yapan muhabirlere karşı güç kullanımı, kamu çıkarı için çok meşru yorumlarda bulunan gazetecilerin haklarında düzenli bir şekilde dava açılmasına kadar çok farklı baskılar var.Recep Tayyip Erdoğan’ın hakaret suçuyla gazetecilere dava açma pratiği özellikle endişe verici
Zaman
Yorum
05.09.2014
BasınözgürlüğüBasın özgürlüğü
‘Eşim bu ülke insanının cebini düşünüyor diye suçlanıyor’
Zaman
03.09.2014
17:45
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu yürüttüğü için gözaltına alınan emniyet mensuplarının gözaltılar devam ediyor. Geçtiğimiz gün İstanbul emniyetinin eski mali şube personeline yapılan operasyonda 33 kişi göz altına alındı. Gözaltındaki polislere destek için birçok polis ailesi de desteğe geldi.Emniyet mensuplarına yönelik yapılan 2. dalga operasyonda gözaltına alınan ve sonrasında serbest bırakılan istihbarat şube komiseri Safa Tarık Oğuzun eşi de tutuklu emniyet mensuplarına destek için Adliyeye gelenler arasında. 5 ile 4 yaşlarındaki oğullarını da yanına alan Selma Oğuz eşinin serbest kalmasına sevinemediğini dile getirdi. EŞİM KENDİ AYAKLARIYLA İŞE GİTMİŞTİYaşanan hukuksuzlukların serbest bırakılmakla çözümlenmediğini dile getiren Selma Oğuz Eşim İstanbulda görev yapıyorken Hakkariye gönderildi. Apar topar gidip orada bir düzen kurduk. 4 gün olmamıştı ki operasyonun olacağı haberini duyduk, akşam biz de herkes gibi operasyonu bekliyorduk. Ancak kimse tutuklama için gelmedi. Eşim ertesi gün işe gitti ve oradan beni arıyarak valiz hazırlamamı istedi. Ne yapacağımı şaşırdım ama iki çocuğum olduğu için güçlü bir şekilde ikimize de valiz hazırladım. Aradan çok geçmeden bir polis memuru beni arayıp eşiniz yakalandı dedi. O anı anlatamam, benim için çok büyük bir hezimet oldu. Oysaki eşim kendi ayaklarıyla işe gitmişti. diyor. İKİ GÜN UÇAK BİLETİ BULAMADIMEşinin tutuklanmasından sonra iki çocuğuyla Hakkaride yalnız kaldığını söyleyen Selma Oğuz, Hakkari gibi bir yerde polis ailesi olduğunuz için hedef haline getiriliyorsunuz. Hemen Vana uçak bileti aldım. İki gün sonraya ancak bilet bulabildim. Ben uçaktan indiğimde eşimi karşımda gördüm, sevinemedim bile. Sevinmek vefasızlık olurdu diyor. POLİSLER BU ÜLKENİN İNSANIN CEBİNİ DÜŞÜNÜYOR DİYE SUÇLANIYORPolisler bu ülkenin insanlarının cebini düşünüyor diye suçlanıyor diyen polis eşi Selma Oğuz yaşadıkları sorunları şöyle anlatıyor: Bütün düzenimizi bozdular. Hala Hakkaride ki evin kirasını ödüyoruz. Lojman çıkmamıştı. Çocuklarım eğitim çağında ama düzenimiz olmadığından nerde okula göndereceğimizi bilmiyoruz.
Zaman
Güncel
03.09.2014
‘Eşimbuülkeinsanınıncebinidüşünüyordiyesuçlanıyor’‘Eşim bu ülke insanının cebini düşünüyor diye suçlanıyor’
‘Eşim bu ülke insanının cebini düşünüyor diye suçlanıyor’
Zaman
03.09.2014
17:45
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu yürüttüğü için gözaltına alınan emniyet mensuplarının gözaltılar devam ediyor. Geçtiğimiz gün İstanbul emniyetinin eski mali şube personeline yapılan operasyonda 33 kişi göz altına alındı. Gözaltındaki polislere destek için birçok polis ailesi de desteğe geldi.Emniyet mensuplarına yönelik yapılan 2. dalga operasyonda gözaltına alınan ve sonrasında serbest bırakılan istihbarat şube komiseri Safa Tarık Oğuzun eşi de tutuklu emniyet mensuplarına destek için Adliyeye gelenler arasında. 5 ile 4 yaşlarındaki oğullarını da yanına alan Selma Oğuz eşinin serbest kalmasına sevinemediğini dile getirdi. EŞİM KENDİ AYAKLARIYLA İŞE GİTMİŞTİYaşanan hukuksuzlukların serbest bırakılmakla çözümlenmediğini dile getiren Selma Oğuz Eşim İstanbulda görev yapıyorken Hakkariye gönderildi. Apar topar gidip orada bir düzen kurduk. 4 gün olmamıştı ki operasyonun olacağı haberini duyduk, akşam biz de herkes gibi operasyonu bekliyorduk. Ancak kimse tutuklama için gelmedi. Eşim ertesi gün işe gitti ve oradan beni arıyarak valiz hazırlamamı istedi. Ne yapacağımı şaşırdım ama iki çocuğum olduğu için güçlü bir şekilde ikimize de valiz hazırladım. Aradan çok geçmeden bir polis memuru beni arayıp eşiniz yakalandı dedi. O anı anlatamam, benim için çok büyük bir hezimet oldu. Oysaki eşim kendi ayaklarıyla işe gitmişti. diyor. İKİ GÜN UÇAK BİLETİ BULAMADIMEşinin tutuklanmasından sonra iki çocuğuyla Hakkaride yalnız kaldığını söyleyen Selma Oğuz, Hakkari gibi bir yerde polis ailesi olduğunuz için hedef haline getiriliyorsunuz. Hemen Vana uçak bileti aldım. İki gün sonraya ancak bilet bulabildim. Ben uçaktan indiğimde eşimi karşımda gördüm, sevinemedim bile. Sevinmek vefasızlık olurdu diyor. POLİSLER BU ÜLKENİN İNSANIN CEBİNİ DÜŞÜNÜYOR DİYE SUÇLANIYORPolisler bu ülkenin insanlarının cebini düşünüyor diye suçlanıyor diyen polis eşi Selma Oğuz yaşadıkları sorunları şöyle anlatıyor: Bütün düzenimizi bozdular. Hala Hakkaride ki evin kirasını ödüyoruz. Lojman çıkmamıştı. Çocuklarım eğitim çağında ama düzenimiz olmadığından nerde okula göndereceğimizi bilmiyoruz.
Zaman
Ana Sayfa
03.09.2014
‘Eşimbuülkeinsanınıncebinidüşünüyordiyesuçlanıyor’‘Eşim bu ülke insanının cebini düşünüyor diye suçlanıyor’
‘Eşim ve polis arkadaşları bu ülke insanının cebini düşünüyor diye suçlanıyor’
Zaman
03.09.2014
16:53
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu yürüttüğü için gözaltına alınan emniyet mensuplarının gözaltılar devam ediyor. Geçtiğimiz gün İstanbul emniyetinin eski mali şube personeline yapılan operasyonda 33 kişi göz altına alındı. Gözaltındaki polislere destek için birçok polis ailesi de desteğe geldi.Emniyet mensuplarına yönelik yapılan 2. dalga operasyonda gözaltına alınan ve sonrasında serbest bırakılan istihbarat şube komiseri Safa Tarık Oğuzun eşi de tutuklu emniyet mensuplarına destek için Adliyeye gelenler arasında. 5 ile 4 yaşlarındaki oğullarını da yanına alan Selma Oğuz eşinin serbest kalmasına sevinemediğini dile getirdi. EŞİM KENDİ AYAKLARIYLA İŞE GİTMİŞTİYaşanan hukuksuzlukların serbest bırakılmakla çözümlenmediğini dile getiren Selma Oğuz Eşim İstanbulda görev yapıyorken Hakkariye gönderildi. Apar topar gidip orada bir düzen kurduk. 4 gün olmamıştı ki operasyonun olacağı haberini duyduk, akşam biz de herkes gibi operasyonu bekliyorduk. Ancak kimse tutuklama için gelmedi. Eşim ertesi gün işe gitti ve oradan beni arıyarak valiz hazırlamamı istedi. Ne yapacağımı şaşırdım ama iki çocuğum olduğu için güçlü bir şekilde ikimize de valiz hazırladım. Aradan çok geçmeden bir polis memuru beni arayıp eşiniz yakalandı dedi. O anı anlatamam, benim için çok büyük bir hezimet oldu. Oysaki eşim kendi ayaklarıyla işe gitmişti. diyor. İKİ GÜN UÇAK BİLETİ BULAMADIMEşinin tutuklanmasından sonra iki çocuğuyla Hakkaride yalnız kaldığını söyleyen Selma Oğuz, Hakkari gibi bir yerde polis ailesi olduğunuz için hedef haline getiriliyorsunuz. Hemen Vana uçak bileti aldım. İki gün sonraya ancak bilet bulabildim. Ben uçaktan indiğimde eşimi karşımda gördüm, sevinemedim bile. Sevinmek vefasızlık olurdu diyor. POLİSLER BU ÜLKENİN İNSANIN CEBİNİ DÜŞÜNÜYOR DİYE SUÇLANIYORPolisler bu ülkenin insanlarının cebini düşünüyor diye suçlanıyor diyen polis eşi Selma Oğuz yaşadıkları sorunları şöyle anlatıyor: Bütün düzenimizi bozdular. Hala Hakkaride ki evin kirasını ödüyoruz. Lojman çıkmamıştı. Çocuklarım eğitim çağında ama düzenimiz olmadığından nerde okula göndereceğimizi bilmiyoruz.
Zaman
Güncel
03.09.2014
‘Eşimvepolisarkadaşlarıbuülkeinsanınıncebinidüşünüyordiyesuçlanıyor’‘Eşim ve polis arkadaşları bu ülke insanının cebini düşünüyor diye suçlanıyor’
‘Eşim ve polis arkadaşları bu ülke insanının cebini düşünüyor diye suçlanıyor’
Zaman
03.09.2014
16:53
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu yürüttüğü için gözaltına alınan emniyet mensuplarının gözaltılar devam ediyor. Geçtiğimiz gün İstanbul emniyetinin eski mali şube personeline yapılan operasyonda 33 kişi göz altına alındı. Gözaltındaki polislere destek için birçok polis ailesi de desteğe geldi.Emniyet mensuplarına yönelik yapılan 2. dalga operasyonda gözaltına alınan ve sonrasında serbest bırakılan istihbarat şube komiseri Safa Tarık Oğuzun eşi de tutuklu emniyet mensuplarına destek için Adliyeye gelenler arasında. 5 ile 4 yaşlarındaki oğullarını da yanına alan Selma Oğuz eşinin serbest kalmasına sevinemediğini dile getirdi. EŞİM KENDİ AYAKLARIYLA İŞE GİTMİŞTİYaşanan hukuksuzlukların serbest bırakılmakla çözümlenmediğini dile getiren Selma Oğuz Eşim İstanbulda görev yapıyorken Hakkariye gönderildi. Apar topar gidip orada bir düzen kurduk. 4 gün olmamıştı ki operasyonun olacağı haberini duyduk, akşam biz de herkes gibi operasyonu bekliyorduk. Ancak kimse tutuklama için gelmedi. Eşim ertesi gün işe gitti ve oradan beni arıyarak valiz hazırlamamı istedi. Ne yapacağımı şaşırdım ama iki çocuğum olduğu için güçlü bir şekilde ikimize de valiz hazırladım. Aradan çok geçmeden bir polis memuru beni arayıp eşiniz yakalandı dedi. O anı anlatamam, benim için çok büyük bir hezimet oldu. Oysaki eşim kendi ayaklarıyla işe gitmişti. diyor. İKİ GÜN UÇAK BİLETİ BULAMADIMEşinin tutuklanmasından sonra iki çocuğuyla Hakkaride yalnız kaldığını söyleyen Selma Oğuz, Hakkari gibi bir yerde polis ailesi olduğunuz için hedef haline getiriliyorsunuz. Hemen Vana uçak bileti aldım. İki gün sonraya ancak bilet bulabildim. Ben uçaktan indiğimde eşimi karşımda gördüm, sevinemedim bile. Sevinmek vefasızlık olurdu diyor. POLİSLER BU ÜLKENİN İNSANIN CEBİNİ DÜŞÜNÜYOR DİYE SUÇLANIYORPolisler bu ülkenin insanlarının cebini düşünüyor diye suçlanıyor diyen polis eşi Selma Oğuz yaşadıkları sorunları şöyle anlatıyor: Bütün düzenimizi bozdular. Hala Hakkaride ki evin kirasını ödüyoruz. Lojman çıkmamıştı. Çocuklarım eğitim çağında ama düzenimiz olmadığından nerde okula göndereceğimizi bilmiyoruz.
Zaman
Ana Sayfa
03.09.2014
‘Eşimvepolisarkadaşlarıbuülkeinsanınıncebinidüşünüyordiyesuçlanıyor’‘Eşim ve polis arkadaşları bu ülke insanının cebini düşünüyor diye suçlanıyor’
Soma’da ölen madencinin anne-babasına ikinci acı
Zaman
17.06.2014
02:07
Soma’daki faciada hayatını kaybeden Muhammet Girgin’in sara hastası annesi ile böbrek rahatsızlığı bulunan babası, evlat acısı çekerken gittikleri hastanede ikinci bir acı yaşadı. Oğlunun üzerinden tedavi giderleri karşılanan anne ve babanın haklarının, Girgin’in ölüm bilgisinin SGK sistemine girilmesiyle kesildiği ortaya çıktı.Geçtiğimiz 13 Mayıs’ta Soma Kömür İşletmeleri’ne ait maden ocağında meydana gelen faciada 301 madenci hayatını kaybetti. Faciada en büyük acılardan birini 27 yaşındaki Muhammet Girgin’in annesi Neriman Girgin (49) ile babası Muharrem Girgin (54) yaşadı. Henüz 8 aylık evli olan Muhammet Girgin’in, 8 aylık hamile olan eşi Derya Girgin (26), yaşadığı acıya daha fazla dayanamadığı için kaldırıldığı hastanede erken doğum yaptı. Derya Girgin’in erken dünyaya getirdiği erkek bebeğine ise madende hayatını kaybeden babası Muhammet Girgin’in adı verildi.Epilepsi hastası anne Neriman Girgin ile böbrek hastası baba Muharrem Girgin, hiçbir sosyal güvenceleri ve gelirleri bulunmadığı için maden ocağında çalışan oğulları Muhammet Girgin’in üzerinden tedavi oluyordu. Faciadan sonra rahatsızlığı iyice ilerleyen anne Neriman Girgin, tedavi olmak için eşiyle hastaneye gitti. Anne, hastane görevlilerinin kendisine verdiği bilgiyle şoke oldu. Muhammet Girgin’in, ölüm ilamının mahkemeden çıkmasının ardından bu bilginin sisteme girmesiyle SGK’nın da, anne ve babanın sosyal haklarını kestiği ortaya çıktı. Kayıt sırasında öğrendiği gerçekle ikinci acıyı yaşayan anne, bu sırada baygınlık geçirdi. Özel hastanede tedavi altına alınan Neriman Girgin’in oğlunu madende kaybettiğini öğrenen hastane yetkilileri, tüm masrafları kendileri üstlenerek, acılı annenin tedavisini yapıp evine gönderdi. Ancak maden kurbanı oğulları üzerinden aldıkları sağlık hizmetinin ellerinden alınmasıyla Neriman Girgin ve Muharrem Girgin, büyük üzüntü yaşadı. Oğlunun arkasından gözyaşı döken baba Muharrem Girgin şunları söyledi: “Tek dayanağımızdı. Bizim kendisi üzerinden tedavi olmamızı sağladı. Eşim sara hastası ve günde 5 ilaç içiyor. Ben yine böbrek hastasıyım. Soğuklarda ve yorucu işlerde çalışamıyorum. Bizim ev kiramızı bile o karşılardı. Şimdi öylece ortada kaldık. Hiçbir gelirimiz de yok. Artık hastaneye bile gidemeyeceğiz, çünkü güvencemiz kalmadı. Ben oğlumu ihmale kurban verdim, bize acı üzerine acı yaşatıyorlar.”Gözyaşı döken eşini teselli etmeye çalışan anne Neriman Girgin ise yaşadıklarını şöyle anlattı: “Hastaneye sıra bana geldiğinde o bilgiyi verdikleri an dünyam başıma yıkıldı. Ne yapacağımı şaşırdım, fenalaştım. Nasıl olur, oğlum ölür ölmez bizleri de yok saymışlar. Ben ağır hastayım, zaten oğlumun üzerinden sağlık hizmeti almasam bugüne kadar yaşayamazdım. Bizleri de onun yanına gömmek istiyorlar. Biz zaten tek evladımızı kaybettik, yaşayan ölü gibiyiz. Bize ‘gariplerim’ derdi. Evet aynen öyle bir garip kaldık onun arkasından bu dünyada. Yağlı güreş yapardı, pehlivandı yani. Ama dağ gibi oğlum onun gibi gencecik arkadaşlarıyla birlikte ihmal kurbanı oldu. Ama torunumuz için onun hakkını savunacağız. Verilen sözler hep lafta kalıyor.”
Zaman
Güncel
17.06.2014
Soma’daölenmadencininanne-babasınaikinciacıSoma’da ölen madencinin anne-babasına ikinci acı
Soma’da ölen madencinin anne-babasına ikinci acı
Zaman
17.06.2014
01:59
Soma’daki faciada hayatını kaybeden Muhammet Girgin’in sara hastası annesi ile böbrek rahatsızlığı bulunan babası, evlat acısı çekerken gittikleri hastanede ikinci bir acı yaşadı. Oğlunun üzerinden tedavi giderleri karşılanan anne ve babanın haklarının, Girgin’in ölüm bilgisinin SGK sistemine girilmesiyle kesildiği ortaya çıktı.Geçtiğimiz 13 Mayıs’ta Soma Kömür İşletmeleri’ne ait maden ocağında meydana gelen faciada 301 madenci hayatını kaybetti. Faciada en büyük acılardan birini 27 yaşındaki Muhammet Girgin’in annesi Neriman Girgin (49) ile babası Muharrem Girgin (54) yaşadı. Henüz 8 aylık evli olan Muhammet Girgin’in, 8 aylık hamile olan eşi Derya Girgin (26), yaşadığı acıya daha fazla dayanamadığı için kaldırıldığı hastanede erken doğum yaptı. Derya Girgin’in erken dünyaya getirdiği erkek bebeğine ise madende hayatını kaybeden babası Muhammet Girgin’in adı verildi.Epilepsi hastası anne Neriman Girgin ile böbrek hastası baba Muharrem Girgin, hiçbir sosyal güvenceleri ve gelirleri bulunmadığı için maden ocağında çalışan oğulları Muhammet Girgin’in üzerinden tedavi oluyordu. Faciadan sonra rahatsızlığı iyice ilerleyen anne Neriman Girgin, tedavi olmak için eşiyle hastaneye gitti. Anne, hastane görevlilerinin kendisine verdiği bilgiyle şoke oldu. Muhammet Girgin’in, ölüm ilamının mahkemeden çıkmasının ardından bu bilginin sisteme girmesiyle SGK’nın da, anne ve babanın sosyal haklarını kestiği ortaya çıktı. Kayıt sırasında öğrendiği gerçekle ikinci acıyı yaşayan anne, bu sırada baygınlık geçirdi. Özel hastanede tedavi altına alınan Neriman Girgin’in oğlunu madende kaybettiğini öğrenen hastane yetkilileri, tüm masrafları kendileri üstlenerek, acılı annenin tedavisini yapıp evine gönderdi. Ancak maden kurbanı oğulları üzerinden aldıkları sağlık hizmetinin ellerinden alınmasıyla Neriman Girgin ve Muharrem Girgin, büyük üzüntü yaşadı. Oğlunun arkasından gözyaşı döken baba Muharrem Girgin şunları söyledi: “Tek dayanağımızdı. Bizim kendisi üzerinden tedavi olmamızı sağladı. Eşim sara hastası ve günde 5 ilaç içiyor. Ben yine böbrek hastasıyım. Soğuklarda ve yorucu işlerde çalışamıyorum. Bizim ev kiramızı bile o karşılardı. Şimdi öylece ortada kaldık. Hiçbir gelirimiz de yok. Artık hastaneye bile gidemeyeceğiz, çünkü güvencemiz kalmadı. Ben oğlumu ihmale kurban verdim, bize acı üzerine acı yaşatıyorlar.”Gözyaşı döken eşini teselli etmeye çalışan anne Neriman Girgin ise yaşadıklarını şöyle anlattı: “Hastaneye sıra bana geldiğinde o bilgiyi verdikleri an dünyam başıma yıkıldı. Ne yapacağımı şaşırdım, fenalaştım. Nasıl olur, oğlum ölür ölmez bizleri de yok saymışlar. Ben ağır hastayım, zaten oğlumun üzerinden sağlık hizmeti almasam bugüne kadar yaşayamazdım. Bizleri de onun yanına gömmek istiyorlar. Biz zaten tek evladımızı kaybettik, yaşayan ölü gibiyiz. Bize ‘gariplerim’ derdi. Evet aynen öyle bir garip kaldık onun arkasından bu dünyada. Yağlı güreş yapardı, pehlivandı yani. Ama dağ gibi oğlum onun gibi gencecik arkadaşlarıyla birlikte ihmal kurbanı oldu. Ama torunumuz için onun hakkını savunacağız. Verilen sözler hep lafta kalıyor.”
Zaman
Ana Sayfa
17.06.2014
Soma’daölenmadencininanne-babasınaikinciacıSoma’da ölen madencinin anne-babasına ikinci acı
Raylara atlayan yolcular kurtardı
Zaman
16.06.2014
15:18
İzmirin Gaziemir İlçesinde, yolcu treninden puset içerisinde indirildiği sırada düşen, yolcuların saniyeler içerisindeki müdahalesiyle rayların üzerinden alınarak kurtarılan 8 aylık Aras Erdem Mertyüzün, hastanedeki tedavisi devam ediyor.Dehşet anlarına tanık olan ve oğlunun peşinden raylara atlayan anne Dilek Mertyüz, İlk kez yolcu trenine bindim, İzban trenlerinde açıklık olmadığı için yine öyle sanıp puseti sürdüm. Oğlumun rayların üzerine düştüğü gördüğüm an çığlık attım, benimle birlikte atlayan yolcular oğlumu kurtardı. Çözüm bulunmazsa, orada çocukların canı mutlaka yanar dedi.Dün saat 17.20de Gaziemir İstasyonunda meydana gelen olayda, Aydındaki yakınlarının ziyaretinden dönen Dilek Mertyüz, Denizli- İzmir seferini yapan yolcu trenine bindi. Karşıyakadaki evlerine gitmek için, Gaziemir İstasyonunda inip İzban trenine binecek olan Mertyüzün, indirmeye çalıştığı pusette bulunan 8 aylık oğlu Aras Erdem Mertyüz, biranda istasyon platformu ile tren arasından rayların üzerine düştü. Anne Dilek Mertyüzün çığlıkları üzerine onunla birlikte raylara atlayan yolcular, minik Arası mucize eseri ölümden kurtadı. Başını yere çarptığı için küçük yaraları bulunan Aras bebek, kaldırıldığı Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinde tedavi altına alındı. Aras Erdem Mertyüzün sağlık durumunun iyi olduğu, gözlem altında tutulduğu, doktorların kontrolünden sonra da taburcu edileceği öğrenildi.ANNE O ANLARI ANLATTIGözlerinin önünde trenden raylara düşen ve onu kurtarmak için kendisi de raylara atlayan anne Dilek Mertyüz, oğlu Arasın başından biran olsun ayrılmadı. Kazanın halen şokunu yaşadığını dile getiren Dilek Mertyüz, yaşadığı korku dolu anları anlattı. Şehiriçindeki İZBAN trenlerini kullandığını ancak ilk kez yolcu trenine bindiğini söyleyen Dilek Mertyüz, Aydından trene bindikten sonra Karşıyakaya gidebilmek için istasyondan tren değişikliği yapacaktım. Bu sırada oğlum kucağımda uyuyordu. Ancak elimde de eşyalar olduğu için oğlumu pusetine bindirdim ama uyuduğu için de boğazına sarılmaması için emniyet kemerini takmadım. İlkkez yolcu trenine bindiğim için, İZBAN trenlerinde olduğu gibi kapı ile tren istasyonu arasında korkuluk gibi uzantının olduğu düşünerek bakmadan puseti sürdüm. Bu sırada ön tekerleklerin boşluğa düşmesiyle de, biranda öne doğru giden pusetteki Aras, gözlerimin önünde, raylara düştü. O an büyük korku yaşadım. Ne yapacağımı şaşırdım. Birden hem çığlık atıp yardım istedim, hem de ben de oğlumun düştüğü o aradan rayların üzerine atladım. Benimle birlikte atlayan yolcular daha sakin davranarak Arası hemen raylardan çıkardılar. Bu sırada da trenin hareket etmemesi için makinistleri uyarmaya çalışıyorlardı. Oğlunun başında küçük yaralarla bana baktığını görünce büyük sevinç yaşadım. Onu sarılıp öptüm. Sonra da zaten yolcuların da uyarısıyla, sağlık ekiplerini çağırıp hastaneye getirdik. Şu anda sağlık durumu iyi, kontrolerin ardından eve götüreceğiz dedi.Yolcu trenindeki bu durumun bir ihmal olduğunu da dile getiren Dilek Mertyüz, İZBANda bildiğim kadarıyla böyle bir durum yok. Ama bu trenlerde nasıl böyle bir ihmal olabilir? Ya da üretimde varsa böyle bir durum nasıl önlem alınmaz. Benim bebeğim hayatta kaldı ama başka çocuklar yaralanabilir hatta ölebilirdi. Yani bırakın bebekleri çocukları oraya ben bile kolaylıkla girdim. Yaşlılar bile düşebilir oraya. bu nedenle biran önce önlemler alınmalı. Bu olayın sorumluları hakkında da ayrıca şikayetci oldum dedi. Olayı haber alır almaz hastaneye koşan baba Harun Mertyüz ise olayın sorumsuzluk olduğunu, gereken önlemlerin alınması için her türlü adli yola başvuracaklarını söyledi.
Zaman
Son Dakika
16.06.2014
RaylaraatlayanyolcularkurtardıRaylara atlayan yolcular kurtardı
Raylara atlayan yolcular kurtardı
Zaman
16.06.2014
15:18
İzmirin Gaziemir İlçesinde, yolcu treninden puset içerisinde indirildiği sırada düşen, yolcuların saniyeler içerisindeki müdahalesiyle rayların üzerinden alınarak kurtarılan 8 aylık Aras Erdem Mertyüzün, hastanedeki tedavisi devam ediyor.Dehşet anlarına tanık olan ve oğlunun peşinden raylara atlayan anne Dilek Mertyüz, İlk kez yolcu trenine bindim, İzban trenlerinde açıklık olmadığı için yine öyle sanıp puseti sürdüm. Oğlumun rayların üzerine düştüğü gördüğüm an çığlık attım, benimle birlikte atlayan yolcular oğlumu kurtardı. Çözüm bulunmazsa, orada çocukların canı mutlaka yanar dedi.Dün saat 17.20de Gaziemir İstasyonunda meydana gelen olayda, Aydındaki yakınlarının ziyaretinden dönen Dilek Mertyüz, Denizli- İzmir seferini yapan yolcu trenine bindi. Karşıyakadaki evlerine gitmek için, Gaziemir İstasyonunda inip İzban trenine binecek olan Mertyüzün, indirmeye çalıştığı pusette bulunan 8 aylık oğlu Aras Erdem Mertyüz, biranda istasyon platformu ile tren arasından rayların üzerine düştü. Anne Dilek Mertyüzün çığlıkları üzerine onunla birlikte raylara atlayan yolcular, minik Arası mucize eseri ölümden kurtadı. Başını yere çarptığı için küçük yaraları bulunan Aras bebek, kaldırıldığı Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinde tedavi altına alındı. Aras Erdem Mertyüzün sağlık durumunun iyi olduğu, gözlem altında tutulduğu, doktorların kontrolünden sonra da taburcu edileceği öğrenildi.ANNE O ANLARI ANLATTIGözlerinin önünde trenden raylara düşen ve onu kurtarmak için kendisi de raylara atlayan anne Dilek Mertyüz, oğlu Arasın başından biran olsun ayrılmadı. Kazanın halen şokunu yaşadığını dile getiren Dilek Mertyüz, yaşadığı korku dolu anları anlattı. Şehiriçindeki İZBAN trenlerini kullandığını ancak ilk kez yolcu trenine bindiğini söyleyen Dilek Mertyüz, Aydından trene bindikten sonra Karşıyakaya gidebilmek için istasyondan tren değişikliği yapacaktım. Bu sırada oğlum kucağımda uyuyordu. Ancak elimde de eşyalar olduğu için oğlumu pusetine bindirdim ama uyuduğu için de boğazına sarılmaması için emniyet kemerini takmadım. İlkkez yolcu trenine bindiğim için, İZBAN trenlerinde olduğu gibi kapı ile tren istasyonu arasında korkuluk gibi uzantının olduğu düşünerek bakmadan puseti sürdüm. Bu sırada ön tekerleklerin boşluğa düşmesiyle de, biranda öne doğru giden pusetteki Aras, gözlerimin önünde, raylara düştü. O an büyük korku yaşadım. Ne yapacağımı şaşırdım. Birden hem çığlık atıp yardım istedim, hem de ben de oğlumun düştüğü o aradan rayların üzerine atladım. Benimle birlikte atlayan yolcular daha sakin davranarak Arası hemen raylardan çıkardılar. Bu sırada da trenin hareket etmemesi için makinistleri uyarmaya çalışıyorlardı. Oğlunun başında küçük yaralarla bana baktığını görünce büyük sevinç yaşadım. Onu sarılıp öptüm. Sonra da zaten yolcuların da uyarısıyla, sağlık ekiplerini çağırıp hastaneye getirdik. Şu anda sağlık durumu iyi, kontrolerin ardından eve götüreceğiz dedi.Yolcu trenindeki bu durumun bir ihmal olduğunu da dile getiren Dilek Mertyüz, İZBANda bildiğim kadarıyla böyle bir durum yok. Ama bu trenlerde nasıl böyle bir ihmal olabilir? Ya da üretimde varsa böyle bir durum nasıl önlem alınmaz. Benim bebeğim hayatta kaldı ama başka çocuklar yaralanabilir hatta ölebilirdi. Yani bırakın bebekleri çocukları oraya ben bile kolaylıkla girdim. Yaşlılar bile düşebilir oraya. bu nedenle biran önce önlemler alınmalı. Bu olayın sorumluları hakkında da ayrıca şikayetci oldum dedi. Olayı haber alır almaz hastaneye koşan baba Harun Mertyüz ise olayın sorumsuzluk olduğunu, gereken önlemlerin alınması için her türlü adli yola başvuracaklarını söyledi.
Zaman
Ana Sayfa
16.06.2014
RaylaraatlayanyolcularkurtardıRaylara atlayan yolcular kurtardı
Ahmet Kurucan - Bu kadar da olmaz ama...
Zaman
05.06.2014
02:20
Soruyu ilk okuduğumda şaşırdım kaldım. Ağzımdan çıkan ilk söz “Bu kadar olmaz. Bir Müslüman katiyen böyle düşünemez. Düşünse bile şeytanın igvası, sağdan yaklaşması sayar, tövbeye, istiğfara durar ve seslendirmez.” oldu.Çok güvendiğim, itimat ettiğim birisi söylediği için de ilave tetkike ihtiyaç duymadım. Duymamamın ikinci nedeni yolsuzluk iddialarının açığa çıktığı günden bu yana takınılan ve tekrarı baş ağrıtan genel tavır.Nedir söylenen? “Yolsuzluk denilen dediği paralarla İslam âlemine hizmet edilecekti. İslami cemaatlere para verilecekti. Resmi sistemde bu yapılamaz. Dolayısıyla bu yolsuzluğu ortaya çıkaranlar İslam’a ve İslam’ın gelecek 50 yılına ihanet etti.” Dolaşıma sokulan ve ağızdan ağıza söylenen söz buymuş.Eğer doğruysa, tek kelime ile yazık. Şahsen ben bunu düşünen, bunu seslendiren, buna inanan insanların kitap, sünnet ve 15 asırlık sahih gelenekten oluşan İslam’ı bildikleri kanaatinde değilim. Şaşkınlık içindeyim. İslami değerleri düşünce üretiminin merkezine alan ve ürettiği düşünceyi metluv ve gayri metluv vahy ile sağlaması yapan bir zihnin böyle bir şeyi yukarıda dediğim gibi şeytanın igvası ile düşünse de seslendirebileceğine inanmam. Çünkü onay almak için müracaat ettiği evrensel ve tarih üstü İslami değerler bırakın onay vermeyi, kapısını dahi açmaz bu türlü şeylere.Hani deveye neren eğri demişler; o da nerem doğru ki demiş ya; aynen öyle. Bu sözde düşüncenin neresini doğrultacaksınız ki? Her tarafı eğri. Değişmenin değil başkalaşmanın göstergesi. Halbuki ne ümitler söz konusuydu. Halep oradaysa arşın burada. Bakın şunu diyordu parti programında: “Toplumları ve devletleri tahrip eden yozlaşma, yolsuzluk, usulsüzlük, çıkarcılık, iltimas, hukuk önünde ve fırsat açısından eşitsizlik, ırkçılık, partizanlık, despotluk gibi olumsuzluklar partimizin en yoğun mücadele alanlarıdır. Siyaset bir rant aracı görüntüsünden kurtarılacaktır.” Pekala ya bugün gelinen nokta?Haksızlık etmeyelim; halefleri olan siyasal İslamcılar gibi devleti kurtarma ve devlet kurma söylemleri olmadı ama devleti dönüştüreceğiz dediler. İşte beyanları: “Partimiz, bireyi bütün politikaların merkezine alarak demokratikleşmenin sağlanmasını, temel insan hak ve özgürlüklerini temin etmeyi ve korumayı en önemli ödevleri arasında sayar. Partimiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğünün, laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin, inanç özgürlüğünün ve fırsat eşitliğinin esas kabul edildiği bir zemindir.” Ya bugün gelinen nokta?“Siyasi Partiler Kanunu değiştirilerek çağdaş demokratik anlayışın gereklerine uyumlu hale getirilecektir. Parti içi demokrasi, bireyin ve azınlık görüş sahiplerinin hukuku ve demokratik yarışma hakları sağlanarak geliştirilecektir. Milletvekili ve bakanların yargılanmaları önündeki anayasal engeller kaldırılacak; dokunulmazlık, tüm kamu görevlilerinin yargılanabilmeleri önündeki engeller ve ayrıcalıklarla birlikte ele alınacak ve milletvekillerinin meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerine inhisar ettirilecektir. Parti içi demokratik yarış, serbest rekabet ortamında yapılacaktır. Partili üyelerin tüzük ve program dâhilinde düşüncelerini özgürce ifade etmeleri sağlanacaktır... Partimizin iktidarında, başta bakanlar olmak üzere tüm atamalarda, ehliyet ve liyakat esas alınacaktır.” Tekrar sorayım; ya bugün gelinen nokta! Başkalaşma, savrulma derken haksız mıyım?Halbuki parti programından iktibas ettiğimiz bu düşüncelerin hemen hepsi İslami değerlerden onay alır da, yolsuzluk yoluyla elde edilen paraların İslami cemaatlere vermeye ne Kur’an, ne sünnet ne de sahih gelenek onay verir. Aksine ona hırsızlık der. Dünyada cezai müeyyideye konu eder, ukbada da hesabını sorar. “Şimdiye kadar başkaları yapıyordu, biz de yapmışız çok mu?” itirazını da “onlar mı sizin rehberiniz yoksa Kur’an ve sünnet mi?” diyerek reddeder.Söyleyin Allah aşkına; “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşrû olmayan batıl yollarla yemeyin.” diyen Kur’an; devlet hazinesinden torunu Hz. Hüseyin’in ağzına attığı bir hurma karşısında ürperen, heyecanlanan ve hemen parmağını ağzına sokarak onu çıkartan Hz. Muhammed mi (sas) onay verecek bu düşünceye? Bu kadar da olmaz dedim ama oluyormuş demek ki.
Zaman
Ana Sayfa
05.06.2014
AhmetKurucan-BukadardaolmazamaAhmet Kurucan - Bu kadar da olmaz ama
Ahmet Kurucan - Bu kadar da olmaz ama...
Zaman
05.06.2014
02:14
Soruyu ilk okuduğumda şaşırdım kaldım. Ağzımdan çıkan ilk söz “Bu kadar olmaz. Bir Müslüman katiyen böyle düşünemez. Düşünse bile şeytanın igvası, sağdan yaklaşması sayar, tövbeye, istiğfara durar ve seslendirmez.” oldu.Çok güvendiğim, itimat ettiğim birisi söylediği için de ilave tetkike ihtiyaç duymadım. Duymamamın ikinci nedeni yolsuzluk iddialarının açığa çıktığı günden bu yana takınılan ve tekrarı baş ağrıtan genel tavır.Nedir söylenen? “Yolsuzluk denilen dediği paralarla İslam âlemine hizmet edilecekti. İslami cemaatlere para verilecekti. Resmi sistemde bu yapılamaz. Dolayısıyla bu yolsuzluğu ortaya çıkaranlar İslam’a ve İslam’ın gelecek 50 yılına ihanet etti.” Dolaşıma sokulan ve ağızdan ağıza söylenen söz buymuş.Eğer doğruysa, tek kelime ile yazık. Şahsen ben bunu düşünen, bunu seslendiren, buna inanan insanların kitap, sünnet ve 15 asırlık sahih gelenekten oluşan İslam’ı bildikleri kanaatinde değilim. Şaşkınlık içindeyim. İslami değerleri düşünce üretiminin merkezine alan ve ürettiği düşünceyi metluv ve gayri metluv vahy ile sağlaması yapan bir zihnin böyle bir şeyi yukarıda dediğim gibi şeytanın igvası ile düşünse de seslendirebileceğine inanmam. Çünkü onay almak için müracaat ettiği evrensel ve tarih üstü İslami değerler bırakın onay vermeyi, kapısını dahi açmaz bu türlü şeylere.Hani deveye neren eğri demişler; o da nerem doğru ki demiş ya; aynen öyle. Bu sözde düşüncenin neresini doğrultacaksınız ki? Her tarafı eğri. Değişmenin değil başkalaşmanın göstergesi. Halbuki ne ümitler söz konusuydu. Halep oradaysa arşın burada. Bakın şunu diyordu parti programında: “Toplumları ve devletleri tahrip eden yozlaşma, yolsuzluk, usulsüzlük, çıkarcılık, iltimas, hukuk önünde ve fırsat açısından eşitsizlik, ırkçılık, partizanlık, despotluk gibi olumsuzluklar partimizin en yoğun mücadele alanlarıdır. Siyaset bir rant aracı görüntüsünden kurtarılacaktır.” Pekala ya bugün gelinen nokta?Haksızlık etmeyelim; halefleri olan siyasal İslamcılar gibi devleti kurtarma ve devlet kurma söylemleri olmadı ama devleti dönüştüreceğiz dediler. İşte beyanları: “Partimiz, bireyi bütün politikaların merkezine alarak demokratikleşmenin sağlanmasını, temel insan hak ve özgürlüklerini temin etmeyi ve korumayı en önemli ödevleri arasında sayar. Partimiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğünün, laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin, inanç özgürlüğünün ve fırsat eşitliğinin esas kabul edildiği bir zemindir.” Ya bugün gelinen nokta?“Siyasi Partiler Kanunu değiştirilerek çağdaş demokratik anlayışın gereklerine uyumlu hale getirilecektir. Parti içi demokrasi, bireyin ve azınlık görüş sahiplerinin hukuku ve demokratik yarışma hakları sağlanarak geliştirilecektir. Milletvekili ve bakanların yargılanmaları önündeki anayasal engeller kaldırılacak; dokunulmazlık, tüm kamu görevlilerinin yargılanabilmeleri önündeki engeller ve ayrıcalıklarla birlikte ele alınacak ve milletvekillerinin meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerine inhisar ettirilecektir. Parti içi demokratik yarış, serbest rekabet ortamında yapılacaktır. Partili üyelerin tüzük ve program dâhilinde düşüncelerini özgürce ifade etmeleri sağlanacaktır... Partimizin iktidarında, başta bakanlar olmak üzere tüm atamalarda, ehliyet ve liyakat esas alınacaktır.” Tekrar sorayım; ya bugün gelinen nokta! Başkalaşma, savrulma derken haksız mıyım?Halbuki parti programından iktibas ettiğimiz bu düşüncelerin hemen hepsi İslami değerlerden onay alır da, yolsuzluk yoluyla elde edilen paraların İslami cemaatlere vermeye ne Kur’an, ne sünnet ne de sahih gelenek onay verir. Aksine ona hırsızlık der. Dünyada cezai müeyyideye konu eder, ukbada da hesabını sorar. “Şimdiye kadar başkaları yapıyordu, biz de yapmışız çok mu?” itirazını da “onlar mı sizin rehberiniz yoksa Kur’an ve sünnet mi?” diyerek reddeder.Söyleyin Allah aşkına; “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşrû olmayan batıl yollarla yemeyin.” diyen Kur’an; devlet hazinesinden torunu Hz. Hüseyin’in ağzına attığı bir hurma karşısında ürperen, heyecanlanan ve hemen parmağını ağzına sokarak onu çıkartan Hz. Muhammed mi (sas) onay verecek bu düşünceye? Bu kadar da olmaz dedim ama oluyormuş demek ki.
Zaman
En Çok Okunan
05.06.2014
AhmetKurucan-BukadardaolmazamaAhmet Kurucan - Bu kadar da olmaz ama
Ahmet Kurucan - Bu kadar da olmaz ama...
Zaman
05.06.2014
02:14
Soruyu ilk okuduğumda şaşırdım kaldım. Ağzımdan çıkan ilk söz “Bu kadar olmaz. Bir Müslüman katiyen böyle düşünemez. Düşünse bile şeytanın igvası, sağdan yaklaşması sayar, tövbeye, istiğfara durar ve seslendirmez.” oldu.Çok güvendiğim, itimat ettiğim birisi söylediği için de ilave tetkike ihtiyaç duymadım. Duymamamın ikinci nedeni yolsuzluk iddialarının açığa çıktığı günden bu yana takınılan ve tekrarı baş ağrıtan genel tavır.Nedir söylenen? “Yolsuzluk denilen dediği paralarla İslam âlemine hizmet edilecekti. İslami cemaatlere para verilecekti. Resmi sistemde bu yapılamaz. Dolayısıyla bu yolsuzluğu ortaya çıkaranlar İslam’a ve İslam’ın gelecek 50 yılına ihanet etti.” Dolaşıma sokulan ve ağızdan ağıza söylenen söz buymuş.Eğer doğruysa, tek kelime ile yazık. Şahsen ben bunu düşünen, bunu seslendiren, buna inanan insanların kitap, sünnet ve 15 asırlık sahih gelenekten oluşan İslam’ı bildikleri kanaatinde değilim. Şaşkınlık içindeyim. İslami değerleri düşünce üretiminin merkezine alan ve ürettiği düşünceyi metluv ve gayri metluv vahy ile sağlaması yapan bir zihnin böyle bir şeyi yukarıda dediğim gibi şeytanın igvası ile düşünse de seslendirebileceğine inanmam. Çünkü onay almak için müracaat ettiği evrensel ve tarih üstü İslami değerler bırakın onay vermeyi, kapısını dahi açmaz bu türlü şeylere.Hani deveye neren eğri demişler; o da nerem doğru ki demiş ya; aynen öyle. Bu sözde düşüncenin neresini doğrultacaksınız ki? Her tarafı eğri. Değişmenin değil başkalaşmanın göstergesi. Halbuki ne ümitler söz konusuydu. Halep oradaysa arşın burada. Bakın şunu diyordu parti programında: “Toplumları ve devletleri tahrip eden yozlaşma, yolsuzluk, usulsüzlük, çıkarcılık, iltimas, hukuk önünde ve fırsat açısından eşitsizlik, ırkçılık, partizanlık, despotluk gibi olumsuzluklar partimizin en yoğun mücadele alanlarıdır. Siyaset bir rant aracı görüntüsünden kurtarılacaktır.” Pekala ya bugün gelinen nokta?Haksızlık etmeyelim; halefleri olan siyasal İslamcılar gibi devleti kurtarma ve devlet kurma söylemleri olmadı ama devleti dönüştüreceğiz dediler. İşte beyanları: “Partimiz, bireyi bütün politikaların merkezine alarak demokratikleşmenin sağlanmasını, temel insan hak ve özgürlüklerini temin etmeyi ve korumayı en önemli ödevleri arasında sayar. Partimiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğünün, laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin, inanç özgürlüğünün ve fırsat eşitliğinin esas kabul edildiği bir zemindir.” Ya bugün gelinen nokta?“Siyasi Partiler Kanunu değiştirilerek çağdaş demokratik anlayışın gereklerine uyumlu hale getirilecektir. Parti içi demokrasi, bireyin ve azınlık görüş sahiplerinin hukuku ve demokratik yarışma hakları sağlanarak geliştirilecektir. Milletvekili ve bakanların yargılanmaları önündeki anayasal engeller kaldırılacak; dokunulmazlık, tüm kamu görevlilerinin yargılanabilmeleri önündeki engeller ve ayrıcalıklarla birlikte ele alınacak ve milletvekillerinin meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerine inhisar ettirilecektir. Parti içi demokratik yarış, serbest rekabet ortamında yapılacaktır. Partili üyelerin tüzük ve program dâhilinde düşüncelerini özgürce ifade etmeleri sağlanacaktır... Partimizin iktidarında, başta bakanlar olmak üzere tüm atamalarda, ehliyet ve liyakat esas alınacaktır.” Tekrar sorayım; ya bugün gelinen nokta! Başkalaşma, savrulma derken haksız mıyım?Halbuki parti programından iktibas ettiğimiz bu düşüncelerin hemen hepsi İslami değerlerden onay alır da, yolsuzluk yoluyla elde edilen paraların İslami cemaatlere vermeye ne Kur’an, ne sünnet ne de sahih gelenek onay verir. Aksine ona hırsızlık der. Dünyada cezai müeyyideye konu eder, ukbada da hesabını sorar. “Şimdiye kadar başkaları yapıyordu, biz de yapmışız çok mu?” itirazını da “onlar mı sizin rehberiniz yoksa Kur’an ve sünnet mi?” diyerek reddeder.Söyleyin Allah aşkına; “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşrû olmayan batıl yollarla yemeyin.” diyen Kur’an; devlet hazinesinden torunu Hz. Hüseyin’in ağzına attığı bir hurma karşısında ürperen, heyecanlanan ve hemen parmağını ağzına sokarak onu çıkartan Hz. Muhammed mi (sas) onay verecek bu düşünceye? Bu kadar da olmaz dedim ama oluyormuş demek ki.
Zaman
Köşe Yazıları
05.06.2014
AhmetKurucan-BukadardaolmazamaAhmet Kurucan - Bu kadar da olmaz ama
Başbakan tokat atmadığında haber oluyor
Zaman
25.05.2014
02:13
‘Beşiktaş’ın Dervişi Süleyman Seba’ kitabını konuşmak için biraraya geldiğimiz Rıdvan Akar’a futbolun yanı sıra basın özgürlüğü, Soma ve Mehmet Ali Birand hakkında ne düşündüğünü de sorduk.Geçtiğimiz aylarda Süleyman Seba’nın hayatını anlatan kitabınız yayımlandı. Neden Seba?“Ne yazmayı hayal ederdin?” deseler, bu kitabı söylerdim herhalde. Beşiktaş’ın “babaları” vardır. Şeref Bey, Baba Hakkı. Sonrasında da Süleyman Seba. 110 yıllık tarihe baktığınızda bu insanlar üzerinden yürüyen bir Beşiktaş geleneğinden söz ediyoruz. O geleneğin son temsilcisi Süleyman ağabey. Kendisini ikna etmeniz kolay olmamış.3 yılımı aldı. Farklı mecralardan da kendisine kitap ve belgesel teklifleri gelmişti aslında ama o her defasında ikircikli davranıyordu. Farklı dönemlerde hayatında girmiş isimlerin bazılarını yıllar sonra hatırlamayacağını, bu yüzden haksızlık edeceğini düşünüyordu. Bir nezaket, duyarlılık vardı reddedişinde.Nasıl kabul ettirdiniz peki?Bizimle paylaşacağı her şeyin sağlamasını yapacağımızın garantisini verdik. Hakikaten de öyle oldu.Kitabınızı aynı zamanda Beşiktaş tarihi olarak da okumak mümkün.Kesinlikle. Zira 110 yıllık tarihin 70 yılında Seba var. Süleyman ağabeyin hayatına değen bütün insanlara yer vermeye çalıştık. 12 Eylül belgeselinde olduğu gibi 100 kişiyle konuştuk.Peki Süleyman Seba pek çok erdemli unsuru içinde barındırmasıyla açıklanan “Beşiktaşlılık duruşu”nun neresinde yer alıyor?Bu duruştaki bütün vasıfları üzerinde toplamış bir isim Seba. Ve eğer Beşiktaş duruşu diye bir şeyden bahsedeceksek bu aslında Süleyman Seba duruşudur diyebiliriz.Beşiktaş tarihini iyi bilen biri olarak duruşta zamanla değişim oldu mu sizce?Birkaç örnekle anlatayım. Bir maçta da Beşiktaş taraftarı Ali Şen’e küfürlü tezahüratta bulunuyor. Seba birkaç kez uyarıyor, kesilmeyince gidip taraftarın arasına oturuyor. Taraftar Seba’ya saygısından susmak durumunda kalıyor. İzmir’de Trabzon ile kupa maçı oynanıyor. Kupayı Beşiktaş alıyor. İki takım aynı uçakla İstanbul’a dönecek. Seba kaptanı yanına çağırıyor ve “Rakibimiz burada, sakın sevinmeyin.” diyor. Geçtiğimiz haftalarda oynanan Beşiktaş-Elazığspor maçında da Bilic yedek kulübesine dönüp futbolcularına sevinmemelerini söyledi. Çünkü Elazığ küme düşecekti. Belli ki kulübün dokularına sinmiş bir gelenekten bu.Kitap için görüştüğünüz kişiler arasında kulüp başkanları, futbolcular, siyasiler, Süleyman Seba’nın beraber yöneticilik yaptığı isimler var vs. En çok kimin anlattıkları şaşırttı sizi?Futbolcularınki. Düşünün hiç soyunma odasına inmemiş bir başkandan söz ediyoruz. Takımda 11 yıl bilfiil oynayan futbolcuların bile “Ne anlatalım, bizimle o kadar az temas ederdi ki” cevabı karşısında bir hayli şaşırdım. Günümüz teknik ya da idari yönetiminde bulunmayan bir özellik.Bu seneki Beşiktaş’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?Yıldırım Demirören’in ayrılmasıyla Beşiktaş büyük bir boşluğa düştü. Bu mali ve ahlaki bir boşluktu. Son sekiz yılda hem değerleri aşındı, hem iflas noktasına geldi getirildi. Fikret Orman böylesi bir yükü omuzladı. Beşiktaş bunca sıkıntıyla bu sene ikincilik için çabaladı, olmadı.RAPORTÖRÜ ARAŞTIRACAĞINIZA DÖNÜN BİR KENDİNİZE BAKINBirkaç hafta önce Freedom House Türkiye’deki basın özgürlüğüne dair bir rapor hazırladı. Ancak kimi çevreler raporun ne dediğinden ziyade raportör ve kurumun kendisi ile ilgilendi.Diyelim ki basın özgürlüğünde Türkiye şu anda 154. sırada. Ki ertesi yıl büyük ihtimalle bunun altına düşecek. Zira rapor açıklandığında henüz Twitter ve YouTube yasakları çıkmamıştı. Böylesi keyfi tasarruflarda bulunup bunu da ezilmiş Türk’ün meydan okumasına dönüştürürseniz aslında o sırada özgürlükleri de kısıtlamış oluyorsunuz. Bu imaj kaybı ve demokrasi çıtasına da büyük bir zafiyet olarak geri döner. Raportörün kim olduğunu bulmakla uğraşacağınıza önce dönün bir kendinize bakın. Kaldı ki bu, Freedom House’un Türkiye için hazırladığı ilk rapor değildi. Öncesinde de benzer raporlar hazırlanmış ve onlar olumlu olduğu için sahiplenilmişti. Üstelik referans alınarak “Bakın Türkiye’de demokrasi çıtası nasıl da yükseliyor, özgürlükler geliyor” denilmişti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Gazeteciler bu rapora itiraz etmeli.” yorumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Sayın Bakan’dan ziyade bu önerme doğrultusunda durumdan vazife çıkaran kimi gazetecilerin uzun yazılar yazmasını tartışmalıyız. Zira şık olmadığı kanısındayım. Ben o arkadaşlarımın yerinde olsaydım böyle bir fikirleri varsa bile Bakan’ın bu yönlendirmesinden sonra oturup bir kez daha düşünürdüm. Herkesin siyasi görüşü ve inanışı var ancak bu gazetecilik mesleğinin önüne geçtiğinde artık yapılan iş gazetecilik olmaktan çıkıyor. Sadece siyasal iktidara yakınlık deği
Zaman
En Çok Okunan
25.05.2014
BaşbakantokatatmadığındahaberoluyorBaşbakan tokat atmadığında haber oluyor
Başbakan tokat atmadığında haber oluyor
Zaman
25.05.2014
02:00
‘Beşiktaş’ın Dervişi Süleyman Seba’ kitabını konuşmak için biraraya geldiğimiz Rıdvan Akar’a futbolun yanı sıra basın özgürlüğü, Soma ve Mehmet Ali Birand hakkında ne düşündüğünü de sorduk.Geçtiğimiz aylarda Süleyman Seba’nın hayatını anlatan kitabınız yayımlandı. Neden Seba?“Ne yazmayı hayal ederdin?” deseler, bu kitabı söylerdim herhalde. Beşiktaş’ın “babaları” vardır. Şeref Bey, Baba Hakkı. Sonrasında da Süleyman Seba. 110 yıllık tarihe baktığınızda bu insanlar üzerinden yürüyen bir Beşiktaş geleneğinden söz ediyoruz. O geleneğin son temsilcisi Süleyman ağabey. Kendisini ikna etmeniz kolay olmamış.3 yılımı aldı. Farklı mecralardan da kendisine kitap ve belgesel teklifleri gelmişti aslında ama o her defasında ikircikli davranıyordu. Farklı dönemlerde hayatında girmiş isimlerin bazılarını yıllar sonra hatırlamayacağını, bu yüzden haksızlık edeceğini düşünüyordu. Bir nezaket, duyarlılık vardı reddedişinde.Nasıl kabul ettirdiniz peki?Bizimle paylaşacağı her şeyin sağlamasını yapacağımızın garantisini verdik. Hakikaten de öyle oldu.Kitabınızı aynı zamanda Beşiktaş tarihi olarak da okumak mümkün.Kesinlikle. Zira 110 yıllık tarihin 70 yılında Seba var. Süleyman ağabeyin hayatına değen bütün insanlara yer vermeye çalıştık. 12 Eylül belgeselinde olduğu gibi 100 kişiyle konuştuk.Peki Süleyman Seba pek çok erdemli unsuru içinde barındırmasıyla açıklanan “Beşiktaşlılık duruşu”nun neresinde yer alıyor?Bu duruştaki bütün vasıfları üzerinde toplamış bir isim Seba. Ve eğer Beşiktaş duruşu diye bir şeyden bahsedeceksek bu aslında Süleyman Seba duruşudur diyebiliriz.Beşiktaş tarihini iyi bilen biri olarak duruşta zamanla değişim oldu mu sizce?Birkaç örnekle anlatayım. Bir maçta da Beşiktaş taraftarı Ali Şen’e küfürlü tezahüratta bulunuyor. Seba birkaç kez uyarıyor, kesilmeyince gidip taraftarın arasına oturuyor. Taraftar Seba’ya saygısından susmak durumunda kalıyor. İzmir’de Trabzon ile kupa maçı oynanıyor. Kupayı Beşiktaş alıyor. İki takım aynı uçakla İstanbul’a dönecek. Seba kaptanı yanına çağırıyor ve “Rakibimiz burada, sakın sevinmeyin.” diyor. Geçtiğimiz haftalarda oynanan Beşiktaş-Elazığspor maçında da Bilic yedek kulübesine dönüp futbolcularına sevinmemelerini söyledi. Çünkü Elazığ küme düşecekti. Belli ki kulübün dokularına sinmiş bir gelenekten bu.Kitap için görüştüğünüz kişiler arasında kulüp başkanları, futbolcular, siyasiler, Süleyman Seba’nın beraber yöneticilik yaptığı isimler var vs. En çok kimin anlattıkları şaşırttı sizi?Futbolcularınki. Düşünün hiç soyunma odasına inmemiş bir başkandan söz ediyoruz. Takımda 11 yıl bilfiil oynayan futbolcuların bile “Ne anlatalım, bizimle o kadar az temas ederdi ki” cevabı karşısında bir hayli şaşırdım. Günümüz teknik ya da idari yönetiminde bulunmayan bir özellik.Bu seneki Beşiktaş’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?Yıldırım Demirören’in ayrılmasıyla Beşiktaş büyük bir boşluğa düştü. Bu mali ve ahlaki bir boşluktu. Son sekiz yılda hem değerleri aşındı, hem iflas noktasına geldi getirildi. Fikret Orman böylesi bir yükü omuzladı. Beşiktaş bunca sıkıntıyla bu sene ikincilik için çabaladı, olmadı.RAPORTÖRÜ ARAŞTIRACAĞINIZA DÖNÜN BİR KENDİNİZE BAKINBirkaç hafta önce Freedom House Türkiye’deki basın özgürlüğüne dair bir rapor hazırladı. Ancak kimi çevreler raporun ne dediğinden ziyade raportör ve kurumun kendisi ile ilgilendi.Diyelim ki basın özgürlüğünde Türkiye şu anda 154. sırada. Ki ertesi yıl büyük ihtimalle bunun altına düşecek. Zira rapor açıklandığında henüz Twitter ve YouTube yasakları çıkmamıştı. Böylesi keyfi tasarruflarda bulunup bunu da ezilmiş Türk’ün meydan okumasına dönüştürürseniz aslında o sırada özgürlükleri de kısıtlamış oluyorsunuz. Bu imaj kaybı ve demokrasi çıtasına da büyük bir zafiyet olarak geri döner. Raportörün kim olduğunu bulmakla uğraşacağınıza önce dönün bir kendinize bakın. Kaldı ki bu, Freedom House’un Türkiye için hazırladığı ilk rapor değildi. Öncesinde de benzer raporlar hazırlanmış ve onlar olumlu olduğu için sahiplenilmişti. Üstelik referans alınarak “Bakın Türkiye’de demokrasi çıtası nasıl da yükseliyor, özgürlükler geliyor” denilmişti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Gazeteciler bu rapora itiraz etmeli.” yorumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Sayın Bakan’dan ziyade bu önerme doğrultusunda durumdan vazife çıkaran kimi gazetecilerin uzun yazılar yazmasını tartışmalıyız. Zira şık olmadığı kanısındayım. Ben o arkadaşlarımın yerinde olsaydım böyle bir fikirleri varsa bile Bakan’ın bu yönlendirmesinden sonra oturup bir kez daha düşünürdüm. Herkesin siyasi görüşü ve inanışı var ancak bu gazetecilik mesleğinin önüne geçtiğinde artık yapılan iş gazetecilik olmaktan çıkıyor. Sadece siyasal iktidara yakınlık deği
Zaman
Ana Sayfa
25.05.2014
BaşbakantokatatmadığındahaberoluyorBaşbakan tokat atmadığında haber oluyor
Müzisyenim her sarkıyı söylerim
Zaman
10.05.2014
02:43
Sezen Aksu’nun unutulmaz şarkısı ‘Kaç Yıl Geçti Aradan’ı yeniden yorumlayan Tüzün, tam bir macera tutkunu. Sahne şovlarını taklitlerle süsleyen sanatçı, taklit edebildiği tek erkek ünlünün İbrahim Tatlıses olduğunu söylüyor.Son single’ınızda soruyorsunuz ama biz de size soralım: ‘Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı?’İlk tanışmamızı soruyorsan çok daha uzun ama son albüm 4 yıl önceydi. Ben hiç öyle arka arkaya albüm çıkarabilen bir şarkıcı olmadım. Albüm hazırlarken her aşamasında var oluyorum. Kendi şarkılarımı kendim yazıyorum. Bir de ailem var, onlardan vakit çalmak istemiyorum, ondan herhalde.Kimlerle çalıştınız bu albümde?Projenin prodüktörü Özgür Aras. Bana “Sezen Aksu şarkısı söylemek ister misin?” dedi, memnuniyetle kabul ettim. En zor kısmı şarkı seçimiydi. Hepsini söylemek istedim, en son “Kaç yıl geçti aradan?” parçasında karar kıldık. Cihat Uğurel, Cem Ak, Kemal Özgür ve Burak Buluç’un aranjeleriyle beş farklı versiyonunu söyledim. Sonunda dinlediğimde beş farklı şarkı söylüyormuşum gibi geldi, çok mutlu oldum.Sizi pop şarkılarınızla tanıdık, sonra rock ve caz, şimdi yine pop’a döndünüz. Bu kadar farklı tarza yönelmenizin sebebi nedir?Ben müzisyenim öncelikle. Nasıl ki bir tiyatrocu komedi de oynar, dram da oynar, yorumcular için de bu geçerli. Hiçbir zaman kendimi bir kalıba hapsetmedim. Sürekli aynı tarz şarkıları söylerseniz tükenirsiniz.TRT İstanbul Radyosu Çocuk Korosu’nda başlamış müzik yolculuğunuz, nereden esti?Saç fırçasını eline alıp şarkı söyleyen çocuk var ya, o benim işte! (Gülüyor) Annem devlet memuru ama TSM Devlet Konservatuarı’nı bitirmiş, o dalda ilerlememiş. Babam avukat ve müzikle çok ilgiliydi. Daha küçük yaşta yeteneğim olduğunu gören anne-babam bunun eğitimini almamı istedi ve TRT Çocuk Korosu’na yazdırdılar beni.Sonra?Gençlik Korosu’na geçtim ve orada çok sesli müziğin içine girdim. İstanbul Senfoni Orkestrası’yla konserler filan verdik. Lisede okul orkestrasındaydım, orada ilk beste ve şarkılarımı yaptım. Orada tarzım rock’tı. Sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Opera Konser Şarkıcılığı bölümüne girdim. O dönemde de caz müzikle tanıştım.Keşfedilme öykünüze gelirsek…Sahne performanslarıma başlamıştım. O dönemin yükselen firması Raks’tan albüm teklifi geldi ve siz benimle o noktada tanıştınız…Sesinizi sadece sahnede değil reklam filmlerinde de kullanmışsınız galiba?Evet, Melih Kibar ile çalışıyordum 16 yaşındayken. Sana filan, bir sürü markanın reklamlarında yer aldım sesimle. Hatta en son tavuk bile seslendirdim, kıramadım bir arkadaşımı. (Gülüyor)Arkadaş hatırına çiğ tavuk yenir derler, lakin siz seslendirmişsiniz. Biz pek anlayamadık ama…Anlayamazsınız çünkü “Sibel Tüzün tavuğu seslendirdi.” demedik, noname (ünsüz) biriymişim gibi yaptım o işi.Şimdilerde yeni popçular “Önümüzü kesmeye çalışıyorlar.” diye serzenişte hep. Siz Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Erol Evgin gibi birçok ünlü sanatçıyla çalıştınız. Sizin dönem bu noktada daha mı şanslıydı?90’lı yıllarda genç müzisyenler Kenan Doğulu, Levent Yüksel, Sertab Erener, İzel, hep vokal ve stüdyo kökenliydik. Ünlü isimlerle çalıştık, çoğuyla da konservatuardan arkadaştık. O yüzden bizim dönemde bu çelme takma olayı olmadı, hepimiz arkadaştık. Ama yeniler rahat olsun, bizim zamanımızda da bizim için “Mantar gibi popçu türedi.” deniyordu.Popçu popülasyonundaki patlama hakkında ne düşünüyorsunuz peki?Kimseyi tek bir albüm ya da şarkıyla değerlendirmemek lazım ama keşke daha çok ve daha uzun soluklu müzisyenler çıksa. Farklı seslerin olması hayatı güzelleştiren bir şey bence.Oğlunuz daha küçük, ama kızınız Elaya’nın müzikle arası nasıl?Valla her 9 yaşındaki kız gibi inanılmaz ilgili müzikle. Sürekli dans ediyor, şarkı söylüyor hatta daha da ileri gidip söz yazıyor. Bir de kostümlerime bayılıyor tabii. Yetenekli ama bakalım…Sahne kıyafetlerinizi de anneniz dikiyormuş galiba…Evet anneannem terziydi, annem de onun yanında bayağı bir şey öğrenmiş. Ben çizerdim o dikerdi. Ama artık onu o işten azat ettim. (Gülüyor) Çok heyecanlanıyor çünkü, bir sorun çıkmasın diye. Onu yormak istemiyorum artık. Torunlarıyla olmanın keyfini çıkarıyor şimdi.Survivor maceranızı da soralım. Nasıl göze alıp katıldınız?Ben biraz maceracı ruhluyum ve çok meraklıyım. Acun’dan teklif geldiğinde çok şaşırdım ama o beni gaza getirdi. Kızımla da konuştum, onay verince atlayıp gittim.Neler yaşadınız orada?Et yiyemiyorsun, B12 eksikliği yüzünden unutkanlık çok fazla oluyor. Şarkı sözlerini bile unuttum mırıldanırken. Eklemlerim ağrıyordu. Ellerim uyuşmaya başlamıştı, hiçbir şey tutamıyordum. Alerjim tuttu, yüzüm gözüm şişti hep.Kamera kapanınca yemek veriliyor diyorlar ama…Valla bize vermediler, verseler hayır demezd
Zaman
En Çok Okunan
10.05.2014
MüzisyenimhersarkıyısöylerimMüzisyenim her sarkıyı söylerim
Ekrem Dumanlı - Savcı Mehmet Aydın'a şikâyetimdir
Zaman
01.05.2014
10:26
Medya dünyası aslında bir avuç insandan oluşur. Kimin kim olduğu, herkes tarafından -üç aşağı beş yukarı- bilinir. Bundan birkaç sene önce bir medya sitesi(!) devreye sokuldu. Yapılan hakaretlerden, yazılan yorumlardan besbelliydi ki operasyonel bir site ile karşı karşıyaydık ve organize bir saldırı planı devreye girmişti.Kısa zamanda bu malum sitenin hangi medya grubu tarafından finanse edildiği, bilgi akışının arkasında bazı karanlık odakların olduğu konuşulmaya başlandı.İddia vahimdi. Sitenin perde arkasında Sayın Başbakan’ın bir akrabasının var olduğu söyleniyordu. Ben o dönemde hakkımızda uydurulan hayalî suçlamalar ve yargısız infazlar olmadığı için Sayın Başbakan’a bizzat sordum. “Bu sitenin sizin bir yakınınız tarafından faaliyet yürüttüğü söyleniyor. Orada nasıl korkunç yalanlar, iftiralar, kara propagandalar yapıldığını biliyor musunuz?” dedim. Sayın Başbakan da kendisinin bu konuyla ilgisi olmadığını söyledi. Ben de “sahibi net bilinmeyen siteyi mahkemeye vereceğimi, en azından sahiplik meselesinin aydınlanacağını, yapılan çirkin saldırının dünyada da ahirette de mahkemeyi hak ettiğini” söyledim. Aynı düşüncemi AK Parti’nin ileri gelenleri ve medyada bazı dostlarımızla paylaştım, Başbakan’a akraba olan kişiye, ortak dostlarımızla haber gönderdim ki dava açacağımı bilsin.Yıllardır bu sektörde çalışan biri olarak çok rahatlıkla ifade edebilirim ki bu sitenin yaptığı yalan ve iftira faaliyetlerinin binde biri için bile defalarca soruşturma başlatılıp dava açılabilir. Kurum avukatımız, başka bir yazarımızın kendi adına yaptığı şikâyetin işleme alındığını ve hatta bu dosya nedeniyle sitenin sahibinin ortaya çıktığını söyledi. Umutlandım, zira bu mesleğe yıllarını vermiş onlarca insana ağız dolusu hakaret eden, iftirada bulunan ve kara propagandadan çekinmeyen bir internet sitesinin hukuk karşısında hesap vermesi gerekiyordu. Kendi kurumumuzda çalışıp, bu tetikçi site tarafından hedef gösterilen meslektaşlarımla beraber aynı minvalde şikâyette bulunduk. Zira bizim gibi kanunlara fevkalade saygı duyan insanların hukuktan başka gidecek kapısı yoktu.Birkaç gün önce öğrendim ki savcı Mehmet Aydın 450’den fazla sayfalık dosyaya, bir gün içinde takipsizlik kararı vermiş.Şimdi dosyanın savcısı Mehmet Aydın Bey’e çok basit bir soru sorma hakkım olduğunu düşünüyorum: Sayın Savcım, elinizi vicdanınıza koyun şu sitenin bana, Zaman’a, yazarlarımıza yaptığı iftira kampanyası karşısında nasıl olur da yasal bir işlem yapılamaz? Bu konunun tek mağduru biz değiliz ki! Taha Akyol, Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Hasan Cemal, Ahmet Hakan, Mehmet Altan, Orhan Kemal Cengiz, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne gibi isimlere ağza alınmayacak sözler sarf eden mesleğin çürük elmaları, özel bir koruma altında mı tutulmaktadır?Sayın SavcımO dosyaya lütfen bir daha bakın. O hakaret cümlelerini lütfen okuyun. O cümlelerin size alenen söylendiğini farz edin. O ağır ithamları ailenizin, çocuklarınızın, çevrenizin duyduğunu tahayyül edin lütfen. Ne hissedersiniz bu insanlık dışı saldırılar karşısında? İşte biz onu hissediyoruz. Şimdi avukatımızdan aldığımız dosyayla ilk defa vâkıf oluyorum ki bu sitenin sahibi görünen biri varmış. O kişinin vaktiyle Oda TV’de çalıştığını öğrendiğimde şaşırmadım. Bir medya grubunun bu kirli trafikte yer almasına da şaşırmadım. Ama Sayın Savcım sizin tavrınıza şaşırdım ve üzüldüm. Bu kadar organize bir şekilde halkı kin ve nefrete sevk edici yayın yapan, nefret dilini kullanan ve kişilik haklarını ayaklar altına alan bir yapı en azından mahkemeye gelmeli, adalet karşısında hesap vermeliydi. Zira bahsi geçen kişi(ler) ve site(ler) ‘bir avuç medya mensubu’ tarafından gayet iyi bilinmekte. Bu kirli sitenin mağdur ettiği insanlar listesi o kadar uzun ki…Keşke hak, hukuk ve adalet bu kadar ağır yara almasaydı Sayın Savcım. Keşke azıcık empati yapıp “Bu kadar ağır hakaret, kara propaganda vs. olmaz ki… En azından bu iddialar mahkeme huzurunda değerlendirilsin!” deseydiniz. Öyle sanıyorum ki adalet sistemine katkınız olurdu. Keşke bu dosyaya İstanbul Başsavcısı Hadi Salihoğlu da bir göz atsaydı. Eminim Türk basınının nasıl korkunç bir saldırı altında olduğunu görecekti…
Zaman
Köşe Yazıları
01.05.2014
EkremDumanlı-SavcıMehmetAydınaşikâyetimdirEkrem Dumanlı - Savcı Mehmet Aydına şikâyetimdir
Savcı Mehmet Aydın’a şikâyetimdir
Zaman
01.05.2014
02:10
Medya dünyası aslında bir avuç insandan oluşur. Kimin kim olduğu, herkes tarafından -üç aşağı beş yukarı- bilinir. Bundan birkaç sene önce bir medya sitesi(!) devreye sokuldu. Yapılan hakaretlerden, yazılan yorumlardan besbelliydi ki operasyonel bir site ile karşı karşıyaydık ve organize bir saldırı planı devreye girmişti.Kısa zamanda bu malum sitenin hangi medya grubu tarafından finanse edildiği, bilgi akışının arkasında bazı karanlık odakların olduğu konuşulmaya başlandı. İddia vahimdi. Sitenin perde arkasında Sayın Başbakan’ın bir akrabasının var olduğu söyleniyordu. Ben o dönemde hakkımızda uydurulan hayalî suçlamalar ve yargısız infazlar olmadığı için Sayın Başbakan’a bizzat sordum. “Bu sitenin sizin bir yakınınız tarafından faaliyet yürüttüğü söyleniyor. Orada nasıl korkunç yalanlar, iftiralar, kara propagandalar yapıldığını biliyor musunuz?” dedim. Sayın Başbakan da kendisinin bu konuyla ilgisi olmadığını söyledi. Ben de “sahibi net bilinmeyen siteyi mahkemeye vereceğimi, en azından sahiplik meselesinin aydınlanacağını, yapılan çirkin saldırının dünyada da ahirette de mahkemeyi hak ettiğini” söyledim. Aynı düşüncemi AK Parti’nin ileri gelenleri ve medyada bazı dostlarımızla paylaştım, Başbakan’a akraba olan kişiye, ortak dostlarımızla haber gönderdim ki dava açacağımı bilsin. Yıllardır bu sektörde çalışan biri olarak çok rahatlıkla ifade edebilirim ki bu sitenin yaptığı yalan ve iftira faaliyetlerinin binde biri için bile defalarca soruşturma başlatılıp dava açılabilir. Kurum avukatımız, başka bir yazarımızın kendi adına yaptığı şikâyetin işleme alındığını ve hatta bu dosya nedeniyle sitenin sahibinin ortaya çıktığını söyledi. Umutlandım, zira bu mesleğe yıllarını vermiş onlarca insana ağız dolusu hakaret eden, iftirada bulunan ve kara propagandadan çekinmeyen bir internet sitesinin hukuk karşısında hesap vermesi gerekiyordu. Kendi kurumumuzda çalışıp, bu tetikçi site tarafından hedef gösterilen meslektaşlarımla beraber aynı minvalde şikâyette bulunduk. Zira bizim gibi kanunlara fevkalade saygı duyan insanların hukuktan başka gidecek kapısı yoktu. Birkaç gün önce öğrendim ki savcı Mehmet Aydın 450’den fazla sayfalık dosyaya, bir gün içinde takipsizlik kararı vermiş. Şimdi dosyanın savcısı Mehmet Aydın Bey’e çok basit bir soru sorma hakkım olduğunu düşünüyorum: Sayın Savcım, elinizi vicdanınıza koyun şu sitenin bana, Zaman’a, yazarlarımıza yaptığı iftira kampanyası karşısında nasıl olur da yasal bir işlem yapılamaz? Bu konunun tek mağduru biz değiliz ki! Taha Akyol, Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Hasan Cemal, Ahmet Hakan, Mehmet Altan, Orhan Kemal Cengiz, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne gibi isimlere ağza alınmayacak sözler sarf eden mesleğin çürük elmaları, özel bir koruma altında mı tutulmaktadır? Sayın Savcım O dosyaya lütfen bir daha bakın. O hakaret cümlelerini lütfen okuyun. O cümlelerin size alenen söylendiğini farz edin. O ağır ithamları ailenizin, çocuklarınızın, çevrenizin duyduğunu tahayyül edin lütfen. Ne hissedersiniz bu insanlık dışı saldırılar karşısında? İşte biz onu hissediyoruz. Şimdi avukatımızdan aldığımız dosyayla ilk defa vâkıf oluyorum ki bu sitenin sahibi görünen biri varmış. O kişinin vaktiyle Oda TV’de çalıştığını öğrendiğimde şaşırmadım. Bir medya grubunun bu kirli trafikte yer almasına da şaşırmadım. Ama Sayın Savcım sizin tavrınıza şaşırdım ve üzüldüm. Bu kadar organize bir şekilde halkı kin ve nefrete sevk edici yayın yapan, nefret dilini kullanan ve kişilik haklarını ayaklar altına alan bir yapı en azından mahkemeye gelmeli, adalet karşısında hesap vermeliydi. Zira bahsi geçen kişi(ler) ve site(ler) ‘bir avuç medya mensubu’ tarafından gayet iyi bilinmekte. Bu kirli sitenin mağdur ettiği insanlar listesi o kadar uzun ki… Keşke hak, hukuk ve adalet bu kadar ağır yara almasaydı Sayın Savcım. Keşke azıcık empati yapıp “Bu kadar ağır hakaret, kara propaganda vs. olmaz ki… En azından bu iddialar mahkeme huzurunda değerlendirilsin!” deseydiniz. Öyle sanıyorum ki adalet sistemine katkınız olurdu. Keşke bu dosyaya İstanbul Başsavcısı Hadi Salihoğlu da bir göz atsaydı. Eminim Türk basınının nasıl korkunç bir saldırı altında olduğunu görecekti…
Zaman
En Çok Okunan
01.05.2014
SavcıMehmetAydın’aşikâyetimdirSavcı Mehmet Aydın’a şikâyetimdir
Savcı Mehmet Aydın’a şikâyetimdir
Zaman
01.05.2014
02:03
Medya dünyası aslında bir avuç insandan oluşur. Kimin kim olduğu, herkes tarafından -üç aşağı beş yukarı- bilinir. Bundan birkaç sene önce bir medya sitesi(!) devreye sokuldu. Yapılan hakaretlerden, yazılan yorumlardan besbelliydi ki operasyonel bir site ile karşı karşıyaydık ve organize bir saldırı planı devreye girmişti.Kısa zamanda bu malum sitenin hangi medya grubu tarafından finanse edildiği, bilgi akışının arkasında bazı karanlık odakların olduğu konuşulmaya başlandı. İddia vahimdi. Sitenin perde arkasında Sayın Başbakan’ın bir akrabasının var olduğu söyleniyordu. Ben o dönemde hakkımızda uydurulan hayalî suçlamalar ve yargısız infazlar olmadığı için Sayın Başbakan’a bizzat sordum. “Bu sitenin sizin bir yakınınız tarafından faaliyet yürüttüğü söyleniyor. Orada nasıl korkunç yalanlar, iftiralar, kara propagandalar yapıldığını biliyor musunuz?” dedim. Sayın Başbakan da kendisinin bu konuyla ilgisi olmadığını söyledi. Ben de “sahibi net bilinmeyen siteyi mahkemeye vereceğimi, en azından sahiplik meselesinin aydınlanacağını, yapılan çirkin saldırının dünyada da ahirette de mahkemeyi hak ettiğini” söyledim. Aynı düşüncemi AK Parti’nin ileri gelenleri ve medyada bazı dostlarımızla paylaştım, Başbakan’a akraba olan kişiye, ortak dostlarımızla haber gönderdim ki dava açacağımı bilsin. Yıllardır bu sektörde çalışan biri olarak çok rahatlıkla ifade edebilirim ki bu sitenin yaptığı yalan ve iftira faaliyetlerinin binde biri için bile defalarca soruşturma başlatılıp dava açılabilir. Kurum avukatımız, başka bir yazarımızın kendi adına yaptığı şikâyetin işleme alındığını ve hatta bu dosya nedeniyle sitenin sahibinin ortaya çıktığını söyledi. Umutlandım, zira bu mesleğe yıllarını vermiş onlarca insana ağız dolusu hakaret eden, iftirada bulunan ve kara propagandadan çekinmeyen bir internet sitesinin hukuk karşısında hesap vermesi gerekiyordu. Kendi kurumumuzda çalışıp, bu tetikçi site tarafından hedef gösterilen meslektaşlarımla beraber aynı minvalde şikâyette bulunduk. Zira bizim gibi kanunlara fevkalade saygı duyan insanların hukuktan başka gidecek kapısı yoktu. Birkaç gün önce öğrendim ki savcı Mehmet Aydın 450’den fazla sayfalık dosyaya, bir gün içinde takipsizlik kararı vermiş. Şimdi dosyanın savcısı Mehmet Aydın Bey’e çok basit bir soru sorma hakkım olduğunu düşünüyorum: Sayın Savcım, elinizi vicdanınıza koyun şu sitenin bana, Zaman’a, yazarlarımıza yaptığı iftira kampanyası karşısında nasıl olur da yasal bir işlem yapılamaz? Bu konunun tek mağduru biz değiliz ki! Taha Akyol, Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Hasan Cemal, Ahmet Hakan, Mehmet Altan, Orhan Kemal Cengiz, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne gibi isimlere ağza alınmayacak sözler sarf eden mesleğin çürük elmaları, özel bir koruma altında mı tutulmaktadır? Sayın Savcım O dosyaya lütfen bir daha bakın. O hakaret cümlelerini lütfen okuyun. O cümlelerin size alenen söylendiğini farz edin. O ağır ithamları ailenizin, çocuklarınızın, çevrenizin duyduğunu tahayyül edin lütfen. Ne hissedersiniz bu insanlık dışı saldırılar karşısında? İşte biz onu hissediyoruz. Şimdi avukatımızdan aldığımız dosyayla ilk defa vâkıf oluyorum ki bu sitenin sahibi görünen biri varmış. O kişinin vaktiyle Oda TV’de çalıştığını öğrendiğimde şaşırmadım. Bir medya grubunun bu kirli trafikte yer almasına da şaşırmadım. Ama Sayın Savcım sizin tavrınıza şaşırdım ve üzüldüm. Bu kadar organize bir şekilde halkı kin ve nefrete sevk edici yayın yapan, nefret dilini kullanan ve kişilik haklarını ayaklar altına alan bir yapı en azından mahkemeye gelmeli, adalet karşısında hesap vermeliydi. Zira bahsi geçen kişi(ler) ve site(ler) ‘bir avuç medya mensubu’ tarafından gayet iyi bilinmekte. Bu kirli sitenin mağdur ettiği insanlar listesi o kadar uzun ki… Keşke hak, hukuk ve adalet bu kadar ağır yara almasaydı Sayın Savcım. Keşke azıcık empati yapıp “Bu kadar ağır hakaret, kara propaganda vs. olmaz ki… En azından bu iddialar mahkeme huzurunda değerlendirilsin!” deseydiniz. Öyle sanıyorum ki adalet sistemine katkınız olurdu. Keşke bu dosyaya İstanbul Başsavcısı Hadi Salihoğlu da bir göz atsaydı. Eminim Türk basınının nasıl korkunç bir saldırı altında olduğunu görecekti…
Zaman
Güncel
01.05.2014
SavcıMehmetAydın’aşikâyetimdirSavcı Mehmet Aydın’a şikâyetimdir
'Başbakan'ın Hocaefendi'ye saldırmasını anlamak mümkün değil'
Zaman
19.03.2014
02:53
Birlik Vakfı kurucu üyesi Ahmet Rüştü Çelebi, Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik suçlamaları hayretle karşıladığını söyledi: “Servet, şöhret ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış Hocaefendi’ye yönelik ithamlar düşündürücü. ‘Haşhaşi, sahte peygamber’ gibi ifadeler insanı hayrete düşürüyor.”17 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrası Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Hizmet Haraketi ve Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik haksız ithamları vicdanları yaralıyor. Arkası kesilmeyen iftira ve karalamalara bir tepki de Adalet Partisi Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu üyeliği, Gençlik Fikir ve Sanat Derneği Genel Başkanlığı ile Maraş Öğrenci Derneği Genel Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunan, Birlik Vakfı kurucu üyesi ve BBP MKYK üyesi Ahmet Rüştü Çelebi’den geldi. Hocaefendi’ye yönelik hakaretlere anlam veremediğini söyleyen Çelebi, “Fethullah Hocaefendi gibi biri bu hükümete, bu memlekete ne gibi zarar verebilir? Ben buna bir mana veremiyorum.” dedi. Çelebi, bu durumu Necip Fazıl’ın “Bir alem ki gökler boru içinde, akıl almazların zoru içinde” mısraları ile özetledi. Çelebi’nin önemli tespitleri şöyle:‘HAŞHAŞİ, SAHTE DİN ADAMI’ SÖZLERİ KARŞISINDA HAYRETE DÜŞÜYORUM: Hadiselerin belagati kelimelerin belagatinden üstündür. Bugüne kadar hiçbir devlet adamı, Hocaefendi ve Cemaat’e bu kadar söz söylemekte böyle cesur davranmamıştı. Gelişen birtakım hadiselerin karşısında sanki bu işleri Cemaat yapıyor gibi bir anlayış var. Bir cemaat ki hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamış, şahısları ve Müslüman kitleyi yanlış hareketlerle itham etmemiş. Bu derece yurtdışında ilim merkezlerinde takdire mazhar olmuş Hocaefendi gibi zata yönelik ‘Haşhaşi, sahte peygamber, sahte din adamı’ gibi söylemlerin ağızdan çıkması dahi insanı hayrete düşürüyor.HOCAEFENDİ, İKBAL PEŞİNDE KOŞMADI: Gerçekten insanı hayrette bırakan ithamların servet, şöhret, ikbal ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış, yabancılara bile takdirle anlattığımız Hocaefendi’ye yöneltilmesi düşündürücü. Hocaefendi, Müslümanlara hizmeti en büyük görev bilmiş, gençleri yanlış yerlerden kurtararak ruhi hazineler kazandırmış biri. Başbakan’ın saldırmasını anlamak mümkün değil. Hocaefendi önemli bir alim değilse, önemli bir hizmet yapmamışsa bu kadar insan nasıl peşinden gider? Bunun cevabını almak lazım.HAK DAVALAR KOLAY GELİŞMEZ: Biz Hoca’mızın fikirlerini her zaman tasvip ederiz ve bugüne kadar da yaptıklarında herhangi bir yanlışlık görmedim. Bedduasını ortaya atıyorlar. O da bizim bildiğimiz manada beddua değil de bir insanı ıslah etmek için söylenmiş bir sözdür. Hocaefendi’nin büyüklüğünü kabul edelim. Allah rızası için Hoca’nın bütün davasına sarılmamız gerekir. Hak davalar kolay gelişmez, yavaş yavaş gelişir. İnşallah kısa zamanda her şey yoluna girecektir.TÜRKİYE’YE GELSE PROVOKASYONLAR OLUR: Bana sık sık ‘Hoca niçin Türkiye’ye gelmiyor?’ diye soruyorlar. Hocaefendi kendi canından korkmaz. Cemaat’in başına gelebilecek belalardan korkar. Kendisini karıştırmak istedikleri hadiselerden korkar. Türkiye’ye gelse her türlü provokasyon yapılabilir. Bu cemaatle halkı birbirine düşürebilirler. ‘Menfaatini düşünerek yurtdışında kalıyor’ gibi laflar ediliyor. Bizim de asla tasvip edemeyeceğimiz, Hoca’yı az çok bilenlerin dahi şiddetle karşılayacağı bir şey. Hocaefendi’yi bekleyen bir manga asker mi var?PARALEL DEVLET SON 5 AY İÇİNDE Mİ ÇIKTI?: Paralel devlet ne zamandan beri başlamış? AK Parti iktidara geldikten sonra bu tarihe kadar çıkmadı da son 5-6 ay içinde mi çıktı? Bu camia bugüne kadar siyasetten uzak durdu. Bir siyasi düşünceleri yok. Yüzde 100 destekledikleri bir siyasi parti yok.ADALET İCRANIN EMRİNE GİRDİ: (17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra) Adalet adeta icranın emrine girdi. Halbuki eskiden beri ‘Adalet mülkün temelidir’ diye geçer. İdare, sistem, devlet manasında. Şimdi her tarafta rüşvet, irtikâp almış başını gidiyor. Bizim inancımızda bir tencere suyun içine bir damla alkol damlasa onun tamamı kirlenmiş olur.DEMİREL, TÜRK OKULLARININ BAŞARISINI GÖRÜNCE ŞAŞKINLIĞINI GİZLEYEMEDİ: (Türk Edebiyat Vakfı’nın kurucusu) Ahmet Kabaklı anlatmıştı; (Süleyman) Demirel ile birlikte Moğolistan’a gitmişler. Havalimanında gençler ellerinde bayraklarla, İstiklâl Marşı ile karşılamışlar. Ertesi gün yarışma kazanan insanların ödülü verilecekmiş. Demirel, gezmiş her tarafı ‘Ben şaşırdım.’ demiş, ‘Kazakistan’da bir lisemiz var, onu ayakta tutmakta zorlanıyoruz.’ demiş. ‘Bunları kim yapmış?’ demiş. Kabaklı da ‘Eteği öpülesi Hocaefendi yapmış.’ demiş. ‘Manzara karşıs
Zaman
En Çok Okunan
19.03.2014
BaşbakanınHocaefendiyesaldırmasınıanlamakmümkündeğilBaşbakanın Hocaefendiye saldırmasını anlamak mümkün değil
'Başbakan'ın Hocaefendi'ye saldırmasını anlamak mümkün değil'
Zaman
19.03.2014
02:08
Birlik Vakfı kurucu üyesi Ahmet Rüştü Çelebi, Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik suçlamaları hayretle karşıladığını söyledi: “Servet, şöhret ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış Hocaefendi’ye yönelik ithamlar düşündürücü. ‘Haşhaşi, sahte peygamber’ gibi ifadeler insanı hayrete düşürüyor.”17 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrası Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Hizmet Haraketi ve Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik haksız ithamları vicdanları yaralıyor. Arkası kesilmeyen iftira ve karalamalara bir tepki de Adalet Partisi Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu üyeliği, Gençlik Fikir ve Sanat Derneği Genel Başkanlığı ile Maraş Öğrenci Derneği Genel Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunan, Birlik Vakfı kurucu üyesi ve BBP MKYK üyesi Ahmet Rüştü Çelebi’den geldi. Hocaefendi’ye yönelik hakaretlere anlam veremediğini söyleyen Çelebi, “Fethullah Hocaefendi gibi biri bu hükümete, bu memlekete ne gibi zarar verebilir? Ben buna bir mana veremiyorum.” dedi. Çelebi, bu durumu Necip Fazıl’ın “Bir alem ki gökler boru içinde, akıl almazların zoru içinde” mısraları ile özetledi. Çelebi’nin önemli tespitleri şöyle:‘HAŞHAŞİ, SAHTE DİN ADAMI’ SÖZLERİ KARŞISINDA HAYRETE DÜŞÜYORUM: Hadiselerin belagati kelimelerin belagatinden üstündür. Bugüne kadar hiçbir devlet adamı, Hocaefendi ve Cemaat’e bu kadar söz söylemekte böyle cesur davranmamıştı. Gelişen birtakım hadiselerin karşısında sanki bu işleri Cemaat yapıyor gibi bir anlayış var. Bir cemaat ki hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamış, şahısları ve Müslüman kitleyi yanlış hareketlerle itham etmemiş. Bu derece yurtdışında ilim merkezlerinde takdire mazhar olmuş Hocaefendi gibi zata yönelik ‘Haşhaşi, sahte peygamber, sahte din adamı’ gibi söylemlerin ağızdan çıkması dahi insanı hayrete düşürüyor.HOCAEFENDİ, İKBAL PEŞİNDE KOŞMADI: Gerçekten insanı hayrette bırakan ithamların servet, şöhret, ikbal ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış, yabancılara bile takdirle anlattığımız Hocaefendi’ye yöneltilmesi düşündürücü. Hocaefendi, Müslümanlara hizmeti en büyük görev bilmiş, gençleri yanlış yerlerden kurtararak ruhi hazineler kazandırmış biri. Başbakan’ın saldırmasını anlamak mümkün değil. Hocaefendi önemli bir alim değilse, önemli bir hizmet yapmamışsa bu kadar insan nasıl peşinden gider? Bunun cevabını almak lazım.HAK DAVALAR KOLAY GELİŞMEZ: Biz Hoca’mızın fikirlerini her zaman tasvip ederiz ve bugüne kadar da yaptıklarında herhangi bir yanlışlık görmedim. Bedduasını ortaya atıyorlar. O da bizim bildiğimiz manada beddua değil de bir insanı ıslah etmek için söylenmiş bir sözdür. Hocaefendi’nin büyüklüğünü kabul edelim. Allah rızası için Hoca’nın bütün davasına sarılmamız gerekir. Hak davalar kolay gelişmez, yavaş yavaş gelişir. İnşallah kısa zamanda her şey yoluna girecektir.TÜRKİYE’YE GELSE PROVOKASYONLAR OLUR: Bana sık sık ‘Hoca niçin Türkiye’ye gelmiyor?’ diye soruyorlar. Hocaefendi kendi canından korkmaz. Cemaat’in başına gelebilecek belalardan korkar. Kendisini karıştırmak istedikleri hadiselerden korkar. Türkiye’ye gelse her türlü provokasyon yapılabilir. Bu cemaatle halkı birbirine düşürebilirler. ‘Menfaatini düşünerek yurtdışında kalıyor’ gibi laflar ediliyor. Bizim de asla tasvip edemeyeceğimiz, Hoca’yı az çok bilenlerin dahi şiddetle karşılayacağı bir şey. Hocaefendi’yi bekleyen bir manga asker mi var?PARALEL DEVLET SON 5 AY İÇİNDE Mİ ÇIKTI?: Paralel devlet ne zamandan beri başlamış? AK Parti iktidara geldikten sonra bu tarihe kadar çıkmadı da son 5-6 ay içinde mi çıktı? Bu camia bugüne kadar siyasetten uzak durdu. Bir siyasi düşünceleri yok. Yüzde 100 destekledikleri bir siyasi parti yok.ADALET İCRANIN EMRİNE GİRDİ: (17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra) Adalet adeta icranın emrine girdi. Halbuki eskiden beri ‘Adalet mülkün temelidir’ diye geçer. İdare, sistem, devlet manasında. Şimdi her tarafta rüşvet, irtikâp almış başını gidiyor. Bizim inancımızda bir tencere suyun içine bir damla alkol damlasa onun tamamı kirlenmiş olur.DEMİREL, TÜRK OKULLARININ BAŞARISINI GÖRÜNCE ŞAŞKINLIĞINI GİZLEYEMEDİ: (Türk Edebiyat Vakfı’nın kurucusu) Ahmet Kabaklı anlatmıştı; (Süleyman) Demirel ile birlikte Moğolistan’a gitmişler. Havalimanında gençler ellerinde bayraklarla, İstiklâl Marşı ile karşılamışlar. Ertesi gün yarışma kazanan insanların ödülü verilecekmiş. Demirel, gezmiş her tarafı ‘Ben şaşırdım.’ demiş, ‘Kazakistan’da bir lisemiz var, onu ayakta tutmakta zorlanıyoruz.’ demiş. ‘Bunları kim yapmış?’ demiş. Kabaklı da ‘Eteği öpülesi Hocaefendi yapmış.’ demiş. ‘Manzara karşıs
Zaman
Güncel
19.03.2014
BaşbakanınHocaefendiyesaldırmasınıanlamakmümkündeğilBaşbakanın Hocaefendiye saldırmasını anlamak mümkün değil
'Başbakan'ın Hocaefendi'ye saldırmasını anlamak mümkün değil'
Zaman
19.03.2014
02:08
Birlik Vakfı kurucu üyesi Ahmet Rüştü Çelebi, Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik suçlamaları hayretle karşıladığını söyledi: “Servet, şöhret ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış Hocaefendi’ye yönelik ithamlar düşündürücü. ‘Haşhaşi, sahte peygamber’ gibi ifadeler insanı hayrete düşürüyor.”17 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrası Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Hizmet Haraketi ve Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik haksız ithamları vicdanları yaralıyor. Arkası kesilmeyen iftira ve karalamalara bir tepki de Adalet Partisi Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu üyeliği, Gençlik Fikir ve Sanat Derneği Genel Başkanlığı ile Maraş Öğrenci Derneği Genel Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunan, Birlik Vakfı kurucu üyesi ve BBP MKYK üyesi Ahmet Rüştü Çelebi’den geldi. Hocaefendi’ye yönelik hakaretlere anlam veremediğini söyleyen Çelebi, “Fethullah Hocaefendi gibi biri bu hükümete, bu memlekete ne gibi zarar verebilir? Ben buna bir mana veremiyorum.” dedi. Çelebi, bu durumu Necip Fazıl’ın “Bir alem ki gökler boru içinde, akıl almazların zoru içinde” mısraları ile özetledi. Çelebi’nin önemli tespitleri şöyle:‘HAŞHAŞİ, SAHTE DİN ADAMI’ SÖZLERİ KARŞISINDA HAYRETE DÜŞÜYORUM: Hadiselerin belagati kelimelerin belagatinden üstündür. Bugüne kadar hiçbir devlet adamı, Hocaefendi ve Cemaat’e bu kadar söz söylemekte böyle cesur davranmamıştı. Gelişen birtakım hadiselerin karşısında sanki bu işleri Cemaat yapıyor gibi bir anlayış var. Bir cemaat ki hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamış, şahısları ve Müslüman kitleyi yanlış hareketlerle itham etmemiş. Bu derece yurtdışında ilim merkezlerinde takdire mazhar olmuş Hocaefendi gibi zata yönelik ‘Haşhaşi, sahte peygamber, sahte din adamı’ gibi söylemlerin ağızdan çıkması dahi insanı hayrete düşürüyor.HOCAEFENDİ, İKBAL PEŞİNDE KOŞMADI: Gerçekten insanı hayrette bırakan ithamların servet, şöhret, ikbal ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış, yabancılara bile takdirle anlattığımız Hocaefendi’ye yöneltilmesi düşündürücü. Hocaefendi, Müslümanlara hizmeti en büyük görev bilmiş, gençleri yanlış yerlerden kurtararak ruhi hazineler kazandırmış biri. Başbakan’ın saldırmasını anlamak mümkün değil. Hocaefendi önemli bir alim değilse, önemli bir hizmet yapmamışsa bu kadar insan nasıl peşinden gider? Bunun cevabını almak lazım.HAK DAVALAR KOLAY GELİŞMEZ: Biz Hoca’mızın fikirlerini her zaman tasvip ederiz ve bugüne kadar da yaptıklarında herhangi bir yanlışlık görmedim. Bedduasını ortaya atıyorlar. O da bizim bildiğimiz manada beddua değil de bir insanı ıslah etmek için söylenmiş bir sözdür. Hocaefendi’nin büyüklüğünü kabul edelim. Allah rızası için Hoca’nın bütün davasına sarılmamız gerekir. Hak davalar kolay gelişmez, yavaş yavaş gelişir. İnşallah kısa zamanda her şey yoluna girecektir.TÜRKİYE’YE GELSE PROVOKASYONLAR OLUR: Bana sık sık ‘Hoca niçin Türkiye’ye gelmiyor?’ diye soruyorlar. Hocaefendi kendi canından korkmaz. Cemaat’in başına gelebilecek belalardan korkar. Kendisini karıştırmak istedikleri hadiselerden korkar. Türkiye’ye gelse her türlü provokasyon yapılabilir. Bu cemaatle halkı birbirine düşürebilirler. ‘Menfaatini düşünerek yurtdışında kalıyor’ gibi laflar ediliyor. Bizim de asla tasvip edemeyeceğimiz, Hoca’yı az çok bilenlerin dahi şiddetle karşılayacağı bir şey. Hocaefendi’yi bekleyen bir manga asker mi var?PARALEL DEVLET SON 5 AY İÇİNDE Mİ ÇIKTI?: Paralel devlet ne zamandan beri başlamış? AK Parti iktidara geldikten sonra bu tarihe kadar çıkmadı da son 5-6 ay içinde mi çıktı? Bu camia bugüne kadar siyasetten uzak durdu. Bir siyasi düşünceleri yok. Yüzde 100 destekledikleri bir siyasi parti yok.ADALET İCRANIN EMRİNE GİRDİ: (17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra) Adalet adeta icranın emrine girdi. Halbuki eskiden beri ‘Adalet mülkün temelidir’ diye geçer. İdare, sistem, devlet manasında. Şimdi her tarafta rüşvet, irtikâp almış başını gidiyor. Bizim inancımızda bir tencere suyun içine bir damla alkol damlasa onun tamamı kirlenmiş olur.DEMİREL, TÜRK OKULLARININ BAŞARISINI GÖRÜNCE ŞAŞKINLIĞINI GİZLEYEMEDİ: (Türk Edebiyat Vakfı’nın kurucusu) Ahmet Kabaklı anlatmıştı; (Süleyman) Demirel ile birlikte Moğolistan’a gitmişler. Havalimanında gençler ellerinde bayraklarla, İstiklâl Marşı ile karşılamışlar. Ertesi gün yarışma kazanan insanların ödülü verilecekmiş. Demirel, gezmiş her tarafı ‘Ben şaşırdım.’ demiş, ‘Kazakistan’da bir lisemiz var, onu ayakta tutmakta zorlanıyoruz.’ demiş. ‘Bunları kim yapmış?’ demiş. Kabaklı da ‘Eteği öpülesi Hocaefendi yapmış.’ demiş. ‘Manzara karşıs
Zaman
Ana Sayfa
19.03.2014
BaşbakanınHocaefendiyesaldırmasınıanlamakmümkündeğilBaşbakanın Hocaefendiye saldırmasını anlamak mümkün değil
Başbakan'ın Hocaefendi’ye saldırmasını anlamak imkansız
Zaman
18.03.2014
15:30
Birlik Vakfı Kurucu Üyesi Ahmet Rüştü Çelebi, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik suçlamaları hayretle karşıladığını söyledi. Çelebi, “Servet, şöhret, ikbal ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış, yabancılara bile takdirle anlattığımız Hocaefendi’ye ithamların yöneltilmesi düşündürücü. Başbakan’ın Hocaefendi’ye saldırmasını anlamak mümkün değil.” dedi.Adalet Partisi Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu üyeliği, Gençlik Fikir ve Sanat Derneği Genel Başkanlığı ve Maraş Öğrenci Derneği Genel Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunan, Birlik Vakfı Kurucu Üyesi ve Büyük Birlik Partisi (BBP) MKYK üyesi Ahmet Rüştü Çelebi, Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’ne yönelik suçlama ve ithamları değerlendirdi. Yaşananlara anlam veremediğini vurgulayan Çelebi, “Hadiselerin belagati kelimelerin belagatinden üstündür. Bugüne kadar hiçbir devlet adamı, bizim de tanıdığımız her bakımdan mükemmel bildiğimiz insanlardan hiç birisi Hocaefendi ve cemaatine bu kadar söz söylemekte böyle cesur davranmamıştır. Gelişen bir takım hadiselerin karşısında sanki bu işleri cemaat yapıyor gibi bir anlayış var. Bir cemaat ki hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamış, şahısları ve Müslüman kitleyi yanlış hareketlerle itham etmemiş. Bu derece yurt dışında ilim merkezlerinde takdire mazhar olmuş Hocaefendi gibi zata yönelik ‘haşhaşi, sahte evliya, sahte peygamber, sahte din adamı, sahte fedai’ gibi söylemlerin ağızdan çıkması dahi insanı hayrete düşürüyor. Gerçekten insanı hayrette bırakan ithamların servet, şöhret, ikbal ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış, yabancılara bile takdirle anlattığımız Hocaefendi’ye yöneltilmesi düşündürücü. Hocaefendi, Müslümanlara hizmeti en büyük görev bilmiş, gençleri yanlış yerlerden kurtararak ruhi hazineler kazandırmış biri. Başbakan’ın saldırmasını anlamak mümkün değil.” ifadelerini kullandı.“Fethullah Hoca gibi biri bu hükümete, bu memlekete ne gibi zarar verebilir. Ben buna bir mana veremiyorum.” diyen Çelebi, bu durumu Necip Fazıl’ın ‘Bir alem ki gökler boru içinde/Akıl almazların zoru içinde’ mısraları ile özetledi.‘HOCAEFENDİ TÜRKİYE’YE GELSE PROVOKASYONLAR OLUR’Yakınındaki bazı kimselerin ‘paralel devlet’ten bahsettiğine dikkat çeken Çelebi, “Paralel devlet ne zamandan beri başlamış? Ak Parti iktidara geldikten sonra bu tarihe kadar çıkmadı da son 5-6 ay içinde mi çıktı? Bu camia bugüne kadar siyasetten uzak durdu. Bir siyasi düşünceleri yok. Yüzde 100 destekledikleri bir siyasi parti yok. Bana sık sık ‘Hoca niçin Türkiye’ye gelmiyor?’ diye soruyorlar. Hoca kendi canından korkmaz. Hoca Türkiye’ye gelse her türlü provokasyon yapılabilir. Bu cemaatle halkı bir birine düşürebilirler.” şeklinde konuştu.Yurt dışındaki okulların ve eğitime verilen katkının da önemine değinen Çelebi, duyguların şu örnekle dile getirdi: “Ahmet Kabaklı anlatmıştı; Demirel ile birlikte Moğolistan’a gitmişler. Havalimanında gençler ellerinde bayraklarla, İstiklal Marşı ile karşılamışlar. Ertesi gün yarışma kazanan insanların ödülü verilecekmiş. Demirel, gezmiş her tarafı ‘ben şaşırdım’ demiş, ‘Kazakistan’da bir lisemiz var onu ayakta tutmakta zorlanıyoruz’ demiş. ‘Bunları kim yapmış?’ demiş. Kabaklı da ‘Eteği öpülesi Hocaefendi yapmış’ demiş. ‘Manzara karşısında ağlamamak mümkün mü?’ diyor Kabaklı.”‘ADALET İCRANIN EMRİNE GİRDİ’17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonraki gelişmelere dikkat çeken Çelebi, “Adalet adeta icranın emrine girdi. Halbuki; eskiden beri ‘adalet mülkün temelidir’ diye geçer. İdare, sistem. devlet manasında. Şimdi her tarafta rüşvet, irtikâp almış başını gidiyor. Bizim inancımızda bir tencere suyun içine bir damla alkol damlasa onun tamamı kirlenmiş olur.” dedi.‘BAZI YAZARLARIN SÖYLEM DEĞİŞTİRMESİNE ANLAM VEREMİYORUM’Özellikle bazı yazarların tavır ve söylem değişikliğinin kendisini şaşırttığının altını çizen Çelebi, Mehmet Barlas ile ilgili bir anısını paylaştı. Çelebi, “Barlas ile isterse yüzleşebiliriz.” diyerek şunları söyledi: “Polat Rönesans Otel’de bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Makedonya’dan, Moğolistan’dan gençler, azınlık temsilcileri geldi. Neval Sevindi, Sevgi Erenerol oradaydı. Mehmet Barlas Oradaydı.Herkes çıktı konuşma yaptı. Mehmet Barlas, ‘Hayatıma yön veren iki adam oldu’ dedi. ‘Birisi Turgut Özal, birisi Fethullah Gülen’ dedi.” Mehmet Barlas’ın fikirlerinin sürekli değiştiğine de vurgu yapan Çelebi, “Bir zamanlar Müslümanlara atardı. Son zaman
Zaman
Politika
18.03.2014
BaşbakanınHocaefendi’yesaldırmasınıanlamakimkansızBaşbakanın Hocaefendi’ye saldırmasını anlamak imkansız
Başbakan'ın Hocaefendi’ye saldırmasını anlamak imkansız
Zaman
18.03.2014
15:30
Birlik Vakfı Kurucu Üyesi Ahmet Rüştü Çelebi, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik suçlamaları hayretle karşıladığını söyledi. Çelebi, “Servet, şöhret, ikbal ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış, yabancılara bile takdirle anlattığımız Hocaefendi’ye ithamların yöneltilmesi düşündürücü. Başbakan’ın Hocaefendi’ye saldırmasını anlamak mümkün değil.” dedi.Adalet Partisi Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu üyeliği, Gençlik Fikir ve Sanat Derneği Genel Başkanlığı ve Maraş Öğrenci Derneği Genel Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunan, Birlik Vakfı Kurucu Üyesi ve Büyük Birlik Partisi (BBP) MKYK üyesi Ahmet Rüştü Çelebi, Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’ne yönelik suçlama ve ithamları değerlendirdi. Yaşananlara anlam veremediğini vurgulayan Çelebi, “Hadiselerin belagati kelimelerin belagatinden üstündür. Bugüne kadar hiçbir devlet adamı, bizim de tanıdığımız her bakımdan mükemmel bildiğimiz insanlardan hiç birisi Hocaefendi ve cemaatine bu kadar söz söylemekte böyle cesur davranmamıştır. Gelişen bir takım hadiselerin karşısında sanki bu işleri cemaat yapıyor gibi bir anlayış var. Bir cemaat ki hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamış, şahısları ve Müslüman kitleyi yanlış hareketlerle itham etmemiş. Bu derece yurt dışında ilim merkezlerinde takdire mazhar olmuş Hocaefendi gibi zata yönelik ‘haşhaşi, sahte evliya, sahte peygamber, sahte din adamı, sahte fedai’ gibi söylemlerin ağızdan çıkması dahi insanı hayrete düşürüyor. Gerçekten insanı hayrette bırakan ithamların servet, şöhret, ikbal ve menfaat peşinde koşmamış, halkın içinden çıkmış ama hakkın dışına çıkmamış, yabancılara bile takdirle anlattığımız Hocaefendi’ye yöneltilmesi düşündürücü. Hocaefendi, Müslümanlara hizmeti en büyük görev bilmiş, gençleri yanlış yerlerden kurtararak ruhi hazineler kazandırmış biri. Başbakan’ın saldırmasını anlamak mümkün değil.” ifadelerini kullandı.“Fethullah Hoca gibi biri bu hükümete, bu memlekete ne gibi zarar verebilir. Ben buna bir mana veremiyorum.” diyen Çelebi, bu durumu Necip Fazıl’ın ‘Bir alem ki gökler boru içinde/Akıl almazların zoru içinde’ mısraları ile özetledi.‘HOCAEFENDİ TÜRKİYE’YE GELSE PROVOKASYONLAR OLUR’Yakınındaki bazı kimselerin ‘paralel devlet’ten bahsettiğine dikkat çeken Çelebi, “Paralel devlet ne zamandan beri başlamış? Ak Parti iktidara geldikten sonra bu tarihe kadar çıkmadı da son 5-6 ay içinde mi çıktı? Bu camia bugüne kadar siyasetten uzak durdu. Bir siyasi düşünceleri yok. Yüzde 100 destekledikleri bir siyasi parti yok. Bana sık sık ‘Hoca niçin Türkiye’ye gelmiyor?’ diye soruyorlar. Hoca kendi canından korkmaz. Hoca Türkiye’ye gelse her türlü provokasyon yapılabilir. Bu cemaatle halkı bir birine düşürebilirler.” şeklinde konuştu.Yurt dışındaki okulların ve eğitime verilen katkının da önemine değinen Çelebi, duyguların şu örnekle dile getirdi: “Ahmet Kabaklı anlatmıştı; Demirel ile birlikte Moğolistan’a gitmişler. Havalimanında gençler ellerinde bayraklarla, İstiklal Marşı ile karşılamışlar. Ertesi gün yarışma kazanan insanların ödülü verilecekmiş. Demirel, gezmiş her tarafı ‘ben şaşırdım’ demiş, ‘Kazakistan’da bir lisemiz var onu ayakta tutmakta zorlanıyoruz’ demiş. ‘Bunları kim yapmış?’ demiş. Kabaklı da ‘Eteği öpülesi Hocaefendi yapmış’ demiş. ‘Manzara karşısında ağlamamak mümkün mü?’ diyor Kabaklı.”‘ADALET İCRANIN EMRİNE GİRDİ’17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonraki gelişmelere dikkat çeken Çelebi, “Adalet adeta icranın emrine girdi. Halbuki; eskiden beri ‘adalet mülkün temelidir’ diye geçer. İdare, sistem. devlet manasında. Şimdi her tarafta rüşvet, irtikâp almış başını gidiyor. Bizim inancımızda bir tencere suyun içine bir damla alkol damlasa onun tamamı kirlenmiş olur.” dedi.‘BAZI YAZARLARIN SÖYLEM DEĞİŞTİRMESİNE ANLAM VEREMİYORUM’Özellikle bazı yazarların tavır ve söylem değişikliğinin kendisini şaşırttığının altını çizen Çelebi, Mehmet Barlas ile ilgili bir anısını paylaştı. Çelebi, “Barlas ile isterse yüzleşebiliriz.” diyerek şunları söyledi: “Polat Rönesans Otel’de bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Makedonya’dan, Moğolistan’dan gençler, azınlık temsilcileri geldi. Neval Sevindi, Sevgi Erenerol oradaydı. Mehmet Barlas Oradaydı.Herkes çıktı konuşma yaptı. Mehmet Barlas, ‘Hayatıma yön veren iki adam oldu’ dedi. ‘Birisi Turgut Özal, birisi Fethullah Gülen’ dedi.” Mehmet Barlas’ın fikirlerinin sürekli değiştiğine de vurgu yapan Çelebi, “Bir zamanlar Müslümanlara atardı. Son zaman
Zaman
Ana Sayfa
18.03.2014
BaşbakanınHocaefendi’yesaldırmasınıanlamakimkansızBaşbakanın Hocaefendi’ye saldırmasını anlamak imkansız
Ahmet Kurucan - Bu ne hazım Allah aşkına!
Zaman
14.03.2014
02:15
Eskimeye yüz tutmuş dostluğun, muhabbetin, meveddetin, hürmetin yeniden alevlendiği bir ortamdayım bu akşam.Halbuki iki yol arkadaşım hariç salonda bulunan herkesle ilk defa tanışıyorum. Nedir bundaki sır tam kestiremiyorum ama iki şeyi rahatlıkla söyleyebilirim; iman ve samimiyet. Zaten Efendimiz de (sas) “Ed-dinü en-nasiha.” derken bunu ifade etmiyor mu? “Din samimiyettir.” Sahabi soruyor: “Kime karşı?” Allah’a, Resulü’ne, kitabına, yöneticilere ve bütün Müslümanlara karşı samimiyet.” Her neyse, başlamadan konuyu dağıtmayalım…İki genç geldi, misafir olduğumuz eve. Delikanlıydı her ikisi de. Zahiri kelime manası itibarıyla söylüyorum bunu; deli-kanlı. Kanları damarlarında deli gibi akan iki genç bu. Tanıştık ismen. Gençlerden birisinin babası “Bu ikisi” dedi ve durdu. Sözün akışı içinde “İyi arkadaştır, dosttur, yedikleri içtikleri ayrı gitmez.” diyecek ama bir türlü diyemedi. İhtimal en doğru, en düzgün kelimeyi, kavramı seçmek için düşünüyordu. Ben “Kanka” dedim halk arasında kullanılan tabirle. Babası salonda bulunan genç atıldı: “Hayır, sülük.”Beynimden vurulmuşa döndüm. Bu sıfatla ne demek istediğini, nereye gönderme yaptığını biliyordum. Başbakan Erdoğan, Isparta mitinginde Hizmet’in tüm fertleri için söylemişti bunu. İsterseniz hatırlayalım: “Artık bunların sülük gibi vatandaşımı emmelerine izin vermeyeceğiz.” Tavan-taban ayrımının bırakıldığının bir başka göstergesi; “bunların”. Bu hizmete gönül vermiş her fert giriyor “bunların” içine.Ben bu sözü okur okumaz her gün yediğim hançerlerden bir tanesini daha yemiş ve bir tweet ile “Hakaretin sınırı yok.” sözüme atıfta bulunarak tepkimi ortaya koymuştum. Şahsen ben canını dişine takarak hizmet eden insanımıza bu hakareti yakıştıramaz iken, bu hakarete muhatap olan insanlardan birinin kendine “sülük” demesine şaşırdım. Şaşkınlığım burada kalsa iyi; “Sülüktük.” dedi hemen peşinden. Şaşkınlığım tavan yaptı. “Ne demek istiyorsun?” dedim. Cevabı enfes: “Başbakan önce bize bir teşbihle sülük dediği için sülük dedim. Devam eden cümlesinde ‘...ama bu sözüm sülüğe hakaret olur ha’ diyerek bunu bile geri aldı; onun için ben de ‘sülüktük’ dedim.”Güler misin, ağlar mısın? Bu bir hazım mı? Hazım ise bu ne hazım Allah aşkına? Yoksa ironi mi, kaale almama mı? Eğer öyleyse yine aynı soru; “Bu nasıl hazım Allah aşkına?” Sordum: “Sende nasıl bir hazım mekanizması var?” Cevabı bana ‘Pes be birader!’ dedirtti; “Hocam, baksana yaptığı hakaretlere. Bize önce sülük kadar değer vermiş, sonra ondan da vazgeçmiş. Daha ne yapayım, ne diyeyim?”‘Hazmetmek sizin vazifeniz’Halbuki ben Hocaefendi’den tam üç yıl önce duymuştum; “Hazmedilememeyi hazmetmek, sindirilememeyi sindirmek sizin vazifeniz.” demişti. “Yumruk sallayana yumruk sallamamalı, baş sallayana baş sallamamalı. Her gün sıkıntılar daha artacak, durum daha zorlanacak. Hissî rekabetler haset sınırına dayanacak. Şok yaşamamanız için şimdiden görmek lazım bunları.” diye uyarmıştı. Bu uyarılarını bir adım daha ileri götürerek; “Bazen müminin rekabeti kâfirin küfründen daha fazla zarar verir.” diyerek, sanki bugünleri göstermişti bize. Bütün bunları bizatihî Hocaefendi’nin ağzından duyan, sonra yazılarında kullanan, konuşmalarında anlatan bir insan olarak ben hazmedemiyordum bu hakaretleri ama o delikanlı hazmediyordu. Üstüne üstlük bir de kahkahalarla gülüyordu. Gel de şaşırma; gel de hayran olma.Bir başka vakıa; Avrupa’dan bir arkadaşım kendi yaşadığı olayı anlattı. Türkiye’ye Atatürk Havalimanı’ndan giriş yapıyor. Polis soruyor: “Kimsin, ne iş yapıyorsun?” Cevap bir tokat gibi: “Haşhaşiyim.” Görevli polis şoke olmuş, başını kaldırıp daha ciddi bir ses tonuyla “Ne diyorsun?” “Örgüttenim diyorum, örgütten, çeteden.” Gündemi takip eden bir polis anlaşılan. Tebessüm beliriyor yüzünde ve “Seni tutuklamam lazım o zaman?” Cevap net: “Tutukla, işte itiraf ediyorum, örgüttenim, çetedenim ve haşhaşiyim.”Bir hadise daha... Güler misiniz ağlar mısınız bilemem ama ben bu hadiseyi duyduğumda en az 3-4 dakika bulunduğum yerde çakılı kaldım. Dinî hassasiyeti yüksek olan bir insan değilim; öyle der, öyle tanımlarsam kendimi dine de, dini hassasiyeti olan insanlara da hakaret etmiş olurum. Buna rağmen hadisenin benim zihnim, kalbim, aklım ve ruhumda meydana getirdiği etki bu oldu. İsmi bende mahfuz bir ilçemizde başörtüsü takmayan bir bayan, başı kapalı bir başka bayana arkadan bağırıyor; “Hırsız!” diye. Neden bir bayan, tanı
Zaman
En Çok Okunan
14.03.2014
AhmetKurucan-BunehazımAllahaşkınaAhmet Kurucan - Bu ne hazım Allah aşkına
Ahmet Kurucan - Bu ne hazım Allah aşkına!
Zaman
14.03.2014
02:15
Eskimeye yüz tutmuş dostluğun, muhabbetin, meveddetin, hürmetin yeniden alevlendiği bir ortamdayım bu akşam.Halbuki iki yol arkadaşım hariç salonda bulunan herkesle ilk defa tanışıyorum. Nedir bundaki sır tam kestiremiyorum ama iki şeyi rahatlıkla söyleyebilirim; iman ve samimiyet. Zaten Efendimiz de (sas) “Ed-dinü en-nasiha.” derken bunu ifade etmiyor mu? “Din samimiyettir.” Sahabi soruyor: “Kime karşı?” Allah’a, Resulü’ne, kitabına, yöneticilere ve bütün Müslümanlara karşı samimiyet.” Her neyse, başlamadan konuyu dağıtmayalım…İki genç geldi, misafir olduğumuz eve. Delikanlıydı her ikisi de. Zahiri kelime manası itibarıyla söylüyorum bunu; deli-kanlı. Kanları damarlarında deli gibi akan iki genç bu. Tanıştık ismen. Gençlerden birisinin babası “Bu ikisi” dedi ve durdu. Sözün akışı içinde “İyi arkadaştır, dosttur, yedikleri içtikleri ayrı gitmez.” diyecek ama bir türlü diyemedi. İhtimal en doğru, en düzgün kelimeyi, kavramı seçmek için düşünüyordu. Ben “Kanka” dedim halk arasında kullanılan tabirle. Babası salonda bulunan genç atıldı: “Hayır, sülük.”Beynimden vurulmuşa döndüm. Bu sıfatla ne demek istediğini, nereye gönderme yaptığını biliyordum. Başbakan Erdoğan, Isparta mitinginde Hizmet’in tüm fertleri için söylemişti bunu. İsterseniz hatırlayalım: “Artık bunların sülük gibi vatandaşımı emmelerine izin vermeyeceğiz.” Tavan-taban ayrımının bırakıldığının bir başka göstergesi; “bunların”. Bu hizmete gönül vermiş her fert giriyor “bunların” içine.Ben bu sözü okur okumaz her gün yediğim hançerlerden bir tanesini daha yemiş ve bir tweet ile “Hakaretin sınırı yok.” sözüme atıfta bulunarak tepkimi ortaya koymuştum. Şahsen ben canını dişine takarak hizmet eden insanımıza bu hakareti yakıştıramaz iken, bu hakarete muhatap olan insanlardan birinin kendine “sülük” demesine şaşırdım. Şaşkınlığım burada kalsa iyi; “Sülüktük.” dedi hemen peşinden. Şaşkınlığım tavan yaptı. “Ne demek istiyorsun?” dedim. Cevabı enfes: “Başbakan önce bize bir teşbihle sülük dediği için sülük dedim. Devam eden cümlesinde ‘...ama bu sözüm sülüğe hakaret olur ha’ diyerek bunu bile geri aldı; onun için ben de ‘sülüktük’ dedim.”Güler misin, ağlar mısın? Bu bir hazım mı? Hazım ise bu ne hazım Allah aşkına? Yoksa ironi mi, kaale almama mı? Eğer öyleyse yine aynı soru; “Bu nasıl hazım Allah aşkına?” Sordum: “Sende nasıl bir hazım mekanizması var?” Cevabı bana ‘Pes be birader!’ dedirtti; “Hocam, baksana yaptığı hakaretlere. Bize önce sülük kadar değer vermiş, sonra ondan da vazgeçmiş. Daha ne yapayım, ne diyeyim?”‘Hazmetmek sizin vazifeniz’Halbuki ben Hocaefendi’den tam üç yıl önce duymuştum; “Hazmedilememeyi hazmetmek, sindirilememeyi sindirmek sizin vazifeniz.” demişti. “Yumruk sallayana yumruk sallamamalı, baş sallayana baş sallamamalı. Her gün sıkıntılar daha artacak, durum daha zorlanacak. Hissî rekabetler haset sınırına dayanacak. Şok yaşamamanız için şimdiden görmek lazım bunları.” diye uyarmıştı. Bu uyarılarını bir adım daha ileri götürerek; “Bazen müminin rekabeti kâfirin küfründen daha fazla zarar verir.” diyerek, sanki bugünleri göstermişti bize. Bütün bunları bizatihî Hocaefendi’nin ağzından duyan, sonra yazılarında kullanan, konuşmalarında anlatan bir insan olarak ben hazmedemiyordum bu hakaretleri ama o delikanlı hazmediyordu. Üstüne üstlük bir de kahkahalarla gülüyordu. Gel de şaşırma; gel de hayran olma.Bir başka vakıa; Avrupa’dan bir arkadaşım kendi yaşadığı olayı anlattı. Türkiye’ye Atatürk Havalimanı’ndan giriş yapıyor. Polis soruyor: “Kimsin, ne iş yapıyorsun?” Cevap bir tokat gibi: “Haşhaşiyim.” Görevli polis şoke olmuş, başını kaldırıp daha ciddi bir ses tonuyla “Ne diyorsun?” “Örgüttenim diyorum, örgütten, çeteden.” Gündemi takip eden bir polis anlaşılan. Tebessüm beliriyor yüzünde ve “Seni tutuklamam lazım o zaman?” Cevap net: “Tutukla, işte itiraf ediyorum, örgüttenim, çetedenim ve haşhaşiyim.”Bir hadise daha... Güler misiniz ağlar mısınız bilemem ama ben bu hadiseyi duyduğumda en az 3-4 dakika bulunduğum yerde çakılı kaldım. Dinî hassasiyeti yüksek olan bir insan değilim; öyle der, öyle tanımlarsam kendimi dine de, dini hassasiyeti olan insanlara da hakaret etmiş olurum. Buna rağmen hadisenin benim zihnim, kalbim, aklım ve ruhumda meydana getirdiği etki bu oldu. İsmi bende mahfuz bir ilçemizde başörtüsü takmayan bir bayan, başı kapalı bir başka bayana arkadan bağırıyor; “Hırsız!” diye. Neden bir bayan, tanı
Zaman
Köşe Yazıları
14.03.2014
AhmetKurucan-BunehazımAllahaşkınaAhmet Kurucan - Bu ne hazım Allah aşkına
Ahmet Kurucan - Bu ne hazım Allah aşkına!
Zaman
14.03.2014
02:05
Eskimeye yüz tutmuş dostluğun, muhabbetin, meveddetin, hürmetin yeniden alevlendiği bir ortamdayım bu akşam.Halbuki iki yol arkadaşım hariç salonda bulunan herkesle ilk defa tanışıyorum. Nedir bundaki sır tam kestiremiyorum ama iki şeyi rahatlıkla söyleyebilirim; iman ve samimiyet. Zaten Efendimiz de (sas) “Ed-dinü en-nasiha.” derken bunu ifade etmiyor mu? “Din samimiyettir.” Sahabi soruyor: “Kime karşı?” Allah’a, Resulü’ne, kitabına, yöneticilere ve bütün Müslümanlara karşı samimiyet.” Her neyse, başlamadan konuyu dağıtmayalım…İki genç geldi, misafir olduğumuz eve. Delikanlıydı her ikisi de. Zahiri kelime manası itibarıyla söylüyorum bunu; deli-kanlı. Kanları damarlarında deli gibi akan iki genç bu. Tanıştık ismen. Gençlerden birisinin babası “Bu ikisi” dedi ve durdu. Sözün akışı içinde “İyi arkadaştır, dosttur, yedikleri içtikleri ayrı gitmez.” diyecek ama bir türlü diyemedi. İhtimal en doğru, en düzgün kelimeyi, kavramı seçmek için düşünüyordu. Ben “Kanka” dedim halk arasında kullanılan tabirle. Babası salonda bulunan genç atıldı: “Hayır, sülük.”Beynimden vurulmuşa döndüm. Bu sıfatla ne demek istediğini, nereye gönderme yaptığını biliyordum. Başbakan Erdoğan, Isparta mitinginde Hizmet’in tüm fertleri için söylemişti bunu. İsterseniz hatırlayalım: “Artık bunların sülük gibi vatandaşımı emmelerine izin vermeyeceğiz.” Tavan-taban ayrımının bırakıldığının bir başka göstergesi; “bunların”. Bu hizmete gönül vermiş her fert giriyor “bunların” içine.Ben bu sözü okur okumaz her gün yediğim hançerlerden bir tanesini daha yemiş ve bir tweet ile “Hakaretin sınırı yok.” sözüme atıfta bulunarak tepkimi ortaya koymuştum. Şahsen ben canını dişine takarak hizmet eden insanımıza bu hakareti yakıştıramaz iken, bu hakarete muhatap olan insanlardan birinin kendine “sülük” demesine şaşırdım. Şaşkınlığım burada kalsa iyi; “Sülüktük.” dedi hemen peşinden. Şaşkınlığım tavan yaptı. “Ne demek istiyorsun?” dedim. Cevabı enfes: “Başbakan önce bize bir teşbihle sülük dediği için sülük dedim. Devam eden cümlesinde ‘...ama bu sözüm sülüğe hakaret olur ha’ diyerek bunu bile geri aldı; onun için ben de ‘sülüktük’ dedim.”Güler misin, ağlar mısın? Bu bir hazım mı? Hazım ise bu ne hazım Allah aşkına? Yoksa ironi mi, kaale almama mı? Eğer öyleyse yine aynı soru; “Bu nasıl hazım Allah aşkına?” Sordum: “Sende nasıl bir hazım mekanizması var?” Cevabı bana ‘Pes be birader!’ dedirtti; “Hocam, baksana yaptığı hakaretlere. Bize önce sülük kadar değer vermiş, sonra ondan da vazgeçmiş. Daha ne yapayım, ne diyeyim?”‘Hazmetmek sizin vazifeniz’Halbuki ben Hocaefendi’den tam üç yıl önce duymuştum; “Hazmedilememeyi hazmetmek, sindirilememeyi sindirmek sizin vazifeniz.” demişti. “Yumruk sallayana yumruk sallamamalı, baş sallayana baş sallamamalı. Her gün sıkıntılar daha artacak, durum daha zorlanacak. Hissî rekabetler haset sınırına dayanacak. Şok yaşamamanız için şimdiden görmek lazım bunları.” diye uyarmıştı. Bu uyarılarını bir adım daha ileri götürerek; “Bazen müminin rekabeti kâfirin küfründen daha fazla zarar verir.” diyerek, sanki bugünleri göstermişti bize. Bütün bunları bizatihî Hocaefendi’nin ağzından duyan, sonra yazılarında kullanan, konuşmalarında anlatan bir insan olarak ben hazmedemiyordum bu hakaretleri ama o delikanlı hazmediyordu. Üstüne üstlük bir de kahkahalarla gülüyordu. Gel de şaşırma; gel de hayran olma.Bir başka vakıa; Avrupa’dan bir arkadaşım kendi yaşadığı olayı anlattı. Türkiye’ye Atatürk Havalimanı’ndan giriş yapıyor. Polis soruyor: “Kimsin, ne iş yapıyorsun?” Cevap bir tokat gibi: “Haşhaşiyim.” Görevli polis şoke olmuş, başını kaldırıp daha ciddi bir ses tonuyla “Ne diyorsun?” “Örgüttenim diyorum, örgütten, çeteden.” Gündemi takip eden bir polis anlaşılan. Tebessüm beliriyor yüzünde ve “Seni tutuklamam lazım o zaman?” Cevap net: “Tutukla, işte itiraf ediyorum, örgüttenim, çetedenim ve haşhaşiyim.”Bir hadise daha... Güler misiniz ağlar mısınız bilemem ama ben bu hadiseyi duyduğumda en az 3-4 dakika bulunduğum yerde çakılı kaldım. Dinî hassasiyeti yüksek olan bir insan değilim; öyle der, öyle tanımlarsam kendimi dine de, dini hassasiyeti olan insanlara da hakaret etmiş olurum. Buna rağmen hadisenin benim zihnim, kalbim, aklım ve ruhumda meydana getirdiği etki bu oldu. İsmi bende mahfuz bir ilçemizde başörtüsü takmayan bir bayan, başı kapalı bir başka bayana arkadan bağırıyor; “Hırsız!” diye. Neden bir bayan, tanı
Zaman
Ana Sayfa
14.03.2014
AhmetKurucan-BunehazımAllahaşkınaAhmet Kurucan - Bu ne hazım Allah aşkına
İhsan Kalkavan: Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
Zaman
06.03.2014
21:31
İşadamı İhsan Kalkavan, Başbakan Erdoğanın ifadeleri akıl almayacak şekilde beni, Hizmete gönül vermiş birçok işadamı arkadaşımı ve kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. diye konuştu.İhsan Kalkavan, Bugün TVde yayınlanan Analiz programında Erkam Tufan Aytavın sorularını yanıtladı. Kalkavan, Başbakan Erdoğanın Hizmet Hareketine ve Hocaefendiye yönelik söylemlerinin çok kırıcı olduğunu ifade etti.25 seneden beridir Allah rızası için 24 saatin 20 saatini hizmet aşkına vermekteyim. diyen İhsan Kalkavan, Hacaefendiyi çok iyi tanıdığıma inanan birisi olarak gerçekten bu ifadeler akıl almayacak şekilde beni ve benim gibi Hizmete gönül vermiş birçok iş adamı arkadaşımı, esnafları ve gönül vermiş bir sürü kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. Hele benim gibi Tayyip beye de çok yakın, Hocaefendiye de çok yakın bir insan olarak, ben neye uğradığımı şaşırdım. Benim üzüntümü bir kenara bırakalım, hizmetteki arkadaşlarımın üzüntüsünü ifade edecek kelime bulmam mümkün değil. Yani nereden kaynaklanıyor, neden oldu, niye bu ifadeler, bu nasıl kin ve kızgınlık? Birkaç ayda olacak bir kızgınlığın, bir öfkenin, kinin neticesi değildir bunlar. Ben inanıyorum ki çok farklı kaynaklar, çok farklı istihbaratlardan kaynaklanan ifadelerin neticesidir bunlar. dedi.Kalkavan şöyle devam etti: Allah rızası için binlerce, onbinlerce öğretmen kardeşimiz evini, yurdunu, barkını, anasını, babasını, ocağını terk etmiş gitmiş. Bakın bir örnek vereyim; Mehmet Cengizi ziyarete gitmiştik bir gün. Dedi ki, Benim bir arkadaşım var. Zengin çok serveti var. Bir tane de oğlu var. O da hizmete girmiş. Adam yalvarıyor. Servetini bırakacak yönetecek kimse yok. Çocuk da Afrikanın bilmem neresinde. Adam, size 5 tane okul yaptırayım bana oğlumu verin diyor. dedi. Çocuk da demiş ki, Ben Allah rızası için ahiretime çalışarak ben onun rızasını almak üzere gidiyorum. deyip babasının malını mülkünü bırakarak gitmiş. Bu günlerde gidenler üç kuruş beş kuruş maaşını alıyorlar. Ama bundan 20-25 sene evvel o çocuklar maaşını alamadığı halde Moğolistanda, Sibiryada bize mesaj çekip Ben geceleri şoförlük yapıyorum beni düşünmeyin, öbür arkadaşlara bakın diyen insanların yüzü suyu hürmetine bu hizmete laf söylenmez. Anasından babasından ayrılıp gitmiş cenazesi gelmiş insanların yüzü suyu hürmetine bu ifadeler kullanılmaz. Bu ifadeler gerçekten çok yaralayıcı, çok üzücü. Yüzbinler, milyonlar bu duruma çok üzgün çok kırgın.Hizmeti ilk tanıdığı yıllarda, Mersinde babasının adını taşıyan bir okul yaptırdığını ve bu okulu Hizmete bağışlamak istediğini Hocaefendiye aktardığını belirten Kalkavan, Hocaefendinin kendisine İhsan bey mühim olan eğitim. Siz şimdi bunu devlete vermek üzere o niyetle yola çıktınız. Milli Eğitime verin. Siz daha gençsiniz, inşallah hizmette de eğitim kurumlarına vesile olursunuz. dediğini aktardı. İhsan Kalkavan, Bu olay onun ne kadar eğitim gönüllüsü olduğunu ortaya çıkardı. ifadelerini kullandı.Erkam Tufanın, Başbakanın Beni tehdit ettiler. sözünü sormasına karşılık Kalkavan şöyle cevap verdi: Hizmetle ilişkisi olan iş adamlarının tamamı arkadaşım. Bir arkadaşım, benimle en yakın olduğu halde, Hocaefendiyle tanıştırdığım halde bir gün uçağıyla havalanına inerken tesadüfen Fatih Eğitim Kurumlarının inşaatını görüyor. Merak etmiş bu kadar büyük müessese nedir diye. Kalkmış gitmiş ve o gün orayı görünce heyecana gelmiş çok ciddi bir rakamı orada gönülden himmet etmiş. Ben aylar sonra okul bittiğinde oraya himmet edilenler arasında onun ismini en yüksek rakamdan görünce şaşırdım. Dedim ki, Ya sen bana bile söylemedin. O da, Ya İhsan abi, ordan inerken gördüm, geçerken de uğradım. Neyini sana söyleyeyim. İnsanın yaptığı Allahla kendi arasında olan şey. Bunu sana söyleme ihtiyacı hissetmedim. dedi. Düşünebiliyor musun? Nasıl tehdit edersin? Bizde silah yok, çakı yok. Hepsi gönül almak için insanlar.Şimdi Sayın Başbakanımız diyor ki 28 Şubatta biz çektik, onlar ne çekti ki... Biz, 28 Şubatta hizmet olarak çektik ama bugün yapılan bu saldırılar ve bu ifadelerin yanında o gün çektiklerimiz gerçekten hiçbir şey değilmiş. diyen Kalkavan, 28 Şubat dönemlerinde yaşadığı bir anıyı da şu şekilde aktardı: Bir gün Kemal diye bir generalimiz - Allah gani gani rahmet eylesin - o günlerde televizyonlarda çıkıp Hizmet aleyhinde çok konuşmalar yapıyordu. Ben de, sabah kahvaltı yapıyorum Hocaefendi ile beraber. O esnada Efendim şu kişi bizimle alakalı sabaha kadar laf kurdu gibi bir laf ettim. Hocaefendinin yediği lokma ağzında kaldı ve İhsan bey. Peygamber ocağında bu mertebeye gelmiş bir general için kullandığınız ifadeyi size yakıştıramadım dedi. Benim en büyük işittiğim azar budur ve ondan sonra çok haddimi bildim. Hocaefendi böyle bir gönül adamı. Hocaefendi inanıyorum ki Tayyip bey için şu kadar gönül koymuş biri değildir.İhsan Kalkavan, dershaneler konusunda da hayr
Zaman
En Çok Okunan
06.03.2014
İhsanKalkavanBaşbakanınsöylemleribizlerigönüldenyaralıyorİhsan Kalkavan Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
İhsan Kalkavan: Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
Zaman
06.03.2014
13:19
İşadamı İhsan Kalkavan, Başbakan Erdoğanın ifadeleri akıl almayacak şekilde beni, Hizmete gönül vermiş birçok işadamı arkadaşımı ve kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. diye konuştu.İhsan Kalkavan, Bugün TVde yayınlanan Analiz programında Erkam Tufan Aytavın sorularını yanıtladı. Kalkavan, Başbakan Erdoğanın Hizmet Hareketine ve Hocaefendiye yönelik söylemlerinin çok kırıcı olduğunu ifade etti.25 seneden beridir Allah rızası için 24 saatin 20 saatini hizmet aşkına vermekteyim. diyen İhsan Kalkavan, Hacaefendiyi çok iyi tanıdığıma inanan birisi olarak gerçekten bu ifadeler akıl almayacak şekilde beni ve benim gibi Hizmete gönül vermiş birçok iş adamı arkadaşımı, esnafları ve gönül vermiş bir sürü kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. Hele benim gibi Tayyip beye de çok yakın, Hocaefendiye de çok yakın bir insan olarak, ben neye uğradığımı şaşırdım. Benim üzüntümü bir kenara bırakalım, hizmetteki arkadaşlarımın üzüntüsünü ifade edecek kelime bulmam mümkün değil. Yani nereden kaynaklanıyor, neden oldu, niye bu ifadeler, bu nasıl kin ve kızgınlık? Birkaç ayda olacak bir kızgınlığın, bir öfkenin, kinin neticesi değildir bunlar. Ben inanıyorum ki çok farklı kaynaklar, çok farklı istihbaratlardan kaynaklanan ifadelerin neticesidir bunlar. dedi.Kalkavan şöyle devam etti: Allah rızası için binlerce, onbinlerce öğretmen kardeşimiz evini, yurdunu, barkını, anasını, babasını, ocağını terk etmiş gitmiş. Bakın bir örnek vereyim; Mehmet Cengizi ziyarete gitmiştik bir gün. Dedi ki, Benim bir arkadaşım var. Zengin çok serveti var. Bir tane de oğlu var. O da hizmete girmiş. Adam yalvarıyor. Servetini bırakacak yönetecek kimse yok. Çocuk da Afrikanın bilmem neresinde. Adam, size 5 tane okul yaptırayım bana oğlumu verin diyor. dedi. Çocuk da demiş ki, Ben Allah rızası için ahiretime çalışarak ben onun rızasını almak üzere gidiyorum. deyip babasının malını mülkünü bırakarak gitmiş. Bu günlerde gidenler üç kuruş beş kuruş maaşını alıyorlar. Ama bundan 20-25 sene evvel o çocuklar maaşını alamadığı halde Moğolistanda, Sibiryada bize mesaj çekip Ben geceleri şoförlük yapıyorum beni düşünmeyin, öbür arkadaşlara bakın diyen insanların yüzü suyu hürmetine bu hizmete laf söylenmez. Anasından babasından ayrılıp gitmiş cenazesi gelmiş insanların yüzü suyu hürmetine bu ifadeler kullanılmaz. Bu ifadeler gerçekten çok yaralayıcı, çok üzücü. Yüzbinler, milyonlar bu duruma çok üzgün çok kırgın.Hizmeti ilk tanıdığı yıllarda, Mersinde babasının adını taşıyan bir okul yaptırdığını ve bu okulu Hizmete bağışlamak istediğini Hocaefendiye aktardığını belirten Kalkavan, Hocaefendinin kendisine İhsan bey mühim olan eğitim. Siz şimdi bunu devlete vermek üzere o niyetle yola çıktınız. Milli Eğitime verin. Siz daha gençsiniz, inşallah hizmette de eğitim kurumlarına vesile olursunuz. dediğini aktardı. İhsan Kalkavan, Bu olay onun ne kadar eğitim gönüllüsü olduğunu ortaya çıkardı. ifadelerini kullandı.Erkam Tufanın, Başbakanın Beni tehdit ettiler. sözünü sormasına karşılık Kalkavan şöyle cevap verdi: Hizmetle ilişkisi olan iş adamlarının tamamı arkadaşım. Bir arkadaşım, benimle en yakın olduğu halde, Hocaefendiyle tanıştırdığım halde bir gün uçağıyla havalanına inerken tesadüfen Fatih Eğitim Kurumlarının inşaatını görüyor. Merak etmiş bu kadar büyük müessese nedir diye. Kalkmış gitmiş ve o gün orayı görünce heyecana gelmiş çok ciddi bir rakamı orada gönülden himmet etmiş. Ben aylar sonra okul bittiğinde oraya himmet edilenler arasında onun ismini en yüksek rakamdan görünce şaşırdım. Dedim ki, Ya sen bana bile söylemedin. O da, Ya İhsan abi, ordan inerken gördüm, geçerken de uğradım. Neyini sana söyleyeyim. İnsanın yaptığı Allahla kendi arasında olan şey. Bunu sana söyleme ihtiyacı hissetmedim. dedi. Düşünebiliyor musun? Nasıl tehdit edersin? Bizde silah yok, çakı yok. Hepsi gönül almak için insanlar.Şimdi Sayın Başbakanımız diyor ki 28 Şubatta biz çektik, onlar ne çekti ki... Biz, 28 Şubatta hizmet olarak çektik ama bugün yapılan bu saldırılar ve bu ifadelerin yanında o gün çektiklerimiz gerçekten hiçbir şey değilmiş. diyen Kalkavan, 28 Şubat dönemlerinde yaşadığı bir anıyı da şu şekilde aktardı: Bir gün Kemal diye bir generalimiz - Allah gani gani rahmet eylesin - o günlerde televizyonlarda çıkıp Hizmet aleyhinde çok konuşmalar yapıyordu. Ben de, sabah kahvaltı yapıyorum Hocaefendi ile beraber. O esnada Efendim şu kişi bizimle alakalı sabaha kadar laf kurdu gibi bir laf ettim. Hocaefendinin yediği lokma ağzında kaldı ve İhsan bey. Peygamber ocağında bu mertebeye gelmiş bir general için kullandığınız ifadeyi size yakıştıramadım dedi. Benim en büyük işittiğim azar budur ve ondan sonra çok haddimi bildim. Hocaefendi böyle bir gönül adamı. Hocaefendi inanıyorum ki Tayyip bey için şu kadar gönül koymuş biri değildir.İhsan Kalkavan, dershaneler konusunda da hayr
Zaman
Ana Sayfa
06.03.2014
İhsanKalkavanBaşbakanınsöylemleribizlerigönüldenyaralıyorİhsan Kalkavan Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
İhsan Kalkavan: Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
Zaman
06.03.2014
12:32
İşadamı İhsan Kalkavan, Başbakan Erdoğanın ifadeleri akıl almayacak şekilde beni, Hizmete gönül vermiş birçok işadamı arkadaşımı ve kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. diye konuştu.İhsan Kalkavan, Bugün TVde yayınlanan Analiz programında Erkam Tufan Aytavın sorularını yanıtladı. Kalkavan, Başbakan Erdoğanın Hizmet Hareketine ve Hocaefendiye yönelik söylemlerinin çok kırıcı olduğunu ifade etti.25 seneden beridir Allah rızası için 24 saatin 20 saatini hizmet aşkına vermekteyim. diyen İhsan Kalkavan, Hacaefendiyi çok iyi tanıdığıma inanan birisi olarak gerçekten bu ifadeler akıl almayacak şekilde beni ve benim gibi Hizmete gönül vermiş birçok iş adamı arkadaşımı, esnafları ve gönül vermiş bir sürü kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. Hele benim gibi Tayyip beye de çok yakın, Hocaefendiye de çok yakın bir insan olarak, ben neye uğradığımı şaşırdım. Benim üzüntümü bir kenara bırakalım, hizmetteki arkadaşlarımın üzüntüsünü ifade edecek kelime bulmam mümkün değil. Yani nereden kaynaklanıyor, neden oldu, niye bu ifadeler, bu nasıl kin ve kızgınlık? Birkaç ayda olacak bir kızgınlığın, bir öfkenin, kinin neticesi değildir bunlar. Ben inanıyorum ki çok farklı kaynaklar, çok farklı istihbaratlardan kaynaklanan ifadelerin neticesidir bunlar. dedi.Kalkavan şöyle devam etti: Allah rızası için binlerce, onbinlerce öğretmen kardeşimiz evini, yurdunu, barkını, anasını, babasını, ocağını terk etmiş gitmiş. Bakın bir örnek vereyim; Mehmet Cengizi ziyarete gitmiştik bir gün. Dedi ki, Benim bir arkadaşım var. Zengin çok serveti var. Bir tane de oğlu var. O da hizmete girmiş. Adam yalvarıyor. Servetini bırakacak yönetecek kimse yok. Çocuk da Afrikanın bilmem neresinde. Adam, size 5 tane okul yaptırayım bana oğlumu verin diyor. dedi. Çocuk da demiş ki, Ben Allah rızası için ahiretime çalışarak ben onun rızasını almak üzere gidiyorum. deyip babasının malını mülkünü bırakarak gitmiş. Bu günlerde gidenler üç kuruş beş kuruş maaşını alıyorlar. Ama bundan 20-25 sene evvel o çocuklar maaşını alamadığı halde Moğolistanda, Sibiryada bize mesaj çekip Ben geceleri şoförlük yapıyorum beni düşünmeyin, öbür arkadaşlara bakın diyen insanların yüzü suyu hürmetine bu hizmete laf söylenmez. Anasından babasından ayrılıp gitmiş cenazesi gelmiş insanların yüzü suyu hürmetine bu ifadeler kullanılmaz. Bu ifadeler gerçekten çok yaralayıcı, çok üzücü. Yüzbinler, milyonlar bu duruma çok üzgün çok kırgın.Hizmeti ilk tanıdığı yıllarda, Mersinde babasının adını taşıyan bir okul yaptırdığını ve bu okulu Hizmete bağışlamak istediğini Hocaefendiye aktardığını belirten Kalkavan, Hocaefendinin kendisine İhsan bey mühim olan eğitim. Siz şimdi bunu devlete vermek üzere o niyetle yola çıktınız. Milli Eğitime verin. Siz daha gençsiniz, inşallah hizmette de eğitim kurumlarına vesile olursunuz. dediğini aktardı. İhsan Kalkavan, Bu olay onun ne kadar eğitim gönüllüsü olduğunu ortaya çıkardı. ifadelerini kullandı.Erkam Tufanın, Başbakanın Beni tehdit ettiler. sözünü sormasına karşılık Kalkavan şöyle cevap verdi: Hizmetle ilişkisi olan iş adamlarının tamamı arkadaşım. Bir arkadaşım, benimle en yakın olduğu halde, Hocaefendiyle tanıştırdığım halde bir gün uçağıyla havalanına inerken tesadüfen Fatih Eğitim Kurumlarının inşaatını görüyor. Merak etmiş bu kadar büyük müessese nedir diye. Kalkmış gitmiş ve o gün orayı görünce heyecana gelmiş çok ciddi bir rakamı orada gönülden himmet etmiş. Ben aylar sonra okul bittiğinde oraya himmet edilenler arasında onun ismini en yüksek rakamdan görünce şaşırdım. Dedim ki, Ya sen bana bile söylemedin. O da, Ya İhsan abi, ordan inerken gördüm, geçerken de uğradım. Neyini sana söyleyeyim. İnsanın yaptığı Allahla kendi arasında olan şey. Bunu sana söyleme ihtiyacı hissetmedim. dedi. Düşünebiliyor musun? Nasıl tehdit edersin? Bizde silah yok, çakı yok. Hepsi gönül almak için insanlar.Şimdi Sayın Başbakanımız diyor ki 28 Şubatta biz çektik, onlar ne çekti ki... Biz, 28 Şubatta hizmet olarak çektik ama bugün yapılan bu saldırılar ve bu ifadelerin yanında o gün çektiklerimiz gerçekten hiçbir şey değilmiş. diyen Kalkavan, 28 Şubat dönemlerinde yaşadığı bir anıyı da şu şekilde aktardı: Bir gün Kemal diye bir generalimiz - Allah gani gani rahmet eylesin - o günlerde televizyonlarda çıkıp Hizmet aleyhinde çok konuşmalar yapıyordu. Ben de, sabah kahvaltı yapıyorum Hocaefendi ile beraber. O esnada Efendim şu kişi bizimle alakalı sabaha kadar laf kurdu gibi bir laf ettim. Hocaefendinin yediği lokma ağzında kaldı ve İhsan bey. Peygamber ocağında bu mertebeye gelmiş bir general için kullandığınız ifadeyi size yakıştıramadım dedi. Benim en büyük işittiğim azar budur ve ondan sonra çok haddimi bildim. Hocaefendi böyle bir gönül adamı. Hocaefendi inanıyorum ki Tayyip bey için şu kadar gönül koymuş biri değildir.İhsan Kalkavan, dershaneler konusunda da hayr
Zaman
Güncel
06.03.2014
İhsanKalkavanBaşbakanınsöylemleribizlerigönüldenyaralıyorİhsan Kalkavan Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
'Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor'
Zaman
06.03.2014
06:12
İşadamı İhsan Kalkavan, Başbakan Erdoğanın ifadeleri akıl almayacak şekilde beni, Hizmete gönül vermiş birçok işadamı arkadaşımı ve kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. diye konuştu.İhsan Kalkavan, Bugün TVde yayınlanan Analiz programında Erkam Tufan Aytavın sorularını yanıtladı. Kalkavan, Başbakan Erdoğanın Hizmet Hareketine ve Hocaefendiye yönelik söylemlerinin çok kırıcı olduğunu ifade etti.25 seneden beridir Allah rızası için 24 saatin 20 saatini hizmet aşkına vermekteyim. diyen İhsan Kalkavan, Hacaefendiyi çok iyi tanıdığıma inanan birisi olarak gerçekten bu ifadeler akıl almayacak şekilde beni ve benim gibi Hizmete gönül vermiş birçok iş adamı arkadaşımı, esnafları ve gönül vermiş bir sürü kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. Hele benim gibi Tayyip beye de çok yakın, Hocaefendiye de çok yakın bir insan olarak, ben neye uğradığımı şaşırdım. Benim üzüntümü bir kenara bırakalım, hizmetteki arkadaşlarımın üzüntüsünü ifade edecek kelime bulmam mümkün değil. Yani nereden kaynaklanıyor, neden oldu, niye bu ifadeler, bu nasıl kin ve kızgınlık? Birkaç ayda olacak bir kızgınlığın, bir öfkenin, kinin neticesi değildir bunlar. Ben inanıyorum ki çok farklı kaynaklar, çok farklı istihbaratlardan kaynaklanan ifadelerin neticesidir bunlar. dedi.Kalkavan şöyle devam etti: Allah rızası için binlerce, onbinlerce öğretmen kardeşimiz evini, yurdunu, barkını, anasını, babasını, ocağını terk etmiş gitmiş. Bakın bir örnek vereyim; Mehmet Cengizi ziyarete gitmiştik bir gün. Dedi ki, Benim bir arkadaşım var. Zengin çok serveti var. Bir tane de oğlu var. O da hizmete girmiş. Adam yalvarıyor. Servetini bırakacak yönetecek kimse yok. Çocuk da Afrikanın bilmem neresinde. Adam, size 5 tane okul yaptırayım bana oğlumu verin diyor. dedi. Çocuk da demiş ki, Ben Allah rızası için ahiretime çalışarak ben onun rızasını almak üzere gidiyorum. deyip babasının malını mülkünü bırakarak gitmiş. Bu günlerde gidenler üç kuruş beş kuruş maaşını alıyorlar. Ama bundan 20-25 sene evvel o çocuklar maaşını alamadığı halde Moğolistanda, Sibiryada bize mesaj çekip Ben geceleri şoförlük yapıyorum beni düşünmeyin, öbür arkadaşlara bakın diyen insanların yüzü suyu hürmetine bu hizmete laf söylenmez. Anasından babasından ayrılıp gitmiş cenazesi gelmiş insanların yüzü suyu hürmetine bu ifadeler kullanılmaz. Bu ifadeler gerçekten çok yaralayıcı, çok üzücü. Yüzbinler, milyonlar bu duruma çok üzgün çok kırgın.Hizmeti ilk tanıdığı yıllarda, Mersinde babasının adını taşıyan bir okul yaptırdığını ve bu okulu Hizmete bağışlamak istediğini Hocaefendiye aktardığını belirten Kalkavan, Hocaefendinin kendisine İhsan bey mühim olan eğitim. Siz şimdi bunu devlete vermek üzere o niyetle yola çıktınız. Milli Eğitime verin. Siz daha gençsiniz, inşallah hizmette de eğitim kurumlarına vesile olursunuz. dediğini aktardı. İhsan Kalkavan, Bu olay onun ne kadar eğitim gönüllüsü olduğunu ortaya çıkardı. ifadelerini kullandı.Erkam Tufanın, Başbakanın Beni tehdit ettiler. sözünü sormasına karşılık Kalkavan şöyle cevap verdi: Hizmetle ilişkisi olan iş adamlarının tamamı arkadaşım. Bir arkadaşım, benimle en yakın olduğu halde, Hocaefendiyle tanıştırdığım halde bir gün uçağıyla havalanına inerken tesadüfen Fatih Eğitim Kurumlarının inşaatını görüyor. Merak etmiş bu kadar büyük müessese nedir diye. Kalkmış gitmiş ve o gün orayı görünce heyecana gelmiş çok ciddi bir rakamı orada gönülden himmet etmiş. Ben aylar sonra okul bittiğinde oraya himmet edilenler arasında onun ismini en yüksek rakamdan görünce şaşırdım. Dedim ki, Ya sen bana bile söylemedin. O da, Ya İhsan abi, ordan inerken gördüm, geçerken de uğradım. Neyini sana söyleyeyim. İnsanın yaptığı Allahla kendi arasında olan şey. Bunu sana söyleme ihtiyacı hissetmedim. dedi. Düşünebiliyor musun? Nasıl tehdit edersin? Bizde silah yok, çakı yok. Hepsi gönül almak için insanlar.Şimdi Sayın Başbakanımız diyor ki 28 Şubatta biz çektik, onlar ne çekti ki... Biz, 28 Şubatta hizmet olarak çektik ama bugün yapılan bu saldırılar ve bu ifadelerin yanında o gün çektiklerimiz gerçekten hiçbir şey değilmiş. diyen Kalkavan, 28 Şubat dönemlerinde yaşadığı bir anıyı da şu şekilde aktardı: Bir gün Kemal diye bir generalimiz - Allah gani gani rahmet eylesin - o günlerde televizyonlarda çıkıp Hizmet aleyhinde çok konuşmalar yapıyordu. Ben de, sabah kahvaltı yapıyorum Hocaefendi ile beraber. O esnada Efendim şu kişi bizimle alakalı sabaha kadar laf kurdu gibi bir laf ettim. Hocaefendinin yediği lokma ağzında kaldı ve İhsan bey. Peygamber ocağında bu mertebeye gelmiş bir general için kullandığınız ifadeyi size yakıştıramadım dedi. Benim en büyük işittiğim azar budur ve ondan sonra çok haddimi bildim. Hocaefendi böyle bir gönül adamı. Hocaefendi inanıyorum ki Tayyip bey için şu kadar gönül koymuş biri değildir.İhsan Kalkavan, dershaneler konusunda da hayr
Zaman
Son Dakika
06.03.2014
BaşbakanınsöylemleribizlerigönüldenyaralıyorBaşbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
'Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor'
Zaman
06.03.2014
06:12
İşadamı İhsan Kalkavan, Başbakan Erdoğanın ifadeleri akıl almayacak şekilde beni, Hizmete gönül vermiş birçok işadamı arkadaşımı ve kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. diye konuştu.İhsan Kalkavan, Bugün TVde yayınlanan Analiz programında Erkam Tufan Aytavın sorularını yanıtladı. Kalkavan, Başbakan Erdoğanın Hizmet Hareketine ve Hocaefendiye yönelik söylemlerinin çok kırıcı olduğunu ifade etti.25 seneden beridir Allah rızası için 24 saatin 20 saatini hizmet aşkına vermekteyim. diyen İhsan Kalkavan, Hacaefendiyi çok iyi tanıdığıma inanan birisi olarak gerçekten bu ifadeler akıl almayacak şekilde beni ve benim gibi Hizmete gönül vermiş birçok iş adamı arkadaşımı, esnafları ve gönül vermiş bir sürü kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. Hele benim gibi Tayyip beye de çok yakın, Hocaefendiye de çok yakın bir insan olarak, ben neye uğradığımı şaşırdım. Benim üzüntümü bir kenara bırakalım, hizmetteki arkadaşlarımın üzüntüsünü ifade edecek kelime bulmam mümkün değil. Yani nereden kaynaklanıyor, neden oldu, niye bu ifadeler, bu nasıl kin ve kızgınlık? Birkaç ayda olacak bir kızgınlığın, bir öfkenin, kinin neticesi değildir bunlar. Ben inanıyorum ki çok farklı kaynaklar, çok farklı istihbaratlardan kaynaklanan ifadelerin neticesidir bunlar. dedi.Kalkavan şöyle devam etti: Allah rızası için binlerce, onbinlerce öğretmen kardeşimiz evini, yurdunu, barkını, anasını, babasını, ocağını terk etmiş gitmiş. Bakın bir örnek vereyim; Mehmet Cengizi ziyarete gitmiştik bir gün. Dedi ki, Benim bir arkadaşım var. Zengin çok serveti var. Bir tane de oğlu var. O da hizmete girmiş. Adam yalvarıyor. Servetini bırakacak yönetecek kimse yok. Çocuk da Afrikanın bilmem neresinde. Adam, size 5 tane okul yaptırayım bana oğlumu verin diyor. dedi. Çocuk da demiş ki, Ben Allah rızası için ahiretime çalışarak ben onun rızasını almak üzere gidiyorum. deyip babasının malını mülkünü bırakarak gitmiş. Bu günlerde gidenler üç kuruş beş kuruş maaşını alıyorlar. Ama bundan 20-25 sene evvel o çocuklar maaşını alamadığı halde Moğolistanda, Sibiryada bize mesaj çekip Ben geceleri şoförlük yapıyorum beni düşünmeyin, öbür arkadaşlara bakın diyen insanların yüzü suyu hürmetine bu hizmete laf söylenmez. Anasından babasından ayrılıp gitmiş cenazesi gelmiş insanların yüzü suyu hürmetine bu ifadeler kullanılmaz. Bu ifadeler gerçekten çok yaralayıcı, çok üzücü. Yüzbinler, milyonlar bu duruma çok üzgün çok kırgın.Hizmeti ilk tanıdığı yıllarda, Mersinde babasının adını taşıyan bir okul yaptırdığını ve bu okulu Hizmete bağışlamak istediğini Hocaefendiye aktardığını belirten Kalkavan, Hocaefendinin kendisine İhsan bey mühim olan eğitim. Siz şimdi bunu devlete vermek üzere o niyetle yola çıktınız. Milli Eğitime verin. Siz daha gençsiniz, inşallah hizmette de eğitim kurumlarına vesile olursunuz. dediğini aktardı. İhsan Kalkavan, Bu olay onun ne kadar eğitim gönüllüsü olduğunu ortaya çıkardı. ifadelerini kullandı.Erkam Tufanın, Başbakanın Beni tehdit ettiler. sözünü sormasına karşılık Kalkavan şöyle cevap verdi: Hizmetle ilişkisi olan iş adamlarının tamamı arkadaşım. Bir arkadaşım, benimle en yakın olduğu halde, Hocaefendiyle tanıştırdığım halde bir gün uçağıyla havalanına inerken tesadüfen Fatih Eğitim Kurumlarının inşaatını görüyor. Merak etmiş bu kadar büyük müessese nedir diye. Kalkmış gitmiş ve o gün orayı görünce heyecana gelmiş çok ciddi bir rakamı orada gönülden himmet etmiş. Ben aylar sonra okul bittiğinde oraya himmet edilenler arasında onun ismini en yüksek rakamdan görünce şaşırdım. Dedim ki, Ya sen bana bile söylemedin. O da, Ya İhsan abi, ordan inerken gördüm, geçerken de uğradım. Neyini sana söyleyeyim. İnsanın yaptığı Allahla kendi arasında olan şey. Bunu sana söyleme ihtiyacı hissetmedim. dedi. Düşünebiliyor musun? Nasıl tehdit edersin? Bizde silah yok, çakı yok. Hepsi gönül almak için insanlar.Şimdi Sayın Başbakanımız diyor ki 28 Şubatta biz çektik, onlar ne çekti ki... Biz, 28 Şubatta hizmet olarak çektik ama bugün yapılan bu saldırılar ve bu ifadelerin yanında o gün çektiklerimiz gerçekten hiçbir şey değilmiş. diyen Kalkavan, 28 Şubat dönemlerinde yaşadığı bir anıyı da şu şekilde aktardı: Bir gün Kemal diye bir generalimiz - Allah gani gani rahmet eylesin - o günlerde televizyonlarda çıkıp Hizmet aleyhinde çok konuşmalar yapıyordu. Ben de, sabah kahvaltı yapıyorum Hocaefendi ile beraber. O esnada Efendim şu kişi bizimle alakalı sabaha kadar laf kurdu gibi bir laf ettim. Hocaefendinin yediği lokma ağzında kaldı ve İhsan bey. Peygamber ocağında bu mertebeye gelmiş bir general için kullandığınız ifadeyi size yakıştıramadım dedi. Benim en büyük işittiğim azar budur ve ondan sonra çok haddimi bildim. Hocaefendi böyle bir gönül adamı. Hocaefendi inanıyorum ki Tayyip bey için şu kadar gönül koymuş biri değildir.İhsan Kalkavan, dershaneler konusunda da hayr
Zaman
Ana Sayfa
06.03.2014
BaşbakanınsöylemleribizlerigönüldenyaralıyorBaşbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
Kalkavan: Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
Zaman
06.03.2014
02:06
İşadamı İhsan Kalkavan, Başbakan Erdoğanın ifadeleri akıl almayacak şekilde beni, Hizmete gönül vermiş birçok işadamı arkadaşımı ve kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. diye konuştu.İhsan Kalkavan, Bugün TVde yayınlanan Analiz programında Erkam Tufan Aytavın sorularını yanıtladı. Kalkavan, Başbakan Erdoğanın Hizmet Hareketine ve Hocaefendiye yönelik söylemlerinin çok kırıcı olduğunu ifade etti. 25 seneden beridir Allah rızası için 24 saatin 20 saatini hizmet aşkına vermekteyim. diyen İhsan Kalkavan, Hacaefendiyi çok iyi tanıdığıma inanan birisi olarak gerçekten bu ifadeler akıl almayacak şekilde beni ve benim gibi Hizmete gönül vermiş birçok iş adamı arkadaşımı, esnafları ve gönül vermiş bir sürü kardeşlerimizi gönülden yaralıyor. Hele benim gibi Tayyip beye de çok yakın, Hocaefendiye de çok yakın bir insan olarak, ben neye uğradığımı şaşırdım. Benim üzüntümü bir kenara bırakalım, hizmetteki arkadaşlarımın üzüntüsünü ifade edecek kelime bulmam mümkün değil. Yani nereden kaynaklanıyor, neden oldu, niye bu ifadeler, bu nasıl kin ve kızgınlık? Birkaç ayda olacak bir kızgınlığın, bir öfkenin, kinin neticesi değildir bunlar. Ben inanıyorum ki çok farklı kaynaklar, çok farklı istihbaratlardan kaynaklanan ifadelerin neticesidir bunlar. dedi. Kalkavan şöyle devam etti: Allah rızası için binlerce, onbinlerce öğretmen kardeşimiz evini, yurdunu, barkını, anasını, babasını, ocağını terk etmiş gitmiş. Bakın bir örnek vereyim; Mehmet Cengizi ziyarete gitmiştik bir gün. Dedi ki, Benim bir arkadaşım var. Zengin çok serveti var. Bir tane de oğlu var. O da hizmete girmiş. Adam yalvarıyor. Servetini bırakacak yönetecek kimse yok. Çocuk da Afrikanın bilmem neresinde. Adam, size 5 tane okul yaptırayım bana oğlumu verin diyor. dedi. Çocuk da demiş ki, Ben Allah rızası için ahiretime çalışarak ben onun rızasını almak üzere gidiyorum. deyip babasının malını mülkünü bırakarak gitmiş. Bu günlerde gidenler üç kuruş beş kuruş maaşını alıyorlar. Ama bundan 20-25 sene evvel o çocuklar maaşını alamadığı halde Moğolistanda, Sibiryada bize mesaj çekip Ben geceleri şoförlük yapıyorum beni düşünmeyin, öbür arkadaşlara bakın diyen insanların yüzü suyu hürmetine bu hizmete laf söylenmez. Anasından babasından ayrılıp gitmiş cenazesi gelmiş insanların yüzü suyu hürmetine bu ifadeler kullanılmaz. Bu ifadeler gerçekten çok yaralayıcı, çok üzücü. Yüzbinler, milyonlar bu duruma çok üzgün çok kırgın. Hizmeti ilk tanıdığı yıllarda, Mersinde babasının adını taşıyan bir okul yaptırdığını ve bu okulu Hizmete bağışlamak istediğini Hocaefendiye aktardığını belirten Kalkavan, Hocaefendinin kendisine İhsan bey mühim olan eğitim. Siz şimdi bunu devlete vermek üzere o niyetle yola çıktınız. Milli Eğitime verin. Siz daha gençsiniz, inşallah hizmette de eğitim kurumlarına vesile olursunuz. dediğini aktardı. İhsan Kalkavan, Bu olay onun ne kadar eğitim gönüllüsü olduğunu ortaya çıkardı. ifadelerini kullandı.Erkam Tufanın, Başbakanın Beni tehdit ettiler. sözünü sormasına karşılık Kalkavan şöyle cevap verdi: Hizmetle ilişkisi olan iş adamlarının tamamı arkadaşım. Bir arkadaşım, benimle en yakın olduğu halde, Hocaefendiyle tanıştırdığım halde bir gün uçağıyla havalanına inerken tesadüfen Fatih Eğitim Kurumlarının inşaatını görüyor. Merak etmiş bu kadar büyük müessese nedir diye. Kalkmış gitmiş ve o gün orayı görünce heyecana gelmiş çok ciddi bir rakamı orada gönülden himmet etmiş. Ben aylar sonra okul bittiğinde oraya himmet edilenler arasında onun ismini en yüksek rakamdan görünce şaşırdım. Dedim ki, Ya sen bana bile söylemedin. O da, Ya İhsan abi, ordan inerken gördüm, geçerken de uğradım. Neyini sana söyleyeyim. İnsanın yaptığı Allahla kendi arasında olan şey. Bunu sana söyleme ihtiyacı hissetmedim. dedi. Düşünebiliyor musun? Nasıl tehdit edersin? Bizde silah yok, çakı yok. Hepsi gönül almak için insanlar. Şimdi Sayın Başbakanımız diyor ki 28 Şubatta biz çektik, onlar ne çekti ki... Biz, 28 Şubatta hizmet olarak çektik ama bugün yapılan bu saldırılar ve bu ifadelerin yanında o gün çektiklerimiz gerçekten hiçbir şey değilmiş. diyen Kalkavan, 28 Şubat dönemlerinde yaşadığı bir anıyı da şu şekilde aktardı: Bir gün Kemal diye bir generalimiz - Allah gani gani rahmet eylesin - o günlerde televizyonlarda çıkıp Hizmet aleyhinde çok konuşmalar yapıyordu. Ben de, sabah kahvaltı yapıyorum Hocaefendi ile beraber. O esnada Efendim şu kişi bizimle alakalı sabaha kadar laf kurdu gibi bir laf ettim. Hocaefendinin yediği lokma ağzında kaldı ve İhsan bey. Peygamber ocağında bu mertebeye gelmiş bir general için kullandığınız ifadeyi size yakıştıramadım dedi. Benim en büyük işittiğim azar budur ve ondan sonra çok haddimi bildim. Hocaefendi böyle bir gönül adamı. Hocaefendi inanıyorum ki Tayyip bey için şu kadar gönül koymuş biri değildir. İhsan Kalkavan, dershaneler konusunda
Zaman
Son Dakika
06.03.2014
KalkavanBaşbakanınsöylemleribizlerigönüldenyaralıyorKalkavan Başbakanın söylemleri bizleri gönülden yaralıyor
Tel çubukla suyun izini sürüyor
Zaman
04.02.2014
11:56
Youtube yüklediği video sayesinde Su bulan adam namıyla ünlenen ve biranda sosyal medyanın fenomeni haline gelen 60 yaşındaki Şevket Kozalak, çelik ve bakır tellerden yaptığı çubukla dağ taş demeden 15 yıldır suyun izini sürüyor.Hiçbir teknik alete gerek duymadan, bir buçuk metrelik tel çubukla yeraltındaki suları tespit eden Kozalak, vücudunda kaynağı belirlenemeyen manyetik çekim sayesinde tahminlerinin yüzde 70inin doğru çıktığını söylüyor. Yaklaşık 15 yıl süren bir araştırmanın ardından 10 kat bakır, çelik ve alüminyum telleri bir birine dolayarak kendine tel çubuk yapan ilkokul mezunu Şevket Kozalak nam-ı diğer Su Bulan Adam, M harfini andıran düzeneğiyle yerin altındaki su kaynaklarını kısa sürede tespit edebiliyor. Tel çubuğun suyla kendi arasında iletkenlik görevi yaptığına inanan Kozalak, suya yaklaştığı andan itibaren elindeki çubuğun sağa-sola doğru döndüğünü ifade ediyor. Bu şekilde suyun yerini ve debisini tespit edebildiğini aktaran Kozalak, su kuyusu kazmak isteyen ancak yeri garantilemeye çalışan vatandaşların imdadına yetişiyor. Yeteneği sayesinde geçtiğimiz haftasonu ünlü komedyen Okan Bayülgenin sunduğu Makina Kafa programına da konuk olan Kozalak, elindeki tel çubukla gözleri bağlı vaziyette toprağa gömülen su şişesini eliyle koymuş gibi bulabiliyor. Suyun bulunduğu alana yaklaştığında çubuğu kontrol etmekte güçlük çeken Kozalak, elindeki sert çubuğun şiddetli bir şekilde kıvrılmasıyla suyun yerini tespit ediyor. YETENEĞİME BEN BİLE İNANMADIMİnsanları ümitlendirmemek için suyun derinliğiyle ilgili kesin bir tahmin yürütemediğini dile getiren Kozalak, Ben ilk olarak dut ağacının dalıyla başladım. Ben bile buna inanmıyordum. Benim bir arazimde su aramak için bir adam bulduk. Dut dalıyla suyu bulacağını iddia etmişti. Ben bunu duyunca çok şaşırdım. Bu kadar teknoloji varken dut dalıyla su bulunmasına inanmadım. Ama o arkadaşın getirdiği dut dalını elime aldığımda o adamdaki enerjinin 20-30 kat fazlasının kendimde olduğunu anladım. Sonra bu işe adapte oldum. Yaklaşık 15 yıldır bünyemdeki enerjiyi deneyerek bu aşamaya geldim. Şu anda su üzerinde benim tahminlerim yüzde 70dir. Benim görevim suyun yerini tespit etmek. Bana 10 metre derinlikteki suda tepki veriyor, 800 metre derinlikteki suda aynı tepkiyi veriyor. Kullandığım alet benim bünyemle ilgilidir. Bu alet; 10 kat 1,5 santimlik çelik, 7 santimlik bakır ve bir miktar da alüminyum karışımlı teldir. Ben buna yıllarımı verdim. Bu aletin herhangi bir parçası eksik olduğu zaman kesinlikle tepki vermez, yanlış bilgi verir. dedi.DOKTORLAR BİRŞEY BULAMADIDoktorların kendinde var olduğuna inandığı enerjiyi bilimsel olarak açıklayamadığını kaydeden Kozalak, Önceleri 110 kilo ağırlığındaydım. Sonra bir rahatsızlıkla kilo vermeye başladım. Hastanelere gittim bir türlü teşhis koyamadılar. Ankaraya gittim ve yapılan tahlillere göre, her hangi bir hastalığa rastlanmadı. Doktorlara bendeki yetenekten bahsettim. Bende biyoenerji olduğunu söylediler. Ben araziye çıkıp bu enerjiyi harcadığım zaman çok rahatlıyorum ve rahat uyuyorum. Bunu kullanmadığım zaman rahatsızlık hissediyorum. Benim bünyemde manyetik bir çekim var. Doktorlar 3 yıl önce beni 2-3 kere tahlile saldılar. Ama bir şey bulamadılar. Doktorlar kesin olmamakla beraber bende bir enerjinin olduğunu söylediler. Ben o çubuğu elime alıp hareket ettiğim zaman çok rahatlıyorum. diye konuştu.DOĞALGAZ, KAPLICA VE ACI SU KAYNAKLARINI BULABİLİRİMYeteneği sayesinde yer altındaki doğalgaz, kaplıca ve halk arasında acı su olarak bilinen maden suyu kaynaklarını da bulabildiğini ifade eden Kozalak vücudunda kanama meydana geldiği zaman kısa süreliğine yeteneğini kaybettiğini kaydederek, şöyle konuştu: Sıcak suyla ilgili çalışma yaptım. Elbistan ve Ekinözü ilçelerindeki şifalı sularla ilgilendim ve onları da hissettim. Ayrıca deniz kenarındaki tuzlu suların da kaynaklarını biliyorum. Doğalgazın debisini bilemiyorum ama bana tepkisi oldukça fazla. Çalışmaların devam ediyorum. Doğalgazın nerede olduğunu bulabilirim. Bazı kuyularda hem su, hem de doğalgaz çıkıyor. Açıklamaya çekiniyorum çünkü ben bir ilkokul mezunuyum. Bazı insanlar inanmıyorlar ama görünce çok şaşırıyorlar.TÜRKİYENİN BİRÇOK BÖLGESİNİ GEZDİMTürkiyenin birçok bölgesinde su arama çalışması yaptığını ve başarılı sonuçlar elde ettiğini ifade eden Kozalak, Benim telefonu açacak durumum yok. Çünkü çok yoğun telefon geliyor, suyun bulunmasıyla ilgili sorular soruyorlar. Türkiyenin birçok ilinde su buldum. ifadelerini kullandı.Yavuz Selim Mahallesi Muhtarı Hasan Yorulmaz ise Şevket Kozalakın su çıkma ihtimali olamayan bir bölgede su kaynağı bulduğunu belirterek Şevket ağabeyle Çağlayancerite gittik. Suyun olmadığı bir tepenin üzerinde su bulmasına şahit oldum. Su yok denmesine rağmen kuyu vuruldu, şu anda su orada taşıyor. şeklinde konuştu.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
04.02.2014
TelçubuklasuyunizinisürüyorTel çubukla suyun izini sürüyor
Beşir Ayvazoğlu - Halide Edib Adıvar ve masallar
Zaman
23.01.2014
02:06
1930’larda çıkmış gazeteleri tararken Akşam gazetesinde Halide Edib Adıvar’ın yazıları da dikkatimi çekmiş, bazılarının kopyalarını almıştım.Türk Edebiyatı dergisinin Halide Edib ağırlıklı olarak çıkacak Şubat sayısını hazırlarken dosyalarımı karıştırınca bu yazılar karşıma çıktı. Özellikle 16 Mayıs 1939 tarihli nüshada yayımlanan “Cin, Peri ve Edebî Mülkiyet” başlıklı yazıyı okuyunca şaşırdım. Meğerse 1-5 Mayıs 1939 tarihleri arasında gerçekleştirilen Birinci Türk Neşriyat Kongresi’nde, Gençlik ve Çocuk Edebiyatı Encümeni’nin raporu tartışılırken cin ve peri masallarının yasaklanıp yasaklanmaması, ayrıca padişah, sultan, şehzade gibi kelimelerin ayıklanıp ayıklanmaması ciddi bir şekilde tartışılmış. Milli Şef Devri’nin kültür politikasının belirlenmesinde önemli bir rolü bulunan Birinci Türk Neşriyat Kongresi’nin tutanakları yayımlanmıştır. Yıllar önce temin ettiğim bu kitabı kütüphanemde bulup söz konusu raporu okudum. Tezer Taşkıran tarafından okunan raporda aslında tartışılan konuda açık bir ifade yok. Sadece “batıl itikatlardan kurtulmak azminde bulunan yeni Türkiye çocukları”na yabancı peri masallarının da okutulmaması gerektiği ifade edilmiş ve masalların nasıl olması gerektiği açıklandıktan sonra şu teklifte bulunulmuş: “Mevcut Türk masallarının esaslı bir şekilde toplatılarak bunların çocuk psikolojisine ve memleket ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi.” Rapor, kongrede genellikle olumlu karşılanmış; mesela Nurettin Artam, Cumhuriyet rejimini yaşadığımız için yabancı masallardan sadece cinleri ve perileri değil, kralları, şövalyeleri, prensleri de çıkarmak gerektiğini söylemiş. Ama bazı itirazlar da var. Nurullah Ataç şöyle konuşmuş: “Kahramanlar arasında cin peri masalları, sultan masalları bulunmasın diyoruz, bilmem bu doğru mudur? Cin peri masallarının insan ruhu üzerinde kötü tesiri yoktur.” Türk masalları üzerine çalışmalarıyla tanınan Pertev Naili Boratav da Nurullah Ataç gibi düşünenlerden… Demiş ki: “Ben çocuk edebiyatı mevzuunda, masal üzerinde söz söyleyeceğim. Ve arkadaşım Nurettin Artam’ın teklifine cevap vereceğim. Masallarda padişah, sultan, şehzade gibi isimler çok defa masalın iskeletini teşkil eder. Fakat gördüm ki yapılan teklif müşterek bir tasviple karşılandı. Belki mahzurlu bir karar alırız düşüncesiyle bu hususta söz söylemek mecburiyetinde kaldım.” Sanober Tanyeri de görüşünü “Bunları kaldırdık. Bunların yerine kralları koyacağız. Bunu da kaldırınca kuvvet mümessilleri olarak diktatörleri mi koyacağız? Masallarda bir fikri temsil etmek için misaller vermek lazımdır.” diye açıklamış. Halide Edib, söz konusu yazısında bu tartışmaları kısaca özetledikten sonra kendi görüşünü şöyle açıklıyor: “Cin ve peri masallarının verdiği korku zannedildiği gibi muzır değildir. Bilâkis muhayyilenin inkişafında büyük bir rol oynar (…) Onların idamesi, hatta ağızdan ağıza nakledildikleri için unutulmuş olanların toplanması, muhafazası elzem olduğuna kaniim. Çünkü onlar hem millet, hem de dünya edebiyatının alfabesidir. Çünkü ilk yaratıcı kafalar ve ruhlar görünmez kuvvetler tahayyül etmeseler, onlara bin bir şekil vermeseler, Âdemoğullarının fikriyatı üç buut içinde kalır, ilk insanların derecesini pek aşmazdı. İnsanı insan yapan evvelâ görünmez bir kâinat tahayyülü, sonra da hakikaten görünmez olan tabiat kudretlerini kendisine ram etmesidir. İnsan önündeki maddî yahut haricî perdeyi kaldırıp arkasını görmeğe çalıştığı andan itibaren diğer mahlûkatın üstüne çıkabiliyor, hâkimiyet sahasını genişletiyor, yani Allah’ın emanetini tesellüm ediyor. Yani görünmez kudretler ülkesine dalıyor ve o ülkenin eşiği masallarla başlıyor. Hatta bunlar bir zaman için korku dahi tevlit etseler insanlar için mutlak geçilmesi lâzım bir geçittir. Çünkü dünyada büyük ve ebedî eserler bırakan edebiyat, cin ve peri masallarında zengin olanlardır. Bu o kadar umumî bir kanaattir ki bütün batıl fikirlere, maddeye temas etmeyen hakikatlere yahut hülyalara harp açan yeni Rusya’nın doğurduğu komünist âlemi bile bundan kurtulamadı.” Yazısına, “Çocuklarımıza millî hazinemizin bu tarafının kapısını kapamağa itiraz ediyorum. Çünkü eğer çocuklarının muhayyilesi inkişaf etmemiş bir millet tasavvur etmek mümkün ise, aynı zamanda o millette sanat ve edebiyat da olmadığına hükmetmek lâzımdır” diye devam eden Halide Edib’in bu konudaki son cümleleri şöyle: “İşte bütün bunlardan dolayı Neşriyat Kongresi, arkadaşların, edebiyatımızın ve ne kadar mütevazı olursa olsun, temelini teşkil eden masallarımızı kaldırmak değil, onları toplayanları, onları edebiyat ve sanat sahasında kullananları teşyi etmelerini faydalı görü
Zaman
Köşe Yazıları
23.01.2014
BeşirAyvazoğlu-HalideEdibAdıvarvemasallarBeşir Ayvazoğlu - Halide Edib Adıvar ve masallar
Mektupla Azeri vatandaşı oldu, milli formayı kaptı
Zaman
19.01.2014
02:10
Türk futbolu yıllardır altyapı sorunu ile boğuşurken, bu eksikliğini Avrupa ülkelerinde özellikle Almanyada yetişen Türk gençleriyle kapatmaya çalışıyor.Almanyada sağlam bir altyapı oluşturan Türk gençleri, Türk Milli Takımında da yer alırken aynı zamanda iki ülke arasında gerginliklere de neden oluyor. Özellikle Abdullah Avcı döneminde milli takımda tavan yapan gurbetçi yetenekler, Alman Futbol Federasyonunun hedefi haline geldi. Fakat bugünlerde ise başka bir ülkenin yani Azerbaycanın Almanyadaki Türk gençleriyle yakından ilgilenmesi, Acaba bu savaşa yeni bir rakip mi geliyor? sorusunu gündeme taşıdı.Geçtiğimiz günlerde Azerbaycan U21 Milli Takımının hazırlık maçında forma giyen Türk genci Tuğrul Eratın hikâyesi ve Azerbaycan Milli Takımına seçilmesi oldukça ilginç bir serüven olarak karşımıza çıktı. Türk Milli Takımının önce U-16 takımında oynattığı, ardından gözden kaçırdığı, Almanya 2. Lig takımı Düsseldorfta forma giyen ve giderek takımın vazgeçilmezlerinden olan 21 yaşındaki Tuğrul Erat, Azerbaycan Milli Takımına giden yolu anlattı, “Bu duruma ben bile şaşırdım.” diyerek, ilginç bir serüvenin içerisinde olduğunu ima etti. Erat, Alman basınına yaptığı açıklamada, “Almanyada doğan bir Türküm, ama Azerbaycan milli takımında oynuyorum. İlginç bir durum olsa da ünlü spor adamı Berti Vogtsun teklifini geri çeviremezdim.” dedi. Öte yandan Azeri vatandaşlığa geçişin kolaylığından bahseden genç yetenek, “Ben Türk oğlu Türküm birden Azeri oldum. Özellikle işlerimizi takip edenler kolaylaştırdı. Bir fotoğraf ve birkaç belge gönderdim o kadar.”diye konuştu.Azerbaycan A Milli Takım Teknik Direktörü Alman Vogts, en kısa zamanda kendisini A takıma alma sözü verdiğini vurgulayan Türk yetenek, olayın hızlı geliştiğini ve sadece bir fotoğraf ve birkaç evrak imzalayıp postaladığını, sonra kendisini milli takımda bulduğunu söyledi.Böylece Türkiye ve Almanya mücadelesine Azerbaycan da dahil olurken, Almanyadaki Türk gençlerine iki hafta gibi kısa bir sürede vatandaşlık verip kadrosuna katarak milli takım için futbolcu savaşlarına yeni bir boyut kazandırmış oldu.
Zaman
Ana Sayfa
19.01.2014
MektuplaAzerivatandaşıoldumilliformayıkaptıMektupla Azeri vatandaşı oldu milli formayı kaptı
Hocaefendi dün neredeyse bugün de orada
Zaman
20.12.2013
02:09
İslâm hukukçusu Ahmet Kurucan, 15 günde bir Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiğinde yaşadığı hissiyatı, veciz bir dille Zaman’ın yorum sayfasındaki köşesinde sevenlerine aktarıyor. Bu özel anlar, yayımlanmayan başka yazılarla birlikte iki kitaba dönüştü. Önce ‘Huzurdan Esintiler’ sonra da ‘Bize de Çekmek Düştü’ ismiyle Işık Yayınları’ndan çıkan kitapların yazarı Ahmet Kurucan, o manevi iklimi ve Hocaefendi’yi anlattı.Zaman’ın yorum sayfalarını takip edenler iyi bilir. İslam hukukçusu Ahmet Kurucan, 15 günde bir Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiğinde yaşadığı hissiyatı, veciz bir dille sevenlerine aktarıyor. Bu özel ziyaretler başka yayınlanmayan yazılarla birlikte önce ‘Huzurdan Esintiler’ sonra da ‘Bize de Çekmek Düştü’ ismiyle Işık Yayınları’ndan çıkan iki kitapla okuyucularla buluştu. Kitapların yazarı Ahmet Kurucan, o manevi iklimi ve Hocaefendi’yi anlattı…Hocaefendi’nin Fasıldan Fasıla kitap serisini de sohbetlerden aldığınız notlarla siz kitaplaştırmıştınız. ‘Huzurdan Esintiler’ ve ‘Bize de Çekmek Düştü’ kitaplarının nasıl ortaya çıktığını anlatır mısınız?Fasıldan Fasıla kitapları, ders ve sohbetler esnasında defterlere aldığım küçük küçük notlardan ortaya çıkmıştı. Hocaefendi’nin sözlerini birebir, bağlamından koparmadan paragraflar halinde aktarmıştık. Bu iki kitapta ise konseptiyle beraber yorum getirerek yazdım. Haftada bir kez Hocaefendi’yi ziyaret etmeye çalışıyorum. Bir gün 5-6 kişi dar bir dairede Hocaefendi’nin yanındayken yaptığı bir konuşmadan çok etkilendim. Bu sohbet sözde kalmamalı diye gözyaşları içinde önce ‘Ah Müslümanlık ah’ yazısını başka bir zaman da ‘İnanmayacaklar’ yazısını kaleme aldım. Bu iki yazımda okuyuculardan müspet manada o kadar çok tepki aldım ki ben de şaşırdım. Gazetedeki editörümüz de artık bu minvalde yazılar yazmamı isteyince bu yazılar başladı ve okuyucularımızın da duasıyla kitaplar ortaya çıktı.Bu yazılarla gönüllüler hareketine gönül veren binlerce insana da içeriden bir göz oldunuz. Oradaki hissiyatınız nasıldı?Benim tasvir etmeye çalıştığım, milletin görmediği Hocaefendi’yi anlatmamda yüzde 50 belki daha fazla oranda kırılmalar yaşanıyor. Hani derler ya yaşamayan bilmez diye, o hissiyatı tatmak lazım. Ben azami derecede tattırmaya çalışıyorum ama ne kadar başarılı oluyorum bilemem. Bir de herkesin istifadesi kendi ufku kapasitesi nispetindedir. Benimki deryada olduğu halde damlayı tatmak için uğraşan insanın mücadelesinden ibaret. Aslında ben hiçbir şey anlatmıyor bile olabilirim.Hocaefendi’nin bir dinî lider yönü var bir de dünya çapında kabul görmüş bir harekete fikrî rehberlik yapan yönü var. Foreign Policy Dergisi’nin dünyanın ilk 100 entelektüel sıralamasında da Hocaefendi birinci olmuştu. Fakat Türkiye’deki önyargıları göz önüne alırsak bu anlaşılamama ve anlaşılma arasındaki uçurumu nasıl açıklarsınız?Ben 14 yıldır yurtdışında yaşıyorum. Batı, öncelikle ortaya koyduğunuz ürüne ve düşünceye bakıp öyle değerlendiriyor. Özgürlük hakkındaki düşüncelerini, özgürlük deyince dünyada akla gelen John Stuart Mill’in görüşleriyle mukayese eden akademik makaleler yazıyor. Çağ ve Nesil serisindeki makalelerin ahlak ile alâkalı söylemlerini Kant’ın ahlak felsefesiyle kıyas ediyor ve panellerde tartışmalara konu yapıyor. Hocaefendi’yi bir felsefî düşünür olarak değerlendiriyor. Vaizlik ve sivil topluma rehberlik yönüyle söylemiş olduklarını da farklı değerlendiriyor. Türkiye’de ise Hocaefendi’ye sadece bir imam gözüyle bakıp -o imamlık başımızın tacıdır- küçümsüyorlar. Aradaki ciddi uçurum bence meseleyi değerlendirmedeki kıstas farklılıklarından kaynaklanıyor. Meseleye şöyle bakmak lazım; karşımızda bir tane Hocaefendi yok. Bir tarafta bir düşünür var ve eserleri meydanda. Öte yanda bir din âlimi olan; fıkhıyla, tefsiriyle, hadisiyle Osmanlı’nın son dönemindeki ulema geleneğinin uzantısı olan, her ilim dalında uzman derecesinde konuşabilen bir din âlimi var. Bütün bunların ötesinde Kur’an, sünnet ve 15 asırlık geleneğiyle asrın idrakine İslam’ı anlatan, proje üreten biri var. Ayrıca bir sivil topluma, manevi anlamda kanaat önderliği yapıyor. Hocaefendi’nin her kitabında farklı bir yönünü görebilirsiniz. Ben Türkiye insanının genel manada “Hocaefendi kimdir?” sorusunda bu ayırımı yapabildiğini sanmıyorum.Alanında uzman birçok Batılı insanı Hocaefendi’yle tanıştırıyorsunuz. O buluşmalarda neler dikkatinizi çekiyor?Sosyal bilimlerde profesör olan iki insanı Hocaefendi’yle tanıştırmıştık. O profesörler Hocaefendi’ye “Biz iki yıldır bu hareket üzerinde çalışıyoruz. Türkiye’ye de gi
Zaman
En Çok Okunan
20.12.2013
HocaefendidünneredeysebugündeoradaHocaefendi dün neredeyse bugün de orada
Hocaefendi dün neredeyse bugün de orada
Zaman
20.12.2013
01:58
İslâm hukukçusu Ahmet Kurucan, 15 günde bir Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiğinde yaşadığı hissiyatı, veciz bir dille Zaman’ın yorum sayfasındaki köşesinde sevenlerine aktarıyor. Bu özel anlar, yayımlanmayan başka yazılarla birlikte iki kitaba dönüştü. Önce ‘Huzurdan Esintiler’ sonra da ‘Bize de Çekmek Düştü’ ismiyle Işık Yayınları’ndan çıkan kitapların yazarı Ahmet Kurucan, o manevi iklimi ve Hocaefendi’yi anlattı.Zaman’ın yorum sayfalarını takip edenler iyi bilir. İslam hukukçusu Ahmet Kurucan, 15 günde bir Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiğinde yaşadığı hissiyatı, veciz bir dille sevenlerine aktarıyor. Bu özel ziyaretler başka yayınlanmayan yazılarla birlikte önce ‘Huzurdan Esintiler’ sonra da ‘Bize de Çekmek Düştü’ ismiyle Işık Yayınları’ndan çıkan iki kitapla okuyucularla buluştu. Kitapların yazarı Ahmet Kurucan, o manevi iklimi ve Hocaefendi’yi anlattı…Hocaefendi’nin Fasıldan Fasıla kitap serisini de sohbetlerden aldığınız notlarla siz kitaplaştırmıştınız. ‘Huzurdan Esintiler’ ve ‘Bize de Çekmek Düştü’ kitaplarının nasıl ortaya çıktığını anlatır mısınız?Fasıldan Fasıla kitapları, ders ve sohbetler esnasında defterlere aldığım küçük küçük notlardan ortaya çıkmıştı. Hocaefendi’nin sözlerini birebir, bağlamından koparmadan paragraflar halinde aktarmıştık. Bu iki kitapta ise konseptiyle beraber yorum getirerek yazdım. Haftada bir kez Hocaefendi’yi ziyaret etmeye çalışıyorum. Bir gün 5-6 kişi dar bir dairede Hocaefendi’nin yanındayken yaptığı bir konuşmadan çok etkilendim. Bu sohbet sözde kalmamalı diye gözyaşları içinde önce ‘Ah Müslümanlık ah’ yazısını başka bir zaman da ‘İnanmayacaklar’ yazısını kaleme aldım. Bu iki yazımda okuyuculardan müspet manada o kadar çok tepki aldım ki ben de şaşırdım. Gazetedeki editörümüz de artık bu minvalde yazılar yazmamı isteyince bu yazılar başladı ve okuyucularımızın da duasıyla kitaplar ortaya çıktı.Bu yazılarla gönüllüler hareketine gönül veren binlerce insana da içeriden bir göz oldunuz. Oradaki hissiyatınız nasıldı?Benim tasvir etmeye çalıştığım, milletin görmediği Hocaefendi’yi anlatmamda yüzde 50 belki daha fazla oranda kırılmalar yaşanıyor. Hani derler ya yaşamayan bilmez diye, o hissiyatı tatmak lazım. Ben azami derecede tattırmaya çalışıyorum ama ne kadar başarılı oluyorum bilemem. Bir de herkesin istifadesi kendi ufku kapasitesi nispetindedir. Benimki deryada olduğu halde damlayı tatmak için uğraşan insanın mücadelesinden ibaret. Aslında ben hiçbir şey anlatmıyor bile olabilirim.Hocaefendi’nin bir dinî lider yönü var bir de dünya çapında kabul görmüş bir harekete fikrî rehberlik yapan yönü var. Foreign Policy Dergisi’nin dünyanın ilk 100 entelektüel sıralamasında da Hocaefendi birinci olmuştu. Fakat Türkiye’deki önyargıları göz önüne alırsak bu anlaşılamama ve anlaşılma arasındaki uçurumu nasıl açıklarsınız?Ben 14 yıldır yurtdışında yaşıyorum. Batı, öncelikle ortaya koyduğunuz ürüne ve düşünceye bakıp öyle değerlendiriyor. Özgürlük hakkındaki düşüncelerini, özgürlük deyince dünyada akla gelen John Stuart Mill’in görüşleriyle mukayese eden akademik makaleler yazıyor. Çağ ve Nesil serisindeki makalelerin ahlak ile alâkalı söylemlerini Kant’ın ahlak felsefesiyle kıyas ediyor ve panellerde tartışmalara konu yapıyor. Hocaefendi’yi bir felsefî düşünür olarak değerlendiriyor. Vaizlik ve sivil topluma rehberlik yönüyle söylemiş olduklarını da farklı değerlendiriyor. Türkiye’de ise Hocaefendi’ye sadece bir imam gözüyle bakıp -o imamlık başımızın tacıdır- küçümsüyorlar. Aradaki ciddi uçurum bence meseleyi değerlendirmedeki kıstas farklılıklarından kaynaklanıyor. Meseleye şöyle bakmak lazım; karşımızda bir tane Hocaefendi yok. Bir tarafta bir düşünür var ve eserleri meydanda. Öte yanda bir din âlimi olan; fıkhıyla, tefsiriyle, hadisiyle Osmanlı’nın son dönemindeki ulema geleneğinin uzantısı olan, her ilim dalında uzman derecesinde konuşabilen bir din âlimi var. Bütün bunların ötesinde Kur’an, sünnet ve 15 asırlık geleneğiyle asrın idrakine İslam’ı anlatan, proje üreten biri var. Ayrıca bir sivil topluma, manevi anlamda kanaat önderliği yapıyor. Hocaefendi’nin her kitabında farklı bir yönünü görebilirsiniz. Ben Türkiye insanının genel manada “Hocaefendi kimdir?” sorusunda bu ayırımı yapabildiğini sanmıyorum.Alanında uzman birçok Batılı insanı Hocaefendi’yle tanıştırıyorsunuz. O buluşmalarda neler dikkatinizi çekiyor?Sosyal bilimlerde profesör olan iki insanı Hocaefendi’yle tanıştırmıştık. O profesörler Hocaefendi’ye “Biz iki yıldır bu hareket üzerinde çalışıyoruz. Türkiye’ye de gi
Zaman
Ana Sayfa
20.12.2013
HocaefendidünneredeysebugündeoradaHocaefendi dün neredeyse bugün de orada
'İktidar kızdığı holdinge denetçi gönderiyor'
Zaman
15.12.2013
02:47
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) 25. genel kuruluna katılan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, son dönemde iktidarın, kızdığı holdinge vergi denetimi yaptırdığını iddia etti.Kılıçdaroğlu, “Kızdığınız bir holdinge polis aramalı denetim yapıyorsunuz, medyaya bile bunu haber veriyorsunuz. Bunlar doğru değil. İşveren, milletin bir parçasıdır.” dedi. Kılıçdaroğlu ayrıca yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını öne sürdü. Çalışma Bakanı Faruk Çelik ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi.Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 25. Genel Kurulu toplandı. Toplantıya CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de katıldı. Kılıçdaroğlu, konuşmasında, Merkez Bankası’nın gerçek anlamda özerk olması gerektiğini ifade etti. “Para politikaları yaparken Başbakan’a danışayım derse onun bağımsızlığı kalmaz. Bağımsız hareket eden kurumların siyasetten ayrılması lazım. Kamu ihalelerinin objektif olması lazım. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) özerk olması lazım, vergi denetimlerinin sıcak siyasetten uzak olması lazım.” dedi. Meclis’te devam eden bütçe görüşmelerine değinen Kılıçdaroğlu, hükümetin Sayıştay raporlarının Meclis’e gelmemesi için yasa çıkardığını kaydetti. İktidarın kızdığı holdinge vergi denetimi yaptığını da ileri süren CHP lideri, bu tavrın yanlış olduğunu belirtti. 2014 yılında yapılacak yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını iddia eden Kemal Kılıçdaroğlu, “2014 yılında 15 milyarı bütçeye nasıl koyarsın? Çünkü önümüzde yerel seçimler var. Benim vergimle benim aleyhime bir şey yapacaksın. Ahlakı geçtim, vicdan da mı yok?” ifadelerini kullandı. Kılıçdaroğlu’nun ardından söz alan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, yerel seçimler için 15 milyar liralık bir kaynak ayırmadıklarını söyledi. Çelik, “Genel Başkan, yerel seçimler için 15 milyar lirayı ayırdığımızı söyledi. Çok şaşırdım, bahsedilen rakam büyük bir rakam. O konuşma yaparken ben Maliye Bakanı’nı aradım. Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi. Yani söz konusu para çok büyük bir para, 3 ay için bunun plan ve bütçesini yapmak im-kânsız.” değerlendirmesini yaptı.
Zaman
En Çok Okunan
15.12.2013
İktidarkızdığıholdingedenetçigönderiyorİktidar kızdığı holdinge denetçi gönderiyor
'İktidar kızdığı holdinge denetçi gönderiyor'
Zaman
15.12.2013
02:18
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) 25. genel kuruluna katılan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, son dönemde iktidarın, kızdığı holdinge vergi denetimi yaptırdığını iddia etti.Kılıçdaroğlu, “Kızdığınız bir holdinge polis aramalı denetim yapıyorsunuz, medyaya bile bunu haber veriyorsunuz. Bunlar doğru değil. İşveren, milletin bir parçasıdır.” dedi. Kılıçdaroğlu ayrıca yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını öne sürdü. Çalışma Bakanı Faruk Çelik ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi.Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 25. Genel Kurulu toplandı. Toplantıya CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de katıldı. Kılıçdaroğlu, konuşmasında, Merkez Bankası’nın gerçek anlamda özerk olması gerektiğini ifade etti. “Para politikaları yaparken Başbakan’a danışayım derse onun bağımsızlığı kalmaz. Bağımsız hareket eden kurumların siyasetten ayrılması lazım. Kamu ihalelerinin objektif olması lazım. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) özerk olması lazım, vergi denetimlerinin sıcak siyasetten uzak olması lazım.” dedi. Meclis’te devam eden bütçe görüşmelerine değinen Kılıçdaroğlu, hükümetin Sayıştay raporlarının Meclis’e gelmemesi için yasa çıkardığını kaydetti. İktidarın kızdığı holdinge vergi denetimi yaptığını da ileri süren CHP lideri, bu tavrın yanlış olduğunu belirtti. 2014 yılında yapılacak yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını iddia eden Kemal Kılıçdaroğlu, “2014 yılında 15 milyarı bütçeye nasıl koyarsın? Çünkü önümüzde yerel seçimler var. Benim vergimle benim aleyhime bir şey yapacaksın. Ahlakı geçtim, vicdan da mı yok?” ifadelerini kullandı. Kılıçdaroğlu’nun ardından söz alan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, yerel seçimler için 15 milyar liralık bir kaynak ayırmadıklarını söyledi. Çelik, “Genel Başkan, yerel seçimler için 15 milyar lirayı ayırdığımızı söyledi. Çok şaşırdım, bahsedilen rakam büyük bir rakam. O konuşma yaparken ben Maliye Bakanı’nı aradım. Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi. Yani söz konusu para çok büyük bir para, 3 ay için bunun plan ve bütçesini yapmak im-kânsız.” değerlendirmesini yaptı.
Zaman
Politika
15.12.2013
İktidarkızdığıholdingedenetçigönderiyorİktidar kızdığı holdinge denetçi gönderiyor
'İktidar kızdığı holdinge denetçi gönderiyor'
Zaman
15.12.2013
02:18
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) 25. genel kuruluna katılan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, son dönemde iktidarın, kızdığı holdinge vergi denetimi yaptırdığını iddia etti.Kılıçdaroğlu, “Kızdığınız bir holdinge polis aramalı denetim yapıyorsunuz, medyaya bile bunu haber veriyorsunuz. Bunlar doğru değil. İşveren, milletin bir parçasıdır.” dedi. Kılıçdaroğlu ayrıca yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını öne sürdü. Çalışma Bakanı Faruk Çelik ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi.Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 25. Genel Kurulu toplandı. Toplantıya CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de katıldı. Kılıçdaroğlu, konuşmasında, Merkez Bankası’nın gerçek anlamda özerk olması gerektiğini ifade etti. “Para politikaları yaparken Başbakan’a danışayım derse onun bağımsızlığı kalmaz. Bağımsız hareket eden kurumların siyasetten ayrılması lazım. Kamu ihalelerinin objektif olması lazım. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) özerk olması lazım, vergi denetimlerinin sıcak siyasetten uzak olması lazım.” dedi. Meclis’te devam eden bütçe görüşmelerine değinen Kılıçdaroğlu, hükümetin Sayıştay raporlarının Meclis’e gelmemesi için yasa çıkardığını kaydetti. İktidarın kızdığı holdinge vergi denetimi yaptığını da ileri süren CHP lideri, bu tavrın yanlış olduğunu belirtti. 2014 yılında yapılacak yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını iddia eden Kemal Kılıçdaroğlu, “2014 yılında 15 milyarı bütçeye nasıl koyarsın? Çünkü önümüzde yerel seçimler var. Benim vergimle benim aleyhime bir şey yapacaksın. Ahlakı geçtim, vicdan da mı yok?” ifadelerini kullandı. Kılıçdaroğlu’nun ardından söz alan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, yerel seçimler için 15 milyar liralık bir kaynak ayırmadıklarını söyledi. Çelik, “Genel Başkan, yerel seçimler için 15 milyar lirayı ayırdığımızı söyledi. Çok şaşırdım, bahsedilen rakam büyük bir rakam. O konuşma yaparken ben Maliye Bakanı’nı aradım. Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi. Yani söz konusu para çok büyük bir para, 3 ay için bunun plan ve bütçesini yapmak im-kânsız.” değerlendirmesini yaptı.
Zaman
Ana Sayfa
15.12.2013
İktidarkızdığıholdingedenetçigönderiyorİktidar kızdığı holdinge denetçi gönderiyor
'İktidar kızdığı holdinge vergi denetçisi gönderiyor'
Zaman
15.12.2013
01:59
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) 25. genel kuruluna katılan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, son dönemde iktidarın, kızdığı holdinge vergi denetimi yaptırdığını iddia etti.Kılıçdaroğlu, “Kızdığınız bir holdinge polis aramalı denetim yapıyorsunuz, medyaya bile bunu haber veriyorsunuz. Bunlar doğru değil. İşveren, milletin bir parçasıdır.” dedi. Kılıçdaroğlu ayrıca yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını öne sürdü. Çalışma Bakanı Faruk Çelik ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi.Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 25. Genel Kurulu toplandı. Toplantıya CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de katıldı. Kılıçdaroğlu, konuşmasında, Merkez Bankası’nın gerçek anlamda özerk olması gerektiğini ifade etti. “Para politikaları yaparken Başbakan’a danışayım derse onun bağımsızlığı kalmaz. Bağımsız hareket eden kurumların siyasetten ayrılması lazım. Kamu ihalelerinin objektif olması lazım. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) özerk olması lazım, vergi denetimlerinin sıcak siyasetten uzak olması lazım.” dedi. Meclis’te devam eden bütçe görüşmelerine değinen Kılıçdaroğlu, hükümetin Sayıştay raporlarının Meclis’e gelmemesi için yasa çıkardığını kaydetti. İktidarın kızdığı holdinge vergi denetimi yaptığını da ileri süren CHP lideri, bu tavrın yanlış olduğunu belirtti. 2014 yılında yapılacak yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını iddia eden Kemal Kılıçdaroğlu, “2014 yılında 15 milyarı bütçeye nasıl koyarsın? Çünkü önümüzde yerel seçimler var. Benim vergimle benim aleyhime bir şey yapacaksın. Ahlakı geçtim, vicdan da mı yok?” ifadelerini kullandı. Kılıçdaroğlu’nun ardından söz alan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, yerel seçimler için 15 milyar liralık bir kaynak ayırmadıklarını söyledi. Çelik, “Genel Başkan, yerel seçimler için 15 milyar lirayı ayırdığımızı söyledi. Çok şaşırdım, bahsedilen rakam büyük bir rakam. O konuşma yaparken ben Maliye Bakanı’nı aradım. Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi. Yani söz konusu para çok büyük bir para, 3 ay için bunun plan ve bütçesini yapmak im-kânsız.” değerlendirmesini yaptı.
Zaman
Politika
15.12.2013
İktidarkızdığıholdingevergidenetçisigönderiyorİktidar kızdığı holdinge vergi denetçisi gönderiyor
'İktidar kızdığı holdinge vergi denetçisi gönderiyor'
Zaman
15.12.2013
01:51
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) 25. genel kuruluna katılan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, son dönemde iktidarın, kızdığı holdinge vergi denetimi yaptırdığını iddia etti.Kılıçdaroğlu, “Kızdığınız bir holdinge polis aramalı denetim yapıyorsunuz, medyaya bile bunu haber veriyorsunuz. Bunlar doğru değil. İşveren, milletin bir parçasıdır.” dedi. Kılıçdaroğlu ayrıca yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını öne sürdü. Çalışma Bakanı Faruk Çelik ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi.Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 25. Genel Kurulu toplandı. Toplantıya CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de katıldı. Kılıçdaroğlu, konuşmasında, Merkez Bankası’nın gerçek anlamda özerk olması gerektiğini ifade etti. “Para politikaları yaparken Başbakan’a danışayım derse onun bağımsızlığı kalmaz. Bağımsız hareket eden kurumların siyasetten ayrılması lazım. Kamu ihalelerinin objektif olması lazım. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) özerk olması lazım, vergi denetimlerinin sıcak siyasetten uzak olması lazım.” dedi. Meclis’te devam eden bütçe görüşmelerine değinen Kılıçdaroğlu, hükümetin Sayıştay raporlarının Meclis’e gelmemesi için yasa çıkardığını kaydetti. İktidarın kızdığı holdinge vergi denetimi yaptığını da ileri süren CHP lideri, bu tavrın yanlış olduğunu belirtti. 2014 yılında yapılacak yerel seçimler için bütçeden 15 milyar lira ayrıldığını iddia eden Kemal Kılıçdaroğlu, “2014 yılında 15 milyarı bütçeye nasıl koyarsın? Çünkü önümüzde yerel seçimler var. Benim vergimle benim aleyhime bir şey yapacaksın. Ahlakı geçtim, vicdan da mı yok?” ifadelerini kullandı. Kılıçdaroğlu’nun ardından söz alan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, yerel seçimler için 15 milyar liralık bir kaynak ayırmadıklarını söyledi. Çelik, “Genel Başkan, yerel seçimler için 15 milyar lirayı ayırdığımızı söyledi. Çok şaşırdım, bahsedilen rakam büyük bir rakam. O konuşma yaparken ben Maliye Bakanı’nı aradım. Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi. Yani söz konusu para çok büyük bir para, 3 ay için bunun plan ve bütçesini yapmak im-kânsız.” değerlendirmesini yaptı.
Zaman
Ana Sayfa
15.12.2013
İktidarkızdığıholdingevergidenetçisigönderiyorİktidar kızdığı holdinge vergi denetçisi gönderiyor
Nuriye Akman - Saroyan ülkesi
Zaman
14.12.2013
11:58
Bu hafta seçtiğim fotoğraflar, Lusin Dink imzalı “Saroyan Ülkesi” filminden. Oscar ve Pulitzer ödüllü ünlü Ermeni yazar William Saroyan’ı 1964’te atalarının memleketi Bitlis’e yaptığı yolculuk ekseninde anlatan belgesel-dramayı Ermenilerden çok Türklerin görmesi gerek. Özellikle de kendini arayanların...Sinemadan çok yoğun bir hüzünle çıktığımda filmin sözel malzemesini hafızamda kalan görüntülerle yeniden eşleştirmek ve “Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan” adlı kitabı okuma ihtiyacı duydum. Nar Filmcilik ve Aras Yayınları sağolsunlar hemen gönderdiler. Öncelikle yazarın yaşam öyküsünü kısaca anlatayım:William Saroyan, büyük felaketin yaklaşmakta olduğunu sezerek Amerika’ya göçen Bitlisli Ermeni bir ailenin dördüncü çocuğu olarak 1908’de Kaliforniya’da bir kasabada doğar. Babasının ölümü üzerine henüz 3 yaşındayken “Artık kocaman bir adam oldun, ağlamak yok” tembihiyle yetimhaneye verilir. 8 yaşında evine döndüğü andan itibaren terk etmek zorunda kalınan memleket hikayeleriyle, yemeğinden türküsüne, ağacından dağına ayrıntılı olarak tanımlanmış Bitlis kültürüyle büyür. Vaktiyle Kürtler, Türkler, Araplar ve Ermenilerin birlikte yaşadığı toprakların özlemi ruhuna aşılanır.William, genç yaşta ölen babasının fotoğrafına bakarken aynada kendini görür gibidir. Duygularını “İkimiz aynı adamız. Ben senim, sen de ben” sözleriyle ifade ederken onun köklerinden ayrı kalma acısına nasıl dayandığını sormaktadır. Bir din adamı, hikayeler, şiirler yazan bir yazar ve siyasi görüşleri nedeniyle zaman zaman hapis yatan bir milliyetçi olan, “Eğer Bitlis’i terk etmezseydi ya katil ya da kurban olacaktı” diye tanımladığı babasıyla özdeşleştirmiştir varlığını. Bu, onu yitirilmiş babanın peşinde çılgın bir arayışa itecektir.Bitlis, onun için atalarının kemiklerinin bulunduğu, ona anlatılan hikayelerin aslını göreceği, babasının yürüdüğü sokaklara basacağı, abisi Krikor, ablaları Zabel ve Kozet’in doğduğu, sülalenin yaşadığı evi bulup yerleşeceği, öldüğünde diğer Saroyanların yanına gömüleceği kutsal bir yerdir. Saroyan Ülkesi filmi işte bu hüzünlü yolculuğu canlandırıyor. Kamera, yazarın kullandığı arabayı izlerken, onun sesinden, kitap ve sohbetlerinden seçilmiş hatıraları dinliyoruz. Saroyan’ın yüzünü ise hiç göremiyoruz. Ya hasreti yüklenmiş sırtına, ya toprağı öpen ayaklarına, ya direksiyonu heyecanla kavrayan ellerine ve bir de gölgesine izin veriliyor ki, kahramanımızın yaşadığı ana ve geçtiği mekana hem aşina hem de yabancı oluşunu hissedebilelim.Hiç William Saroyan kitabı okumadığım halde yazarın 56 yaşında yaptığı bu seyahati izlediğimde onu hep tanıdığımı düşünerek şaşırdım. Babayla bütünleşebilmek için toprağını tanımak istiyordu. Ancak kimliğin, topraktan bağımsızlığını keşfetmek de vardı bu yolculukta. Yıkık duvarların dışında bir ata evi, eski günleri konuşacağı bir Ermeni bulamamamıştı Bitlis’te. Ancak kendini bile “hayal kahramanı” olarak kabul eden bir yazardı o. Zaten esas varlığını, dışındaki dünyadan çok, hafızasında yaşattığı hikayelerde bulmuştu hep. Bu yüzden, Bitlis’in Ermeni toprağı olduğunu düşünmeye devam edecek ama aynı zamanda da şöyle soracaktı: İnsanın ülkesi neresidir? Belli bir yerdeki toprak parçası mıdır?Oradaki ırmaklar mı?Göller mi? Gökyüzü mü?Ayın doğuşu mu?Güneş mi?İnsanın ülkesi ağaçlar mı,bağlar, çimenler,kuşlar, kayalar, tepelerve dağlar ve vadiler midir?İklim midir?Bir yerin ilkbaharı, yazı ve kışı mıdır?Kulübeler ve evler,şehrin sokakları...masalar ve sandalyeler,çay ve sohbet midir?Yaz sıcağında dalında olgunlaşanşeftali midir?Toprakta yatan ölüler midir?Göğün altında, o ülkenin her yerindekonuşulan dilin sesi midir?Genizden ve yürekten gelen şarkı mıdır?O dans mıdır?İnsanın ülkesihavaya, suya, toprağa, ateşeve hayata ettiği şükran duaları mıdır?Gözleri midir?Gülümseyen dudakları mıdır?Keder midir?Bu sorulara sizin cevabınız “hepsi birden” olabilir. Verdiği bir mülakatta “Benim için mutlu olmak da mutsuz olmak da imkansızdır” şeklindeki sözlerini okuyunca, öyle hissettim ki Saroyan gerçek yurdu, yurtsuzlukta bulmuştu. Nerede doğup nerede yaşarsak yaşayalım, hikayemiz ister mutlu ister acılı olsun, bizim asıl ülkemiz bu dünyada değil, ötelerdeydi. Yaşayıp geçen her anının sonsuzluğa karıştığının bilincinde olan, “Öyle veya böyle ölümsüz olduğuma memnunum. Ölüm aslında yoktur ve asla olamaz” diyen birinin köklerinden koparılmaya verdiği anlam sadece Bitlis olamazdı.
Zaman
Köşe Yazıları
14.12.2013
NuriyeAkman-SaroyanülkesiNuriye Akman - Saroyan ülkesi
Nuriye Akman - Sorayan ülkesi
Zaman
14.12.2013
02:09
Bu hafta seçtiğim fotoğraflar, Lusin Dink imzalı “Saroyan Ülkesi” filminden. Oscar ve Pulitzer ödüllü ünlü Ermeni yazar William Saroyan’ı 1964’te atalarının memleketi Bitlis’e yaptığı yolculuk ekseninde anlatan belgesel-dramayı Ermenilerden çok Türklerin görmesi gerek. Özellikle de kendini arayanların...Sinemadan çok yoğun bir hüzünle çıktığımda filmin sözel malzemesini hafızamda kalan görüntülerle yeniden eşleştirmek ve “Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan” adlı kitabı okuma ihtiyacı duydum. Nar Filmcilik ve Aras Yayınları sağolsunlar hemen gönderdiler. Öncelikle yazarın yaşam öyküsünü kısaca anlatayım:William Saroyan, büyük felaketin yaklaşmakta olduğunu sezerek Amerika’ya göçen Bitlisli Ermeni bir ailenin dördüncü çocuğu olarak 1908’de Kaliforniya’da bir kasabada doğar. Babasının ölümü üzerine henüz 3 yaşındayken “Artık kocaman bir adam oldun, ağlamak yok” tembihiyle yetimhaneye verilir. 8 yaşında evine döndüğü andan itibaren terk etmek zorunda kalınan memleket hikayeleriyle, yemeğinden türküsüne, ağacından dağına ayrıntılı olarak tanımlanmış Bitlis kültürüyle büyür. Vaktiyle Kürtler, Türkler, Araplar ve Ermenilerin birlikte yaşadığı toprakların özlemi ruhuna aşılanır. William, genç yaşta ölen babasının fotoğrafına bakarken aynada kendini görür gibidir. Duygularını “İkimiz aynı adamız. Ben senim, sen de ben” sözleriyle ifade ederken onun köklerinden ayrı kalma acısına nasıl dayandığını sormaktadır. Bir din adamı, hikayeler, şiirler yazan bir yazar ve siyasi görüşleri nedeniyle zaman zaman hapis yatan bir milliyetçi olan, “Eğer Bitlis’i terk etmezseydi ya katil ya da kurban olacaktı” diye tanımladığı babasıyla özdeşleştirmiştir varlığını. Bu, onu yitirilmiş babanın peşinde çılgın bir arayışa itecektir.Bitlis, onun için atalarının kemiklerinin bulunduğu, ona anlatılan hikayelerin aslını göreceği, babasının yürüdüğü sokaklara basacağı, abisi Krikor, ablaları Zabel ve Kozet’in doğduğu, sülalenin yaşadığı evi bulup yerleşeceği, öldüğünde diğer Saroyanların yanına gömüleceği kutsal bir yerdir. Saroyan Ülkesi filmi işte bu hüzünlü yolculuğu canlandırıyor. Kamera, yazarın kullandığı arabayı izlerken, onun sesinden, kitap ve sohbetlerinden seçilmiş hatıraları dinliyoruz. Saroyan’ın yüzünü ise hiç göremiyoruz. Ya hasreti yüklenmiş sırtına, ya toprağı öpen ayaklarına, ya direksiyonu heyecanla kavrayan ellerine ve bir de gölgesine izin veriliyor ki, kahramanımızın yaşadığı ana ve geçtiği mekana hem aşina hem de yabancı oluşunu hissedebilelim. Hiç William Saroyan kitabı okumadığım halde yazarın 56 yaşında yaptığı bu seyahati izlediğimde onu hep tanıdığımı düşünerek şaşırdım. Babayla bütünleşebilmek için toprağını tanımak istiyordu. Ancak kimliğin, topraktan bağımsızlığını keşfetmek de vardı bu yolculukta. Yıkık duvarların dışında bir ata evi, eski günleri konuşacağı bir Ermeni bulamamamıştı Bitlis’te. Ancak kendini bile “hayal kahramanı” olarak kabul eden bir yazardı o. Zaten esas varlığını, dışındaki dünyadan çok, hafızasında yaşattığı hikayelerde bulmuştu hep. Bu yüzden, Bitlis’in Ermeni toprağı olduğunu düşünmeye devam edecek ama aynı zamanda da şöyle soracaktı: İnsanın ülkesi neresidir? Belli bir yerdeki toprak parçası mıdır?Oradaki ırmaklar mı?Göller mi? Gökyüzü mü?Ayın doğuşu mu?Güneş mi?İnsanın ülkesi ağaçlar mı,bağlar, çimenler,kuşlar, kayalar, tepelerve dağlar ve vadiler midir?İklim midir?Bir yerin ilkbaharı, yazı ve kışı mıdır?Kulübeler ve evler,şehrin sokakları...masalar ve sandalyeler,çay ve sohbet midir?Yaz sıcağında dalında olgunlaşanşeftali midir?Toprakta yatan ölüler midir?Göğün altında, o ülkenin her yerindekonuşulan dilin sesi midir?Genizden ve yürekten gelen şarkı mıdır?O dans mıdır?İnsanın ülkesihavaya, suya, toprağa, ateşeve hayata ettiği şükran duaları mıdır?Gözleri midir?Gülümseyen dudakları mıdır?Keder midir?Bu sorulara sizin cevabınız “hepsi birden” olabilir. Verdiği bir mülakatta “Benim için mutlu olmak da mutsuz olmak da imkansızdır” şeklindeki sözlerini okuyunca, öyle hissettim ki Saroyan gerçek yurdu, yurtsuzlukta bulmuştu. Nerede doğup nerede yaşarsak yaşayalım, hikayemiz ister mutlu ister acılı olsun, bizim asıl ülkemiz bu dünyada değil, ötelerdeydi. Yaşayıp geçen her anının sonsuzluğa karıştığının bilincinde olan, “Öyle veya böyle ölümsüz olduğuma memnunum. Ölüm aslında yoktur ve asla olamaz” diyen birinin köklerinden koparılmaya verdiği anlam sadece Bitlis olamazdı.
Zaman
En Çok Okunan
14.12.2013
NuriyeAkman-SorayanülkesiNuriye Akman - Sorayan ülkesi
Nuriye Akman - Sorayan ülkesi
Zaman
14.12.2013
01:53
Bu hafta seçtiğim fotoğraflar, Lusin Dink imzalı “Saroyan Ülkesi” filminden. Oscar ve Pulitzer ödüllü ünlü Ermeni yazar William Saroyan’ı 1964’te atalarının memleketi Bitlis’e yaptığı yolculuk ekseninde anlatan belgesel-dramayı Ermenilerden çok Türklerin görmesi gerek. Özellikle de kendini arayanların...Sinemadan çok yoğun bir hüzünle çıktığımda filmin sözel malzemesini hafızamda kalan görüntülerle yeniden eşleştirmek ve “Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan” adlı kitabı okuma ihtiyacı duydum. Nar Filmcilik ve Aras Yayınları sağolsunlar hemen gönderdiler. Öncelikle yazarın yaşam öyküsünü kısaca anlatayım:William Saroyan, büyük felaketin yaklaşmakta olduğunu sezerek Amerika’ya göçen Bitlisli Ermeni bir ailenin dördüncü çocuğu olarak 1908’de Kaliforniya’da bir kasabada doğar. Babasının ölümü üzerine henüz 3 yaşındayken “Artık kocaman bir adam oldun, ağlamak yok” tembihiyle yetimhaneye verilir. 8 yaşında evine döndüğü andan itibaren terk etmek zorunda kalınan memleket hikayeleriyle, yemeğinden türküsüne, ağacından dağına ayrıntılı olarak tanımlanmış Bitlis kültürüyle büyür. Vaktiyle Kürtler, Türkler, Araplar ve Ermenilerin birlikte yaşadığı toprakların özlemi ruhuna aşılanır. William, genç yaşta ölen babasının fotoğrafına bakarken aynada kendini görür gibidir. Duygularını “İkimiz aynı adamız. Ben senim, sen de ben” sözleriyle ifade ederken onun köklerinden ayrı kalma acısına nasıl dayandığını sormaktadır. Bir din adamı, hikayeler, şiirler yazan bir yazar ve siyasi görüşleri nedeniyle zaman zaman hapis yatan bir milliyetçi olan, “Eğer Bitlis’i terk etmezseydi ya katil ya da kurban olacaktı” diye tanımladığı babasıyla özdeşleştirmiştir varlığını. Bu, onu yitirilmiş babanın peşinde çılgın bir arayışa itecektir.Bitlis, onun için atalarının kemiklerinin bulunduğu, ona anlatılan hikayelerin aslını göreceği, babasının yürüdüğü sokaklara basacağı, abisi Krikor, ablaları Zabel ve Kozet’in doğduğu, sülalenin yaşadığı evi bulup yerleşeceği, öldüğünde diğer Saroyanların yanına gömüleceği kutsal bir yerdir. Saroyan Ülkesi filmi işte bu hüzünlü yolculuğu canlandırıyor. Kamera, yazarın kullandığı arabayı izlerken, onun sesinden, kitap ve sohbetlerinden seçilmiş hatıraları dinliyoruz. Saroyan’ın yüzünü ise hiç göremiyoruz. Ya hasreti yüklenmiş sırtına, ya toprağı öpen ayaklarına, ya direksiyonu heyecanla kavrayan ellerine ve bir de gölgesine izin veriliyor ki, kahramanımızın yaşadığı ana ve geçtiği mekana hem aşina hem de yabancı oluşunu hissedebilelim. Hiç William Saroyan kitabı okumadığım halde yazarın 56 yaşında yaptığı bu seyahati izlediğimde onu hep tanıdığımı düşünerek şaşırdım. Babayla bütünleşebilmek için toprağını tanımak istiyordu. Ancak kimliğin, topraktan bağımsızlığını keşfetmek de vardı bu yolculukta. Yıkık duvarların dışında bir ata evi, eski günleri konuşacağı bir Ermeni bulamamamıştı Bitlis’te. Ancak kendini bile “hayal kahramanı” olarak kabul eden bir yazardı o. Zaten esas varlığını, dışındaki dünyadan çok, hafızasında yaşattığı hikayelerde bulmuştu hep. Bu yüzden, Bitlis’in Ermeni toprağı olduğunu düşünmeye devam edecek ama aynı zamanda da şöyle soracaktı: İnsanın ülkesi neresidir? Belli bir yerdeki toprak parçası mıdır?Oradaki ırmaklar mı?Göller mi? Gökyüzü mü?Ayın doğuşu mu?Güneş mi?İnsanın ülkesi ağaçlar mı,bağlar, çimenler,kuşlar, kayalar, tepelerve dağlar ve vadiler midir?İklim midir?Bir yerin ilkbaharı, yazı ve kışı mıdır?Kulübeler ve evler,şehrin sokakları...masalar ve sandalyeler,çay ve sohbet midir?Yaz sıcağında dalında olgunlaşanşeftali midir?Toprakta yatan ölüler midir?Göğün altında, o ülkenin her yerindekonuşulan dilin sesi midir?Genizden ve yürekten gelen şarkı mıdır?O dans mıdır?İnsanın ülkesihavaya, suya, toprağa, ateşeve hayata ettiği şükran duaları mıdır?Gözleri midir?Gülümseyen dudakları mıdır?Keder midir?Bu sorulara sizin cevabınız “hepsi birden” olabilir. Verdiği bir mülakatta “Benim için mutlu olmak da mutsuz olmak da imkansızdır” şeklindeki sözlerini okuyunca, öyle hissettim ki Saroyan gerçek yurdu, yurtsuzlukta bulmuştu. Nerede doğup nerede yaşarsak yaşayalım, hikayemiz ister mutlu ister acılı olsun, bizim asıl ülkemiz bu dünyada değil, ötelerdeydi. Yaşayıp geçen her anının sonsuzluğa karıştığının bilincinde olan, “Öyle veya böyle ölümsüz olduğuma memnunum. Ölüm aslında yoktur ve asla olamaz” diyen birinin köklerinden koparılmaya verdiği anlam sadece Bitlis olamazdı.
Zaman
Köşe Yazıları
14.12.2013
NuriyeAkman-SorayanülkesiNuriye Akman - Sorayan ülkesi
Serdar Ortaç: Şimdi kendimi seyrettikçe tiksiniyorum
Zaman
21.11.2013
11:50
1999 yılındaki Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde Ahmet Kayaya yönelik saldırıyı tetiklediği gerekçesiyle suçlanan Serdar Ortaç, telefonla bağlandığı 5N 1K programında Cüneyt Özdemirin sorularını yanıtladı. Ben o günlerde 24 yaşında bir genç olarak o galeyanla ne yapacağımı şaşırdım. diyen Ortaç, Şu an kendimi seyrettikçe tiksiniyorum, nefret ediyorum. O günlerin o şekilde gelişmesinden son derece pişmanım. diye konuştu.50 bin kere söyledim, çok pişmanım. diyen Ünlü Şarkıcı Serdar Ortaç, Yani riyakarlıkla pişmanlık da değil, gerçekten pişmanım. O günlerin o şekilde gelişmesinden son derece pişmanım. ifadelerini kullandı. O günlerde Kürtçe merhaba bile demenin yasak kadar bir şey olduğunu vurgulayan Ortaç, Bırak Kürtçe şarkı söylemeyi yasaktı yani, merhaba diyemiyordun, 35 bin tane şehidi ortaya çıkartıyorlardı. Yani biz o günlerde 24 yaşında bir genç olarak o galeyanla ne yapacağımı şaşırdım, şu an kendimi seyrettikçe tiksiniyorum, nefret ediyorum. Yani keşke olmasaydı. Ama ne yapalım koskoca Adnan Şenses.. Hepsi kaç yaşında. Ben 24 yaşındayım orada, şimdi 43’e girdim, ben Adnan ağabey kadar Mahsun ağabey kadar daha mı iyi düşüneceğim yani. ifadelerini kullandı.Gazeteci Rasim Ozan Kütahyalının Akıl veren oldu mu? sorusuna ise ünlü şarkısı Şimdi o gün bana akıl vereni söylersem bu adama mı yükleneceğiz, yazık değil mi bu adamlara da.“ cevabını verdi.
Zaman
Ana Sayfa
21.11.2013
SerdarOrtaçŞimdikendimiseyrettikçetiksiniyorumSerdar Ortaç Şimdi kendimi seyrettikçe tiksiniyorum
Serdar Ortaç: Şimdi kendimi seyrettikçe tiksiniyorum
Zaman
21.11.2013
11:49
1999 yılındaki Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde Ahmet Kayaya yönelik saldırıyı tetiklediği gerekçesiyle suçlanan Serdar Ortaç, telefonla bağlandığı 5N 1K programında Cüneyt Özdemirin sorularını yanıtladı. Ben o günlerde 24 yaşında bir genç olarak o galeyanla ne yapacağımı şaşırdım. diyen Ortaç, Şu an kendimi seyrettikçe tiksiniyorum, nefret ediyorum. O günlerin o şekilde gelişmesinden son derece pişmanım. diye konuştu.50 bin kere söyledim, çok pişmanım. diyen Ünlü Şarkıcı Serdar Ortaç, Yani riyakarlıkla pişmanlık da değil, gerçekten pişmanım. O günlerin o şekilde gelişmesinden son derece pişmanım. ifadelerini kullandı. O günlerde Kürtçe merhaba bile demenin yasak kadar bir şey olduğunu vurgulayan Ortaç, Bırak Kürtçe şarkı söylemeyi yasaktı yani, merhaba diyemiyordun, 35 bin tane şehidi ortaya çıkartıyorlardı. Yani biz o günlerde 24 yaşında bir genç olarak o galeyanla ne yapacağımı şaşırdım, şu an kendimi seyrettikçe tiksiniyorum, nefret ediyorum. Yani keşke olmasaydı. Ama ne yapalım koskoca Adnan Şenses.. Hepsi kaç yaşında. Ben 24 yaşındayım orada, şimdi 43’e girdim, ben Adnan ağabey kadar Mahsun ağabey kadar daha mı iyi düşüneceğim yani. ifadelerini kullandı.Gazeteci Rasim Ozan Kütahyalının Akıl veren oldu mu? sorusuna ise ünlü şarkısı Şimdi o gün bana akıl vereni söylersem bu adama mı yükleneceğiz, yazık değil mi bu adamlara da.“ cevabını verdi.
Zaman
Güncel
21.11.2013
SerdarOrtaçŞimdikendimiseyrettikçetiksiniyorumSerdar Ortaç Şimdi kendimi seyrettikçe tiksiniyorum
Serdar Ortaç: Kendimden tiksiniyorum
Zaman
21.11.2013
11:06
1999 yılındaki Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde Ahmet Kayaya yönelik saldırıyı tetiklediği gerekçesiyle suçlanan Serdar Ortaç, telefonla bağlandığı 5N 1K programında Cüneyt Özdemirin sorularını yanıtladı. Ben o günlerde 24 yaşında bir genç olarak o galeyanla ne yapacağımı şaşırdım. diyen Ortaç, Şu an kendimi seyrettikçe tiksiniyorum, nefret ediyorum. O günlerin o şekilde gelişmesinden son derece pişmanım. diye konuştu. 50 bin kere söyledim, çok pişmanım. diyen Ünlü Şarkıcı Serdar Ortaç, Yani riyakarlıkla pişmanlık da değil, gerçekten pişmanım. O günlerin o şekilde gelişmesinden son derece pişmanım. ifadelerini kullandı. O günlerde Kürtçe merhaba bile demenin yasak kadar bir şey olduğunu vurgulayan Ortaç, Bırak Kürtçe şarkı söylemeyi yasaktı yani, merhaba diyemiyordun, 35 bin tane şehidi ortaya çıkartıyorlardı. Yani biz o günlerde 24 yaşında bir genç olarak o galeyanla ne yapacağımı şaşırdım, şu an kendimi seyrettikçe tiksiniyorum, nefret ediyorum. Yani keşke olmasaydı. Ama ne yapalım koskoca Adnan Şenses.. Hepsi kaç yaşında. Ben 24 yaşındayım orada, şimdi 43’e girdim, ben Adnan ağabey kadar Mahsun ağabey kadar daha mı iyi düşüneceğim yani. (Akıl veren oldu mu) Şimdi o gün bana akıl vereni söylersem bu adama mı yükleneceğiz, yazık değil mi bu adamlara da.“ ifadelerini kullandı.
Zaman
Güncel
21.11.2013
SerdarOrtaçKendimdentiksiniyorumSerdar Ortaç Kendimden tiksiniyorum
Toplam "110" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti