Habergec.Com Aranan Kelimeler:biri gider biri gelir Değerlendirme: 10 / 10 068988
habergec.com
10.02.2016 Çarşamba
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

biri gider biri gelir

Şehit evi
Zaman
09.02.2016
10:38

Acı bir haber gelir, sıvasız bir ocağa daha ateş düşer. Bayraklar asılır, devlet erkânının katıldığı cenaze töreniyle şehit son yolculuğuna uğurlanır. Peki ya sonra? Arka arkaya şehitlerin geldiği şu günlerde Ordulu Nuh Özdemirin babaevine misafir olduk.

Şehitlerin ardından basına yansıyan derme çatma evlerin içerisinde neler yaşanıyor ve nasıl bir acı kalıyordu geriye?” Bu soru bizi, bir ay önce Diyarbakırın Sur ilçesinde PKK tarafından şehit edilen Uzman Çavuş Nuh Özdemirin Ordunun bir dağ köyündeki babaevine götürüyor. Doğu ve Güneydoğudaki çatışmaların arttığı son günlerde, bir şehit evine yakından bakabilmek, ‘sıvasız evlerin içini fotoğraflayabilmek, ailelerin acılarına kulak vermek için karla kaplı yollara koyuluyoruz.

Şehidin babası Mehmet Özdemir bizi kapıda karşılıyor. Ordunun Akkuş ilçesine bağlı Elmalı köyündeki bu şehit evi basına yansıdığında yürekler burkulmuş, sosyal medyada en çok paylaşılan fotoğraflardan biri olmuştu. Yürekler burkulmuştu; çünkü ev âdeta bir kulübeyi andırıyordu. Sanki biraz fırtına esse ya da kar mevsim normallerinin üzerinde yağsa ev kaybolup gidecekti. Buranın bir şehit evi olduğunu, birkaç yüz metre gerideki tabeladan anlıyordunuz. Köye ilk kez gelenler için tabelaya, “Şehidin evine gider” yazılmıştı. Evin dışına asılan Türk bayraklarından biri ise rüzgârdan yırtılmıştı.

Yoksulluğu her hâlinden belli olan bu ev, bugüne kadar PKK ile verilen savaşta ölenlerin ‘benzer hikâyelerini temsil ediyordu. Bu fotoğrafın arka planında, paralı askerlik tartışmaları, “Analar çok Mehmetçik doğurur ama bir Skorsky helikopter doğurmaz.” sözleri, “Teşvikiye Camiinden şehit cenazesi kalkmadan terör bitmez.” serzenişleri vardı.

6 Ocakta yaklaşık beş bin kişinin katıldığı cenaze töreniyle toprağa verilen şehit Nuh Özdemirden geriye vakur bir sessizlik kalmıştı evin içerisinde. Gazeteciliğin zorluğu biraz da burada başlıyordu. Kabuk bağlamaya başlayan bir yara, bizim sorularımızla tekrar kanamayacaktı. Baba Mehmet Özdemir, sorularımızı güçlükle cevaplıyordu, anne Esme Hanımın ise hiç mecali kalmamıştı konuşmaya. Tek gözlü odada, sobanın başında birkaç cümle konuşuyor, arkasından dakikalarca susuyorduk. Anne Esme Hanım, röportaj sırasında önümüze bir tepsi koymuştu. İçinde köy peyniri, incir reçeli ve çay vardı. Sofra kurulunca sohbet biraz daha koyulaşmaya başlamış, suskunluk, yerini şehit Nuh Özdemirin hayat hikâyesine bırakmıştı.

Mehmet Özdemirin çocukları, topraksızlıktan kaynaklanan çaresizlik nedeniyle gurbette yaşıyor. Bu durum, Karadeniz için sıradan bir örnek. Çünkü bölgede yaşayanların çoğu, ucundan kıyısından gurbetle iç içe. Hele de bölgenin iç kesimlerinde yaşayanlar... Kıyı kesimleri çay, fındık, tütün ve son dönemlerde yaygınlaşmaya başlayan kivi ile nispeten bir zenginlik içerisindeler. Ayrıca kıyı kesiminde tarıma dayalı sanayi işletmeleri de bir fırsat. Ancak iç kesimlerde karasal iklim şartlarından dolayı, ekilen ürünün hem kalitesi hem de verimi azalıyor. Kısacası, Karadenizin İç Anadoluya bakan dağ yamaçları, Doğu ve Güneydoğu ile benzer bir kaderi yaşıyor.

Özdemir ailesinin yaşadığı köy, Karadeniz kıyısına 115 kilometre uzaklıkta. Baba Mehmet Özdemir, “Bugüne kadar neredeyse hiç sigortalı işim olmadı. Orada burada vakit geçirdim, emekli de olamadım bu yüzden.” sözleriyle anlatıyor hayat hikâyesini. Baba, yoksul bir hayat sürdüğü için düzgün bir ev sahibi de olamamış. Devlet yetkilileri, şehit evinin içler acısı hâlini görünce köye üç katlı bir ev yaptıracakları sözünü vermiş. Şimdi aile, evin yapılması için karın kalkmasını, yolların açılmasını bekliyor.

Baba Mehmet Özdemirin 12 dönüm fındık bahçesi var. 6 çocuklu bir aileyi 12 dönüm fındığın geçindirmesi neredeyse imkânsız. Diyarbakırda şehit düşen Nuh Özdemir, uzman çavuş olmadan önce inşaatlarda çalışmış, bir dönem de lokantalarda garsonluk yapmış. Ağabeyleriyle birlikte Akkuş ilçesinde açtıkları lokanta iş yapmayınca Nuh, uzman çavuş olmaya karar vermiş. Ailesine söylemeden gizlice Ankaraya gidip uzman çavuşluk sınavına girmiş. Askerliğini komando olarak yaptığı için sınavı kolayca kazanmış ve 26 yaşında da şehit düşmüş.

Erol Özdemir, şehidin kardeşlerinden biri. O da uzun bir süre işsiz kaldıktan sonra köylerinde ücretli öğretmenlik yapmaya başlamış. Bir yandan da açık öğretimden üniversite okuyor. Okulu bitirir bitirmez polisliğe başvuracak. “Polis olamazsan uzman çavuş olmak ister misin?” diye soruyoruz kendisine. Susuyor, cevap vermiyor. Belki de anne ve babasını üzmemek için konuşmamayı tercih ediyor.

Şehit Nuh Özdemirin annesi Esme Hanımı teselli eden bir tek çorap kalmış geriye. Nuh, izne geldiğinde annesine bir çift çorabını bırakır. İki gün sonra da şehit olduğu haberi gelir. Esme Hanım, cenazenin olduğu gün, kalabalıkta çorapların tekini kaybeder. Daha sonra evin her yer

Zaman
Ana Sayfa
09.02.2016
ŞehiteviŞehit evi
Mümtaz'er Türköne - Hain Ahmet Paşa'nın hikâyesi
Zaman
09.02.2016
02:15

Tarihe “hain” unvanıyla geçen bir donanma komutanı, yani “kaptan-ı deryâ”dır Ahmet Paşa. İhaneti de bayağı büyük bir ihanettir.

Emrindeki koca Osmanlı donanmasını peşine takıp, devletin savaş halinde olduğu Kavalalı Mehmet Ali Paşaya, 1839 yılının Temmuz ayında, İskenderiyede teslim etmiştir. Bu ihanetin tek sebebi, devletin tepesindeki iktidar rekabetidir. II. Mahmud ölünce, 16 yaşında tahta geçen Abdülmecidin tecrübesizliği güç sahiplerini tahrik etmiştir. II. Mahmud türbesine defnedilirken, Divanyolunda hemen karşısındaki Köprülü Kütüphanesinde otururken Hüsrev Paşa mührü zorla Rauf Paşanın elinden almış, kendini sadrazam tayin etmiştir. “Bu nasıl iştir?” diye soran Valide Sultana, Abdülmecidin “beni hiç karıştırmadılar” dediği nakledilir. Ahmet Paşa, Hüsrev Paşa ile rakiptir. Şeytana uyar, Mehmet Ali Paşa ile anlaşıp, Hüsrev Paşayı devirme umudu ile donanmayı İskenderiyeye götürür. Donanmayı teslim ettiği isyancı Valinin, kısa bir süre önce Osmanlı ordusunu Nizipte imha ettiğini hatırlatırsak ihanetin büyüklüğü daha kolay anlaşılacaktır. Üç kıtaya yayılmış koca imparatorluğun kara ordusu yoktur, donanması ise düşmana teslim edilmiştir. Tanzimat Fermanı, işte bu şartlarda ilan edilmiştir. Batılıların “Hasta Adam” veya “Doğu Sorunu” lafı, Avrupa ile derinleşen uçurumla değil, işte bu Mısır meselesi ile doğmuştur. Hep gerçeğin tersi doğru zannedilir; gerçekte Osmanlı devleti Batı veya Rusya ile girdiği savaşları kaybettiği için değil, kendi valisine yenildiği ve iktidar mücadelesinin ihanete sürüklediği “hain” paşaları yüzünden çöküşe sürüklenmiştir. Tepedelenli vakası, Halet Efendi ihaneti hain Ahmet Paşa ile tarihin seyri değişmiştir.

Hain Ahmet Paşanın hikâyesi, kurala bağlanmamış iktidar rekabetinin ve iç politika sorunlarının nasıl ihanete dönüşüp ülkeyi büyük bir tehlikeye sürükleyebileceğini anlatıyor. İktidarlar değişir, yönetenlerin biri gider, biri gelir; ülkenin çıkarları da istikameti de değişmez. Kendinde keramet görenler, devletin ve halkın sırf yönetilmek için yaratıldığı zannına kapılıp, kendisini her şeyin üzerine yerleştirince, iktidar hesabı ülke çıkarının önüne geçer, istikamet kaybolmaya başlar.

Türkiye, Suriye sorunu yüzünden köşeye sıkışmış vaziyette. Dün vekâletle yürütülen iç savaş, bugün büyük devletlerin doğrudan sahaya inmesiyle, etrafa yayılmaya hazır bir yangına dönüştü. PKKnın Cizrede ve Surda yürüttüğü hendek savaşları, Suriyedeki ateşten sıçrayan yangın toplarından ibaret. Terör örgütü, baharla birlikte bu iki ilçede edindiği tecrübeyi geniş bir coğrafyada kullanmaya hazırlanıyor. Yüzümüzde hissettiğimiz sıcaklık, gelmekte olan yangının işareti. Yangına benzinle gidenlere dikkat. Çözemediği krizleri tırmandırarak iktidarda kalma becerisi göstermenin zamanı değil. Gelen o kadar büyük bir dalga ki, en güçlü siyasî; kişiliğin bile bu dalgada kibrit çöpü gibi sürüklenmesi kaçınılmaz olacak.

Çözüm Süreci deyip, PKKnın sıktığı mermileri şehirlere yığmasına bile bile göz yumanlarla, bugün terörü durduramazsınız. Acziyetten, tescilli gafletten ve ihanetten güçlü bir irade çıkartamazsınız.

Ülkenin Başbakanı, Mardine gidip bu yangından çıkmak için bir yol haritası ilan ediyor; ülkenin muktedir cumhurbaşkanı “henüz incelemediğini”, “haberinin olmadığını” söylüyor, bu çıkışı değersiz ve anlamsız hale getiriyor. Zirvedeki bu yüksek uyumla, gelmekte olan “bahar”ı nasıl karşılayacaksınız?

1 Mart tezkeresi 13 yıl sonra durup dururken neden gündeme geldi? Bir fikriniz var mı? “Vizyon sahibi” olduğunuzu kime kanıtlıyorsunuz? Yükselen iktidar rekabeti için ABDye sempati mesajı göndermenin, “muhatabınız benim” demenin bir maliyeti yok mu? Hatırlayalım, ABD 1 Mart tezkeresinde uğradığı hayal kırıklığının faturasını doğrudan Orduya çıkarmıştı.

Suriye politikasında, tırmanan gerilimde, PKK ile mücadelede devletin zirvesindeki görüş ayrılıklarının ne kadarı sorunların kendisinden, ne kadarı kişisel iktidar hesaplarından kaynaklanıyor?

Keskin bir dönemece giriyoruz. Kişisel rekabete feda edilecek en küçük lüksümüz yok. Bu sefer hukuku ve devletin teamüllerini, iktidarın kullanımını kurallara bağlamak ve savrulmadan bu badireden çıkmak için imdada çağıralım. Herkes yetkisi ne ise onu kullansın. Kişisel hesaplar bahar sonrasına ertelensin.

Zaman
Köşe Yazıları
09.02.2016
MümtazerTürköne-HainAhmetPaşanınhikâyesiMümtazer Türköne - Hain Ahmet Paşanın hikâyesi
Ali Bulaç - Müslüman'ın devletle sınavı!
Zaman
30.01.2016
01:58

Müslümanın devletle sınavından kastettiğimiz, felsefi temeli nihilizme dayanan anarşizm ile devleti yüceltip bireyi ve toplumu içinde eriten faşizm arasında bir denge noktasına ne kadar yakın veya uzak durduğu konusudur.

Yönetim veya siyasi organizasyon tarihsel bir realite ve sosyal bir zaruret olduğuna göre, devleti de söz konusu realite ve zaruretin cisimleşmiş aygıtı sayabiliriz, bu meşru tanımdır.

Müslümanın devletle sınavından iki şeyi anlıyoruz: Biri, hiçbir şekilde ideal kaybına uğramadan reel olanı ideal yönünde değiştirmeye çalışmak; diğeri hukuktan sapmış devlete karşı birey olarak bağımsızlığını, toplum olarak özerkliğini koruma azmine sahip olmak. Mevcut durumda Müslüman ne idealini koruyabiliyor, ne özünde adaletsizlik ve baskı olan devlete karşı özerkliğine sahip çıkabiliyor. Bu da değerleri tahrip ediyor.

Dinin (ed Din olan İslamiyetin) esası tevhid, nübüvvet ve ahiret inancıdır; ruhu ihlastır. Devletin kontrolüne girmiş din, ruhu olan ihlası kaybeder. İhlas dinin sadece ve sadece Allahın rızasına uygun yaşanması ve kurallar neyi emrediyorsa öylece yerine getirilmesidir. Din; kişilerin ve ailelerin, cemaat/grup ve partilerin, sınıf ve zümrelerin, kabile ve hanedanların, devlet ve iktidarların çıkarları doğrultusunda yorumlanamaz, eğilip bükülemez. Dinin meşru siyaseti ideal politik ile reel politik arasında denge ve uyum kurmayı hedefleyen hatt-ı harekettir. Müslümanın da devletle ve iktidarla sınavı ideal ile reel arasında gider gelir. Devletin denetimindeki din:

a) Devletin çıkarları ve ideolojisinin hizmetine girer, meşruiyet aracına döner, böyle bir dinden murad-ı ilahi ve makasiduş-şeria hasıl olmaz;

b) Devletin güdümüne girmiş din, benzer tutum içinde olan diğer bölge devletleriyle çatışma sebebi olur. Bir bakmışsınız komşular ve kardeşlerin her biri diğeriyle din ve dinin meşru yorumu olan mezhep adına çatışır hale gelmişlerdir.

c) Devletin denetimindeki dinden sivil özgürlükler neşet etmez; muarefe, müzakere ve muahede yoluyla akdedilmesi gereken toplumsal sözleşmeler sadır olmaz.

d) Devletin denetimine girmiş din müntesipleri fonksiyonel oldukları sürece muteberdirler, işleri bitince kirletilmiş bir peçete gibi çöp sepetine atılırlar.

Devletlerin ve iktidarların payandası haline gelen Müslümanların dünyada oynayacakları rol bu değildir. Müslümanların dünyaya nizam vermeye kalkışmadan önce kendi ahlaki duruşlarını, politik mücadelelerini ve başkalarına karşı olan tutumlarını kritik etmeleri gerekir.

Baskı altında yaşayanlar arasında dayanışma duygusu gelişir. Öteden beri Müslümanlar baskı altında yaşamışlardır. Baskı Müslümanı özgürlükçü ve çoğulcu kılıyor; ama kendi kelami ve fıkhî; kaynaklarını ciddi bir zihinsel muhasebeden geçirmediğinden baskı Müslümanı özgürlüğe ve çoğulculuğa, hatta ne anlama geldiğini tam olarak bilemediği demokrasiye can simidi gibi sarılmaya mecbur etmiştir. Kişinin ne kadar hukuk devletinin üstünlüğüne riayetkar, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine saygılı olduğunun ölçütü, onun iktidar olduğunda sergileyeceği tutum, yani takip edeceği politikalarda açığa çıkar. Müslümanın gerçek sınavı muhalefette iken değil, iktidar zemininde iken başlar ve muhaliflerine, rakiplerine ve hatta düşmanlarına karşı hangi ölçülerde adalet üzere hareket ettiği konusuyla test edilir. Zayıf zeminde ve son derece pragmatik olarak özgürlükleri ve demokrasiyi sahiplenen Müslüman iktidar olunca kolayca bunlardan vazgeçebiliyor. Çünkü onu baskıya altı alanlar özgürlükçü ve çoğulcu değildi, bunları söylem düzeyinde kullanıp aslında devletin baskıcı gücünü kullanıyordu.

Müslümanların ihlastan kopmaları; birbirleriyle çatışmalarının bir sebebi devlete ve iktidara ilişkin algılarıdır. Mezhep ve fırkalar arası görüş ayrılığının meşru anlamını kaybetmesi de bununla ilgilidir. Fikrî; ve itikadî; görüş ayrılıklarının çatışma sebebine dönüşmesi, dinden ve mezhepten değil, ya grubun devlet adına konuşmasından veya adına konuşmak üzere devlete göz dikmesinden kaynaklanıyor. Modern devlet kabaca faşist ve komünist, sofistike liberal temellük felsefesine dayandığından, Müslüman bu aygıtı eline geçirince statüler ve kaynaklar yanında dini de temellüke kalkışır. Çatışmalarla ilgili altını çizeceğimiz ilk husus budur

Zaman
Köşe Yazıları
30.01.2016
AliBulaç-MüslümanındevletlesınavıAli Bulaç - Müslümanın devletle sınavı
Ali Bulaç - Müslüman'ın devletle sınavı!
Zaman
30.01.2016
01:58

Müslümanın devletle sınavından kastettiğimiz, felsefi temeli nihilizme dayanan anarşizm ile devleti yüceltip bireyi ve toplumu içinde eriten faşizm arasında bir denge noktasına ne kadar yakın veya uzak durduğu konusudur.

Yönetim veya siyasi organizasyon tarihsel bir realite ve sosyal bir zaruret olduğuna göre, devleti de söz konusu realite ve zaruretin cisimleşmiş aygıtı sayabiliriz, bu meşru tanımdır.

Müslümanın devletle sınavından iki şeyi anlıyoruz: Biri, hiçbir şekilde ideal kaybına uğramadan reel olanı ideal yönünde değiştirmeye çalışmak; diğeri hukuktan sapmış devlete karşı birey olarak bağımsızlığını, toplum olarak özerkliğini koruma azmine sahip olmak. Mevcut durumda Müslüman ne idealini koruyabiliyor, ne özünde adaletsizlik ve baskı olan devlete karşı özerkliğine sahip çıkabiliyor. Bu da değerleri tahrip ediyor.

Dinin (ed Din olan İslamiyetin) esası tevhid, nübüvvet ve ahiret inancıdır; ruhu ihlastır. Devletin kontrolüne girmiş din, ruhu olan ihlası kaybeder. İhlas dinin sadece ve sadece Allahın rızasına uygun yaşanması ve kurallar neyi emrediyorsa öylece yerine getirilmesidir. Din; kişilerin ve ailelerin, cemaat/grup ve partilerin, sınıf ve zümrelerin, kabile ve hanedanların, devlet ve iktidarların çıkarları doğrultusunda yorumlanamaz, eğilip bükülemez. Dinin meşru siyaseti ideal politik ile reel politik arasında denge ve uyum kurmayı hedefleyen hatt-ı harekettir. Müslümanın da devletle ve iktidarla sınavı ideal ile reel arasında gider gelir. Devletin denetimindeki din:

a) Devletin çıkarları ve ideolojisinin hizmetine girer, meşruiyet aracına döner, böyle bir dinden murad-ı ilahi ve makasiduş-şeria hasıl olmaz;

b) Devletin güdümüne girmiş din, benzer tutum içinde olan diğer bölge devletleriyle çatışma sebebi olur. Bir bakmışsınız komşular ve kardeşlerin her biri diğeriyle din ve dinin meşru yorumu olan mezhep adına çatışır hale gelmişlerdir.

c) Devletin denetimindeki dinden sivil özgürlükler neşet etmez; muarefe, müzakere ve muahede yoluyla akdedilmesi gereken toplumsal sözleşmeler sadır olmaz.

d) Devletin denetimine girmiş din müntesipleri fonksiyonel oldukları sürece muteberdirler, işleri bitince kirletilmiş bir peçete gibi çöp sepetine atılırlar.

Devletlerin ve iktidarların payandası haline gelen Müslümanların dünyada oynayacakları rol bu değildir. Müslümanların dünyaya nizam vermeye kalkışmadan önce kendi ahlaki duruşlarını, politik mücadelelerini ve başkalarına karşı olan tutumlarını kritik etmeleri gerekir.

Baskı altında yaşayanlar arasında dayanışma duygusu gelişir. Öteden beri Müslümanlar baskı altında yaşamışlardır. Baskı Müslümanı özgürlükçü ve çoğulcu kılıyor; ama kendi kelami ve fıkhî; kaynaklarını ciddi bir zihinsel muhasebeden geçirmediğinden baskı Müslümanı özgürlüğe ve çoğulculuğa, hatta ne anlama geldiğini tam olarak bilemediği demokrasiye can simidi gibi sarılmaya mecbur etmiştir. Kişinin ne kadar hukuk devletinin üstünlüğüne riayetkar, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine saygılı olduğunun ölçütü, onun iktidar olduğunda sergileyeceği tutum, yani takip edeceği politikalarda açığa çıkar. Müslümanın gerçek sınavı muhalefette iken değil, iktidar zemininde iken başlar ve muhaliflerine, rakiplerine ve hatta düşmanlarına karşı hangi ölçülerde adalet üzere hareket ettiği konusuyla test edilir. Zayıf zeminde ve son derece pragmatik olarak özgürlükleri ve demokrasiyi sahiplenen Müslüman iktidar olunca kolayca bunlardan vazgeçebiliyor. Çünkü onu baskıya altı alanlar özgürlükçü ve çoğulcu değildi, bunları söylem düzeyinde kullanıp aslında devletin baskıcı gücünü kullanıyordu.

Müslümanların ihlastan kopmaları; birbirleriyle çatışmalarının bir sebebi devlete ve iktidara ilişkin algılarıdır. Mezhep ve fırkalar arası görüş ayrılığının meşru anlamını kaybetmesi de bununla ilgilidir. Fikrî; ve itikadî; görüş ayrılıklarının çatışma sebebine dönüşmesi, dinden ve mezhepten değil, ya grubun devlet adına konuşmasından veya adına konuşmak üzere devlete göz dikmesinden kaynaklanıyor. Modern devlet kabaca faşist ve komünist, sofistike liberal temellük felsefesine dayandığından, Müslüman bu aygıtı eline geçirince statüler ve kaynaklar yanında dini de temellüke kalkışır. Çatışmalarla ilgili altını çizeceğimiz ilk husus budur

Zaman
Ana Sayfa
30.01.2016
AliBulaç-MüslümanındevletlesınavıAli Bulaç - Müslümanın devletle sınavı
Nurullah Öztürk - Enerji fiyatlarındaki düşüş tüketiciye nasıl yansıdı?
Zaman
26.01.2016
02:50

Cumartesi günkü yazıda doğalgaz ve petrolün son dönemdeki uluslararası ve ulusal rallisinden bahsetmiştim.

Bu kez doğalgaz ve petrolün perakende tüketiciye nasıl yansıdığından bahsetmek istiyorum.

İşe önce şu tespiti yapmakla başlayalım: Yeryüzünde petrol ve doğalgazı en pahalı kullanan tüketiciler Türkiyede.

Türk tüketicisinin gelir gider dengesini hesaba kattığımızda petrol ve doğalgaz kullanım fiyatında açık ara dünya lideriyiz.

Petrol fiyatlarının 1 Ocak 2104te 102 dolar, 1 ocak 2015te 48 dolar ve 1 Ocak 2016da 30 doların altına düştüğü ve petrol fiyatlarında sadece 2014-2015 arasında ortalama yüzde 113 düşüş yaşandığı bilgisini göz önünde bulundurursak, döviz kuru artışından arındırdığımızda petrolde minimum yüzde 85lik bir iyileştirme yapılması gerektiğini görürüz.

Türkiyede akaryakıtın litresi 1 Ocak 2015te benzin 4,27, motorin 3,75 TL iken; 19 Ocak 2016da benzin 4,22, motorin 3,36 TL olmuş. İndirim yıllık ortalama yüzde 14ler seviyesinde gerçekleşmiş.

Petrolün varil fiyatının sudan ucuz hale geldiği bir ortamda dahi Türkiyede benzinin litresi 4 TLnin üstünde, çünkü devlet petrolün her gramına yüzde 65 vergi eklemektedir.

Tüketici sepetinde elektrik, su ve doğalgazın payı ortalama yüzde 7,5, akaryakıtın payı yüzde 5,5 civarındadır. Ortalama büyüklükteki bir şirketin cirosunda sektörüne göre değişkenlik göstermekle birlikte bu oran ortalama yüzde 1,5 civarında seyretmektedir.

Türkiye akaryakıt ve doğalgazı dörtte bir fiyata satın almasına karşın son dört yılda dolaylı artışların dışında direkt olarak doğalgaza yüzde 57, elektriğe yüzde 47 oranında zam yaptı.

İGDAŞ 2014 yılında 0,93 liradan sattığı doğalgazı 2015 yılında 1 TLnin üzerine çıkardı.

Tüketici soygunla karşı karşıya

Elektriğe direkt yapılan zamların dışında dolaylı olarak eklenen dağıtım bedeli gibi zamlar ile tüketicinin yasal kılıfına uydurulmuş bir soygunla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.

Somut olarak izah etmek gerekirse; tüketici dörtte bir fiyata alması gereken elektriği tam dört katı pahalı fiyattan almakla kalmamakta, üzerine yüklenen ekstralar ile fatura daha da şişirilmektedir.

Örneğin 215 TLlik elektrik kullandınız. (Aslında olması gereken bu rakamın dörtte biri.)

Bu rakama ilave olarak tam 118 TL dağıtım bedeli yanında, ayrıca 2,5 TL enerji fonu, 4,35 lira TRT payı ve 11 lira BTV ile elektrik faturanız 415 liraya çıkartılmaktadır.

Son güncellemeye göre 20 milyonun üzerine çıkan hane sayısına göre hesap ettiğimizde her ay elektrik ve doğalgaz faturalarına ilave edilen 1 TLlik artışı hesaba kattığımızda, Mercedeslere ödenen paranın çerez parası olduğu söyleminin hakikat olduğu ortaya çıkmaktadır.

Yükselen dağıtım bedelleri ister istemez, kim bu dağıtıcılar ve bu artışlar kimin için sorusunu akla getirmektedir.

DAĞITIM BEDELİ NEDEN ARTTI?

Dünyada elektrik ve akaryakıt ucuzlarken, bırakın indirimi, mevcut fiyatı koruyup üzerine yüzde 50-60 zam yapan bir ülkede yaşamaya çalışıyoruz.

Bu gerçek ortada dururken, kullanılan elektrik fiyatı kadar dağıtım bedeli kimlerin hayrına diye araştırdığımızda, karşımıza çıkan firma ve sahiplerini görünce işin aslını o zaman öğrendik. Bir zamanlar ihaleler şeffaf yapılıyor/muş gibi yapılıyordu. İşte o zamanlardan birinde İstanbul Avrupa yakası elektrik dağıtım ihalesini en son Digitürk şirketi elinden alınan Karamehmet kazanmıştı. Sonra bu ihale iptal edildi (!)

İstanbul Avrupa yakasında elektrik dağıtım şirketinin değiştiğini, tüketiciler elektrik faturaları eline geçince öğrendi.

İstanbul Avrupa yakası elektrik dağıtım şirketi CLK: Cengiz, Limak, Kolin.

CLK kim mi: Milletin ... koyan M. Cengiz, TFF başkan vekili Nihat Özdemir ve Naci Koloğlundan oluşan ortaklık.

CLK şimdilik başta İstanbul olmak üzere Antalya, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Sivas, Tokat, Yozgat, Yalova, Burdur gibi önemli şehirlerin dağıtıcısı, sırada yenileri var.

Bu isimlerin birçok ortak noktası yanında, en önemli ortak özelliklerinden biri de medya.

Medya sektörü kendilerinin isteyerek girdiği ve olmak istedikleri bir alan değil ama varlar.

Birileri milletin üzerinden zengin oluyor

Özetle demem o ki;

Dünya üzerinde lehimize gelişen ne kadar avantaj varsa, hepsi har vurup harman savrulurken; devlet içinde ve devletle birlikte birileri milletin üzerinden inanılmaz zengin oluyor.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi milletin cebinden kılıfına uydurularak ç/alınan parayla devletin kanalı TRT ile YPM (Yalan Propaganda Merkezi) medya imparatorluğu besleniyor.

Milletin cebinden alınan par

Zaman
Ana Sayfa
26.01.2016
NurullahÖztürk-Enerjifiyatlarındakidüşüştüketiciyenasılyansıdı?Nurullah Öztürk - Enerji fiyatlarındaki düşüş tüketiciye nasıl yansıdı?
Nurullah Öztürk - Enerji fiyatlarındaki düşüş tüketiciye nasıl yansıdı?
Zaman
26.01.2016
02:28

Cumartesi günkü yazıda doğalgaz ve petrolün son dönemdeki uluslararası ve ulusal rallisinden bahsetmiştim.

Bu kez doğalgaz ve petrolün perakende tüketiciye nasıl yansıdığından bahsetmek istiyorum.

İşe önce şu tespiti yapmakla başlayalım: Yeryüzünde petrol ve doğalgazı en pahalı kullanan tüketiciler Türkiyede.

Türk tüketicisinin gelir gider dengesini hesaba kattığımızda petrol ve doğalgaz kullanım fiyatında açık ara dünya lideriyiz.

Petrol fiyatlarının 1 Ocak 2104te 102 dolar, 1 ocak 2015te 48 dolar ve 1 Ocak 2016da 30 doların altına düştüğü ve petrol fiyatlarında sadece 2014-2015 arasında ortalama yüzde 113 düşüş yaşandığı bilgisini göz önünde bulundurursak, döviz kuru artışından arındırdığımızda petrolde minimum yüzde 85lik bir iyileştirme yapılması gerektiğini görürüz.

Türkiyede akaryakıtın litresi 1 Ocak 2015te benzin 4,27, motorin 3,75 TL iken; 19 Ocak 2016da benzin 4,22, motorin 3,36 TL olmuş. İndirim yıllık ortalama yüzde 14ler seviyesinde gerçekleşmiş.

Petrolün varil fiyatının sudan ucuz hale geldiği bir ortamda dahi Türkiyede benzinin litresi 4 TLnin üstünde, çünkü devlet petrolün her gramına yüzde 65 vergi eklemektedir.

Tüketici sepetinde elektrik, su ve doğalgazın payı ortalama yüzde 7,5, akaryakıtın payı yüzde 5,5 civarındadır. Ortalama büyüklükteki bir şirketin cirosunda sektörüne göre değişkenlik göstermekle birlikte bu oran ortalama yüzde 1,5 civarında seyretmektedir.

Türkiye akaryakıt ve doğalgazı dörtte bir fiyata satın almasına karşın son dört yılda dolaylı artışların dışında direkt olarak doğalgaza yüzde 57, elektriğe yüzde 47 oranında zam yaptı.

İGDAŞ 2014 yılında 0,93 liradan sattığı doğalgazı 2015 yılında 1 TLnin üzerine çıkardı.

Tüketici soygunla karşı karşıya

Elektriğe direkt yapılan zamların dışında dolaylı olarak eklenen dağıtım bedeli gibi zamlar ile tüketicinin yasal kılıfına uydurulmuş bir soygunla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.

Somut olarak izah etmek gerekirse; tüketici dörtte bir fiyata alması gereken elektriği tam dört katı pahalı fiyattan almakla kalmamakta, üzerine yüklenen ekstralar ile fatura daha da şişirilmektedir.

Örneğin 215 TLlik elektrik kullandınız. (Aslında olması gereken bu rakamın dörtte biri.)

Bu rakama ilave olarak tam 118 TL dağıtım bedeli yanında, ayrıca 2,5 TL enerji fonu, 4,35 lira TRT payı ve 11 lira BTV ile elektrik faturanız 415 liraya çıkartılmaktadır.

Son güncellemeye göre 20 milyonun üzerine çıkan hane sayısına göre hesap ettiğimizde her ay elektrik ve doğalgaz faturalarına ilave edilen 1 TLlik artışı hesaba kattığımızda, Mercedeslere ödenen paranın çerez parası olduğu söyleminin hakikat olduğu ortaya çıkmaktadır.

Yükselen dağıtım bedelleri ister istemez, kim bu dağıtıcılar ve bu artışlar kimin için sorusunu akla getirmektedir.

DAĞITIM BEDELİ NEDEN ARTTI?

Dünyada elektrik ve akaryakıt ucuzlarken, bırakın indirimi, mevcut fiyatı koruyup üzerine yüzde 50-60 zam yapan bir ülkede yaşamaya çalışıyoruz.

Bu gerçek ortada dururken, kullanılan elektrik fiyatı kadar dağıtım bedeli kimlerin hayrına diye araştırdığımızda, karşımıza çıkan firma ve sahiplerini görünce işin aslını o zaman öğrendik. Bir zamanlar ihaleler şeffaf yapılıyor/muş gibi yapılıyordu. İşte o zamanlardan birinde İstanbul Avrupa yakası elektrik dağıtım ihalesini en son Digitürk şirketi elinden alınan Karamehmet kazanmıştı. Sonra bu ihale iptal edildi (!)

İstanbul Avrupa yakasında elektrik dağıtım şirketinin değiştiğini, tüketiciler elektrik faturaları eline geçince öğrendi.

İstanbul Avrupa yakası elektrik dağıtım şirketi CLK: Cengiz, Limak, Kolin.

CLK kim mi: Milletin ... koyan M. Cengiz, TFF başkan vekili Nihat Özdemir ve Naci Koloğlundan oluşan ortaklık.

CLK şimdilik başta İstanbul olmak üzere Antalya, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Sivas, Tokat, Yozgat, Yalova, Burdur gibi önemli şehirlerin dağıtıcısı, sırada yenileri var.

Bu isimlerin birçok ortak noktası yanında, en önemli ortak özelliklerinden biri de medya.

Medya sektörü kendilerinin isteyerek girdiği ve olmak istedikleri bir alan değil ama varlar.

Birileri milletin üzerinden zengin oluyor

Özetle demem o ki;

Dünya üzerinde lehimize gelişen ne kadar avantaj varsa, hepsi har vurup harman savrulurken; devlet içinde ve devletle birlikte birileri milletin üzerinden inanılmaz zengin oluyor.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi milletin cebinden kılıfına uydurularak ç/alınan parayla devletin kanalı TRT ile YPM (Yalan Propaganda Merkezi) medya imparatorluğu besleniyor.

Milletin cebinden alınan par

Zaman
Köşe Yazıları
26.01.2016
NurullahÖztürk-Enerjifiyatlarındakidüşüştüketiciyenasılyansıdı?Nurullah Öztürk - Enerji fiyatlarındaki düşüş tüketiciye nasıl yansıdı?
Melih Arat - Jediler ve öğrenciler
Zaman
21.01.2016
02:05

Dünyada yüz milyonlarca hayranı olan Star Wars filmleri, birçoğumuz için oldukça ilginç dersler içeriyor.

Öncelikle insan yetiştirme konusunda filmin öyküsündeki uygulamalar, bizim dünyadaki uygulamalarımızdan bir hayli farklı. Tipik bir öğrenci, okula gider gelir ve hayatta kendi yolunu bulması beklenir. İş hayatı da bundan çok farklı değildir. İşyerinde sınıf eğitimleri ve kurslar olsa da çalışan sonunda iş macerasının içinde yalnızdır. Star Warstaki Jedi-Padawan ilişkisi ise oldukça farklı. Dünya karşılığı olarak usta-çırak ilişkisi olarak tanımlayabileceğimiz Jedi-Padawan ilişkisi, Padawan açısından bakıldığında oldukça yol gösterici.

Bir üniversite öğrencisi, kendisine yol gösterecek bir Jedi-bir usta bulmalıdır. Bu usta, iş dünyasından profesyonel bir yönetici veya bir girişimci olabilir. Ustalık bilgelikten çok, tecrübeyle ilgilidir. Bir işi yapmayı öğrenmiş olmak, bilgelik değildir ama bir başkasına yol göstermek için yeterlidir. Bir üniversite öğrencisi bir iş insanını kendine usta olarak seçerse, onun profesyonel yeteneklerine odaklanmalıdır.

Star Warsun usta-çırak ilişkisinde en çok öne çıkan şey, usta ve çırağın neredeyse mümkün olan tüm zamanlarda birlikte olmalarıdır. Usta, çırağının önünde tam bir örnek oluşturmaktadır. Çırak da ustaya gerektiği zaman işlerini hızlandırma konusunda destek olur. Ustanın en önemli işlevlerinden biri çırağa hem kendi hem de çırağın eylemleri hakkında bilgi vermek ve analizler yapmaktır. Ustaların çırağı bulduklarında ukala bir tavırla, sürekli nasihat vermeleri çırağı rahatsız edebilir. İşin nasihat veya öğretmenlik kısmı yeri geldiğinde yapılmalıdır. İlişkide belirli bir olgunlaşmadan sonra çırak da ustasına, ustasının eylemleri hakkında nezaket sınırları içinde geri bildirim verebilir.

Ustanın çırağın yetişmesine katkıda bulunmak için mümkün olan her fırsatı kullanması gereklidir. Dışarıda yemek yemek, spor yapmak, uygun olan seyahatler, sunumlar ve benzeri toplantılar çırağın gelişmesine fırsat verecektir.

Çırakların en önemli değerlerinden biri eylem insanı olmalarıdır. Söylenen şeyi hemen yapmaları, onları kıymetli yapar. Bu anlamda bu yazıyı okuyan bir üniversite öğrencisi olsaydım, bu yazıyı hemen keser, aklımdaki bir yöneticiye gidip yazıyı gösterir ve çırağı olmak istediğimi söylerdim.

Zaman
Ana Sayfa
21.01.2016
MelihArat-JedilerveöğrencilerMelih Arat - Jediler ve öğrenciler
Melih Arat - Jediler ve öğrenciler
Zaman
21.01.2016
01:55

Dünyada yüz milyonlarca hayranı olan Star Wars filmleri, birçoğumuz için oldukça ilginç dersler içeriyor.

Öncelikle insan yetiştirme konusunda filmin öyküsündeki uygulamalar, bizim dünyadaki uygulamalarımızdan bir hayli farklı. Tipik bir öğrenci, okula gider gelir ve hayatta kendi yolunu bulması beklenir. İş hayatı da bundan çok farklı değildir. İşyerinde sınıf eğitimleri ve kurslar olsa da çalışan sonunda iş macerasının içinde yalnızdır. Star Warstaki Jedi-Padawan ilişkisi ise oldukça farklı. Dünya karşılığı olarak usta-çırak ilişkisi olarak tanımlayabileceğimiz Jedi-Padawan ilişkisi, Padawan açısından bakıldığında oldukça yol gösterici.

Bir üniversite öğrencisi, kendisine yol gösterecek bir Jedi-bir usta bulmalıdır. Bu usta, iş dünyasından profesyonel bir yönetici veya bir girişimci olabilir. Ustalık bilgelikten çok, tecrübeyle ilgilidir. Bir işi yapmayı öğrenmiş olmak, bilgelik değildir ama bir başkasına yol göstermek için yeterlidir. Bir üniversite öğrencisi bir iş insanını kendine usta olarak seçerse, onun profesyonel yeteneklerine odaklanmalıdır.

Star Warsun usta-çırak ilişkisinde en çok öne çıkan şey, usta ve çırağın neredeyse mümkün olan tüm zamanlarda birlikte olmalarıdır. Usta, çırağının önünde tam bir örnek oluşturmaktadır. Çırak da ustaya gerektiği zaman işlerini hızlandırma konusunda destek olur. Ustanın en önemli işlevlerinden biri çırağa hem kendi hem de çırağın eylemleri hakkında bilgi vermek ve analizler yapmaktır. Ustaların çırağı bulduklarında ukala bir tavırla, sürekli nasihat vermeleri çırağı rahatsız edebilir. İşin nasihat veya öğretmenlik kısmı yeri geldiğinde yapılmalıdır. İlişkide belirli bir olgunlaşmadan sonra çırak da ustasına, ustasının eylemleri hakkında nezaket sınırları içinde geri bildirim verebilir.

Ustanın çırağın yetişmesine katkıda bulunmak için mümkün olan her fırsatı kullanması gereklidir. Dışarıda yemek yemek, spor yapmak, uygun olan seyahatler, sunumlar ve benzeri toplantılar çırağın gelişmesine fırsat verecektir.

Çırakların en önemli değerlerinden biri eylem insanı olmalarıdır. Söylenen şeyi hemen yapmaları, onları kıymetli yapar. Bu anlamda bu yazıyı okuyan bir üniversite öğrencisi olsaydım, bu yazıyı hemen keser, aklımdaki bir yöneticiye gidip yazıyı gösterir ve çırağı olmak istediğimi söylerdim.

Zaman
Köşe Yazıları
21.01.2016
MelihArat-JedilerveöğrencilerMelih Arat - Jediler ve öğrenciler
Yanınızda biri bayılsa ne yaparsınız?
Zaman
20.01.2016
15:01

Bazen sokakta dolaşırken, lokantada yemek yerken veya mağazalarda alışverişteyken, durakta beklerken, otobüste seyahat ederken yanınızda birisi bayılsa ne yapardınız? Baygınlık çok hafife alınacak bir durum değildir. Sadece yüzünü yıkamak veya yanağına vurmak, kolonya koklatmak hastaya yardımcı olmak değildir.

Yanınızda bir tanıdığınız veya bir yabancı bayıldığında ona yardımcı olabilmek bazen kişinin hayatını kurtarmak demektir. Yardımı gerçekten bilinçli olarak yaptığınızda işte o zaman yaptığınız yardım anlam kazanır.

Bilinçli olarak yapmazsanız yardım, yardım olmaktan çıkıp kişiye zarar veren bir davranış da olabilir. Yanınızda bayılan bir kişi olduğunda birisinin çıkıp “Açılın ben doktorum” demesini beklemenize gerek yok, o kişiye yardımcı olmak için basit kuralları bilmeniz yeterli.

İLKYARDIMIN PÜF NOKTALARI

Bayılma beyne yeterince oksijen gitmemesi sonucu yaşanan geçici bilinç kaybıdır. Kişi yere düşünce kafa kısmı, kalbin daha aşağısında kaldığı için beyne yeterince kan gider ve bazen kişi hemen kendine gelebilir. Bu nedenle bayılmış ve yere düşmüş bir kişiyi kaldırmaya çalışmak, bir sandalyeye oturtmaya çalışmak ona zarar verebilir.

BAŞINI ÇEVİRİN

Kişiyi yerden kaldırmadan, düştüğü yerin ona zarar verebilecek bir yer olup olmadığını anlamaya çalışın. Eğer kötü bir pozisyondaysa pozisyonunu düzelterek nefes almasını sağlayın, elbise yakasını, kemerini veya boynunda kravat gibi bir eşyası varsa onu gevşetin, takma dişi varsa onu kontrol edin boğazına kaçmış bir cisim olup olmadığına bakın. Etrafında çok kişi varsa çevresini açmaya ve onun daha rahat soluk alıp vermesini sağlamaya çalışın. Bayıldıktan sonra kusma olabileceği için başını yan çevirin, böylece kusma olsa bile kusmuğunun akciğere kaçmasını engellemiş olursunuz. Yüzünü ıslak bezle silin ve soluk alıp almadığını kontrol edin.

KALP MASAJINI BİLİYOR MUSUNUZ?

Eğer soluk alıp vermiyorsa suni solunum ve kalp masajı yapmanız gerekebilir. Eğer bilmiyorsanız yüksek sesle bilen birisinin olup olmadığını çevredeki kalabalığa sorun. Suni solunum yaparken kişinin ağız kısmı ile kendi ağzınız arasına mutlaka bir bez parçası koyarak uygulayın. Böylece herhangi bir bulaşıcı hastalıktan da kendinizi bir nebze korumuş olursunuz. Suni solunumun zorunlu olarak yapılması gerekir. Çünkü 5 dakika içerisinde solunum yolu açılmaz ise hastada beyin ölümü başlar ve bu da bir daha iyileşemeyeceği anlamına gelir.

KOLONYA KOKLATILMALI MI?

Eğer solunum var fakat çok yavaşsa bir kolonya veya amonyak koklatılarak kişinin derin soluk alıp vermesine yardımcı olunabilir ve kendine gelmesi sağlanabilir. Sakın başının altına yastık gibi bir şey koyup rahatlamasını sağlamaya çalışmayın çünkü düşme esnasında boynu zedelenmiş ise bu durumda boynunu çok hareket ettirmek felç olmasına ve engelli bir hayat yaşamasına neden olabilirsiniz. Bir süre yanağının yere değmesi bu tehlikeler yanında hiç önemli bir durum değildir.

SU VERMEYİN!

Baygın bir kişiye su veya benzeri bir sıvı vermeye çalışmayın, çünkü verdiğiniz suyun akciğere kaçması sonucu boğulmalara veya ağır solunum yolu hastalıklarına neden olabilirsiniz. Bayılan kişi soluk alıp vermede zorluk çekiyorsa boynunu destekleyerek baş ve göğüs kısmını hafif yukarı kaldırabilirsiniz.

Bilinci kapalı ve solunumu normal ise ayak kısmını hafif yukarı kaldırarak beyne daha çok kan gitmesini sağlayabilirsiniz. Vücudunda kanamalı bir durum varsa bunu da bir bez parçası ile bastırarak kanamayı durdurmaya çalışın.

Gördüğünüz gibi, bir kişiye yardımcı olmak aslında bu kadar basittir. Yeter ki bilgimiz ve biraz cesaretimiz olsun.

Yardım ederken unutmamamız gereken en önemli kuralı ise tıbbın en önemli kuralı olan, primum non noceredir (ÖNCE ZARAR VERME).

Dr. Fevzi Özgönülün Meydan Gazetesindeki yazısı için tıklayınız..

Zaman
Sağlık
20.01.2016
Yanınızdabiribayılsaneyaparsınız?Yanınızda biri bayılsa ne yaparsınız?
Türksat'ın kârı eridi
Zaman
19.01.2016
02:02

Sermayesinin yüzde 100ü kamuya ait olan Türksatın 2013te 200,7 milyon lira olan kârı, 2014te yüzde 60,6 düşüşle 79,1 milyon liraya geriledi. Kârdaki azalmanın en önemli sebeplerinden biri istihdam harcamalarındaki büyük artış oldu. Bazı üst yöneticiler başta olmak üzere son dönemde kadroya alınan personele verilen yüksek maaşlar nedeniyle eleştirilen şirketin personel gideri, önceki yıla göre yüzde 38 arttı.

Bazı televizyon kanallarını gerekçesiz uydudan çıkarma ve yöneticilerine ödediği astronomik ücretlerle tartışılan Türksatın kârında 2014te şok düşüş yaşandı. Türksat, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mustafa Varank ve Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şenol Kazancının da dahil olduğu yönetim kurulu üyeleri ve üst yöneticilerine kanunun belirlediğinin 3-4 katı fazla maaş ödemesiyle gündeme gelmişti. 157 işçilik kadrosunun kanun hiçe sayılarak ilana çıkılmadan kapalı devre sistemle doldurulduğu Sayıştay tarafından ortaya çıkarılan Türksatın 2012de 1 milyon 250 bin aboneye sahip Kablo TVnin abone sayısı 2014te de 1 milyon 176 bine düşmüştü.

Hazine Müsteşarlığının yeni açıkladığı 2014 Kamu İşletmeleri Raporunda Türksatın gelir gider bilançosuyla ilgili ayrıntılı bilgiler yer aldı. Buna göre Türksatın uydu kiralama ve kullanım, Kablo TV ve uydunet, e-devlet ve kamu kuruluşlarına çağrı merkezi hizmetinden oluşan brüt satış gelirleri 2013e göre yüzde 15,8 artarak 733,8 milyon liraya yükseldi. Satışların maliyeti ise gelirden iki kat fazla yüzde 33,6 artarak 581,3 milyon liraya yükseldi. Faaliyet giderleri de yüzde 22,6 artışla 46,5 milyon liraya çıktı. Türksatın 2013te 200,7 milyon lira olan net kârı 2014te yüzde 60,6 düşüşle 79,1 milyon liraya geriledi. Kârdaki büyük düşüşte kurumun giderlerinin 2013e göre yüzde 34,9 oranında artış göstermesi etkili oldu.

148 KİŞİ İŞE ALINDI

2014te personel için esas ücretler, ek ödemeler ve sosyal giderler olmak üzere toplam 111,9 milyon harcama yapan Türksatın personel giderleri, 2013e göre yüzde 38 arttı. Personel giderlerindeki yüksek orandaki artış, çalışan sayısının bir önceki yıla göre yüzde 20,5 artmasından kaynaklandı. Şirketin 2013te 722 olan çalışan sayısı 2014te 870e yükseldi. Şirketin dışarıdan sağlanan fayda ve hizmetler için yaptığı harcamalar 2013e göre yüzde 20,1 artarak 318 milyon liraya, amortisman ve tükenme payı giderleri de yüzde 90a yakın artışla 127,4 milyon liraya yükseldi.

Sayıştay: Maliyetleri azaltmak için ilave tedbirler alın

Türksatın maliyetlerinin net satışlarına oranla hızla yükselmesi Sayıştayın 2014 Türksat denetim raporunda da eleştirildi. Raporda üretim maliyetlerinin net satışlara oranı 2013te yüzde 72,05 iken, 2014te yüzde 83,90 olarak gerçekleştiğine dikkat çekildi. Şirket tarafından üretilen hizmetlerin dört ana başlık altında toplandığı belirtilen raporda kablo-TV hizmetinin 343 milyon TL toplam maliyetle şirket giderleri açısından ilk sırada yer aldığı belirtildi. Raporda şu ifadelere yer verildi: “Kablo TV toplam abone sayısının 1 milyon 176.022 olduğu dikkate alındığında abone başı yıllık maliyetin 291,6 TL, aylık maliyetin ise 24,3 TL olduğu ortaya çıkmaktadır. Kablo TV şebekesindeki kapasite kullanım oranının yüzde 37,4 gibi oldukça düşük bir değerden yüzde 75 gibi optimum bir değere çıkması halinde bu maliyetlerin de yarı yarıya düşmesi ve hizmetin kârlı ve verimli bir hale gelmesi mümkün olabilecektir.” Sayıştay raporunda Türksatın uydu haberleşme dışındaki hizmetlerde 2014 yılında faaliyet kârı elde edilemediği hatırlatılarak üretimde maliyetleri azaltmak üzere ilave tedbirlerin alınması istendi.

Zaman
Ekonomi
19.01.2016
TürksatınkârıeridiTürksatın kârı eridi
Türksat'ın kârı eridi
Zaman
19.01.2016
02:02

Sermayesinin yüzde 100ü kamuya ait olan Türksatın 2013te 200,7 milyon lira olan kârı, 2014te yüzde 60,6 düşüşle 79,1 milyon liraya geriledi. Kârdaki azalmanın en önemli sebeplerinden biri istihdam harcamalarındaki büyük artış oldu. Bazı üst yöneticiler başta olmak üzere son dönemde kadroya alınan personele verilen yüksek maaşlar nedeniyle eleştirilen şirketin personel gideri, önceki yıla göre yüzde 38 arttı.

Bazı televizyon kanallarını gerekçesiz uydudan çıkarma ve yöneticilerine ödediği astronomik ücretlerle tartışılan Türksatın kârında 2014te şok düşüş yaşandı. Türksat, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mustafa Varank ve Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şenol Kazancının da dahil olduğu yönetim kurulu üyeleri ve üst yöneticilerine kanunun belirlediğinin 3-4 katı fazla maaş ödemesiyle gündeme gelmişti. 157 işçilik kadrosunun kanun hiçe sayılarak ilana çıkılmadan kapalı devre sistemle doldurulduğu Sayıştay tarafından ortaya çıkarılan Türksatın 2012de 1 milyon 250 bin aboneye sahip Kablo TVnin abone sayısı 2014te de 1 milyon 176 bine düşmüştü.

Hazine Müsteşarlığının yeni açıkladığı 2014 Kamu İşletmeleri Raporunda Türksatın gelir gider bilançosuyla ilgili ayrıntılı bilgiler yer aldı. Buna göre Türksatın uydu kiralama ve kullanım, Kablo TV ve uydunet, e-devlet ve kamu kuruluşlarına çağrı merkezi hizmetinden oluşan brüt satış gelirleri 2013e göre yüzde 15,8 artarak 733,8 milyon liraya yükseldi. Satışların maliyeti ise gelirden iki kat fazla yüzde 33,6 artarak 581,3 milyon liraya yükseldi. Faaliyet giderleri de yüzde 22,6 artışla 46,5 milyon liraya çıktı. Türksatın 2013te 200,7 milyon lira olan net kârı 2014te yüzde 60,6 düşüşle 79,1 milyon liraya geriledi. Kârdaki büyük düşüşte kurumun giderlerinin 2013e göre yüzde 34,9 oranında artış göstermesi etkili oldu.

148 KİŞİ İŞE ALINDI

2014te personel için esas ücretler, ek ödemeler ve sosyal giderler olmak üzere toplam 111,9 milyon harcama yapan Türksatın personel giderleri, 2013e göre yüzde 38 arttı. Personel giderlerindeki yüksek orandaki artış, çalışan sayısının bir önceki yıla göre yüzde 20,5 artmasından kaynaklandı. Şirketin 2013te 722 olan çalışan sayısı 2014te 870e yükseldi. Şirketin dışarıdan sağlanan fayda ve hizmetler için yaptığı harcamalar 2013e göre yüzde 20,1 artarak 318 milyon liraya, amortisman ve tükenme payı giderleri de yüzde 90a yakın artışla 127,4 milyon liraya yükseldi.

Sayıştay: Maliyetleri azaltmak için ilave tedbirler alın

Türksatın maliyetlerinin net satışlarına oranla hızla yükselmesi Sayıştayın 2014 Türksat denetim raporunda da eleştirildi. Raporda üretim maliyetlerinin net satışlara oranı 2013te yüzde 72,05 iken, 2014te yüzde 83,90 olarak gerçekleştiğine dikkat çekildi. Şirket tarafından üretilen hizmetlerin dört ana başlık altında toplandığı belirtilen raporda kablo-TV hizmetinin 343 milyon TL toplam maliyetle şirket giderleri açısından ilk sırada yer aldığı belirtildi. Raporda şu ifadelere yer verildi: “Kablo TV toplam abone sayısının 1 milyon 176.022 olduğu dikkate alındığında abone başı yıllık maliyetin 291,6 TL, aylık maliyetin ise 24,3 TL olduğu ortaya çıkmaktadır. Kablo TV şebekesindeki kapasite kullanım oranının yüzde 37,4 gibi oldukça düşük bir değerden yüzde 75 gibi optimum bir değere çıkması halinde bu maliyetlerin de yarı yarıya düşmesi ve hizmetin kârlı ve verimli bir hale gelmesi mümkün olabilecektir.” Sayıştay raporunda Türksatın uydu haberleşme dışındaki hizmetlerde 2014 yılında faaliyet kârı elde edilemediği hatırlatılarak üretimde maliyetleri azaltmak üzere ilave tedbirlerin alınması istendi.

Zaman
Ana Sayfa
19.01.2016
TürksatınkârıeridiTürksatın kârı eridi
Bir münafık portresi: Abdullah bin Übeyy bin Selûl
Zaman
15.01.2016
02:04

Asrı saadette, saadetten mahrum kalan bir isim İbn Selûl… Önce Müslüman oldu sonra fitne, iftira ve komplolarla Müslümanların arasını bozmaya çalıştı. O, ismini bu zamana kadar, yaptığı kötülüklerden dolayı taşıdı. Tarihe de münafıkların lideri olarak geçti.

Kuran-ı Kerimdeki ayetlerin sebeb-i nüzulüne (iniş sebebi) bakınca karşımıza birçok farklı neden, olay ve kişi çıkar. Bu ayetlerin bazılarına konu olan isim Abdullah b. Übeyy b. Selûldür. Fakat o, ne yazık ki yaptığı iyiliklerden değil çıkardığı fitne, insanlar arasına attığı nifak ve komplo teorilerinden dolayı bu ayetlerin inmesine sebep olur.

Münafıkların lideri olarak anılan İbn Selûl, Bedir Savaşından sonra Müslüman olduğunu ilan etmesine rağmen vefatına kadar Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve İslam dinine karşı kin ve düşmanlık besler.

İKTİDAR HIRSI ONU EFENDİMİZE DÜŞMAN ETTİ

İbn Selûlün, bu düşmanca tavrının altında yatan nedenlerden biri, tam Yesrib halkının başına geçecekken Efendimizin (aleyhissalatü vesselam) Medineye hicreti ile bu olayın gerçekleşememesidir. İktidar olma hırsı onun içinde büyüdükçe Müslümanlığını ilan etmesi, onu İslama zarar vermeye çalışmaktan alıkoymadı.

Öyle ki Efendimizi öldürmeyi bile düşündü. Kendisi Medinenin başına geçemeyince Kureyşin ileri gelenleri ona bir mektup gönderdi. Mektupta Hz. Muhammedi öldürürse ona lider olması için yardım edecekleri yazıyordu. Fakat Medinede çoğunluk Müslüman olunca, buna cesaret edemedi.

Peki, Hazreti Peygambere ve İslama bu kadar düşmanca bakan bir insan neden ve nasıl Müslüman oldu?

Müslümanlar Bedir Savaşından galip çıkınca İbn Selûl Medineye lider olamayacağını anlar, şehirde müşrik olarak kalamayacağını düşünerek Müslümanlığı kabul eder. Fakat komplolardan, yalan yanlış haberler yaymaktan, Müslümanların arasını karıştırmaktan geri durmaz. Onun işbirlikçilerinden biri de Medineli Yahudilerdir. Bir dönem, Bedir zaferini hazmedemeyen Yahudiler bazı aşırılıklar yapar. Fakat sonunda Peygamberimizin hükmüne razı olurlar. İbn Selûl burada da karşımıza çıkar. Efendimize eskiden Yahudilere yakınlığıyla bilinen Hazrec kabilesinin bu konuda Yahudilerle anlaştığı yalanını söyler.

Bunun üzerine Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmemeyi emreden Maide Sûresi 51. ayet nazil olur. Sûrenin devamındaki 52. ayette ise İbn Selûl ve onun taraftarları kastedilerek onların “kalplerinde hastalık olduğu” ifade edilir.

Uhud Savaşında da İbn Selûlün taşkınlığına şahit oluyoruz. Efendimiz 700 kişi ile Uhuda giderken İbn Selûl de 300 kişiyi toplayıp bu gruba katılır. Fakat yolun yarısında “Savaşa gittiğinizi bilmiyordum” diyerek geldiği kişilerle Medineye geri döner.

ALLAH RESûLÜNÜN EŞİNE BİLE İFTİRA ATTI

Müminlerin annesi Hazreti Aişe… O da İbn Selûlün iftiralarına maruz kaldı. Yalanı kendini aşan bu adam küçük yaştan beri Efendimizle aynı çatı altında yaşayan, en fazla hadis rivayet eden ravilerden biri olan, kadınlar hakkında birçok bilgiyi ondan öğrendiğimiz, haya ve edeple oturup kalkan bu güzide insana iftirada bulundu. Bu iftira oldukça ağırdı ve Hazreti Aişe (radiyallahu anha), annemize çok zor günler yaşattı. Hadise şuydu: İçlerinde Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) de bulunduğu bir kafile ile yola çıkarlar. Medineye yakın bir yerde dinlenmek için durduklarında gerdanlığını düşürdüğünü fark eden Hazreti Aişe onu aramaya koyulur ve kafilenin gerisinde kalır. Kafileyi kaybedince de yokluğunu fark edip geri döneceklerini düşünerek beklemeye başlar. Bir süre sonra artçı görevinde bulunan Safvan İbn-i Muattal (radiyallahu anh) onun bir ağaç altında uyuyor olduğunu görür. Kendisini uygun bir şekilde uyandırır ve devesine bindirip kafileye yetiştirir. Bu durumu gören İbn Selûl, Safvan İbn-i Muattal ve Hz. Aişe hakkında asılsız iftirada bulunur. Uzun bir süre kendisine atılan iftiradan habersiz olan Hazreti Aişe, bir gün yolda giderken bu acı olayı öğrenir. Duyduğu haberin şoku ile annesinin yanına gider. Gözü yaşlı bunun gerçek olmadığını söyler. Ardından Hazreti Ebubekir yanlarına gelir, o da kızı ve karısı ile gözyaşı döker.

Ortaya atılan bu çirkin iftira herkesi derinden yaralar. İnsanları suizanda bırakır. Daha sonra bu yalana inananları mahcup eder. Bu asılsız suçlama koca bir toplumu etkiler ve zan altında bırakır.

Hazreti Aişe, hüzünle ve Allaha tevekkül ederek aklanacağı günü bekler. Ona atılan iftira daha sonra “ifk hadisesi” olarak İslam tarihinde yerini alır.

Nihayetinde temiz bir kadına yapılan bu kötü karalama, Nur Suresinde 10-27 arasındaki ayetlerin inmesine sebep olur. Ve Hazreti Aişenin hiçbir hatası olmadığı Allahın ayetleri ile onayla

Zaman
Ana Sayfa
15.01.2016
BirmünafıkportresiAbdullahbinÜbeyybinSelûlBir münafık portresi Abdullah bin Übeyy bin Selûl
Bir münafık portresi: Abdullah bin Übeyy bin Selûl
Zaman
15.01.2016
01:56

Asrı saadette, saadetten mahrum kalan bir isim İbn Selûl… Önce Müslüman oldu sonra fitne, iftira ve komplolarla Müslümanların arasını bozmaya çalıştı. O, ismini bu zamana kadar, yaptığı kötülüklerden dolayı taşıdı. Tarihe de münafıkların lideri olarak geçti.

Kuran-ı Kerimdeki ayetlerin sebeb-i nüzulüne (iniş sebebi) bakınca karşımıza birçok farklı neden, olay ve kişi çıkar. Bu ayetlerin bazılarına konu olan isim Abdullah b. Übeyy b. Selûldür. Fakat o, ne yazık ki yaptığı iyiliklerden değil çıkardığı fitne, insanlar arasına attığı nifak ve komplo teorilerinden dolayı bu ayetlerin inmesine sebep olur.

Münafıkların lideri olarak anılan İbn Selûl, Bedir Savaşından sonra Müslüman olduğunu ilan etmesine rağmen vefatına kadar Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve İslam dinine karşı kin ve düşmanlık besler.

İKTİDAR HIRSI ONU EFENDİMİZE DÜŞMAN ETTİ

İbn Selûlün, bu düşmanca tavrının altında yatan nedenlerden biri, tam Yesrib halkının başına geçecekken Efendimizin (aleyhissalatü vesselam) Medineye hicreti ile bu olayın gerçekleşememesidir. İktidar olma hırsı onun içinde büyüdükçe Müslümanlığını ilan etmesi, onu İslama zarar vermeye çalışmaktan alıkoymadı.

Öyle ki Efendimizi öldürmeyi bile düşündü. Kendisi Medinenin başına geçemeyince Kureyşin ileri gelenleri ona bir mektup gönderdi. Mektupta Hz. Muhammedi öldürürse ona lider olması için yardım edecekleri yazıyordu. Fakat Medinede çoğunluk Müslüman olunca, buna cesaret edemedi.

Peki, Hazreti Peygambere ve İslama bu kadar düşmanca bakan bir insan neden ve nasıl Müslüman oldu?

Müslümanlar Bedir Savaşından galip çıkınca İbn Selûl Medineye lider olamayacağını anlar, şehirde müşrik olarak kalamayacağını düşünerek Müslümanlığı kabul eder. Fakat komplolardan, yalan yanlış haberler yaymaktan, Müslümanların arasını karıştırmaktan geri durmaz. Onun işbirlikçilerinden biri de Medineli Yahudilerdir. Bir dönem, Bedir zaferini hazmedemeyen Yahudiler bazı aşırılıklar yapar. Fakat sonunda Peygamberimizin hükmüne razı olurlar. İbn Selûl burada da karşımıza çıkar. Efendimize eskiden Yahudilere yakınlığıyla bilinen Hazrec kabilesinin bu konuda Yahudilerle anlaştığı yalanını söyler.

Bunun üzerine Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmemeyi emreden Maide Sûresi 51. ayet nazil olur. Sûrenin devamındaki 52. ayette ise İbn Selûl ve onun taraftarları kastedilerek onların “kalplerinde hastalık olduğu” ifade edilir.

Uhud Savaşında da İbn Selûlün taşkınlığına şahit oluyoruz. Efendimiz 700 kişi ile Uhuda giderken İbn Selûl de 300 kişiyi toplayıp bu gruba katılır. Fakat yolun yarısında “Savaşa gittiğinizi bilmiyordum” diyerek geldiği kişilerle Medineye geri döner.

ALLAH RESûLÜNÜN EŞİNE BİLE İFTİRA ATTI

Müminlerin annesi Hazreti Aişe… O da İbn Selûlün iftiralarına maruz kaldı. Yalanı kendini aşan bu adam küçük yaştan beri Efendimizle aynı çatı altında yaşayan, en fazla hadis rivayet eden ravilerden biri olan, kadınlar hakkında birçok bilgiyi ondan öğrendiğimiz, haya ve edeple oturup kalkan bu güzide insana iftirada bulundu. Bu iftira oldukça ağırdı ve Hazreti Aişe (radiyallahu anha), annemize çok zor günler yaşattı. Hadise şuydu: İçlerinde Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) de bulunduğu bir kafile ile yola çıkarlar. Medineye yakın bir yerde dinlenmek için durduklarında gerdanlığını düşürdüğünü fark eden Hazreti Aişe onu aramaya koyulur ve kafilenin gerisinde kalır. Kafileyi kaybedince de yokluğunu fark edip geri döneceklerini düşünerek beklemeye başlar. Bir süre sonra artçı görevinde bulunan Safvan İbn-i Muattal (radiyallahu anh) onun bir ağaç altında uyuyor olduğunu görür. Kendisini uygun bir şekilde uyandırır ve devesine bindirip kafileye yetiştirir. Bu durumu gören İbn Selûl, Safvan İbn-i Muattal ve Hz. Aişe hakkında asılsız iftirada bulunur. Uzun bir süre kendisine atılan iftiradan habersiz olan Hazreti Aişe, bir gün yolda giderken bu acı olayı öğrenir. Duyduğu haberin şoku ile annesinin yanına gider. Gözü yaşlı bunun gerçek olmadığını söyler. Ardından Hazreti Ebubekir yanlarına gelir, o da kızı ve karısı ile gözyaşı döker.

Ortaya atılan bu çirkin iftira herkesi derinden yaralar. İnsanları suizanda bırakır. Daha sonra bu yalana inananları mahcup eder. Bu asılsız suçlama koca bir toplumu etkiler ve zan altında bırakır.

Hazreti Aişe, hüzünle ve Allaha tevekkül ederek aklanacağı günü bekler. Ona atılan iftira daha sonra “ifk hadisesi” olarak İslam tarihinde yerini alır.

Nihayetinde temiz bir kadına yapılan bu kötü karalama, Nur Suresinde 10-27 arasındaki ayetlerin inmesine sebep olur. Ve Hazreti Aişenin hiçbir hatası olmadığı Allahın ayetleri ile onayla

Zaman
Sağlık
15.01.2016
BirmünafıkportresiAbdullahbinÜbeyybinSelûlBir münafık portresi Abdullah bin Übeyy bin Selûl
El yazısı çocuğa ağır yük!
Zaman
12.01.2016
14:13

İlkokul 1inci sınıfta çocuğu olan ailelerin en çok şikâyet ettiği konuların başında el yazısıyla yazma zorunluluğu geliyor. Çocuklarının el yazısı yazmakta çok zorlandığını belirten aileler, çocukların kağıda düz çizgi çizmesinin bile zor olduğunu ifade ediyor. Genelde aile ile çocuk arasındaki tüm gerginlikler ödev ve derslerle ilgili olur. Henüz oyun çağında olan çocuk için okul sorumlulukları çok ağır gelir.

EL KASLARINA UYGUN DEĞİL

Çocuk okuldaki yoğun günün ardından eve geldiğinde dinlenmek ve oyun oynamak istiyor. Anne-baba ise oyun yerine ödev yapması gerektiğini hatırlatınca çocuğun masaya oturması daha zor oluyor. Masaya oturmakta zorlanan çocuk için düz yazı yazmak bile zorken birde el yazısı yazmaya çalışmak iki kat zor geliyor. Çocukların yeterince gelişmeyen el kasları el yazısı için uygun değil. Bazı çocukların bırakın el yazısını, kalem tutmak için bile kasları yeterince gelişmemiş oluyor.

OKULDAN SOĞUTABİLİR

İlkokul 1. sınıf çocuklar için çok kritik bir dönem. Çünkü çok çeşitli ailelerden gelen, farklı gelişim düzeylerindeki çocuklar bir araya ilk defa okulda geliyor. Birisi kalem tutmayı bilir ve girişkenken, diğeri çekinken ve kalem tutmayı bilmiyor. Bu nedenle el becerileri gelişmemiş bir çocuğa el yazısı konusunda baskı yapmak çocuğun okuldan soğumasına neden olabilir. Kalem tutmayı bilen çocuk okula özgüvenle başlarken, diğeri kendini yetersiz hisseder ve özgüveni düşer. Bu durum bir süre sonra çocuğun psikolojisini de olumsuz etkilemeye başlar. Çocuk okula ağlayarak gider ve bu durum okul fobisine dönebilir. Okula giderken karnınn ağrıdığını, midesinin bulandığını, hasta olduğunu söyler ve sürekli okula gitmemek için bahaneler bulur.

SORUMLULUKLARINI AZALTIN!

Okul fobisi birçok nedenle gelişebilir. Ama okulda ona zor gelen görevler ya da okul yaşanan bir travmatik olay okul fobisini tetikleyebilir. El yazısı nedeniyle öğretmenin ve anne babanın baskı yapması da bu nedenlerden biri olabilir. Bu nedenle çocuğun ilk senesinde çocuğun okula uyumunu arttırmak ve okulu sevdirmek çalışmak gerekir. İlk sene mümkün olduğunca çocukların okul sorumluluklarının azaltılması, oyun saatlerinin arttırılması çok önemli.

NE KADAR GEREKLİ?

Eğer çocukların el yazısı öğrenmesi isteniyorsa da çocuğun okula alışması ve en azından 1inci sınıfın bitmesi beklenmeli. Çocuk bir sene içinde el kaslarını geliştirmiş olur, okul ortamına alışmış olur. Böylece el yazısını öğrenmekte o kadar fazla zorlanmayacaktır. Tabii yaşadığımız bu dijital çağda çocuklara el yazısı öğretmek ne kadar gerekli, değerlendirmek gerekir. Artık her şey bilgisayar üzerinden yapılıyor. Her resmi kurumun dijital veri tabanı oluşturulmuş. Yetişkinler olarak biz de kâğıt kalem yerine bilgisayarda yazışmalarımızı yapıyoruz. Bu nedenle önemli olan çocuklara kaldıramayacakları okul sorumlulukları verip okuldan soğutmak değil, çocukların okula severek gitmelerini ve iyi bir eğitim almalarını sağlamaktır.

Pedagog Sevil Yavuzun Meydan Gazetesindeki yazısı için tıklayınız..

Zaman
Sağlık
12.01.2016
ElyazısıçocuğaağıryükEl yazısı çocuğa ağır yük
Diyanet'in fıkıhla imtihanı
Zaman
12.01.2016
12:41

Eski hikayedir, bir medrese mollası uzun uzadıya eğitim aldıktan sonra ben artık öğreneceğimi öğrendim diye bir camiye gider.

Gittiği camide görev yapan imamın çok ta eğitimli olmadığını, yanlışı doğruya katarak anlattığını görünce cemaate işin doğrusunu anlatmaya kalkar. Caminin imamı da dünkü mollanın kendisini yanlışladığına içerler ve mollayı halk karşısında imtihana davet eder. imam mollaya öküz yazmasını söyler. Molla Arap alfabesi ile öküz yazar. İmam, kağıda bir öküz kafası resmi çizer ve halka hangisinin da ha çok öküze benzediğini sorar. Okuma yazmadan bi haber “Milletin iradesi” imamın çizdiği öküz kafasının daha çok benzediğini söyleyince mollayı yuhlayarak camiden ve köyden kovarlar… Hikayenin uzunca bir devamı var ama burada kısa kesip hissemize dönelim. Molla medreseye gerisin geri döner ve müderrisine olanı biteni anlatır. Müderris te ona “Sen her ilmi öğrenmişsin ama ilmi siyaseti öğrenememişsin, biraz daha çalış bu ilmi de öğren der.”

Diyanetin fetva hattı da biraz bu hikayeye benziyor. Ortaya çıkan durum ne kadar iğrenç ve iç bulandırıcı olsa da diyanet camiası anlamakta güçlük çekiyor. O fetvayı veren sorulan soruya cevap verdiğini sanırken verdiği bilginin kitapta durduğu gibi duramayacağının farkında değil. Orada kaynak gösterdiği kitaplar orta çağa ait kitaplar ve ilahiyat camiası hala o kitapları okuyarak fıkıh öğreniyor. Halk kitaplarda yazılanları orda yazdığı gibi anlamaz. Siz de nerede yanlış yaptığınızı sorgulamakla kalırsınız.

Yüz yıl önce (1911-1912) yazdığı Muhakemat adlı eserinde Bediüzzaman bugünün diyanetçilerine konuşuyor. İlmin nasıl öğrenilmesi gerektiğini anlatırken aşağıdaki ifadeleri kullanıyor.

Araştırmacı, inci arayan dalgıç gibi olmalıdır. Detayı öğrenirken geçmişin derinliklerine gidebilmek, mantığın terazisi ile tartabilmek, herşeyin kaynağını bulmak zorundadır. Bir asıl üzerinden birçok hurafe ve hakikat dışılık doğar. Bunun karşısında mantığı ve belağatı rehber edinmek gerekir.

Orta yolun ölçülerini gösterecek, aşırılıkları kıracak, şeriat felsefesi ile belagat, mantık ile hikmettir (hakikat bilgisi -felsefe). Hikmet dedim, çünkü; hayrın çoğu ondadır. Kısmen şerri olsa da azdır. Küçük şerlerden korunmak için hayrın çoğunu terketmek şerrin çoğunu işlemek anlamına gelir. Ehveni şerri tercih etmek gereklidir. Eski felsefenin hayrı az, hurafeleri çok, zihinleri dayanaksız, fikirler taklitle dolu, cahillerden oluşan avamın harcı olduğundan selef bundan bizleri uzak tutmaya çalıştı, Fakat şimdiki hikmet (felsefe) ona nispeten maddi yönden faydası çok yalanı az, fikirler daha hür, ilim ve irfan (marifet) geçerlidir.

Tefsirde zikredilen her konu tefsirden (tefsir ilminden) kaynaklanması gerekmez. İlim ilme kuvvet verir. Matematikte alim olan tıpta cahil olabilir. Fıkıh usulünde müctehid bile olsa meseleleri günün ve muhatabın şartlarına göre yorumlamayana itibar edilmez. Tarihi bir gerçekliktir ki, bir şahıs bir çok ilim dalında uzman olamaz, dört beş konuda çalışma yapmak mümkündür ama “Umuma el atmak umumu terk etmek demektir.” Bir alanın uzmanı diğer alanların da yardımına müracaat etmezse, dağınık bilgilerden oluşan bir anlamsızlık ortaya çıkacaktır. Hakikati bütüncül görebilmek için bir fenni esas tutup diğerlerinin yardımına da müracaat etmek gerekir.

İlahiyat camiası yeni dünyanın yeni ihtiyaçlarını öğrenecek kaynaklara ulaşmada o kadar da heyecanlı değiller. “Biz nerede yanlış yaptık?” diye hikayedeki müderrise bugün gitselerdi; “Siz sosyoloji, cinsiyet çalışmaları, psikoloji de okuyun öyle yapın bu işleri.” diye cevap alacaklardı. Gitmedikleri için bu gibi kazalarla karşılaşmaya devam edecekler. Mevcut İslami ilimler öğretiminde bu ilimlerin yeri yok. Olsa bile anlamsız sınırlamalarla karşı karşıyalar. Doğru dürüst sosyoloji ilmi öğrenmeden din sosyolojisi dersiyle, psikolojinin temellerini öğrenmeden din psikolojisi gibi gerçeklikten izole edilmiş çalışmalarla karşı karşıya kalıyorlar. Hatta geçtiğimiz yıllarda ilahiyat fakültelerinden felsefe derslerinin kaldırılması veya saatlerinin azaltılması gibi tartışmalar bile yaşanmıştı. Bugünkü olay gösteriyor ki toplumsal gerçeklikten kopuk hangi bilgiyi biriktirirsen biriktir onun adı ilim olmuyor. Çünkü peygamberin (SAV) bize öğrettiği en önemli dualardan biri “Faydasız ilimden sana sığınırım” idi.

Bediüzzamanın yüz yıl önce yazdıklarını dinlemeyen, onu her türlü iftiralarla düşmanlaştıran bir ilahiyat kitlesi zamanı doğru okuyamadığı için ülkedeki dini hayatı buraya getirdiler. Şimdi onun takipçisi olan ve dünyayı okumaya anlamaya davet eden Hocaefendi için aynı muameleyi yapan ilahiyat camiasının halefleri ise içine düştükleri çukurdan kurtulmak için çırpındıkça iyice balçığa saplanıyorlar.

Otoriter devletin dayatması olan ve İslamcı camianın yıllarca eleştirdiği Diyanet teşkilatı bugün kendi ellerinde kullanışlı bir araç olduğu için ölümüne savunuluyor. Diyanet camiasını oluşturan kadro da devleti ele geçirmiş bir “şirzime-i kalil”in ideolojik aygıtı olmaya razı, ke

Zaman
Yorum
12.01.2016
DiyanetinfıkıhlaimtihanıDiyanetin fıkıhla imtihanı
Toplam "15" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti