Habergec.Com Aranan Kelimeler:bir intihar daha mı? Değerlendirme: 10 / 10 523896
habergec.com
02.09.2014 Salı
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

bir intihar daha mı?

Acılı baba polis oğlunu adım adım intihara götüren zulmü anlattı
Zaman
06.06.2014
09:37
Cadı avının intihara sürüklediği Emirhan Niyazi Paçacı’nın babası, Sabah ve Yeni Şafak’ta çıkan ‘psikolojik tedaviyi aksattı’ iddiasına tepki gösterdi. Oğlunun kronik bir rahatsızlığı olmadığını söyleyen Kadir Paçacı, “Sabah gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar.” dedi.Türkiye, salı gününden bu yana ‘cadı avı’na kurban giden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın dramını konuşuyor. Baba Kadir Paçacı, İçişleri Bakanlığı’nın sessizliği ve hükümete yakın gazetelerde çıkan çarpıtma haberler üzerine oğlunun yaşadığı zulmü detaylarıyla bir kez daha anlattı. Buna göre, Niyazi Paçacı’yı intihara sürükleyen süreç, Gezi olaylarında başladı. Mali Şube’de görevli olmasına rağmen Çevik Kuvvet’e destek için olay yerine gönderildi, bir ay eve gelmedi, arabalarda yatıp kalktı, sağlığı bozuldu. Sonrasında göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti ama doktorlar ‘Hastalığın psikolojik’ diyerek Ruh Hastanesi’ne sevk etti. Burada verilen düşük dozajlı (5 mg) ilaç iyi gelmişti. Ardından babasıyla GATA’ya da gitti, muayenede ‘Silah kullanmasına mani durum yok’ sonucuna varıldı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev alınca iki kez tayin edildi. Gittiği yerlerde müfettiş ve savcılık sorgularından geçti, 2 günde bir ifadeye çağırıldı. İş yerinde gördüğü ‘paralelci, cemaatçi’ baskıları da eklenince psikolojisi alt üst oldu. Bu arada Adana’daki ‘paralel dinleme’ denilen ve gazete kupürlerine dayandırılan davayı takip ediyordu. Kendisinin de haksız yere suçlanacağından endişeliydi. Tarih 12 Mayıs’ı gösterdiğinde 26 yaşındaki polis daha fazla dayanamadı, canına kıydı.Hükümete yakın medya, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından görev yeri değiştirilen ve baskı gördüğü için intihara sürüklendiği ailesi tarafından açıklanan polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’yla ilgili haberleri çarpıttı. Zaman, Paçacı’nın baba ve annesinin açıklamalarını “Cadı avı intihara sürükledi” başlığıyla gündeme taşımıştı. Acılı baba, oğlunun kendisine son dönemde “Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.” diyerek dert yandığını açıklamıştı.Hükümete yakın Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, dün ‘intihar yalanını rapor çürüttü’ şeklindeki haberleriyle Paçacı’nın 17 Aralık’tan sonra baskıya maruz kalmasını bir yana bırakıp ‘psikolojik sorunları olduğu için intihar ettiği’ tezini savundular. Delil olarak da, ‘iş göremezlik belgesi’ni gösterdiler. ‘Duygu durum bozuklukları tanımlanmamış’ ön teşhisli belge aslında 10 günlük istirahat raporundan ibaret. Yani rapor, kronik psikolojik bir rahatsızlığı belgelemiyor. Ayrıca, istirahat raporu 13 Ekim 2013 tarihli. Söz konusu gazeteler, Paçacı’nın intihar ettiği 12 Mayıs 2014’e kadar İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlüğü’nde tam 7 ay görev yapması ve silahına el konulmamasını da görmezden geldi. Son noktayı ise yine acılı baba Kadir Paçacı koydu. İki gazeteyi arayarak tepki gösterdiğini anlatan Paçacı, “Zaman’ın yazdıkları tamamen gerçektir.” dedi.Acılı baba, yaşananları dün yine Zaman’a anlattı. Gezi olayları sırasında oğlunun Mali Şube’de olduğunu, Çevik Kuvvet’e destek amaçlı gönderildiğini ve 1 ay eve gelmediğini belirtti. Ardından şunları dile getirdi: “Eve gelmeyince göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti. Doktor ‘senin hastalığın psikolojik’ deyip Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne göndermişler. Orada 5 mg ilaç veriyorlar, dozajı yüksek değil. Son iki güne kadar çok iyiydi. Ankara’ya geldik, Ufuk Hastanesi’ne ve GATA’ya götürdüm. Tüm hastane kayıtları var. Sabah Gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar. Savcı, ‘Senin silahını alırım’ diyormuş, oğlum da cuma günü ifade vermeye gittiğinde savcı bu lafı tekrar söylüyor. İki günde bir savcılığa ifade vermeye gidiyordu zaten. 17 Aralık operasyonundan sonra çocuğun psikolojisini yıktılar.”Baba Paçacı, Adana’da bazı savcı ve güvenlik görevlilerine yönelik gazete kupürleriyle yargısız infaz yapılan adli sürece de dikkat çekti. ‘Paralel’ ithamlarının oğlunu etkilediğini şöyle aktardı: “Orada da 13 tane asker vardı. Onlarla ilgili, ‘Hadi binbaşı paralel, başçavuş paralel. Peki geriye kalan 11 asker. Onlar da mı paralel? Onlara casusluk davası açmışlar. (Oğlum) ‘Ucu bize dokunacak, bizi mutlaka mahvedecekler’ dedi. Pazartesi de bu olay (intihar oldu) o
Zaman
En Çok Okunan
06.06.2014
AcılıbabapolisoğlunuadımadımintiharagötürenzulmüanlattıAcılı baba polis oğlunu adım adım intihara götüren zulmü anlattı
Acılı baba polis oğlunu adım adım intihara götüren zulmü anlattı
Zaman
06.06.2014
09:25
Cadı avının intihara sürüklediği Emirhan Niyazi Paçacı’nın babası, Sabah ve Yeni Şafak’ta çıkan ‘psikolojik tedaviyi aksattı’ iddiasına tepki gösterdi. Oğlunun kronik bir rahatsızlığı olmadığını söyleyen Kadir Paçacı, “Sabah gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar.” dedi.Türkiye, salı gününden bu yana ‘cadı avı’na kurban giden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın dramını konuşuyor. Baba Kadir Paçacı, İçişleri Bakanlığı’nın sessizliği ve hükümete yakın gazetelerde çıkan çarpıtma haberler üzerine oğlunun yaşadığı zulmü detaylarıyla bir kez daha anlattı. Buna göre, Niyazi Paçacı’yı intihara sürükleyen süreç, Gezi olaylarında başladı. Mali Şube’de görevli olmasına rağmen Çevik Kuvvet’e destek için olay yerine gönderildi, bir ay eve gelmedi, arabalarda yatıp kalktı, sağlığı bozuldu. Sonrasında göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti ama doktorlar ‘Hastalığın psikolojik’ diyerek Ruh Hastanesi’ne sevk etti. Burada verilen düşük dozajlı (5 mg) ilaç iyi gelmişti. Ardından babasıyla GATA’ya da gitti, muayenede ‘Silah kullanmasına mani durum yok’ sonucuna varıldı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev alınca iki kez tayin edildi. Gittiği yerlerde müfettiş ve savcılık sorgularından geçti, 2 günde bir ifadeye çağırıldı. İş yerinde gördüğü ‘paralelci, cemaatçi’ baskıları da eklenince psikolojisi alt üst oldu. Bu arada Adana’daki ‘paralel dinleme’ denilen ve gazete kupürlerine dayandırılan davayı takip ediyordu. Kendisinin de haksız yere suçlanacağından endişeliydi. Tarih 12 Mayıs’ı gösterdiğinde 26 yaşındaki polis daha fazla dayanamadı, canına kıydı.Hükümete yakın medya, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından görev yeri değiştirilen ve baskı gördüğü için intihara sürüklendiği ailesi tarafından açıklanan polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’yla ilgili haberleri çarpıttı. Zaman, Paçacı’nın baba ve annesinin açıklamalarını “Cadı avı intihara sürükledi” başlığıyla gündeme taşımıştı. Acılı baba, oğlunun kendisine son dönemde “Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.” diyerek dert yandığını açıklamıştı.Hükümete yakın Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, dün ‘intihar yalanını rapor çürüttü’ şeklindeki haberleriyle Paçacı’nın 17 Aralık’tan sonra baskıya maruz kalmasını bir yana bırakıp ‘psikolojik sorunları olduğu için intihar ettiği’ tezini savundular. Delil olarak da, ‘iş göremezlik belgesi’ni gösterdiler. ‘Duygu durum bozuklukları tanımlanmamış’ ön teşhisli belge aslında 10 günlük istirahat raporundan ibaret. Yani rapor, kronik psikolojik bir rahatsızlığı belgelemiyor. Ayrıca, istirahat raporu 13 Ekim 2013 tarihli. Söz konusu gazeteler, Paçacı’nın intihar ettiği 12 Mayıs 2014’e kadar İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlüğü’nde tam 7 ay görev yapması ve silahına el konulmamasını da görmezden geldi. Son noktayı ise yine acılı baba Kadir Paçacı koydu. İki gazeteyi arayarak tepki gösterdiğini anlatan Paçacı, “Zaman’ın yazdıkları tamamen gerçektir.” dedi.Acılı baba, yaşananları dün yine Zaman’a anlattı. Gezi olayları sırasında oğlunun Mali Şube’de olduğunu, Çevik Kuvvet’e destek amaçlı gönderildiğini ve 1 ay eve gelmediğini belirtti. Ardından şunları dile getirdi: “Eve gelmeyince göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti. Doktor ‘senin hastalığın psikolojik’ deyip Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne göndermişler. Orada 5 mg ilaç veriyorlar, dozajı yüksek değil. Son iki güne kadar çok iyiydi. Ankara’ya geldik, Ufuk Hastanesi’ne ve GATA’ya götürdüm. Tüm hastane kayıtları var. Sabah Gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar. Savcı, ‘Senin silahını alırım’ diyormuş, oğlum da cuma günü ifade vermeye gittiğinde savcı bu lafı tekrar söylüyor. İki günde bir savcılığa ifade vermeye gidiyordu zaten. 17 Aralık operasyonundan sonra çocuğun psikolojisini yıktılar.”Baba Paçacı, Adana’da bazı savcı ve güvenlik görevlilerine yönelik gazete kupürleriyle yargısız infaz yapılan adli sürece de dikkat çekti. ‘Paralel’ ithamlarının oğlunu etkilediğini şöyle aktardı: “Orada da 13 tane asker vardı. Onlarla ilgili, ‘Hadi binbaşı paralel, başçavuş paralel. Peki geriye kalan 11 asker. Onlar da mı paralel? Onlara casusluk davası açmışlar. (Oğlum) ‘Ucu bize dokunacak, bizi mutlaka mahvedecekler’ dedi. Pazartesi de bu olay (intihar oldu) o
Zaman
Güncel
06.06.2014
AcılıbabapolisoğlunuadımadımintiharagötürenzulmüanlattıAcılı baba polis oğlunu adım adım intihara götüren zulmü anlattı
Acılı baba polis oğlunu adım adım intihara götüren zulmü anlattı
Zaman
06.06.2014
09:25
Cadı avının intihara sürüklediği Emirhan Niyazi Paçacı’nın babası, Sabah ve Yeni Şafak’ta çıkan ‘psikolojik tedaviyi aksattı’ iddiasına tepki gösterdi. Oğlunun kronik bir rahatsızlığı olmadığını söyleyen Kadir Paçacı, “Sabah gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar.” dedi.Türkiye, salı gününden bu yana ‘cadı avı’na kurban giden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın dramını konuşuyor. Baba Kadir Paçacı, İçişleri Bakanlığı’nın sessizliği ve hükümete yakın gazetelerde çıkan çarpıtma haberler üzerine oğlunun yaşadığı zulmü detaylarıyla bir kez daha anlattı. Buna göre, Niyazi Paçacı’yı intihara sürükleyen süreç, Gezi olaylarında başladı. Mali Şube’de görevli olmasına rağmen Çevik Kuvvet’e destek için olay yerine gönderildi, bir ay eve gelmedi, arabalarda yatıp kalktı, sağlığı bozuldu. Sonrasında göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti ama doktorlar ‘Hastalığın psikolojik’ diyerek Ruh Hastanesi’ne sevk etti. Burada verilen düşük dozajlı (5 mg) ilaç iyi gelmişti. Ardından babasıyla GATA’ya da gitti, muayenede ‘Silah kullanmasına mani durum yok’ sonucuna varıldı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev alınca iki kez tayin edildi. Gittiği yerlerde müfettiş ve savcılık sorgularından geçti, 2 günde bir ifadeye çağırıldı. İş yerinde gördüğü ‘paralelci, cemaatçi’ baskıları da eklenince psikolojisi alt üst oldu. Bu arada Adana’daki ‘paralel dinleme’ denilen ve gazete kupürlerine dayandırılan davayı takip ediyordu. Kendisinin de haksız yere suçlanacağından endişeliydi. Tarih 12 Mayıs’ı gösterdiğinde 26 yaşındaki polis daha fazla dayanamadı, canına kıydı.Hükümete yakın medya, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından görev yeri değiştirilen ve baskı gördüğü için intihara sürüklendiği ailesi tarafından açıklanan polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’yla ilgili haberleri çarpıttı. Zaman, Paçacı’nın baba ve annesinin açıklamalarını “Cadı avı intihara sürükledi” başlığıyla gündeme taşımıştı. Acılı baba, oğlunun kendisine son dönemde “Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.” diyerek dert yandığını açıklamıştı.Hükümete yakın Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, dün ‘intihar yalanını rapor çürüttü’ şeklindeki haberleriyle Paçacı’nın 17 Aralık’tan sonra baskıya maruz kalmasını bir yana bırakıp ‘psikolojik sorunları olduğu için intihar ettiği’ tezini savundular. Delil olarak da, ‘iş göremezlik belgesi’ni gösterdiler. ‘Duygu durum bozuklukları tanımlanmamış’ ön teşhisli belge aslında 10 günlük istirahat raporundan ibaret. Yani rapor, kronik psikolojik bir rahatsızlığı belgelemiyor. Ayrıca, istirahat raporu 13 Ekim 2013 tarihli. Söz konusu gazeteler, Paçacı’nın intihar ettiği 12 Mayıs 2014’e kadar İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlüğü’nde tam 7 ay görev yapması ve silahına el konulmamasını da görmezden geldi. Son noktayı ise yine acılı baba Kadir Paçacı koydu. İki gazeteyi arayarak tepki gösterdiğini anlatan Paçacı, “Zaman’ın yazdıkları tamamen gerçektir.” dedi.Acılı baba, yaşananları dün yine Zaman’a anlattı. Gezi olayları sırasında oğlunun Mali Şube’de olduğunu, Çevik Kuvvet’e destek amaçlı gönderildiğini ve 1 ay eve gelmediğini belirtti. Ardından şunları dile getirdi: “Eve gelmeyince göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti. Doktor ‘senin hastalığın psikolojik’ deyip Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne göndermişler. Orada 5 mg ilaç veriyorlar, dozajı yüksek değil. Son iki güne kadar çok iyiydi. Ankara’ya geldik, Ufuk Hastanesi’ne ve GATA’ya götürdüm. Tüm hastane kayıtları var. Sabah Gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar. Savcı, ‘Senin silahını alırım’ diyormuş, oğlum da cuma günü ifade vermeye gittiğinde savcı bu lafı tekrar söylüyor. İki günde bir savcılığa ifade vermeye gidiyordu zaten. 17 Aralık operasyonundan sonra çocuğun psikolojisini yıktılar.”Baba Paçacı, Adana’da bazı savcı ve güvenlik görevlilerine yönelik gazete kupürleriyle yargısız infaz yapılan adli sürece de dikkat çekti. ‘Paralel’ ithamlarının oğlunu etkilediğini şöyle aktardı: “Orada da 13 tane asker vardı. Onlarla ilgili, ‘Hadi binbaşı paralel, başçavuş paralel. Peki geriye kalan 11 asker. Onlar da mı paralel? Onlara casusluk davası açmışlar. (Oğlum) ‘Ucu bize dokunacak, bizi mutlaka mahvedecekler’ dedi. Pazartesi de bu olay (intihar oldu) o
Zaman
Ana Sayfa
06.06.2014
AcılıbabapolisoğlunuadımadımintiharagötürenzulmüanlattıAcılı baba polis oğlunu adım adım intihara götüren zulmü anlattı
Acılı baba polis oğlunu intihara götüren zulmü adım adım anlattı
Zaman
06.06.2014
04:08
Cadı avının intihara sürüklediği Emirhan Niyazi Paçacı’nın babası, Sabah ve Yeni Şafak’ta çıkan ‘psikolojik tedaviyi aksattı’ iddiasına tepki gösterdi. Oğlunun kronik bir rahatsızlığı olmadığını söyleyen Kadir Paçacı, “Sabah gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar.” dedi.Türkiye, salı gününden bu yana ‘cadı avı’na kurban giden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın dramını konuşuyor. Baba Kadir Paçacı, İçişleri Bakanlığı’nın sessizliği ve hükümete yakın gazetelerde çıkan çarpıtma haberler üzerine oğlunun yaşadığı zulmü detaylarıyla bir kez daha anlattı. Buna göre, Niyazi Paçacı’yı intihara sürükleyen süreç, Gezi olaylarında başladı. Mali Şube’de görevli olmasına rağmen Çevik Kuvvet’e destek için olay yerine gönderildi, bir ay eve gelmedi, arabalarda yatıp kalktı, sağlığı bozuldu. Sonrasında göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti ama doktorlar ‘Hastalığın psikolojik’ diyerek Ruh Hastanesi’ne sevk etti. Burada verilen düşük dozajlı (5 mg) ilaç iyi gelmişti. Ardından babasıyla GATA’ya da gitti, muayenede ‘Silah kullanmasına mani durum yok’ sonucuna varıldı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev alınca iki kez tayin edildi. Gittiği yerlerde müfettiş ve savcılık sorgularından geçti, 2 günde bir ifadeye çağırıldı. İş yerinde gördüğü ‘paralelci, cemaatçi’ baskıları da eklenince psikolojisi alt üst oldu. Bu arada Adana’daki ‘paralel dinleme’ denilen ve gazete kupürlerine dayandırılan davayı takip ediyordu. Kendisinin de haksız yere suçlanacağından endişeliydi. Tarih 12 Mayıs’ı gösterdiğinde 26 yaşındaki polis daha fazla dayanamadı, canına kıydı.Hükümete yakın medya, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından görev yeri değiştirilen ve baskı gördüğü için intihara sürüklendiği ailesi tarafından açıklanan polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’yla ilgili haberleri çarpıttı. Zaman, Paçacı’nın baba ve annesinin açıklamalarını “Cadı avı intihara sürükledi” başlığıyla gündeme taşımıştı. Acılı baba, oğlunun kendisine son dönemde “Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.” diyerek dert yandığını açıklamıştı.Hükümete yakın Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, dün ‘intihar yalanını rapor çürüttü’ şeklindeki haberleriyle Paçacı’nın 17 Aralık’tan sonra baskıya maruz kalmasını bir yana bırakıp ‘psikolojik sorunları olduğu için intihar ettiği’ tezini savundular. Delil olarak da, ‘iş göremezlik belgesi’ni gösterdiler. ‘Duygu durum bozuklukları tanımlanmamış’ ön teşhisli belge aslında 10 günlük istirahat raporundan ibaret. Yani rapor, kronik psikolojik bir rahatsızlığı belgelemiyor. Ayrıca, istirahat raporu 13 Ekim 2013 tarihli. Söz konusu gazeteler, Paçacı’nın intihar ettiği 12 Mayıs 2014’e kadar İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlüğü’nde tam 7 ay görev yapması ve silahına el konulmamasını da görmezden geldi. Son noktayı ise yine acılı baba Kadir Paçacı koydu. İki gazeteyi arayarak tepki gösterdiğini anlatan Paçacı, “Zaman’ın yazdıkları tamamen gerçektir.” dedi.Acılı baba, yaşananları dün yine Zaman’a anlattı. Gezi olayları sırasında oğlunun Mali Şube’de olduğunu, Çevik Kuvvet’e destek amaçlı gönderildiğini ve 1 ay eve gelmediğini belirtti. Ardından şunları dile getirdi: “Eve gelmeyince göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti. Doktor ‘senin hastalığın psikolojik’ deyip Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne göndermişler. Orada 5 mg ilaç veriyorlar, dozajı yüksek değil. Son iki güne kadar çok iyiydi. Ankara’ya geldik, Ufuk Hastanesi’ne ve GATA’ya götürdüm. Tüm hastane kayıtları var. Sabah Gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar. Savcı, ‘Senin silahını alırım’ diyormuş, oğlum da cuma günü ifade vermeye gittiğinde savcı bu lafı tekrar söylüyor. İki günde bir savcılığa ifade vermeye gidiyordu zaten. 17 Aralık operasyonundan sonra çocuğun psikolojisini yıktılar.”Baba Paçacı, Adana’da bazı savcı ve güvenlik görevlilerine yönelik gazete kupürleriyle yargısız infaz yapılan adli sürece de dikkat çekti. ‘Paralel’ ithamlarının oğlunu etkilediğini şöyle aktardı: “Orada da 13 tane asker vardı. Onlarla ilgili, ‘Hadi binbaşı paralel, başçavuş paralel. Peki geriye kalan 11 asker. Onlar da mı paralel? Onlara casusluk davası açmışlar. (Oğlum) ‘Ucu bize dokunacak, bizi mutlaka mahvedecekler’ dedi. Pazartesi de bu olay (intihar oldu) o
Zaman
En Çok Okunan
06.06.2014
AcılıbabapolisoğlunuintiharagötürenzulmüadımadımanlattıAcılı baba polis oğlunu intihara götüren zulmü adım adım anlattı
Acılı baba polis oğlunu intihara götüren zulmü adım adım anlattı
Zaman
06.06.2014
02:05
Cadı avının intihara sürüklediği Emirhan Niyazi Paçacı’nın babası, Sabah ve Yeni Şafak’ta çıkan ‘psikolojik tedaviyi aksattı’ iddiasına tepki gösterdi. Oğlunun kronik bir rahatsızlığı olmadığını söyleyen Kadir Paçacı, “Sabah gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar.” dedi.Türkiye, salı gününden bu yana ‘cadı avı’na kurban giden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın dramını konuşuyor. Baba Kadir Paçacı, İçişleri Bakanlığı’nın sessizliği ve hükümete yakın gazetelerde çıkan çarpıtma haberler üzerine oğlunun yaşadığı zulmü detaylarıyla bir kez daha anlattı. Buna göre, Niyazi Paçacı’yı intihara sürükleyen süreç, Gezi olaylarında başladı. Mali Şube’de görevli olmasına rağmen Çevik Kuvvet’e destek için olay yerine gönderildi, bir ay eve gelmedi, arabalarda yatıp kalktı, sağlığı bozuldu. Sonrasında göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti ama doktorlar ‘Hastalığın psikolojik’ diyerek Ruh Hastanesi’ne sevk etti. Burada verilen düşük dozajlı (5 mg) ilaç iyi gelmişti. Ardından babasıyla GATA’ya da gitti, muayenede ‘Silah kullanmasına mani durum yok’ sonucuna varıldı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev alınca iki kez tayin edildi. Gittiği yerlerde müfettiş ve savcılık sorgularından geçti, 2 günde bir ifadeye çağırıldı. İş yerinde gördüğü ‘paralelci, cemaatçi’ baskıları da eklenince psikolojisi alt üst oldu. Bu arada Adana’daki ‘paralel dinleme’ denilen ve gazete kupürlerine dayandırılan davayı takip ediyordu. Kendisinin de haksız yere suçlanacağından endişeliydi. Tarih 12 Mayıs’ı gösterdiğinde 26 yaşındaki polis daha fazla dayanamadı, canına kıydı.Hükümete yakın medya, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından görev yeri değiştirilen ve baskı gördüğü için intihara sürüklendiği ailesi tarafından açıklanan polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’yla ilgili haberleri çarpıttı. Zaman, Paçacı’nın baba ve annesinin açıklamalarını “Cadı avı intihara sürükledi” başlığıyla gündeme taşımıştı. Acılı baba, oğlunun kendisine son dönemde “Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.” diyerek dert yandığını açıklamıştı.Hükümete yakın Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, dün ‘intihar yalanını rapor çürüttü’ şeklindeki haberleriyle Paçacı’nın 17 Aralık’tan sonra baskıya maruz kalmasını bir yana bırakıp ‘psikolojik sorunları olduğu için intihar ettiği’ tezini savundular. Delil olarak da, ‘iş göremezlik belgesi’ni gösterdiler. ‘Duygu durum bozuklukları tanımlanmamış’ ön teşhisli belge aslında 10 günlük istirahat raporundan ibaret. Yani rapor, kronik psikolojik bir rahatsızlığı belgelemiyor. Ayrıca, istirahat raporu 13 Ekim 2013 tarihli. Söz konusu gazeteler, Paçacı’nın intihar ettiği 12 Mayıs 2014’e kadar İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlüğü’nde tam 7 ay görev yapması ve silahına el konulmamasını da görmezden geldi. Son noktayı ise yine acılı baba Kadir Paçacı koydu. İki gazeteyi arayarak tepki gösterdiğini anlatan Paçacı, “Zaman’ın yazdıkları tamamen gerçektir.” dedi.Acılı baba, yaşananları dün yine Zaman’a anlattı. Gezi olayları sırasında oğlunun Mali Şube’de olduğunu, Çevik Kuvvet’e destek amaçlı gönderildiğini ve 1 ay eve gelmediğini belirtti. Ardından şunları dile getirdi: “Eve gelmeyince göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti. Doktor ‘senin hastalığın psikolojik’ deyip Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne göndermişler. Orada 5 mg ilaç veriyorlar, dozajı yüksek değil. Son iki güne kadar çok iyiydi. Ankara’ya geldik, Ufuk Hastanesi’ne ve GATA’ya götürdüm. Tüm hastane kayıtları var. Sabah Gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar. Savcı, ‘Senin silahını alırım’ diyormuş, oğlum da cuma günü ifade vermeye gittiğinde savcı bu lafı tekrar söylüyor. İki günde bir savcılığa ifade vermeye gidiyordu zaten. 17 Aralık operasyonundan sonra çocuğun psikolojisini yıktılar.”Baba Paçacı, Adana’da bazı savcı ve güvenlik görevlilerine yönelik gazete kupürleriyle yargısız infaz yapılan adli sürece de dikkat çekti. ‘Paralel’ ithamlarının oğlunu etkilediğini şöyle aktardı: “Orada da 13 tane asker vardı. Onlarla ilgili, ‘Hadi binbaşı paralel, başçavuş paralel. Peki geriye kalan 11 asker. Onlar da mı paralel? Onlara casusluk davası açmışlar. (Oğlum) ‘Ucu bize dokunacak, bizi mutlaka mahvedecekler’ dedi. Pazartesi de bu olay (intihar oldu) o
Zaman
Güncel
06.06.2014
AcılıbabapolisoğlunuintiharagötürenzulmüadımadımanlattıAcılı baba polis oğlunu intihara götüren zulmü adım adım anlattı
Acılı baba polis oğlunu intihara götüren zulmü adım adım anlattı
Zaman
06.06.2014
02:05
Cadı avının intihara sürüklediği Emirhan Niyazi Paçacı’nın babası, Sabah ve Yeni Şafak’ta çıkan ‘psikolojik tedaviyi aksattı’ iddiasına tepki gösterdi. Oğlunun kronik bir rahatsızlığı olmadığını söyleyen Kadir Paçacı, “Sabah gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar.” dedi.Türkiye, salı gününden bu yana ‘cadı avı’na kurban giden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın dramını konuşuyor. Baba Kadir Paçacı, İçişleri Bakanlığı’nın sessizliği ve hükümete yakın gazetelerde çıkan çarpıtma haberler üzerine oğlunun yaşadığı zulmü detaylarıyla bir kez daha anlattı. Buna göre, Niyazi Paçacı’yı intihara sürükleyen süreç, Gezi olaylarında başladı. Mali Şube’de görevli olmasına rağmen Çevik Kuvvet’e destek için olay yerine gönderildi, bir ay eve gelmedi, arabalarda yatıp kalktı, sağlığı bozuldu. Sonrasında göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti ama doktorlar ‘Hastalığın psikolojik’ diyerek Ruh Hastanesi’ne sevk etti. Burada verilen düşük dozajlı (5 mg) ilaç iyi gelmişti. Ardından babasıyla GATA’ya da gitti, muayenede ‘Silah kullanmasına mani durum yok’ sonucuna varıldı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev alınca iki kez tayin edildi. Gittiği yerlerde müfettiş ve savcılık sorgularından geçti, 2 günde bir ifadeye çağırıldı. İş yerinde gördüğü ‘paralelci, cemaatçi’ baskıları da eklenince psikolojisi alt üst oldu. Bu arada Adana’daki ‘paralel dinleme’ denilen ve gazete kupürlerine dayandırılan davayı takip ediyordu. Kendisinin de haksız yere suçlanacağından endişeliydi. Tarih 12 Mayıs’ı gösterdiğinde 26 yaşındaki polis daha fazla dayanamadı, canına kıydı.Hükümete yakın medya, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından görev yeri değiştirilen ve baskı gördüğü için intihara sürüklendiği ailesi tarafından açıklanan polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’yla ilgili haberleri çarpıttı. Zaman, Paçacı’nın baba ve annesinin açıklamalarını “Cadı avı intihara sürükledi” başlığıyla gündeme taşımıştı. Acılı baba, oğlunun kendisine son dönemde “Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.” diyerek dert yandığını açıklamıştı.Hükümete yakın Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, dün ‘intihar yalanını rapor çürüttü’ şeklindeki haberleriyle Paçacı’nın 17 Aralık’tan sonra baskıya maruz kalmasını bir yana bırakıp ‘psikolojik sorunları olduğu için intihar ettiği’ tezini savundular. Delil olarak da, ‘iş göremezlik belgesi’ni gösterdiler. ‘Duygu durum bozuklukları tanımlanmamış’ ön teşhisli belge aslında 10 günlük istirahat raporundan ibaret. Yani rapor, kronik psikolojik bir rahatsızlığı belgelemiyor. Ayrıca, istirahat raporu 13 Ekim 2013 tarihli. Söz konusu gazeteler, Paçacı’nın intihar ettiği 12 Mayıs 2014’e kadar İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlüğü’nde tam 7 ay görev yapması ve silahına el konulmamasını da görmezden geldi. Son noktayı ise yine acılı baba Kadir Paçacı koydu. İki gazeteyi arayarak tepki gösterdiğini anlatan Paçacı, “Zaman’ın yazdıkları tamamen gerçektir.” dedi.Acılı baba, yaşananları dün yine Zaman’a anlattı. Gezi olayları sırasında oğlunun Mali Şube’de olduğunu, Çevik Kuvvet’e destek amaçlı gönderildiğini ve 1 ay eve gelmediğini belirtti. Ardından şunları dile getirdi: “Eve gelmeyince göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti. Doktor ‘senin hastalığın psikolojik’ deyip Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne göndermişler. Orada 5 mg ilaç veriyorlar, dozajı yüksek değil. Son iki güne kadar çok iyiydi. Ankara’ya geldik, Ufuk Hastanesi’ne ve GATA’ya götürdüm. Tüm hastane kayıtları var. Sabah Gazetesi, ‘ailesi tedaviye izin vermedi’ diye yazmış. Yalan yazıyorlar. Savcı, ‘Senin silahını alırım’ diyormuş, oğlum da cuma günü ifade vermeye gittiğinde savcı bu lafı tekrar söylüyor. İki günde bir savcılığa ifade vermeye gidiyordu zaten. 17 Aralık operasyonundan sonra çocuğun psikolojisini yıktılar.”Baba Paçacı, Adana’da bazı savcı ve güvenlik görevlilerine yönelik gazete kupürleriyle yargısız infaz yapılan adli sürece de dikkat çekti. ‘Paralel’ ithamlarının oğlunu etkilediğini şöyle aktardı: “Orada da 13 tane asker vardı. Onlarla ilgili, ‘Hadi binbaşı paralel, başçavuş paralel. Peki geriye kalan 11 asker. Onlar da mı paralel? Onlara casusluk davası açmışlar. (Oğlum) ‘Ucu bize dokunacak, bizi mutlaka mahvedecekler’ dedi. Pazartesi de bu olay (intihar oldu) o
Zaman
Ana Sayfa
06.06.2014
AcılıbabapolisoğlunuintiharagötürenzulmüadımadımanlattıAcılı baba polis oğlunu intihara götüren zulmü adım adım anlattı
Yorgun demokrat
Zaman
04.06.2014
02:04
Adalet Ağaoğlu, 18 yıllık bir bekleyişin ardından yayımladığı yeni romanıyla okurlarını sevindirdi. Dert Dinleme Uzmanı adını taşıyan eser, yazarın “Dar Zamanlar” serisinin dördüncü kitabı olarak okura sunuldu.DERT DİNLEME UZMANI, ADALET AĞAOĞLU, EVEREST YAYINLARI, 256 SAYFA, 16 TLAdalet Ağaoğlu, günümüz Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri olduğunu, okurlarının on sekiz yıllık uzun bekleyişine son verdiği yeni romanı Dert Dinleme Uzmanı’yla bir kez daha ve iyi ki tekrar hatırlatıyor. Everest Yayınları’ndan çıkan roman, yayıncı ve yazarın ortak kararıyla sırasıyla Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Hayır’dan oluşan “Dar Zamanlar” serisinin dördüncü kitabı olarak sunulmuş. Dert Dinleme Uzmanı, romandaki bütün karakterler gibi isimsiz olan bir editörün intihar etmeden önce bir yazara bıraktığı notlardan, yazarın deyişiyle “tutanaklardan” oluşan iç içe geçmiş metinler olarak kurgulansa da, yazarın takdimi ve editörün notları aynı üslubu taşıyor denilebilir. Kısa bir takdim yazısının ardından romanın büyük bölümünü oluşturan editörün metni “notlar” diye adlandırılmış ancak bu notlar düzgün sıralanmış bir kurgu oluşturuyor. Kendini “dert dinleme uzmanı” olarak tanımlayan editörün dinlediği ve notlandırdığı kişiler kimi zaman hayatından geçip giden bir yabancı, kimi zaman neden sonra eşi olacak, kimi zaman dostuyken düşmanına dönüşecek bir karakter. Dert dinleme uzmanı bütün bu karakterlerin hikâyelerine maruz kalıp çoğunlukla da içlerinden kurban olarak çıkıyor. Elbette bu noktada anlatılan olayların ve dertlerin editörün bakış açısından, ben-anlatıcı tarafından aktarıldığını belirtmek gerekiyor.Madalyonun iki yüzüEditörün notları ilk bölümde “Rastlantılar ve Çağrışımlar” olarak sunulmuş, zira tesadüflerin dert dinleme uzmanının “kurbana” dönüşmesinde işlevi büyük. Öte yandan, intihar ettiği için kahramanın dinlediği dertlerin kurbanı olma konumu güçleniyor gibi görünse de, aslında Ağaoğlu tamamen “kötücül” diyebileceğimiz karakterler sunmuyor. Aksine, karakterler hakkında olumsuz yargıya varmak üzere olan okuru ters köşeye yatırıp klişe deyişle madalyonun öbür yüzünü göstererek ilerlediği de oluyor. Romandan akılda kalan da, cümlelerden, belki hikâyeden daha çok, bu iki yüzlere yönelen sorular aslında. Onlardan biri sanki “Dar Zamanlar”ın da vardığı bir nihai soru gibi: “Büyük incelik ve iyilik hassasiyeti, kötülüğün kötüsünden daha mı beterdir acaba?” Dert Dinleme Uzmanı’nın “Dar Zamanlar” üçlemesine eklemlenmesinin en önemli nedenlerinden biri kuşkusuz Ağaoğlu’nun yazarlık kariyerinin büyük bölümünde anlamaya ve anlatmaya çalıştığı küçük burjuva Cumhuriyet aydınının hali, sorunları, yer yer tuhaflığı, kitapta yer alan bir kitap başlığıyla söylersek “arızalı aydınlığı”. Seriye adını da veren ve Dert Dinleme Uzmanı’nın diğer romanlarla ortak noktalarından biri olan anlatı zamanının darlığını ise takdimci yazarın okuma deneyiminde aramak mümkün. Bununla birlikte, “Dar Zamanlar”ın ilk üç romanındaki ortak karakter Aysel en azından adıyla sanıyla yer almıyor Dert Dinleme Uzmanı’nda. Yine de “Dar Zamanlar” serisinin temel izleklerinden olan ama Aysel’in kalkışamadığı intihar bu romanda gerçekleşerek kitabı serinin diğer romanlarına bağlıyor.Hiciv ustasıYeni romanı hakkında verdiği söyleşilerde yayın dünyasındaki kişisel deneyimlerinin, hayal kırıklıklarının romanın konusunu tetiklediğini sıkça vurguladı Ağaoğlu. Romandaki kimi karakterler okura gerçek hayattan çağrışımlar yapmıyor değil. Ama yazarın niyetini okuma hatasına düşmemek, okurken o çağrışımlara odaklanıp romanı bunlara indirgememek gerekiyor. Söyleşilerinde şöyle demiş Ağaoğlu buna ilişkin: “Yarası olan gocunsun”. Dert Dinleme Uzmanı’nın sadece hikâyesi değil, üslubu da onu çağdaş Türk edebiyatının iyi romanları arasına yerleştirecek. Hikâye tüm metni saran “–mekte, –makta” kipiyle muğlâk bir şimdiki zamanda anlatılıyor, ama yine de bir dar zamanda. Ağaoğlu’nun eleştirel duruşunu da destekleyen ve romanlarındaki başlıca öğelerden olan hiciv ve ironi Dert Dinleme Uzmanı’nda da en önemli üslup özelliklerinden. Ağaoğlu, ilk romanlarından bu yana hep bir üslup ustası oldu; ben’in ustası, hicvin ustası oldu. Dert Dinleme Uzmanı da bu özellikleriyle bir Adalet Ağaoğlu romanı.KİTAPTAN...“Defterciğim, ne dersin? İçimden gele gele şunları sayfa arkalarına şöyle böyle döktürmeden önce, seni sarıp sarmalayıp, tam da bu hallerdeyken arada bir mahalle kahvesinde gördüğüm sessiz, düzgün görünüşlü, ama adı sanı küçük yazara, şu günlerde ah bir rastlayıp seni onun başına bela mı etmeliyim? Nefrete ne derece bu
Zaman
En Çok Okunan
04.06.2014
YorgundemokratYorgun demokrat
Cadı avı, intihara sürükledi
Zaman
03.06.2014
02:11
Hükümetin 17 Aralık’tan sonra başlattığı ‘cadı avı’ dramatik sonuçlar vermeye başladı. 12 Mayıs’ta intihar eden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı, bu avın kurbanlarından biri. Baba Kadir Paçacı, ‘cemaatçi’ olduğu iddiasıyla tayin edilen oğlunun baskılara dayanamadığı için canına kıydığını açıkladı.Mayısın ikinci haftasında intihar eden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın 17 Aralık soruşturmasından sonra başlatılan ‘cadı avı’na kurban gittiği ortaya çıktı. 26 yaşında hayata veda eden polisin babası Kadir Paçacı, rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda görev alan oğlunun ‘cemaatçi’ diye tayin edildiğini, yeni yerinde maruz kaldığı baskılara da dayanamadığını söyledi. Paçacı oğlu ile yaptığı son görüşmeyi şöyle anlattı: “Bir gün Niyazi eve, yüzü benzi atmış halde geldi. Ben de artık olup bitenleri anlatmasını istedim. ‘Baba, işyerinde her gün paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun, arabanı Fethullah Gülen mi aldı, diyerek dalga geçiyorlar. Artık dayanacak halim kalmadı.’ diye dert yandı. Defalarca müfettiş sorgusundan geçirildi. Oğlum bu baskıyı, yaftalamaları gururuna yediremedi.” Kendisinin MHP delegesi olduğunu belirten Paçacı, Cemaat’le de ilişkileri bulunmadığını ifade etti. Oğlunu intihara sürükleyen görevlilerle ilgili suç duyurusunda bulunacağını kaydetti: “İlk başvuruyu eski İçişleri Bakanı Muammer Güler ve oğlu Barış Güler hakkında yapacağım.” Niyazi Paçacı, Barış Güler’in avukatını gözaltına alan ekipte yer aldığı için Mali Şube’den İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlü-ğü’ne tayin edilmişti.birinci sayfadan devam-17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası başta Emniyet olmak üzere bütün kurumlarda cadı avı başlatıldı. İlk olarak soruşturmayı yürüten Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı ile İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mahir Çakallı açığa alındı. Ardından da meslekten ihraç edildi. Saygılı ve Çakallı ile birlikte aynı şubede görev yapan onlarca emniyet mensubu da benzer gerekçelerle tasfiye edildi. İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Mali Şube ekiplerine baskısı ise devam etti. 17 Aralık soruşturmasında adli kolluk olarak görev yapan ya da değişik ithamlarla suçlanan emniyet mensupları hakkında sürekli soruşturmalar açıldı. Ağır suçlamalar karşısında birçok polisin psikolojisi bozuldu. İstanbul Mali Şube’de görevli genç polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı da baskılara dayanamayarak 12 Mayıs’ta intihar etti.Paçacı’nın annesi Selvihan ve babası Kadir Paçacı, oğlunu ölüme sürükleyen baskıyı Zaman’a anlattı. Oğullarının kucaklarında can verdiğini belirten acılı aile, yaşananlar karşısında oldukça öfkeli. Oğlunu intihara sürükleyen sürecin 17 Aralık’ta başladığına işaret eden baba Paçacı, “O sabah 05.30 sularında evden çıktı. Şubede kendisinin de içinde olduğu ekibe gözaltına alınacak kişilerle ilgili bir zarf verilmiş. Bunlar da ekipleriyle belirlenen adresten Barış Güler’in avukatını gözaltına almışlar. Avukatın, Güler’in avukatı olduğunu da gece öğrenmişler. Ancak olaydan bir gün sonra ciddi bir baskı olmuş. Oğlum bana, ‘Baba vallahi Barış Güler’in avukatı olduğunu ben de arkadaşlarım da bilmiyorduk.’ dedi. Ancak ben ‘görevinizi yaptınız’ diye kendisini teskin ettim.” diyor.BEŞ VAKİT NAMAZ KILMAK SUÇ MU?Ailenin verdiği bilgilere göre, soruşturmadan birkaç gün sonra Niyazi’nin Kağıthane’de bulunan Hassas Bölge’ye tayini çıktı. İlerleyen günlerde Niyazi’nin üzerindeki baskılar arttı. 17 Aralık süreciyle ilgili soruşturma yürüten müfettişler, diğer arkadaşları gibi kendisini de birkaç defa ifadeye çağırdı. ‘Hükümeti devirme’ talimatını kimden aldıkları yönünde kendilerine sorular yöneltildi. Ancak genç polis, kendilerinin sadece görevlerini yaptıklarını ve hükümeti devirme gibi bir düşüncelerinin olmadığını kaydetti.Baba Paçacı, baskılar artınca, kafasını dinlemesi için oğlunu bir hafta izin aldırarak İstanbul’dan Ankara’ya getirdiğini belirtiyor. Ancak izin dönüşü baskılar bitmedi. Baba Paçacı, sonraki süreci ise şöyle aktarıyor: “Bir gün Niyazi eve yüzü benzi atmış halde geldi. Ben de daha fazla dayanamayarak onu karşıma aldım ve olup bitenleri anlatmasını istedim. Kendisi, ‘Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.’ diyerek dert yandı. Allah aşkına namaz kılmak bu ülkede suç mu? Oğlum bu yaftalamaları gururuna yediremedi. Açık söyleyeyim, benim oğlum cemaatçi memaatçi değil. Ben MHP Yenimahalle üst kurul delegesiyim. Allah Kur’an aşkına ne benim ne de evladımı
Zaman
En Çok Okunan
03.06.2014
CadıavıintiharasürüklediCadı avı intihara sürükledi
Cadı avı, intihara sürükledi
Zaman
03.06.2014
02:04
Hükümetin 17 Aralık’tan sonra başlattığı ‘cadı avı’ dramatik sonuçlar vermeye başladı. 12 Mayıs’ta intihar eden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı, bu avın kurbanlarından biri. Baba Kadir Paçacı, ‘cemaatçi’ olduğu iddiasıyla tayin edilen oğlunun baskılara dayanamadığı için canına kıydığını açıkladı.Mayısın ikinci haftasında intihar eden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın 17 Aralık soruşturmasından sonra başlatılan ‘cadı avı’na kurban gittiği ortaya çıktı. 26 yaşında hayata veda eden polisin babası Kadir Paçacı, rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda görev alan oğlunun ‘cemaatçi’ diye tayin edildiğini, yeni yerinde maruz kaldığı baskılara da dayanamadığını söyledi. Paçacı oğlu ile yaptığı son görüşmeyi şöyle anlattı: “Bir gün Niyazi eve, yüzü benzi atmış halde geldi. Ben de artık olup bitenleri anlatmasını istedim. ‘Baba, işyerinde her gün paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun, arabanı Fethullah Gülen mi aldı, diyerek dalga geçiyorlar. Artık dayanacak halim kalmadı.’ diye dert yandı. Defalarca müfettiş sorgusundan geçirildi. Oğlum bu baskıyı, yaftalamaları gururuna yediremedi.” Kendisinin MHP delegesi olduğunu belirten Paçacı, Cemaat’le de ilişkileri bulunmadığını ifade etti. Oğlunu intihara sürükleyen görevlilerle ilgili suç duyurusunda bulunacağını kaydetti: “İlk başvuruyu eski İçişleri Bakanı Muammer Güler ve oğlu Barış Güler hakkında yapacağım.” Niyazi Paçacı, Barış Güler’in avukatını gözaltına alan ekipte yer aldığı için Mali Şube’den İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlü-ğü’ne tayin edilmişti.birinci sayfadan devam-17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası başta Emniyet olmak üzere bütün kurumlarda cadı avı başlatıldı. İlk olarak soruşturmayı yürüten Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı ile İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mahir Çakallı açığa alındı. Ardından da meslekten ihraç edildi. Saygılı ve Çakallı ile birlikte aynı şubede görev yapan onlarca emniyet mensubu da benzer gerekçelerle tasfiye edildi. İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Mali Şube ekiplerine baskısı ise devam etti. 17 Aralık soruşturmasında adli kolluk olarak görev yapan ya da değişik ithamlarla suçlanan emniyet mensupları hakkında sürekli soruşturmalar açıldı. Ağır suçlamalar karşısında birçok polisin psikolojisi bozuldu. İstanbul Mali Şube’de görevli genç polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı da baskılara dayanamayarak 12 Mayıs’ta intihar etti.Paçacı’nın annesi Selvihan ve babası Kadir Paçacı, oğlunu ölüme sürükleyen baskıyı Zaman’a anlattı. Oğullarının kucaklarında can verdiğini belirten acılı aile, yaşananlar karşısında oldukça öfkeli. Oğlunu intihara sürükleyen sürecin 17 Aralık’ta başladığına işaret eden baba Paçacı, “O sabah 05.30 sularında evden çıktı. Şubede kendisinin de içinde olduğu ekibe gözaltına alınacak kişilerle ilgili bir zarf verilmiş. Bunlar da ekipleriyle belirlenen adresten Barış Güler’in avukatını gözaltına almışlar. Avukatın, Güler’in avukatı olduğunu da gece öğrenmişler. Ancak olaydan bir gün sonra ciddi bir baskı olmuş. Oğlum bana, ‘Baba vallahi Barış Güler’in avukatı olduğunu ben de arkadaşlarım da bilmiyorduk.’ dedi. Ancak ben ‘görevinizi yaptınız’ diye kendisini teskin ettim.” diyor.BEŞ VAKİT NAMAZ KILMAK SUÇ MU?Ailenin verdiği bilgilere göre, soruşturmadan birkaç gün sonra Niyazi’nin Kağıthane’de bulunan Hassas Bölge’ye tayini çıktı. İlerleyen günlerde Niyazi’nin üzerindeki baskılar arttı. 17 Aralık süreciyle ilgili soruşturma yürüten müfettişler, diğer arkadaşları gibi kendisini de birkaç defa ifadeye çağırdı. ‘Hükümeti devirme’ talimatını kimden aldıkları yönünde kendilerine sorular yöneltildi. Ancak genç polis, kendilerinin sadece görevlerini yaptıklarını ve hükümeti devirme gibi bir düşüncelerinin olmadığını kaydetti.Baba Paçacı, baskılar artınca, kafasını dinlemesi için oğlunu bir hafta izin aldırarak İstanbul’dan Ankara’ya getirdiğini belirtiyor. Ancak izin dönüşü baskılar bitmedi. Baba Paçacı, sonraki süreci ise şöyle aktarıyor: “Bir gün Niyazi eve yüzü benzi atmış halde geldi. Ben de daha fazla dayanamayarak onu karşıma aldım ve olup bitenleri anlatmasını istedim. Kendisi, ‘Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.’ diyerek dert yandı. Allah aşkına namaz kılmak bu ülkede suç mu? Oğlum bu yaftalamaları gururuna yediremedi. Açık söyleyeyim, benim oğlum cemaatçi memaatçi değil. Ben MHP Yenimahalle üst kurul delegesiyim. Allah Kur’an aşkına ne benim ne de evladımı
Zaman
Güncel
03.06.2014
CadıavıintiharasürüklediCadı avı intihara sürükledi
Cadı avı, intihara sürükledi
Zaman
03.06.2014
02:00
Hükümetin 17 Aralık’tan sonra başlattığı ‘cadı avı’ dramatik sonuçlar vermeye başladı. 12 Mayıs’ta intihar eden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı, bu avın kurbanlarından biri. Baba Kadir Paçacı, ‘cemaatçi’ olduğu iddiasıyla tayin edilen oğlunun baskılara dayanamadığı için canına kıydığını açıkladı.Mayısın ikinci haftasında intihar eden polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı’nın 17 Aralık soruşturmasından sonra başlatılan ‘cadı avı’na kurban gittiği ortaya çıktı. 26 yaşında hayata veda eden polisin babası Kadir Paçacı, rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda görev alan oğlunun ‘cemaatçi’ diye tayin edildiğini, yeni yerinde maruz kaldığı baskılara da dayanamadığını söyledi. Paçacı oğlu ile yaptığı son görüşmeyi şöyle anlattı: “Bir gün Niyazi eve, yüzü benzi atmış halde geldi. Ben de artık olup bitenleri anlatmasını istedim. ‘Baba, işyerinde her gün paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun, arabanı Fethullah Gülen mi aldı, diyerek dalga geçiyorlar. Artık dayanacak halim kalmadı.’ diye dert yandı. Defalarca müfettiş sorgusundan geçirildi. Oğlum bu baskıyı, yaftalamaları gururuna yediremedi.” Kendisinin MHP delegesi olduğunu belirten Paçacı, Cemaat’le de ilişkileri bulunmadığını ifade etti. Oğlunu intihara sürükleyen görevlilerle ilgili suç duyurusunda bulunacağını kaydetti: “İlk başvuruyu eski İçişleri Bakanı Muammer Güler ve oğlu Barış Güler hakkında yapacağım.” Niyazi Paçacı, Barış Güler’in avukatını gözaltına alan ekipte yer aldığı için Mali Şube’den İstanbul Hassas Bölgeleri Koruma Müdürlü-ğü’ne tayin edilmişti.birinci sayfadan devam-17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası başta Emniyet olmak üzere bütün kurumlarda cadı avı başlatıldı. İlk olarak soruşturmayı yürüten Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı ile İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mahir Çakallı açığa alındı. Ardından da meslekten ihraç edildi. Saygılı ve Çakallı ile birlikte aynı şubede görev yapan onlarca emniyet mensubu da benzer gerekçelerle tasfiye edildi. İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Mali Şube ekiplerine baskısı ise devam etti. 17 Aralık soruşturmasında adli kolluk olarak görev yapan ya da değişik ithamlarla suçlanan emniyet mensupları hakkında sürekli soruşturmalar açıldı. Ağır suçlamalar karşısında birçok polisin psikolojisi bozuldu. İstanbul Mali Şube’de görevli genç polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı da baskılara dayanamayarak 12 Mayıs’ta intihar etti.Paçacı’nın annesi Selvihan ve babası Kadir Paçacı, oğlunu ölüme sürükleyen baskıyı Zaman’a anlattı. Oğullarının kucaklarında can verdiğini belirten acılı aile, yaşananlar karşısında oldukça öfkeli. Oğlunu intihara sürükleyen sürecin 17 Aralık’ta başladığına işaret eden baba Paçacı, “O sabah 05.30 sularında evden çıktı. Şubede kendisinin de içinde olduğu ekibe gözaltına alınacak kişilerle ilgili bir zarf verilmiş. Bunlar da ekipleriyle belirlenen adresten Barış Güler’in avukatını gözaltına almışlar. Avukatın, Güler’in avukatı olduğunu da gece öğrenmişler. Ancak olaydan bir gün sonra ciddi bir baskı olmuş. Oğlum bana, ‘Baba vallahi Barış Güler’in avukatı olduğunu ben de arkadaşlarım da bilmiyorduk.’ dedi. Ancak ben ‘görevinizi yaptınız’ diye kendisini teskin ettim.” diyor.BEŞ VAKİT NAMAZ KILMAK SUÇ MU?Ailenin verdiği bilgilere göre, soruşturmadan birkaç gün sonra Niyazi’nin Kağıthane’de bulunan Hassas Bölge’ye tayini çıktı. İlerleyen günlerde Niyazi’nin üzerindeki baskılar arttı. 17 Aralık süreciyle ilgili soruşturma yürüten müfettişler, diğer arkadaşları gibi kendisini de birkaç defa ifadeye çağırdı. ‘Hükümeti devirme’ talimatını kimden aldıkları yönünde kendilerine sorular yöneltildi. Ancak genç polis, kendilerinin sadece görevlerini yaptıklarını ve hükümeti devirme gibi bir düşüncelerinin olmadığını kaydetti.Baba Paçacı, baskılar artınca, kafasını dinlemesi için oğlunu bir hafta izin aldırarak İstanbul’dan Ankara’ya getirdiğini belirtiyor. Ancak izin dönüşü baskılar bitmedi. Baba Paçacı, sonraki süreci ise şöyle aktarıyor: “Bir gün Niyazi eve yüzü benzi atmış halde geldi. Ben de daha fazla dayanamayarak onu karşıma aldım ve olup bitenleri anlatmasını istedim. Kendisi, ‘Baba her gün ben ve arkadaşlarımla ‘paralelci, cemaatçi, sofi, 5 vakit namaz mı kılıyorsun? Arabanı sana Fethullah Gülen mi aldı?’ diyerek dalga geçiyorlar. Saygımdan bir şey diyemiyorum. Artık dayanacak halim kalmadı.’ diyerek dert yandı. Allah aşkına namaz kılmak bu ülkede suç mu? Oğlum bu yaftalamaları gururuna yediremedi. Açık söyleyeyim, benim oğlum cemaatçi memaatçi değil. Ben MHP Yenimahalle üst kurul delegesiyim. Allah Kur’an aşkına ne benim ne de evladımı
Zaman
Ana Sayfa
03.06.2014
CadıavıintiharasürüklediCadı avı intihara sürükledi
Can Bahadır Yüce - 'Umutsuz yaşanmıyor'
Zaman
27.05.2014
02:09
Sürgün yazarlar üzerine bir denemesinde Roberto Bolaño, insanoğlu cennetten kovulduğuna göre hepimizin birer sürgün olduğumuzu söylerken, “sürgün yazarlar” diye bir sınıflandırma yapmanın yersizliğine değinir.Ülkeden ülkeye dolaşan karakterlerle dolu romanların yazarı Bolaño’nun savını doğru kabul etsek bile gerçek sürgünlere bir alt başlık açmakta sakınca yok: Ovid’den Dante’ye, Nabokov’dan Mahmud Derviş’e, Refik Halid’den Halikarnas Balıkçısı’na sıkı bir listeden söz ediyorum. Bu soy yazarların kimi ülkesinden, kimi özgürlüğünden, kimi çocukluğundan, kimi dilinden sürülmüştür. Batı medeniyeti sürgün, göçmen yazarların fikirleriyle şekillendi; İslam dünyasında ise âlimler onu ‘hicret’in izdüşümü olarak yaşadı, yaşıyor. Sürgünün gönüllü olması hafifletici sebep değil -tarih gönüllü sürgünlerin daha şiddetli yaşandığını gösteriyor bize. Peki nasıl oluyor da, bazı yazarlar sürgünde yeniden doğarken, bazıları dönüşsüz bir yıkıma sürükleniyor? George Prochnik’in bugünlerde çok konuşulan kitabı* bir anlamda buna cevap arayışı. Anı, gezi, biyografi karışımı tuhaf kitabında Prochnik, Stefan Zweig’ın sürgün yıllarının izini sürüyor. Soru şu: Yıllarca sürgüne katlandıktan sonra, işler görece iyiye gitmeye başlamışken Zweig ve karısı Lotte neden aşırı dozda Veronal içip bu dünyadan çekilmeyi seçtiler?1881 doğumlu Stefan Zweig ihtiyar kuşaktandı (dünya savaşını gören ihtiyardır, der Bediüzzaman). Zengin bir aileden gelmenin rahatlığıyla ilkgençlik yıllarını Viyana boheminde, paha biçilmez elyazması kitapları arasında ve edebiyat konuşulan kahvelerde geçirdi. Şiirle başladığı yazı hayatında denemeci, tarihçi ve biyografi yazarı kimliğiyle adını duyurdu, birçok eser çevirdi, unutulmaz biyografiler (Erasmus, Balzac, Fouché) kaleme getirdi. 1934’te Nazilerin baskısından güç belâ kurtulup soluğu Londra’da aldı. Atlantik’in öte yakasına uzanan yolculuğu 1943 Şubat’ında, Brezilya’da son buldu.Sır değil: Sürgünün zor geçen ilk yıllarından sonra, kitapları baskı üstüne baskı yaparken, neredeyse bir film yıldızı kadar şöhretliyken yazarın ölümü seçmesi “umut”la ilgili, daha doğrusu, umudunu kaybetmekle. Zweig iki şeye inanıyordu: Avrupa fikrine ve sanatın, kitapların kurtarıcılığına. Avrupa gözleri önünde kendi kendini yok ederken yazıya sığındı. Naziler kitaplarını yakarken bile ülkesi hakkında kötü konuşmadı. Unutulmaz dersidir: Asla karşıtlarınızın entelektüel seviyesine inmeyi kendinize yakıştırmayın, demişti. Yine Prochnik’in kitabından öğreniyoruz, piyano tuşlarına dokunur gibi sırtlarını okşadığı kitaplarından uzak kalmak, çalışmakta teselli arayan Zweig için yıkımı hızlandırmış. (Kitaplarından ayrı düşmenin kederi, sürgün yazarlarda karşımıza sık çıkan bir motif, yine de düşünmeden edemiyorum: Kitaplarına tutkuyla bağlı Zweig, bugünün koşullarında, tabletinde yüzlerce e-kitapla geçirseydi sürgününü, bunu bir teselli olarak mı görürdü yoksa basılı kitabın eksikliğini “dünün dünyası”na kesin bir vedanın, baştan bir yenilginin işareti mi sayardı?)Sürgün her zaman mesafeyle ölçülmez; evinde de sürgün olur insan. Hırsız eve girip kütüphaneyi dağıtır, odaları talan eder -tanıdık bir metafor. Yuvayı kaybetme duygusudur sürgün, acıdır; Edward Said’in çarpıcı benzetmesiyle “kış ruhu”dur. Umut kaybolunca kışın biteceğine inanç da yitip gidiyor.Zweig’ın intihar haberini aldığında kendisi de sürgünde olan Thomas Mann’ın öfkelendiği söylenir, meslektaşının ölümü seçip düşmanlarını sevindirmesine içerlemiş. “İstedikleri tam da buydu” diyerek umudu bir görev sayması, Mann’ın serinkanlılığıyla örtüşüyor.Öyledir bazı ara dönemler, kırılgan Stefan Zweig değil, metanetli Thomas Mann duruşu gerektirir. Umudu korumak, güzel günlerin geleceğine inanmak bir sorumluluğa dönüşür.Türkçenin unutulmaz dizelerinden birini sıkça anmanın vaktidir: “Umutsuz yaşanmıyor”.* The Impossible Exile: Stefan Zweig at the End of the World, George Prochnik, Other Press, 2014.(Meraklısı için not: Kitabın Türkçesi YKY tarafından yayımlanacak.)
Zaman
Köşe Yazıları
27.05.2014
CanBahadırYüce-UmutsuzyaşanmıyorCan Bahadır Yüce - Umutsuz yaşanmıyor
‘Üç Kadın Bin Turna’ kadına şiddete dur diyor
Zaman
09.04.2014
02:20
Tiyatro Tatavla, kadına yönelik şiddete dikkat çekmek amacıyla Arda Alpkıray’ın rejisörlüğünde “Üç Kadın Bin Turna” adlı oyunu sahneliyor. Cumartesi annelerinin, çocuk gelinlerin ve tecavüze uğrayıp öldürülen kadınların hikâyesini çarpıcı bir biçimde ele alan oyunda Ayça Bildik, İrem Erkaya ve Yeşim Egemen Özaydın rol alıyor. 30 Nisan Çarşamba günü Hayal Perdesi’nde sahnelenecek oyunu Alpkıray’la konuştuk.Şiddet gören kadını anlatmak için sizi yola düşüren sebep neydi? Oyuna başlamamdaki en büyük sebep teyzemdi. Geçen yaz, bir arkadaşından bahsetti. Daha 14 yaşındayken korkunç acılar çekerek evlendirilmiş, babası gelinliğini döverek kıza zorla giydirmiş. Bu hikâyeyi dinlerken kız kardeşim ağladı. Hikâye beni de çok etkiledi, sonra bunu bir yerde işlemek istedim. Sadece çocuk gelin değil ki, ülkemizde kadın olmak başlı başına zorluk. Kadın olduğun için taciz edilebiliyorsun, dövülüyor, hakaret ediliyorsun.Oyunda üç kadının hikâyesi anlatılıyor. Bunları nasıl belirlediniz?Çok zor bir süreç oldu. Bizim de üçüncü sayfa hikâyelerinde okuyup geçtiğimiz o kadar çok hikâye vardı ki. Konuya eğilince çok büyük, çok derin acılar çekildiğini gördük. Ki kadınların artık dayanamayıp kendi bedenlerini yaktığını, intihar ettiğini biliyoruz. Buna benzer birçok öykü çıktı karşımıza. Bir sürü videolar, belgeseller izledik, insanlarla konuştuk. Ve bunu anlatmaya karar verdik. Cumartesi anneleri var ülkemizde, büyük bir yaradır. Biri o anneleri temsil ediyor. Bir yerden bir yere giderken yalnız olduğu için tecavüz edilip öldürülen kadınlar var, barış gelini Pippa Bacca gibi, biri onu temsil ediyor. Diğeri ise çocuk gelini.Beden tiyatrosunun bu gibi konuları işlemede sağladığı imkânlar neler?Hikâye o kadar ağır ve acı bir hikâyeydi ki, kelimelerin yeterli olduğunu düşünmedim. Kelimelerin yetersiz olduğu yerlerde de artık insanlar bedenlerini muhakkak devreye sokarlar, kendilerini ifade edebilmek için. Bazen bakışlar bile en büyük anlamı taşır. Bu yüzden klasik bir oyun yerine sahneye beden tiyatrosu koymayı tercih ettim. Bu daha çok Avrupa ülkelerinde revaçta olan bir tür. Artık her türlü bilgiye rahatlıkla ulaşabiliyoruz. O yüzden tiyatro oyunlarının bilgilendirme dışında farklı bir form ve tarza ulaşması gerekiyor. Bu çok yeni bir tarz ve ülkemizde çok fazla örneği yok. İnsanlar artık hareket ve aksiyonu da seviyorlar. Üç kadın evde buluşup birbirlerine anlatabilirlerdi dertlerini. Ama biz bu noktada beden tiyatrosunu tercih ettik. Ben çalışmalarımda kör göze parmak işleri yapmaktan da hoşlanmıyorum. Orada hareketlere herkes kendine göre bir anlam yüklüyor. Tabii hepsinin bir alt metni var, seyirci de biraz içine girip anlam katsın istiyoruz.Oyunun tamamına farklı dillerde ağıt ve şarkılar eşlik ediyor. Ancak en sonunda hepsi birlikte bir şarkı söylediler. Kadınlar gerçekte şarkılarını ne zaman söyleyecekler?Finalde söyledikleri Ermenice bir ninni. Kadınlar bence susturulmaya çalışıldıklarında şarkı söylemeye başlıyor. Bütün ninniler bir ağıttır. Gidip dönmeyen sevgili, istenilmeyen evlilikler, kaybedilen abi ya da abiye yakılan ağıtlar… Eskiden kadınlar âşık olurlarmış, fakat zorla başkasıyla evlendirilirlermiş. Bir tek onu hiçbir şekilde yargılamayacak bebeğe anlatabiliyorlar dertlerini. O yüzden kadınlar susturuldukları zaman şarkı söylüyorlar ve söyleyecekler bence.‘Kadına Yönelik Şiddet Utanç Müzesi’ açmak istiyorsunuz. Bu nasıl bir müze olacak, dünyada örnekleri var mı?Biz aslında bu müzenin önayağı olmak sonra da diğer kadın platformları ve derneklerine görevi devretmek istiyoruz. Benim düşündüğüm kadına zorla uygulanan şeylerin anlatıldığı, gösterildiği bir müze. Bekâret kemeri ve kırmızı duvak gibi sembollerin sergilendiği bir müze. Dünyada başka bir örneği yok. İnşallah bir ilk olacak. Kadın dernekleri ve vakıflarıyla mayıs ayı sonrasında görüşmeler başlayacak. Biz Tiyatro Tatavla olarak bunun altından kalkabilecek güce sahip değiliz, onların da desteğini alarak böyle bir müzenin açılmasına vesile olmak istiyoruz.
Zaman
Kültür
09.04.2014
‘ÜçKadınBinTurna’kadınaşiddetedurdiyor‘Üç Kadın Bin Turna’ kadına şiddete dur diyor
Selçuk Gültaşlı - Erdoğan bitmiş, Gül intihar etmiş, Arınç sükût etmiş
Zaman
24.03.2014
02:06
Breivik’in Oslo’da, Utoya Adası’nda Avrupa’nın İslamlaşmasına tepki olarak 77 çocuğu katletmesinden sonra klavyemin başında kalma rekorumu cuma günü egale ettim. Paralel yapı uydurur, HSYK’yı değiştirir, nefret söylemini zenginleştirir, attığı yalan ve iftiralarda sınır tanımaz ama bunu yapamaz diye düşündükleri için, Twitter yasağına tepki tsunamiye dönüştü Brüksel’de. Sabah Erdoğan’a mesaj olsun diye Twitter’dan tepkilerini paylaşanlar öğleden sonra yazılı açıklamalarla bu defa Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ne küstahlığını bıraktılar, ne korkaklığını ne de otoriterliğini. Her ne kadar bizi ‘hain Haşhaşi’ ilan etse de Başbakan’a layık görülen sıfatlar üzüyor insanı. 17 Aralık’tan bu yana Türkiye’de demokrasinin altı oyulurken sustuğu için Brüksel’de çok ağır eleştirilerin hedefi olan Türkiye dostu Carl Bildt bile artık dayanamadı. İsveç Dışişleri Bakanı Erdoğan’ı sadece kendisine değil, Türkiye’ye zarar vermekle itham etti. Pragmatik ABD bile Ortaçağ Avrupa’sına mı, Hitler Almanya’sına mı atıf yaptığı muğlak olan açıklamasıyla, yasağı barbarlara mahsus ‘kitap yakma’ eylemlerine benzetti. Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en baskıcı rejimleri liginde hak etmediği yeri Twitter yasağıyla almış oldu. AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana Avrupa’da Türkiye’nin bu kadar rezil edildiği bir dönem olmadı. Avrupa’nın bu kadar sert tepkisinin iki temel sebebi var diye düşünüyorum. Birincisi, 17 Aralık’tan bu yana sürekli aptal yerine konan, zekası tahfif edilen, yolsuzluk yapılmadığını ancak paralel yapı tarafından darbeye maruz kaldığı için demokrasiyi kurtaran tedbirler aldığı tezlerine maruz kalan ve diplomatik nezaket çerçevesinde ‘not ettik’ demekle yetinen Brüksel’in sabrı internet kanunu ve HSYK ile taşma noktasına gelmişti. Twitter yasağı ile taştı. İkincisi ve daha önemlisi, Erdoğan’ın kendilerini kandırdığı kanaatinin güçlenmesidir. 21 Ocak’ta Brüksel’i ziyaret ederek AB liderlerini hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve bağımsız yargı konusunda temin eden Erdoğan, Ankara’ya döner dönmez verdiği sözlerin tamamını unutmuştur. Ergenekoncu ve ulusalcı çevrelerin 2002’den bu yana Erdoğan’ın AB sürecini araçsallaştırdığı, kendi iktidarını tahkim etmek için istismar ettiği tezine itibar etmeyen Brüksel, 17 Aralık’tan sonra, 10 yılda yapılanların 3 ay içerisinde geri alınması ve aralarında Dink’in katillerinden misyoner canilerine kadar birçok Ergenekoncunun serbest bırakılması ile ulusalcıların haklı olabileceğine inanmaya başlamıştır. Erdoğan, Twitter yasağından sonra Brüksel nezdinde bitmiştir. Sürecin en büyük kaybedeni Cumhurbaşkanı Gül’ün de intihar ettiğine dair yaygın bir kanaat var. 17 Aralık’tan bu yana iki yanlış, bir doğru söyleyen; yanlışlarının da doğrularını götürdüğü Gül’ün Batı’ya şirin görünme hamleleri olarak görünen Twitter yasağına karşı gösterdiği tepkiler ‘siyasi oportünizm’ algısını tahkim etmiştir. Brüksel’de herkes Türkiye’yi dünyaya rezil eden Twitter yasağının en büyük sorumlusunun Gül olduğunu bilecek kadar akıl ve izan sahibidir. Cinnet geçiren iktidarı tedip etmesi beklenirken Gül, HSYK ve internet kanunlarına attığı imzalar ile suç ortağı olmuştur. Avrupalı bürokratların şu tespiti kahredici ama doğru: Arap Baharı başladığında Mısır’a örnek gösterilen Türkiye, 17 Aralık’tan sonra kendine Mısır’ı model seçti.BÜLENT ARINÇ’A ÇAĞRI‘Vicdan’ olarak bildiğimiz, hürmet ettiğimiz Bülent Arınç 17 Aralık’tan bu yana Muhterem Hocaefendi’ye tuhaf çağrılar yapıp duruyor. Hizmet Hareketi’nin 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun içinde olmadığına dair açıklamalar yapması gerektiğini söylüyor. Hocaefendi müteaddit kereler ‘bu insanların binde birini tanımam’ dedi, ‘gayri-kanunî, gayri-hukukî işler yapanlar varsa derhal adalete teslim edilsin’ diye beyanlar verdi. Arınç bunları duymuyor ama anlaşılan Hocaefendi’nin, kendilerine rehber seçtikleri ‘alimler’ gibi yolsuzluklara fetva vermesini, dinin içini boşaltmasına ses çıkarmamasını bekliyor. Benim de kendisine bir çağrım var. Bir belediye başkanınız Hocaefendi’yi ‘Lawrence’a benzetti. Bu belediye başkanınıza söyleyecek bir çift lafınız yok mu? Bir başka müstafi bakanınızın ‘Bakara makara’ sözleri dolaşıyor etrafta. Bir tek lafınız yok mu? Paralarla birlikte vicdan, insaf, izan da mı sıfırlandı?
Zaman
En Çok Okunan
24.03.2014
SelçukGültaşlı-ErdoğanbitmişGülintiharetmişArınçsükûtetmişSelçuk Gültaşlı - Erdoğan bitmiş Gül intihar etmiş Arınç sükût etmiş
Selçuk Gültaşlı - Erdoğan bitmiş, Gül intihar etmiş, Arınç sükût etmiş
Zaman
24.03.2014
02:06
Breivik’in Oslo’da, Utoya Adası’nda Avrupa’nın İslamlaşmasına tepki olarak 77 çocuğu katletmesinden sonra klavyemin başında kalma rekorumu cuma günü egale ettim. Paralel yapı uydurur, HSYK’yı değiştirir, nefret söylemini zenginleştirir, attığı yalan ve iftiralarda sınır tanımaz ama bunu yapamaz diye düşündükleri için, Twitter yasağına tepki tsunamiye dönüştü Brüksel’de. Sabah Erdoğan’a mesaj olsun diye Twitter’dan tepkilerini paylaşanlar öğleden sonra yazılı açıklamalarla bu defa Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ne küstahlığını bıraktılar, ne korkaklığını ne de otoriterliğini. Her ne kadar bizi ‘hain Haşhaşi’ ilan etse de Başbakan’a layık görülen sıfatlar üzüyor insanı. 17 Aralık’tan bu yana Türkiye’de demokrasinin altı oyulurken sustuğu için Brüksel’de çok ağır eleştirilerin hedefi olan Türkiye dostu Carl Bildt bile artık dayanamadı. İsveç Dışişleri Bakanı Erdoğan’ı sadece kendisine değil, Türkiye’ye zarar vermekle itham etti. Pragmatik ABD bile Ortaçağ Avrupa’sına mı, Hitler Almanya’sına mı atıf yaptığı muğlak olan açıklamasıyla, yasağı barbarlara mahsus ‘kitap yakma’ eylemlerine benzetti. Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en baskıcı rejimleri liginde hak etmediği yeri Twitter yasağıyla almış oldu. AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana Avrupa’da Türkiye’nin bu kadar rezil edildiği bir dönem olmadı. Avrupa’nın bu kadar sert tepkisinin iki temel sebebi var diye düşünüyorum. Birincisi, 17 Aralık’tan bu yana sürekli aptal yerine konan, zekası tahfif edilen, yolsuzluk yapılmadığını ancak paralel yapı tarafından darbeye maruz kaldığı için demokrasiyi kurtaran tedbirler aldığı tezlerine maruz kalan ve diplomatik nezaket çerçevesinde ‘not ettik’ demekle yetinen Brüksel’in sabrı internet kanunu ve HSYK ile taşma noktasına gelmişti. Twitter yasağı ile taştı. İkincisi ve daha önemlisi, Erdoğan’ın kendilerini kandırdığı kanaatinin güçlenmesidir. 21 Ocak’ta Brüksel’i ziyaret ederek AB liderlerini hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve bağımsız yargı konusunda temin eden Erdoğan, Ankara’ya döner dönmez verdiği sözlerin tamamını unutmuştur. Ergenekoncu ve ulusalcı çevrelerin 2002’den bu yana Erdoğan’ın AB sürecini araçsallaştırdığı, kendi iktidarını tahkim etmek için istismar ettiği tezine itibar etmeyen Brüksel, 17 Aralık’tan sonra, 10 yılda yapılanların 3 ay içerisinde geri alınması ve aralarında Dink’in katillerinden misyoner canilerine kadar birçok Ergenekoncunun serbest bırakılması ile ulusalcıların haklı olabileceğine inanmaya başlamıştır. Erdoğan, Twitter yasağından sonra Brüksel nezdinde bitmiştir. Sürecin en büyük kaybedeni Cumhurbaşkanı Gül’ün de intihar ettiğine dair yaygın bir kanaat var. 17 Aralık’tan bu yana iki yanlış, bir doğru söyleyen; yanlışlarının da doğrularını götürdüğü Gül’ün Batı’ya şirin görünme hamleleri olarak görünen Twitter yasağına karşı gösterdiği tepkiler ‘siyasi oportünizm’ algısını tahkim etmiştir. Brüksel’de herkes Türkiye’yi dünyaya rezil eden Twitter yasağının en büyük sorumlusunun Gül olduğunu bilecek kadar akıl ve izan sahibidir. Cinnet geçiren iktidarı tedip etmesi beklenirken Gül, HSYK ve internet kanunlarına attığı imzalar ile suç ortağı olmuştur. Avrupalı bürokratların şu tespiti kahredici ama doğru: Arap Baharı başladığında Mısır’a örnek gösterilen Türkiye, 17 Aralık’tan sonra kendine Mısır’ı model seçti.BÜLENT ARINÇ’A ÇAĞRI‘Vicdan’ olarak bildiğimiz, hürmet ettiğimiz Bülent Arınç 17 Aralık’tan bu yana Muhterem Hocaefendi’ye tuhaf çağrılar yapıp duruyor. Hizmet Hareketi’nin 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun içinde olmadığına dair açıklamalar yapması gerektiğini söylüyor. Hocaefendi müteaddit kereler ‘bu insanların binde birini tanımam’ dedi, ‘gayri-kanunî, gayri-hukukî işler yapanlar varsa derhal adalete teslim edilsin’ diye beyanlar verdi. Arınç bunları duymuyor ama anlaşılan Hocaefendi’nin, kendilerine rehber seçtikleri ‘alimler’ gibi yolsuzluklara fetva vermesini, dinin içini boşaltmasına ses çıkarmamasını bekliyor. Benim de kendisine bir çağrım var. Bir belediye başkanınız Hocaefendi’yi ‘Lawrence’a benzetti. Bu belediye başkanınıza söyleyecek bir çift lafınız yok mu? Bir başka müstafi bakanınızın ‘Bakara makara’ sözleri dolaşıyor etrafta. Bir tek lafınız yok mu? Paralarla birlikte vicdan, insaf, izan da mı sıfırlandı?
Zaman
Köşe Yazıları
24.03.2014
SelçukGültaşlı-ErdoğanbitmişGülintiharetmişArınçsükûtetmişSelçuk Gültaşlı - Erdoğan bitmiş Gül intihar etmiş Arınç sükût etmiş
Selçuk Gültaşlı - Erdoğan bitmiş, Gül intihar etmiş, Arınç sükût etmiş
Zaman
24.03.2014
02:06
Breivik’in Oslo’da, Utoya Adası’nda Avrupa’nın İslamlaşmasına tepki olarak 77 çocuğu katletmesinden sonra klavyemin başında kalma rekorumu cuma günü egale ettim. Paralel yapı uydurur, HSYK’yı değiştirir, nefret söylemini zenginleştirir, attığı yalan ve iftiralarda sınır tanımaz ama bunu yapamaz diye düşündükleri için, Twitter yasağına tepki tsunamiye dönüştü Brüksel’de. Sabah Erdoğan’a mesaj olsun diye Twitter’dan tepkilerini paylaşanlar öğleden sonra yazılı açıklamalarla bu defa Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ne küstahlığını bıraktılar, ne korkaklığını ne de otoriterliğini. Her ne kadar bizi ‘hain Haşhaşi’ ilan etse de Başbakan’a layık görülen sıfatlar üzüyor insanı. 17 Aralık’tan bu yana Türkiye’de demokrasinin altı oyulurken sustuğu için Brüksel’de çok ağır eleştirilerin hedefi olan Türkiye dostu Carl Bildt bile artık dayanamadı. İsveç Dışişleri Bakanı Erdoğan’ı sadece kendisine değil, Türkiye’ye zarar vermekle itham etti. Pragmatik ABD bile Ortaçağ Avrupa’sına mı, Hitler Almanya’sına mı atıf yaptığı muğlak olan açıklamasıyla, yasağı barbarlara mahsus ‘kitap yakma’ eylemlerine benzetti. Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en baskıcı rejimleri liginde hak etmediği yeri Twitter yasağıyla almış oldu. AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana Avrupa’da Türkiye’nin bu kadar rezil edildiği bir dönem olmadı. Avrupa’nın bu kadar sert tepkisinin iki temel sebebi var diye düşünüyorum. Birincisi, 17 Aralık’tan bu yana sürekli aptal yerine konan, zekası tahfif edilen, yolsuzluk yapılmadığını ancak paralel yapı tarafından darbeye maruz kaldığı için demokrasiyi kurtaran tedbirler aldığı tezlerine maruz kalan ve diplomatik nezaket çerçevesinde ‘not ettik’ demekle yetinen Brüksel’in sabrı internet kanunu ve HSYK ile taşma noktasına gelmişti. Twitter yasağı ile taştı. İkincisi ve daha önemlisi, Erdoğan’ın kendilerini kandırdığı kanaatinin güçlenmesidir. 21 Ocak’ta Brüksel’i ziyaret ederek AB liderlerini hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve bağımsız yargı konusunda temin eden Erdoğan, Ankara’ya döner dönmez verdiği sözlerin tamamını unutmuştur. Ergenekoncu ve ulusalcı çevrelerin 2002’den bu yana Erdoğan’ın AB sürecini araçsallaştırdığı, kendi iktidarını tahkim etmek için istismar ettiği tezine itibar etmeyen Brüksel, 17 Aralık’tan sonra, 10 yılda yapılanların 3 ay içerisinde geri alınması ve aralarında Dink’in katillerinden misyoner canilerine kadar birçok Ergenekoncunun serbest bırakılması ile ulusalcıların haklı olabileceğine inanmaya başlamıştır. Erdoğan, Twitter yasağından sonra Brüksel nezdinde bitmiştir. Sürecin en büyük kaybedeni Cumhurbaşkanı Gül’ün de intihar ettiğine dair yaygın bir kanaat var. 17 Aralık’tan bu yana iki yanlış, bir doğru söyleyen; yanlışlarının da doğrularını götürdüğü Gül’ün Batı’ya şirin görünme hamleleri olarak görünen Twitter yasağına karşı gösterdiği tepkiler ‘siyasi oportünizm’ algısını tahkim etmiştir. Brüksel’de herkes Türkiye’yi dünyaya rezil eden Twitter yasağının en büyük sorumlusunun Gül olduğunu bilecek kadar akıl ve izan sahibidir. Cinnet geçiren iktidarı tedip etmesi beklenirken Gül, HSYK ve internet kanunlarına attığı imzalar ile suç ortağı olmuştur. Avrupalı bürokratların şu tespiti kahredici ama doğru: Arap Baharı başladığında Mısır’a örnek gösterilen Türkiye, 17 Aralık’tan sonra kendine Mısır’ı model seçti.BÜLENT ARINÇ’A ÇAĞRI‘Vicdan’ olarak bildiğimiz, hürmet ettiğimiz Bülent Arınç 17 Aralık’tan bu yana Muhterem Hocaefendi’ye tuhaf çağrılar yapıp duruyor. Hizmet Hareketi’nin 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun içinde olmadığına dair açıklamalar yapması gerektiğini söylüyor. Hocaefendi müteaddit kereler ‘bu insanların binde birini tanımam’ dedi, ‘gayri-kanunî, gayri-hukukî işler yapanlar varsa derhal adalete teslim edilsin’ diye beyanlar verdi. Arınç bunları duymuyor ama anlaşılan Hocaefendi’nin, kendilerine rehber seçtikleri ‘alimler’ gibi yolsuzluklara fetva vermesini, dinin içini boşaltmasına ses çıkarmamasını bekliyor. Benim de kendisine bir çağrım var. Bir belediye başkanınız Hocaefendi’yi ‘Lawrence’a benzetti. Bu belediye başkanınıza söyleyecek bir çift lafınız yok mu? Bir başka müstafi bakanınızın ‘Bakara makara’ sözleri dolaşıyor etrafta. Bir tek lafınız yok mu? Paralarla birlikte vicdan, insaf, izan da mı sıfırlandı?
Zaman
Ana Sayfa
24.03.2014
SelçukGültaşlı-ErdoğanbitmişGülintiharetmişArınçsükûtetmişSelçuk Gültaşlı - Erdoğan bitmiş Gül intihar etmiş Arınç sükût etmiş
Bir baba bunu yapar mı ?
Haber3
19.03.2014
15:05
Bir

Almanyada bir baba üç çocuğunu pencereden attı, daha sonra intihar etmek için kendisi de atladı.

Haber3
Son Dakika
19.03.2014
Birbababunuyapar?Bir baba bunu yapar mı ?
İstismara uğrayan çocuklar sahipsiz
Zaman
09.03.2014
02:39
Duymak ve görmek istemediğimiz, bizden uzak olsun dediğimiz bir konu cinsel istismar. Peki ya cinsel istismar mağduru çocuklar? Ne olduğunu anlamayan, anlat(a)mayan, yalnız bırakılan çocuklar... Onların gidebilecek bir yeri var mı?16 yaşındaki lise öğrencisi N.U. babası tarafından cinsel istismara uğrar. Tacizle yüzleşmekte zorlanır, nereye gideceğini ve ne yapacağını bilemez. Olayı kimseye anlatamaz, ta ki babası ‘arkadaşlarını da getir’ diyene kadar. Çaresiz kalan genç kız, konuyu öğretmeniyle paylaşır, öğretmeni de okul müdürüyle. Olayın müdüre intikal etmesiyle birlikte tüm okul, genç kızın başından geçenleri öğrenir. Henüz yaşadığı acı olayın şokunu atlatamayan N.U., arkadaşları da durumu öğrenince daha fazla dayanamaz ve intihar eder.7 yaşındaki M.Ö. ise dayısı tarafından tecavüze uğrar ve anneannesi onu ölüme terk eder. Kanıtları yok etmek isteyen anneanne, küçük kıza işkence yapar ve olayı örtbas etmek ister. Torunu ölmez ancak aylarca yoğun bakımda kalır.N.U. ve M.Ö. cinsel istismara uğrayan binlerce çocuktan sadece ikisi. Türkiye’de birçok çocuk, tanıdığı ya da tanımadığı kişiler tarafından tacize uğruyor ve bunu kimseye anlatamıyor. Erkek çocukların mağduriyeti ise algılanmıyor. Cinsel istismar gibi yıkıcı bir olayı itiraf etmek çocuklar için daha da travmatik olduğu gibi, aileler için de böyle bir olayı kabul etmek çok zor. Ne taciz mağduru çocuklar yapması gerektiğini biliyor ne de bu çocukların aileleri. Peki, bu çocuk ve ailelerinin başvuracağı yer var mı?Başvuru merkezleri yetersizTürkiye’de cinsel istismarla ilgilenen üç kurum bulunuyor: Çocuk polisi, Çocuk İzlem Merkezi (ÇİM), Bakım ve Sosyal Rehabilitasyon Merkezi (BSRM). İlk ikisi yalnızca ifade alırken, üçüncüsü rehabilitasyon konusunda hizmet veriyor. Ancak bunların sayı ve kapasitesinin yetersizliği, tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerinin eksikliği ve önleyici hizmetleri de içine alan entegre bir sistemin olmaması tacize uğrayan çocukların mağduriyetini artırıyor. Aile danışmanı Fatma Taş’a göre mağdur bir çocuğun polis merkezine gidip bunu itiraf etmesi çok zor. ÇİM’lerin ortamı çocuklar için daha rahat olsa da çocukların bu kurumlardan haberi yok. Haberleri olsa da bu merkezler Ankara, Bursa, İzmir ve Gaziantep başta olmak üzere sadece 14 ilde faaliyet gösteriyor. Türkiye nüfusunun beşte birinin yaşadığı İstanbul’da ve birçok şehirde ÇİM bulunmuyor. Ayrıca bu merkezlerde cinsel istismara uğrayan çocukların tedavi ve rehabilitasyonu yapılmıyor. Bunun için BSRM’lere başvurulabiliyor. Ancak BSRM’lerin sayısı da, kapasitesi de oldukça az. 2013 yılında Ankara’da ÇİM’e yapılan başvuru sayısı bin 250. Oysa Türkiye’de bulunan 39 BSRM’nin kapasitesi bin 109. Bu da BSRM’lerin tamamının sadece Ankara’da istismara uğrayan çocukların tedavi ve rehabilitasyonuna bile yetmediğini gösteriyor. Türkiye ÇİM Koordinatörü Fadime Yüksel, merkezden çıkan çocukların rehabilite edileceği yeni bir yapılanmanın gerekli olduğuna vurgu yapıyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ASPB) Çocuk Hizmetleri Genel Müdürü Abdülkadir Kaya, “Cinsel istismara uğrayan çocuklara devletimizin kapıları her zaman açık.” diyor. Ancak bu kapıların neresi olduğu ve cinsel istismarla mücadele konusunda ne yapacakları konusunda cevap vermiyor. Avukat Seda Akço’ya göre bu çocukların tedavisi devlet hastanelerinde ya da üniversitelerin tıp fakültelerinde bulunan çocuk ve ergen psikiyatri kliniğinde yapılmalı. Ancak bunların sayısı çok az. Hatta bazı illerde bu hastanelerin çocuk psikiyatristi yok. Akço, “Bırakın yatılı kliniği, bu hizmeti ayakta verecek yer bile bulunmuyor. Bir kerelik istismar olmayabilir, aile içinde olabilir, çocuk fuhşa sürüklenmiş olabilir. Bunlar için uzmanlaşmış, yatılı hizmet veren kurumlara ihtiyaç var.” diyerek, bu konuda mücadele eden kurumlar gerektiğinin altını çiziyor. Akço, “ASPB İl Müdürlüğü’nü arayabilirler demek, başvuru yeri göstermek demek değil. Çünkü istismara uğrayan bir çocuk il müdürlüğünün telefonunu bulup da yardım isteyemez. Kanunun öngördüğü yerler var ama bu yerlerin hiçbiri çocuklar için kullanışlı değil.” diyor.Erkeklerin mağduriyeti algılanmıyorCinsel istismara uğrayan çocukların yaşı değişiyor. Henüz bebek olanlar da var, gençler de... İstismar vakaları özellikle 14-16 yaş aralığında sıklaşıyor. Her üç kız çocuğu ve her dört erkek çocuğundan biri 18 yaşın altındayken cinsel istismarın bir derecesine uğruyor. İstanbul Emniyeti’ne göre, istismarcı genelde çocuğun yakını, komşusu, akrabası, abisinin arkadaşı ya da kendi arkadaşı oluyor. Bunlar arasında erkeklerin mağduriyeti bilinmiyor. Uzmanlara göre Türkiye’de erkekler de cinsel istismara uğruyor ama bu ortaya çıkmıyor. Çocuğun kendini kapatması ve ailenin olayı örtbas etmeye çalışması bu
Zaman
En Çok Okunan
09.03.2014
İstismarauğrayançocuklarsahipsizİstismara uğrayan çocuklar sahipsiz
İstismara uğrayan çocuklar sahipsiz
Zaman
09.03.2014
02:10
Duymak ve görmek istemediğimiz, bizden uzak olsun dediğimiz bir konu cinsel istismar. Peki ya cinsel istismar mağduru çocuklar? Ne olduğunu anlamayan, anlat(a)mayan, yalnız bırakılan çocuklar... Onların gidebilecek bir yeri var mı?16 yaşındaki lise öğrencisi N.U. babası tarafından cinsel istismara uğrar. Tacizle yüzleşmekte zorlanır, nereye gideceğini ve ne yapacağını bilemez. Olayı kimseye anlatamaz, ta ki babası ‘arkadaşlarını da getir’ diyene kadar. Çaresiz kalan genç kız, konuyu öğretmeniyle paylaşır, öğretmeni de okul müdürüyle. Olayın müdüre intikal etmesiyle birlikte tüm okul, genç kızın başından geçenleri öğrenir. Henüz yaşadığı acı olayın şokunu atlatamayan N.U., arkadaşları da durumu öğrenince daha fazla dayanamaz ve intihar eder.7 yaşındaki M.Ö. ise dayısı tarafından tecavüze uğrar ve anneannesi onu ölüme terk eder. Kanıtları yok etmek isteyen anneanne, küçük kıza işkence yapar ve olayı örtbas etmek ister. Torunu ölmez ancak aylarca yoğun bakımda kalır.N.U. ve M.Ö. cinsel istismara uğrayan binlerce çocuktan sadece ikisi. Türkiye’de birçok çocuk, tanıdığı ya da tanımadığı kişiler tarafından tacize uğruyor ve bunu kimseye anlatamıyor. Erkek çocukların mağduriyeti ise algılanmıyor. Cinsel istismar gibi yıkıcı bir olayı itiraf etmek çocuklar için daha da travmatik olduğu gibi, aileler için de böyle bir olayı kabul etmek çok zor. Ne taciz mağduru çocuklar yapması gerektiğini biliyor ne de bu çocukların aileleri. Peki, bu çocuk ve ailelerinin başvuracağı yer var mı?Başvuru merkezleri yetersizTürkiye’de cinsel istismarla ilgilenen üç kurum bulunuyor: Çocuk polisi, Çocuk İzlem Merkezi (ÇİM), Bakım ve Sosyal Rehabilitasyon Merkezi (BSRM). İlk ikisi yalnızca ifade alırken, üçüncüsü rehabilitasyon konusunda hizmet veriyor. Ancak bunların sayı ve kapasitesinin yetersizliği, tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerinin eksikliği ve önleyici hizmetleri de içine alan entegre bir sistemin olmaması tacize uğrayan çocukların mağduriyetini artırıyor. Aile danışmanı Fatma Taş’a göre mağdur bir çocuğun polis merkezine gidip bunu itiraf etmesi çok zor. ÇİM’lerin ortamı çocuklar için daha rahat olsa da çocukların bu kurumlardan haberi yok. Haberleri olsa da bu merkezler Ankara, Bursa, İzmir ve Gaziantep başta olmak üzere sadece 14 ilde faaliyet gösteriyor. Türkiye nüfusunun beşte birinin yaşadığı İstanbul’da ve birçok şehirde ÇİM bulunmuyor. Ayrıca bu merkezlerde cinsel istismara uğrayan çocukların tedavi ve rehabilitasyonu yapılmıyor. Bunun için BSRM’lere başvurulabiliyor. Ancak BSRM’lerin sayısı da, kapasitesi de oldukça az. 2013 yılında Ankara’da ÇİM’e yapılan başvuru sayısı bin 250. Oysa Türkiye’de bulunan 39 BSRM’nin kapasitesi bin 109. Bu da BSRM’lerin tamamının sadece Ankara’da istismara uğrayan çocukların tedavi ve rehabilitasyonuna bile yetmediğini gösteriyor. Türkiye ÇİM Koordinatörü Fadime Yüksel, merkezden çıkan çocukların rehabilite edileceği yeni bir yapılanmanın gerekli olduğuna vurgu yapıyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ASPB) Çocuk Hizmetleri Genel Müdürü Abdülkadir Kaya, “Cinsel istismara uğrayan çocuklara devletimizin kapıları her zaman açık.” diyor. Ancak bu kapıların neresi olduğu ve cinsel istismarla mücadele konusunda ne yapacakları konusunda cevap vermiyor. Avukat Seda Akço’ya göre bu çocukların tedavisi devlet hastanelerinde ya da üniversitelerin tıp fakültelerinde bulunan çocuk ve ergen psikiyatri kliniğinde yapılmalı. Ancak bunların sayısı çok az. Hatta bazı illerde bu hastanelerin çocuk psikiyatristi yok. Akço, “Bırakın yatılı kliniği, bu hizmeti ayakta verecek yer bile bulunmuyor. Bir kerelik istismar olmayabilir, aile içinde olabilir, çocuk fuhşa sürüklenmiş olabilir. Bunlar için uzmanlaşmış, yatılı hizmet veren kurumlara ihtiyaç var.” diyerek, bu konuda mücadele eden kurumlar gerektiğinin altını çiziyor. Akço, “ASPB İl Müdürlüğü’nü arayabilirler demek, başvuru yeri göstermek demek değil. Çünkü istismara uğrayan bir çocuk il müdürlüğünün telefonunu bulup da yardım isteyemez. Kanunun öngördüğü yerler var ama bu yerlerin hiçbiri çocuklar için kullanışlı değil.” diyor.Erkeklerin mağduriyeti algılanmıyorCinsel istismara uğrayan çocukların yaşı değişiyor. Henüz bebek olanlar da var, gençler de... İstismar vakaları özellikle 14-16 yaş aralığında sıklaşıyor. Her üç kız çocuğu ve her dört erkek çocuğundan biri 18 yaşın altındayken cinsel istismarın bir derecesine uğruyor. İstanbul Emniyeti’ne göre, istismarcı genelde çocuğun yakını, komşusu, akrabası, abisinin arkadaşı ya da kendi arkadaşı oluyor. Bunlar arasında erkeklerin mağduriyeti bilinmiyor. Uzmanlara göre Türkiye’de erkekler de cinsel istismara uğruyor ama bu ortaya çıkmıyor. Çocuğun kendini kapatması ve ailenin olayı örtbas etmeye çalışması bu
Zaman
Ana Sayfa
09.03.2014
İstismarauğrayançocuklarsahipsizİstismara uğrayan çocuklar sahipsiz
Nuriye Akman - İNSANLAR VE HOROZLAR
Zaman
08.03.2014
02:02
Gözüme göre bu fotoğrafta bir horoz dövüşü vardı. Kalbimse hayır dedi, dövüşen bizleriz, horozlar sadece seyrediyor.Peki insanları böylesine saldırgan yapan neydi? Seyircilerden biri eleştiriye tahammülsüzlüğünüz diye bağırdı. Kalbim bu çok bilmiş horozu onaylayıp şöyle devam etti: Evlat-ebeveyn, karı-koca, işçi-işveren, seçen-seçilen ilişkisinde hangi tarafta yer alıyorsanız öteki zinhar size dil uzatmasın, herşeyinizi onaylayıp yüceltsin istiyorsunuz. Bunu yapanlar dostunuz, yapmayanlar düşmanınız! Kalbime göre, hizmetlerimizden şikayetçi olunması aslında paha biçilmez bir hediyeydi. Bize duyulan güven azalmışsa, onu yeniden tesis etmemize fırsat veriliyor demekti. Övgülerden bir şey öğrenemezdik. Eleştiriler ise çok ödev yükleyen, notu kıt ama öğretme becerisi çok yüksek öğretmenler gibiydi. Baldıran zehrini içmeden önce, dostları “Ama seni haksız yere ölüme gönderiyorlar” diye feveran ettiklerinde Sokrates, “Gerçekten suçlu olsaydım daha mı iyi olurdu?” diye susturmuştu onları.***ATEŞ PÜSKÜRMEK MARİFET Mİ?İkinci olarak bu fotoğraf düştü önüme. Alev püsküren adam yaptığı bu gösteriyle sanki Hindistan’dan Türkiye’ye uzanarak şöyle diyordu bana: Düzeltmediğimiz her hata bizi yeni hatalar yapmaya kışkırtır. Bunun siyasetteki vahim sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Yüzde 50 oy almak, iktidara kalan yüzde 50’den oy alamadığı sinyalini veremedi. Sanki oy vermeyenleri de memnun etme yükümlülüğü yoktu. “Daha yumuşak bir üslupla konuş, nefret dili kullanma, karar alma süreçlerine herkesi iştirak ettir” dendi duymadı. Dini kullanarak herkes üzerinde vesayet kurmaması istendi, aldırmadı. “Şehirleri çirkin yapılarla betonlaştırıyorsun, tarihten dem vurup tarihi katlediyorsun” diyenler kovalandı. “Siyasi rant için eski defterleri açma, kabuk bağlamış yaraları deşme” ricaları reddedildi. “Dış politikada bütün cephelerde birden savaş açma, batarız” diye uyaranlar “Ben işimi bilirim” cevabını aldı. AB standartlarından bahsedilince “Hele durun, başka seçeneklerimiz de var” diye terslendi. En küçük eleştiride “Sen işadamısın, işine bak, sen öğrencisin dersine bak, sen paralelsin hizaya gel, sen gazetecisin başarımıza hizmet et” dendi. Meydanlarda, köşelerde, kürsülerde, ekranlarda usul usul boşalmasına imkan verilmeyen öfkeler haliyle büyüdü, alevler bacayı sardı. Vaktiyle eleştirilerin sunduğu bilgiler değerlendirilerek, az da olsa doğruluk payı var mıdır diye sorulsaydı, gaz yerine biraz frene basılabilirdi. Aksine “yüzde 50 oy nasılsa çantada keklik” anlayışı gözleri kör, kulakları sağır etti.Haklı taleplere duyarsız kalınınca barışçıl Gezi eylemi şiddete dönüştü. Şiddete daha büyük bir şiddetle karşılık verildi. Askeri vesayeti kaldırmakla övünülen onca yılın ardından, “valla biz yapmadık, paralel yaptı” diye hedef şaşırtıldı. Delillerini ortaya koyarak yargıya havale edilmeyen kadrolar oradan oraya sürüldü. İnternet, HSYK ve MİT düzenlemeleri “biz ne dersek o olur” anlayışıyla yapıldı. Yapma diyenler ikna edilmeye çalışılmadı, gaz sıkılmaya, coplanmaya devam edildi.Acaba AKP muhalefette olsaydı, yöneticileri kadar tabanı da iktidarı yıpratma gibi meşru bir hakkı kullanmayacak, sert eleştirilerinin dikkate alınmasını istemeyecekler miydi? Bir muhalefet partisi olarak AKP, Başbakanın ses kayıtlarının montaj değil gerçek olduğunu söyleyip istifa çağrısında bulunmayacak mıydı? Kısacası iktidardayken kendisine davranılmasını istediği gibi mi yapacaktı muhaletini?***BÖREKLER AÇAYIM SANAAteş püsküren adam susunca, gözümün önüne karda bile açmaktan çekinmeyen çiçeklerin görüntüsü geldi. Hemen arşive girip bu fotoğrafı buldum. Biraz sakinleşmiştim. Şöyle düşünmeye başladım:Şikayetleri karşılama biçimimiz toplumsal harmoniyi önemseyip önemsemediğimizin güçlü bir göstergesi. Üzerimize yürüyenleri “haklı olabilirsin arkadaş, belki de kendimizi yeterince izah edemedik” diye sakinleştirip bir bardak çay ve bir dilim börek ikramında bulunmak çok mu zor? Başarılarımızın keyfini sürebilmenin bedeli, başarısızlıklarımızı ya uygarca kabul etmek veya karşı tarafı şüpheye yer bırakmayacak şekilde ikna etmektir. Eleştiriye öfkeyle cevap vermek, kendimizi eksiltmek ve ışığımızı loşlaştırmak demek, bir çeşit zamana yayılan intihar... Bu tehlikenin sadece partileri değil her grubu ve bireyi tehdit ettiğini bilmem hatırlatmaya gerek var mı?
Zaman
Köşe Yazıları
08.03.2014
NuriyeAkman-İNSANLARVEHOROZLARNuriye Akman - İNSANLAR VE HOROZLAR
Ali Bulaç - İntihar ediyoruz!
Zaman
06.02.2014
02:54
Şu can yakıcı soruya hep beraber cevap arayalım: Neden Müslümanlar aralarındaki ihtilafları tolere edemiyor, ortaya çıkan sorunları İslam dairesi içinde kalarak çözemiyorlar? Yüce Allah, ihtilafları çözmek üzere “kitap” indirmedi mi, peygamber göndermedi mi? Müslümanlar Kitaba ve Sünnet’e inanmıyorlar mı, yoksa inandıkları, dilleriyle takrir ettikleri halde amel etmiyorlar mı? Bu basit bilgiyi bilmiyor muyuz?Kabul edelim, iyi bir sınav veremiyoruz. İktidar ateşi öylesine yakıcı ki ne kadar uzağında kalmaya çalışırsanız çalışın, harareti size de dokunur.Tarihte Cemel, Sıffin gibi savaşları bir türlü anlayamıyordum. Bizim alimlerimiz ortalığı yatıştırmak amacıyla savaşların “içtihat farkı”ndan kaynaklandığını söyler, sonra şunu eklerler: “Onlar elleriyle savaştılar, biz dillerimizle savaşmayalım.” Bilemiyorum. Derinden hürmet gösterdiğim bir dönemin insanları söz konusu olan. Ben de dilimle kendimi tehlikeye atmak istemem. Elbette son hükmü Din Günü’nde Allah’a verecek.Son 10 senede bölgemizde özellikle Irak, Pakistan ve şimdi Suriye’de patlak veren “mezhep savaşlarını da anlayamıyordum”. Ehl-i kıble olan insanlar, nasıl birbirlerini acımasızca katledebiliyorlar! Bir Sünni veya Selefi rahatlıkla bir Şii türbesine saldırıp onlarca insanı havaya uçuruyor, bir Şii de bir Sünni mescidine saldırıp bir o kadar insanı katledebiliyor. Saldıran tarafa sorarsanız size söyleyecekleri şu: “Ama şunları şunları yaptı” veya “Önce onlar saldırdı.” Tarafların unuttuğu temel bir hakikat var, kim her ne yapmışsa bu, saldırıları meşru kılmaz.İslam dairesi içinde mezhepler, fırkalar var: “İmanın 6, İslam’ın 5 şartı”na inanan insanlar hangi mezhep ve fırkadan olursa olsunlar Müslüman’dır, mü’mindir ve ehl-i kıbledir. Bu insanların birbirlerini, tekfir etmeleri, öldürmeleri haramdır. Pekiyi nasıl oluyor da bu mezhep savaşı son sür’at devam ediyor, çılgın bir ateş gibi evleri, mahalleleri, ibadethaneleri, şehirleri ve ülkeleri yakıp yıkıyor? Bunun bir izahı olmalı.Şu can yakıcı soruya hep beraber cevap arayalım: Neden Müslümanlar aralarındaki ihtilafları tolere edemiyor, ortaya çıkan sorunları İslam dairesi içinde kalarak çözemiyorlar? Yüce Allah, ihtilafları çözmek üzere “kitap” indirmedi mi, peygamber göndermedi mi? Müslümanlar Kitab’a ve Sünnet’e inanmıyorlar mı, yoksa inandıkları, dilleriyle takrir ettikleri halde amel etmiyorlar mı? Bu basit bilgiyi bilmiyor muyuz? Benim şahsî kanaatim şu ki biliyoruz ama bilgilerimiz imana dönüşmüyor, bu yüzden imanımız amellerimize yansımıyor. Dolayısıyla bilgilerimizin de, imanımızın da bize faydası olmuyor.Biri diğerinin gözünde öylesine bir “nefret objesi” haline getiriliyor ki, kalpleri kasıp kavuran nefret ateşi yakıp yıkmaya yetiyor. Bu ateş bizim ülkemize de sıçradı. Hamdolsun, beklendiği üzere Sünnilerle Aleviler arasında olmadı –inşallah olmaz da-, ama çok daha tuhaf, AK Parti-Hizmet arasında nefret tohumları ekildi. Aynı mescidde namaz kılan, çocuklarını aynı okula, dershaneye veren insanlar bir anda birbirlerine hasım kesildiler.AK Parti’nin aslolan tabanı, iyi niyetli elemanlarıdır. Taban bir camiadır, köklü bir geleneği var. Müntesipleri mü’min insanlardan oluşur. Hizmet de kuru bir STK değildir, bir cemaattir. Onun da tabanı kendini hizmete adamış mü’minlerden oluşur.Biri diğerini “kendine karşı komplo kurmakla”, diğeri “yolsuzluğa batmak”la suçluyor. Bir kere her ikisinin tabanını bu suçlamalardan uzak tutmalı. Benim açımdan her iki iddia veya suçlama ciddiye alınmalı. İkisinin de bağımsız ve tarafsız olarak araştırılması, soruşturulması gerekir. Hükümete karşı bir komplo söz konusu ise bu hukuk dairesinde ve somut deliller eşliğinde ortaya konabiliyorsa kim bu işe karışmışsa, neyse cezası verilmeli. Ama suç ve ceza “bireysel” olup kolektif olamaz, intikamcı duygularla topyekûn hedefler (medyası, finans kuruluşu, okulu vs.) seçilemez. Yine kim yolsuzluklara karışmışsa, kamuya zarar vermişse, çalıp çırpmışsa bunun da soruşturulması şarttır. AK Parti’yi parti ve tabanıyla bu cürümlerden tenzih etmek lazım.Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “üsluba dikkat çekiyor, hukuka davet” ediyor, nimetin tepildiğini düşünüyor ve “Birbirimizin yüzüne bakamayacak hale gelmeyelim.” diyor. Bu uyarılara kulak vermeli. Bu dünyada birbirimizin yüzüne bakamazsak, ahirette hiç bakamayacağız. Lütfen sükunet, itidal, sabır ve hakkaniyet! Bu kavgaya uzaktan bakan, Eflatun’un şu sözünü hatırlar: “Savaşan iki ordu uzaktan intihar eden tek ordu gibi görünür.” İntihar ediyoruz!
Zaman
En Çok Okunan
06.02.2014
AliBulaç-İntiharediyoruzAli Bulaç - İntihar ediyoruz
Ali Bulaç - İntihar ediyoruz!
Zaman
06.02.2014
02:19
Şu can yakıcı soruya hep beraber cevap arayalım: Neden Müslümanlar aralarındaki ihtilafları tolere edemiyor, ortaya çıkan sorunları İslam dairesi içinde kalarak çözemiyorlar? Yüce Allah, ihtilafları çözmek üzere “kitap” indirmedi mi, peygamber göndermedi mi? Müslümanlar Kitaba ve Sünnet’e inanmıyorlar mı, yoksa inandıkları, dilleriyle takrir ettikleri halde amel etmiyorlar mı? Bu basit bilgiyi bilmiyor muyuz?Kabul edelim, iyi bir sınav veremiyoruz. İktidar ateşi öylesine yakıcı ki ne kadar uzağında kalmaya çalışırsanız çalışın, harareti size de dokunur.Tarihte Cemel, Sıffin gibi savaşları bir türlü anlayamıyordum. Bizim alimlerimiz ortalığı yatıştırmak amacıyla savaşların “içtihat farkı”ndan kaynaklandığını söyler, sonra şunu eklerler: “Onlar elleriyle savaştılar, biz dillerimizle savaşmayalım.” Bilemiyorum. Derinden hürmet gösterdiğim bir dönemin insanları söz konusu olan. Ben de dilimle kendimi tehlikeye atmak istemem. Elbette son hükmü Din Günü’nde Allah’a verecek.Son 10 senede bölgemizde özellikle Irak, Pakistan ve şimdi Suriye’de patlak veren “mezhep savaşlarını da anlayamıyordum”. Ehl-i kıble olan insanlar, nasıl birbirlerini acımasızca katledebiliyorlar! Bir Sünni veya Selefi rahatlıkla bir Şii türbesine saldırıp onlarca insanı havaya uçuruyor, bir Şii de bir Sünni mescidine saldırıp bir o kadar insanı katledebiliyor. Saldıran tarafa sorarsanız size söyleyecekleri şu: “Ama şunları şunları yaptı” veya “Önce onlar saldırdı.” Tarafların unuttuğu temel bir hakikat var, kim her ne yapmışsa bu, saldırıları meşru kılmaz.İslam dairesi içinde mezhepler, fırkalar var: “İmanın 6, İslam’ın 5 şartı”na inanan insanlar hangi mezhep ve fırkadan olursa olsunlar Müslüman’dır, mü’mindir ve ehl-i kıbledir. Bu insanların birbirlerini, tekfir etmeleri, öldürmeleri haramdır. Pekiyi nasıl oluyor da bu mezhep savaşı son sür’at devam ediyor, çılgın bir ateş gibi evleri, mahalleleri, ibadethaneleri, şehirleri ve ülkeleri yakıp yıkıyor? Bunun bir izahı olmalı.Şu can yakıcı soruya hep beraber cevap arayalım: Neden Müslümanlar aralarındaki ihtilafları tolere edemiyor, ortaya çıkan sorunları İslam dairesi içinde kalarak çözemiyorlar? Yüce Allah, ihtilafları çözmek üzere “kitap” indirmedi mi, peygamber göndermedi mi? Müslümanlar Kitab’a ve Sünnet’e inanmıyorlar mı, yoksa inandıkları, dilleriyle takrir ettikleri halde amel etmiyorlar mı? Bu basit bilgiyi bilmiyor muyuz? Benim şahsî kanaatim şu ki biliyoruz ama bilgilerimiz imana dönüşmüyor, bu yüzden imanımız amellerimize yansımıyor. Dolayısıyla bilgilerimizin de, imanımızın da bize faydası olmuyor.Biri diğerinin gözünde öylesine bir “nefret objesi” haline getiriliyor ki, kalpleri kasıp kavuran nefret ateşi yakıp yıkmaya yetiyor. Bu ateş bizim ülkemize de sıçradı. Hamdolsun, beklendiği üzere Sünnilerle Aleviler arasında olmadı –inşallah olmaz da-, ama çok daha tuhaf, AK Parti-Hizmet arasında nefret tohumları ekildi. Aynı mescidde namaz kılan, çocuklarını aynı okula, dershaneye veren insanlar bir anda birbirlerine hasım kesildiler.AK Parti’nin aslolan tabanı, iyi niyetli elemanlarıdır. Taban bir camiadır, köklü bir geleneği var. Müntesipleri mü’min insanlardan oluşur. Hizmet de kuru bir STK değildir, bir cemaattir. Onun da tabanı kendini hizmete adamış mü’minlerden oluşur.Biri diğerini “kendine karşı komplo kurmakla”, diğeri “yolsuzluğa batmak”la suçluyor. Bir kere her ikisinin tabanını bu suçlamalardan uzak tutmalı. Benim açımdan her iki iddia veya suçlama ciddiye alınmalı. İkisinin de bağımsız ve tarafsız olarak araştırılması, soruşturulması gerekir. Hükümete karşı bir komplo söz konusu ise bu hukuk dairesinde ve somut deliller eşliğinde ortaya konabiliyorsa kim bu işe karışmışsa, neyse cezası verilmeli. Ama suç ve ceza “bireysel” olup kolektif olamaz, intikamcı duygularla topyekûn hedefler (medyası, finans kuruluşu, okulu vs.) seçilemez. Yine kim yolsuzluklara karışmışsa, kamuya zarar vermişse, çalıp çırpmışsa bunun da soruşturulması şarttır. AK Parti’yi parti ve tabanıyla bu cürümlerden tenzih etmek lazım.Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “üsluba dikkat çekiyor, hukuka davet” ediyor, nimetin tepildiğini düşünüyor ve “Birbirimizin yüzüne bakamayacak hale gelmeyelim.” diyor. Bu uyarılara kulak vermeli. Bu dünyada birbirimizin yüzüne bakamazsak, ahirette hiç bakamayacağız. Lütfen sükunet, itidal, sabır ve hakkaniyet! Bu kavgaya uzaktan bakan, Eflatun’un şu sözünü hatırlar: “Savaşan iki ordu uzaktan intihar eden tek ordu gibi görünür.” İntihar ediyoruz!
Zaman
Köşe Yazıları
06.02.2014
AliBulaç-İntiharediyoruzAli Bulaç - İntihar ediyoruz
Ali Bulaç - İntihar ediyoruz!
Zaman
06.02.2014
02:09
Şu can yakıcı soruya hep beraber cevap arayalım: Neden Müslümanlar aralarındaki ihtilafları tolere edemiyor, ortaya çıkan sorunları İslam dairesi içinde kalarak çözemiyorlar? Yüce Allah, ihtilafları çözmek üzere “kitap” indirmedi mi, peygamber göndermedi mi? Müslümanlar Kitaba ve Sünnet’e inanmıyorlar mı, yoksa inandıkları, dilleriyle takrir ettikleri halde amel etmiyorlar mı? Bu basit bilgiyi bilmiyor muyuz?Kabul edelim, iyi bir sınav veremiyoruz. İktidar ateşi öylesine yakıcı ki ne kadar uzağında kalmaya çalışırsanız çalışın, harareti size de dokunur.Tarihte Cemel, Sıffin gibi savaşları bir türlü anlayamıyordum. Bizim alimlerimiz ortalığı yatıştırmak amacıyla savaşların “içtihat farkı”ndan kaynaklandığını söyler, sonra şunu eklerler: “Onlar elleriyle savaştılar, biz dillerimizle savaşmayalım.” Bilemiyorum. Derinden hürmet gösterdiğim bir dönemin insanları söz konusu olan. Ben de dilimle kendimi tehlikeye atmak istemem. Elbette son hükmü Din Günü’nde Allah’a verecek.Son 10 senede bölgemizde özellikle Irak, Pakistan ve şimdi Suriye’de patlak veren “mezhep savaşlarını da anlayamıyordum”. Ehl-i kıble olan insanlar, nasıl birbirlerini acımasızca katledebiliyorlar! Bir Sünni veya Selefi rahatlıkla bir Şii türbesine saldırıp onlarca insanı havaya uçuruyor, bir Şii de bir Sünni mescidine saldırıp bir o kadar insanı katledebiliyor. Saldıran tarafa sorarsanız size söyleyecekleri şu: “Ama şunları şunları yaptı” veya “Önce onlar saldırdı.” Tarafların unuttuğu temel bir hakikat var, kim her ne yapmışsa bu, saldırıları meşru kılmaz.İslam dairesi içinde mezhepler, fırkalar var: “İmanın 6, İslam’ın 5 şartı”na inanan insanlar hangi mezhep ve fırkadan olursa olsunlar Müslüman’dır, mü’mindir ve ehl-i kıbledir. Bu insanların birbirlerini, tekfir etmeleri, öldürmeleri haramdır. Pekiyi nasıl oluyor da bu mezhep savaşı son sür’at devam ediyor, çılgın bir ateş gibi evleri, mahalleleri, ibadethaneleri, şehirleri ve ülkeleri yakıp yıkıyor? Bunun bir izahı olmalı.Şu can yakıcı soruya hep beraber cevap arayalım: Neden Müslümanlar aralarındaki ihtilafları tolere edemiyor, ortaya çıkan sorunları İslam dairesi içinde kalarak çözemiyorlar? Yüce Allah, ihtilafları çözmek üzere “kitap” indirmedi mi, peygamber göndermedi mi? Müslümanlar Kitab’a ve Sünnet’e inanmıyorlar mı, yoksa inandıkları, dilleriyle takrir ettikleri halde amel etmiyorlar mı? Bu basit bilgiyi bilmiyor muyuz? Benim şahsî kanaatim şu ki biliyoruz ama bilgilerimiz imana dönüşmüyor, bu yüzden imanımız amellerimize yansımıyor. Dolayısıyla bilgilerimizin de, imanımızın da bize faydası olmuyor.Biri diğerinin gözünde öylesine bir “nefret objesi” haline getiriliyor ki, kalpleri kasıp kavuran nefret ateşi yakıp yıkmaya yetiyor. Bu ateş bizim ülkemize de sıçradı. Hamdolsun, beklendiği üzere Sünnilerle Aleviler arasında olmadı –inşallah olmaz da-, ama çok daha tuhaf, AK Parti-Hizmet arasında nefret tohumları ekildi. Aynı mescidde namaz kılan, çocuklarını aynı okula, dershaneye veren insanlar bir anda birbirlerine hasım kesildiler.AK Parti’nin aslolan tabanı, iyi niyetli elemanlarıdır. Taban bir camiadır, köklü bir geleneği var. Müntesipleri mü’min insanlardan oluşur. Hizmet de kuru bir STK değildir, bir cemaattir. Onun da tabanı kendini hizmete adamış mü’minlerden oluşur.Biri diğerini “kendine karşı komplo kurmakla”, diğeri “yolsuzluğa batmak”la suçluyor. Bir kere her ikisinin tabanını bu suçlamalardan uzak tutmalı. Benim açımdan her iki iddia veya suçlama ciddiye alınmalı. İkisinin de bağımsız ve tarafsız olarak araştırılması, soruşturulması gerekir. Hükümete karşı bir komplo söz konusu ise bu hukuk dairesinde ve somut deliller eşliğinde ortaya konabiliyorsa kim bu işe karışmışsa, neyse cezası verilmeli. Ama suç ve ceza “bireysel” olup kolektif olamaz, intikamcı duygularla topyekûn hedefler (medyası, finans kuruluşu, okulu vs.) seçilemez. Yine kim yolsuzluklara karışmışsa, kamuya zarar vermişse, çalıp çırpmışsa bunun da soruşturulması şarttır. AK Parti’yi parti ve tabanıyla bu cürümlerden tenzih etmek lazım.Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “üsluba dikkat çekiyor, hukuka davet” ediyor, nimetin tepildiğini düşünüyor ve “Birbirimizin yüzüne bakamayacak hale gelmeyelim.” diyor. Bu uyarılara kulak vermeli. Bu dünyada birbirimizin yüzüne bakamazsak, ahirette hiç bakamayacağız. Lütfen sükunet, itidal, sabır ve hakkaniyet! Bu kavgaya uzaktan bakan, Eflatun’un şu sözünü hatırlar: “Savaşan iki ordu uzaktan intihar eden tek ordu gibi görünür.” İntihar ediyoruz!
Zaman
Ana Sayfa
06.02.2014
AliBulaç-İntiharediyoruzAli Bulaç - İntihar ediyoruz
A. Ali Ural - Defterlerimizde yazan
Zaman
05.01.2014
02:06
Kaderin bütün randevularımızı iptal ettiği bir anda karar veririz kendimizle buluşmaya. Bizi dinleyecek kimsenin kalmadığını düşündüğümüz o yoksulluk anlarında bir defterin önünde buluruz kendimizi.Boş bir defter kadar umut verici kaç nesne vardır dünyada. İstediğimiz gibi dolduracağımız bir defterden daha yakın kaç dost. Ne söylesek can kulağıyla dinleyecektir beyaz sayfalar. Ne yazsak tekzip etmeyecek, biz anlatırken dinlermiş gibi yapıp o esnada kendi söyleyeceklerini düşünmeyecektir. Söyleyeceği bir şey yoktur çünkü defterlerin. Söyleyeceği çok şey vardır defterlerin.Romanındaki kahramana günlük tutturmak kesmez bazen yazarı. Ne söyletse ona içi soğumaz. Tutunamayanlar’ın Selim’i aciz kalır hislerine tercüman olurken. O vakit anlar kendisiyle buluşmaktan başka çaresi kalmadığını. O vakit fark eder bütün randevularını iptal etmeden kendisiyle buluşamayacağını. Bir defter alsa… Bir defter almak için emlakçıya gitmesi gerekmez. Bir ömür boyu para biriktirmesi gerekmez bir defter satın alabilmek için. Üç odası yokmuş ne çıkar, üç ortası vardır. Üç meydanlı bir şehirdir sokaklarında kediler dolaşan. Pencere kenarlarındaki yağ tenekelerinde kırmızı çiçekler büyüyen rüzgârlı bir şehir. Galerilerin önünde kalbi çarpan müşterilerin lafı mı olur. Bir defter satın almak bir araba satın almaktan daha çok heyecanlandırır insanı. Hangi araba bir defterin götürebileceği yere kadar gidebilir. Günlüğünün başına şunları yazar Oğuz Atay: “… Bu defteri bugün satın aldım. Başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. ‘Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu,’ dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.” Canım insanlar, diye başlayan bu cümle bizim de canımızı yakmıştır. Hallac-ı Mansur’a atılan güldür. Diken diken eder tüyleri.Günlükler biraz da kendimizden af dilediğimiz yerlerdir belki. Şöyle söyleseydim, diye hayıflandığımız. Şunu yapmasaydım, diye iç geçirdiğimiz. Ne vardı sussaydım, diye defalarca geri döndüğümüz kavga anına. Aristippos gibi yürüyüp gitmek kolay değildir elbette kendisine söven birinin yanından. Bunu başarmış olsa da peşini bırakmamışlardır nitekim onun. “Ne kaçıyorsun!” diye bağırmışlardır arkasından. Bazen kavgadan kaçmasına bile izin verilmez insanın. Aristippos, dönüp dövüşsün mü “Ne kaçıyorsun!” diye arkasından bağıran adamla. Evet, dönmüş geriye ama şu cümleyi söylemek için: “Senin sövmeye hakkın varsa, benim de dinlememeye hakkım var da ondan!”Günlükler yalan söylediğimiz yerler de olabilir pekâlâ. Hatalarımızı boğduğumuz vicdan kuyuları. Günahlarımıza elbiseler diktiğimiz terzihaneler. Giovanni Papini’nin “Saçma Sapan Bir Öykü”sü vardır ki şöyle başlar: “Dört gün oluyor, anılarımın en yapmacık sayfalarından bazılarını belli belirsiz bir tedirginlikle yazarken, kapının usulca vurulduğunu işittim, ama ayağa kalkmadım, yanıt da vermedim. Vuruşlar fazla güçsüzdü, benimse çekingenlerle işim yoktu…” Geride iyi intibalar bırakmak isteyen, bu yüzden sahte bir günlük tutan bir yazarın öyküsüdür bu.Hayatını yazarken yalanlar uyduran bu adamın kapısı ısrarla çalınmaya başlamış, sonunda davetsiz bir misafir koltuğunun altında bir defterle dalmıştır odaya. Bir öykü yazdığını ve kendisine okumak istediğini, beğenmediği takdirde intihar edeceğini söylemiştir yazara. Yazar biraz da eğlenmek için bu isteği kabul etmiş ve küçümseyerek dinlemeye başlamıştır okunanları. Fakat çok geçmeden işittikleriyle allak bullak olmuş, kan ter içinde kıvranmaya başlamıştır koltuğunda. Çünkü kendisini hiç tanımayan bu adam gerçek hayat hikâyesini okumaktadır. Günlüğünde yazmadığı ya da çarpıttığı her şey bir bir ortaya döküldükçe hafakanlar basar yazarı ve sonunda öyküyü beğenmediğini söyleyerek nehre yollar misafirini canına kıyması için. Fakat nedense nehrin kıyısında fındık yiyerek yürüyen çocuk etkilenmez gördüğü manzara karşısında.Papini, yazarla odasına gelen davetsiz misafirin aynı kişi olduğunu söylemedi bize öyküsünde. Sezgilerimizle biz bulduk onu. Nehrin kıyısındaki çocuk olup bitene aldırmadan fındık yemeye devam ediyordu çünkü, nehre atlayan biri yoktu orada. Belli ki Papini’nin günlük tutan kahramanı vicdanını ölüme göndererek hayatta kalma yolunu seçmişti. Vicdanın öldüğü yerde hayattan söz edilebilir mi!
Zaman
Köşe Yazıları
05.01.2014
AAliUral-DefterlerimizdeyazanA Ali Ural - Defterlerimizde yazan
Dengeli beslenme depresyona iyi geliyor
Zaman
02.01.2014
14:27
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr Kürşat Altınbaş, dengeli beslenmenin depresyona iyi geldiğini söyledi.Omega 3 vitamininin depresyona iyi geldiğini söyleyen Altınbaş, dengeli beslenmenin de önemli olduğunu belirtti. Yrd. Doç. Dr. Kürşat Altınbaş, Depresyon öyle kolayca girip çıkılan bir hastalık değil. İnsanların ruh halinde mutsuzluk, karamsarlık, isteksizlik, hiçbir şeyden keyif almama, enerjide azlık, uyku-iştah düzensizlikleri, kendisini suçlayıcı düşünceler, zaman zaman hastalığın şiddetlendiği durumlarda intihar fikri, hayattan vazgeçme, dikkat problemi gibi hem fiziki hem psikolojik tüm belirtileri kapsayan, en az iki hafta boyunca günün tamamında bu halin devam ettiği bir durumdur. Bunların ortaya çıkması için herhangi bir tetikleyici çevre faktörüne ihtiyaç duyulmaz. Stres varlığında tetiklenebilir, durduk yere kendiliğinden de ortaya çıkabilir. Kişinin insan ilişkilerini, mesleki hayatını, kendine bakımını etkilediği, yani işini, gücünü etkileyen bir ruhi hastalık diyebiliriz dedi.Depresyonun kendiliğinden düzelebileceğini de söyleyen Altınbaş, Ancak kendiliğinden, tedavisiz geçen bir depresyonun tekrarlama ihtimali çok yüksek. Yani, tedavi edilen bir depresyona göre hastalıklar arası süre kısalıyor, insanların depresyonda geçirdikleri süre daha çok uzuyor ve kolay depresyona girer hale geliyor. Biz bu yüzden tedavi etmeyi istiyoruz. Beynin depresyona karşı hassasiyetini azaltıp direncini güçlü hale getirdikten sonra ilaçları azaltarak kesiyoruz. Nasıl şeker hastalarının şekeri yükseldiğinde insülinle ya da bir şeker ilacıyla şeker düzenlemesi yapılıyorsa antidepresanlar da böyle yapıyor. Beyinde depresyon sırasında çeşitli değişiklikler oluyor. Antidepresan, beyindeki kimyasal dengeyi sağlayarak uykumuzu, iştahımızı, moralimizi, keyfimizi, bir şeyden aldığımız hazzı bize hissettiren hormonları dengeye sokuyor. Antidepresan vücuda dışarıdan giren bir şey olsa da dışarıda üretilen bir madde değil. Dışarıdan gelen madde, beynimizde üretilen, depresyon sırasında miktarı azalan bazı hormonların yıkılmasını engelleyerek, ortamda hücrelere, bedene, bünyeye yetecek kadar hormon birikmesini sağlayarak bir süre vücudun kendini onarmasını sağlıyor diye konuştu.Omega 3 vitamininin depresyondan koruyucu etkisi olduğuna inanıldığını da söyleyen Yrd. Doç. Dr. Kürşat Altınbaş, Bunlara Mood food (duygudurum yemeği) deniyor. Omega 3ün beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletiyi sağlamadaki kolaylaştırıcı etkisiyle depresyondan koruyucu olduğu iddia edilmiştir. Omega 3ün balıkta yüksek miktarda olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu iddia İskandinav ülkelerinde balık tüketimindeki fazlalıktan yola çıkılarak ortaya atılmış. Balık yediğimizde duygudurum hastalıkları az mı görülüyor? Acaba az görünmesi balıkla mı ilişkili? Bu, doğrulanamamış bir hipotezdir. Duygu durumu düzeltmeye gıdalar tek başına yetmiyor. Vitaminlerin tek başına depresyondan koruyucu ve güçlendirici etkisine dair bir delil yok. Eksiklik varsa depresyon olabiliyor, hiçbir eksikliği yokken ilave vitamin almak hiçbir fayda sağlamıyor. Burada bir uyarı yapmak gerekiyor. Aktarlarda ilaç adı altında satılan çeşitli maddeler var. Sağlık Bakanlığı birkaç tanesini yakın zamanda toplatma kararı aldı. Bunlar çok önemli çünkü vatandaşlar ilaç kimyasal değil diye onlara yöneliyor. Daha pahalıya ve aslında içinde kimyasal madde bulunan sözde bitkisel şeyleri alıyorlar. Böyle olunca da daha çok zarar görüyorlar. Şunu söyleyebilirim; dengeli beslenmek iyidir. Proteinden, yağdan dengeli miktarda almak önemlidir. Yemek dışında sürekli bir egzersiz iyidir. Düzenli, kişiyi yıpratacak profesyonel bir spor değil ama sürekli yapılan yürüyüşler, düz koşular, yüzme ya da herhangi bir sporu düzenli yapmak endorfin dediğimiz, bizim keyif aldığımızda yükselen hormon miktarını dengeleyerek depresyona karşı koruyucu olabilir. Biz özellikle hafif dereceli depresyonlarda tedavinin yanında bu tür egzersizleri tavsiye ediyoruz dedi.(İHA)
Zaman
Sağlık
02.01.2014
DengelibeslenmedepresyonaiyigeliyorDengeli beslenme depresyona iyi geliyor
Dershaneciler 'hükümet dinlemiyor' diye problemlerini Denizli horozuna anlattı
Zaman
29.11.2013
14:44
Dershanelerin kapatılmasına yönelik tepkiler Denizli’de sokağa taştı. İldeki dershane çalışanları ve yöneticileri, hükümetin problemlerini dinlemediği gerekçesiyle Delikliçınar Meydanı’ndaki Denizli Horozu heykeline okuyarak protesto etti. Dershane öğretmenleri de zil çalarak, “Dershaneme dokunma, eğitim hakkı engellenemez” şeklinde sloganlar attı.Denizli Dershaneler Platformu sözcüsü Sabri Yıldız, sınavlar olduğu sürece dershanelerin kapatılamayacağını söyledi. Kavram-Yorum Dershanesi sahibi de olan Yıldız, Maddi durumu iyi olan aileler çocuklarını zaten koleje gönderiyor, özel ders aldırıyor. Çocuğunu koleje gönderemeyen aileler ne yapacak? Devlet okulları arasında eğitim kalitesi açısından uçurum var ancak öğrenciler aynı soruları cevaplamak zorunda. Dershaneler kapatılınca ortaya çıkacak fırsat eşitsizliği nasıl çözülecek? Türkiyede eğitimin derslik, nitelik, öğretmen açığı ve uyuşturucu, alkol, şiddet gibi daha ciddi sorunları varken ilk yapılacak iş dershaneleri kapatmak mı olmalıdır? Özel Dershaneler Birliği açıkladı, 3 bin 858 dershaneden sadece yüzde 5i dönüşüme uygun. Geriye kalan yüzde 95in ve buralarda istihdam edilen öğretmen ve çalışanların akıbeti ne olacak? 250 binden fazla, 38i intihar eden öğretmen adayı atanmayı bekliyor. Bu öğretmenler atanamazken 50 binden fazla dershane öğretmeni nasıl atanacak? Dershanede işini garanti görerek uzun süreli borçlanan personel, borçlarını nasıl ödeyecek? Ödeyemediği takdirde doğacak mağduriyetler nasıl giderilecek? Uzun süredir dershanelerde görev yapan personelin kıdem tazminatları nasıl ödenecek? dedi.Uzun süreliğine kiralanan dershane binalarının sözleşmelerinden doğacak mağduriyetlerin nasıl giderileceğinin belli olmadığını da ifade eden Yıldız, İngilizce, Kürtçe, müzik kursları serbestken Türkçe, matematik, fizik vs. kursu nasıl yasak olur? Bu, Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı değil midir? Veliler, 2-3 bin TL arası dershane ücretlerini ödemekte zorlanırken en az 6-7 bin TL olacak özel okul ücretlerini nasıl ödeyecek? Özel okul kontenjanları yüzde 40 boşken dönüştürülmesi düşünülen okullar nereden öğrenci bulacak? Halkımızın bu konuda çok büyük bir talebi mi var? Bu durum, mevcut özel okullara da darbe vurmayacak mı? diye konuştu.Dershanelerin amacının öğrencileri sınavlara hazırlamak olduğunu anlatan Yıldız, Hal böyleyken öğrencileri yarış atına dönüştüren kurum dershaneler midir, yoksa Milli Eğitim Bakanlığı mıdır? Geçen yıl 1 milyon 857 bin öğrenci üniversite sınavına girdi. Bunlardan yüzde 31i, mezun öğrencilerden oluşuyordu. Dershaneler kapatılırsa mezun öğrenciler sınavlara nasıl hazırlanacak? Dershaneler eğitim sorunlarının nedeni değil, sonucu olduğundan dershaneye olan ihtiyacı ortadan kaldırmadan dershanelerin kapatılması, merdivenaltı yapıların oluşumunu nasıl engelleyecek? Dershaneler rant kapısı olarak görüldüğü için kapatılmak isteniyorsa özel okullar farklı bir rant kapısı olmayacak mı? Sonuç olarak taraflara sorulmadan, görüş alınmadan, eğitime yeni alternatif diye sunulan bir dayatmayla karşı karşıyayız. Dershanelerin kapatılmaya çalışılması, Anayasanın 48. maddesindeki, Herkes dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir, özel teşebbüsler kurmak serbesttir. hükmüne aykırıdır. Bu nedenle bizler, her türlü yasal haklarımızı arayacağız. şeklinde konuştu. CİHAN
Zaman
Son Dakika
29.11.2013
DershanecilerhükümetdinlemiyordiyeproblemleriniDenizli/">DenizlihorozunaanlattıDenizli-horozuna-anlattı/">Dershaneciler hükümet dinlemiyor diye problemlerini Denizli horozuna anlattı
Muş'taki dershane yöneticileri 8 soruya cevap bekliyor
Zaman
29.11.2013
11:08
Muş’ta faaliyet gösteren özel dershaneler bir araya gelerek Milli Eğitim Bakanlığının ‘Dershanelerin dönüşümü’ çalışmaları ile ilgili ortak bir basın açıklaması yaptı. Dershane kurucuları açıklamalarında hükümete ve bakanlığa 8 maddeden oluşan sorularına cevap verilmesini istedi. Önümüzdeki 10 yıl içinde dünyada ilk on hedefi olan ülkemizde, dershanelerin kapatılması ülkemizin gelişimine ne kadar katkı sağlayacak? diye soru soran Muşlu dershane yöneticileri, Sonuçta sınavın olduğu her sistemde seçme olacak, dolayısıyla seçme usulünü olduğu her yerde de özel dershane sistemi var olacaktır. diye belirttiği bu kurumların görüşleri dikkate alınmadan siyasi irade ile kapatılması uygun mudur? sorusuna cevap bekliyor. Hiç bir hukuki alt yapısı olmadan dershaneciliği kaldırmak demek eğitim özgürlüğü, özel teşebbüs hakkı ve insan haklarına aykırı değil midir? şeklinde sorularını sıralamayı sürdüren dershane kurucuları, toplumun ve muhataplarının ‘Dershanelerin kapatılması yanlıştır’ dediği halde dershanelerin kapatılmasındaki bu ısrar nedendir? sorusunun hala cevabının verilmediğine dikkat çektiler.Yapılan açıklamada şöyle denildi: 1- Dershaneler, M.E.B’ in hazırladığı mevzuat çerçevesinde belirli standartlarla kurulmuş olan, yine bakanlığın belirlediği müfredata uygun olarak eğitim veren kurumlar olmasına rağmen ve Mart 2011 de M.E.B iç denetim raporunda Özel dershaneler seçme sınavında öne çıkma kaygısı ve seçilen olma isteği ile öğrencilerin dolayısıyla velilerin talebi sonucunda sisteme girmiştir. Talebin olduğu bir düzlemde arz kendiliğinden oluşmuştur. Özel dershaneler meselesi ve sebep oldukları ifade edilen sorunlar, özel dershanelerin ortadan kaldırılması, kesin olarak kapatılmaları ile çözülemez. Sonuçta sınavın olduğu her sistemde seçme olacak, dolayısıyla seçme usulünü olduğu her yerde de özel dershane sistemi var olacaktır. diye belirttiği bu kurumların görüşleri dikkate alınmadan siyasi irade ile kapatılması uygun mudur? 2- Dünyanın hiçbir yerinde, gelişmiş ülkeler dahil olmak üzere dershaneciliğin yasaklandığı herhangi bir ülke yoktur. Gelişime açık olan ve önümüzdeki 10 yıl içinde dünyada ilk on hedefi olan ülkemizde dershanelerin kapatılması ülkemizin gelişimine ne kadar katkı sağlayacaktır?3- SETA araştırmasına göre dershaneye gidenlerin yüzde 29’u fakir, yüzde 54’ü orta seviye gelir grubunda iken, dershaneye gidenlerin sadece yüzde 17’si gelir durumu iyi olan öğrencilerden oluşmaktadır. Türkiye geneli yüzde 29 olan fakir grup, bölgemizde yüzde 70 oranındadır. Bu oranlara bakıldığında bölgemizden üniversiteyi kazanan öğrenci sayılarına dershanelerimizin katkısı oldukça büyüktür. Bölgemizin hangi il yada ilçesi olduğuna bakılmaksızın dershaneler öğrencilerin öğrenme ihtiyaç ve beklentilerine uygun, esnek, motivasyonu yüksek öğrenme ortamları sağlamaktadır. Buna ek olarak bölgemizde dershanelerin; M.E.B’in bölgemizde öğretmen sirkülasyonu bol olan okullarında öğrencinin eğitim ve öğretim düzeyleri düşmektedir. Dershaneler bu açığı kapatarak ilimiz öğrencilerine yapılan sınavlarda fırsat eşitliği sağlamaktadır. Birçok dershanemiz ekonomik anlamda yıllık 1000-1300 TL ortalama kayıt ücretleri ile hizmet vermektedir. Bu kadar düşük maliyetlerle ekonomik düzeyi düşük olan aileler öğrencilerini bu kurumlarda rahatlıkla okutabilmektedir. Hiç bir hukuki alt yapısı olmadan dershaneciliği kaldırmak demek eğitim özgürlüğü, özel teşebbüs hakkı ve insan haklarına aykırı değil midir? 4- Toplumda eğitimciler, kanaat önderleri, siyasi partiler, iş dünyası temsilcileri ve en önemlisi doğrudan eğitimin içinde olan öğrenci ve velileri, ‘Dershanelerin kapatılması yanlıştır’ dediği halde dershanelerin kapatılmasındaki bu ısrar nedendir?5- Türkiye’de eğitimin derslik, nitelik, öğretmen açığı, uyuşturucu, alkol ve şiddet gibi daha ciddi sorunları varken ilk yapılacak iş dershaneleri kapatmak mı olmalıdır?6- Devlet okullarının kendi aralarında bile eğitim kalitesi açısından uçurumlar varken öğrenciler aynı sınavlarda, aynı soruları cevaplamak zorunda. Dershaneler kapatılınca ortaya çıkacak Fırsat Eşitsizliği nasıl çözülecektir?7- Hali hazırda 250 binden fazla öğretmen adayı (38’i intihar etti) atanmayı bekliyorken, devletin ise 127 bin öğretmen ihtiyacı olduğu biliniyor. Bu durumda bile devlet atama yapamazken 75 binden fazla dershane öğretmeni kamuya nasıl alınacak?8- Sınavlara hazırlıkta başka hiçbir alternatifi olmayan ve sınava giren öğrencilerin yüzde 30’unu oluşturan mezun durumdaki öğrencilerin yetiştirilmesinde Halk Eğitim Merkezleri yeterli olabilecek midir? Bütün bu söylemler doğrultusunda bu konuda yetkili olan siyasi iradenin bu ve daha birçok soru ve sorunlarımıza cevap bulmadan böyle bir dönüşümü gerçekleştirmeleri ileride telafisi zor olan sorunlara neden olacaktır. Kamuoyuna saygıyla duyururuz.” Yapılan basın açıklamasından sonra dershane kurucuları, ö
Zaman
Son Dakika
29.11.2013
Muştaki/">Muştakidershaneyöneticileri8soruyacevapbekliyorMuştaki-dershane-yöneticileri-8-soruya-cevap-bekliyor/">Muştaki dershane yöneticileri 8 soruya cevap bekliyor
Antakya Dershaneler Birliği: Dayatma ile karşı karşıyayız
Zaman
28.11.2013
14:59
Antakya Dershaneler Birliği Başkanı Hasan Kükrek, dershaneler olmadan okullar arasındaki seviye farkının kapatılmasının mümkün olmadığını söyledi. Hatay Gazeteciler Cemiyeti’nde Antakya Dershaneler Birliği adına açıklama yapan Hasan Kükrek bir ülkenin eğitim sistemi ile bu kadar oynanmasının yanlış olduğuna işaret etti.Henüz kendilerine sunulan bir taslağın olmamasına karşın istişare toplantıları düzenlendiğine işaret eden Kükrek, Bir ülkenin eğitim sistemi ile bu kadar oynanmaz. Taslak sunulmamış, yazılı hiç bir belge verilmemiş kapatma kararı alınmış daha sonra paydaşlarla istişare adı altında 2 saatte sığdırılan bölgesel toplantılar planlanmış ‘kapatma’ veya ’dönüşüm’ bununla ilgili ciddi belirsizlikler ve cevap bekleyen sorular var. dedi.Mevcut kanunun değiştirilmesi düşünülen maddelerin ‘yapılabilir, olabilir’ gibi sonu net olmayan ifadeler içerdiğini, bu yüzden de güven vermediğini anlatan Kükrek şöyle konuştu, Eğitimdeki sorunların nedeni değil sonucu olduğundan dershaneye olan ihtiyacı ortadan kaldırılmadan, dershanelerin kapatılması, farklı isimler adı altında merdiven altı yapıların oluşumunu nasıl engellenecek? Dershaneye ihtiyaç olmayacaksa, halk eğitim merkezleri niçin ve kime kurs verecek? Ayrıca bu daha önce denenmiş başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Dershaneler rant kapısı olarak görüldüğü için kapatılmak isteniyorsa, özel okullar farklı bir rant kapısı olmayacak mı? Bin 500- 2 bin 500 TL Arası dershane ücretlerini veliler ödemekte zorlanırken, özel okul (teşvik olmasına rağmen ) veliler nasıl ödeyecek. 200 bin civarı KPSS‘ye girmiş atama bekleyen ( 38’i intihar eden) öğretmen varken, dershane öğretmenleri sınavsız, mülakatla nasıl alınacak? Antakya’da 28 dershane okul olursa arsa, bina, öğrenci nasıl sağlanacak? Sonuç olarak taraflara sorulmadan, görüş alınmadan kısa bir zamana sığdırılan ‘eğitime yeni alternatif ‘ diye sunulan bir dayatma ile karşı karşıyayız.Ülke yararına başarılı olacağına inandıkları takdirde dershaneleri yarın kapatmaya hazır olduklarının da altını çizen Kükrek, Liberal ekonomilerde olmaması gereken, serbest girişimcilikte yasaklar, dün enerji sektörüne bugün dershanelere yarın sıra kimde kaygısı oluşturmamalı. dedi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
28.11.2013
AntakyaDershanelerBirliğiDayatmailekarşıkarşıyayızAntakya Dershaneler Birliği Dayatma ile karşı karşıyayız
Dershanecilerden kapatma girişimine karşı ortak açıklama
Zaman
27.11.2013
17:27
Bursa Karacabey’de faaliyet gösteren üç dershanenin temsilcisi yaptıkları ortak basın açıklamasında hükümetin dershane konusundaki düzenlemesine tepki gösterdi.Kent Meydanı Nikah Salonu’nda basın toplantısı düzenleyen dershane temsilcileri, kanun zoruyla dönüşüme tepki gösterdi. Basın bildirisini okuyan FEM Dershaneleri Karacabey Müdürü Yusuf Yaşar, eğitimdeki sorunların kaynağının dershaneler olarak gösterilmesini eleştirdi. Yusuf Yaşar şunları söyledi: “Dershaneler eğitimdeki sorunlara çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca devlet okullarının alternatifi ya da düşmanı değillerdir. Sınav olduğu müddetçe de kaçınılmazdır. Devletin kontrolündeki bu kurumların tasfiyesi merdiven altına inmesini kaçınılmaz kılacaktır. Kamuoyu eğitimin fırsat eşitsizliği, derslik, nitelikli öğretmen gençlerin zararlı alışkanlıklarını karşı olması gibi daha hayati sorunlar varken, dershanelerin kapatılmasının aciliyetli çözüm olarak gündeme getirilmesi anlamakta güçlük çekmektedir.”Basın bildirisinde dershanelerin kapatılmasına ilişkin şu soruların cevabı istendi:Dershaneler kapatıldıktan sonra dershane çalışanları işsiz duruma düşeceğinden yaşanılacak mağduriyetin giderilmesi ile ilgili plan var mı?Dershane binaların eski haline getirme maliyetini kim karşılayacak.Kira sözleşmesinde doğan borçlar ve bina sahipleri ile olan ihtilaflar nasıl giderilecek.Dershanelerin banka ve kredi borçları ile ilgili vergi ve SGK borçları nasıl ödenecek.Kurumların yıllar içerisinde oluşan marka değerleri sıfırlanacağından doğacak ticari ve hukuki haklarımız nasıl telafi edilecek.Dershaneye ihtiyaç duyulmayacaksa halk eğitim merkezleri niçin ve kime karşı kurs verecek, özel sektörün kurs vermesi yasaklanırken sadece devlet eliyle mi kurs verilecek.Dershaneler rant kapısı görüldüğü için kapatılmak isteniyorsa özel okullar farklı bir rant kapısı olmayacak mı?200 bin civarında KPSS’ye girmiş atama bekleyen -38’i intihar eden- öğretmen varken dershane öğretmenlerinin sınavsız mülakatsız Milli Eğitime alınması adaletsizlik değil mi?Dershane işini garanti görerek uygun vadeli borçlanan personel borçlarını nasıl ödeyecek, ödeyemediği takdirde doğacak mağduriyet nasıl giderilecek.Çalışanların ayrılırken alacakları tazminatlar nasıl ödenecek.” CİHAN
Zaman
Son Dakika
27.11.2013
DershanecilerdenkapatmagirişiminekarşıortakaçıklamaDershanecilerden kapatma girişimine karşı ortak açıklama
Güneş'e en çok yaklaşan kuyruklu yıldız 'ISON' olacak
Zaman
27.11.2013
11:03
ISON Kuyruklu Yıldızı, 28 Kasımda ilk defa Güneşe en yakın geçiş yapacak kuyruklu yıldız olacak. Gökbilimciler, Güneşe bu kadar yaklaşacak bir kuyruklu yıldız hayatta kalacak mı parçalanacak mı yoksa aynı şekilde yolculuğunu devam ettirecek mi sorularının yanıtını heyecanla bekliyor.Türkiyenin en iyi teleskopları ve teknik birikime sahip olan Antalya Bakırlıtepedeki TÜBİTAK Ulusal Gözlemevinde, parlaklığı dolunay kadar olacak, yüzyılın olayı, gündüz-gece çıplak gözle görülebilecek gibi beklentilere yol açan ISON Kuyruklu Yıldızına ilişkin gözlem projesi yürütülüyor. Almanyada Max Planck Güneş Sistemi Araştırmaları Enstitüsünde araştırmacı olarak çalışan Dr. Nilda Oklay, bu kuyruklu yıldızı Ekim ayından beri TÜBİTAK Ulusal Gözlemevinde bulunan 1 metre ayna çaplı T100 teleskobuyla gözlemliyor. Almanyadaki enstitüden T100 teleskobuna uzaktan bağlanarak yürütülen projede, 1 Ekimden itibaren kuyruklu yıldıza ait birçok görüntü alındı ve analizleri yapılıyor.325 BİN KM HIZLA YAKLAŞIYORProjeye ilişkin bilgi veren TÜBİTAK Ulusal Gözlemevinden Dr. Tuncay Özışık, 20-21 Eylül 2012 gecesi amatör iki Rus astronom tarafından keşgfedilen C/2012 S1 (ISON) Kuyruklu Yıldızının saatte 325 bin kilometre hızla güneşe yaklaştığını söyledi. Dr. Özışık, güneşe yaklaştıkça bu hızın daha da artacağını, güneşi dolandıktan sonra da hızın yeniden 90-100 bin kmye kadar düşeceğini dile getirdi.PARÇALANABİLİRKuyruklu yıldızın 28 Kasım 2013 tarihinde Güneşe 1 milyon kilometre kadar yaklaşacağını belirten Dr. Tuncay Özışık, Güneşe o kadar çok yaklaşabilecek ki bütün gökbilimcilerin heyecanla beklediği, Güneşe bu kadar yaklaşacak bir kuyruklu yıldız hayatta kalacak mı? Yani parçalanacak mı yoksa aynı şekilde yolculuğunu devam ettirecek mi?HİÇ BU KADAR YAKLAŞAN OLMADILiteratürde bilindiği kadarıyla Güneşe bu kadar yaklaşan bir kuyruklu yıldız daha olmadığına dikkat çeken Dr. Tuncay Özışık, Ama doğrudan Güneşin çekim etkisine kapılıp, Güneşin üzerine adeta intihar dalışı yapan birçok kuyruklu yıldız keşfedildi. Şimdi çok kritik bir uzaklıktan geçecek. Dolayısıyla acaba yörüngesinde çok büyük değişiklik olacak mı veya parçalanacak mı o bekleniyor dedi.GÜNEŞE YAKINKEN GÖRÜNMEYECEKGüneşe çok yakın olduğu dönemlerde teknik olarak dünyadan gözleminin yapılamayacağını da dile getiren Dr. Özışık, 28 Kasımdaki en yakın sonrası ISON Kuyruklu Yıldızı parçalanmaz ise gözlemin devam edeceğini, özellikle Aralık ayının ortalarına doğru 1.5 metrelik teleskopla da ışık analizlerinin yapılacağını açıkladı. Dr. Özışık, eğer bir parçalanma varsa da o gözlemlerle daha iyi ortaya konulacağını kaydetti.ARALIKTA DÜNYADAN İZLENEBİLECEKGüneşe çok yakın olduğu sırada yaşanacak bir parçalanma olasılığına karşı dünya açısından bir risk, tehlike oluşturmadığını da belirten Dr. Tuncay Özışık, Kasımın 15ine kadar 16-20 cmlik teleskoplarla gözlenebiliyordu. Ama Güneşe çok yakın olduğundan teknik olarak herhangi bir gözlem sözkonusu değil. Güneşi dolandıktan sonra Aralık ortalarına doğru tekrar akşam üstü güneş battıktan sonra batı ufkunda meraklı amatörler bu kuyruklu yıldızı görebilecek. Hatta küçük bir el dürbünüyle de çok daha iyi görüntü vereceği düşünülüyor. Eğer tabii Güneşi dolanırken parçalanma olmazsa. Kuyruklu yıldız dağılırsa tabii geriye bir şey kalmaz diye konuştu.(DHA)
Zaman
Ana Sayfa
27.11.2013
GüneşeençokyaklaşankuyrukluyıldızISONolacakGüneşe en çok yaklaşan kuyruklu yıldız ISON olacak
Yılmaz: Uzun menzilli füzeleri NATO'nun savunma sistemine entegre edeceğiz
Zaman
20.11.2013
20:58
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Çinden alınması planlanan füzelerle ilgili NATO kanadından bir tepki gelmediğini hatırlatarak, Biz alacağız ve kendi milli yeteneklerimizi kullanarak da NATOnun sitemine entegre edebileceğiz. Dolayısıyla bizim açımızdan bir kaygı yoktur. dedi. Çinle görüşmelere başlandığını da açıklayan Bakan Yılmaz, diğer iki firmadan da teklif süresini uzatmalarını istediklerini duyurdu.Bakan Yılmaz, Bolu Gazelle Otelde yapılan Savunma ve Havacılık Sanayi Vizyon Buluşması Toplantısına katıldı. Toplantı arasında ise basın mensuplarına açıklamalarda bulunarak sorularını cevaplandırdı. Anka SERİ ÜRETİME GEÇİYOR2014 yılında seri üretime geçecek silahlar hakkında da bilgi veren Milli Savunma Bakanı Yılmaz, Atak helikopterimiz teslim aşamasında. Anka seri üretime geçti, kararı alındı, 2014te teslime başlar. Şu anda bir tanesi elimizde mevcut, Batmanda Silahlı Kuvvetlerimize hizmet eder nitelikte. Milli piyade tüfeğimiz 2014 yılından itibaren Mehmetçiğimize teslim edilebilecek durumda. İlk etapta silahlı kuvvetlerimizin ihtiyacı olarak 35 bin sayısı belirlendi. Bunun dışında kendi özel sektörümüzün çalışmaları var. Özellikle kendi Anka insansız hava uçağımız var ama önümüzdeki yılda özel sektörün üretmiş olduğu Anka ile eşdeğerde platformlarda insansız hava araçları da olunca portföyümüzü genişleteceğiz. Bunlarla birlikte de çok daha iyi bir konuma geleceğiz. Hürkuş hem eğitim amaçlı uçak olacak hem de silahlı hale getiriyoruz. Ankayı hem istihbarat amaçlı, gözetim amaçlı kullanacağız ama aynı zamanda silahlı hale getirmek için de arkadaşlarımızın üzerinde çalışmaları var. 2017 yılından sonra Türkiye savunma sanayi alanında ihtiyacı olan hemen hemen her hususu iyi bir noktaya gelecektir. dedi.ÇİN İLE GÖRÜŞMELER ABDden Türkiyenin uzun menzilli füze savunma sistemi ihalesiyle ilgili kaygı duyduklarına ilişkin eleştirileri değerlendiren Bakan Yılmaz, NATO Genel Sekreteri şöyle diyor; Bu karar her ülkenin kendi egemenlik hakkına dayanarak, kendi ulusal gereklerini düşünerek vermiş oldukları bir karardır, saygı duyarız. İsteriz ki alınmış olan bu sistem NATO sistemine de entegre edilebilsin. Biz diyoruz ki biz alacağız ve kendi milli yeteneklerimizi kullanarak da NATOnun sitemine entegre edebileceğiz. Dolayısıyla bizim açımızdan bir kaygı yoktur. Son durumda da biz sıralamayı koymuştuk birinci sırada Çin, ikinci sırada EUROSAM yani Fransız İtalyan ortaklığı, üçüncü sırada da patroit yani Amerikan füze sistemi vardı. Birinciyle görüşmelere başladık. Ama fiyatların geçerliliği için teklif süresi vardı. Biz ikinci ve üçüncü sıradakiler için onlara tekliflerimizin süresini uzatın ki ikinci ve üçüncü alternatiflerimiz de canlı kalabilsin dedik. Şu anda istediğimiz husus onların tekliflerinin geçerlilik süresini talep etmemiz. Bunu da talep ettik ancak görüşmelere Çin ile başlanmıştır.ASELSANDA ÇALIŞANLARININ ÖLÜMÜ Aselsan tarafından üretilen uçakların dost mu düşman mı olduğunu tanıyan sistemlerin çalışması sırasında, çok sayıda mühendisin kuşkulu ölümleriyle projenin etkilenip etkilenmediği yönünde yöneltilen soruya ise Bakan Yılmaz şu cevabı verdi: Bu proje ile o çalışan arkadaşların hiçbir ilgisi yoktur. Herkes ölen, öldürülen, intihar eden yada ölümünden kuşku duyulan kardeşlerimizden sadece bir tanesi Aselsanda doğrudan çalışıyor. Geri kalanların hiçbiri Aselsanın çalışanı değil. Diğerleri alt yüklenicilerin de çalışmış ama Aselsanda çalışan bir kardeşimiz var. Dolayısıyla o kardeşimiz dışında diğer vefat eden kardeşlerimizin bu projeyle bir bağlantısı yada TÜBİTAKla da Aselsanla da bir bağlantısı yoktur. Sadece bir kardeşimiz Aselsanda çalışıyor, muhakkak ki her birisi çok değerlidir, ama bu proje ondan bağımsız olarak tamamlanmış durumdadır. şeklinde konuştu. CİHAN
Zaman
Son Dakika
20.11.2013
YılmazUzunmenzillifüzeleriNATOnunsavunmasistemineentegreedeceğizYılmaz Uzun menzilli füzeleri NATOnun savunma sistemine entegre edeceğiz
Kılıçdaroğlu: Bizim terörümüz yetmezmiş gibi bir de El Kaide çıktı
Zaman
03.10.2013
16:46
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, El Kaide terör örgütünün İstanbul ve Ankara’da intihar eylemleri düzenleyeceği yönünde açıklamaları sorulması üzerine, “Bizim terörümüz bize yetmezmiş gibi şimdi bir de El Kaide çıktı karşımıza.” dedi. Kılıçdaroğlu, Gaziantep Sanayi Odasını (GSO) ziyaret etti. Ziyarette basın mensuplarının sorularını cevaplandıran Kılıçdaroğlu, El Kaide’nin Türkiye ile ilgili intihar eylemi açıklamalarına ilişkin, “Türkiye hukukun üstünlüğüne inanan bir devlettir. Hukukun üstünlüğünü savunan bir devlettir. Öyle olması gerekir. Biz evrensel dünyanın, çağdaş dünyanın bir parçası olmak durumundayız. Radikal unsurları Türkiye’ye getirip, onlara kamp açıp, onları burada eğitip, eline silah verip, Katar’dan gelen parayı cebine koyup Suriye’ye göndermek Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışmaz. Radikal unsurları eğittiniz, gönderdiniz, şimdi onlar geriye dönüp Türkiye için sorun olmaya başladılar. Reyhanlı’da patlayan bomba, 53 yurttaşımızın hayatını kaybetmesi terörün ithali anlamına geliyor. Bu ülke terörden çok şey çekti. Hala da çekiyor. Bizim terörümüz bize yetmezmiş gibi, şimdi bir de El Kaide çıktı karşımıza. Bunu savunmak mümkün değil. Daha acı olanı 21’nci yüzyılın Türkiye’sinde pek çok ilde El Kaide Türkiye’den eleman devşiriyor. Çok kişi, bizim gençlerimiz, Suriye’ye gittiler ve hayatlarını kaybettiler.” şeklinde konuştu. Rize’den bir babanın kendisini aradığını belirten Kılıçdaroğlu, “Benim oğlum Suriye’de öldürüldü. Bana telefon ettiler ‘Oğlun şehit oldu’ diye. ‘Ben anlamıyorum’ diyor. Müslüman’ın Müslüman’ı öldürmesi ne zamandan beri şehadet sayılıyor.’ Bana söylüyor bunu. Yine bana şunu söylüyor. ‘Bu ülkenin sınırları yok mu? Sınırları kim koruyacak? Benim oğlum nasıl gitti Suriye’ye?’ Şimdi siz sınırları açtınız. Yol geçen hanına döndü. Suriye’deki çatışmaları teşvik ettiniz, destek verdiniz. Şimdi destek verdiğiniz örgüt sizi tehdit etmeye başladı. Meşru devletler hukukun üstünlüğüne inanan ülkeler terör örgütleriyle iş birliği yapmazlar. Bunun bedelini bu devletler ağır öder. Türkiye’nin bu konuda izlediği politika ile başının beladan kurtulamayacağını bilmesi gerekir. Özellikle iktidarın bilmesi gerekir. Biz ısrarla bölgemizde barışı savunuyoruz, kendi bölgemizde huzuru savunuyoruz.” ifadelerini kullandı. EL KAİDENİN AĞZI YOK MU BİZ BÖYLE BİR AÇIKLAMA YAPMADIK DİYEIrak ziyaretinin eleştirildiğini de hatırlatan Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti: “Gidin oradaki Türk işadamlarına sorun bakalım. Hangi zorluklarla karşı karşıya kaldılar. Biz orada işadamları ile hükümet yetkililerini bir araya getirdik. Terör, bir insanlık suçudur. Teröre karşı hepimizin ama hepimizin ortak tavır alması gerekir. Rahmetli Uğur Mumcu, bir dönem şöyle demişti. ‘Teröristin sağcısı, solcusu olmaz. Terörist teröristtir.’ demişti. O nedenle ‘Benim adamım, onun adamı’ değil. Ülkeyi kan gölüne kim döndürüyorsa, hangi terör örgütü döndürüyorsa, görüşümüz ne olursa olsun, sağ olabilir, sol olabilir, orta olabilir, hep beraber karşı çıkmalıyız ve karşı durmalıyız. Daha acı olanı şu. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bu konuda yaptığı açıklama. El Kaide diyor öyle bir açıklama yapmadı gibi bir açıklama yapmış. Emniyet Genel Müdürlüğü niye böyle bir açıklama yapıyor. El Kaide ile işbirliği mi var? El Kaide’nin ağzı yok mu ‘Biz böyle bir açıklama yapmadık’ diye. Bu tabloya baktığınızda ve bu açıklamanın ortaya çıkardığı gerçek, Türkiye’nin, iktidarın El Kaide ile işbirliği yaptığı gerçeğini ortaya çıkarıyor. Bu acı bir gerçektir. Bu uluslar arası alanda Türkiye’nin meşruiyetine zarar getirir.”ULUSLARARASI SURİYE KONFERANSI DÜZENLENMELİSuriye’de akan kanın durdurulması için hükümetin sağlıklı ve tutarlı adımlar atması gerektiğinin altını çizen Kılıçdaroğlu, “Çağrı yapması lazım ‘Silahları susturun’ diye. İlk atılacak adım budur. Arkasından, İstanbul’da veya Ankara’da bir Uluslararası Suriye Konferansı’nın toplanması lazım. Bu konferansa Amerika, Arap Ligi, Avrupa Birliği, Rusya, Çin, İran ve Suriye’deki taraflar davet edilmelidir. Soruna çözüm bulma noktasında Türkiye’nin önemli adımlar atması gerekir. Gerek tarihsel birikimi Türkiye’nin, gerek bölgedeki konumu itibariyle Türkiye’ye yakışan budur. Siz çatışmanın bir parçası olursanız, sonunda o size sıçrar. Nitekim sıçradı. Cilvegözü ve Reyhanlı bunun tipik örneğidir. Biz hükümete defalarca çağrı yaptık. Akan kanı durdurun dedik. Taraf olmayın dedik. Taraf olursanız Türkiye buradan zarar görür dedik. Ama ‘Hayır biz taraf olacağız’ dendi. Bugün Suriye tezkeresi görüşülüyor. ‘Bir şey olursa biz Suriye’ye saldıracağız, Suriye bize saldırırsa.’ Suriye bize niye saldırsın. Gücü var mı? Tezkere de yanlıştır, doğru değildir. O nedenle dış politikada Türkiye ciddi bir ivme kaybetmiş, bölgede yalnızlaşmıştır. Kapısını çalabileceğimiz bir komşu bile kalmamıştır. Ne Suriye, ne Irak, ne İran, ne Mısır, Ermenistan’ı
Zaman
Son Dakika
03.10.2013
KılıçdaroğluBizimterörümüzyetmezmişgibibirdeElKaideçıktıKılıçdaroğlu Bizim terörümüz yetmezmiş gibi bir de El Kaide çıktı
Pendik'te koca dehşeti
Zaman
17.09.2013
10:09
Pendik’te, ayrı yaşadığı eşini sokak ortasında benzin döküp yakmak isteyen şahıs, daha sonra eşini silahla yaraladı. Eşinin öldüğünü zanneden öfkeli koca, aynı silahla intihar ederek hayatını kaybetti. Yaralı kadının hayati tehlikesinin bulunmadığı öğrenildi. İddiaya göre olay, Güzelyalı Mahallesi yaya üst geçidinde yaşandı. Oto yıkamada işçi olarak çalışan Mehmet Aktaş (48) ayrı yaşadığı eşi Nuran Aktaş’ı (39) benzin döküp yakmak istedi. Bunda başarılı olamayan şahıs, yanında bulunan silah ile eşini omzundan vurdu. Kadının öldüğünü zanneden Mehmet Aktaş, olay yerinden yaklaşık 200 metre uzaklıkta bulunan Ömür Sokak’a giderek olayda kullandığı tabancasıyla intihar etti. Yaralı kadın ise Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim Araştırma Hastanesi’nde tedavi altına alındı.Olayın görgü tanığı bir kişi, “Ben işten geldim. Yerde yatıyordu. Tanıdık mı diye baktım. Mahalleden diye düşündüm ama tanımıyorum. İntihar olayı diyorlar. Yukarıda bir bayan görmüştüm. Yanında polisler vardı.” ifadelerini kullandı.Aktaş ailesinin bir komşusu ise, Sürekli aralarında geçimsizlik vardı. Bugün de böyle bir olay yaşandı. dedi.Polisin olayla ilgili soruşturması devam ediyor. CİHAN
Zaman
Son Dakika
17.09.2013
PendiktekocadehşetiPendikte koca dehşeti
Türkiye Psikiyatri Derneği: Günde 9 kişi intihar ediyor
Zaman
10.09.2013
12:50
Türkiye Psikiyatri Derneği Krize Müdahale ve İntiharı Önleme Çalışma Birimi Koordinatörü Prof. Dr. Tarık Yılmaz, Türkiyede intihar edenlerin sayısının geçtiğimiz yıl 3 bin 225 ile en yüksek rakama ulaştığını açıkladı. Verilere göre 2012 yılında günde 9 kişinin intihar ettiğini belirten Yılmaz, “İntihar edenlerin yüzde72’si, erkek yüzde 28’i kadındır. Ülkemizde yaklaşık her iki buçuk saatte bir kişi intihar ederek hayatını kaybetmektedir. Türkiye’de son 20 yılda yaklaşık 40 bin kişi hayatını sonlandırmıştır.” dedi.Prof. Dr. Tarık Yılmaz, 10 Eylül Dünya İntiharı Önleme Günü nedeniyle açıklamalarda bulundu. 10 Eylül Dünya İntiharı Önleme Günü’nün, bir önceki yıl kaybedilen insanlar için gerçekten yapılabilecekler yapıldı mı sorusunu sorma ve toplumun her kesiminde bir vicdan muhasebesi yapma olanağını verdiğini belirten Yılmaz, Türkiye Psikiyatri Derneği olarak toplumun her kesimini, konuya duyarlılığın artırılmasına ve intihar eğilimi olan insanları etiketleyen değil yardımsever olmaya davet etiklerini kaydetti. Türkiye’de 2012 yılında 3 bin 225 kişinin intihar ettiğini vurgulayan Yılmaz, “İntihar edenlerin yüzde 72’si erkek yüzde28’i kadındır. Ülkemizde günde 9 kişi ve yaklaşık her iki buçuk saatte bir kişi intihar ederek hayatını kaybetmektedir. Türkiye’de son 20 yılda yaklaşık 40 bin kişi hayatını sonlandırmıştır. Kadınlarda en yüksek intihar oranı 15-19 yaş grubundaki genç kızlarda görülüyor. Genç kızlar üzerindeki ailevi ve sosyal baskının yüksek olması ve psikiyatrik tedavi olanaklarından yararlanamıyor olması bu oranlarda en önemli etkendir. Genç kızlarımız üzerinde gerçekleşen ve yaşamlarını dahi tehdit eden bu baskıyı önlemeye yönelik bilinçlendirme çalışmalarına ihtiyaç vardır.” şeklinde konuştu.Erkeklerde intihar oranlarının yaşla beraber sistemli bir artış gösterdiğini ifade eden Tarık Yılmaz şunları söyledi; “Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre en üretken yaş aralığı kabul edilen 15-44 arası yaş grubunda intihar, ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. Türkiye’de de 2012 yılında intihar sonucu hayatını kaybeden 3 bin 225 kişinin yaklaşık yüzde 60’ı bu yaş grubunda yer almaktadır. Çalışma çağında olan erkeklerin iş ve aile hayatında yaşadıkları zorlanmalar ruh sağlıklarının bozulmasında ve dolayısıyla intihar oranlarında etkili olmaktadır. Bu nedenle iş hayatında ruh sağılığını koruyucu çalışmaların önemi bu verilerle bir kez daha ortaya konmaktadır.”İNTİHAR DAVRANIŞINA YÖNELİK BİLDİRİM VE KAYIT SİSTEMLERİ GELİŞTİRİLMELİ2012’de erkeklerde intihar oranının en yüksek olduğu grubun 75 yaş ve üzeri olduğunu anlatan Yılmaz, “Bu oran artan fiziksel ve ruhsal sağlık sorunları ile karşı karşıya kalan yaşlı nüfusa sağladığımız sağlık ve bakım olanaklarının ivedilikle iyileştirilmesi gerekliliğine önemli bir veri teşkil etmektedir. İntihar eden kişilerin büyük bölümü intihar etmek konusunda bir süre kararsızlıklar yaşarlar, yaşamla ölüm düşünceleri arasında gidiş gelişler sırasında intihar edeceklerini çeşitli vesilelerle ima ederler. Ancak bunu açık bir şekilde ifade edemezler ve anlaşılmayacaklarına, olumsuz bir şekilde damgalanacaklarına inandıkları için yardım almaktan çekinirler. Dünya Sağlık Örgütü’nün bu yıl intiharla ilgili küresel bilinçlendirme teması ‘olumsuz etiketleme’dir. Ruhsal hastalığı, intihar düşüncesi ya da davranışı olan bireyler hakkında olumsuz tutumlar birçok toplumda halen yaygındır. Etiketlenme veya damgalanma endişesi ile intihar düşünceleri kişiler tarafından gizlenmekte ve sonuçta tedavi başvuruları sınırlı kalmaktadır. Toplumun intihar davranışı konusunda bilgilendirilmesi, ‘tabu’ olmaktan çıkarılması için gerekli çalışmaların yapılması önceliklidir. Etiketlenme endişesi diğer bir yandan intihar bildirimlerinde de yetersizliklere yol açabilmektedir. Oysa her türlü intihar davranışına yönelik bildirim ve kayıt sistemlerinin geliştirilmesi, intihar oranlardaki değişimlerin izlenmesi ve bu değişimlerin sebeplerinin incelenmesi önleyici sağlık stratejilerinin geliştirilebilmesi için gereklidir.” ifadelerini kullandı. CİHAN
Zaman
Son Dakika
10.09.2013
TürkiyePsikiyatriDerneğiGünde9kişiintiharediyorTürkiye Psikiyatri Derneği Günde 9 kişi intihar ediyor
Abdülhamit Bilici - Başsız ve bahtsız İslam coğrafyasının ilacı?
Zaman
13.07.2013
02:11
Rahmet ayı Ramazan’ı coşkuyla yaşıyoruz. Maşallah camiler lebaleb dolu. Dillerde Kur’an ve dua. İnsanlar bir mukabeleden diğerine koşuyor. Ülkemizde ve İslam dünyasında milyonlar oruçlu. Tavaf’a koşan müminler, Beytullah’a sığmıyor.Ama bu parlak tabloya hiç uymayan, yürek yakan bir halde İslam coğrafyası. Bir zamanlar görkemli Emevi devletinin merkezi Suriye’de, 2 yıldır insanlar vahşice boğazlanıyor. Şehirlere füze atılıyor. Mabed ve türbeler tank, uçak bombardımanı altında. Sözde, İslam’ın bayraktarlığını yapan İran rejimi ve Hizbullah, zalimle saf tutmuş mazlum kanı akıtmakta.İlim, sanat ve düşüncede Müslümanların en parlak dönemini yaşadığı Abbasilere ev sahipliği yapan Irak’ın durumu farklı değil. Her gün yeni intihar saldırıları ve yüzlerce ölü haberleri çoktan rutin olmuş. Hoşgörü sembolü Mevlânâ’nın memleketi Afganistan kaosta. Bir zamanlar Taç Mahal’i inşa eden Babürlerin ülkesi Pakistan, kan revan. İsrail işgalinin ağır faturası yetmiyormuş gibi Filistin’in evlatları, parçalanmış topraklarını bir de aralarında bölmüş durumda. Özgürlük yoluna yeni adım atan Mısır, halkın bir kesiminin ve İslam dünyasının bir kısmının ölümcül alkışları arasında yediği darbeyle perişan.Bu kaotik coğrafyanın biricik umudu ülkemizde de istikrarı her an dinamitleyecek riskler hâlâ diri. Vesayetçi, kan emici odakların tehdit ve şantajları karşısında bile dostu düşmanı ayırmakta zorlanan, samimi ikazda bulunanların ötekileştirilip taciz edildiği, istişarenin bereketinden mahrum bir hava var.Müslümanların yeniden dünya dengelerindeki yerini almasını istemeyenlerin bitmeyen oyunlarını saymak gereksiz. Zira İslam dünyası onlara ihtiyaç duymadan birbirinin kuyusunu kazmakta çok mahir. Medeniyetimizin yaşadığı bu iç kriz, dış saldırılardan daha feci. Irak’taki işgalde 100 bin kişi öldüyse iç savaşta ölenlerin sayısı 700 binden fazla. Ölenin de öldürenin de kıblesi aynı.Tarihte de böyleydi. En büyük düşmanlarıyla baş eden Müslüman devletler, değerlerinden uzaklaşarak kendini yenileyememenin tetiklediği zafiyetler yüzünden çöktü. Emevileri, Abbasileri, Endülüs’ü, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı çökerten bu iç hastalıklardı. İç çürümenin yıkıcı etkisi, işgal, savaş gibi dış saldırılardan büyük oldu. Savaşlarda belki çok insanımız şehit düştü, şehirler tahrip oldu, geçici acılar yaşandı. Ama kültürel, tarihî, dinî değerler asıl darbeyi içteki başkalaşmadan aldı.Dıştan gelen darbe, kolun/bacağın kırılması gibidir. Basit tedavilerle iyileşir. İyileşmese de bununla yaşanır. Ama iç darbe, kanser gibidir. Vücut sapasağlam görünse de bu virüsü kaptı mı işi biter. İçten hastalanmış İslam dünyasının, haricî tedaviyle iyileşeceğini sanmak, pansuman ve iyi yemeklerle kanseri tedavi etmeye çalışmak kadar beyhude. İthal tedavilere rağmen İslam dünyasının her köşesinden yükselen feryatlar bunu göstermiyor mu?Başsız ve bahtsız koca coğrafyada bugün yaşanan sıkıntılar, aslında birbirine eş değerde olan, Allah’ın şer’i ve tekvini kanunlarına uymamanın cezası. Kur’an açıkça bunu haber veriyor: “Bir millet kendi güzel ahlâk ve meziyetlerini değiştirmedikçe Allah da onlara verdiği nimeti, güzel durumu değiştirmez.” (Enfal, 53)Demek ki, Müslümanlar için en ciddi tehlike, özden uzaklaşma, kendi değerlerine yabancılaşma. Dili, dini, rengi ne olursa olsun insana saygı başta olmak üzere birçok değeri kendisine öğreten Allah ve Peygamber’e yabancılaşanların, Müslümanlara da dünyaya da sunacağı bir şey yok. Köyümüz, kentimiz, şarkımız, örfümüz, ruhumuz diye diye sürekli bizi biz yapan değerlere vurgu yapan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu konudaki uyarısı önemli: “Böyle bir deformasyon, nimetlerin bütün bütün kesilmesine, hem insanların hem toplumun İlahî azaba uğramasına sebebiyet verebilir.”Çare ise yaşadığımız bunca elim hadiseleri ihtar kabul edip, kendi değerlerimizle barışmak. Çoraklaşan maneviyatımızı ve kaotik dünyamızı, Kur’an ve Peygamber ahlakıyla tamire başlamak. Allah/insan, madde/mana, dünya/ukba arasında kaybettiğimiz dengeyi, dürüstlüğü, özgürlüğü, insan ve doğaya saygıyı, irfanı yeniden keşfetmek. İsterseniz, her birimiz ve tüm İslam dünyası, Peygamberimiz’in (sas) bize önerdiği şu 9 ahlak ilkesi ışığında kendimize bakıp, ne kadar Müslüman’ız karar verelim: Gizli açık her yerde Allah’a saygılı ol. Sakin halinde de öfke anında da doğruyu söyle. Zengin de fakir de olsan israf etme. Sana zulmedeni affet. Sana gelmeyene git. Sana vermeyene ver. Konuşman zikir; susman tefekkür; bakışın ibret için olsun.
Zaman
En Çok Okunan
13.07.2013
AbdülhamitBilici-Başsızvebahtsızİslamcoğrafyasınınilacı?Abdülhamit Bilici - Başsız ve bahtsız İslam coğrafyasının ilacı?
Abdülhamit Bilici - Başsız ve bahtsız İslam coğrafyasının ilacı?
Zaman
13.07.2013
02:11
Rahmet ayı Ramazan’ı coşkuyla yaşıyoruz. Maşallah camiler lebaleb dolu. Dillerde Kur’an ve dua. İnsanlar bir mukabeleden diğerine koşuyor. Ülkemizde ve İslam dünyasında milyonlar oruçlu. Tavaf’a koşan müminler, Beytullah’a sığmıyor.Ama bu parlak tabloya hiç uymayan, yürek yakan bir halde İslam coğrafyası. Bir zamanlar görkemli Emevi devletinin merkezi Suriye’de, 2 yıldır insanlar vahşice boğazlanıyor. Şehirlere füze atılıyor. Mabed ve türbeler tank, uçak bombardımanı altında. Sözde, İslam’ın bayraktarlığını yapan İran rejimi ve Hizbullah, zalimle saf tutmuş mazlum kanı akıtmakta.İlim, sanat ve düşüncede Müslümanların en parlak dönemini yaşadığı Abbasilere ev sahipliği yapan Irak’ın durumu farklı değil. Her gün yeni intihar saldırıları ve yüzlerce ölü haberleri çoktan rutin olmuş. Hoşgörü sembolü Mevlânâ’nın memleketi Afganistan kaosta. Bir zamanlar Taç Mahal’i inşa eden Babürlerin ülkesi Pakistan, kan revan. İsrail işgalinin ağır faturası yetmiyormuş gibi Filistin’in evlatları, parçalanmış topraklarını bir de aralarında bölmüş durumda. Özgürlük yoluna yeni adım atan Mısır, halkın bir kesiminin ve İslam dünyasının bir kısmının ölümcül alkışları arasında yediği darbeyle perişan.Bu kaotik coğrafyanın biricik umudu ülkemizde de istikrarı her an dinamitleyecek riskler hâlâ diri. Vesayetçi, kan emici odakların tehdit ve şantajları karşısında bile dostu düşmanı ayırmakta zorlanan, samimi ikazda bulunanların ötekileştirilip taciz edildiği, istişarenin bereketinden mahrum bir hava var.Müslümanların yeniden dünya dengelerindeki yerini almasını istemeyenlerin bitmeyen oyunlarını saymak gereksiz. Zira İslam dünyası onlara ihtiyaç duymadan birbirinin kuyusunu kazmakta çok mahir. Medeniyetimizin yaşadığı bu iç kriz, dış saldırılardan daha feci. Irak’taki işgalde 100 bin kişi öldüyse iç savaşta ölenlerin sayısı 700 binden fazla. Ölenin de öldürenin de kıblesi aynı.Tarihte de böyleydi. En büyük düşmanlarıyla baş eden Müslüman devletler, değerlerinden uzaklaşarak kendini yenileyememenin tetiklediği zafiyetler yüzünden çöktü. Emevileri, Abbasileri, Endülüs’ü, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı çökerten bu iç hastalıklardı. İç çürümenin yıkıcı etkisi, işgal, savaş gibi dış saldırılardan büyük oldu. Savaşlarda belki çok insanımız şehit düştü, şehirler tahrip oldu, geçici acılar yaşandı. Ama kültürel, tarihî, dinî değerler asıl darbeyi içteki başkalaşmadan aldı.Dıştan gelen darbe, kolun/bacağın kırılması gibidir. Basit tedavilerle iyileşir. İyileşmese de bununla yaşanır. Ama iç darbe, kanser gibidir. Vücut sapasağlam görünse de bu virüsü kaptı mı işi biter. İçten hastalanmış İslam dünyasının, haricî tedaviyle iyileşeceğini sanmak, pansuman ve iyi yemeklerle kanseri tedavi etmeye çalışmak kadar beyhude. İthal tedavilere rağmen İslam dünyasının her köşesinden yükselen feryatlar bunu göstermiyor mu?Başsız ve bahtsız koca coğrafyada bugün yaşanan sıkıntılar, aslında birbirine eş değerde olan, Allah’ın şer’i ve tekvini kanunlarına uymamanın cezası. Kur’an açıkça bunu haber veriyor: “Bir millet kendi güzel ahlâk ve meziyetlerini değiştirmedikçe Allah da onlara verdiği nimeti, güzel durumu değiştirmez.” (Enfal, 53)Demek ki, Müslümanlar için en ciddi tehlike, özden uzaklaşma, kendi değerlerine yabancılaşma. Dili, dini, rengi ne olursa olsun insana saygı başta olmak üzere birçok değeri kendisine öğreten Allah ve Peygamber’e yabancılaşanların, Müslümanlara da dünyaya da sunacağı bir şey yok. Köyümüz, kentimiz, şarkımız, örfümüz, ruhumuz diye diye sürekli bizi biz yapan değerlere vurgu yapan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu konudaki uyarısı önemli: “Böyle bir deformasyon, nimetlerin bütün bütün kesilmesine, hem insanların hem toplumun İlahî azaba uğramasına sebebiyet verebilir.”Çare ise yaşadığımız bunca elim hadiseleri ihtar kabul edip, kendi değerlerimizle barışmak. Çoraklaşan maneviyatımızı ve kaotik dünyamızı, Kur’an ve Peygamber ahlakıyla tamire başlamak. Allah/insan, madde/mana, dünya/ukba arasında kaybettiğimiz dengeyi, dürüstlüğü, özgürlüğü, insan ve doğaya saygıyı, irfanı yeniden keşfetmek. İsterseniz, her birimiz ve tüm İslam dünyası, Peygamberimiz’in (sas) bize önerdiği şu 9 ahlak ilkesi ışığında kendimize bakıp, ne kadar Müslüman’ız karar verelim: Gizli açık her yerde Allah’a saygılı ol. Sakin halinde de öfke anında da doğruyu söyle. Zengin de fakir de olsan israf etme. Sana zulmedeni affet. Sana gelmeyene git. Sana vermeyene ver. Konuşman zikir; susman tefekkür; bakışın ibret için olsun.
Zaman
Köşe Yazıları
13.07.2013
AbdülhamitBilici-Başsızvebahtsızİslamcoğrafyasınınilacı?Abdülhamit Bilici - Başsız ve bahtsız İslam coğrafyasının ilacı?
Benim de teklifim bu deyin o zaman!
Zaman
02.06.2013
02:28
Hülya Koçyiğit geçtiğimiz günlerde bir hayli yoğundu. İki aydır Akîl Adamlar Heyeti’yle Marmara Bölgesi’ni köy kasaba gezip açılım sürecini halka anlattı.Usta oyuncu sanatçı dostlarından destek görmemekten şikâyetçi: “Bir tek eşimden destek gördüm. Beklentim de yok. Biliyorum ki onlar da barış istiyor. Bizde böyledir. Biri çıksın, yürüsün, biz de arkalarından gidelim. Olumluysa gelecekler.”Çözüm sürecinde hükümetin direksiyonda olduğu bir araçta bulunmak, halka mal olmuş sanatçı olarak kaygı oluşturdu mu sizde?Yo, hayır öyle bakmıyorum. Beni davet eden, bu ülkenin başbakanı. Zaten konjonktür gereği içinde bulunmadığın müzakereler yapılmış. Bugünün işi de değil. Senelerce süren görüşmenin neticesinde bir noktaya gelinmiş. Adam öldürmekle, bombalamakla, koskoca bir orduyla mücadele ederek varabilecekleri hiçbir nokta yok. Ancak can acıtırlar, nitekim 30 yıldır çok canımız acıdı. Bu şekilde istekleri hiçbir şekilde gerçekleşmez. Siyasetle varlığımızı, tekliflerimizi götürebiliriz, dediler. Silahı bırakma fikri zaten PKK’dan kaynaklanıyor. Bu durum bir umut. Evet, terör bitiyor. Bitti de nitekim. İnşallah bir daha asla olmayacak.Bitti demek için erken değil mi?Bu demek değildir ki Türkiye bahar dalları içinde yaşayan bir ülke oldu. Çevremizde neler oluyor, bize de sıçratmak için her türlü oyunları deniyorlar. Bu sorun gerçekten bıçak sırtı bir mevzu. Bir kaza kurşunuyla her şey değişebilir. Umarız böyle bir şey olmaz.Süreçte en çok tartışılan konu PKK’nın samimiyeti. Sizce ne kadar samimi?Umutlu olmak, inanmak zorundayım. Başka türlü yürüyemem, dik duramam, yaşayamam. Umut olması gerekiyor. 1999’da da denendi. Bugünkü gibi silahları bıraktılar, giderken dört yüz küsur kişi öldürüldü. Onlar da devlete güven konusunda sarsıldılar, daha çok korkuyorlar. Devlet bizi yolda yeniden öldürecek mi korkusu yaşıyorlar. Her iki tarafta da o kuşku var. Dileğimiz herhangi bir provokasyonun olmaması, temizlenmesi.Orhan Gencebay, Akil Adamlar Heyeti’ne dâhil olduğu için üzerine çok gidildi, rahatsızlandı. Sizde durum nasıl?Bahçeli’nin çok şiddetle yaptığı hakaretler vardı. Psikolojik olarak etkileniyor insan. Şahsıma yönelik hakaretler olarak görmüyorum. Kendi tabanına sesleniyor, onun için hoş görmeye çalışıyorum. Gayet nazik biçimde Hülya Koçyiğit Hanımefendi’yi sen alet mi ediyorsun, kendi ideolojine, fikrine, tarzında söyledi. 63 kişiyi kastederek ‘Akıllarını kiraya vermişler.’ dedi. Kırılıyorsunuz, o kadar..CHP ve MHP, sürece tamamen karşı...Kendi siyasetlerini korumak için böyle davranıyorlar. Sorduğunuz zaman onlar da barış istiyorlar. O zaman sürece neden itiraz ediyorsunuz? Tayyip Erdoğan’ın girişimi diye. Başarı AK Parti’ye mal olacak. Sadece onu görüyorsunuz. Hükümetin çözüm yoluna karşı ben de bunu teklif ediyorum, deyin o zaman. İnsanlar ona göre düşünsün, diğeri daha akla yakın desin. Bir şeye bu kadar itiraz edersen alternatif sunmak zorundasın ama yok. Bu AK Parti’nin meselesi değil ki, şu an belki tesadüfen AK Parti yönetiyor bizi. Başka partinin yönetimi ve projesi de olabilirdi. Bu belli bir grubun değil, Türkiye’nin meselesi.Size en büyük desteği hangi sanatçı verdi?Yanımda olup bana destek veren kimse olmadı. Öyle bir beklentim de yok. Biliyorum ki onlar da barış istiyorlar. Bizde böyledir. Biri çıksın, yürüsün, biz de arkalarından gidelim. Olumluysa gelecekler, bozulursa onun için biz katılmadık diyecekler. Kendilerini korumaya alıyorlar.Dostlar böyle yapınca üzülür insan...Kendim için yaptığım bir şey olsa üzülürüm. Ülkemin geleceği için yapıyorum. Böyle büyük bir cesaret göstermek herhalde her babayiğidin harcı değil.Eşiniz ne diyor bu işe?Her zaman olduğu gibi en büyük destekçim o. Beni çok saydığını, bu süreç içinde saygısının çok daha arttığını söyledi. “Gözümde büyüdün. Sadece sinemanın değil, bu ülkenin kahramanısın.” dedi. Kaç haftadır evde yokum, buna katlanıyor.Gördüğünüz en ilginç tepki neydi?Bursa’da bir anne söz almak istedi. “Ben Türkçe bilmiyorum.” dedi. Kızı ya da gelini onun yerine tercüme etti. Ağlayarak anlatmaya başladı: “Üç evladımı şehit verdim. Bir tanesi askerdi, ikisi dağda kayboldu, cenazeleri gelmedi. Kocam emniyet müdürlüğünün dördüncü katından atlayıp intihar etti. Atladı mı, attılar mı onu da bilmiyorum. Bu terör yüzünden dört erkek verdim; ben affediyorum, helal ediyorum, benim gibi başka analar ağlamasın, barış istiyorum.” Sırf bunu söylemek için gelmiş. Bu ne yüce bir gönüllülük, nasıl bir düşünce. Çok çarpıcı, etkileyici.Şehit aileleri nasıl karşılıyorlar?Acılarınızı yalnızca paylaşabilirim, teselli edemem diyorum: Bilin ki ben de büyük acı duyuyorum. Evladınız boş yere ölmedi. Bir kere şehit. Ulaşılabilecek en kutsal mertebeye erişmiş. Onun yeri cennet. O Kürt anne gibi, o da
Zaman
Ana Sayfa
02.06.2013
BenimdeteklifimbudeyinozamanBenim de teklifim bu deyin o zaman
Askeri kışlalar yeni kurbanlarını arıyor!
Evrensel
10.03.2013
07:03
Daha dün 21 yaşındaki Abdurrahman Çiftçi ile Ardahan’ın Damal İlçesi’nde vatani görevini yapan 20 yaşındaki Masum Adlığ’ın birliklerinde intihar ettikleri ailelerine bildirildi. Neredeyse her gün askeri kışlalardan bir intihar haberi geliyor. Peki gerçekten bunlar intihar mı yoksa cinayet mi? Resmi kayıtlara göre 1991 ile 2001 yılları arasında 1248 TSK mensubu intihara kalkıştı; bunlar dan 815’i öldü. 2012 verilerine göre ise son on yılda 934 erin “intihar” ettiği açıklandı. Tabi bu istatistiki rakamlara eğitim zaiyatı adı altında ölen-öldürülen askerleri eklemiyoruz. Çünkü bu konuda e
Evrensel
Güncel
10.03.2013
AskerikışlalaryenikurbanlarınıarıyorAskeri kışlalar yeni kurbanlarını arıyor
Askeri kışlalar yeni kurbanlarını arıyor!
Evrensel
10.03.2013
07:01
Daha dün 21 yaşındaki Abdurrahman Çiftçi ile Ardahan’ın Damal İlçesi’nde vatani görevini yapan 20 yaşındaki Masum Adlığ’ın birliklerinde intihar ettikleri ailelerine bildirildi. Neredeyse her gün askeri kışlalardan bir intihar haberi geliyor. Peki gerçekten bunlar intihar mı yoksa cinayet mi? Resmi kayıtlara göre 1991 ile 2001 yılları arasında 1248 TSK mensubu intihara kalkıştı; bunlar dan 815’i öldü. 2012 verilerine göre ise son on yılda 934 erin “intihar” ettiği açıklandı. Tabi bu istatistiki rakamlara eğitim zaiyatı adı altında ölen-öldürülen askerleri eklemiyoruz. Çünkü bu konuda e
Evrensel
Ana Sayfa
10.03.2013
AskerikışlalaryenikurbanlarınıarıyorAskeri kışlalar yeni kurbanlarını arıyor
"Aselsan’daki şüpheli ölümler araştırılsın"
Türkiye Gazetesi
15.08.2012
11:57
Başbakan Erdoğan, Aselsan mühendisi Hüseyin Başbilenin ailesinden gelen mektup üzerine, Başbilenin ölümünün Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından soruşturulması talimatı verdi. Başbakanın bu soruşturmayla intihar mı cinayet mi şüphesinin ortadan kaldırılmasını istediği ifade edildi. Kanas silahı, F-16 ve milli tank projeleri üzerinde çalışan mühendis Hüseyin Başbilen, 2006 yılında Ankarada aracının içinde bilekleri ve boğazı kesilmiş halde bulunmuştu. Daha sonra Aselsan mühendisleri Halim Ünal ve Evrim Yançeken de şüpheli bir şekilde hayatlarını kaybetmişti.
Türkiye Gazetesi
Son Dakika
15.08.2012
Aselsan’dakişüpheliölümleraraştırılsınAselsan’daki şüpheli ölümler araştırılsın
Sultan Aziz'in katillerinin defterini düren zabit: Çerkes Hasan...
Milli Gazete
11.12.2011
11:24
Çerkes Hasan Vakasını hiç duydunuz mu, bilmiyorum. Çünkü o, eniştesi Sultan Abdülazizin kanını yerde koymayan bir askerdir. Haluk Y. Şehsuvaroğlu yazdığı Sultan Aziz adlı eser de Çerkes Hasan Vakasının arka planına pek gitmez. Yalnızca vakayı bir tayin meselesine bağlar. Dahası, Şehsuvaroğlunun Sultan Azizin hal edilmesinden sonra intihar ettiğini ileri sürer ve bunu ispatlamaya çalışır. Ne var ki, daha sonra Sultan Abdülazizin hayatını konu edinen tarihçi Yılmaz Öztuna Bir Darbenin Anatomisi adlı kitabında Sultan Abdülazizin intihar etmediğini, bilakis öldürüldüğüne ortaya koyar. Dolayısıyla Sultan Abdülazizin hayatını okurken her iki muharririn de eserlerinin birlikte okunması gerekmektedir. Çünkü Sulat Azizin intihar mı, yahut katledildiği mi noktasında anlaşamayıp çok farklı argümanlarla hadiseleri farklı değerlendirmelerine karşın, gerek Şehsuvaroğlunun ve gerekse Öztunanın Sultan Abdülaziz ve dönemini anlattığı eserler oldukça önemli bilgilere hâvîdir.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
11.12.2011
SultanAzizinkatillerinindefterinidürenzabitÇerkesHasanSultan Azizin katillerinin defterini düren zabit Çerkes Hasan
Göz Gözü Görmüyor
Milli Gazete
26.11.2011
21:15
Türkiye çok gelişti; ekonomisi iyi, nüfusu genç, siyaseti beliğ, Allahın her günü boşanmalar artıyor, şirketler batıyor, kimi İslamcılar köşeyi dönüyor, kimi İslamcılar meslektaşının şiir kitabının alayını birden yayımlıyor, kimi lafı geveliyor, kimi korkuyor, kimi bir gruba kızıp dergi çıkarıyor, kimi liberalleşiyor, kimi postmodernleşiyor, kimi illa Batı diyor, kimi AB diyor, kimi İran diyor, kimi Suriyede insanlar ölmesin aman, aman aman Naciye diyor kimi, kimi İngiltere kraliçesini ziyarete gidiyor bin yıllık saray gelenekleriyle ağırlanıyor, kimi intihar ediyor, kimi kafayı yiyor, kimi İslamcılar metres tutuyor, kimi zıvanadan çıkıyor, kimi karısından intikam almak için roman yazıyor, kimi kıyafetleriyle İslamı modernleştiriyor -pek bir geri kalmıştı canım İslam-, kimi kızlara kendisini ne kadar sevdiğini ve sevip sevmediğini soruyor televizyon programında, kimi giyim ve başörtüsüyle seksi başörtülü modeli takılıyor, kimi sakal bırakıp kravat takıyor, kimi en dürüst benim deyip dürüstlük satıyor, kimi ahlâk yazıp ahlâkçılık satıyor, kimi Müslümanlar yanında yöresindeki Müslüman şair ve yazarları küçümsüyor, kimi Müslüman Müslümanların kurumlarını küçümsüyor, kimi Müslümanlar kimi Müslüman şair ve yazarları yok sayıyor, kimi Müslüman hikâyeci ve dergici kimi Müslüman şairlerin şiirlerini bir müddet yayımladıktan sonra şairlerin adı belirginleşince dergisinden kovuyor, kimi Müslüman faiz haram diyor kimi helal diyor, kimi savaşalım diyor kimi yan yatalım diyor, kimi sağ diyor kimi sol diyor, kimi ne sol ne sağ yaşasın para diyor, kimi belediyeden para koparmak için edebiyat programları yapıyor, kimi başkanı Müslüman belediyeler kültür sanata ayrılan bütçeyi abidik gubidik işlere harcayarak edebiyatımıza katkı yaptığını sanıyor, kimi usta gecesi düzenleyip hiç eserini görmediğimiz sözümona şairi onore ediyor çünkü bilinen ve şiirde bir iddiası olan şairleri çağırsa şair para isteyeceği için çağırmıyorlar bulmuşlar bir gariban oraya çıkmayı ve beş kişinin -bu beş kişi de belediyedendir-  kendisini dinlemeye gelmesini canına minnet sayıyor parayı bile sormuyor oysa o etkinliğe ve kendisine ayrılan parayı belediyeden etkinliğin düzenlenmesini sağlayanlar cebine indiriyor ondan haberi yok kürsüye çıkan garibin, kimi İslamcı büyük yayınevleri şiir yayımlıyoruz diyerek edebiyat ortamına hava atıyor sonra dört şairin kitabını yayımlayıp bir daha sesi soluğu çıkmıyor bir ayda elli bin satan ama bir daha adı sanı duyulmayan sözde romancıların popüler kitaplarını yayımlamaya devam ediyor, üstelik bu romanlarla İslamı anlattıklarını sanıyorlar, kimi kendi kitabını bir yayınevinde bastıramayınca yayınevi kurup ikinci sınıf şiir kitapları yayımlayarak edebiyata hizmet ettiğini sanıyor, kimi yayıncı şairin şiir kitabını yayımlamak istiyor ama sonra şairle şair telif istiyor diye telif pazarlığına tutuşuyor sonunda şaire hakaret ediyor senin şiirin altın mı diye soruyor, kimi kendisinden büyük şair olmadığını söylüyor, kimi âlim diye bilinirken kibirden yanına varılmıyor, kimi Müslüman şairler devletin dinsiz sistemini görmeyip devleti savunuyor, kimi şair ve yazarlar ne de kültürlü desinler diye olmadık isimler sayıyor yazılarında ve kitaplarında, kimi Müslüman yazar gazete köşesinde edebi eleştiri yazıyorum havası atıyor ama arkadaşı olan yazarların kitaplarından başkasını yazmıyor, kimi Müslüman dergisinde kendini büyük şair ilan ediyor, kimi Müslüman hikâyeci hikâye kitabı hakkındaki övgü dolu yazıyı dergisinde yayımlayıp kendini büyük hikâyeci zannettiriyor, başkası aynısını yaparsa kendini övüyor diye arkasından konuşuyor, kimi dün göklere çıkardığı şairi bugün yerin dibine batırıyor, kimi Müslüman dergiciler kişisel çıkarı bittiğinde şiirini kapaktan yayımladığı şairi şair saymıyor, kimi Müslüman şairler genç bir Müslüman şair hakkında yaşından başından utanmadan sıkılmadan arkasından atıp tutuyor, kimi Müslüman yazarlar kendisini tanrı gördüğü için çok okunduğunu sanıyor, kimi yazarlar cemaatsel takılıyor kimi kişisel sitesini kuruyor, kimi facebooka takılıyor kimi twit atıyor hayranlık siteme üye ol diye, kimi kendi kitabının tanıtımını yazıp gönderiyor kültür sanat editörlerine, kimi müstear isimle dergisinde kendi kitabı hakkında kitabı öven yazı yazıyor, kimi Müslüman şairler kendisiyle dergi çıkarmayı kabul etmedi diye başka bir Müslüman şair hakkında internet ortamlarında hakkında ileri geri konuşuyor atıp tutuyor, kimi Müslüman şair ve yazarlar internette blog ya da site açıp küfrediyor yine Müslüman şair ve yazarlara, (Türkiyede, internette adına bolg ya da site açmayan ve açtırmayan tek şair ve yazar ben kaldım, kalmaya da devam edeceğim), kimi de evet kimi de -ama bu son kısımdakiler çok az- benim gibi bütün bunlara ana avrat dümdüz gidiyor. Yani yukarıda saydığım iğrençlikleri yapanlara dümdüz gidiyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
26.11.2011
GözGözüGörmüyorGöz Gözü Görmüyor
Karakolda ölüme sadece 6 bin TL’lik ceza
Evrensel
05.11.2011
07:03
DAĞITIM izninde gözaltına alındığı Avcılar Firuzköy Karakolunun avukat görüşme odasında intihar ettiği iddia edilen 2 aylık Asker Osman Aslı’nın şüpheli ölümünde sadece nezarethane görevlisi polise “Görevi ihmal”den 6 bin TL para cezası verildi. Aslı’nın avukatı “Bu bir cinayet tüm deliller karartıldı, hukuksuzluğu AİHM’ye taşıyacağız” dedi. Aile ise “Bir gencin ölümünün bedeli 6 bin lira mı?” diyerek karar tepki gösterdi. Sanık polisin daha önce de eşine şiddet uyguladığı için hapis cezası aldığı ve cezasının ertelendiği ortaya çıktı. Dağıtım iznine gelen 2 aylık asker Osman Aslı’nin 18
Evrensel
Güncel
05.11.2011
Karakoldaölümesadece6binTL’likcezaKarakolda ölüme sadece 6 bin TL’lik ceza
Mersin'de ölü bulunan iki gençten Tuba Gül A. toprağa verildi
Samanyolu Haber
14.05.2011
16:30


Mersinde tabancayla başlarından vurulmuş olarak bulunan iki liseliden Tuba Gül A.(16)nın cenazesi, Adananın İmamoğlu ilçesinde toprağa verildi. Yenişehir ilçesi Menteş Mahallesi Okan Merzeci Bulvarında, dün akşam bir portakal bahçesinde bulunan Tuğba Gül A. ile arkadaşı Hüseyin A.ya (17) ait olduğu belirlenen cesetler, Adana Adli Tıp Kurumunda yapılan otopsinin ardından ailelerine teslim edildi. Lise öğrencisi Tuba Gülün cenazesi daha sonra Mersinde polis olan baba Resul A.nın İmamoğlu ilçesine bağlı Hacıhasınlı köyündeki baba evine getirildi. Burada gözyaşları arasında karşılanan Tuba Gülün cenazesi köy camiinde kılınan namazın ardından mezarlığa getirildi. Yakınlarının göz yaşları arasında toprağa verilen Tuba Gül, son yolculuğuna uğurlandı. Defin işlemlerinin ardından kızının mezarına kapanan baba Resul A.yı yakınları güçlükle mezarı başından alabildi. Genç kızın dün akşam saatlerinde babasına ait tabancayı alarak evden ayrıldığı; ancak olay yerinde tabancanın bulunmadığı öğrenildi. Olayın intihar mı, cinayet mi? olduğunu araştırılırken, cesetlerin yakınlarında bulunan iki boş kovanın Tuğba Gül A.nın polis memuru babasına ait tabancaya ait olup olmadığı yapılacak inceleme sonrasında belirlenecek.
Samanyolu Haber
Son Dakika
14.05.2011
MersindeölübulunanikigençtenTubaGülAtoprağaverildiMersinde ölü bulunan iki gençten Tuba Gül A toprağa verildi
Remzi Çayır:12 Eylül mahkemelerini şimdikilerle bir tutmak akıl karı değil
Samanyolu Haber
18.04.2011
14:25


Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır, 12 Eylül darbesiyle günümüzdeki kimi (Ergenekon) yargısal süreçleri kıyaslamak akıl fakirliğidir. diye konuştu. Aynı zamanda BBP Kahramanmaraş 1. sıra milletvekili adayı olan Çayır, günümüzde kimi çevrelerin hoşuna gitse de gitmese de bir hukuk nizamının varlığından bahsedilebileceğini söyledi. Aynı iyimserlikle 12 Eylül hukukundan söz etmenin abesle iştigal anlamına geleceğini vurgulayan Çayır, Kim ki o günün mahkemelerini savunur; o kapkara süreci adalet diye nitelendirirse onun aklından şüphe duyulmalıdır. açıklamasını yaptı. Kahramanmaraş doğumlu 52 yaşındaki Remzi Çayır, bizzat 12 Eylül dönemini yaşamış bir siyasetçi. Siyasi olaylardan dolayı tutuklanıp Mamak Askerî Cezaevine konulduğunda henüz 18 yaşında olan Çayır, 1979 yılının Martında gözaltına alır ve 13 yıl aralıksız farklı hapishanelerde yatar. Tutuklu olarak Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümünü bitiren Çayırın 11 kitabı var. Askeri mahkemelerin kurduğu darağaçlarını, hukukçu olmayan rütbeli askeri hâkimlerin karşısındaki özensiz yargılamaları garabet olarak nitelendiren Çayır, O günün askeri mahkemelerinde iki askeri hâkim hukuk kökenli iken, mahkeme başkanları askeri sıfatları itibarıyla mahkemeye başkanlık ederlerdi. Bunların hukukçu yanları olmazdı. Yani hukuk mezunu olmadıkları gibi, adalet kavramının nazari kısmiyle bile hayatları kesişmemişti. Böylesi bir durumda kim 12 Eylül cuntası mahkemeleriyle bugününkileri bir tutar, akıl karı mı? şeklinde konuştu. ODUN KANTARINDA ADALET TARTILIR MI? Cezaevi günlerinde bildiği Fahir Kayacanın şimdi ekranlarda geçmişe dönük yorumlarını dinlerken üzüntü duyduğunu anlatan Çayır, emekli askeri hakimin sözlerinin hiçbir inandırıcılığının olmadığını savundu. Çayır, şöyle devam etti: Odun kantarında adalet tartılır mı? Vicdanın, sağduyunun ve adaletin yitip gittiği o zamanlarda hangi akıl sahibi verilen kararların doğruluğundan bahsedebilir? Aynı mahkeme bir arkadaşımız hakkında üç kez idam verdi. Askeri Yargıtay bozdu. Sonra bir daha verdi, bir daha bozdu. Bir mahkeme düşünün üç kez farklı zamanlarda idam kararı veriliyor bir kişi hakkında. Bu duruşunda ısrar ediyor. Askeri Yargıtay bu kararı üç kez bozuyor. Bu arkadaş şimdi dışarıda. Askeri mahkemenin söylediği doğru olsaydı, bu arkadaşımız şimdi idam edilmiş olurdu. O kadar çarpık o kadar lüzumsuz keyfi kararlar var ki o dönemde, hangisini anlatmalı bilmiyorum. Kayacan, aklını sulandırmamışsa, kasıtlı olarak, o gün yaptıkları canilikleri savunuyor, diyeceğim. 12 Eylül de diğer birçok genç gibi idealist dünyayı, adaletli bir sistem oluşsun diye mücadele verdiğini ifade eden Çayır, çok kötü durumlarla karşılaştıklarını hatırlattı. HAKİMLERİN ÖNÜNDE ESAS DURUŞTA BEKLERDİK İçeriden ve dışarıdan sırf darbe ortamı oluşsun, insanlar artık yeter; kim gelecekse gelsin şu kan dursun diye her türlü desise oyunu oynandığına dikkat çeken Çayır, 12 Eylülde nasıl yargılandıklarını şu şekilde aktardı: Hakimlere komutanım diye hitap ederdik. Sağa sola bakmamız, mahkemede dinleyici kısmında oturanlarla göz teması kurmamız yasaktı. Mahkeme önünde dahi coplandığımızı hatırlıyorum. Askerler, mahkeme huzuruna çıkmadan önce bizi Sağa sola bakmayacaksınız. Onlara komutan diye hitap edeceksiniz. Gereksiz konuşmayacak, saygıda kusur etmeyeceksiniz, sorulara kısa cevaplar verecek, gereksiz ifadelerde bulunmayacaksınız. Esas duruşunuzu hiç bozmayacaksınız.diye uyarırlardı. Bunları ihlal ettiğinizde, bizi falakaya yatıracaklarını da söylerlerdi. Böylesi bir ortamda 4.Kolordunun içinde yargılanıyorsunuz gelinde adaletten bahsedin. Bu bir oyundu. MAMAK CEZAEVİ BİR İŞKENCEHANEYDİ Ülkücü görüşü topluma yaymak, hakim kılmak amacıyla eylemlerde bulunmak iddiasıyla yargıladığını ve Mamak, Gaziantep, Ulucanlar ve Çanakkale Cezaevlerinde yattığını belirten Çayır, Mamak Cezaevi bir işkencehaneydi. Burada insanın kilosu sıfır kuruştu. Her gün işkence ve insanlık dışı muamele.Bir serçe kadar bile haysiyetimiz, insanlığımız yoktu. Sabah saat altıda başlayan rap rap eğitimi, copla dövme faslı ara ara kesiliyor, gecenin onuna kadar sürüyordu. İşkencede sağ sol ayırımı yapmadılar. Günde yüzün üzerinde cop inerdi avuçlarımıza, bedenimize. Kimi zaman gözlerimiz bağlanır, dizlerimize kadar suyun içinde falakaya yatırılırdık. Çok kötü günlerdi o günler. Nice insanın dövülerek öldürüldüğünü biliyorum. Mapushane idaresi, bu tür ölümleri, intihar diye açıklardı, hep. açıklamasını yapıyor. HALA TÜNELE GİREMİYORUM Cezaevleri günlerinde çok kitap okuduğunu vurgulayan Çayır, Okumak ve yazmak benim için yaşamaktı. İçeride ismini tıp literatüründe okuduğum psikolojik, fizyolojik hastalıklara düştüm. Çok çektim. Hala tünele giremiyorum. Kapalı alanlarda duramıyorum. Uçak en büyük düşmanım. Hayatı şöyle gönlümce kucaklayamıyorum. Geçmişin kötü izleri yok olmuyor günlük hayatımda. Yine de umutluyum gelecekten. dedi.
Samanyolu Haber
Son Dakika
18.04.2011
RemziÇayır12EylülmahkemelerinişimdikilerlebirtutmakakılkarıdeğilRemzi Çayır12 Eylül mahkemelerini şimdikilerle bir tutmak akıl karı değil
Uçurumun dibinde cesedi bulunan Ecem son yolculuğuna uğurlandı
Samanyolu Haber
17.04.2011
15:13


Başakşehirde okuldan Keman kursuna gidiyorum diye çıkan ve uçurum kenarında cesedi bulunan İlköğretim 8inci sınıf öğrencisi Ecem Çoklukun (14) cenazesi , kılınan cenaze namazının ardından son yolculuğuna uğurlandı. Genç kızın cami avlusuna getirilen beyaz duvaklı tabutunu gören acılı baba göz yaşlarını tutamadı. İddiaya göre Ecem Çokluk, Cuma günü okulda nöbetçi öğrenciyken arkadaşları tarafından ağlarken görüldü. Arkadaşlarının ağlama sebebini sorması üzerine genç kız, nöbet yerini beğenmediğini belirtti. Daha sonra okuldan erkek arkadaşı olduğu iddia edilen B.T ile ayrılan Ecem Çokluk, daha sonra uçurum kenarına geldi. Didem isimli yakın arkadaşına Ben kayalıkların orda intihar ediyorum diye mesaj attığı öne sürülen genç kızdan daha sonra haber alınamadı. Evine gelmeyen kızını arayan baba Sadık Çokluk, ise her yerde kızını aramaya başladı. Telefonlarına ulaşılamayan genç kızın önce uçurum kenarındaki kemanı bulundu. Daha sonra uçurumun dibinde Çoklukun cesedi bulundu. Adli Tıp Kurumundan alınan Çoklukun cenazesi, Şahintepe Merkez Camiinde kılınan namazının ardından Hadımköy Gülbahçe Mezarlığında toprağa verildi. Genç kızın arkadaşlarından Emine Gallkuş, Ecemin böyle bir şey yapabileceğine inanmadığını belirterek, Ben olay günü Ecemi gördüm. Nöbetçiydi ama ağlıyordu. Neden ağladığını sorduğumda bana nöbet yerini beğenmediğini söyledi. Böyle bir sebepten ağlaması bize inandırıcı gelmedi. Galiba erkek arkadaşıyla sorunları vardı. diye konuştu. Olay günü Ecemin okuldan B.T. ile ayrıldığını belirten genç kızın arkadaşlarından Mehmet Çekim ise, Ecem intihar edebilecek bir kız değildi. Birileri tarafından atılmış olabilir. En son Didem arkadaşımıza mesaj atmış Ben intihar ediyorum diye. Polis birkaç kişiyi göz altına aldı ama B.T. dahil hepsini serbest bırakmış. şeklinde konuştu. Polis ekipleri olayla ilgili inceleme başlatarak genç kızın, intihar mı ettiği yoksa uçurumdan atıldı mı ? sorusuna cevap arıyor.
Samanyolu Haber
Son Dakika
17.04.2011
UçurumundibindecesedibulunanEcemsonyolculuğunauğurlandıUçurumun dibinde cesedi bulunan Ecem son yolculuğuna uğurlandı
Kılıçdaroğlu?ndan 'yeni CHP' vurgusu
Samanyolu Haber
17.03.2011
15:21
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kadir Has Üniversitesinde yaptığı konuşmada yeni CHP vurgusu yaptı.

Yeni Cumhuriyet Halk Partisi kavramının altını çizen Kılıçdaroğlu, Yeni CHP olarak emekten, alın terinden yana tavır koyacaklarını söyledi. Konuşmasında sık sık Avrupalı katılımcılara seslenen Kılıçdaroğlu, hükümeti şikayet etti. DİSK ve CHP İstanbul İl Başkanlığı tarafından düzenlenen Sosyal Demokrasinin Sosyali Nedir? başlıklı konferansı Kadir Has Üniversitesi Haliç Kampüsü Kampüsünde gerçekleştirildi. Konferansın açılış oturumuna CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi 2. Grup Başkanı Giorgios Dassis, eski DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu eski Genel Sekreteri Emilio Gabagli, CHP İstanbul İl Başkanı Bahri Şahin, çok sayıda davetli ve partili katıldı. Türkiyede sendikal hakların oluşma sürecini anlatan Kılıçdaroğlunun merhum Başbakanlardan Bülent Ecevitin bu konuda önemli çalışmaları olduğunu vurguladı. Elde edilen sendikal hakların 12 Eylül darbesiyle büyük oranda kırpıldığını anlatan Kılıçdaroğlu, bu hakların büyük bir kısmının 12 Eyül askeri müdahalesiyle kırpıldığını söyledi. Askeri darbeyle çok şeyin değiştiğini belirten Kılıçdaroğlu, sendikal mücadelelerden çok büyük geri adımlar atıldığını ifade etti. Türkiyede sendikal hareketin son dönemde bölündüğünü anlatan Kılıçdaroğlu, işçilerin haklarını savunmakla görevli bazı sendikaların iktidarın çıkarlarını savunur hale geldiğini öne sürdü. KRİZ SONRASI İŞSİZ KALANLAR GİDİP AKPYE OY VERİYOR Türkiyenin temel sorunlarından bir tanesinin Avrupada olduğu gibi işsizlik olduğunu bildiren Kılıçdaroğlu, Türkiyenin Avrupadan farklı olarak işsizlikle ilgili bir çözüm üretmediğini savundu. İşsizlerin yeri geldiğinde çözüm üretmeyen iktidara oy verdiğini söyleyen Kılıçdaroğlu, Bizi biraz daha perişan et, ben biraz daha işsiz kalayım diye. Niçin böyle düşünüyor bu insanlar. Bunu oturup düşünmemiz gerekiyor. Bizde mi yanlışlık var, onlarda mı bir yanlışlık var. Medyada mı bir yanlışlık var algıda mı bir yanlışlık var? Oturup düşünmemiz gerekiyor. Sadece siyasetçilerin değil akademisyenlerin, de sendikacıların da düşünmesi gerekiyor. şeklinde konuştu. Türkiyede son bir yılda TÜİK rakamlarına göre 818 bin kişinin da yoksullaştığını anlatan Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın Kriz bizi teğet geçti açıklamalarını eleştirdi. Kılıçdaroğlu şöyle konuştu: Binlerce, milyonlarca kişi işsiz kaldı. Ama işsiz kalanların büyük bir kısmı Kriz bizi teğet geçti sözüne inandı. Dönüp kendisine bakmadı. Beni teğet geçtiyse neden ben işsiz kaldım. Birilerini teğet geçtiği belli. Ama toplumun alt katmanları ve orta sınıfları için ağar bir fatura oldu. MEDYAYA SERT ELEŞTİRİ Konuşmasında medya kuruluşlarına da sert eleştiriler yönelten Kılıçdaroğlu, medyanın toplumun orta ve alt kesimini tamamen unuttuğunu savundu. Çocuğuma sabah kahvaltısı veremedim diye intihar eden kadının haberini ya 3. sayfadan küçük ya da hiç görmediğini savunan Kılaçdaroğlu, Zaten AKP yandaşı gazetelerde bu haber bile olmadı. Onlar için bir annenin çocuklarına kahvaltı veremedi diye intihar etmesi haber bile değil. Bir kişi intihar etmiş o kadar. Oturdular koltuklarına ağızlarına purolar aldılar ve beklediler, Başbakan ne söyleyecek ve biz Başbakanın konuşmalarından ne hikmetler çıkaracağız ve kendi gazetelerimizin manşetlerine taşıyacağız. Bu tablo Türkiyenin utanç tablosudur. Türkiyenin kaldırabileceği bir tablo değildir. ifadelerini kullandı. Türkiyede yoksulluğun artmasına rağmen hak kavramının da toplumun elinden alındığını dile getiren Kılıçdaroğlu şöyle konuştu: O yoksulları utanmadan kuyruğa dizdiler para, makarna, bulgur dağıtmak için. Onların onurları var mıdır? Diye. Akıllarına bile gelmedi. Onu yapan insanlarda insan kavramı yok. Onu yapan insanların tek düşünceleri var. Ben iktidarımı nasıl bunların sırtından korurum. Cumhuriyet Halk Partisinin buna karşı Aile Sigortası projesini sunduğunu aktaran Kılıçdaroğlu, bu konuda hükümetten gelen eleştirileri konferansa katılan Avrupalılara şikayet etti. Kılaçdaroğlu, Avrupalı dostlarımız burada. Oralarda uygulanıyor hayalci değil. Biz yapacağımız zaman mı hayalci oluyor. Asıl itiraz edenlerin utanması gereken bir şey var. 1971 yılında Türkiye Aile Sigortasını getiremeye söz vermiş. Parlamentodan yasa geçirmiş. 40 yıllık hayali biz dile getirdik diye isyan ediyorlar. Ama biz bu hayali gerçekleştireceğiz. şeklinde konuştu. HÜKÜMETİ AVRUPAYA ŞİKAYET ETTİ Konuşmasında Yeni Cumhuriyet Halk Partisi vurgusu yapan Kemal Kılıçdaroğlu, Yeni Cumhuriyet Halk Partisi olarak, altını çiziyorum Yeni Cumhuriyet Halk Partisi olarak emekten yana, alın terinden yana, insanlıktan yana, yoksulluktan yana tavrımızı koyacağız. Çekinmeyeceğiz korkmayacağız. Birileri bize
Samanyolu Haber
Son Dakika
17.03.2011
Kılıçdaroğlu?ndanyeniCHPvurgusuKılıçdaroğlu?ndan yeni CHP vurgusu
Kılıçdaroğlu: Sandıkta görüşeceğiz
Samanyolu Haber
15.03.2011
16:09
Kılıçdaroğlu, iktidara geldiklerinde en geç 2 yıl içinde yurt sorununu bitirme, YÖK ve harçları kaldıracakları vaadinde bulundu.

Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında, Japonyadaki depreme işaret ederek, Onların acıları Türk halkının da acılarıdır, acılarını yüreğimizde hissediyoruz ifadesini kullandı. Sanatçı İbrahim Tatlısese yönelik silahlı saldırının ardından hekimini ve oğlunu aradığını ifade eden Kılıçdaroğlu, Umuyorum sağlığına kavuşur, güzel türkülerini hep beraber yine dinleriz temennisinde bulundu. Kılıçdaroğlu, geçen cumartesi il, ilçe ve belediye başkanları, gençlik ve kadın kollarıyla yaptıkları toplantıda, açık ve net mesajlar vermeye çalıştıklarını belirtti. Emeklilere, çiftçilere mesajları bulunduğunu, halkın iktidarında mazotun 1,5 lira olacağını dile getiren Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: Yoksullar, kadınlar unutmasınlar Aile Sigortası, onları topluma entegre edecek, kimseye muhtaç etmeyecek. Taşeron işçiler de unutmasınlar, taşeronluğu tarihe gömeceğiz. Bu cumartesi taşeron mitingi Gebzede olacak, taşeron işçileri bekliyorum. Askerlik sırasını bekleyenler, askerliği 9 aya, aşamalı olarak 6 aya indireceğiz. Başbakan esmiş köpürmüş, Vay efendim nedir bu diyorlar. Başbakan ile tartışmaya girmeye gerek yok, o zaten hep bağırır, çağırır, konuşur, ateşi, tansiyonu, şekeri, sinirleri yükselir. Yükseltmek istemiyorum ama rahat durmuyor. Sen çocuğuna valinin gözetiminde 21 gün askerlik yaptırırken hoştu da milletin çocuklarına gelince ağrına mı gidiyor? Üniversite öğrencileri, okulu bitirdiklerinde askerlikleri de bitecek, yaz tatillerinde askerlik yapacak. Efendim bu nereden geliyormuş. Dünyadan haberin yoksa günah bende mi? Zaten senin dünyadan haberin yok. Senin işin gücün itiraz etmek. Ne söylesek itiraz ediyorlar. Senin üretecek bir şeyin kalmadı ki zaten. Bırak da ülkeyi adam gibi yöneteceğiz, yöneteceğiz ki herkesin yüzü gülsün. -AYAKLARIN YERDEN KESİLDİ- Kılıçdaroğlu, iktidara geldiklerinde en geç 2 yıl içinde yurt sorununu bitirme, YÖK ve harçları kaldıracakları vaadinde bulundu. AK Parti iktidarında 116 faili meçhulün olduğunu belirten Kılıçdaroğlu, Kaçını buldun sen? Kalkmış bir de demokrasiden söz ediyorsun. Bunlar 12 Eylül ürünüdür, yatıp kalkıp Kenan Evrene, darbecilere dua ediyorlar, İyi ki yaptın, biz de mağdur edebiyatı yapıyoruz, milleti kandırıyoruz diye. Onlar muhtıra verenlere madalya takarlar, halkın iktidarında biz de hükümete muhtıra verene hesap soracağız dedi. Kılıçdaroğlu, kendilerine, Kadınların, ailelerin derdini bilmedikleri yönünde eleştiriler yapıldığına işaret ederek, Diyarbakırda çocuğuna kahvaltı veremediği için intihar eden kadının dramını biliyorum. Sen bilmez, duymazsın, senin ayakların yerden kesildi, sen ve yandaşların dört çekerli ciplere biniyorsun. Sen kim ailenin derdini bilmek kim? diye konuştu. -TABLO 180 DERECE DÖNDÜ- Gazetecilerin tutuklanmaları, yargısız infaza tabi tutulmaları, yandaş medyada cezalarının verilmesinin kaygıyla izlendiğini, bu kaygıyı Avrupa Parlamentosunun (AP) da taşıdığını ifade eden Kılıçdaroğlu, APnin 9 Martta açıkladığı rapora değindi. Raporda, güçler ayrılığı dengesine vurgu yapıldığını, basın özgürlüğü ve yasaklar üzerine durulduğunu belirten Kılıçdaroğlu, sözlerini, Avrupalılar sanıyor ki bunlar 3 Y ile yasaklar, yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele ediyorlar. Bunlarla mücadele etmediler bunların amacı halkı kandırmak, Türkiyeyi kocaman hapishaneye dönüştürdüler. Kimse yazı yazamıyor, telefonla konuşamıyor, neredeyse düşünemeyecek duruma getirdiler diye sürdürdü. Kılıçdaroğlu, eleştirilere karşı Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın dengesiz dediğini ifade ederek, Kendi dengesine baksın önce dedi. Seni o koltukta bırakmayacağım, indireceğim diyen Kılıçdaroğlu, Ama memnun olduğum bir şey var, daha düne kadar bunlar AKPyi yere göğe sığdıramazlardı; AKP reformcu-CHP statükocu, AKP özgürlük, kalkınma ister öneri getirir-CHP eleştiri getirir. Tablo şimdi 180 derece döndü. Şimdi artık onlar da anladı ki Bu AKP bizim kafamızda düşündüğümüz ya da birilerinin algılatmak istediği AKP değil. Bu AKP, toplumu geriye götüren, statükocu, yoksulluğu artıran, yoksulların onuruyla oynayan bir AKPdir. Artık bunu gördüler şeklinde konuştu. -RAHAT NEFES ALMA ŞANSI YOK- Gazetecinin elindeki unsurların; kalemi, kağıdı, teybi, kamerası, fotoğraf makinesi, mikrofonu olduğuna işaret eden Kılıçdaroğlu, Darbe yapacaksa, halkı aydınlatacaksa, olayı soruşturacaksa ancak bunlarla yapar. Gazeteci budur diye konuştu. Kılıçdaroğlu, iktidarın, gazetecilerin elinden yıpranma hakkını aldığını, baskıyı artırarak, manşetlere müdahale ettiğini, yandaş medya yarattığını öne
Samanyolu Haber
Son Dakika
15.03.2011
KılıçdaroğluSandıktagörüşeceğizKılıçdaroğlu Sandıkta görüşeceğiz
Kılıçdaroğlu: Sana ne kardeşim !
Samanyolu Haber
10.03.2011
12:22
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kadınlara seslenerek çarpıcı açıklamalarda bulundu

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kadınlara seslenerek, Sizi bölüyorlar. Bölenler erkekler, onu da söyleyeyim. Efendim şu bayan başörtülü, efendim bu türbanlı, bunun başı açık, yok bu mantolu, yok bu çarşaflı sana ne kardeşim, herkes istediği gibi giyinir. dedi. Kılıçdaroğlu, Etimesgut Kent Konseyleri Binasında Ankara İl Başkanlığının düzenlediği Aile Sigortası toplantısına katıldı. Toplantıya CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin ile CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Zühal Samlı da katıldı. Sinevizyon gösteriminin ardından kadınlara seslenen Kılıçdaroğlu, CHPnin kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyan parti olduğunu hatırlattı. Bu hakkın başka haklarla desteklenmesi gerektiğini savunan Kılıçdaroğlu, kadının en ciddi sorunlarından birinin geçim sıkıntısı olduğunu söyledi. Diyarbakırda bir kadının çocuklarına kahvaltı veremediği için intihar ettiğini ileri süren Kılıçdaroğlu, kadının ekonomik güvence altına alınması için bir proje hazırladıklarını belirtti. Aile Sigortası projesiyle Türkiye Cumhuriyetinde hiçbir ailenin gelirinin 600 liranın altına düşmeyeceğini anlatan Kılıçdaroğlu, ailenin düzeyine göre bu miktarın bin 250 liraya kadar çıkacağını ifade etti. Aile sigortası kavramının dünyadaki 9 sigorta dalından biri olduğunu ve gelişmiş ülkelerde de uygulandığını dile getiren Kılıçdaroğlu, Türkiyede 8 sigorta dalı uygulanıyor, 9uncusu uygulanmıyor. Uygulanmayan dal, aile sigortası. Biz bunu getireceğiz. Bunun özü de aileye ekonomik güvence sağlamak. Hanım gidecek her ay düzenli olarak bankadan parasını çekecek, çoluk çocuğun rızkını sağlayacak belki evin beyleri sabah gelecekler tebessüm edecekler; Hanım ben kahveye gidiyorum, bana bir 10 lira verir misin diyecekler. Kadını evde güçlü kılmayı amaçlıyoruz. Bu sigorta dalı kadına ekonomik güvence sağlıyor ama çocukların eğitim masrafını da karşılıyor. dedi. Size kömür verilir bazen, makarna, bulgur verilir. Bu mu iyi, yoksa para verilmesi mi iyi? diye soran Kılıçdaroğluna kadınlar para verilmeli karşılığını verdi. Kadınlardan Aile Sigortası Projesini ayrım yapmadan her kadına anlatmalarını isteyen Kılıçdaroğlu, projenin kaynak sıkıntısı bulunmadığını belirterek, Bizim neyimiz eksik? Toprağımız mı yok? Bakın bereketli topraklarımız var. Denizimiz, güneşimiz mi yok? Onlar da var. İnsanımız mı yok? İnsanımız da var. Üstelik bir de işsiz. O zaman neyimiz eksik? Yöneticilerimiz eksik. Doğru dürüst politikacımız yok. Ben söz veriyorum size, bütün siyasi hayatım boyunca sadece ve sadece sizin çıkarlarınız için mücadele edeceğim ve etmekte de kararlıyım. Sizi bölüyorlar. Bölenler erkekler, onu da söyleyeyim. Efendim şu bayan başörtülü, efendim bu türbanlı, bunun başı açık, yok bu mantolu, yok bu çarşaflı sana ne kardeşim, herkes istediği gibi giyinir. Bakın burada da ne kadar güzel bir tablo var. Birbirimize bir şey mi diyoruz? Bizim derdimiz nedir? Derdimiz yoksulluk bizim. Derdimiz nedir? Benim çocuğum okula gitsin, yatağa aç girmesin. Derdimiz bu. Başka işlerle uğraşıyoruz. Bu tuzağa girmeyeceğiz, bu tuzağa kapılmayacağız. diye konuştu. Ankarada doğalgaz kullanılmasına karşın kömür dağıtıldığına dikkat çeken Kılıçdaroğlu, Aile Sigortası kapsamında belli bir metreküp doğalgazın ücretsiz verilebileceğini belirtti. Bu sırada bir kadın Bu ay 700 lira doğalgaz faturası geldi. Bu ay benim çocuğum 10 milyon lira ile pazara gitti. Bunu Başbakan duysun. Hiç 10 milyon lira ile kendi hanımı pazara gitti mi acaba? dedi. Kılıçdaroğlu ise 10 milyon dediniz de onlar bunu 10 trilyon anlarlar. 10 lira de de gerçek rakamı duysunlar. şeklinde konuştu. Kadınlarlardan güç birliği yapmasını isteyen Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti: Bu ülkede bir adam çıkmış; yoksulluğu yeneceğim diyor. Bunu deneyin bakalım. Biz bu yoksulluğu tarihe gömecek miyiz, gömmeyecek miyiz? Ben size söz veriyorum yoksulluğu tarihe gömeceğiz. Kadınlardan birinin de gelininin üniversiteyi bitirmesine karşın iş bulamadığını söylemesi üzerine ise Kılıçdaroğlu, O ayrı bir şey. Gelinlerle kaynanaların durumları iyiyse mesele yok o zaman. dedi. Halkın partisi olmaya kararlı olduklarını vurgulayan Kılıçdaroğlu, daha sonra basına kapalı olarak kadınlarla görüştü. Gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevapsız bırakan Kılıçdaroğlu, toplantı öncesi de Kent Konseyi binasında Etimesgut Belediye Başkanı Enver Demireli ziyaret etti.
Samanyolu Haber
Son Dakika
10.03.2011
KılıçdaroğluSananekardeşimKılıçdaroğlu Sana ne kardeşim
Laçiner: Menderes'in kefeni ortada durdukça suçlular değil, suçsuzlar korkmaya devam edecek
Samanyolu Haber
22.02.2011
12:04


Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Genel Koordinatörü Sedat Laçiner, 27 Mayıs darbesi sonrası idam edilen Başbakan Adnan Menderesin kefeni ortada durdukça suçluların değil, suçsuzların korkmaya devam edeceğini söyledi. Suç cezasız kaldıkça bazılarının darbeciliği doğal bir hak olarak göreceğini, kendisini durdurmaya çalışanlar yargıç ve savcılar olsa da bunu anlayamayacaklarını vurgulayan Laçiner, mahkemenin sorununun ise hala bu ülkede darbenin suç olduğuna inanmayan pek çok aydının ve siyasetçinin olması, hatta bugüne kadar bir tek darbecinin dahi yargılanamamış olması olduğunun altını çizdi. Sedat Laçiner, Ergenekon ve Balyoz davalarından sonra Türkiyede siyasi cinayetlerin bıçakla kesilmişçesine durmasının suçu doğrulayan bir diğer kanıt olduğunu ifade etti. USAKın internet sitesinde Menderesin Kefeni ve Balyoz başlıklı bir yazı kaleme alan Laçiner, devletlerin kendilerine karşı işlenen suçlarda çok daha acımasız olabileceğini, dünyanın en ağır cezalarının terör suçlularına verildiğini belirtti. Bir hukuk düzeninde işleyebileceğiniz en büyük suç, o hukuk düzenini kısmen veya tamamen ortadan kaldırmaktır. Başka bir deyişle sisteme darbe yapmaktır. diyen Laçiner, şöyle devam etti: Eğer darbe yaparsanız mevcut yasaları çöpe atarsınız, demokrasinin kalbi olan parlamentoya kilit vurursunuz. Böylece hukuka ve demokrasiye karşı toptan savaş açar, işlenebilecek en ağır suçu işlemiş olursunuz. 27 Mayısta tam da böyle olmuştur. Darbeciler Meclisi kapatmış, ülkenin tüm kurumlarını kontrollerine almışlar ve en önemlisi anayasayı ve yasaları çöpe atmışlardır. Milletin seçtiği devlet adamları hapislere tıkılmış, kurulan sözde mahkemelerde üretilmiş delillerle yargılanmışlardır. Ağır insan hakları ihlalleri sonucunda pek çok milletvekili sağlığını ve hatta hayatını kaybetmiştir. Ülkenin Başbakanı ve iki bakanı idam edilmiş, Cumhurbaşkanı ise hayatını zor kurtarmıştır. Sözde davaların devam ettiği Yassıadada aralarında Lütfi Kırdarın da bulunduğu 9 kişi hayatını kaybetmiş, birçok sanık ise hakaretlere dayanamadıklarından intihar teşebbüsünde bulunmuştur. BU ÜLKEDE HUKUKU VE DEMOKRASİYİ KATLETMENİN HİÇBİR CEZASI OLMADI Darbede dayanılan temel gerekçenin ise Anayasayı ihlal olduğunu dile getiren Laçiner, Bugün de darbecilik yapanlar aynı gerekçeye sığınmıyorlar mı? diye sordu. 27 Mayısın ilk olduğunu ama son olmadığını hatırlatan Laçiner, hukuk ve demokrasinin üzerindeki zorbalığın 27 Mayısla kurumsallaştığını ve kalıcı hale geldiğini ifade etti. Ülkenin tüm Başbakanlarının militarist çevrelerle yaşadıkları sorunlarda Menderesin beyazlar içinde idam sehpasında sallanan bedenini hatırladığını anlatan Laçiner, Türk siyasi hayatında höt deseniz korkacak siyasetçiler belirdiğini kaydetti. 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubatın Anayasa adına hukukun en temel ilkelerini ayaklar altına aldığını vurgulayan Laçiner, Eğer bir elmayı çalarsanız bunun bir cezası vardır. Fakat hukuku ve demokrasiyi katletmenin bu ülkede herhangi bir cezası hiç ama hiç olmadı. Saydığımız tüm zorbalıkları ve hukuk ihlallerini yapanlar bugün devlet tarafından hala suçsuz ve onurlu birer Türk vatandaşı olarak tanınıyorlar. Darbeciler işledikleri bir tek suçtan bile yargılanmadılar, mevcut yasalar önünde onurlarından da bir tek zerre bile kaybetmediler. Hatta bazı siyasiler bu zorbalıkları bugün bile savunabiliyorlar. 27 Mayısı haklı bulan pek çok sözde hukukçu olduğu gibi, yeni 28 Şubatlar isteyenler bile var aramızda. dedi. Sözü Ergenekon ve Balyoz davalarına getiren Laçiner, belge, bilgi ve bulguların yeni darbe girişimlerine işaret ettiğini ifade etti. Bildik senaryonun, Önce tanınmış kişilere suikast düzenlersin, sonra suçu toplumun bir kesimine atarsın. Ardından siyasi kutuplaşma sağlar, insanları sokak çatışmalarına çekersin. Çatışmalar şiddetlenince de arayı bulmak bahanesiyle darbe yaparsın. olduğunu anlatan Laçiner, Balyoz sanıkları suçlu mu, değil mi; bunu zamanla göreceğiz. Diğer taraftan kimin suçlu olduğunu bilemesek de ortada büyük bir suç olduğu muhakkak. diye konuştu.
Samanyolu Haber
Son Dakika
22.02.2011
LaçinerMenderesinkefeniortadadurdukçasuçlulardeğilsuçsuzlarkorkmayadevamedecekLaçiner Menderesin kefeni ortada durdukça suçlular değil suçsuzlar korkmaya devam edecek
Oğlunun askerde intihar etmediğini tüfek maketi üzerinde anlattı
Samanyolu Haber
18.02.2011
14:16


Konyada vatani görevini yaparken intihar ettiği ileri sürülen Piyade Çavuş Mesut Yücelin babası Bekir Yücel, oğlunun ölümünün birinci yıl dönümünde mevlit okuttu. Şehit Duran Mahallesindeki Hz. Ali Camiinde anma merasimine çocukları askerde intihar ettiği iddia edilen diğer aileler de katıldı. Okunan Kuran?ı Kerim ve mevlitten sonra cami avlusunda tatlı ve börek dağıtan Yücel, düzenlediği basın toplantısında oğlunun intihar etmediğini tekrarladı. 102,5 uzunluğundaki G3 piyade tüfeğin gerçek ebadındaki maketini hazırlayan Yücel, solak olan oğlunun bu silahı kafasına sıkmasının mümkün olmadığını savundu. Askeriyeden kendilerine verilen savcılık ve otopsi raporlarında bir takım çelişkilerin bulunduğunu anlatan Yücel, Otopsi raporunda oğlumun kulağının 2 cm. üstünden sol memenin altından çıkış izi var diyor. Bende diyorum ki böyle bir şey olamaz. 1,75 cm. uzunluğundaki bir insan gerçek boyutundaki G3 piyade tüfeğini kafasına tutsun. Silahı kulağının 2 cm. üstünde aldığı zaman kolunun yetişmesi imkânı yoktur. 4,5 kg. ağırlığındaki bir silahın bu şekilde tutulması mümkün değildir. Kaldırma olduğu takdirde sıkma şansı bulunmuyor. Kaldırdığını var saysak bile yakın mesafede alevlerin cildi yakması gerekir. Geri tepmeli bir silahta namlu ete girer. Ama bunların hiç biri yoktur.dedi. Tanık olarak ifadesi alan nöbetteki bir askerin Çavuş olan Mesutun devriyeye çıktığını belirttiğini açıklayan Yücel, bir kişilik devriyenin olmayacağını askerlik yapan herkesin bildiğini kaydetti. Bu askerin ben lavaboya gidiyorum diyerek nöbetini kısa süreliğine Mesuta devir ettiğinin öne sürüldüğünü dile getiren Yücel, Bir er çavuşuna böyle bir teklifte bulunamaz. Samimiyetlerinden böyle bir ihtimali var saysak bile bu asker 200 metre uzaklıktan silah sesini duymadığını beyan ediyor. İddia ediyorum; gecenin bir yarısında G3 sıkıldığı zaman en az 5 km. uzaklıkta duyulur. Bunu ispatlamaya hazırım. Ayrıca solak bir insan sağ elini kullanamaz. açıklamasını yaptı. Olay yerine giden Acil Müdahale Timinin yerdeki oğlu için sırt üstü, yüz üstü, sağ, sol tarafında gibi farklı bilgiler verdiğini ifade eden Bekir Yücel, aralarında savcı, doktor, bilirkişi ve tanıkların imzasını taşıyan raporları kabul etmediklerini vurguladı. BACAK ARASINDA SİLAH SIKTIĞI BELİRTİLEN YÜZBAŞIYA TEPKİ Evlatlarını vatanı, milleti ve bayrağı beklesin diye askere gönderdiklerini bildiren Yücel, Yoksa katledilsinler diye değil? Basına yansıdı. Bir yüzbaşı askerimizi sıraya dizmiş. Hedef tahtasını 20 erin eline vermiş. Dönüp bacaklarının altından hedefe ateş ediyor. Biz evlatlarımızı böyle insanları mı teslim ediyoruz ? Elbette bu vatan ve bayram bizim? Ancak artık TSKnın içindeki hainler aradan çıksın. diye konuştu. Tüm bu iddialarını askeri mahkemeye taşıdığını hatırlatan Yücel, kendilerinden şahit istendiğini söyledi. Oğlunu yaklaşık 40 alt ve üst tertibiyle görüştüğüne dikkat çeken Yücel, ama hiç birinin korkudan konuşmadığını iddia etti. Yücel, Hala mahkeme devam ediyor. Daha nereye kadar gidecek. Biz yandık, başka anne babalar yanmasın. sözlerini kullandı. Şırnakta kaza kurşunuyla hayatını kaybettiği belirtilen Uzman Çavuş Ahmet Solgunun bababı İdris Solgun ise mahkemelerden bir sonuç alamadıklarını savundu. Solgun, Bizim mahkeme sonuçlandı. Ama takipsizlik verildi. 40 tane mahkemeye de gitsek, değişen bir şey olmayacaktır. Onun için itiraz hakkımı kullanamadım. Türkiye de bu kadar milletvekili ve bakan var. Ağaçta mahsur kalan bir kediyle bile ilgilenen bu kişiler neden bizim sesimize kulak vermiyorlar. şeklinde konuştu. Ağrıda askerlik görevini yaparken intihar ettiği ileri sürülen Volkan Kamalakın babası Hayri Kamalak da askeri mahkemeden takipsizlik kararı verilmesi üzerine davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) taşıdığını söyledi. Kamalak, Bu bir utançtır. Bizlerin sahipsiz olduğunu düşünüyorum. Hangi kapıya başvursak da eli boş dönüyoruz. Bunu hak etmiyoruz. değerlendirmesini yaptı. Konyada askerliğini yaparken intihar ettiği bildirilen Recep Onur Altunbaşın annesi Fikriye Altunbaş da oğlunun intiharını kabul etmediğini vurguladı. Altunbaş, mahkemelerin bu olayları aydınlatmasını istedi.
Samanyolu Haber
Son Dakika
18.02.2011
OğlununaskerdeintiharetmediğinitüfekmaketiüzerindeanlattıOğlunun askerde intihar etmediğini tüfek maketi üzerinde anlattı
Toplam "107" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti