Habergec.Com Aranan Kelimeler:biri gider biri gelir Değerlendirme: 10 / 10 946505
habergec.com
21.10.2014 Salı
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

biri gider biri gelir

Ahmet Çakır - Kayıp değil bu bir çöküş!
Zaman
14.10.2014
02:11
Kazanmayı çok kolay görüp de 90 yıldan bu yana yenemediğimiz bir rakipti Letonya. Şu andaki halleri olsa olsa PTT 1. Lig’de orta sıralara oynayacak düzeyde ama biz de kötü bir dönem geçirmiyoruz, tam çöküş içindeyiz.Terim maç öncesinde ‘golü takım yer’ dedi ama pek de öyle düşünmediğini yaptığı dramatik değişiklikle göstermiş oldu. İzlanda ve Çek Cumhuriyeti maçlarındaki kötü oyunumuzun yanında kaleci talihsizliğimiz de söylemlerle geçiştirilebilecek bir sorun değildi.Boş kalan tribünler onların maça nasıl baktıklarını anlatır gibiydi. Azımsanmayacak sayıdaki Türk seyirci gecenin sürprizi sayılırdı. Tedirgin başladık ama kalite farkının büyüklüğü nedeniyle oyunu rakip alana yıkmakta zorlanmadık. Umut’un yararlanamadığı iki fırsat, maçı bitirmeye yetecek kolaylıktaydı ama beceri eksiği, çekeceğimiz azabı gösterir gibiydi. Arkası da tahmin edildiği gibi geldi. Maç boyunca ahlarla vahlarla kıvranıp durduk.Oyunu tek kaleye çevirmekte de zorlanmadık ancak sonrasında oynuyormuş gibi yaparak kazanabileceğimizi göstermek ister gibiydik. Hücumu geliştirme, pozisyon olgunlaştırma, son pas ve vuruş konularındaki sorunlarımız yüzünden baskımız hiçbir sonuç vermedi. Açıkçası, gerçek anlamda futbol oynayabilme konusundaki durumumuz bir kez daha ortaya çıktı. Son derece yavaş ve ne yapacağını bilemez oyunla sonuç almak kolay değildi.İkinci yarının başında Bilal’in füzesiyle gerekeni yapmış gibi olduk ama hemen ardından genç Ozan’ın hatalı hamlesiyle gelen penaltı maçın tekrar azaba dönmesine yol açtı. Dünya kadar zaman vardı fakat o sürede hiçbir şey yapamayacağımızı biliyorduk. Adem ve Hamit’in oyuna alınışı da birşeyi değiştirmedi ve acıklı yetersizliğimizle daha üçüncü maçta 2016 defterini kapatmış olduk!Plan-program, düzen-çalışma, sistem-taktik gibisinden değerlere zaten sahip değildik. Olsun, biri çıkıp bizi kurtarırdı. Zorda kalınca ‘Fatih hoca gelir, işi halleder’ gibi bir umudumuz vardı, onu da yitirdik… İzlanda 3 maçta 9 puan yaptı. Dolayısıyla şimdi hedef 2018! Bu memlekette büyüklere masallar bitmez. Yıl dediğiniz nedir, geçer gider…
Zaman
Köşe Yazıları
14.10.2014
AhmetÇakır-KayıpdeğilbubirçöküşAhmet Çakır - Kayıp değil bu bir çöküş
Ali Çolak - Ekmek ve barut
Zaman
11.10.2014
02:01
Bir an, Andrey Platonov’un diliyle konuşur buluyorum kendimi, ‘muhteşem vahşi dünya’ diyorum.Şimdi güzdür; serince geçip gider rüzgâr, sararmış dut yapraklarının uçuştuğu bahçelerden. Asmaların kuytusunda ballanmış son üzüm salkımları, ağaçların tepesinde kalakalmış seyrek cevizler, kıyılarda parıldayan ayvalar, kızarıp çatlamış narlar. Bulutlar, koyu gölgesiyle selamlayıp geçiyor üstlerinden.Şimdi bir yerlerde sonbahar giysileriyle mutlu kadınlar, sonsuzluğa gülümseyen neşeli çocuklar. Bir yerlerde ‘arkadaş ıslıkları’ çınlatıyordur sabahları. Ve yaşamak ne güzel, hür bir ağaç gibi güneşe, bulutlara, sevmelere karşı.Şimdi Ortadoğu’nun çöllerinde keder tozuyor. Kamera karşısında boğazlanan insanlar... Ötede babası vurulmuş yoksul çocuklar, yalınayak koşturan kadınlar, sınırlarda dikenli teller, bombardıman geçirmiş, dumanı tüten şehirler, acele gömülen cenazeler ve göç, hep göç, Ortadoğu’da.Şimdi burada, sokaklar savaş yeri. Alev, öfke, yıkım ve yağma! Havada büyük düşmanlıklar dolaşıyor. Şehirlerin ortasında uzanmış cesetler. Kim bilir kaç evde ölümün sükûtu bağdaş kurmuş oturuyor. Acı haber tez gelirmiş; bir akşam ansızın şehitler, çocuklar bir anda babasız. Ah, muhteşem vahşi dünya!Hayatın ve insanın ‘sonsuz değerini kavrayan’ o iyilikler ve sevinçler ustası Andrey Platonov, Muhteşem Vahşi Dünya’da ‘iki kırıntı’nın öyküsünü anlatır. Ekmek ve barut kırıntısı… “Bir zamanlar iki Kırıntı yaşardı. İkisi de küçük, ikisi de karaydı ama farklı babalardan dünyaya gelmişlerdi: biri Ekmekten, diğeri Baruttan. Bir sakalın içinde yaşarlardı, sakal avcının suratında bitmişti, avcı ormanda çayır çimen üzerinde uyur, önünde de köpeği pineklerdi.”Platonov böyle anlatır… Avcı ekmeğini yemiş, sonra tüfeğini doldurmuş ve eliyle sakalını sıvazlamıştı. Böylece iki kırıntı, avucundan kayıp sakalına yerleşmişti avcının. Orada mutlu mesut yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün böbürlenmeye başladılar. Baruttan olan, “Ben güçlüyüm, korkuncum, bütün dünyayı tutuşturacağım. Ya sen?” demeye durdu. “Ben de insanı doyururum.” diyordu ekmekten olan. İnatlaşma büyüdü, güçlerini yarıştırmaya karar verdiler. Barut kırıntısı durmaz tehdit savuruyordu. “Tutuşturacağım seni!” Ekmek kırıntısı, ondan kaçıp uyuyan avcının göz kapağına kondu. Karşıdaki dalda bir serçe gördü, “Ye beni” diye rica etti ondan. Serçe kalkıp avcının alnına kondu. Avcı uyanıp gözünü açtı, göz kapağındaki ekmek kırıntısını görüp ağzına attı. Serçe ekmek zannettiği barut kırıntısını yiyiverdi, korkudan göğe uçtu. Ekmek kırıntısı, insanın içine girdi, onun kanına dönüştü ve kendisi de insan oldu. Barut kırıntısıysa serçenin içinde tutuştu; serçe ateşten pişerek yere düştü. Avcı, önündeki çimene pişmiş bir serçenin düştüğünü gördü, onu köpeğine verdi...Bütün yaşadığımız, barutla ekmek kırıntısının hikâyesi. Ademoğlunun yaşatmak ve öldürüp yok etmek arzusu. Şu Ortadoğu’nun, şu bizim ülkemizin ezeli macerası. Güç yarıştırmak ve dünyaya sahip olmak... “Ben güçlüyüm, korkuncum, kötüyüm!” diyordu barut kırıntısı. Kibirle, dünyayı yakabileceğini söylüyordu. Oysa adı üstünde, ikisi de birer kırıntıdan ibarettiler ve yalnız, kendilerinin ne yapabileceklerini düşünüyorlardı. Yanı başlarında ikisine rağmen akıp giden bir hayat vardı ve onlar habersizdiler.Öykünün sonunda, ekmek kırıntısı, artık insanla bir yaşıyordur. Köpeğin ağzındaki kuşa, onun içindeki barut kırıntısına bakıp gülümser: “Tüm dünyayı tutuşturmak istiyordu, anca bir serçeyi pişirdi!”Platonov’un ince bakışı, dünyayı yakıp kavurma arzusunun panzehiri olmalı. Stalin ve yandaşlarının hışmına uğraması da bu yüzdendi. İyiliğe ve özgürlüğe inanmasından, kederli tebessümünden. Öyküleri panzehir olmalı, evet! En umutsuz durumlarda, en kederli anlarda bile bir çözüm, bir çıkış yolu, bir umut ışıyıp çıkar içlerinden. Pencereden loş odaya tertemiz bir ikindi ışığının sızması gibi. Sevmekten gelir Platonov’un büyüsü; insanın, tabiatın bütün dünyanın sonsuz değerini kavramaktan. Sanki insanı, ‘muhteşem vahşi dünyamızın ani ve düşman güçlerine karşı korunmasız bırakmaya’ korkuyordur. Bu yüzden, onun öykülerinin bir yerinde mutlaka, ‘içimizde özel, dokunaklı bir sevinç’ uyanıverir. Başımızı kaldırır, aydınlık bir gülümseyişle, “Muhteşem vahşi dünya!” deriz. Ah, muhteşem ve vahşi dünya! * Muhteşem Vahşi Dünya, Andrey Platonov. Metis Yay., Çev.: Günay Çeteo Kızılırmak.
Zaman
Köşe Yazıları
11.10.2014
AliÇolak-EkmekvebarutAli Çolak - Ekmek ve barut
Kimse Yok mu’nun ülkemde açtığı hastanede şifa dağıtmak istiyorum
Zaman
06.10.2014
02:22
Kimse Yok mu Derneği’nin, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden getirip, tüm eğitim masraflarını karşıladığı öğrenciler, dün bayramlaşmak için bir araya geldi. Tıp fakültesi öğrencisi Abdinasi Abdi, okulu bitirince Kimse Yok mu’nun Somali’de açtığı Deva Hastanesi’nde çalışmak istediğini söyledi.Kimse Yok mu Derneği, farklı ülkelerden Türkiye’ye getirip eğitim masraflarını karşıladığı yaklaşık 350 öğrenciyle birlikte İstanbul’daki genel merkezinde bir araya geldi. Birbirleriyle bayramlaşan öğrenciler, bayramın ve kardeşliğin coşkusunu yaşadı. Somalili Ahmet Abdurrahman’ın söylediği ‘Arafa’ adlı şarkıya eşlik eden öğrenciler, öğle yemeğini de birlikte yedi. Öğrencilere bayram harçlığı da verildi. Kimisi Haiti’deki büyük depremin, kimisi açlığın, kimisi de ülkelerindeki iç savaşın mağduru olan öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde kendilerinin de birer Kimse Yok mu gönüllüsü olmak istediklerini söyledi.Programa katılan her öğrencinin Kimse Yok mu ile bir tanışma hikayesi var. Bunlardan biri Somalili Abdinasi Abdi Jogoni. Dernekten aldığı bursla Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde okuyan Jogoni, okulu biter bitmez ülkesine dönerek Kimse Yok mu’nun açtığı Deva Hastanesi’nde çalışmak istediğini belirtti. Jogoni, şöyle devam etti: “Türkiye’ye geleli 3 sene oldu. Bizim en önemli ihtiyacımız eğitimdi. Kimse Yok mu Derneği ülkemize geldi. Şimdi Somali ayağa kalkmaya başladı. Somali’de savaş varken bizim için çalışıyorlar. Allah razı olsun. İnşallah mezun olunca Somali’ye Deva Hastanesi’nde doktor olarak çalışmak istiyorum. Orda başkalarına yardım etmek istiyorum. Derneğe gönüllü olmak istiyorum.”Suriye’de savaş başladıktan sonra Türkiye’ye gelen Muhammed Avcı da Kimse Yok mu’ya teşekkür edenlerden. Dernek sayesinde okuduğunu ve şimdi Yıldız Teknik Üniversitesi’nde doktora yaptığını anlatan Avcı, “Bana Kimse Yok mu sahip çıktı. Allah onlardan razı olsun. Her gün dua ediyorum. Eğitimim yarıda kalmadı. Okulum biter bitmez ülkeme dönüp hizmet edeceğim. Kimse Yok mu’nun ülkemde bir gönüllüsü olacağım. Bu dernek amaçlı, uzun vadeli düşünen bir dernek. Bazı dernekler gelir bir şey dağıtır ve gider. Bu anlık bir yardım. İnşallah bu derneğe hiçbir zarar gelmeyecek. Ben bu derneği gördükten sonra inşallah her zaman bağımızı koruyup biz de hizmet edeceğiz.” diye konuştu.Derneğin Türkiye’de eğitim masraflarını karşılayarak okuttuğu bir diğer öğrenci de Haitili Naason Dorsainvil. 2010’daki büyük Haiti depreminde birçok yakınını kaybeden Naason, şu an Fatih Üniversitesi’nde matematik bölümünde okuyor. Kimse Yok mu ile deprem sonrası tanıştığını anlatan Dorsainvil, “Haiti’deki büyük depremde birçok insan hayatını kaybetti. Kimse Yok mu Derneği bize yardım etmek için geldi ve onlarla tanıştım. Bizim için üniversite okumak oldukça zordu. Ama Kimse Yok mu sayesinde okuyorum. Umarım derneğin dünyadaki faaliyetleri aksamaz. Birçok ülkede yardıma muhtaç insanlara el uzatıyorlar. Onlara gerçekten minnettarım.” ifadelerini kullandı.Ülkenize döndüğünüzde birer gönüllümüz olacaksınızKimse Yok mu Derneği Genel Müdür Yardımcısı Hüseyin Fazlıoğlu da bayramın en güzel yanının birlikte kucaklaşma ve dostça muhabbet olduğunu söyledi. “Bu fırsatı bizlere verdiğiniz için sizlere çok teşekkür ediyorum.” diyen Fazlıoğlu, öğrencilerin başlarının tacı olduğunu kaydetti. Kimse Yok mu Derneği’nin dünyanın 113 ülkesinde faaliyet gösteren uluslararası bir yardım kuruluşu olduğunu ifade eden Fazlıoğlu, şöyle konuştu: “Türkiye’de Kimse Yok mu tarafından getirilerek, eğitim masrafları karşılanan yaklaşık 616 yabancı öğrenci bulunuyor. Bunların bugün 350’si aramızda. Sizler eğitimlerinizi tamamlayıp, ülkelerinize döndüğünüzde bizim bir gönüllümüz olacaksınız. Muhtaç olan insanlara yardımları sizler ulaştıracaksınız. Yardımlaşmanın ne demek olduğunu onlara anlatacaksınız. Son günlerde derneğimiz hakkında karalama kampanyası yapılıyor. Derneğimizden destek alan sizler şunu görüyorsunuz. Kimse Yok mu, Allah rızası için onun hoşnutluğunu kazanmak, tüm dünyaya insanlık kardeşlik nasıl olunur göstermek için gayret ediyor. Bunun dışında hiçbir hedefi ve yaklaşımı yoktur. İnşallah buna devam edeceğiz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Herkesi bu derneğe gönüllü olmaya çağırıyorum.”
Zaman
Ana Sayfa
06.10.2014
KimseYokmu’nunülkemdeaçtığıhastanedeşifadağıtmakistiyorumKimse Yok mu’nun ülkemde açtığı hastanede şifa dağıtmak istiyorum
Kimse Yok mu’nun ülkemde açtığı hastanede şifa dağıtmak istiyorum
Zaman
06.10.2014
02:01
Kimse Yok mu Derneği’nin, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden getirip, tüm eğitim masraflarını karşıladığı öğrenciler, dün bayramlaşmak için bir araya geldi. Tıp fakültesi öğrencisi Abdinasi Abdi, okulu bitirince Kimse Yok mu’nun Somali’de açtığı Deva Hastanesi’nde çalışmak istediğini söyledi.Kimse Yok mu Derneği, farklı ülkelerden Türkiye’ye getirip eğitim masraflarını karşıladığı yaklaşık 350 öğrenciyle birlikte İstanbul’daki genel merkezinde bir araya geldi. Birbirleriyle bayramlaşan öğrenciler, bayramın ve kardeşliğin coşkusunu yaşadı. Somalili Ahmet Abdurrahman’ın söylediği ‘Arafa’ adlı şarkıya eşlik eden öğrenciler, öğle yemeğini de birlikte yedi. Öğrencilere bayram harçlığı da verildi. Kimisi Haiti’deki büyük depremin, kimisi açlığın, kimisi de ülkelerindeki iç savaşın mağduru olan öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde kendilerinin de birer Kimse Yok mu gönüllüsü olmak istediklerini söyledi.Programa katılan her öğrencinin Kimse Yok mu ile bir tanışma hikayesi var. Bunlardan biri Somalili Abdinasi Abdi Jogoni. Dernekten aldığı bursla Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde okuyan Jogoni, okulu biter bitmez ülkesine dönerek Kimse Yok mu’nun açtığı Deva Hastanesi’nde çalışmak istediğini belirtti. Jogoni, şöyle devam etti: “Türkiye’ye geleli 3 sene oldu. Bizim en önemli ihtiyacımız eğitimdi. Kimse Yok mu Derneği ülkemize geldi. Şimdi Somali ayağa kalkmaya başladı. Somali’de savaş varken bizim için çalışıyorlar. Allah razı olsun. İnşallah mezun olunca Somali’ye Deva Hastanesi’nde doktor olarak çalışmak istiyorum. Orda başkalarına yardım etmek istiyorum. Derneğe gönüllü olmak istiyorum.”Suriye’de savaş başladıktan sonra Türkiye’ye gelen Muhammed Avcı da Kimse Yok mu’ya teşekkür edenlerden. Dernek sayesinde okuduğunu ve şimdi Yıldız Teknik Üniversitesi’nde doktora yaptığını anlatan Avcı, “Bana Kimse Yok mu sahip çıktı. Allah onlardan razı olsun. Her gün dua ediyorum. Eğitimim yarıda kalmadı. Okulum biter bitmez ülkeme dönüp hizmet edeceğim. Kimse Yok mu’nun ülkemde bir gönüllüsü olacağım. Bu dernek amaçlı, uzun vadeli düşünen bir dernek. Bazı dernekler gelir bir şey dağıtır ve gider. Bu anlık bir yardım. İnşallah bu derneğe hiçbir zarar gelmeyecek. Ben bu derneği gördükten sonra inşallah her zaman bağımızı koruyup biz de hizmet edeceğiz.” diye konuştu.Derneğin Türkiye’de eğitim masraflarını karşılayarak okuttuğu bir diğer öğrenci de Haitili Naason Dorsainvil. 2010’daki büyük Haiti depreminde birçok yakınını kaybeden Naason, şu an Fatih Üniversitesi’nde matematik bölümünde okuyor. Kimse Yok mu ile deprem sonrası tanıştığını anlatan Dorsainvil, “Haiti’deki büyük depremde birçok insan hayatını kaybetti. Kimse Yok mu Derneği bize yardım etmek için geldi ve onlarla tanıştım. Bizim için üniversite okumak oldukça zordu. Ama Kimse Yok mu sayesinde okuyorum. Umarım derneğin dünyadaki faaliyetleri aksamaz. Birçok ülkede yardıma muhtaç insanlara el uzatıyorlar. Onlara gerçekten minnettarım.” ifadelerini kullandı.Ülkenize döndüğünüzde birer gönüllümüz olacaksınızKimse Yok mu Derneği Genel Müdür Yardımcısı Hüseyin Fazlıoğlu da bayramın en güzel yanının birlikte kucaklaşma ve dostça muhabbet olduğunu söyledi. “Bu fırsatı bizlere verdiğiniz için sizlere çok teşekkür ediyorum.” diyen Fazlıoğlu, öğrencilerin başlarının tacı olduğunu kaydetti. Kimse Yok mu Derneği’nin dünyanın 113 ülkesinde faaliyet gösteren uluslararası bir yardım kuruluşu olduğunu ifade eden Fazlıoğlu, şöyle konuştu: “Türkiye’de Kimse Yok mu tarafından getirilerek, eğitim masrafları karşılanan yaklaşık 616 yabancı öğrenci bulunuyor. Bunların bugün 350’si aramızda. Sizler eğitimlerinizi tamamlayıp, ülkelerinize döndüğünüzde bizim bir gönüllümüz olacaksınız. Muhtaç olan insanlara yardımları sizler ulaştıracaksınız. Yardımlaşmanın ne demek olduğunu onlara anlatacaksınız. Son günlerde derneğimiz hakkında karalama kampanyası yapılıyor. Derneğimizden destek alan sizler şunu görüyorsunuz. Kimse Yok mu, Allah rızası için onun hoşnutluğunu kazanmak, tüm dünyaya insanlık kardeşlik nasıl olunur göstermek için gayret ediyor. Bunun dışında hiçbir hedefi ve yaklaşımı yoktur. İnşallah buna devam edeceğiz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Herkesi bu derneğe gönüllü olmaya çağırıyorum.”
Zaman
Güncel
06.10.2014
KimseYokmu’nunülkemdeaçtığıhastanedeşifadağıtmakistiyorumKimse Yok mu’nun ülkemde açtığı hastanede şifa dağıtmak istiyorum
Heykellerin mazisinde ne saklı?
Zaman
04.10.2014
12:44
Kamuya açık alanlardaki heykeller hepimizin malumu. İstanbul gibi bir şehirde her gün pek çoğuyla karşılaşmamız mümkün. Bazen ufak da olsa bir göz atarız bazen de hiç oralı olmadan geçer gideriz yanlarından. Peki şehrin sembolü olan bu meşhur heykeller bize ne anlatıyor?İstanbul öyle bir şehir ki her gün nice eserin önünden geçeriz de farkına varmayız. Tarihî binalar, yüzlerce yıllık çeşmeler, saraylar ve köşkler. Heykeller de bunlardan biri. Hele hele şehrin simgesi olmuş, “onlar olmaksızın İstanbul eksik kalır” dediğimiz heykeller var ki, pek çoğunun ardında farklı hikâyeler gizli. Her gün önünden geçtiğimiz heykellerin kim tarafından yapıldığını ya da arkasında nasıl bir öykü gizlediğini bilenlerimiz ise çok az. Kadıköy’deki boğa heykeli mesela. Kaç yıldır orda duruyor sahi? Ya da Bakırköy’deki imitasyon ‘Düşünen Adam’ heykelinin mazisinde ne tür komiklikler var? Veya Taksim Meydanı’nın meşhur simgesi Cumhuriyet Anıtı’nda Ruslar ne arıyor?Sarayburnu’nda Atatürk’ün yumruğunu sıktığı anAvusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel, 1925 yılında Atatürk anıtları yaptırılmak amacı ile Türk hükümetinin davetlisi olarak Türkiye’ye gelir. 1938’e kadar on üç yıl Türkiye’de kalarak Atatürk’ün pek çok heykelini yapar. Krippel’in yaptığı ve açılışı 23 Ağustos 1926 tarihinde gerçekleştirilen Sarayburnu’ndaki heykel ise, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk heykeli. Yani henüz okulları, hükümet konaklarını ve meydanları Atatürk heykelleriyle kaplama furyası başlamadığı bir dönem. Atatürk sanatçıyı köşkte misafir ederek hazırlayacağı tüm heykeller için kendisine poz verir. Taslaklar Türkiye’de hazırlanır. Heykel kalıpları ise sanatçının Viyana’daki atölyesinde yapılır ve Viyana Birleşik Maden İşletmeleri’nde bronza dökülür. Daha sonra da parçalar halinde Türkiye’ye getirilir. Yapılan bu ilk Atatürk heykeli, Topkapı Sarayı’nın denize kıyısındaki burnu olan Sarayburnu’na yerleştirilir. Halk açılışa oldukça ilgi gösterir. Daha sonra Atatürk, Büyükşehir Belediyesi’nin yetkililerine şu telgrafı çeker: “Muhterem İstanbul halkının ilk defa heykelimi dikmek suretiyle gösterdiği yüksek kadirşinaslıktan ve resm-i küşat münasebetiyle hakkımda izhar buyurulan necip hissiyattan dolayı samimi teşekkürlerimi arz ederim. Sözün bundan sonrası heykeltıraşlarındır.” Açılış töreninin videosu Zaman TV’deCumhuriyet Anıtı’nda Rusların işi ne?Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı bilmeyenimiz yoktur herhalde. İstanbullu olan da dışarıdan gelen de mutlaka bu anıtın önünde fotoğraf çektirir. 86 yıl önce dikilen anıt oldukça enteresan bir öyküye sahip. Yapımı 1925’te başlar ve 1928 yılında bitirilir. Anıt, İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılır. Ağırlığı 84 tonu bulan anıt Roma’dan İstanbul’a gemi ile getirilir. 8 Ağustos 1928’de 30 bin İstanbullu’nun katılımıyla dönemin TBMM başkanı Kazım Özalp tarafından açılır. Anıtın kuzey yüzünde Atatürk askerlerinin önünde görülürken diğer yüzünde ise sivil giysileri ile farklı bir Atatürk portresi görürüz. Yanındaysa İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve askerler, halkla birlikte yer alır. Fakat enteresan olan şey arkada birilerinin daha bulunması. Atatürk ve İsmet İnönü’nün arkasındaki figür, Kızıl Ordu’nun kurucusu olarak bilinen Ukrayna asıllı Sovyet General Mihail Frunze. Mareşal Fevzi Çakmak’ın arkasındaki ise Sovyet Orduları Başkomutanı Kliment Voroşilov. Peki bu isimlerin ne işi var milli bir anıtın içinde? Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye’ye yapılan Sovyet yardımına duyulan minnettarlığı simgeliyor aslında bu isimler. Bundan dolayı da İstanbul için önemli bir anlam taşıyan bu anıtta yer verilmiş kendilerine.‘Düşünen Adam’ın talihsizliğiTürkiye’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bahçesinde bulunan “Düşünen Adam” heykelinin ardında, aslında oldukça trajikomik bir hikâye gizli. Dünyaca ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin’in meşhur heykelinin Bakırköy’deki akıl hastanesinin bahçesine dikilmesi fikri, 1950’li yıllarda başhekimlik yapan Fahri Celal Göktulga’dan çıkar. Göktulga, heykelin yapımı için orada yatan hastalardan Kemal Künmat’a bir ricada bulunur. Künmat, eli yatkın olduğu için Rodin’in eserinin bir taklidini yapmayı kabul eder. Bakırköy’deki taş ocaklarından birinden çıkartılan büyük kaya, askerlerin yardımıyla bugünkü heykelin durduğu yere getirilir. Taşı yontmaya başlayan Künmat, heykelin bitmesine az kala emeğinin karşılığı olarak 40 bin lira ister. Yönetimden para çıkmayınca, heykelin elini çenesine koyduğu kolunu yapmadan öylece bırakır gider. ‘Düşünen Adam’, 6 ay böylece kolsuz düşünmek zorunda kalı
Zaman
Ana Sayfa
04.10.2014
Heykellerinmazisindenesaklı?Heykellerin mazisinde ne saklı?
Heykellerin mazisinde ne saklı?
Zaman
04.10.2014
02:39
Kamuya açık alanlardaki heykeller hepimizin malumu. İstanbul gibi bir şehirde her gün pek çoğuyla karşılaşmamız mümkün. Bazen ufak da olsa bir göz atarız bazen de hiç oralı olmadan geçer gideriz yanlarından. Peki şehrin sembolü olan bu meşhur heykeller bize ne anlatıyor?İstanbul öyle bir şehir ki her gün nice eserin önünden geçeriz de farkına varmayız. Tarihî binalar, yüzlerce yıllık çeşmeler, saraylar ve köşkler. Heykeller de bunlardan biri. Hele hele şehrin simgesi olmuş, “onlar olmaksızın İstanbul eksik kalır” dediğimiz heykeller var ki, pek çoğunun ardında farklı hikâyeler gizli. Her gün önünden geçtiğimiz heykellerin kim tarafından yapıldığını ya da arkasında nasıl bir öykü gizlediğini bilenlerimiz ise çok az. Kadıköy’deki boğa heykeli mesela. Kaç yıldır orda duruyor sahi? Ya da Bakırköy’deki imitasyon ‘Düşünen Adam’ heykelinin mazisinde ne tür komiklikler var? Veya Taksim Meydanı’nın meşhur simgesi Cumhuriyet Anıtı’nda Ruslar ne arıyor?Sarayburnu’nda Atatürk’ün yumruğunu sıktığı anAvusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel, 1925 yılında Atatürk anıtları yaptırılmak amacı ile Türk hükümetinin davetlisi olarak Türkiye’ye gelir. 1938’e kadar on üç yıl Türkiye’de kalarak Atatürk’ün pek çok heykelini yapar. Krippel’in yaptığı ve açılışı 23 Ağustos 1926 tarihinde gerçekleştirilen Sarayburnu’ndaki heykel ise, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk heykeli. Yani henüz okulları, hükümet konaklarını ve meydanları Atatürk heykelleriyle kaplama furyası başlamadığı bir dönem. Atatürk sanatçıyı köşkte misafir ederek hazırlayacağı tüm heykeller için kendisine poz verir. Taslaklar Türkiye’de hazırlanır. Heykel kalıpları ise sanatçının Viyana’daki atölyesinde yapılır ve Viyana Birleşik Maden İşletmeleri’nde bronza dökülür. Daha sonra da parçalar halinde Türkiye’ye getirilir. Yapılan bu ilk Atatürk heykeli, Topkapı Sarayı’nın denize kıyısındaki burnu olan Sarayburnu’na yerleştirilir. Halk açılışa oldukça ilgi gösterir. Daha sonra Atatürk, Büyükşehir Belediyesi’nin yetkililerine şu telgrafı çeker: “Muhterem İstanbul halkının ilk defa heykelimi dikmek suretiyle gösterdiği yüksek kadirşinaslıktan ve resm-i küşat münasebetiyle hakkımda izhar buyurulan necip hissiyattan dolayı samimi teşekkürlerimi arz ederim. Sözün bundan sonrası heykeltıraşlarındır.” Açılış töreninin videosu Zaman TV’deCumhuriyet Anıtı’nda Rusların işi ne?Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı bilmeyenimiz yoktur herhalde. İstanbullu olan da dışarıdan gelen de mutlaka bu anıtın önünde fotoğraf çektirir. 86 yıl önce dikilen anıt oldukça enteresan bir öyküye sahip. Yapımı 1925’te başlar ve 1928 yılında bitirilir. Anıt, İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılır. Ağırlığı 84 tonu bulan anıt Roma’dan İstanbul’a gemi ile getirilir. 8 Ağustos 1928’de 30 bin İstanbullu’nun katılımıyla dönemin TBMM başkanı Kazım Özalp tarafından açılır. Anıtın kuzey yüzünde Atatürk askerlerinin önünde görülürken diğer yüzünde ise sivil giysileri ile farklı bir Atatürk portresi görürüz. Yanındaysa İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve askerler, halkla birlikte yer alır. Fakat enteresan olan şey arkada birilerinin daha bulunması. Atatürk ve İsmet İnönü’nün arkasındaki figür, Kızıl Ordu’nun kurucusu olarak bilinen Ukrayna asıllı Sovyet General Mihail Frunze. Mareşal Fevzi Çakmak’ın arkasındaki ise Sovyet Orduları Başkomutanı Kliment Voroşilov. Peki bu isimlerin ne işi var milli bir anıtın içinde? Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye’ye yapılan Sovyet yardımına duyulan minnettarlığı simgeliyor aslında bu isimler. Bundan dolayı da İstanbul için önemli bir anlam taşıyan bu anıtta yer verilmiş kendilerine.‘Düşünen Adam’ın talihsizliğiTürkiye’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bahçesinde bulunan “Düşünen Adam” heykelinin ardında, aslında oldukça trajikomik bir hikâye gizli. Dünyaca ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin’in meşhur heykelinin Bakırköy’deki akıl hastanesinin bahçesine dikilmesi fikri, 1950’li yıllarda başhekimlik yapan Fahri Celal Göktulga’dan çıkar. Göktulga, heykelin yapımı için orada yatan hastalardan Kemal Künmat’a bir ricada bulunur. Künmat, eli yatkın olduğu için Rodin’in eserinin bir taklidini yapmayı kabul eder. Bakırköy’deki taş ocaklarından birinden çıkartılan büyük kaya, askerlerin yardımıyla bugünkü heykelin durduğu yere getirilir. Taşı yontmaya başlayan Künmat, heykelin bitmesine az kala emeğinin karşılığı olarak 40 bin lira ister. Yönetimden para çıkmayınca, heykelin elini çenesine koyduğu kolunu yapmadan öylece bırakır gider. ‘Düşünen Adam’, 6 ay böylece kolsuz düşünmek zorunda kalı
Zaman
En Çok Okunan
04.10.2014
Heykellerinmazisindenesaklı?Heykellerin mazisinde ne saklı?
Heykellerin mazisinde ne saklı?
Zaman
04.10.2014
02:03
Kamuya açık alanlardaki heykeller hepimizin malumu. İstanbul gibi bir şehirde her gün pek çoğuyla karşılaşmamız mümkün. Bazen ufak da olsa bir göz atarız bazen de hiç oralı olmadan geçer gideriz yanlarından. Peki şehrin sembolü olan bu meşhur heykeller bize ne anlatıyor?İstanbul öyle bir şehir ki her gün nice eserin önünden geçeriz de farkına varmayız. Tarihî binalar, yüzlerce yıllık çeşmeler, saraylar ve köşkler. Heykeller de bunlardan biri. Hele hele şehrin simgesi olmuş, “onlar olmaksızın İstanbul eksik kalır” dediğimiz heykeller var ki, pek çoğunun ardında farklı hikâyeler gizli. Her gün önünden geçtiğimiz heykellerin kim tarafından yapıldığını ya da arkasında nasıl bir öykü gizlediğini bilenlerimiz ise çok az. Kadıköy’deki boğa heykeli mesela. Kaç yıldır orda duruyor sahi? Ya da Bakırköy’deki imitasyon ‘Düşünen Adam’ heykelinin mazisinde ne tür komiklikler var? Veya Taksim Meydanı’nın meşhur simgesi Cumhuriyet Anıtı’nda Ruslar ne arıyor?Sarayburnu’nda Atatürk’ün yumruğunu sıktığı anAvusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel, 1925 yılında Atatürk anıtları yaptırılmak amacı ile Türk hükümetinin davetlisi olarak Türkiye’ye gelir. 1938’e kadar on üç yıl Türkiye’de kalarak Atatürk’ün pek çok heykelini yapar. Krippel’in yaptığı ve açılışı 23 Ağustos 1926 tarihinde gerçekleştirilen Sarayburnu’ndaki heykel ise, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk heykeli. Yani henüz okulları, hükümet konaklarını ve meydanları Atatürk heykelleriyle kaplama furyası başlamadığı bir dönem. Atatürk sanatçıyı köşkte misafir ederek hazırlayacağı tüm heykeller için kendisine poz verir. Taslaklar Türkiye’de hazırlanır. Heykel kalıpları ise sanatçının Viyana’daki atölyesinde yapılır ve Viyana Birleşik Maden İşletmeleri’nde bronza dökülür. Daha sonra da parçalar halinde Türkiye’ye getirilir. Yapılan bu ilk Atatürk heykeli, Topkapı Sarayı’nın denize kıyısındaki burnu olan Sarayburnu’na yerleştirilir. Halk açılışa oldukça ilgi gösterir. Daha sonra Atatürk, Büyükşehir Belediyesi’nin yetkililerine şu telgrafı çeker: “Muhterem İstanbul halkının ilk defa heykelimi dikmek suretiyle gösterdiği yüksek kadirşinaslıktan ve resm-i küşat münasebetiyle hakkımda izhar buyurulan necip hissiyattan dolayı samimi teşekkürlerimi arz ederim. Sözün bundan sonrası heykeltıraşlarındır.” Açılış töreninin videosu Zaman TV’deCumhuriyet Anıtı’nda Rusların işi ne?Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı bilmeyenimiz yoktur herhalde. İstanbullu olan da dışarıdan gelen de mutlaka bu anıtın önünde fotoğraf çektirir. 86 yıl önce dikilen anıt oldukça enteresan bir öyküye sahip. Yapımı 1925’te başlar ve 1928 yılında bitirilir. Anıt, İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılır. Ağırlığı 84 tonu bulan anıt Roma’dan İstanbul’a gemi ile getirilir. 8 Ağustos 1928’de 30 bin İstanbullu’nun katılımıyla dönemin TBMM başkanı Kazım Özalp tarafından açılır. Anıtın kuzey yüzünde Atatürk askerlerinin önünde görülürken diğer yüzünde ise sivil giysileri ile farklı bir Atatürk portresi görürüz. Yanındaysa İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve askerler, halkla birlikte yer alır. Fakat enteresan olan şey arkada birilerinin daha bulunması. Atatürk ve İsmet İnönü’nün arkasındaki figür, Kızıl Ordu’nun kurucusu olarak bilinen Ukrayna asıllı Sovyet General Mihail Frunze. Mareşal Fevzi Çakmak’ın arkasındaki ise Sovyet Orduları Başkomutanı Kliment Voroşilov. Peki bu isimlerin ne işi var milli bir anıtın içinde? Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye’ye yapılan Sovyet yardımına duyulan minnettarlığı simgeliyor aslında bu isimler. Bundan dolayı da İstanbul için önemli bir anlam taşıyan bu anıtta yer verilmiş kendilerine.‘Düşünen Adam’ın talihsizliğiTürkiye’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bahçesinde bulunan “Düşünen Adam” heykelinin ardında, aslında oldukça trajikomik bir hikâye gizli. Dünyaca ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin’in meşhur heykelinin Bakırköy’deki akıl hastanesinin bahçesine dikilmesi fikri, 1950’li yıllarda başhekimlik yapan Fahri Celal Göktulga’dan çıkar. Göktulga, heykelin yapımı için orada yatan hastalardan Kemal Künmat’a bir ricada bulunur. Künmat, eli yatkın olduğu için Rodin’in eserinin bir taklidini yapmayı kabul eder. Bakırköy’deki taş ocaklarından birinden çıkartılan büyük kaya, askerlerin yardımıyla bugünkü heykelin durduğu yere getirilir. Taşı yontmaya başlayan Künmat, heykelin bitmesine az kala emeğinin karşılığı olarak 40 bin lira ister. Yönetimden para çıkmayınca, heykelin elini çenesine koyduğu kolunu yapmadan öylece bırakır gider. ‘Düşünen Adam’, 6 ay böylece kolsuz düşünmek zorunda kalı
Zaman
Ana Sayfa
04.10.2014
Heykellerinmazisindenesaklı?Heykellerin mazisinde ne saklı?
Hafızamın sırrı: İşleyen demir pas tutmaz
Zaman
28.09.2014
07:21
“Her hafta misafir olunmaz, bu sefer de ev sahibesi siz olun.” dedim, çaldım kapısını Nazlı Ilıcak’ın. Yumurta bile kıramam diyeni çok duydum ama gerçekten kırarken bu kadar zorlananı ilk defa gördüm.Kalemine, karakterine hayran olduğum biri gazeteci-yazar Nazlı Ilıcak. Geçtiğimiz sezon başlayan programı format olarak Yemek Bahane’ye çok benziyor. O da her hafta ünlü bir simanın evine konuk oluyor. Pazar Gezmesi’ne başladığından bu yana kapısını çalmak, evine konuk olmak istiyordum. Nasip bu haftayaymış. Boğaz’a nazır, tablolar, biblolar ile donatılmış müze gibi bir evde yaşıyor Ilıcak. Nazlı Hanım’ın yemek yapmayı bilmediğini duymuştum. Yardımcısının “Yemek yaptıracakmışsınız, bir yumurta kırabilirse şükredin.” cümlesine de pek aldırış etmedim doğrusu. Lakin söyleşi sona erip mutfağa geçtiğimizde tartışma programlarında verdiği cevaplarla o herkesin hakkından gelen kadının “yumurtayı nereye vurayım da kırayım, bu kadar yağ yeter mi, ocağın altını çok mu açtık, üzerimize patlamasın” cümleleri sonrası “bir yumurta bile kıramamanın” ne demek olduğunu gerçekten anladım. Öyle bir evde gözler şaşaalı bir sofra arasın dursun. Bana “Üniversite döneminden bu yana ilk defa mutfağa giriyorum. Bunu da yalnızca Zaman Gazetesi için yaparım.” açıklaması yetti de arttı.Her zaman konuk sizken bu sefer ev sahibi oldunuz, nasıl bir duyguymuş Nazlı Hanım? Misafiri çok severim, bu bakımdan çok memnunum sizi ağırladığıma.Misafiri seviyorsunuz ama beni kapıda karşılayan yardımcınız size yemek yaptıracağımı duyunca “Bir yumurta kırabilse şükredin.” dedi.Doğru, üniversiteden bu yana mutfağa girmiyorum çünkü. Ama zorda kalsam makarna da haşlayabilirim sanırım.Üniversiteyi Lozan’da okumuşsunuz. Öğrenciyken kim yapıyordu yemeklerinizi? O zamanlar da yardımcınız yoktu herhalde…Hayır. Yemekleri ya kendim yapıyordum ya da -Güneri Civaoğlu’nun eşi- Canan Civaoğlu ev arkadaşımdı, onunla birlikte hazırlıyorduk. Sebzeleri birbirinden ayırt etmekte bile tereddüt ederdik. Marul yerine ıspanak aldığımızı hatırlıyorum mesela. “Ne pişiriyordunuz?” dersen sosis haşlaması, salata ya da makarna dışında pek bir şey söyleyemem. Bütçemiz de sınırlıydı. Et almaya gücümüz yetmediğinden sık sık sosis alıp haşlıyorduk. O kadar bıkmıştık ki bir gün pişirdikten sonra hiç dokunmadan tencereyle çöpe attığımızı hatırlıyorum.Yapma konusunda isteksizliğiniz iştahınıza da tesir etmiş. Yemeği de pek sevmiyormuşsunuz.Sevmiyor değilim de çok özen gösteririm.Notre Dame de Sion’dan mezunsunuz. Üniversiteyi de nispeten Fransız kültürünün etkin olduğu bir ülkede okudunuz. Fransız mutfağıyla aranız nasıl?Fransız yemekleri bol sosludur. O kadar sosun yemeğin doğal tadını kaçırdığını düşünüyorum. Bu yüzden pek sevmem, Türk yemeklerini ve Akdeniz mutfağını beğeniyorum. Zeytinyağlılar, mercimek yemeği ve çorbası, enginar, semizotu, ıspanak salatası (sebzeleri çiğ tüketiyorum genelde) balık, yemesem de börek mantı çok severim. Fransız mutfağının tatlıları hoşuma gidiyor. Krem karamel, krem brüle, çikolatalı sufle…Sevdiğiniz yemeklerden bahsederken bile yüzünüz size muhalif sanki.(gülüyor) Farkında değilim. Yemek ayırt etmem. Çocukken sevmediğim yemekleri bile artık yiyorum. Pırasa, bamya mesela. Bir tek kıymalı yemekleri ve pembe, kanlı eti yiyemem. Ama yeme konusunda mesafeli olduğum doğru. Ilımlı bir iştahım var.Gözünüzü döndürecek bir yemek de mi yok? Ne bileyim gecenin bir vakti canınızın çektiği, çılgınlık yapıp yemek uğruna sizi dışarı çıkartan?Açsam her yemek gözümü döndürebilir aslında. Ama midem küçük olduğundan çabuk doyuyorum. Çılgınlık konusuna gelince, zaten biraz fazla yesem vicdan azabı duyuyorum. Öyle bir çılgınlık yapmam ama yanıbaşımda çikolata varsa ondan tırtıkladığım olmuştur. Gece kalkayım, yemek yiyeyim ya da bunun için dışarı çıkayım, böyle alışkanlıklarım yok.Meclis’in yemekleri genelde beğenilir. Bir dönem milletvekilliği de yaptınız. Siz de yer miydiniz Meclis’te?Meclis yemekleri hakikaten lezzetliydi, fiyatı da ucuzdu. O dönem Ankara’da yalnız yaşıyordum ve yemekleri genelde orada yerdim.Vekillerin göreve başladıktan sonra kilo alması bundan mıdır?Haklısınız, genelde kilo alıyorlar. Belki bundan belki düzensiz beslenmekten, bilemiyorum…Menderes, Özal, Süleyman Demirel vs. gibi bir döneme damgasını vurmuş birçok siyasi lider ile ailecek tanışıklığınız var. Onlara da yemeğe gider miydiniz?Menderes’i hiç tanımadım. 27 Mayıs darbesi olduğunda ilkokulu yeni bitirmiştim. O bakımdan pek hatırlamıyorum.Gelir miydi evinize?Hayır biz daha ziyade Celal Bayar ile yakındık. Bayar teknokrat olduğu için Demokrat Parti’ye de teknik ve bürokrat insanların girmesini arzu etmişti. Babamı da bu yüzden davet etti partiye. Bayar mesafeli olmak
Zaman
Ana Sayfa
28.09.2014
HafızamınsırrıİşleyendemirpastutmazHafızamın sırrı İşleyen demir pas tutmaz
Hafızamın sırrı: İşleyen demir pas tutmaz
Zaman
27.09.2014
02:05
“Her hafta misafir olunmaz, bu sefer de ev sahibesi siz olun.” dedim, çaldım kapısını Nazlı Ilıcak’ın. Yumurta bile kıramam diyeni çok duydum ama gerçekten kırarken bu kadar zorlananı ilk defa gördüm.Kalemine, karakterine hayran olduğum biri gazeteci-yazar Nazlı Ilıcak. Geçtiğimiz sezon başlayan programı format olarak Yemek Bahane’ye çok benziyor. O da her hafta ünlü bir simanın evine konuk oluyor. Pazar Gezmesi’ne başladığından bu yana kapısını çalmak, evine konuk olmak istiyordum. Nasip bu haftayaymış. Boğaz’a nazır, tablolar, biblolar ile donatılmış müze gibi bir evde yaşıyor Ilıcak. Nazlı Hanım’ın yemek yapmayı bilmediğini duymuştum. Yardımcısının “Yemek yaptıracakmışsınız, bir yumurta kırabilirse şükredin.” cümlesine de pek aldırış etmedim doğrusu. Lakin söyleşi sona erip mutfağa geçtiğimizde tartışma programlarında verdiği cevaplarla o herkesin hakkından gelen kadının “yumurtayı nereye vurayım da kırayım, bu kadar yağ yeter mi, ocağın altını çok mu açtık, üzerimize patlamasın” cümleleri sonrası “bir yumurta bile kıramamanın” ne demek olduğunu gerçekten anladım. Öyle bir evde gözler şaşaalı bir sofra arasın dursun. Bana “Üniversite döneminden bu yana ilk defa mutfağa giriyorum. Bunu da yalnızca Zaman Gazetesi için yaparım.” açıklaması yetti de arttı. Her zaman konuk sizken bu sefer ev sahibi oldunuz, nasıl bir duyguymuş Nazlı Hanım? Misafiri çok severim, bu bakımdan çok memnunum sizi ağırladığıma.Misafiri seviyorsunuz ama beni kapıda karşılayan yardımcınız size yemek yaptıracağımı duyunca “Bir yumurta kırabilse şükredin.” dedi.Doğru, üniversiteden bu yana mutfağa girmiyorum çünkü. Ama zorda kalsam makarna da haşlayabilirim sanırım.Üniversiteyi Lozan’da okumuşsunuz. Öğrenciyken kim yapıyordu yemeklerinizi? O zamanlar da yardımcınız yoktu herhalde…Hayır. Yemekleri ya kendim yapıyordum ya da -Güneri Civaoğlu’nun eşi- Canan Civaoğlu ev arkadaşımdı, onunla birlikte hazırlıyorduk. Sebzeleri birbirinden ayırt etmekte bile tereddüt ederdik. Marul yerine ıspanak aldığımızı hatırlıyorum mesela. “Ne pişiriyordunuz?” dersen sosis haşlaması, salata ya da makarna dışında pek bir şey söyleyemem. Bütçemiz de sınırlıydı. Et almaya gücümüz yetmediğinden sık sık sosis alıp haşlıyorduk. O kadar bıkmıştık ki bir gün pişirdikten sonra hiç dokunmadan tencereyle çöpe attığımızı hatırlıyorum.Yapma konusunda isteksizliğiniz iştahınıza da tesir etmiş. Yemeği de pek sevmiyormuşsunuz.Sevmiyor değilim de çok özen gösteririm.Notre Dame de Sion’dan mezunsunuz. Üniversiteyi de nispeten Fransız kültürünün etkin olduğu bir ülkede okudunuz. Fransız mutfağıyla aranız nasıl?Fransız yemekleri bol sosludur. O kadar sosun yemeğin doğal tadını kaçırdığını düşünüyorum. Bu yüzden pek sevmem, Türk yemeklerini ve Akdeniz mutfağını beğeniyorum. Zeytinyağlılar, mercimek yemeği ve çorbası, enginar, semizotu, ıspanak salatası (sebzeleri çiğ tüketiyorum genelde) balık, yemesem de börek mantı çok severim. Fransız mutfağının tatlıları hoşuma gidiyor. Krem karamel, krem brüle, çikolatalı sufle…Sevdiğiniz yemeklerden bahsederken bile yüzünüz size muhalif sanki.(gülüyor) Farkında değilim. Yemek ayırt etmem. Çocukken sevmediğim yemekleri bile artık yiyorum. Pırasa, bamya mesela. Bir tek kıymalı yemekleri ve pembe, kanlı eti yiyemem. Ama yeme konusunda mesafeli olduğum doğru. Ilımlı bir iştahım var.Gözünüzü döndürecek bir yemek de mi yok? Ne bileyim gecenin bir vakti canınızın çektiği, çılgınlık yapıp yemek uğruna sizi dışarı çıkartan?Açsam her yemek gözümü döndürebilir aslında. Ama midem küçük olduğundan çabuk doyuyorum. Çılgınlık konusuna gelince, zaten biraz fazla yesem vicdan azabı duyuyorum. Öyle bir çılgınlık yapmam ama yanıbaşımda çikolata varsa ondan tırtıkladığım olmuştur. Gece kalkayım, yemek yiyeyim ya da bunun için dışarı çıkayım, böyle alışkanlıklarım yok.Meclis’in yemekleri genelde beğenilir. Bir dönem milletvekilliği de yaptınız. Siz de yer miydiniz Meclis’te?Meclis yemekleri hakikaten lezzetliydi, fiyatı da ucuzdu. O dönem Ankara’da yalnız yaşıyordum ve yemekleri genelde orada yerdim.Vekillerin göreve başladıktan sonra kilo alması bundan mıdır?Haklısınız, genelde kilo alıyorlar. Belki bundan belki düzensiz beslenmekten, bilemiyorum…Menderes, Özal, Süleyman Demirel vs. gibi bir döneme damgasını vurmuş birçok siyasi lider ile ailecek tanışıklığınız var. Onlara da yemeğe gider miydiniz?Menderes’i hiç tanımadım. 27 Mayıs darbesi olduğunda ilkokulu yeni bitirmiştim. O bakımdan pek hatırlamıyorum.Gelir miydi evinize?Hayır biz daha ziyade Celal Bayar ile yakındık. Bayar teknokrat olduğu için Demokrat Parti’ye de teknik ve bürokrat insanların girmesini arzu etmişti. Babamı da bu yüzden davet etti partiye. Bayar mesafeli olma
Zaman
Ana Sayfa
27.09.2014
HafızamınsırrıİşleyendemirpastutmazHafızamın sırrı İşleyen demir pas tutmaz
Toplam "9" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti