Habergec.Com Aranan Kelimeler:biri gider biri gelir Değerlendirme: 10 / 10 529146
habergec.com
02.09.2014 Salı
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

biri gider biri gelir

Filmleri yaşından fazla
Zaman
05.07.2014
02:08
Jesse Eisenberg, Öteki’den sonra Gece Planı’yla bu sezon ikinci kez karşımızda. Hollywood’un son yıllardaki yükselen değerlerinden Eisenberg’ün yaşı kadar sinema filmi var ama hâlâ en iyisi Facebook’un kurucusunu oynadığı Sosyal Ağ.Jesse Eisenberg, Hollywood’un son dönemdeki gözde oyuncularından biri. Bu yıl Öteki ve Gece Planı’yla sinemada boy gösteren oyuncunun adını ilerleyen dönemlerde sıkça duyacağız gibi görünüyor. Eisenberg, doğma büyüme New York’lu. Üç kardeşin en büyüğü. Babası sosyoloji profesörü, annesi çocuk partileri düzenleyip gösteriler yapan biri. Eğitimli, duyarlı bir aile… Küçük yaşta çocuklarının yeteneklerini keşfeden aile, onu tiyatroya yönlendirir. Daha 7 yaşındayken yaşar ilk sahne deneyimini. Şehrin saygın çocuk kumpanyalarının birinde Oliver Twist müzikaliyle sahne tozunu yutar, oradan Broadway’e zıplar. Orada oynadığı ilk oyun Tennessee Williams’ın Summer and Smoke’u. Yaşı, henüz 13. Sonrası rutin lise ve üniversite hayatı. Yorucu ders programı, müzik eğitimi, oyunculuk hayalleri... Liseyi New Jersey’de okuyan Eisenberg, aldığı eğitimden memnun kalmayınca New York’a döner, farklı bir sanat okuluna... Bir yandan eğitimine devam ederken bir yandan setlere gider gelir. Broadway’in yetişkin oyunlarında kendine yer ararken, filmlerde irili ufaklı karakterlere bürünür. Öğrenciyken ilk sinema filmini çeker. İlk projesi, Hintli yönetmen M. Night Shyamalan’ın bağımsız korku filmi Köy (2004). Adrian Brody, Bryce Dallas Howard, Joaquin Phoenix gibi yıldızları, farklı yaratıkların yaşadığı gizemli bir ormanda buluşturan film… Köy’ün kalabalık nüfusu içerisinde pek seçilemeyen Eisenberg, yıldızların rüzgârından faydalanıp farklı setlere yelken açar. İkinci film, dağılan bir ailenin hikâyesini anlatan Mürekkep Balığı ve Balina. Eisenberg, ayrılma kararı alan yazar anne ve babanın ergen çocuğu… Aile dağılır dağılmaz ergen çocuğumuz ortada kalır, sonra da kendi dağılır. Eisenberg, karakterin dağınıklığını, gel gitlerini iyi yansıttığından olsa gerek bu filmden sonra kısmeti açılır. Korku filmlerinin klişelerini ‘ti’ye alan kurt adam hikâyesi Lanet’le seyirciyle buluşur, gençlik ordusuna katılır, iyi çocuk Charlie Banks olur. Tiyatro, sinema, dizi derken şöhret basamaklarını yavaş yavaş çıkar. Facebook’un kurucusunu canlandırdığı Sosyal Ağ (2010) ile vitrine çıkar. Jesse Eisenberg’ün hayatını Sosyal Ağ öncesi ve sonrası diye ikiye ayırabiliriz. Yer yer korku ve komedi, ziyadesiyle gençlik sorunlarını konu edinen filmlerde görünen oyuncu, bu filmle beraber daha göz önünde projelerde yer almaya başladı. Bunda Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in popülerliğinin, hikâyesinin ilk defa sinemada işlenmesinin, filmin üç Oscar adayı gösterilmesinin payı büyük. Eisenberg En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alamadı ama almış kadar oldu. Kırmızı halıda büyük yapımcılarla tanış olması ona yeni dünyalara doğru yolculuk etmesine imkân tanıdı. Woody Allen rehberliğinde Roma’ya geziye (Roma’ya Sevgilerle) çıktı, sihir kabiliyetlerini kullanarak soygunlar yapan ‘Sihirbazlar Çetesi’ne şeflik yaptı, müzik okulu sınavlarına hazırlanırken karşısına dikilen uyuşturucu şebekesine ‘Ne Duruyorsun?’ diye haykırdı. İçinde yer aldığı gemilere uluslararası ünü olan yönetmenlerin kaptanlık etmesi, gemilerin büyük hasılatlara demir atması Eisenberg’ün daha sık tercih edilen bir oyuncu haline gelmesini sağladı.Süper kahramanlarla uçuşGözde oyuncu, şimdilerde Batman ve Superman’i aynı sette buluşturan Dawn of Justice için hazırlık yapıyor. İki kahramanın buluşma hikâyesine dair elimizde pek bilgi yok. Tek bildiğimiz Frank Miller’ın 1986 tarihli Batman ile Superman’in karşı kitabından uyarlanacağı ve Ben Affleck, Henry Cavill gibi popüler oyunculara Eisenberg’ün eşlik edeceği. Geçtiğimiz günlerde yabancı ajanslara birkaç fotoğraf düştü. Genç oyuncu Lex Luthor rolü için saçlarını kazıtmış, keyifli mi keyifli. Ee neden keyifli olmasın. Vasatı aşmayan versiyonu bile on milyonlar tarafından izlenen filmde oynuyor, üç filmi gösterime girmeyi bekliyor: Çete liderliğini yaptığı Sihirbazlar Çetesi’nin devam filmi, Alacakaranlık ile adını eşe dosta ezberleten Kristen Stewart ile kamera karşısına geçtiği komedi filmi American Ultra ve bir gazetecinin başından geçenleri anlatan The End of the Tour… Üçü de yıldızı bol, gişeye göz kırpan yapımlar.Sosyal Ağ’a takıldıEisenberg, yeteneğine övgüler dizeceğimiz bir oyuncu değil. Zihinde kalan, kameraya yakışan, enerjisi nispeten yüksek bir oyuncu. Farklı karakterleri benzer şekilde oynayan, hatırdan çıkmayacak performans sergilemek yerine salt üzerine düşeni yapan, yaşınd
Zaman
En Çok Okunan
05.07.2014
FilmleriyaşındanfazlaFilmleri yaşından fazla
İçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
Zaman
28.06.2014
14:06
Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye haset edilir.Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yani ilmini infak eden) kimsedir.” Burada Efendimiz, hasedi, gıpta manasına kullanmıştır. Yani insan, ilim sahibi birisinin ilmini neşrettiğini gördüğünde “Keşke ben de böyle olsaydım ve neşr-i hak yapsaydım!” duygu ve düşüncesiyle o kişiye gıpta ile bakabilir. Veya bir kimsenin olabildiğine serveti vardır, bu kişiye Allah, hem servet, hem de serveti değerlendirme, yani cömertlik vermiştir. O da malını tebzire girmeden hak yolunda saçar savurur, îsâr yapar ve sehavette bulunur. Bunu gören birisi: “Keşke benim de servetim olsaydı da böyle sarf ediverseydim.” duygu ve düşüncesiyle o kişi hakkında gıpta edebilir.Evet, hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, “Niye onda ilim var da bende yok!” duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan sakınmak, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lâzımdır. İnsan, “Gıpta sınırındayım.” derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan mü’min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.Allah’ın sevmediği ve büyük günahlardan sayılan hasede gelince, bunun, insanın hem şahsî ve dünyevî hem de uhrevî hayatı adına büyük zararları vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, “Haset, tıpkı ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi ameli ve hasenatı yer bitirir.” buyrulmaktadır. İnsan, amel yapar yapar da -Allah muhafaza buyursun!- döner haset ederse her şeyi birden gider. Böyle açıktan açığa hasedin dışında, başkalarını kıskanma hâlet-i rûhiyesi içinde bulunan birinin de bazen ibadet ü taatin feyzini, bereketini, yümnünü ve hayrını görmemesi söz konusudur. Meselâ böyle bir kimse, birinin namazını kıskanıyorsa, mütemadiyen huzur ve huşu içinde namaz kılan o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe, namazından zevk alamadığı gibi kalben de asla terakki edemez ve Hakk’a yaklaşamaz. Bu yönüyle de o, manevi huzurunu yer bitirir. Öte yandan da Cenâb-ı Hakk’ın bir insana takdir ettiği şeyi, kaderi tenkit manasında istemediğinden dolayı, kadere karşı gelir ve Allah’a karşı da sû-i edepte bulunmuş olur. Mevlâ, kimine cemal, kimine mal, kimine mansıp, kimine de câh vermiştir. O kimse, Mevlâ’nın onun hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından ötürü, doğrudan doğruya attığı tenkit taşları kaderedir ve böylece o, -hâşâ- Allah’ın icraatını tenkit etmiş sayılır.Şimdi de meselenin dünyaya ait yönüne bakalım. Haset eden insan, mahsuddan (haset edilen kişi ) evvel kendi kendini yer bitirir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın onun hakkındaki nimet ve takdirlerini gördükçe müteessir olur. Hasta olur, yıpranır. Kalbi zaafa uğrar, bedeninde ciddî bir zaaf hissetmeye başlar. Çünkü bu durum, onun uykularını kaçırır.Hasetten Kurtulma Yolları1.Hasetten kurtulmak çok kolay değildir. Çünkü o, ahlâk-ı seyyienin insan tabiatında en köklü olanıdır. Eğer insan, hasedin bu kabîl maddî-mânevî zararlarını düşünebilirse ihtimal ondan kurtulabilir.2.Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir insana verdiği nimetlerin encamını düşünmelidir. Bir kimsenin zâil ve fâni şeylere karşı bâkileştirebileceği nimetleri o yolda heder etmesi kâr-ı akıl değildir. Meselâ birinin nimetler içinde yüzdüğünü gören kimse, haset etme yerine şöyle demelidir: “Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği şeyler de bir nimettir. Ben başkasının nimetlerini kıskanma ile uğraşırken bana verilen bu nimetleri bâkileştirmezsem, işte o zaman kaybetmiş olurum.”3.Bir insanda gördüğümüz nimetin elde edilme yollarına bakılmalıdır. Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır. Bu itibarla, servet sahibi birini gördüğümüzde, o serveti elde etmenin yoluyla onu kazanmaya bakmalıyız. İlim, makam, mansıp gibi şeylerde de aynı şeyi düşünebiliriz. Evet, zannediyorum, “Her şeye yoluyla varılır.” prensibiyle, yoluyla o noktaya varmak ve o durumu ihraz etmek mülâhazası kısmen haset rahatsızlığını izale eder.4.Şu fâni dünyada fâni şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mümine asla yakışmaz. Kişi, Cenâb-ı Hakk&rsq
Zaman
Kürsü
28.06.2014
İçimizdekizehir;kıskançlıkvehasetİçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
İçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
Zaman
30.05.2014
02:18
Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye haset edilir.Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yani ilmini infak eden) kimsedir.” Burada Efendimiz, hasedi, gıpta manasına kullanmıştır. Yani insan, ilim sahibi birisinin ilmini neşrettiğini gördüğünde “Keşke ben de böyle olsaydım ve neşr-i hak yapsaydım!” duygu ve düşüncesiyle o kişiye gıpta ile bakabilir. Veya bir kimsenin olabildiğine serveti vardır, bu kişiye Allah, hem servet, hem de serveti değerlendirme, yani cömertlik vermiştir. O da malını tebzire girmeden hak yolunda saçar savurur, îsâr yapar ve sehavette bulunur. Bunu gören birisi: “Keşke benim de servetim olsaydı da böyle sarf ediverseydim.” duygu ve düşüncesiyle o kişi hakkında gıpta edebilir.Evet, hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, “Niye onda ilim var da bende yok!” duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan sakınmak, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lâzımdır. İnsan, “Gıpta sınırındayım.” derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan mü’min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.Allah’ın sevmediği ve büyük günahlardan sayılan hasede gelince, bunun, insanın hem şahsî ve dünyevî hem de uhrevî hayatı adına büyük zararları vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, “Haset, tıpkı ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi ameli ve hasenatı yer bitirir.” buyrulmaktadır. İnsan, amel yapar yapar da -Allah muhafaza buyursun!- döner haset ederse her şeyi birden gider. Böyle açıktan açığa hasedin dışında, başkalarını kıskanma hâlet-i rûhiyesi içinde bulunan birinin de bazen ibadet ü taatin feyzini, bereketini, yümnünü ve hayrını görmemesi söz konusudur. Meselâ böyle bir kimse, birinin namazını kıskanıyorsa, mütemadiyen huzur ve huşu içinde namaz kılan o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe, namazından zevk alamadığı gibi kalben de asla terakki edemez ve Hakk’a yaklaşamaz. Bu yönüyle de o, manevi huzurunu yer bitirir. Öte yandan da Cenâb-ı Hakk’ın bir insana takdir ettiği şeyi, kaderi tenkit manasında istemediğinden dolayı, kadere karşı gelir ve Allah’a karşı da sû-i edepte bulunmuş olur. Mevlâ, kimine cemal, kimine mal, kimine mansıp, kimine de câh vermiştir. O kimse, Mevlâ’nın onun hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından ötürü, doğrudan doğruya attığı tenkit taşları kaderedir ve böylece o, -hâşâ- Allah’ın icraatını tenkit etmiş sayılır.Şimdi de meselenin dünyaya ait yönüne bakalım. Haset eden insan, mahsuddan (haset edilen kişi ) evvel kendi kendini yer bitirir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın onun hakkındaki nimet ve takdirlerini gördükçe müteessir olur. Hasta olur, yıpranır. Kalbi zaafa uğrar, bedeninde ciddî bir zaaf hissetmeye başlar. Çünkü bu durum, onun uykularını kaçırır.Hasetten Kurtulma Yolları1.Hasetten kurtulmak çok kolay değildir. Çünkü o, ahlâk-ı seyyienin insan tabiatında en köklü olanıdır. Eğer insan, hasedin bu kabîl maddî-mânevî zararlarını düşünebilirse ihtimal ondan kurtulabilir.2.Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir insana verdiği nimetlerin encamını düşünmelidir. Bir kimsenin zâil ve fâni şeylere karşı bâkileştirebileceği nimetleri o yolda heder etmesi kâr-ı akıl değildir. Meselâ birinin nimetler içinde yüzdüğünü gören kimse, haset etme yerine şöyle demelidir: “Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği şeyler de bir nimettir. Ben başkasının nimetlerini kıskanma ile uğraşırken bana verilen bu nimetleri bâkileştirmezsem, işte o zaman kaybetmiş olurum.”3.Bir insanda gördüğümüz nimetin elde edilme yollarına bakılmalıdır. Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır. Bu itibarla, servet sahibi birini gördüğümüzde, o serveti elde etmenin yoluyla onu kazanmaya bakmalıyız. İlim, makam, mansıp gibi şeylerde de aynı şeyi düşünebiliriz. Evet, zannediyorum, “Her şeye yoluyla varılır.” prensibiyle, yoluyla o noktaya varmak ve o durumu ihraz etmek mülâhazası kısmen haset rahatsızlığını izale eder.4.Şu fâni dünyada fâni şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mümine asla yakışmaz. Kişi, Cenâb-ı Hakk&rsq
Zaman
Kürsü
30.05.2014
İçimizdekizehir;kıskançlıkvehasetİçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
İçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
Zaman
30.05.2014
02:12
Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye haset edilir.Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yani ilmini infak eden) kimsedir.” Burada Efendimiz, hasedi, gıpta manasına kullanmıştır. Yani insan, ilim sahibi birisinin ilmini neşrettiğini gördüğünde “Keşke ben de böyle olsaydım ve neşr-i hak yapsaydım!” duygu ve düşüncesiyle o kişiye gıpta ile bakabilir. Veya bir kimsenin olabildiğine serveti vardır, bu kişiye Allah, hem servet, hem de serveti değerlendirme, yani cömertlik vermiştir. O da malını tebzire girmeden hak yolunda saçar savurur, îsâr yapar ve sehavette bulunur. Bunu gören birisi: “Keşke benim de servetim olsaydı da böyle sarf ediverseydim.” duygu ve düşüncesiyle o kişi hakkında gıpta edebilir.Evet, hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, “Niye onda ilim var da bende yok!” duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan sakınmak, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lâzımdır. İnsan, “Gıpta sınırındayım.” derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan mü’min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.Allah’ın sevmediği ve büyük günahlardan sayılan hasede gelince, bunun, insanın hem şahsî ve dünyevî hem de uhrevî hayatı adına büyük zararları vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, “Haset, tıpkı ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi ameli ve hasenatı yer bitirir.” buyrulmaktadır. İnsan, amel yapar yapar da -Allah muhafaza buyursun!- döner haset ederse her şeyi birden gider. Böyle açıktan açığa hasedin dışında, başkalarını kıskanma hâlet-i rûhiyesi içinde bulunan birinin de bazen ibadet ü taatin feyzini, bereketini, yümnünü ve hayrını görmemesi söz konusudur. Meselâ böyle bir kimse, birinin namazını kıskanıyorsa, mütemadiyen huzur ve huşu içinde namaz kılan o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe, namazından zevk alamadığı gibi kalben de asla terakki edemez ve Hakk’a yaklaşamaz. Bu yönüyle de o, manevi huzurunu yer bitirir. Öte yandan da Cenâb-ı Hakk’ın bir insana takdir ettiği şeyi, kaderi tenkit manasında istemediğinden dolayı, kadere karşı gelir ve Allah’a karşı da sû-i edepte bulunmuş olur. Mevlâ, kimine cemal, kimine mal, kimine mansıp, kimine de câh vermiştir. O kimse, Mevlâ’nın onun hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından ötürü, doğrudan doğruya attığı tenkit taşları kaderedir ve böylece o, -hâşâ- Allah’ın icraatını tenkit etmiş sayılır.Şimdi de meselenin dünyaya ait yönüne bakalım. Haset eden insan, mahsuddan (haset edilen kişi ) evvel kendi kendini yer bitirir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın onun hakkındaki nimet ve takdirlerini gördükçe müteessir olur. Hasta olur, yıpranır. Kalbi zaafa uğrar, bedeninde ciddî bir zaaf hissetmeye başlar. Çünkü bu durum, onun uykularını kaçırır.Hasetten Kurtulma Yolları1.Hasetten kurtulmak çok kolay değildir. Çünkü o, ahlâk-ı seyyienin insan tabiatında en köklü olanıdır. Eğer insan, hasedin bu kabîl maddî-mânevî zararlarını düşünebilirse ihtimal ondan kurtulabilir.2.Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir insana verdiği nimetlerin encamını düşünmelidir. Bir kimsenin zâil ve fâni şeylere karşı bâkileştirebileceği nimetleri o yolda heder etmesi kâr-ı akıl değildir. Meselâ birinin nimetler içinde yüzdüğünü gören kimse, haset etme yerine şöyle demelidir: “Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği şeyler de bir nimettir. Ben başkasının nimetlerini kıskanma ile uğraşırken bana verilen bu nimetleri bâkileştirmezsem, işte o zaman kaybetmiş olurum.”3.Bir insanda gördüğümüz nimetin elde edilme yollarına bakılmalıdır. Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır. Bu itibarla, servet sahibi birini gördüğümüzde, o serveti elde etmenin yoluyla onu kazanmaya bakmalıyız. İlim, makam, mansıp gibi şeylerde de aynı şeyi düşünebiliriz. Evet, zannediyorum, “Her şeye yoluyla varılır.” prensibiyle, yoluyla o noktaya varmak ve o durumu ihraz etmek mülâhazası kısmen haset rahatsızlığını izale eder.4.Şu fâni dünyada fâni şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mümine asla yakışmaz. Kişi, Cenâb-ı Hakk&rsq
Zaman
En Çok Okunan
30.05.2014
İçimizdekizehir;kıskançlıkvehasetİçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
İçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
Zaman
30.05.2014
02:01
Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye haset edilir.Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yani ilmini infak eden) kimsedir.” Burada Efendimiz, hasedi, gıpta manasına kullanmıştır. Yani insan, ilim sahibi birisinin ilmini neşrettiğini gördüğünde “Keşke ben de böyle olsaydım ve neşr-i hak yapsaydım!” duygu ve düşüncesiyle o kişiye gıpta ile bakabilir. Veya bir kimsenin olabildiğine serveti vardır, bu kişiye Allah, hem servet, hem de serveti değerlendirme, yani cömertlik vermiştir. O da malını tebzire girmeden hak yolunda saçar savurur, îsâr yapar ve sehavette bulunur. Bunu gören birisi: “Keşke benim de servetim olsaydı da böyle sarf ediverseydim.” duygu ve düşüncesiyle o kişi hakkında gıpta edebilir.Evet, hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, “Niye onda ilim var da bende yok!” duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan sakınmak, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lâzımdır. İnsan, “Gıpta sınırındayım.” derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan mü’min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.Allah’ın sevmediği ve büyük günahlardan sayılan hasede gelince, bunun, insanın hem şahsî ve dünyevî hem de uhrevî hayatı adına büyük zararları vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, “Haset, tıpkı ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi ameli ve hasenatı yer bitirir.” buyrulmaktadır. İnsan, amel yapar yapar da -Allah muhafaza buyursun!- döner haset ederse her şeyi birden gider. Böyle açıktan açığa hasedin dışında, başkalarını kıskanma hâlet-i rûhiyesi içinde bulunan birinin de bazen ibadet ü taatin feyzini, bereketini, yümnünü ve hayrını görmemesi söz konusudur. Meselâ böyle bir kimse, birinin namazını kıskanıyorsa, mütemadiyen huzur ve huşu içinde namaz kılan o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe, namazından zevk alamadığı gibi kalben de asla terakki edemez ve Hakk’a yaklaşamaz. Bu yönüyle de o, manevi huzurunu yer bitirir. Öte yandan da Cenâb-ı Hakk’ın bir insana takdir ettiği şeyi, kaderi tenkit manasında istemediğinden dolayı, kadere karşı gelir ve Allah’a karşı da sû-i edepte bulunmuş olur. Mevlâ, kimine cemal, kimine mal, kimine mansıp, kimine de câh vermiştir. O kimse, Mevlâ’nın onun hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından ötürü, doğrudan doğruya attığı tenkit taşları kaderedir ve böylece o, -hâşâ- Allah’ın icraatını tenkit etmiş sayılır.Şimdi de meselenin dünyaya ait yönüne bakalım. Haset eden insan, mahsuddan (haset edilen kişi ) evvel kendi kendini yer bitirir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın onun hakkındaki nimet ve takdirlerini gördükçe müteessir olur. Hasta olur, yıpranır. Kalbi zaafa uğrar, bedeninde ciddî bir zaaf hissetmeye başlar. Çünkü bu durum, onun uykularını kaçırır.Hasetten Kurtulma Yolları1.Hasetten kurtulmak çok kolay değildir. Çünkü o, ahlâk-ı seyyienin insan tabiatında en köklü olanıdır. Eğer insan, hasedin bu kabîl maddî-mânevî zararlarını düşünebilirse ihtimal ondan kurtulabilir.2.Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir insana verdiği nimetlerin encamını düşünmelidir. Bir kimsenin zâil ve fâni şeylere karşı bâkileştirebileceği nimetleri o yolda heder etmesi kâr-ı akıl değildir. Meselâ birinin nimetler içinde yüzdüğünü gören kimse, haset etme yerine şöyle demelidir: “Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği şeyler de bir nimettir. Ben başkasının nimetlerini kıskanma ile uğraşırken bana verilen bu nimetleri bâkileştirmezsem, işte o zaman kaybetmiş olurum.”3.Bir insanda gördüğümüz nimetin elde edilme yollarına bakılmalıdır. Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır. Bu itibarla, servet sahibi birini gördüğümüzde, o serveti elde etmenin yoluyla onu kazanmaya bakmalıyız. İlim, makam, mansıp gibi şeylerde de aynı şeyi düşünebiliriz. Evet, zannediyorum, “Her şeye yoluyla varılır.” prensibiyle, yoluyla o noktaya varmak ve o durumu ihraz etmek mülâhazası kısmen haset rahatsızlığını izale eder.4.Şu fâni dünyada fâni şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mümine asla yakışmaz. Kişi, Cenâb-ı Hakk&rsq
Zaman
Ana Sayfa
30.05.2014
İçimizdekizehir;kıskançlıkvehasetİçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
Vahyin aydınlığında olaylara bakış
Zaman
21.04.2014
16:56
Cenab-ı Hak (cc), insanlığa son fermanı olan Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmaktadır: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, onu (anlaşmazlık konusu olan meseleyi) Allah ve Resul’üne arz edin. Allah’a ve ebedi âleme gerçekten iman ediyorsanız böyle yapın. Böyle yapmanız çok daha hayırlı ve sonuç itibarıyla da çok daha güzeldir.” (Nisa, 59) Bütün müfessirlere göre ayette geçen; “Allah’a ve Resul’üne arz edin” emrinden maksat, anlaşmazlık konusu olan meselelerin Kur’an ve Sünnet’e göre yani Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre çözülmesi ve halledilmesidir. Samanyolu TV bu fakirden, ehl-i imanın içine düşürüldüğü malum büyük fitne konusunda sohbet talep etti. Ayrıca Zaman Gazetesi de bir röportaj talep etti. Bu elim fitnenin ortadan kalkmasına karınca-kaderince yardımcı olur ümidiyle talebi kabul ettim. Konuştum ve yazdım. Ne konuştum ne yazdım? Özetleyeyim. Evvela Enfal Sûresi’ndeki şu ayetleri naklettim: “(Ey iman edenler!) Allah ve Resul’üne itaat ediniz. Anlaşmazlık ve kavgaya girişmeyiniz. Aksi halde korkaklaşıp dağılırsınız. Gücünüz ve devletiniz elden gider. Sabredin. Hiç şüphe yoktur ki Allah sabredenlerle birliktedir.” (Enfal, 46) “Küfredenler birbirleriyle dostluk (birlik, ittifak) kurarlar. Eğer siz bu dostluğu yapmazsanız; korkunç bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir.” Naklettiğim bu ayetler ve bu manada olan nasların ışığında birlik ve beraberlik ve İslam kardeşliğinin çok önemli olduğunu hatırlattım. Felaket, helaket asrının adamı, büyük Mürşid’in şu çok önemli ve kerametvari seslenişini naklettim: “Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı; ‘Hiç şüphesiz müminler kardeştirler.’ kata-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. (22. Mektup, Uhuvvet Risalesi)PARTİDEN ÜST DÜZEY KİMSELER GELDİYani birlik, beraberlik ve İslam kardeşliğini hatırlattım. Birçok müspet ve menfi tepkiler aldım. Müspet olanları dua olarak kabul ettim. Hakarete varan menfi tepkilerin sahiplerine gönül koymadım. Bunların çoğu benim dava ve gönül dostlarımdır. Hatta içlerinde hocalarım da vardır. Cenab-ı Hak hepsinden razı olsun. Hocalarıma hizmet eder, ellerinden öper, dualarını beklerim. Partiden üst düzeyde bazı yetkili zevat evime kadar geldiler. Uzun boylu konuşuldu. Su-i zan ve evhama dayalı birçok detaylara girildi. Ben uzun zaman dinledikten sonra dedim ki; ben detaylara hiç girmem ben genel İslamî ölçüler üzerinde konuşuyorum. Evvela şu ayet üzerinde bir daha dikkatle eğilip düşünelim: “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 6) Araştırmadan ciddi delillere dayanmadan Müslümanlar hakkında su-i zan beslemek haramdır. Büyük mahkeme var. Hâkimlerin Hâkimi Allah (c.c.), A’dan Z’ye hayatımızın hesabını soracak. Meşreb, meslek ve politik taassupla yanlış yaparsak veya yanlış yapanları onaylarsak o büyük mahkemede çok pişman oluruz. Ve o pişmanlık orada fayda vermez. Bu sorumluluk ve hassasiyeti taşımak zorundayız. Ben siyasete hiç girmedim. Şu anda da bir ayağım kabirdedir. Rıza-i İlahi’yi tahsil, ana hedefimdir. Bu büyük fitne politize edildiğinden dolayı iş çığırından çıkmıştır. Böyle giderse onulmaz yaralar açılır. Sebep olanlar altından kalkamayacakları vebal altında kalırlar. Şu üç hususu İslamî ölçüler içerisinde ısrarla söylüyorum. Bir: Suç ve ceza şahsîdir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’in birkaç yerinde şöyle buyuruyor: “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.” (İsra, 15) Suç işleyenin tespiti yapılır. Kesin delillerle suçu sabit olunca cezalandırılır. Bu ilim, hukuk sistemlerinde de böyledir. Bediüzzaman diyor ki: “Bağdat’ta bir esnaf suç işlese, İstanbul’da olan biri esnafa, esnaf sınıfından olduğu için ceza verilemez.”SU-İ ZAN VE VEHİMLERLE SUÇLAMALARBirtakım su-i zan ve vehimlerle masum insanları cezalandırmak büyük günahtır. Çok merak ediyorum, bu sağa-sola savrulan, kış ortasında aile düzeni altüst edilen binlerce polis, savcı hâkim, maliyeci ve birçok memurların suçu gerçekten sabit olmuş mudur? Olmuşsa bunu deklare etsinler, bütün millet bunu bilsin, görsün ve su-i zandan kurtulsun. Sadece işin içinden sıyrılmak için: “Biz çok şeyler biliyoruz...” demek, suçun sabit olduğunu ispat için kâfi midir? Resul-i Ekrem Efendimiz (sas); “Şüpheler oluştuğu zaman cezaları uygulamayınız.” buyurmuştur. Hatta bu kavl-i Peygamberî, İslam hukukunda önemli bir k
Zaman
En Çok Okunan
21.04.2014
VahyinaydınlığındaolaylarabakışVahyin aydınlığında olaylara bakış
Vahyin aydınlığında olaylara bakış
Zaman
21.04.2014
15:51
Cenab-ı Hak (cc), insanlığa son fermanı olan Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmaktadır: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, onu (anlaşmazlık konusu olan meseleyi) Allah ve Resul’üne arz edin. Allah’a ve ebedi âleme gerçekten iman ediyorsanız böyle yapın. Böyle yapmanız çok daha hayırlı ve sonuç itibarıyla da çok daha güzeldir.” (Nisa, 59) Bütün müfessirlere göre ayette geçen; “Allah’a ve Resul’üne arz edin” emrinden maksat, anlaşmazlık konusu olan meselelerin Kur’an ve Sünnet’e göre yani Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre çözülmesi ve halledilmesidir. Samanyolu TV bu fakirden, ehl-i imanın içine düşürüldüğü malum büyük fitne konusunda sohbet talep etti. Ayrıca Zaman Gazetesi de bir röportaj talep etti. Bu elim fitnenin ortadan kalkmasına karınca-kaderince yardımcı olur ümidiyle talebi kabul ettim. Konuştum ve yazdım. Ne konuştum ne yazdım? Özetleyeyim. Evvela Enfal Sûresi’ndeki şu ayetleri naklettim: “(Ey iman edenler!) Allah ve Resul’üne itaat ediniz. Anlaşmazlık ve kavgaya girişmeyiniz. Aksi halde korkaklaşıp dağılırsınız. Gücünüz ve devletiniz elden gider. Sabredin. Hiç şüphe yoktur ki Allah sabredenlerle birliktedir.” (Enfal, 46) “Küfredenler birbirleriyle dostluk (birlik, ittifak) kurarlar. Eğer siz bu dostluğu yapmazsanız; korkunç bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir.” Naklettiğim bu ayetler ve bu manada olan nasların ışığında birlik ve beraberlik ve İslam kardeşliğinin çok önemli olduğunu hatırlattım. Felaket, helaket asrının adamı, büyük Mürşid’in şu çok önemli ve kerametvari seslenişini naklettim: “Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı; ‘Hiç şüphesiz müminler kardeştirler.’ kata-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. (22. Mektup, Uhuvvet Risalesi)PARTİDEN ÜST DÜZEY KİMSELER GELDİYani birlik, beraberlik ve İslam kardeşliğini hatırlattım. Birçok müspet ve menfi tepkiler aldım. Müspet olanları dua olarak kabul ettim. Hakarete varan menfi tepkilerin sahiplerine gönül koymadım. Bunların çoğu benim dava ve gönül dostlarımdır. Hatta içlerinde hocalarım da vardır. Cenab-ı Hak hepsinden razı olsun. Hocalarıma hizmet eder, ellerinden öper, dualarını beklerim. Partiden üst düzeyde bazı yetkili zevat evime kadar geldiler. Uzun boylu konuşuldu. Su-i zan ve evhama dayalı birçok detaylara girildi. Ben uzun zaman dinledikten sonra dedim ki; ben detaylara hiç girmem ben genel İslamî ölçüler üzerinde konuşuyorum. Evvela şu ayet üzerinde bir daha dikkatle eğilip düşünelim: “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 6) Araştırmadan ciddi delillere dayanmadan Müslümanlar hakkında su-i zan beslemek haramdır. Büyük mahkeme var. Hâkimlerin Hâkimi Allah (c.c.), A’dan Z’ye hayatımızın hesabını soracak. Meşreb, meslek ve politik taassupla yanlış yaparsak veya yanlış yapanları onaylarsak o büyük mahkemede çok pişman oluruz. Ve o pişmanlık orada fayda vermez. Bu sorumluluk ve hassasiyeti taşımak zorundayız. Ben siyasete hiç girmedim. Şu anda da bir ayağım kabirdedir. Rıza-i İlahi’yi tahsil, ana hedefimdir. Bu büyük fitne politize edildiğinden dolayı iş çığırından çıkmıştır. Böyle giderse onulmaz yaralar açılır. Sebep olanlar altından kalkamayacakları vebal altında kalırlar. Şu üç hususu İslamî ölçüler içerisinde ısrarla söylüyorum. Bir: Suç ve ceza şahsîdir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’in birkaç yerinde şöyle buyuruyor: “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.” (İsra, 15) Suç işleyenin tespiti yapılır. Kesin delillerle suçu sabit olunca cezalandırılır. Bu ilim, hukuk sistemlerinde de böyledir. Bediüzzaman diyor ki: “Bağdat’ta bir esnaf suç işlese, İstanbul’da olan biri esnafa, esnaf sınıfından olduğu için ceza verilemez.”SU-İ ZAN VE VEHİMLERLE SUÇLAMALARBirtakım su-i zan ve vehimlerle masum insanları cezalandırmak büyük günahtır. Çok merak ediyorum, bu sağa-sola savrulan, kış ortasında aile düzeni altüst edilen binlerce polis, savcı hâkim, maliyeci ve birçok memurların suçu gerçekten sabit olmuş mudur? Olmuşsa bunu deklare etsinler, bütün millet bunu bilsin, görsün ve su-i zandan kurtulsun. Sadece işin içinden sıyrılmak için: “Biz çok şeyler biliyoruz...” demek, suçun sabit olduğunu ispat için kâfi midir? Resul-i Ekrem Efendimiz (sas); “Şüpheler oluştuğu zaman cezaları uygulamayınız.” buyurmuştur. Hatta bu kavl-i Peygamberî, İslam hukukunda önemli bir k
Zaman
Ana Sayfa
21.04.2014
VahyinaydınlığındaolaylarabakışVahyin aydınlığında olaylara bakış
Vahyin aydınlığında olaylara bakış
Zaman
21.04.2014
02:01
Cenab-ı Hak (cc), insanlığa son fermanı olan Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmaktadır: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, onu (anlaşmazlık konusu olan meseleyi) Allah ve Resul’üne arz edin. Allah’a ve ebedi âleme gerçekten iman ediyorsanız böyle yapın. Böyle yapmanız çok daha hayırlı ve sonuç itibarıyla da çok daha güzeldir.” (Nisa, 59) Bütün müfessirlere göre ayette geçen; “Allah’a ve Resul’üne arz edin” emrinden maksat, anlaşmazlık konusu olan meselelerin Kur’an ve Sünnet’e göre yani Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre çözülmesi ve halledilmesidir. Samanyolu TV bu fakirden, ehl-i imanın içine düşürüldüğü malum büyük fitne konusunda sohbet talep etti. Ayrıca Zaman Gazetesi de bir röportaj talep etti. Bu elim fitnenin ortadan kalkmasına karınca-kaderince yardımcı olur ümidiyle talebi kabul ettim. Konuştum ve yazdım. Ne konuştum ne yazdım? Özetleyeyim. Evvela Enfal Sûresi’ndeki şu ayetleri naklettim: “(Ey iman edenler!) Allah ve Resul’üne itaat ediniz. Anlaşmazlık ve kavgaya girişmeyiniz. Aksi halde korkaklaşıp dağılırsınız. Gücünüz ve devletiniz elden gider. Sabredin. Hiç şüphe yoktur ki Allah sabredenlerle birliktedir.” (Enfal, 46) “Küfredenler birbirleriyle dostluk (birlik, ittifak) kurarlar. Eğer siz bu dostluğu yapmazsanız; korkunç bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir.” Naklettiğim bu ayetler ve bu manada olan nasların ışığında birlik ve beraberlik ve İslam kardeşliğinin çok önemli olduğunu hatırlattım. Felaket, helaket asrının adamı, büyük Mürşid’in şu çok önemli ve kerametvari seslenişini naklettim: “Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı; ‘Hiç şüphesiz müminler kardeştirler.’ kata-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. (22. Mektup, Uhuvvet Risalesi)PARTİDEN ÜST DÜZEY KİMSELER GELDİYani birlik, beraberlik ve İslam kardeşliğini hatırlattım. Birçok müspet ve menfi tepkiler aldım. Müspet olanları dua olarak kabul ettim. Hakarete varan menfi tepkilerin sahiplerine gönül koymadım. Bunların çoğu benim dava ve gönül dostlarımdır. Hatta içlerinde hocalarım da vardır. Cenab-ı Hak hepsinden razı olsun. Hocalarıma hizmet eder, ellerinden öper, dualarını beklerim. Partiden üst düzeyde bazı yetkili zevat evime kadar geldiler. Uzun boylu konuşuldu. Su-i zan ve evhama dayalı birçok detaylara girildi. Ben uzun zaman dinledikten sonra dedim ki; ben detaylara hiç girmem ben genel İslamî ölçüler üzerinde konuşuyorum. Evvela şu ayet üzerinde bir daha dikkatle eğilip düşünelim: “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 6) Araştırmadan ciddi delillere dayanmadan Müslümanlar hakkında su-i zan beslemek haramdır. Büyük mahkeme var. Hâkimlerin Hâkimi Allah (c.c.), A’dan Z’ye hayatımızın hesabını soracak. Meşreb, meslek ve politik taassupla yanlış yaparsak veya yanlış yapanları onaylarsak o büyük mahkemede çok pişman oluruz. Ve o pişmanlık orada fayda vermez. Bu sorumluluk ve hassasiyeti taşımak zorundayız. Ben siyasete hiç girmedim. Şu anda da bir ayağım kabirdedir. Rıza-i İlahi’yi tahsil, ana hedefimdir. Bu büyük fitne politize edildiğinden dolayı iş çığırından çıkmıştır. Böyle giderse onulmaz yaralar açılır. Sebep olanlar altından kalkamayacakları vebal altında kalırlar. Şu üç hususu İslamî ölçüler içerisinde ısrarla söylüyorum. Bir: Suç ve ceza şahsîdir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’in birkaç yerinde şöyle buyuruyor: “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.” (İsra, 15) Suç işleyenin tespiti yapılır. Kesin delillerle suçu sabit olunca cezalandırılır. Bu ilim, hukuk sistemlerinde de böyledir. Bediüzzaman diyor ki: “Bağdat’ta bir esnaf suç işlese, İstanbul’da olan biri esnafa, esnaf sınıfından olduğu için ceza verilemez.”SU-İ ZAN VE VEHİMLERLE SUÇLAMALARBirtakım su-i zan ve vehimlerle masum insanları cezalandırmak büyük günahtır. Çok merak ediyorum, bu sağa-sola savrulan, kış ortasında aile düzeni altüst edilen binlerce polis, savcı hâkim, maliyeci ve birçok memurların suçu gerçekten sabit olmuş mudur? Olmuşsa bunu deklare etsinler, bütün millet bunu bilsin, görsün ve su-i zandan kurtulsun. Sadece işin içinden sıyrılmak için: “Biz çok şeyler biliyoruz...” demek, suçun sabit olduğunu ispat için kâfi midir? Resul-i Ekrem Efendimiz (sas); “Şüpheler oluştuğu zaman cezaları uygulamayınız.” buyurmuştur. Hatta bu kavl-i Peygamberî, İslam hukukunda önemli bir k
Zaman
Yorum
21.04.2014
VahyinaydınlığındaolaylarabakışVahyin aydınlığında olaylara bakış
Nevin Halıcı - En güzel doğum
Zaman
20.04.2014
17:33
İslam Peygamberi olan ve Peygamberler Peygamberi olarak bilinen Hz. Muhammed Mustafa, 571 yılında Mekke’de doğmuştur. Kureyş kabilesinin Haşimoğulları soyuna mensuptur. Babası Abdullah annesi ise Amine’dir.Doğmadan önce babasını, altı yaşlarında iken annesini kaybetmiştir. Çok dürüst ve güvenilir olması nedeniyle kendisine dürüst Muhammed anlamına gelen Muhammedü’l Emin adı verilmiştir. Kureyş’in zengin ailelerinden biri olan Hz. Hatice ile evlenmiştir.Kırk yaşında iken, 610 yılında, Hira Dağı’ndaki mağarada, Ramazan ayının 27. gecesinde Cebrail (as) tarafından ilk vahiy indirilerek peygamber olmuştur. Hz Muhammed’in peygamberliğine inanan ilk Müslümanlar Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Ebubekir’dir.İslamiyet yayıldıkça, Müslümanlara yapılan sıkıntılar artmaya başlamış ve Medine’ye göç gerçekleşmiştir. Göç olayından sonra, İslamiyet hızla yayılmaya başlamıştır.Hicretin onuncu yılında, Hz. Muhammed Mekke’ye hacca gitmiştir. Burada Veda Hutbesi olarak adlandırılan konuşmasını yapmış, 8 Haziran 632 yılında Medine’de, 63 yaşında ebedi hayata yürümüştür. Allah hepimizi O’nun şefaatine nail eylesin.Hz. Muhammed hakkında yerli yabancı sayısız eserler yazılmıştır. Benim için en güzel eser, Süleyman Çelebi tarafından yazılan Mevlid’dir. Bu eser adeta Anadolu halkının duygu ve düşüncelerini dile getirir. Yüzyıllardan günümüze gördüğü ilgi bunu göstermektedir.Anadolu’da, bütün peygamberler hakkında, yemekle ilgili çeşitli inanışlar ve rivayetler bulunmaktadır. Hz. Muhammed ve ailesi için de aynı şey söylenebilir. Anadolu’ya gelen veya gelmeyen peygamberlerimiz hakkındaki yemekle ilgili bazı rivayetlere göz atalım.Hz. Adem, Hz. Cebrail’in öğretmesi ile, dünyada buğdaydan “Baba çorbası” olarak adlandırılan ilk çorbayı ve ekmeği yapan peygamberdir. Bu nedenle aşçıların piri kabul edilir. Hz. Hızır, ölümsüzlük suyunu bulur; çanağı evine götürürken Ceyhan Nehri yakınlarında Hz. Cebrail gelir, kanadıyla çanaktaki suyu devirir. Devirir ama ilkbaharda, dökülen bütün damlalar şifa kaynağı sarımsaklar olarak yeşerir. Hz. Nuh’un aşuresi Anadolu inancına göre şifa kaynağıdır. Çiğ köftenin Hz. İbrahim zamanından günümüze geldiği söylenir.Hz. Muhammed, bazı hadislerinde yemek ve yiyecek konularına değinmiştir. Az yemenin yararları yanında sirkenin ne güzel bir katık olduğundan vb. de söz etmiştir.Yemek konusunda, kadın olduğundan olsa gerek, Fatma anamıza dair inançlara çok rastlanır. Fatma anamızın eli kutsaldır, bereketli olması için, Anadolu kadınları yemek karıştırırken “Allah’ım, benim elim değil Fatma anamızın eli” der. Aynı cümle bozulması kolay yiyecekler için de söylenir. Ayrıca, yoğurt yapan hanımlar mayayı süte karıştırırken yoğurdun tutması için aynı ifadeyi kullanır. Kışlık yiyecekler küplere konurken de böcek vb. haşerattan korunması nedeniyle yine Fatma anamızın eline müracaat edilir. Konya’nın güney ilçelerinde bahar aylarında kendiliğinden oluşan domalanların oluşumunun da Fatma anamıza bağlandığ ı bilinir. Fatma anamız, bahçede ekmek yaparken, yağan yağmurdan içeri kaçmak istemiş; aceleyle toplanırken düşürdüğü bazı hamurlar toprak altında domalana dönüşmüştür.Anadolu’da, kandil günlerinde dağıtılan lokma Hz. Muhammed’in mührü, katmer mektubu kabul edilir. Pişi ise selamla gider. Götüren kişi pişiyi verirken “Peygamber Efendimiz’in selamı var.” der. “Aleykümselâm” diyerek pişiyi alan kişi de, kendi pişisini hazırlar ve komşularına gönderir.Sevgili okuyucularım, kandilinizi kutlar, sağlık, mutluluk, esenlikler dilerim. Bu güzel günde, Anadolu’da Peygamber Efendimiz’in mührü kabul edilen bir lokma yapalım. Ağız tadıyla ve mutlulukla kalın.LOK­MAMALZEMELER: 2,5 su bar­da­ğı un1,5 su bar­da­ğı su Ce­viz bü­yük­lü­ğün­de yaş ma­ya1 çay kaşığı tuz4 damla sakızıKızartmak İçin:3 su bar­da­ğı zey­tin­ya­ğıŞu­ru­bu için:5 su bar­da­ğı şe­ker3,5 su bardağı su1 tatlı kaşığı limon su­yu Yapılışı:Bir ten­ce­re­ye unu ele, or­ta­sı­nı aç. Ya­rım su bar­da­ğı ılık su, ma­ya ve bi­raz ke­na­rın­dan un ala­rak ez, bo­za ko­yu­lu­ğu­na ge­tir. Unu üze­ri­ne top­la. Sı­cak bir yer­de bek­let.Ha­mur­da çat­la­ma­lar olun­ca ara­sı­nı aç, ka­lan su­yu, tu­z ve dö­vül­müş sa­kı­zı ila­ve ede­rek çır­pa çır­pa yo­ğur. Ten­ce­re­nin ka­pa­ğı­nı ört, sı­cak yer­de ma­ya­lan­dır. Ha­mur iki, üç mis­li kabarıp, göz göz olmuşsa, yağa batırılmış tatlı kaşığı ile alarak bol kız­gın
Zaman
Köşe Yazıları
20.04.2014
NevinHalıcı-EngüzeldoğumNevin Halıcı - En güzel doğum
Arınç, TÜRGEV'e bağışı doğruladı
Zaman
10.04.2014
11:49
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’na (TÜRGEV) yurtiçinden 29 milyon lira, yurtdışından ise 99 milyon 999 bin 990 ABD doları bağış ve yardım yapıldığını açıkladı.Başbakan Yardımcısı Arınç, CHP Aydın Milletvekili Metin Lütfi Baydar’ın TÜRGEV’e bağış yapan gerçek veya tüzel kişilere ilişkin soru önergesini Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden gelen bilgiler doğrultusunda yanıtladı.Arınç, vakıflara yapılan yurtdışı yardımların 27 Şubat 2008 tarihinden önce İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı tarafından izlendiğine dikkat çekti. Bu tarihten sonra ise yardımlar Vakıflar Yasası kapsamına alındı. Yanıta göre yardımlar her yılın ilk altı ayı içerisinde doldurularak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne teslim edilmesi zorunlu olan “yıllık beyanname” ile izleniyor. TÜRGEV’e yapılan yardımlar hakkında bilgi veren Arınç, “Kurumsal kayıtlarda yapılan incelemede; eski kısa adı İSEGEV olan TÜRGEV’e 27 Şubat 2008 tarihinden sonra muhtelif gerçek ve tüzel kişilerce yapılan yurtiçi bağış ve yardımlar 29 milyon 666 bin 533 TL, yurtdışı bağış ve yardımlar 99 milyon 999 bin 990 Amerikan Doları’dır” dedi.Bu soruya cevap yokArınç, Baydar’ın bağış yapan gerçek veya tüzel kişilerin kimler olduğu sorusuna ise cevap vermedi.Arınç, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun TÜRGEV’e ilişkin önergesine de yine “kısmen” cevap verdi. TÜRGEV’in Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerince denetlendiğini belirten Arınç, vakfın 2013 yılı beyannamesinin ise henüz kuruma intikal etmediğini belirtti. Beyanname verme süresinin her yılın ilk altı ayı olduğuna dikkat çekildi. Bu durumda bu süre henüz dolmadı.Yanıta göre, TÜRGEV’in 2012 yılı bütçesi gelir toplamı 156 milyon 789 bin 614 lira. Gider toplamı ise sadece 16 milyon 379 bin 410 lira. Arınç, TÜRGEV ile ilgili 2008-2012 yılları üzerinden yapılan incelemede, son 5 yılda sosyal hizmetler alanında toplam 15 milyon 663 bin 602 lira harcama yapıldığının gözlendiğini belirtti.Haluk Koç ne demişti?CHP sözcüsü Haluk Koç şubat ayında yaptığı açıklamada, TÜRGEV’e yurtdışından gelen paralarla ilgili şunları söylemişti: “Şu TÜRGEV gerçeğinde biraz duralım isterseniz. Başbakan’ın açık bir anayasa suçu işleyerek soruşturtmamaya, yargılanmasına izin vermemeye dönük çabaların içine girdiği TÜRGEV olayı. Bakın, günün biri, tarih 26 Nisan 2012 Vakıflar Bankası’ndaki Necmettin Bilal Erdoğan’ın hesabına Royal Protocol isimli bir kaynaktan, muhtemelen Ortadoğu veya Suudi kaynaklı bir yapı. Buradan 99 milyon 999 bin 990 Amerikan Doları havale ediliyor 5 dakika içinde. 100 değil, 100 milyon değil. 10 dolar eksik. 10 dolar herhalde havale kesintisi ve 5 dakika içinde Bilal Erdoğan’ın hesabından TÜRGEV’in hesabına aktarılıyor para. Vakıfbank’a bu havalenin geliş tarihi 26 Nisan 2012. Bu ve bunun benzeri para trafikleri mevcut. Hepsinin tarihleri ve IBAN’ları da mevcut. Değerli arkadaşlarım, 100 milyon dolarlardan bahsediyoruz. Bu para neyin karşılığıdır Allah aşkına? Ne karşılığında Bilal Erdoğan’ın önce kendi hesabına, sonra TÜRGEV vakfına 5 dakika içinde aktarılmıştır? Ne karşılığıdır bu? Rüşvet midir? Ne karşılığıdır?”(DHA)
Zaman
Güncel
10.04.2014
ArınçTÜRGEVebağışıdoğruladıArınç TÜRGEVe bağışı doğruladı
Bediüzzaman’ı anlamak
Zaman
09.04.2014
02:20
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, yirminci asra damgasını vuran bir şahsiyettir. Asrın en etkili İslam âlimlerinden olduğunda şüphe yoktur.23 Mart 1960, hicri 25 Ramazan 1379 tarihinde ebediyet âlemine irtihal eder. Vefat ettiği gece hem Ramazanın son on günü içindeydi hem de tekli geceydi. Hadislerde ifade edilen mübarek bir gece. Ramazanın 25. gecesi sabaha doğru dünyaya gözlerini kapar, ahiret âlemine Habib-i Ekrem Aleyhissalatu vesselama kavuşur. Onun ifadesiyle ‘yüzde doksan dokuz ahbabın bulunduğu yere gider. Bu vesileyle Bediüzzamanı bir kez daha hatırlamak gerekir. Bu samimi insanın hayatı boyunca dünya adına hiçbir şeyi olmamıştır. Evlenmemiş, mal mülk sahibi olmamış, kendini büyük gayeye, Kuran davasına adamıştır. O, mahkemeden mahkemeye sürüklenmiş, ama asla küsmemiştir. Hapishaneye atmışlar, oraya Hz. Yusufun medresesi demiştir. Sürekli pozitif enerji vermiş, mücadelesinden asla vazgeçmemiştir. Dönemin bazı yöneticileri onu hep rakip görmüş, siyasetle ve gizli cemiyet kurmakla itham etmiştir. Kendisi ‘Mektubat adlı eserinde bu hususu mükemmel bir şekilde ifade eder: “Şu nefiy (sürgün) zamanında görüyorum ki, hodfuruş (kendini beğendirmeye çalışan) ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakibâne bir nazarla bakıyorlar. Güya (sanki) ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım! Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok… Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı hakaik-i imaniye ve Kurâniyeye haşr ve vakfetmişim. Madem böyledir; bana eziyet verip rakibâne ilişen adam düşünsün ki, o muamelesi zındıka ve imansızlık namına imana ilişmek hükmüne geçer.” (Mektubat, s. 73) Bugünlerde Bediüzzamanın kahraman bir sevdalısına aynı ithamlar yapılmakta, tarih adeta tekerrür etmektedir. Her tavrı samimiyet dolu bu insan en büyük hileyi hilesizlikte bilir. Kendisine “En çok bize ne lazım?” diye sorduklarında “sıdk” yani doğruluk diye cevap verir. Muhatapları “Sonra ne gelir?” deyince Bediüzzaman bundan ötesi yoktur dercesine “Yalan söylememektir.” der. Reaksiyon adamı değil, sükûnet insanıdır. Proaktif insandır. Şiddet kullanmaktan şiddetle kaçar, çünkü şiddette masumların hakkı çiğnenir. Ona zulüm edenlere, cani muamelesi yapanlara ‘hakkımı helal ediyorum diyecek kadar civanmert olan bu zat insanlıkla barışık olarak ahirete göç eder. Asla genelleme yapmaz. Ona zulmeden dönemin CHPsi için yine prensibini muhafaza eder, o zulmü işleyenlerin yüzde beş olduğunu, yüzde doksanının masum olduğunu belirtir, “birisinin hatasıyla başkası mesul olmaz” (6: 164) diyen Kuranın adalet anlayışına sımsıkı sarılarak şöyle der: Birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mesul olmaz, olamaz(Emirdağ Lahikası, 451). Hele aradan elli sene geçmiş, bugünkü insanları o dönemin insanlarının çocuklarıdır diye itham etmek, yapılan zulümlerden onları sorumlu tutmak Bediüzzamanın Kurandan aldığı bu prensibiyle bağdaşmaz. Bediüzzaman, hiçbir zaman ‘ben merkezli olmamıştır. Sözleri tesirli olmuş, milyonları etkilemiştir. Eserleri bugün de elimizde, birçok dünya diline çevrilmiş, görüşleri az çok dünya gündeminde. Hiç unutmuyorum, Amerikadaki bir üniversite rektörü, Bediüzzamanın hayatını okuduktan sonra, bana “Bu adam Hz. İsa gibi bir adam” diye duygularını ifade etmişti. Öyle inanıyorum ki, Bediüzzamanı doğru okuyabilsek, gerek İslam âlemiyle ve gerekse Batı dünyasıyla çok daha dengeli ve basiretli bir ilişki ağını kurabileceğiz. Bediüzzamanın birinci gayesi İslam dinine ve dolayısıyla insanlığın imanına hizmet etmekti. Onun için kendisini adadığı hizmete “iman ve Kuran hizmeti” der. “Batıl bir vesileyle İslama hizmet olmaz” meselesi onun ana prensiplerindendir. Onun için ta hayatının ilk döneminde sürgünden önce ona gelip “biz şeriat getireceğiz” diyen aşiret reisine “Sen buraya gelinceye kaç şeriat prensibini çiğnedin” diyerek azarlamış ve dahili problemlerde kılıcın, şiddetin kullanılamayacağını belirtmiştir. Kardeş kardeşine karşı kılıç çekemez. Kardeş kardeşe kırdırılmaz, kırdırılamaz diye haykırmıştır. Bütün meseleleri sulh yoluyla, barış yoluyla çözmeyi önermiş. Hapse atılmış, caniler arasına konulmuş, fakat orada “Ey hapis arkadaşlarım” diyerek onları arkadaş kabul etmiş ve barışa davet etmiştir. “Evet, hakikat ve maslahat sulhtur.” der. Kendi hapishane arkadaşlarına bu telkinde bulunduğu gibi, bütün insanlığa aynı mesajı verir. İslam ve Hıristiyanlık âleminin ittifakını ister ve bunun dünya barışına vesile olacağını düşünür. Amerikada yaşayan biri olarak bugün onun söylediğinin emarelerini görüyorum. Bu iki
Zaman
Yorum
09.04.2014
Bediüzzaman’ıanlamakBediüzzaman’ı anlamak
Mehmed Niyazi - Palulular, gururlanın
Zaman
24.03.2014
02:06
İstanbul’daki çeşitli güzide semtler zaman zaman ön plana çıkar; Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye”sindeki uçurum gençlerin dikkatini çeker.Bizim çocukluğumuzda, yani bin dokuz yüz ellili yılların başlarında Teşvikiye’de oturmak, oranın sakinlerine prestij sağlardı. İşte bu yıllarda bir cumartesi günü birkaç aile sohbet için bir araya gelmişlerdi. Tabii pek çoğu tam bir laik sistemin içinde yetişmişlerdi. Bizdeki laiklik eğitimi kör bir uygulamadır. İnsanın yaratılışı, nereden gelip nereye gittiği meçhuldür; dolayısıyla gençlerin beynini dumura uğratır; onlar için görmek, beş duyu ile dokunmak her şeydi, manevi konularda sepetlerinde hiçbir şey yoktu. Laftan lafa birisi Peygamber Efendimiz’in bir hadisini şöyle yorumladı: “Bu hadis doğru değildir; herhalde şöyle söylemesi lazımdı.” Karşısında oturan bir genç, ona karşı şu itirazda bulundu: “Biz Müslüman’ız; bizler için Hz. Peygamber her şeydir. Bir hadis doğru mu, değil mi biz ona bakarız. Bir hadis doğruysa, artık Müslüman onun üzerinde yorum yapamaz. Müslüman, elinden geldiği kadar o hadise uymaya gayret eder. Belki o hadis bugün için idrakimize sığmasa bile gelecekte hikmetini anlayacağız diye düşünürüz.” Oradakilerden biri, bu anlattıklarını nereden öğrendiğini sorar; o da şu cevabı verir: “Alman babamdan öğrendim.” Yanındakilerin hepsinin gözleri faltaşı gibi açılır: “Ne, Alman babandan mı?” diye sorarlar. Palulu Hüseyin de hatırasını şöyle anlatır: “Babam Birinci Dünya Harbi’nde teğmendi; Çanakkale’nin Seddülbahir’inde bulunuyordu. Yirmi Altıncı Alay’ın, Üçüncü Taburu’nun kumandanı Binbaşı Mahmud Sabri’nin kenarında saf tutmuşlardı. Kıran kırana savaş cereyan ediyordu. Bir ikindi üzeri, bir top mermisi gelir, babamın sağ tarafını götürür. Böyle ölümcül yaralarda insan korkup telaşa kapılır. Tabur komutanı Alman Binbaşı koşarak yanına gelir; babamı teskin etmek için “Ölmeyeceksin Ali” der. O anda babamın gözleri tepedeki ikindi güneşindedir; gülümseyerek Alman komutanına şöyle söyler: “Bak, Peygamberimiz beni kucaklamak için bana doğru geliyor; ben de O’na gideceğim. Palu’nun Mahman köyünde dört yaşında bir oğlum var; o sana emanettir kumandanım.” Bunlar, babamın son sözleridir.” Birinci Dünya Savaşı sona erince Alman Binbaşı, Palu’ya gider. Ali’nin evini bulur; Hüseyin’i evlat edinir, üç kızıyla birlikte dördüncü çocuğu olarak Almanya’nın Münih şehrine yerleşirler. Almanya’nın bütün okullarında din dersi mecburidir, Hüseyin, Müslüman bir anne-babanın evladıdır, o yüzden Papaz’ın din eğitimine tabi tutulması doğru olmaz. Bu sırada Kazan’dan mülteci olarak gelen Müslüman hocaların birini Alman Binbaşısı, cumartesi ve pazar günleri Hüseyin’e dinini öğretmesi için tutar. Diğer yandan normal eğitimini de sürdüren Hüseyin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirince Alman Binbaşı babası ona: “Oğlum Hüseyin, vatanına git, o güzel milletine hizmet et.” O dönemde bizden çok ileri olan Almanya’yı bırakır, Türkiye’ye gelir. Mesleği dış politika olduğu için de Dışişleri’ne girer. İstanbul’da mesleğine başladıktan kısa bir süre sonra Yahudi bir kızla tanışır; evlenmeye karar verirler. Alman babasına da nikâh davetiyelerinden bir tane gönderir. Alman binbaşı, davetiyeyi alır almaz Türkiye’ye gelir; Hüseyin’i karşısına alır, ona şunları söyler: “Hüseyin, biliyorsun ben bir Alman’ım; lütfedip bana baba diyorsun. Aslında sana çok hizmet etmem gerekirdi. Çünkü yaralı babanın bana öyle bir bakışı vardı ki, bu dünyada küçük bir yetim bırakmanın zorluğunu gözlerim babanda gördü. Ama Allah şahittir ki seni üç kızımdan ayırmadım; şimdi bir Yahudi kızıyla evleniyorsun, ben sana evlenme diyemem. En küçük kızım Gisela sana âşıktı; annesi ve ben; belki bir şükranlık duyabilirsin diye, kızımızla evlenebilirsin umuduyla Gisela’ya aşkını belli etmemesini için rica ettik. Belki bilmiyorsun ama Gisela senden dolayı yataklara düştü. Şunu bil ki; tarihi sebeplerden dolayı fakirliğe düşmüş olan milletinin senin gibi münevverlere çok ihtiyacı var; bu güzel milletine hizmet edecek bir insansın sen. Bir yabancı milletin kızı sana ayak bağı olabilir. Tabii karar senindir. Ama şunu da bil ki, bir Yahudi’yle, bir İngiliz’le, bir Alman’la evlenirsen, artık ben senin Alman baban değilim. Sana Müslüman, kendi toprağından bir kız lazımdır. Biliyorsun bana kesinlikle borçlu değilsin; zira ben babana olan sevgimden dolayı sana her şeyi yaptım.” Hüseyin, Alman babasının bakışları arasında davetiyeyi yırtar; ondan sonra Müslüman bir Türk kızıyla evlenir. İnşallah mesut olmuştur. Böyle bir evlat yetiştirdiği için de Palulular
Zaman
Köşe Yazıları
24.03.2014
MehmedNiyazi-PalululargururlanınMehmed Niyazi - Palulular gururlanın
Bir evlat sahibinin duyguları
Zaman
06.03.2014
16:09
Yazar Turgay Oğur, Devlet Bahçeli ve Fethullah Gülen Hocaefendiye ‘çocukları yok diye olmadık hakaretler yapan Başbakan Tayyip Erdoğanı eleştirdi.Başbakanın bir sözüyle gözüm açıldı diyen Oğur, serbestiyet.com internete sitesinde yazdığı yazıda Üç beş azgın seçmenin coşkusunu arttırmak adına sarfedilmiş, çocuğu olmayan/olamayan yüzbinlerce insanın kalbinin kırıldığı o münasebetsiz söz bana sorumluluğumu hatırlattı. ifadelerine yer vedi.İŞTE OĞURUN O YAZISI:Bir evlat sahibinin duygularıAK Partinin 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri için yaptırdığı “Biz Birlikte Türkiyeyiz” şarkısının sözlerini ararken bir Uludağ Sözlük yazarının şu cümlelerine şahit oldum:Maalesef çok güzel bir çalışma. Reklamlarda gördüm AKPye ait olduğunu tahmin ettim. Ve öyleymiş. Muhalefet niye düşünemez böyle şeyleri, anlamak güç.Sosyalist partilerden birine üye olan bir arkadaşıma “Bu şarkının oy oranı sizin gibi sol partilerin tümünün toplamından daha fazladır, farkındasın değil mi?” diye takılmıştım.Aynı yoldan geçmişiz biz/Aynı sudan içmişiz biz/Yazımız bir, kışımız bir/Aynı dağın yeliyiz biz, diye başlayan şarkıda Türkiyede yaşayan hemen hemen herkese değiniliyordu.30 Mart 2014 Belediye Seçimleri için de AK Parti bir şarkı yaptırdı. Bu şarkı ise sadece bir kişiden bahsediyor.Ezilenlerin gür sesidir o/Suskun dünyanın hür sesidir o/Göründüğü gibi olan/Gücünü milletten alan/Recep Tayyip ErdoğanHalkın adamı, Hakkın aşığı/O milyonların umut ışığı/Mazlumlara sırdaş olan/Gariplere yoldaş olan/Recep Tayyip ErdoğanOldu her zaman sözünün eri/Çıktığı yoldan dönmedi geri/Kararlıdır davasında/Anaların duasında /Recep Tayyip ErdoğanSözü dosdoğru yoktur riyası/Zalimlerin korkulu rüyası/İnandığı yolda gider/Yıllardır beklenen lider/Recep Tayyip Erdoğan.Ne değişti diyenlere bu iki şarkı arasındaki yedi farkı bulmaya davet ediyorum.Sadece Ortadoğu rejimlerinde eşine rastlanabilecek derecede lider kültüne methiyeler düzen bu marş ilk olarak bizzat Başbakanın bulunduğu bir salonda çalındı.Kendisinden böylesine söz eden bir marşı keyifle dinleyebilmek için insanın kendisine üçüncü tekil şahıs olarak, adeta “O” olarak bakıyor olması gerekir. Bu aşamadan sonrasını analiz etmek beni aşar, psikiyatri alanına girer.Peki, hakikaten içimizden biri olmak için çok uygun bir hikâyesi olan bir adam nasıl bu noktaya gelir? Bu soruya cevap ararken şüphesiz “masum değiliz hiçbirimiz” şarkısını hatırlamamak mümkün değil.En başta “Sen dünya liderisin”, “emirel mümininsin”, “halife-i rui zeminsin”, “yıllardır beklenensin” diyen yakın arkadaşlar. Hiçbir nefis, (meşrebinize göre) hiçbir ego böyle bir tazyik karşısında sağlam kalamaz. Bir insanın bir insana yapabileceği en büyük kötülük budur. Allah kimseye böyle “dost” vermesin.Meydanlarda, salonlarda milyonlarca insan hakkında ağır nefret suçu içeren konuşmalar yaparken, inançlı insanları kafir, ateistleri terörist ilan ederken alkışlayanlar, tempo tutanlar. Onlar da bu günahın diğer ortakları.Ancak beni en çok ilgilendiren liberal-demokrat dostlarım. Sizler!Tarihte bir ilke imza attınız. İslamcıların lastik gibi çeke çeke sündürdüğü Darül Harb müessesesini liberal dünyanıza monte ettiniz. Tebrikler! İktidar için kocaman bir yanlışlardan muafiyet parantezi açtınız. Cemaat tehlikesine karşı; Maonun tutunacak son halka tezini dayanak yapıp hükümete “Yapacağın her şey meşrudur” fetvası verdiniz.Neo-conların kurtulmak istediği, dünyada en sevilen ABD Başkanı Clintonın iki kadının telefon konuşmasından dökülen iddialardan dolayı cinsel içerikli bir davada aylarca hesap verdiğini gördüğünüz halde bize Ortadoğu standartlarında siyaseti layık gördünüz.Birlikte Wikileaks partileri yaparken, Julian Assangeı kahraman ilan ederken “dünyamız sızıntılarla dizayn ediliyor eyvah” demek aklınıza gelmezken, bugün her sızıntıya “Aa darbe! Evet evet nerde olsa tanırım, darbe bu” diyerek bunca ciddi iddiaya kulağınızı tıkadınız. Her türlü belgeyi, bilgiyi; kendi zekânıza hakaret edecek mantık yürütmeleriyle çürütmeye çalıştınız. Artık inkâr edilecek gibi olmayan durumları “Genelkurmay medya patronlarına telefon açarken iyiydi di mi” türünde zorlama argümanlarla savundunuz. Aslında bunların hiçbir önemi yok, siz zaten söylenebilecek son şeyi söylediniz “Gözümüzle bile görsek önemi yok” dediniz. Türkiyenin gelmiş geçmiş en kudretli hükümetine vicdanlarınızda ömürboyu dokunulmazlık bahşettiniz. Adeta kendi Milli Şefinizi ilan ettiniz.Doğrusu bu son tartışmalardan dolayı sadece Genç Siviller içinde maruz kaldıklarım bile gelecekle ilgili heyecanlarımı söndürmeye yetmişti. Hakkı teslim etmenin değil, haklı çıkmanın şehvetinden başı dönenlere bir şeyler anlatılamayacağını kabullenmiştim. Hiç değilse hatı
Zaman
Ana Sayfa
06.03.2014
BirevlatsahibininduygularıBir evlat sahibinin duyguları
İslam âlimleri: Muta nikâhı, zinadan farksız
Zaman
01.03.2014
16:32
İslam âlimleri, meşrulaştırılmaya çalışılan muta (geçici nikah) tehlikesine karşı tüm İslam dünyasını uyardı. Sünni toplumlarda yaygınlaşmaya başlayan muta nikahı, zinadan farksız olarak görülüyor. Türkiyede de el altından gizlice yaygınlaşmaya başlayan muta fitnesinin ehli sünnet akidesinde kesinlikle yeri olmadığını vurgulayan İslam alimleri, mutanın toplum ve aile hayatına karşı en büyük tehditlerden biri olduğunu vurguladı.Konuyla ilgili olarak Yeni Ümit Dergisinin yarın İstanbulda düzenleyeceği sempozyumda muta tehdidi tüm boyutlarıyla ele alınacak. Harbiye İstanbul Büyük Kongre Merkezinde düzenlenecek sempozyumun konusu, ailenin korunması ve muta fitnesi olarak belirlendi. Sempozyum öncesi konuşan çeşitli ülkelerden din adamları, toplum için çok büyük bir tehdit olan mutanın zinadan farkı olmadığı görüşünde birleşiyor. Evliliğin insani ve toplumsal bir mesajı olduğunu ifade eden Mısırlı âlim ve eski vakıflar bakanı Prof. Ahmed Ebu Nur, evlilikteki amacın bir aile kurup toplumu inşa etmek olduğunu söyledi. İslamda evlilik ebedidir. Muvakkat bir zaman için değildir diyen Prof. Ebu Nur, Evlilik ne bir saat, ne gün, ne ay ne de bir sene ile sınırlanabilir. Nikah aile kurmak için bir vesiledir. Daha öncekilerde olduğu gibi evlilikle bir toplum inşa edilir. şeklinde konuştu. KENDİNİ SATAN KADININ TOPLUMDA YERİ OLMAZ Mısırlı Âlim, Bir erkek bir kadınla ahitleşerek bir araya gelir. Sonrasında da bir nesil yetiştirilir. Bu iki insan ruhi, kültürel, dini ve ahlaki değerlerin korunması konusunda ahitleşirler. Bu şekilde toplum da onlara dayanabilir. Tüm bu saydıklarımızın geçici nikâhla gerçekleşmesi mümkün değildir. Çünkü çocuklarla babaları arasındaki ilişki aile ilişkisi sadece dünyada değil, ahret için de geçerlidir; ebedidir. dedi. Mısırlı Pof. Ebu Nur, belirli bir süreliğine kendini satan bir kadının toplumda da yeri olmayacağını kaydederek meşru nikah ile İslam dininin kadını da koruma altına aldığını kaydetti. Muta nikahının başka bir tehlikesine dikkat çeken Mısırlı alim, nesebin karışmasının mutanın bir sonucu olduğunu ifade ederek, geçici bir evlilikle ortaya çıkacak bir çocuğun hiç kimse tarafından kabul edilmeyeceğini hatırlattı. Ebu Nur, nesebin karışması sebebiyle muta nikahının toplumu da derinden tehdit ettiğini söyledi. GENELEVDEN FARKI YOK! Prof. Ebu Nur, Muta nikahında ne boşanma, ne miras, ne iddet var. Bir bayan bir erkekle belirli bir ücret mukabilinde bir süreliğine beraber olur. Ardından kadın süresi bittikten sonra başka biriyle gider beraber olur. Bununla Avrupa ve ABDde bulunan bir genelev arasında bir fark var mı? Aslına bakarsanız hiçbir fark yok. İslam dini meşru evliliği emretti. Zinayı değil. diye konuştu. Muta kapısının kapatılması çağrısında bulunan Prof. Ebu Nur, pişmanlığın fayda etmeyeceği duruma gelmeden bunun önünün kesilmesi gerektiği uyarısında bulundu. FETHİ HİCAZİ: MUTA DÖRT MEZHEPTE DE HARAM Mısırın ünlü alimlerinden Prof. Dr.Fethi Hicazi ise, Muta nikahının Peygamber Efendimiz tarafından haram kılındığına dikkat çekti. Ezher Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Hicazi, bu uygulamanın kıyamet gününe kadar haram olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Hicazi, İmam Cafer bin Muhammedin de (Şii imamlarından Caferi Sadık) muta nikahına karşı çıktığını vurguladı. Prof. Hicazi, Cafer İbni Muhammede mutayı sordukları zaman Muta zinanın ta kendisidir dedi. diye konuştu. Mısırlı alim Fethi Hicazi, 4 mezhepte de aynı şekilde muta haramdır. açıklamasında bulundu. NİKAH SADECE ŞEHVET GİDERMEK AMACIYLA YAPILMAZ Pakistanlı alim Ahmed Kusurî de İslam dininde nikahın alenen yapılması gereğine işaret ediyor. Mutada bir süreliğine yapılan nikahın sakıncalarına dikkat eden Ahmed Sakuri, Şiilerin bu konuda kendi görüşleri… Şimdi buna muvakkat nikah diyorlar. Belirli bir mehir ödendikten sonra belirlen süre içinde beraber olunur. Bu bize göre zinadır. Cenabı Allah bir sistem kurmuş. Bu da nikahtır. Nikah da gizli kalmamalı ve sadece şehvet gidermek için de yapılmamalı. şeklinde konuştu. MUTA, İÇKİ GİBİ TEDRİCEN KALDIRILDI Fas Şuayb Dukkalı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Siyaset Uzmanı Prof. Abdulmecid Buşebke ise İslam tarihi incelendiğinde Mutanın içkide olduğu gibi tedricen kaldırıldığını, ardından da tamamen haram kılındığını vurguluyor. Muta nikahının toplumda kontrol edilmesi mümkün olmayan çözülmelere sebep olacağına işaret eden Prof. Buşebke, Eğer ki muta nikahı belli bir süreliğine, nefsani hazların tatmin, şehvani duygular için yapılacaksa bunlara hiç gerek yok. Özellikle bu yaşadığımız toplumda şeri bir nikah olmadan mutanın sonu gelmez. İnanıyorum ki bu tür konuların gözden geçirilmesi gerekir. Müslüman kardeşlerimiz bu konuyla ilgili Şiilere uymamalı. Çünkü bu durum tüm ümmet için büyük bir vebal olacaktır. Kaldı ki bu kapının açılmasıyla, Batı dünyasında farklı yollarla a
Zaman
Dünya
01.03.2014
İslamâlimleriMutanikâhızinadanfarksızİslam âlimleri Muta nikâhı zinadan farksız
İslam âlimleri: Muta nikâhı, zinadan farksız
Zaman
01.03.2014
16:32
İslam âlimleri, meşrulaştırılmaya çalışılan muta (geçici nikah) tehlikesine karşı tüm İslam dünyasını uyardı. Sünni toplumlarda yaygınlaşmaya başlayan muta nikahı, zinadan farksız olarak görülüyor. Türkiyede de el altından gizlice yaygınlaşmaya başlayan muta fitnesinin ehli sünnet akidesinde kesinlikle yeri olmadığını vurgulayan İslam alimleri, mutanın toplum ve aile hayatına karşı en büyük tehditlerden biri olduğunu vurguladı.Konuyla ilgili olarak Yeni Ümit Dergisinin yarın İstanbulda düzenleyeceği sempozyumda muta tehdidi tüm boyutlarıyla ele alınacak. Harbiye İstanbul Büyük Kongre Merkezinde düzenlenecek sempozyumun konusu, ailenin korunması ve muta fitnesi olarak belirlendi. Sempozyum öncesi konuşan çeşitli ülkelerden din adamları, toplum için çok büyük bir tehdit olan mutanın zinadan farkı olmadığı görüşünde birleşiyor. Evliliğin insani ve toplumsal bir mesajı olduğunu ifade eden Mısırlı âlim ve eski vakıflar bakanı Prof. Ahmed Ebu Nur, evlilikteki amacın bir aile kurup toplumu inşa etmek olduğunu söyledi. İslamda evlilik ebedidir. Muvakkat bir zaman için değildir diyen Prof. Ebu Nur, Evlilik ne bir saat, ne gün, ne ay ne de bir sene ile sınırlanabilir. Nikah aile kurmak için bir vesiledir. Daha öncekilerde olduğu gibi evlilikle bir toplum inşa edilir. şeklinde konuştu. KENDİNİ SATAN KADININ TOPLUMDA YERİ OLMAZ Mısırlı Âlim, Bir erkek bir kadınla ahitleşerek bir araya gelir. Sonrasında da bir nesil yetiştirilir. Bu iki insan ruhi, kültürel, dini ve ahlaki değerlerin korunması konusunda ahitleşirler. Bu şekilde toplum da onlara dayanabilir. Tüm bu saydıklarımızın geçici nikâhla gerçekleşmesi mümkün değildir. Çünkü çocuklarla babaları arasındaki ilişki aile ilişkisi sadece dünyada değil, ahret için de geçerlidir; ebedidir. dedi. Mısırlı Pof. Ebu Nur, belirli bir süreliğine kendini satan bir kadının toplumda da yeri olmayacağını kaydederek meşru nikah ile İslam dininin kadını da koruma altına aldığını kaydetti. Muta nikahının başka bir tehlikesine dikkat çeken Mısırlı alim, nesebin karışmasının mutanın bir sonucu olduğunu ifade ederek, geçici bir evlilikle ortaya çıkacak bir çocuğun hiç kimse tarafından kabul edilmeyeceğini hatırlattı. Ebu Nur, nesebin karışması sebebiyle muta nikahının toplumu da derinden tehdit ettiğini söyledi. GENELEVDEN FARKI YOK! Prof. Ebu Nur, Muta nikahında ne boşanma, ne miras, ne iddet var. Bir bayan bir erkekle belirli bir ücret mukabilinde bir süreliğine beraber olur. Ardından kadın süresi bittikten sonra başka biriyle gider beraber olur. Bununla Avrupa ve ABDde bulunan bir genelev arasında bir fark var mı? Aslına bakarsanız hiçbir fark yok. İslam dini meşru evliliği emretti. Zinayı değil. diye konuştu. Muta kapısının kapatılması çağrısında bulunan Prof. Ebu Nur, pişmanlığın fayda etmeyeceği duruma gelmeden bunun önünün kesilmesi gerektiği uyarısında bulundu. FETHİ HİCAZİ: MUTA DÖRT MEZHEPTE DE HARAM Mısırın ünlü alimlerinden Prof. Dr.Fethi Hicazi ise, Muta nikahının Peygamber Efendimiz tarafından haram kılındığına dikkat çekti. Ezher Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Hicazi, bu uygulamanın kıyamet gününe kadar haram olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Hicazi, İmam Cafer bin Muhammedin de (Şii imamlarından Caferi Sadık) muta nikahına karşı çıktığını vurguladı. Prof. Hicazi, Cafer İbni Muhammede mutayı sordukları zaman Muta zinanın ta kendisidir dedi. diye konuştu. Mısırlı alim Fethi Hicazi, 4 mezhepte de aynı şekilde muta haramdır. açıklamasında bulundu. NİKAH SADECE ŞEHVET GİDERMEK AMACIYLA YAPILMAZ Pakistanlı alim Ahmed Kusurî de İslam dininde nikahın alenen yapılması gereğine işaret ediyor. Mutada bir süreliğine yapılan nikahın sakıncalarına dikkat eden Ahmed Sakuri, Şiilerin bu konuda kendi görüşleri… Şimdi buna muvakkat nikah diyorlar. Belirli bir mehir ödendikten sonra belirlen süre içinde beraber olunur. Bu bize göre zinadır. Cenabı Allah bir sistem kurmuş. Bu da nikahtır. Nikah da gizli kalmamalı ve sadece şehvet gidermek için de yapılmamalı. şeklinde konuştu. MUTA, İÇKİ GİBİ TEDRİCEN KALDIRILDI Fas Şuayb Dukkalı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Siyaset Uzmanı Prof. Abdulmecid Buşebke ise İslam tarihi incelendiğinde Mutanın içkide olduğu gibi tedricen kaldırıldığını, ardından da tamamen haram kılındığını vurguluyor. Muta nikahının toplumda kontrol edilmesi mümkün olmayan çözülmelere sebep olacağına işaret eden Prof. Buşebke, Eğer ki muta nikahı belli bir süreliğine, nefsani hazların tatmin, şehvani duygular için yapılacaksa bunlara hiç gerek yok. Özellikle bu yaşadığımız toplumda şeri bir nikah olmadan mutanın sonu gelmez. İnanıyorum ki bu tür konuların gözden geçirilmesi gerekir. Müslüman kardeşlerimiz bu konuyla ilgili Şiilere uymamalı. Çünkü bu durum tüm ümmet için büyük bir vebal olacaktır. Kaldı ki bu kapının açılmasıyla, Batı dünyasında farklı yollarla a
Zaman
Ana Sayfa
01.03.2014
İslamâlimleriMutanikâhızinadanfarksızİslam âlimleri Muta nikâhı zinadan farksız
Ahmet Selim - Var oluş hakikatinin kalbi
Zaman
27.02.2014
02:05
Çağlar üstü hakikat şudur: bütünlüğü olanın hayatiyeti olur; bütünlük, hayatiyetin şartıdır.Bir sürü şey öğrenmişsin, birçok marifetin var, ama bütünlüğün yok ise; bu hayatı doğru dürüst yaşayamazsın, yorumlayamazsın, mutlu ve dengeli olamazsın. Öğrendiklerin ve becerilerin sırtında bir ifrat ve tefrit kamburu gibi durur, kendini bile tanıyamazsın.Kendi bütünlüğü olmayan bireyin toplumsal bütünlüğün meselelerini anlaması mümkün değildir. Düşünemeyen neyi nasıl anlayacak ve bütünlüğü olmayan nasıl düşünecek? Dün bunların edebiyatı pek yoktu ama, hakikati ve hakikatinin bütünlük kişilik kazandırıcı cevheri ve pırıltıları vardı. O taraftarı oluşturan her bireyin, ailevi, çevresel ve tarihsel tevarüs alışlarından teşekkül eden bir pusula vardı beyninde. Seviyesi ve derecesi ne olursa olsun, o bireylerin her biri bir bütünlüğün, bir kişiliğin sahibiydi.Bir bireyin bütünlüğü yoksa, kişiliği yoksa, kimliğinin yahut kimlik iddialarının ne değeri olur? Onun üzerinden her kimlik kayar gider. Bütünlüğü ve kişiliği olanın kimliği de olur, alt kimlikleri de; ama kimlik takıntıları ve kavgaları olmaz.Bütünlük, var oluş hakikatinin kalbidir. Var oluşunu gerçekleştirmeyenin cebindeki para, elindeki güç, hafızasındaki bilgi, üstündeki kimlik bir anlam ifade etmez. Bütünlüğümüzde, bütünlük dengemizde sıkıntılar var ise; kalbimizde rahatsızlık var demektir; var oluş hakikatimiz, insanlığımız kayba uğramış demektir. İnsanlığımız kayba uğramışsa, “insan için” olan hiçbir değer yerli yerine oturtulamaz; bütün değerler problemli hâle gelir, hatta problem hâlini alır. Bunun en ciddi sonucu, düşünce üretmenin imkânsızlaşmasıdır. Ve düşünce üretmenin imkânsızlaşması, düşünmeden yaşama mecburiyetinin doğması demektir. Bu durum ile sadece başlarda ve gelişme çabaları sırasında değil, çok sonraki gelişmişlik aşamalarında da karşılaşılabilir. Ayrıca bu durum, hem toplumlar için hem bireyler için söz konusudur.Düşünmeden yaşama mecburiyeti, inandığını yaşamayı da imkânsızlaştırır. Çünkü insanlar, bütünü kavramak için de düşünceye muhtaçtır; aksi hâlde bütün ilgiler sınırlı darlıkları yoğunlaştırmanın ötesine geçemez. Düşüncesizliğin, darlık ve bencillik getirmesi, ifratlara ve tefritlere yöneltmesi kavgaya, şiddete yol açması doğaldır. Şunu iyi bilmek gerekir ki; basit bir tespit ve gözlem derin sebeplerin ortaya koyduğu bir sonuç olabilir. Söylediğiniz basit bir tespittir ama, onu değiştirmek ve farklısını oluşturmak basit bir iş değildir. Düşüncesizlik, tam bir yüzeysellikle çok şey yapılabileceği zannını da bir musibet gibi boynumuza doladı.Besleyemediğinizi, hatta “dengeli” besleyemediğinizi ne koruyabilirsiniz ne de geliştirebilirsiniz. İlk sebep ve hata bu hususla ilgilidir. İnsanın, insan ruhunun, beslenmeye ihtiyacı var. Bütünlüğü dikkate alan dengeli bir beslenmeye… Bunu başlarda da, yani varlığınızı geliştirirken de gözetmelisiniz, devam ederken varlığınızı koruyup geliştirirken de.Var oluş hakikatimizin kalbiyle ilgili bir meseleyi, keyfe keder bir ayrıntı gibi geçiştirmek, mahiyetini tam kavrayamasak dahi, “bu ses bu sızı kalb nahiyesinden geliyor, önemsemeliyim” diyememek asla bağışlanamaz.Kültürel ve fikrî hayatımızın bir kısır döngü içine girdiğini görmeliyiz, mutlaka görmeliyiz. Siyasetin gitgide seviye kaybetmesi, iyice bunalımlı sulara doğru gidiyor olması en çok bununla ilgilidir.
Zaman
Köşe Yazıları
27.02.2014
AhmetSelim-VaroluşhakikatininkalbiAhmet Selim - Var oluş hakikatinin kalbi
Götürü gider oranları 2014!
Emlak Kulisi
16.02.2014
15:51
Kira gelir vergisinde elde edilen gelirin safi tutarı tespit yöntemlerinden biri olan götürü gider yöntemi nedir? Kira gelir vergisi götürü gider indirimi ne kadardır? İşte götürü gider oranları 2014...
Emlak Kulisi
Emlak
16.02.2014
Götürügideroranları2014Götürü gider oranları 2014
Hekimoğlu İsmail - Hiçbir ağaç meyvesiyle övünemez
Zaman
15.02.2014
02:01
Âdem aleyhisselamdan günümüze kadar insanlar iki kısma ayrılmıştır; canının istediği gibi yaşayanlar, Allahın istediği gibi yaşayanlar.Enaniyeti yüksek insanlar canının istediği gibi yaşayanların içindedir. İslamiyetin dertlerinden biri budur. Enaniyet sahibi şahıs farklı ve üstün olmak adına birtakım davranışlarda bulunur. Kendi fikirlerini yüceltir. Onlar İslamiyete uygunmuş gibi yaşamaya başlar. Kendi oluşturduğu İslamiyet harici sistemi, İslamiyet olarak kabullenir. Ortaya garip bir yaşayış çıkar. E hani neyi, nereden, ne zaman öğrendin? Sorsan İslamiyeti yaşıyor. Dışarıdan bakan da der ki, işte şu bir Müslümandır. Yani kendine de yazık etti, İslamiyete de.Evinde bir kitaptan birkaç sayfa okur, bütün kitabı öğrendiğini sanır. Bu bilgiyle, her duyduğunu kafasına göre yalan yanlış yorumlamaya başlar. Dışarı çıkar. Arkadaşlarına bir nutuk çeker. Bu nutukla gururunda haklı olduğunu gösterir.Kimisinin enaniyeti öyle kabarmıştır ki, bir bileni dinlemek dahi onlara zor gelir. Bir de şu izzeti nefs lafı var. İzzet-i nefsime dokunuyor, diyorlar. Berbat olan nefsi izzetli yaptılar.İnsanlar birçok fırsatı enaniyetten kaçırıyor. Bir makine mühendisini vaaz dinlemeye çağırdım. Gelmek istemedi. Sebebini sordum. Vaizden öğreneceğim hiçbir şey yok, dedi. Bu enaniyet sahibi şahıs, vaaz edenin karşısında oturup onu dinlemek istemedi. Hatta, o beni dinlesin, dedi. Böylece cehaleti devam ederken gururu da arttı. Görülüyor ki enaniyet, insanı İslamiyeti öğrenmekten büyük ölçüde alıkoyuyor. Tabii İslamiyeti yaşayabilmenin şartı onu öğrenmektir.Ben bilirim, ben yaparım, ben başarırım… Bu iddialar firavunluğa kadar gider. Ben başardım demek yok. Allah nasip etti, oldu denilecek. Yoksa enaniyeti onun şükrünü engeller. Ben çalışıp kazandım diyenin aklı noksandır. Çalışma kuvvetini de, rızkı da veren Allahtır. İnsanın, Allahın verdiği kabiliyetleri kendinden bilmesi Allah ile alakasını kesmesi demektir. Hiçbir ağaç meyvesiyle övünemez. Çünkü onun kuru dallarına yemyeşil yaprakları ve lezzetli meyveleri veren Allahtır.Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok, demek de tehlikelidir. Çünkü bu, acziyetini unutmaktır. Kulluk edebilmenin en önemli şartlarından biri acizliğinin farkında olmaktır. Yoksa enaniyeti onu dua etmekten de alıkoyar. Niye dua etsin? Hiçbir şeye ihtiyacı yok ki!“İstediğim gibi yaşarım” diyor. Olur mu öyle şey? Kâinatta hiçbir şey başıboş değil. Her şey birbiriyle irtibatlı. Evet, insanlar hangi yolda yürüyeceklerine kendileri karar verirler fakat “istediğim gibi yaşarım” demek kader inancına ters düşer.Anne-babalar çocuklarına, benim gibi yaşayacaksın, dememeli. Tehlikeli. İslamiyet Allaha ve Resulüne tâbi olmayı emreder. Gururlu insan buna yanaşmaz. Kendisi başına buyruk yaşadığı gibi çocukları da ona uysun ister. Hâlbuki şöyle demeli; Peygamberimiz gibi yaşamaya gayret edeceğiz.Akıl yorum yaparken vicdan akla sınır çizer. Helal dairede kalmak zorundasın der. Vicdanı körelmiş insanlarda akıl hâkim olur. Enaniyet sahipleri kendi akıllarını yüceltirler, vicdanlarını köreltirler. Böyle olunca akıllarına eseni yaparlar. Hâlbuki aklı da noksan. Ben bilirim derken cehaletini anlamaz. Benim kimseye ihtiyacım yok derken bir tek kan damarının tıkanmasıyla düşeceğini, bir tek sinirin kopmasıyla çıldıracağını anlamaz. Canının istediği gibi yaşar. Canının istediği gibi yaşayanların akıbetleri hepimizin gözünün önündedir.
Zaman
Köşe Yazıları
15.02.2014
Hekimoğluİsmail-HiçbirağaçmeyvesiyleövünemezHekimoğlu İsmail - Hiçbir ağaç meyvesiyle övünemez
Ahmet Selim - Sorumsuz boşanmalar
Zaman
13.02.2014
02:13
Çocukların ruh sağlığı açısından ayrılıkların üzerinde defalarca düşünmek gerektiğini vesile düştükçe yazmışımdır. Önce kendi hayatım açısından düşünüyorum.Ben çok mutlu bir çocukluk yaşadım ve bu mutluluğun ana eksenini annemin, babamın varlığı teşkil ediyordu. Babamız bizim için güven, annemiz şefkat kaynağı idi. Aslında orta halli bir aileydik, ama babamızın her sıkıntıyı halledebilecek durumda olduğuna inanırdık. O bizim için her sıkıntımızı yenebilecek güce sahip bir babaydı. Öyle bilirdik. Bir evimiz vardı; yiyecek, giyecek, okul, sağlık masraflarımızın babamız tarafından rahatlıkla karşılanacağından emindik. Sert mizaçlı ve disiplinli bir yapısı vardı ama annemin de sağladığı dengenin tesiriyle bu hâli bizi hiç rahatsız etmezdi. “Babalar da anneler kadar sever ama onların biraz otoriter olması babalık görevinin gereğidir.” diye düşünürdük.Babam aynı zamanda öğretmenimdi, hocamdı. Okuma yazmayı da Kur’an’ı ve duaları da ben ondan öğrendim, ilk olarak. Okul da Kur’an bilgimi ilerletme çalışmaları da sonra gelir. İstanbul’un hemen hemen bütün camilerini onunla ziyaret edip tanımışımdır. Yaz tatilinde beni de işine götürdü. İstanbul’un bütün ticarî, dinî, kültürel, siyasî hayatını görürdüm. Ünlü liderleri daha çocukken tanıdım. Böylesine çok yönlü bir genel eğitim gayreti vardı. Tarihî-manevî düşünce şuuru kazanmamı sağlayıcı tanıtımları, anlatımları çok değerliydi. Annem bazen uyarırdı “yorma fazla!” diye…Evde bırakın geçimsizlik kavgasını falan, yüksek sesle bile konuşulmazdı. Annem daima güler yüzlü ve saygılı bir tavır içindeydi ona karşı. Babam sabah yedide gider, akşam yedide gelir, pazar günleri genellikle evin onarımı ve bakımı gibi işlerle uğraşırdı. Her gece evdeydi hiçbir istisnası yoktu. Kahveye gitmek gibi bir huyu yoktu. Gidersek, hep beraber misafirliğe giderdik bazen. Böyle bir günlük hayat çerçevemiz vardı. Babamız evde olmasın da biz o gece evde yalnız kalalım; hiç vâki olmamıştır. Sabah namazından önce gider, akşam namazından önce gelir. Düzeni buydu.Amacım burada kendi çocukluğumu anlatmak değil, bir kıyas yapmak. Farz-ı muhal, babam ile annem ayrılsaydı biz ne yapardık, nasıl bir hayata mâruz kalırdık? Düşünemiyorum bile. Babam geçimlik paramızı verse bile bir şey ifade etmezdi. Bir kere, ben ben olmaktan çıkardım ve nasıl biri olurdum, bilemiyorum. Herhalde şu aklımla o olabileceğim kişiyi hiç beğenmezdim. Mutluluğu bırakın, insan olma sınavlarını bile sanıyorum ki başaramazdım.O zaman da felaketli bir şeydi, hele şimdi ailelerin anne-baba beraberliğinden mahrum kalması, çocuklar için son derece ağır bir durumdur.Dünyada belki en kötü bencillik, çoluk çocuk sahibi insanların mutluluk bencilliğidir. Hiç kimse sadece kendini düşünerek bir mutluluk yolu ve tanımı bulamaz; öyle bir ‘bencil mutluluk’ türü ve biçimi yok aslında. Evet boşama câizdir, bazen gerekli de olur; fakat şartları vardır, düşünülmesi mutlaka önem taşıyan yönleri vardır. Ben çocuklarımızın perişanlığını göze alarak arayacağımız bir mutluluğun başka bir ad taşıması gerektiğine inanırım. Bütün dengeleri ve şartları gözeterek, değer ölçüleri ve hükümleri öyle gerektirdiği için boşanmak ise; benzerini çok az görebildiğim bir durumdur. Gördüklerimin büyük çoğunluğu, bencilliğin tahrik ettiği sorumsuzluk dalgalanışlarıdır; yeni bir hüsrana yol açmaktan başka bir şey getirmesi de mümkün değildir.Mesela on yıl sürmüş ve nur topu gibi çocuklar vermiş bir evliliği, zorunlu sebepler yok ise bazı ihtilaf hasarlarını onarmaya çalışmadan sona erdirmenin gönül fetvası benim iz’ânımdan ve vicdânımdan çıkamaz. Bu gibi uyarıları genel planda yapmak görevimizdir.
Zaman
Köşe Yazıları
13.02.2014
AhmetSelim-SorumsuzboşanmalarAhmet Selim - Sorumsuz boşanmalar
Bursaspor Başkanı'ndan hakemlere tepki
Zaman
11.02.2014
04:27
Bursaspor Başkanı Erkan Körüstan, hakemlerden dert yandı. Kendilerine düzgün hakem gönderilmesini isteyen Körüstan, Kaç maçtır katliama uğruyoruz. Bursaspor olarak hakem hatalarından fazlasıyla canımız yandı. Bu hafta tüm Türkiyede katliam vardı. Aziz Yıldırım konuştu diye Yunus Yıldırıma ceza veriyorsan, biz bir şey demiyoruz diye ceza vermeyeceksin. dedi.Başkan Körüstan, Olay TVde katıldığı programda, son haftalarda yeşil-beyazlı taraftarların futbolculara ve teknik direktör Dauma gösterdiği tepkiye değindi. BANA BAĞIRSINLAR AMA BENİM HOCAM VE FUTBOLCULARIMA BAĞIRMASINLARBursaspor tarihinde bu kadar istifa sesinin ilk olduğunu dile getiren Körüstan, şöyle konuştu: İlk maçımızda 35. dakikada yönetim istifa dediler. Ben bunda art niyet arıyorum. Birileri bazılarını hala besliyor. Bu hafta 1-0 öndeyken, muhteşem taraftar ve tezahüratlar, küfre hayır sloganımız da vardı. Bu 84. dakikada bozuldu. Türk futbolundan küfrün kalkması lazım. İnşallah bunu başaracağız. 1-0 öndeyken Kazım ne yaparsan yapsın saracaklar. Yönetim istifa dediler. Bana sabahtan akşama kadar bağırsan gitmiyorum. Bana bağırsınlar ama benim hocama ve futbolcuma bağırmasınlar. Kazım o dakika kadar iyi oynadı. Yorulmuş olabilir. Rüzgara karşı attığı şut 120 kilometre hızla gitti. Ben onla konuştum, Başkanım bana biri tweet atmış. Benim bir sürü formam var. Ben güzel olduğu için çektim. Benim art niyetim yok. Benim babaannem öldü. Cenazesine gitmedim. Beni babaannem büyüttü dedi.OLAY, KAZIM VE DAUM OLAYI DEĞİLKazımın eşi Brezilyalı olduğu için bu ülkeye tatile gittiğinde, Fernandaoyu bulup konuştuğunu ve Bursaya gel dediğini hatırlatan Körüstan, Bu transferde fahri elçilik yaptı. Olay, Kazım olayı ve Daum olayı değil. Olay, Erkan Körüstan olayı. Saldırdılar, benden tık yok. Fazla konuşunca çok şey üretiliyor. Biraz fazla sessiz kaldık. Bursasporun menfaatleri doğrultusunda konuşacağız. diye konuştu. DAUMU ANLATMAKLA BİTİREMEMBaşkan Körüstan, Daum için ise şunları söyledi: Daum, benim çalıştığım hocaların içinde değer verdiğim, işini yapan, kariyerli bir insan. Her gün kendisiyle toplantı yapıyoruz. Herkesle ilgileniyor. Daumu anlatmakla bitiremem. Her gün yeni bir fikir söylüyor. Kalıcı gelir kaynakları ile ilgili bir şeyler söylüyor. Fikir ve akıl veriyor. Bir sürü malzeme alıyoruz. Ucuz ucuz kendi buluyor. Havuz içinde bile futbolcuların çalışacağı malzemeler var. Sercanın duruş pozisyonunda bozukluk var. Bu durum Enes ve Batuhanda da var. Şimdi onları özel bir programa tabi tutacak. Bursaspora gelmiş hocalar içinde 4-5in içerisindedir.ÇİN KULÜBÜ BATALLAYA 4 MİLYON EURO TEKLİF ETTİBatalla ve Pinto hakkında da açıklamalarda bulunan Körüstan, Çin kulübünün Battalaya 4 milyon euro teklif ettiğini söyledi. Körüstan, Pinto, Vakıfköyde çalışıyor. Baştan cezayı yedi ve artık antrenmanları sektirmiyor. Batallanın cezası 2 milyonu geçti. Pintonun da 500 bin lira civarında. Pintonun, Bahia takımına transferi gündemde. Buraya gelmesinde Bursasporu sıkıştırabilir miyim düşüncesinde olabilir. Batalladan isteğimiz teklif gelirse satabiliriz. Çarşamba günü babası geliyor. Çin kulübü teklifi 3 milyon 300 bin euroya, sonra 4 milyon euroya çıkarttılar. Kulübü, Yunus Egemenoğlu araştırdı. Parayı birden bire vermiyorlar. Teminattan gösteremiyorlar. Ama köklü bir kulüpler. Çinde kulüpler bir şirket olarak kuruluyor. 3 ay sonra kulübün adını değiştiriyorlar bir şey yapamıyorsun. Batallaya başka bir talip yok. Batallanın sözleşmesinde 1 milyon Euroya transfer olduğunda para alır var. 4 milyon euroya verirsek 1 milyon euro Batallanın. Ama Batallanın cezaları var ve bunları konuşacağız. Kulüp garanti verirse Batallayı vereceğiz. Ben vicdanen bu konuda çok rahatım. şeklinde konuştu.DAUMUN EN UFAK HATASI YOKBatalla konusunda Christoph Daumun en ufak bir hatası yok diyen Körüstan, sözlerini şöyle sürdürdü: Burada başka bir şey var. Sezon başında menajeri geldi. Katardan Batallaya teklif var dediler. Ben Batallayı satmıyorum. Teklifin miktarını görmek istemiyorum dedim. 3 gün sonra bir daha geldiler. Drogba nasıl geldiyse Batallada buradan öyle gider dediler. Biz de o kadar kolay değil dedik. Daha sonra Batalla ile konuştuk. Sürekli ikili diyaloglarla Batlallayı ikna etti. Sonra Batalla, benim sözleşmemi uzatacaksınız dedi. İbrahim Yazıcı Batallanın sözleşmesini 1,5 ay önce uzattı. Biz de uzattık ve Türk vatandaşlığını da kabul etti. Ciddi bir şekilde sözleşmesini uzattık. 1 milyon 500 bin Euroya uzattık. Babasına falanda para verilecek ve artı bonusları da var. Bu sene Avrupa dışında 3 tane kötü maçımız var. Bunlar Beşiktaş, Sivasspor ve Galatasaray maçları. Daum maç toplantısı yaptı. Pablo ve Belluschiye bu takımın starları ve beynisiniz. Sizin daha faza özveride bulunmanızı istiyorum dedi. Batalla ertesi gün Daum bana saygısızlık yaptı d
Zaman
Son Dakika
11.02.2014
Bursaspor/">BursasporBaşkanındanhakemleretepkiBursaspor-Başkanından-hakemlere-tepki/">Bursaspor Başkanından hakemlere tepki
Ali Ünal - 'Kimsin sen?'
Zaman
10.02.2014
02:16
Merhum Yaşar Tunagür Hocaefendinin Ürdünlü damadı Ahmet el-Kâhidin bulunduğu bir mecliste, kenarları yırtmaçlı uzun beyaz bir gömlek giymiş biri, bacak bacak üstüne atmış, “kahramanlık”larını anlatmaktadır.Öyle coşkun anlatıyor ki, yırtmaçlarının açılıp baldırlarının göründüğünü fark etmiyor. Kâhid Bey, ikaz ediyor: “Efendim, açılıyorsunuz.” Bunu “Ne de güzel anlatıyorsunuz!” diye anlayan kahramanımız, “Siz daha ne gördünüz?” diye diğer bacağını bu defa berikinin üstüne atıyor; ama bu defa diğer baldırı açılıyor. Kâhid Bey, yine ikaz ediyor: “Efendim, açılıyorsunuz.” Diğeri, yine “Ne de güzel anlatıyorsunuz!” diye anladığı için açıldıkça ‘açılıyor. Bunun gibi, ehl-i mansıptan biri mikrofonu eline almış, sahnenin bir tarafından diğer tarafına gidiyor ve “Sen kimsin, kimsin sen?” diye soruyor, sordukça açılıyor, açıldıkça da ‘açılıyor. Emevîlerin güçlü halifelerinden Hişam ibn Abdülmelik, halifeliği öncesi yanında adamlarıyla hacca gelir. Tavaf esnasında Hacerül-Esvede yanaşıp öpmek ister, ama bir türlü kalabalıktan yol bulamaz. Öfkeyle bir kenara çekilir. Bu esnada yaşlıca nuranî bir zat tavafa başlar, herkes kendisine yol açmaktadır. Hz. Ali Zeynülâbidîn olan bu yaşlıca zat, gider, Hacerül-Esvedi rahatlıkla öper. Hişam, bu zâtı tanımıştır, fakat öfke ve kıskançlığından tanımazlıktan gelir ve sorar: “Kim bu?” Meşhur şair Farazdak da oradadır. Hemen orada “Kim bu?” sorusuna cevap olarak bir şiir inşad ediverir: “O, Hüseyinin oğlu; torunudur karanlıkları yok eden Allah Rasûlünün kızı Fatımanın. Onun faziletlerini Mekke de tanır, Kâbe de tanır, Harem de tanır, Hill (Harem dışı yerler) de tanır. Allahın kullarının en hayırlısının oğludur O; pak, müttakî ve bir fazilet âbidesidir. Kureyş onu gördüğü zaman, sözcüleri şöyle der: “Cömertlik, onun eteğinde bitmiştir.” Araptan da, Acemden de başka kimsenin ulaşamayacağı bir şerefe sahiptir o. O Kâbe duvarına dokunmaya gelince, Kâbe onun eline yapışır. Mütevazıdır o; hayâ sahibidir; endişelerden, korkulardan korunmuştur. O konuşunca yüzünde güller açar; elindeki asâ, o elde olmaktan dolayı en güzel kokuyu saçar. Peygamberler onun dedesinin üstünlüğüne teslim olmuştur; milletler de Onun ümmetine. Alnında parlayan hidayet nurudur; o, zulmetleri aydınlatan güneş gibidir. Allah Rasûlünün ailesindendir o; hayırdır bütün varlığıyla baştan başa. Tanımıyorsan onu, bil ki o, Fâtımanın oğludur; peygamberlik, onun dedesinde bitmiştir. O dede ki, Âdemden beri herkes ona hayrandır, ona tutkundur. Senin “Kim bu?” demen ondan bir şey eksiltmez. Arap da, Acem de tanır senin inkâr ettiğini. Onun iki eli de açıktır; herkese ikram dağıtır. Âdildir o eller; yok yoktur onlarda. Mazlumların sığınağıdır o; onların yükünü omuzlarında taşır. Bütün sıfatları güzeldir; “evet” onunla tatlıdır. O, sözden dönmez; ruhu mukaddes; cömert mi cömert; kararlarında daima firaset, basiret. Aşkı dindir onun, nefreti küfür; insanlara muamelesi sıcak, kucağı herkese açık. Müttakîlere imamdır o; yeryüzünün en hayırlıları olan müttakîlere. Kimse cömertlikte yetişemez ona ve o müttakîlere; kimse yarışamaz onlarla. Kuraklıkta yağmurdur onlar; başkalarının korktuğu yerlerde arslan. Fakirlik ar değildir onlara, eksiklik de değildir; fakirlik, zenginlik, aynıdır onlar için. Belâ ve musibet boğulur onların kalblerindeki sevgide. Nezaket ve kudsiyet yeniden kazanılır onlarla; daim hamddir onların sözleri. Hakaret girmez içeri eşiklerinden; soyludurlar, elleri herkese açık. Öyle yüce ruhludurlar ki, bulunmaz onların eşi.” Farazdak bugün Türkiyenin ileri demokrasisinde yaşıyor olsaydı, ânında yurtdışında bulurdu kendini.
Zaman
En Çok Okunan
10.02.2014
AliÜnal-Kimsinsen?Ali Ünal - Kimsin sen?
Ali Ünal - 'Kimsin sen?'
Zaman
10.02.2014
02:16
Merhum Yaşar Tunagür Hocaefendinin Ürdünlü damadı Ahmet el-Kâhidin bulunduğu bir mecliste, kenarları yırtmaçlı uzun beyaz bir gömlek giymiş biri, bacak bacak üstüne atmış, “kahramanlık”larını anlatmaktadır.Öyle coşkun anlatıyor ki, yırtmaçlarının açılıp baldırlarının göründüğünü fark etmiyor. Kâhid Bey, ikaz ediyor: “Efendim, açılıyorsunuz.” Bunu “Ne de güzel anlatıyorsunuz!” diye anlayan kahramanımız, “Siz daha ne gördünüz?” diye diğer bacağını bu defa berikinin üstüne atıyor; ama bu defa diğer baldırı açılıyor. Kâhid Bey, yine ikaz ediyor: “Efendim, açılıyorsunuz.” Diğeri, yine “Ne de güzel anlatıyorsunuz!” diye anladığı için açıldıkça ‘açılıyor. Bunun gibi, ehl-i mansıptan biri mikrofonu eline almış, sahnenin bir tarafından diğer tarafına gidiyor ve “Sen kimsin, kimsin sen?” diye soruyor, sordukça açılıyor, açıldıkça da ‘açılıyor. Emevîlerin güçlü halifelerinden Hişam ibn Abdülmelik, halifeliği öncesi yanında adamlarıyla hacca gelir. Tavaf esnasında Hacerül-Esvede yanaşıp öpmek ister, ama bir türlü kalabalıktan yol bulamaz. Öfkeyle bir kenara çekilir. Bu esnada yaşlıca nuranî bir zat tavafa başlar, herkes kendisine yol açmaktadır. Hz. Ali Zeynülâbidîn olan bu yaşlıca zat, gider, Hacerül-Esvedi rahatlıkla öper. Hişam, bu zâtı tanımıştır, fakat öfke ve kıskançlığından tanımazlıktan gelir ve sorar: “Kim bu?” Meşhur şair Farazdak da oradadır. Hemen orada “Kim bu?” sorusuna cevap olarak bir şiir inşad ediverir: “O, Hüseyinin oğlu; torunudur karanlıkları yok eden Allah Rasûlünün kızı Fatımanın. Onun faziletlerini Mekke de tanır, Kâbe de tanır, Harem de tanır, Hill (Harem dışı yerler) de tanır. Allahın kullarının en hayırlısının oğludur O; pak, müttakî ve bir fazilet âbidesidir. Kureyş onu gördüğü zaman, sözcüleri şöyle der: “Cömertlik, onun eteğinde bitmiştir.” Araptan da, Acemden de başka kimsenin ulaşamayacağı bir şerefe sahiptir o. O Kâbe duvarına dokunmaya gelince, Kâbe onun eline yapışır. Mütevazıdır o; hayâ sahibidir; endişelerden, korkulardan korunmuştur. O konuşunca yüzünde güller açar; elindeki asâ, o elde olmaktan dolayı en güzel kokuyu saçar. Peygamberler onun dedesinin üstünlüğüne teslim olmuştur; milletler de Onun ümmetine. Alnında parlayan hidayet nurudur; o, zulmetleri aydınlatan güneş gibidir. Allah Rasûlünün ailesindendir o; hayırdır bütün varlığıyla baştan başa. Tanımıyorsan onu, bil ki o, Fâtımanın oğludur; peygamberlik, onun dedesinde bitmiştir. O dede ki, Âdemden beri herkes ona hayrandır, ona tutkundur. Senin “Kim bu?” demen ondan bir şey eksiltmez. Arap da, Acem de tanır senin inkâr ettiğini. Onun iki eli de açıktır; herkese ikram dağıtır. Âdildir o eller; yok yoktur onlarda. Mazlumların sığınağıdır o; onların yükünü omuzlarında taşır. Bütün sıfatları güzeldir; “evet” onunla tatlıdır. O, sözden dönmez; ruhu mukaddes; cömert mi cömert; kararlarında daima firaset, basiret. Aşkı dindir onun, nefreti küfür; insanlara muamelesi sıcak, kucağı herkese açık. Müttakîlere imamdır o; yeryüzünün en hayırlıları olan müttakîlere. Kimse cömertlikte yetişemez ona ve o müttakîlere; kimse yarışamaz onlarla. Kuraklıkta yağmurdur onlar; başkalarının korktuğu yerlerde arslan. Fakirlik ar değildir onlara, eksiklik de değildir; fakirlik, zenginlik, aynıdır onlar için. Belâ ve musibet boğulur onların kalblerindeki sevgide. Nezaket ve kudsiyet yeniden kazanılır onlarla; daim hamddir onların sözleri. Hakaret girmez içeri eşiklerinden; soyludurlar, elleri herkese açık. Öyle yüce ruhludurlar ki, bulunmaz onların eşi.” Farazdak bugün Türkiyenin ileri demokrasisinde yaşıyor olsaydı, ânında yurtdışında bulurdu kendini.
Zaman
Köşe Yazıları
10.02.2014
AliÜnal-Kimsinsen?Ali Ünal - Kimsin sen?
Mustafa Ulusoy - Kaybolan yılların telafisi
Zaman
17.01.2014
02:04
Şarkıdaki gibi, “Şimdi bana kaybettiğim yılları geri verseler,” demeyi kim aklından geçirmemiştir hiç?Yıl yıl değil hatta, eksiksiz, gediksiz, saniyesi saniyesine kaybettiklerinin peşine kim düşmemiştir? Giden gitti, olan oldu, battı balık yan gider, diyemez insanın derin hissiyatı. Hayatının telafisini talep eder. “Esaretin Bedeli” filmindeki Andy gibi. Haksız yere mahpushanede geçen yirmi yılın telafisi nasıl olacak ama? Boşa giden tam yirmi yıl. Dile kolay. Hapishaneden kaçmayı başararak bir nebze de olsa tecelli eden adalet Andy’nin ruhuna ne kadar yetebilir?Peki ya Tommy? Hakiki bir suçtan girdiği hapishaneden haksız biçimde öldürülüp cansızlaşan bedeninin hakkını kim teslim edebilir? Suskun dilinin yerine kim konuşabilir? İyi biri olmaya karar verip koyulduğu yolun başında duraklayan yolculuğunu kim nasıl ikame edecek?1943 yılında haksız ve mesnetsiz iddialarla talebeleriyle birlikte Denizli hapsine konulan Bediüzzaman tam da bu sorulara odaklanarak Meyve Risalesi’ni yazar. Meyve Risalesi, hayatını karartmış insanların nasıl yeniden hayatlarını kurabileceklerine, sönmüş umutlarının nasıl canlanabileceğine dair nurlarla doludur.Gözünü kırpmadan kasten adam öldüren katiller ya da bir anlık öfkenin esaretini çekenler, kabadayılar, yıllarca kan davasının peşinde hayatlarını heder endenler, envai çeşit kişilikte insanlarla doludur Denizli Hapishanesi. Öfkeyle, kinle, nefretle cehennem ateşinden beter yanan ruhlar başka bir esaretin pençesindedirler.Ufunetli, rutubetli bir odada tutulan Bediüzzaman, nereye gitse, acı çekenlerin, teselliye muhtaçların imdadına yetişmek, Kur’an’ın yardım elini onlara sunmak için hayatını adamış bir insandır. Zaman ve mekana bakmaz. Şartlara aldırmaz. Kendine acımaz. Merhametli elini hapsin katillerine, canilerine de uzatır ve onların da tesellicisi olur. Zaten bu konuda üstüne de yoktur. Onun dünyasında umutsuzluk yoktur. Hz. Musa’nın nereye vursa su çıkartan asası gibi, hangi soruna el atsa, Kur’an’dan aldığı yardımla, ayetlerin nuruyla her hadiseden bir hikmet çıkarır, bir çözüm sunar.Anlayabildiğim kadarıyla, Meyve Risalesi’nin temel önermesini de birçok Risalenin olduğu gibi yine hayatın faniliği esası üzerine kurar. Meyve Risalesinin Birinci Meselesi’nde, Yaratıcı’nın insana yirmi dört saatlik bir ömür sermayesi verdiğini, bununla her iki hayata dair lazım şeylerin alınması gerektiğinin altını çizerek; hakiki suçlu ya da kendileri gibi suçsuz, kim olursa olsun, hapistekilere namaz kılmanın ehemmiyetini nazara verir.Peki, hapishane gibi bir yerde namaz ruha nasıl bir şifa kaynağı olacaktır? Bediüzzaman, hemen her meselesinde insanın nazarını ahirete çevirir, ahiretle insanı iyileştirir, ahiretle ruha sükûnet ve huzur sunar. Ahiret olmadan hiçbir kalbin iyileşemeyeceğine inanır adeta. Ne kadar büyük bir cürüm de işlese, katilliğin en âlâsını da yapsa, ya da haksız şekilde hapse de konulsa, insan yine de hayatını telafi edebilir.Kaybolan yıllarını geri isteyen, telafisini arzu eden bir mahpus, beş vakit namazını kıldığında önüne büyük bir umut kapısı açılır. “..hapis ve musibet müddetinin herbir saati, bazan bir gün ibadet ve fâni bir saati bâki saatler hükmüne geçebilmesi..” nedeniyle, fani saatler baki saatlere dönüşür. Bununla da kalmaz. “...kalbî ve ruhî me’yusiyet ve sıkıntıların kısmen zeval bulması,” gibi bir netice husule gelir. Bu da yetmez.Hapiste yatanlardan birçoğu işlediği cürümden pişmandır, nedamet etmektedir. Mesela, öldürdüğü kişi uykularına girmekte, göğsünden fışkıran kanın yüzüne sıçrayan damlaları her aynaya baktığında karşısına dikilmektedir. Alnından silinse de hayalinden silinmemiştir o kan lekeleri. Aldığı cezanın gereği hapiste geçirdiği yılların kalbine, ruhuna, vicdanına hatta aklına hiç bir faydası dokunmamaktadır. Böyle bir insana da namazla önemli bir müjde verir Zamanın Bedii. Bu yüzden Zamanın Bedii’dir ya. “Eğer, bir saati beş farz namaza sarfetsek; ...hapse sebebiyet veren hatalara keffaretenafvettirmesi..” İşte, günahların namazla affı, karanlık bir odaya dolan güneş gibi dolar mahpusların karanlık dünyasına. Pişmanlıkla dolu ruhlara bundan daha güzel bir çözüm olabilir mi?Hayatın telafisine dair Bediüzzaman’ın Meyve Risalesi’nde söylediği başka birçok şey var. Ayrıca, sadece mahpuslar değil, hayatının telafisini arzu eden her insan için harika çözümler saklı bu risalede. Ben büyük bir bahçeden toplayabildiğim küçük bir demeti sunmak istedim sadece.Hem sınıf birincimizdi hem en Neşe’limizFakültede amfinin en önünde otururdu. İnanılmaz hızlı yazı yazar, hocaların ağzından çıkan tek bir kelimeyi kaçırmazdı. Asla bencil biri değildi. Tuttuğu o muhteşem notların fotokopilerinden hepimiz istifade
Zaman
Köşe Yazıları
17.01.2014
MustafaUlusoy-KaybolanyıllarıntelafisiMustafa Ulusoy - Kaybolan yılların telafisi
Turhan Bozkurt - Borsa iner de çıkar da
Zaman
27.12.2013
01:52
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ekonomi danışmanı Yiğit Bulut, bir TV kanalında aynen şunları söyledi: “SPK’ya şu an itibarıyla gerekli talimatlar Başbakan tarafından verildi, SPK bunları araştırmaya başladı.” Sermaye Piyasası Kurulu, bağımsız üst kurullardan biridir.Talimatla iş yapmaz. En azından kuruluş kanunu ve ikincil mevzuatın çizdiği çerçeve bu. Kurulduğu 1981’den beri idarî ve malî özerkliğe sahip bir kamu tüzel kişisidir ve kendisine verilen görev ve yetkileri kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak yerine getirir ve kullanır. SPK’nın zaman zaman siyasetin baskısına maruz kaldığı yönünde iddialar vuku bulmuştu. Ancak ilk defa bu kadar aleniyet kespetti haricî müdahale. Artık teamüle dönüşen arka kapıdan girme yöntemi, özerk olması gereken kurullar üzerinde de icra ediliyorsa ma’şerî vicdandaki hissiyatı ifade sadedinde taaccüp hafif kalır. “Başbakan SPK’ya talimat verdi.” diyorsa danışmanlardan biri küçük yatırımcının menfaatlerini de aynı konuşmanın içinde dillendiremez. Ne derse desin tutarlı olmaz. Zira serbest piyasayı ekonomik model olarak benimsemiş ülkelerde -ki umumiyetle ileri demokrasilerdir- siyasetçinin etkisini en aza indirmek ve kamunun hakim konumunun baskı unsuruna dönüşmemesi adına düzenleyici ve denetleyici mekanizmalar geliştirilmiştir. 24 Aralık’ta SPK ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu eşzamanlı açıklama yaptı. Aralık 2012’de değiştirilen Sermaye Piyasası Kanunu’nda 107. maddeye atıf yapıldı her iki açıklamada. Kritik ima şu idi açıklamalarda: Resmî makamlarca onaylanmamış bilgilerin yayınlanması... halinde gazetecilere dava açılabilir, hapse girebilirler. Bulut’un sözlerinden birkaç gün sonra gelen bu açıklama Borsa şirketlerini korumaya matuf değildi. Aksine genel müdürü rüşvet iddiası ile tutuklanan Halkbank’ın yanı sıra Emlak Konut hakkında zinhar haber yazmayın, yorumda bulunmayın sopası gösterildi gazetecilere. Bulut’tan nem kapmayalım. Peki SPK ve BDDK düne kadar ne yapıyordu benzer vak’alarda? Muhtemelen Varşova radyosunu dinliyorlardı. Bir genel müdür gider başkası gelir. Yolsuzluk iddialarını haber yapmak kurumu niye itibarsızlaştırsın? En son Gezi Parkı protestoları esnasında bizzat Başbakan belli holdingleri, bankaları doğrudan hedef göstermişti. “Kamu bankalarına geçin, özel bankaları bırakın.” mesajları bazı özel bankalardan mevduat çıkışını hızlandırmıştı. İsmi geçen banka ve şirketlerden bazıları halka açıktı ve hisse değerlerinde milyar TL’yi bulan düşüşler yaşanmıştı. Buna karşılık Başbakan Erdoğan’ın, borsanın değer kaybetmesiyle ilgili olarak 3 Haziran’da yaptığı şu değerlendirme Bulut’un arşivinde yok herhalde: “Borsa iner çıkar, her zaman istikrarlı çizgi takip etmez. Borsada 90 binin üzeri de görüldü. Kimse bunu sormuyor. 3-5 bin puan iner, sonra 100 bini yakalar. Siz bu sürecin bütününe bakın. Bu olaylarla bu olayları lütfen ilintili hale getirmeyin.” Sayın Başbakan ya o gün inanmadığı bir izahat getirdi ya bugün inanmadığı halde “operasyon yüzünden 20 milyar dolar kaybımız var” ezberini tekrarlıyor. Ne demişti: “Bütününe bakmak lazım, iner de çıkar da...” Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu sulandırmak için mesaiye kalan Bulut bilişim ve yurttan sesler korosuna sormak lazım: Madem ekonomi için Borsa önemliydi mayıs, haziranda neredeydiniz? ABD Merkez Bankası FED’in yeşil dolarların musluğunu kısacağı yönündeki mayısta fırlattığı işaret fişeğinin etkisini niye saklıyorsunuz? Dünya enerji devi ENRON Aralık 2001’de battığında Amerikan mahkemeleri ve Senato ne yapmış açıp okuyabilseniz keşke. Mesela Gümüş Kurşun’u tavsiye edebilirim. Yolsuzluk ve rüşvete karışan ENRON yöneticilerinin, FBI ve ABD Sermaye Piyasası Kurulu (SEC) tarafından nasıl hesaba çekildiği anlatılıyor bu kitapta. Onlar failleri yargılarken ‘Borsa düşer mi?’ diye tereddüt göstermemişti. Kamuoyunun gözü önünde, senatoda itiraflar peşi sıra geldi. Gazete manşetleri bunları yazıyordu. New York Borsası düşmüştü o günlerde. Bugünkü seviyelere de adalet tecelli ettiği için geldi. Nitekim yatırımcılar hukukun yaldızlı kelime olarak kalmadığı ülkelerde kendini güvende hisseder. Operasyon değil yolsuzluk ve rüşvetin kirli çarkı ekonomiye zarar verir. Kirli ilişkiler yoksa İran’a yağ da satabilirsiniz bal da...
Zaman
Köşe Yazıları
27.12.2013
TurhanBozkurt-BorsainerdeçıkardaTurhan Bozkurt - Borsa iner de çıkar da
Ahmet Kurucan - Hakkı söylemek tarih boyunca hep zor oldu!
Zaman
22.12.2013
03:23
“Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner... Gam ü şâdi-i felek böyle gelir, böyle gider!” Enderunlu VasıfHekimoğlu Ağabey’in “Fethullah Gülen Hocam” başlıklı o candan, o içten yazısını okudum. Her cümlesine, her kelimesine, her hecesine, her harfine gözyaşı akıttığına inancım tam. Samimiyet, insanın kalbinden vurur Hocam. O yazıda yer alan her harfin mazmununda gizli olan samimiyet, adeta ok oldu ve geldi beni kalbimden vurdu. Delik deşik etti gönlümü. Ardından 50 yıllık arkadaşınız Suat Yıldırım Hoca’mızın “Fethullah Gülen veya bir fazilet mücadelesi” yazısı geldi. O da aynı perspektiften meseleye bakıp sizin hayat mücadelenizi özün özü diye niteleyebileceğim bir tarzda kendine has üslupla özetledi. Yüreğimize su serpti. İnancımızı tazeledi. Şu içinden geçtiğimiz, tam geçtik derken yeniden girdiğimiz süreçte ben de böylesi yazılar kaleme alıp sonunda “Siz üzülmeyin Hocam” demeyi ne kadar arzu ettim. Ama yaşım, talebeliğim, ilim ve irfan mektebinizde öğrendiklerim, Hekimoğlu Ağabey ya da Suat Yıldırım Hocam üslubunda bir yazı kaleme almama mani oldu. Onun için bekledim. Şafakta gördüğümüz her ışık emaresine güneş diye sarıldım. “Dalları sallayan rüzgâr misali geçer gider” teşbihleri ile avundum. Ama bitmedi ve bitmiyor Hocam ve ben daha fazla dayanamayacağım.Teselli ve tesliye değil hâşâ! Sadece insaniyet namına “Siz üzülmeyin Hocam” diyeceğim.Sizin kavl-i faslınıza itibar etmeyen ve yine sizin ifadenizle “kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalemli, kara mürekkepli, kara kalpli, karanlık yaşayan insanların karalamaları” devam ediyor Hocam. Yarın ne denecek bilmiyorum ama dün yolsuzluk dosyaları ile alakalı hukuki işlemlerden dolayı ne yüz kızartıcı ithamlarda bulunuldu, iftiralar atıldı ve nice hak-hukuk adına hakkı-hukuku hiçe sayan haksız ve hukuksuz uygulamalar işleme konuldu. Yüzlerce resmi görevli, şefkat beklediği eller vesilesiyle yerlerinden yurtlarından edildi. Ve siz örneği görülmemiş bu umumi kıyıma karşı hayatınızda ilk defa ellerinizi bedduaya açtınız. Ama öyle bir beddua ki iki taraflı. “Kim haksız ise...” bu duanın kilit cümlesi. His deryalarında kendinden geçtiğiniz anda bile aklın, mantığın bütün fakülteleri ile çalıştığının göstergesi. Evvelki gün de ne dediğini kesinlikle bilmeyen birisi çıktı, ahlâka değil ahlâksızlığa bile seviye kaybettirecek şeyleri ağzına doladı. Siz de “şahsî haklarımı helal ediyorum, dili sürçmüştür” dediniz her zamanki âlicenaplığınız içinde.Önceki gün de “örgüt” demişlerdi, üstü kapalı dahi olsa terörle ilişkilendirecek şekilde. Yolsuzluk operasyonundan sonra daha yüksek sesle seslendiriyorlar bu ifritten düşünceleri. Öyle anlaşılıyor ki demeye de devam edecekler. Hâlbuki siz ilk defa örgüt dediklerinde bizatihi çıkmış ve kendinize yakışan üsluba uygun bir dille cevap vermiştiniz. Nedir o kasıt bilmiyorum ama “bir kasda iktiran” ile bilerek söylüyorlar dediniz. “Bunca hayırlı hizmetlere imza atmış insanlara bugün örgüt derseniz; yarın dine ve insanlığa hizmetle ömürleri geçmiş nice cemaatlere örgüt demek zorunda kalırsınız” diye uyarılar gönderdiniz. Bilmem ki anlaşıldı mı?Anlaşılma bir kenara, bir mümin bunu nasıl der, ben daha oradayım Hocam. Aşamadım bu eşiği. “Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek her şeyi kaydetmektedir. Ağzından ne söz çıkacak olsa, yanında onu gözetleyen ve kaydeden biri vardır.” (Kaf/17-18) ayetine inanan bir insan, Allah’ın rızasından başka amaçları olmayan ve hizmet deyip dünyanın sağına-soluna koşan insanlara nasıl “örgüt” der, hâlâ anlamadım. “Vah bize, bu Kitab’a da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her yaptığımız şeyi sayıp döküyor!” (Kehf, 49) ayetinin gerçekleşeceği gün geldiğinde nice olur halimiz diye hiç mi düşünmez bu insanlar?Takılıp kaldığım ikinci nokta, sizin bu sözden ne kadar dilgîr olduğunuz, kalbinizin nasıl lime lime olduğunu tahayyül etmem; tahayyülün ötesinde yüzünüzün çizgilerinde, sesinizin tonunda bunu müşahede etmem. Bize bu ve benzeri durumlarda teoride ve pratikte nasıl düşünülmesi ve nasıl davranılması gerektiğini siz öğrettiniz ve hâlâ öğretiyorsunuz. Bununla beraber ben bana düşeni yapmak istiyor ve bir kere daha “Siz üzülmeyin Hocam” diyorum.Gördüğünüz gibi bir kere daha dedim Hocam. Zira ben bana yakışan bu edepsizliği, haddimi aşmışlığı bir kere daha yapmıştım. Yıllar önceydi; 28 Şubat rüzgârının çok sert ve soğuk estiği zamanlardı. Bir akşam ana haber bülteninde “düğmeye bastılar”. Ertesi gün “idamına…” manasına gelen yargısız infaz manşetleri ile “Sabah”a uyandılar. İşte o
Zaman
En Çok Okunan
22.12.2013
AhmetKurucan-HakkısöylemektarihboyuncahepzorolduAhmet Kurucan - Hakkı söylemek tarih boyunca hep zor oldu
Ahmet Kurucan - Hakkı söylemek tarih boyunca hep zor oldu!
Zaman
22.12.2013
01:53
“Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner... Gam ü şâdi-i felek böyle gelir, böyle gider!” Enderunlu VasıfHekimoğlu Ağabey’in “Fethullah Gülen Hocam” başlıklı o candan, o içten yazısını okudum. Her cümlesine, her kelimesine, her hecesine, her harfine gözyaşı akıttığına inancım tam. Samimiyet, insanın kalbinden vurur Hocam. O yazıda yer alan her harfin mazmununda gizli olan samimiyet, adeta ok oldu ve geldi beni kalbimden vurdu. Delik deşik etti gönlümü. Ardından 50 yıllık arkadaşınız Suat Yıldırım Hoca’mızın “Fethullah Gülen veya bir fazilet mücadelesi” yazısı geldi. O da aynı perspektiften meseleye bakıp sizin hayat mücadelenizi özün özü diye niteleyebileceğim bir tarzda kendine has üslupla özetledi. Yüreğimize su serpti. İnancımızı tazeledi. Şu içinden geçtiğimiz, tam geçtik derken yeniden girdiğimiz süreçte ben de böylesi yazılar kaleme alıp sonunda “Siz üzülmeyin Hocam” demeyi ne kadar arzu ettim. Ama yaşım, talebeliğim, ilim ve irfan mektebinizde öğrendiklerim, Hekimoğlu Ağabey ya da Suat Yıldırım Hocam üslubunda bir yazı kaleme almama mani oldu. Onun için bekledim. Şafakta gördüğümüz her ışık emaresine güneş diye sarıldım. “Dalları sallayan rüzgâr misali geçer gider” teşbihleri ile avundum. Ama bitmedi ve bitmiyor Hocam ve ben daha fazla dayanamayacağım.Teselli ve tesliye değil hâşâ! Sadece insaniyet namına “Siz üzülmeyin Hocam” diyeceğim.Sizin kavl-i faslınıza itibar etmeyen ve yine sizin ifadenizle “kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalemli, kara mürekkepli, kara kalpli, karanlık yaşayan insanların karalamaları” devam ediyor Hocam. Yarın ne denecek bilmiyorum ama dün yolsuzluk dosyaları ile alakalı hukuki işlemlerden dolayı ne yüz kızartıcı ithamlarda bulunuldu, iftiralar atıldı ve nice hak-hukuk adına hakkı-hukuku hiçe sayan haksız ve hukuksuz uygulamalar işleme konuldu. Yüzlerce resmi görevli, şefkat beklediği eller vesilesiyle yerlerinden yurtlarından edildi. Ve siz örneği görülmemiş bu umumi kıyıma karşı hayatınızda ilk defa ellerinizi bedduaya açtınız. Ama öyle bir beddua ki iki taraflı. “Kim haksız ise...” bu duanın kilit cümlesi. His deryalarında kendinden geçtiğiniz anda bile aklın, mantığın bütün fakülteleri ile çalıştığının göstergesi. Evvelki gün de ne dediğini kesinlikle bilmeyen birisi çıktı, ahlâka değil ahlâksızlığa bile seviye kaybettirecek şeyleri ağzına doladı. Siz de “şahsî haklarımı helal ediyorum, dili sürçmüştür” dediniz her zamanki âlicenaplığınız içinde.Önceki gün de “örgüt” demişlerdi, üstü kapalı dahi olsa terörle ilişkilendirecek şekilde. Yolsuzluk operasyonundan sonra daha yüksek sesle seslendiriyorlar bu ifritten düşünceleri. Öyle anlaşılıyor ki demeye de devam edecekler. Hâlbuki siz ilk defa örgüt dediklerinde bizatihi çıkmış ve kendinize yakışan üsluba uygun bir dille cevap vermiştiniz. Nedir o kasıt bilmiyorum ama “bir kasda iktiran” ile bilerek söylüyorlar dediniz. “Bunca hayırlı hizmetlere imza atmış insanlara bugün örgüt derseniz; yarın dine ve insanlığa hizmetle ömürleri geçmiş nice cemaatlere örgüt demek zorunda kalırsınız” diye uyarılar gönderdiniz. Bilmem ki anlaşıldı mı?Anlaşılma bir kenara, bir mümin bunu nasıl der, ben daha oradayım Hocam. Aşamadım bu eşiği. “Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek her şeyi kaydetmektedir. Ağzından ne söz çıkacak olsa, yanında onu gözetleyen ve kaydeden biri vardır.” (Kaf/17-18) ayetine inanan bir insan, Allah’ın rızasından başka amaçları olmayan ve hizmet deyip dünyanın sağına-soluna koşan insanlara nasıl “örgüt” der, hâlâ anlamadım. “Vah bize, bu Kitab’a da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her yaptığımız şeyi sayıp döküyor!” (Kehf, 49) ayetinin gerçekleşeceği gün geldiğinde nice olur halimiz diye hiç mi düşünmez bu insanlar?Takılıp kaldığım ikinci nokta, sizin bu sözden ne kadar dilgîr olduğunuz, kalbinizin nasıl lime lime olduğunu tahayyül etmem; tahayyülün ötesinde yüzünüzün çizgilerinde, sesinizin tonunda bunu müşahede etmem. Bize bu ve benzeri durumlarda teoride ve pratikte nasıl düşünülmesi ve nasıl davranılması gerektiğini siz öğrettiniz ve hâlâ öğretiyorsunuz. Bununla beraber ben bana düşeni yapmak istiyor ve bir kere daha “Siz üzülmeyin Hocam” diyorum.Gördüğünüz gibi bir kere daha dedim Hocam. Zira ben bana yakışan bu edepsizliği, haddimi aşmışlığı bir kere daha yapmıştım. Yıllar önceydi; 28 Şubat rüzgârının çok sert ve soğuk estiği zamanlardı. Bir akşam ana haber bülteninde “düğmeye bastılar”. Ertesi gün “idamına…” manasına gelen yargısız infaz manşetleri ile “Sabah”a uyandılar. İşte o
Zaman
Köşe Yazıları
22.12.2013
AhmetKurucan-HakkısöylemektarihboyuncahepzorolduAhmet Kurucan - Hakkı söylemek tarih boyunca hep zor oldu
Ahmet Kurucan - Hakkı söylemek tarih boyunca hep zor oldu!
Zaman
22.12.2013
01:53
“Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner... Gam ü şâdi-i felek böyle gelir, böyle gider!” Enderunlu VasıfHekimoğlu Ağabey’in “Fethullah Gülen Hocam” başlıklı o candan, o içten yazısını okudum. Her cümlesine, her kelimesine, her hecesine, her harfine gözyaşı akıttığına inancım tam. Samimiyet, insanın kalbinden vurur Hocam. O yazıda yer alan her harfin mazmununda gizli olan samimiyet, adeta ok oldu ve geldi beni kalbimden vurdu. Delik deşik etti gönlümü. Ardından 50 yıllık arkadaşınız Suat Yıldırım Hoca’mızın “Fethullah Gülen veya bir fazilet mücadelesi” yazısı geldi. O da aynı perspektiften meseleye bakıp sizin hayat mücadelenizi özün özü diye niteleyebileceğim bir tarzda kendine has üslupla özetledi. Yüreğimize su serpti. İnancımızı tazeledi. Şu içinden geçtiğimiz, tam geçtik derken yeniden girdiğimiz süreçte ben de böylesi yazılar kaleme alıp sonunda “Siz üzülmeyin Hocam” demeyi ne kadar arzu ettim. Ama yaşım, talebeliğim, ilim ve irfan mektebinizde öğrendiklerim, Hekimoğlu Ağabey ya da Suat Yıldırım Hocam üslubunda bir yazı kaleme almama mani oldu. Onun için bekledim. Şafakta gördüğümüz her ışık emaresine güneş diye sarıldım. “Dalları sallayan rüzgâr misali geçer gider” teşbihleri ile avundum. Ama bitmedi ve bitmiyor Hocam ve ben daha fazla dayanamayacağım.Teselli ve tesliye değil hâşâ! Sadece insaniyet namına “Siz üzülmeyin Hocam” diyeceğim.Sizin kavl-i faslınıza itibar etmeyen ve yine sizin ifadenizle “kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalemli, kara mürekkepli, kara kalpli, karanlık yaşayan insanların karalamaları” devam ediyor Hocam. Yarın ne denecek bilmiyorum ama dün yolsuzluk dosyaları ile alakalı hukuki işlemlerden dolayı ne yüz kızartıcı ithamlarda bulunuldu, iftiralar atıldı ve nice hak-hukuk adına hakkı-hukuku hiçe sayan haksız ve hukuksuz uygulamalar işleme konuldu. Yüzlerce resmi görevli, şefkat beklediği eller vesilesiyle yerlerinden yurtlarından edildi. Ve siz örneği görülmemiş bu umumi kıyıma karşı hayatınızda ilk defa ellerinizi bedduaya açtınız. Ama öyle bir beddua ki iki taraflı. “Kim haksız ise...” bu duanın kilit cümlesi. His deryalarında kendinden geçtiğiniz anda bile aklın, mantığın bütün fakülteleri ile çalıştığının göstergesi. Evvelki gün de ne dediğini kesinlikle bilmeyen birisi çıktı, ahlâka değil ahlâksızlığa bile seviye kaybettirecek şeyleri ağzına doladı. Siz de “şahsî haklarımı helal ediyorum, dili sürçmüştür” dediniz her zamanki âlicenaplığınız içinde.Önceki gün de “örgüt” demişlerdi, üstü kapalı dahi olsa terörle ilişkilendirecek şekilde. Yolsuzluk operasyonundan sonra daha yüksek sesle seslendiriyorlar bu ifritten düşünceleri. Öyle anlaşılıyor ki demeye de devam edecekler. Hâlbuki siz ilk defa örgüt dediklerinde bizatihi çıkmış ve kendinize yakışan üsluba uygun bir dille cevap vermiştiniz. Nedir o kasıt bilmiyorum ama “bir kasda iktiran” ile bilerek söylüyorlar dediniz. “Bunca hayırlı hizmetlere imza atmış insanlara bugün örgüt derseniz; yarın dine ve insanlığa hizmetle ömürleri geçmiş nice cemaatlere örgüt demek zorunda kalırsınız” diye uyarılar gönderdiniz. Bilmem ki anlaşıldı mı?Anlaşılma bir kenara, bir mümin bunu nasıl der, ben daha oradayım Hocam. Aşamadım bu eşiği. “Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek her şeyi kaydetmektedir. Ağzından ne söz çıkacak olsa, yanında onu gözetleyen ve kaydeden biri vardır.” (Kaf/17-18) ayetine inanan bir insan, Allah’ın rızasından başka amaçları olmayan ve hizmet deyip dünyanın sağına-soluna koşan insanlara nasıl “örgüt” der, hâlâ anlamadım. “Vah bize, bu Kitab’a da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her yaptığımız şeyi sayıp döküyor!” (Kehf, 49) ayetinin gerçekleşeceği gün geldiğinde nice olur halimiz diye hiç mi düşünmez bu insanlar?Takılıp kaldığım ikinci nokta, sizin bu sözden ne kadar dilgîr olduğunuz, kalbinizin nasıl lime lime olduğunu tahayyül etmem; tahayyülün ötesinde yüzünüzün çizgilerinde, sesinizin tonunda bunu müşahede etmem. Bize bu ve benzeri durumlarda teoride ve pratikte nasıl düşünülmesi ve nasıl davranılması gerektiğini siz öğrettiniz ve hâlâ öğretiyorsunuz. Bununla beraber ben bana düşeni yapmak istiyor ve bir kere daha “Siz üzülmeyin Hocam” diyorum.Gördüğünüz gibi bir kere daha dedim Hocam. Zira ben bana yakışan bu edepsizliği, haddimi aşmışlığı bir kere daha yapmıştım. Yıllar önceydi; 28 Şubat rüzgârının çok sert ve soğuk estiği zamanlardı. Bir akşam ana haber bülteninde “düğmeye bastılar”. Ertesi gün “idamına…” manasına gelen yargısız infaz manşetleri ile “Sabah”a uyandılar. İşte o
Zaman
Ana Sayfa
22.12.2013
AhmetKurucan-HakkısöylemektarihboyuncahepzorolduAhmet Kurucan - Hakkı söylemek tarih boyunca hep zor oldu
Bülent Korucu - Kraldan fazla kralcıların zararları
Zaman
13.12.2013
01:58
AK Parti’nin iletişim stratejilerini, toplumla ilişkiler konusundaki Ar-Ge’yi kimler kurguluyorsa CHP’nin onlara teşekkür etmesi lazım. Gerçi ‘böyle bir ortak akıl yok, kralcılar kendi inisiyatifiyle doğaçlama yapıyor’ kanaatini pekiştirecek izler de var. Bu doğru ise ‘özrü kabahatinden büyük’ olur. Türkiye’yi yöneten parti, daha kendi iletişim politikalarına hâkim değil demektir.Halkla konuşma aracının gittikçe klasik Milli Görüş diline dönüşmesi kitle partisi özelliğini zora sokacak. Kitle partisi, merkez sağ seçmene sıcak gelen ve ‘gömlek çıkarmak’ şeklinde sembolize edilen üsluptan doğdu. Eski dile dönüş ödünç oyları ürkütebilir. Daha büyük risk ise ‘her taklit aslını hatırlatır’ ilkesi. Rahmetli Necmettin Erbakan’ın son beş yılda söyledikleri AK Parti’nin hatırlanmasını istemeyeceği türdendi. Mesela 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesinde, “AKP’ye oy veren cehenneme bilet almıştır.” cümlesini sıkça tekrar ediyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin en büyük Yahudi örgütünden aldığı ‘üstün cesaret ödülü’ görüntüleri eşliğinde bu konuşmayı yapıyordu. Hatta Erbakan daha sonraki konuşmalarında Mavi Marmara ve ‘one minute’ hadisesinin ‘siyonizmin, Saadet Partisi’nin önünü kesme ve AKP’yi canlandırma girişimi’ olduğunu ileri sürecekti. Kendisini hedef almış söylemle şimdi AK Parti’yi savunmak akıllıca bir iletişim stratejisi değil.Rahmetli Erbakan’ın oy ve cehennem ilişkisini yeniyetme kralcılar tersinden kuruyor. “AK Parti’ye oy vermeyen cehenneme gider; hem de sadece ötede değil bu dünyada da ateşi tadar!” havasındalar. Seçmenin en sevmediği tavır ‘bana mecbursun’ yaklaşımıdır. 83 seçimlerinde Kenan Evren, 89 yerel seçimlerinde Turgut Özal aynı hatayı yaptı, faturası ağır oldu. Beni de içine kattıkları bir yalan furyası var: büyük işadamları ve çeşitli kesimlerden gazeteciler bir araya gelip Mustafa Sarıgül’e destek planları yapmışız. Yalanlamayla başa çıkamayacağımı anlayınca Twitter hesabımdan kahriye okumaya mecbur kaldım. Yine yanlış yapıyorlar. Sarıgül’ü böyle konuşmak maksatlarının aksiyle sonuçlanır. ‘Kadir Topbaş ve AK Parti, İstanbul’da yenilemez’ diye düşünenlerin aklının çelinmesine yol açar. Muhalefet seçmeninin sandığa gitme motivasyonu artar. Ayrıca merkezdeki seçmenin bir bölümü ‘Hizmet Camiası veriyorsa ben de verebilirim’ diye düşünebilir. Camiayı dövmeye çalışırken Başkan Topbaş’a zarar veriyorlar.Önemli hatalardan biri de ‘Ferhat Kentel ve Cengiz Çandar tutuklanacaktı, Başbakan Erdoğan kurtardı’ iddiası. ‘Hukuk devletinde Başbakan’ın böyle bir yetkisi var mı?’ tartışmasını geçiyorum. ‘Kurtulanların sevabı Başbakan’a yazılıyorsa, tutuklananların günahı niye cami avlusuna bırakılıyor?’ diye sorar insanlar. Nitekim Ahmet Hakan dün sormuş. İnsan zihni tuhaf çalışıyor, hemen Başbakan’a yakın bir yayın yönetmeninin Büşra Ersanlı’yı savunan yazısı ve sonrasında yaşananlar göz önüne geliyor. Tavır değişikliği ve yayın yönetmen yardımcısının tutuklamanın hikmetini anlatan yazısının sebebini merak ediyor insan. O yazı, Ersanlı’nın Erdoğan’ı ölümle tehdit ettiğini ileri sürüyordu.Oluşturulmaya çalışılan ‘şantaj kasetleri’ gündemini ihmal etmeyelim. Oda TV, Aydınlık ve Emin Çölaşan pişirdi; acemi kralcılar yiyor. Çölaşan ‘seyrettik imha ettik’ diyor. Çölaşan en azından hukukçu eşine sorsaydı, bir şantaj malzemesi olacağı aşikâr delilleri yok etmenin hukuken sorun doğuracağını görürdü. Kaynağı, el izi araştırmasını vb. tahkikata yardımcı olmak yerine yok etmek anlaşılır gibi değil. Tabii böyle bir kaset varsa… Bir siyasî partisi olmayan, muhalefet partilerindeki sarsıntılardan kâr ya da zarar görmeyecek insanlara iftira etmek mantıksız. Kamuoyu, bu kasetler üzerinde tepinen siyasetçileri sorgulamaya başlar. Şantaj ayıbını çözmesi gereken makamların aldığı bir arpa boyu yol gündeme gelir. Cevşen, dua ve cemaat ablasıyla alay eden iletişim dehalarına yer kalmadı.Aslında kralın, kralcıların çok da umurunda olduğunu sanmıyorum. Onlar için önemli olan kendi gemilerini yürütmek…Aslında kralın, kralcıların çok da umurunda olduğunu sanmıyorum.
Zaman
Köşe Yazıları
13.12.2013
BülentKorucu-KraldanfazlakralcılarınzararlarıBülent Korucu - Kraldan fazla kralcıların zararları
Bediüzzaman'ın talebesi: Dershaneleri kapatmak ilim yuvasını yok etmektir
Zaman
07.12.2013
13:02
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin hizmetinde bulunmuş, hayattaki talebelerinden Mustafa Ramazanoğlu, dershanelerin kapatılmasını öngören tasarıyı değerlendirdi. Adanada ilk Nur dershanesini açan Ramazanoğlu, “Orada hem dünyevi hem de uhrevi ilimler öğretiliyor. İnsanın ikisine de ihtiyacı var. Dershaneleri kapatmak ilim yuvasını yok etmek demektir.” dedi. 1921 yılında Kahramanmaraş’ta doğan Ramazanoğlu, ‘Allah’ demenin bile yasak olduğu bir devirde, Risale-i Nurları kendine meslek edinerek Bediüzzaman Hazretlerinin hizmetinde bulunmuş, Üstadın şehirdeki ilk ve tek talebesi olma özeliğiyle dikkat çekiyor. İlerlemiş yaşına aldırış etmeden Bediüzzaman ve Risale-i Nurlardan aldığı feyizle çevresindekilere ışık saçmaya devam eden Ramazanoğlu, bir dönem MİT tarafından ‘anarşist Nurcu’ diye de fişlenmiş. 63 yıl önce Üstadla ilk karşılaşmasını heyecan dolu cümlelerle anlatan Ramazanoğlu, Demokrat Partinin yeni iktidara geldiği 1950 yılında Üstadın, Necip Fazıl Kısakürekin çıkardığı Büyük Doğu Mecmuasında yayımlanan, Saçlarım adedince başlarım olsa, her gün biri kesilse, Hakikat-i Kuraniyeye feda olan bu baş, size eğilmeyecektir. sözlerinden etkilenerek Nur talebesi olmaya karar vermiş.Üstadla tanışmak için hemen yola koyulan Ramazanoğlu, önce Büyük Doğunun İstanbul Cağaloğlundaki merkezine gider. Gazetede çalışan Malatyalı Ahmet Ramazan isimli birinden, Bediüzzamanın Emirdağ’daki adresini alır ve Mehmet Çalışkan’ın bakkal dükkanına doğru yola çıkar. Sora sora kendisine verilen adresi bulan Ramazanoğlu, Emirdağ’da yaşananları ise şöyle anlatıyor: “Gittim. Mehmet ağabeyi buldum. Hocaefendiyi ziyaret edeceğimi, beni yanına götürmesini istedim. Bana dedi ki Bugün Üstad çok hasta, hiç kimseyi ziyaretçi getirme, kabul etmeyeceğim dedi. götüremem. Götürürsün-götürmezsin, derken çok ısrar ettim. İncitmem ben, bir elini öper çıkarım dedim. Nihayetinde ‘ben bir sorayım’ dedi. Üstada söylemiş, Üstad da ‘derhal o misafirimi getir’ demiş. Yanına vardım, elini öptüm. Bana ‘bugün çok hastayım hiç kimseyi ziyaretçi kabul etmeyecektim. Fakat ismini söyleyince içime büyük bir sevgi doğdu, derhal getir dedim’ dedi.” Sohbet esnasında içinden geçen soruya Üstadın cevap verdiğini söyleyen Ramazanoğlu, “Konuşurken o anda belinde tabancası vardı, onu gördüm. İçimden kendi kendime dedim ki, ‘hocada silahlı olur muymuş’, Üstad hemen onun cevabını verdi. Bana dönerek ‘daha eski partinin çok münafıkları var. Nefsi müdafaa, meşrudur. Onun için ben, silahsız durmam.” dedi. İçimden geçen sualin, cevabını verdi.” dedi.“BENİ TALEBELİĞE KABUL ETTİ”Üstadla bir süre sohbet ettikten sonra talebeliğe kabul edildiğini aktaran Ramazanoğlu, bana Seni talebem olarak kabul ettim, oğlum dedi. Orada talebelerinden Ceylan ağabey çamaşırını yıkıyordu. Bana dedi ki ‘benim hizmetim, herkese nasip olmaz, su dökte yıkasın’ dedi. İbriği kaptığım gibi su dökmeye başladım. O yıkadı. Bu vesileyle uzun bir müddet yanında kaldım.” Üstadla aralarında geçen sohbetin bir bölümünü gülerek anlatan Ramazanoğlu, “Bu arada bizim Hafız Ali Efendi vardı, Maraş Müftüsü. Türkiye çapında bir alim. Üstada dedim ki, bizim müftü efendiye selamınızı söyleyeyim mi? ‘Ben hocalara dargınım.’ dedi. Benim sertliğime bak sen, ‘hocalara dargınım’ deyince, bizim müftü efendi senin bildiğin hocalardan değil dedim. Benim sert ve cahilce sözüme güldü, ‘madem hüsnü zannın var, selam söyle’ dedi. Elini öptüm, duasını aldım, yanından ayrıldım. O gün bu gündür Risale-i Nur hizmetinde devam ediyorum.”TELGRAF YÜZÜNDEN HAPSE ATILDIRisale-i Nurlara ve Müslümanlara yapılan hücumları gazete, dergi, telgraf ve mektup yoluyla her fırsatta savunan Ramazanoğlu, müdafaa yazıları sebebiyle 24 defa mahkemeye sevk edilmiş, 8 defa tutuklanmasına rağmen, bizzat kendisinin yaptığı savunmalarla her seferinde mahkemelerden beraat etmiş. 1963 yılında İsmet İnönü Meclise, Nurcuların Türkiye sınırları dışına sürülmesi, müebbet hapislik ve idam cezası gibi akıl almaz ağır cezaları öngören bir kanun teklifiyle gelir. Tasarı komisyondan geçer ve Mecliste görüşülür. Ağır cezalar içeren bu girişimi haber alan Ramazanoğlu, tasarının durdurulması amacıyla hemen dönemin Adalet Bakanı Sedat Çumralıya 5 bin kişi adına Nur talebesi Mustafa Ramazanoğlu imzalı bir telgraf çeker. Telgrafta şu ifadeler yer alır: “Risale-i Nurlar aleyhine şedit kanunlar çıkartacağınızı gazetelerden öğrenmiş bulunmaktayım. Şimdiye kadar Kuran hakikatlerinin neşrine set çekmeye matuf bütün planlar tatbik imkanı elde edememişlerdir. Risale-i Nurlarda Kuran-ı Azîmüşşânın bir mucize-i maneviyesi olduğuna göre, bu hareketin akim kalacaktır. Milyonlarca başların feda olduğu Kuran hakikatlerine biz dahi, başımızı feda etmeye hazırız. Millete zarar edersiniz. Bu sakat teşebbüsünüzden, vazgeçmenizi tavsiye derim.” kanun meclisten geri çekilir ama Ramazanoğlu Ankara’ya çektiği telg
Zaman
Son Dakika
07.12.2013
BediüzzamanıntalebesiDershanelerikapatmakilimyuvasınıyoketmektirBediüzzamanın talebesi Dershaneleri kapatmak ilim yuvasını yok etmektir
Kalp Gözü İle Öğretiyorlar
Zaman
24.11.2013
01:59
Siyah gözlükleri, beyaz bastonuyla ders anlatıyor bir öğretmen. Pür dikkat sınıfı gözleyen aşina olduğumuz profilden epey uzak, zira gözleri görmüyor. Ancak mesleğine mani değil rahatsızlığı. Tıpkı kendisiyle aynı kaderi paylaşan âmâ meslektaşları gibi... Devlet okullarının görme engelli öğretmenlerinin hikâyelerine kulak verdik.“Görenin yalnızlıktan şikâyete hakkı yoktur: Mevsimler, renkler, çiçekler, şehrin bütün kadınları, bütün çocuklar, gören içindir. Görmeyen bir insan bozuk bir ampul gibi, mânâsız, bıraktığınız yerde kalan bir paket; içinde eski hatıralar olduğu için arada bir karıştırılmaya layık…” 38 yaşında gözlerini kaybeden Cemil Meriç, her ne kadar görmeyen insanı bozuk bir ampule benzetse de insan istediğinde neler başaramaz ki… Tıpkı Zafer Kontar, Deniz Parmaksız, Ümit Yılmaz ve İsa Badem gibi… Art arda sıraladığımız bu isimler görme engelli öğretmenler. Her biri farklı devlet okulunda, gören öğrencilere ders anlatıyor. Biri sınıf öğretmeni, diğeri İngilizce, bir diğeri de tarih. Onlar aslında en zor olanı başarıyorlar. Görmeden bir çocuğa okuma yazma nasıl öğretilir, sınavlar nasıl yapılır, kâğıtlar nasıl okunur, velilerin tepkileri nasıl olur? Tüm bu soruların en güzel cevabı onların ibretlik yaşantılarında saklı…Gözlerime bakarak söyle…- Söyle bakalım Münire, Avrupa’nın siyasi temelleri hangi olay sonrasında atılmıştır? – Sana sormadım Tuğçe, Münire söyleyecek. – Yaşar, gürültü yapma, sessiz olalım arkadaşlar!Diyaloglardan anlaşılacağı gibi bir sınıf burası. Fakat bu dersliği diğerlerinden ayıran önemli bir özellik var. Tarih dersinin öğretmeni Deniz Parmaksız görme engelli bir eğitimci. Lakin sınıftaki her öğrencinin adını hiç tereddüde kapılmadan söyleyebiliyor. Üstelik sadece bir sınıfın değil, dersine girdiği dokuz şubedeki öğrencilerin her birinin isimlerini biliyor.Deniz öğretmen, henüz 5-6 yaşlarındayken göz sulanması şikâyetiyle hastaneye gider. Doktoru acilen ameliyata alınması gerektiğini söyler. Ne acı ki operasyon başarısızlıkla sonuçlanır. Sadece sulanma şikâyetiyle gittiği hastaneden gözlerini tamamen kaybederek çıkar. O günden beri sadece gece ile gündüzü fark edip, güneşi hissedebiliyor.Ameliyat sonrasında zor günler yaşar Deniz öğretmen. Doktor doktor gezer. Randevular, hastaneler, bir dolu reçeteler, ilaçlar beraberinde gelir. Neredeyse 10 yaşına kadar uzak kaldığı okul hayatı Gaziantep’te yatılı görme engelliler okulunda başlar. Artık başarılı bir okul hayatı onu bekliyordur. Beşinci sınıfta Anadolu lisesi sınavlarına girer ve il üçüncüsü olur. Anadolu lisesini okul birincisi olarak bitirir. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği’ni kazanmasına rağmen, üniversitenin birtakım zorlamalarından dolayı hazırlık sınıfını okuyup bırakmak zorunda kalır. Yeniden sınava girdiğindeyse Harran Üniversitesi Tarih bölümünde güzel günler onu bekliyordur. Hocaların, “Biz böyle bir cevheri işleriz.” dedikleri günü unutamıyor Deniz Parmaksız.Şimdi o, Sultangazi’deki Atatürk Lisesi’nde öğretmenlik yapıyor. Tabii merak ediyoruz dersler nasıl işleniyor, yazılılar nasıl yapılıyor, kâğıtlar nasıl okunuyor? Her sorumuzu oldukça olağan karşılıyor ve basit bir şekilde cevap veriyor. Anlıyoruz ki her işin bir çözümü var hayatta.Deniz hoca branşı itibarıyla tahta kullanmaya pek gerek duymuyor. Dersleri sözlü olarak anlatıyor, yazılılarda ise uygun olan bir öğretmen arkadaşından gözetmenlik yapmasını rica ediyor. Peki ya sınav kâğıtları? Onun da bir çaresi var: “Bazen öğretmen arkadaşlardan yardım alıyorum bazen de kendi arkadaşlarımdan. Onlar bana cevabı okuyor ben de değerlendirip puanını yazdırıyorum. En büyük yardımcımsa tabii ki annem…”Öğrencilerin az da olsa gözlerinin görmüyor olmasından faydalanmak istediklerini anlatıyor Deniz hoca: “Her dersin sonunda öğrencilerimin kitap ve defterleri kapatmalarını isterim, öğrenip öğrenmediklerini test etmek için. Kapatın dememe rağmen bazıları kapatmaz. Soru sorduğum zaman da bakmaya çalışır. Ben de karşımdaki bana bakıyor mu bakmıyor mu, okuyor mu konuşuyor mu onu anlarım. Geçen günlerde de bir öğrenciye soru sordum, okuyarak cevap vermeye çalıştı. Ben de ‘Gözlerime bakarak söyle’ dedim, bütün sınıf güldü tabii. Hatta hoca görüyor mu görmüyor mu hâlâ anlamış değiliz diye konuşmuşlar kendi aralarında.”Öğrenciler ayakta kalınca...İsa Badem, öğretmenlik hayatının ilk dersine girer. Heyecanlıdır haliyle. Yedinci sınıf öğrencilerinin bulunduğu sınıfa adımını atar ve doğruca masaya yönelip sandalyeye oturur. Masadaki defteri imzalayacaktır fakat prosedürü bilmediği için sadece yüzde 10 kadar görebilen sol gözüyle iyice eğilerek beş dakika kadar defteri inceler. Gerekli imzaları atar ve a
Zaman
En Çok Okunan
24.11.2013
KalpGözüİleÖğretiyorlarKalp Gözü İle Öğretiyorlar
Kalp Gözü İle Öğretiyorlar
Zaman
24.11.2013
01:53
Siyah gözlükleri, beyaz bastonuyla ders anlatıyor bir öğretmen. Pür dikkat sınıfı gözleyen aşina olduğumuz profilden epey uzak, zira gözleri görmüyor. Ancak mesleğine mani değil rahatsızlığı. Tıpkı kendisiyle aynı kaderi paylaşan âmâ meslektaşları gibi... Devlet okullarının görme engelli öğretmenlerinin hikâyelerine kulak verdik.“Görenin yalnızlıktan şikâyete hakkı yoktur: Mevsimler, renkler, çiçekler, şehrin bütün kadınları, bütün çocuklar, gören içindir. Görmeyen bir insan bozuk bir ampul gibi, mânâsız, bıraktığınız yerde kalan bir paket; içinde eski hatıralar olduğu için arada bir karıştırılmaya layık…” 38 yaşında gözlerini kaybeden Cemil Meriç, her ne kadar görmeyen insanı bozuk bir ampule benzetse de insan istediğinde neler başaramaz ki… Tıpkı Zafer Kontar, Deniz Parmaksız, Ümit Yılmaz ve İsa Badem gibi… Art arda sıraladığımız bu isimler görme engelli öğretmenler. Her biri farklı devlet okulunda, gören öğrencilere ders anlatıyor. Biri sınıf öğretmeni, diğeri İngilizce, bir diğeri de tarih. Onlar aslında en zor olanı başarıyorlar. Görmeden bir çocuğa okuma yazma nasıl öğretilir, sınavlar nasıl yapılır, kâğıtlar nasıl okunur, velilerin tepkileri nasıl olur? Tüm bu soruların en güzel cevabı onların ibretlik yaşantılarında saklı…Gözlerime bakarak söyle…- Söyle bakalım Münire, Avrupa’nın siyasi temelleri hangi olay sonrasında atılmıştır? – Sana sormadım Tuğçe, Münire söyleyecek. – Yaşar, gürültü yapma, sessiz olalım arkadaşlar!Diyaloglardan anlaşılacağı gibi bir sınıf burası. Fakat bu dersliği diğerlerinden ayıran önemli bir özellik var. Tarih dersinin öğretmeni Deniz Parmaksız görme engelli bir eğitimci. Lakin sınıftaki her öğrencinin adını hiç tereddüde kapılmadan söyleyebiliyor. Üstelik sadece bir sınıfın değil, dersine girdiği dokuz şubedeki öğrencilerin her birinin isimlerini biliyor.Deniz öğretmen, henüz 5-6 yaşlarındayken göz sulanması şikâyetiyle hastaneye gider. Doktoru acilen ameliyata alınması gerektiğini söyler. Ne acı ki operasyon başarısızlıkla sonuçlanır. Sadece sulanma şikâyetiyle gittiği hastaneden gözlerini tamamen kaybederek çıkar. O günden beri sadece gece ile gündüzü fark edip, güneşi hissedebiliyor.Ameliyat sonrasında zor günler yaşar Deniz öğretmen. Doktor doktor gezer. Randevular, hastaneler, bir dolu reçeteler, ilaçlar beraberinde gelir. Neredeyse 10 yaşına kadar uzak kaldığı okul hayatı Gaziantep’te yatılı görme engelliler okulunda başlar. Artık başarılı bir okul hayatı onu bekliyordur. Beşinci sınıfta Anadolu lisesi sınavlarına girer ve il üçüncüsü olur. Anadolu lisesini okul birincisi olarak bitirir. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği’ni kazanmasına rağmen, üniversitenin birtakım zorlamalarından dolayı hazırlık sınıfını okuyup bırakmak zorunda kalır. Yeniden sınava girdiğindeyse Harran Üniversitesi Tarih bölümünde güzel günler onu bekliyordur. Hocaların, “Biz böyle bir cevheri işleriz.” dedikleri günü unutamıyor Deniz Parmaksız.Şimdi o, Sultangazi’deki Atatürk Lisesi’nde öğretmenlik yapıyor. Tabii merak ediyoruz dersler nasıl işleniyor, yazılılar nasıl yapılıyor, kâğıtlar nasıl okunuyor? Her sorumuzu oldukça olağan karşılıyor ve basit bir şekilde cevap veriyor. Anlıyoruz ki her işin bir çözümü var hayatta.Deniz hoca branşı itibarıyla tahta kullanmaya pek gerek duymuyor. Dersleri sözlü olarak anlatıyor, yazılılarda ise uygun olan bir öğretmen arkadaşından gözetmenlik yapmasını rica ediyor. Peki ya sınav kâğıtları? Onun da bir çaresi var: “Bazen öğretmen arkadaşlardan yardım alıyorum bazen de kendi arkadaşlarımdan. Onlar bana cevabı okuyor ben de değerlendirip puanını yazdırıyorum. En büyük yardımcımsa tabii ki annem…”Öğrencilerin az da olsa gözlerinin görmüyor olmasından faydalanmak istediklerini anlatıyor Deniz hoca: “Her dersin sonunda öğrencilerimin kitap ve defterleri kapatmalarını isterim, öğrenip öğrenmediklerini test etmek için. Kapatın dememe rağmen bazıları kapatmaz. Soru sorduğum zaman da bakmaya çalışır. Ben de karşımdaki bana bakıyor mu bakmıyor mu, okuyor mu konuşuyor mu onu anlarım. Geçen günlerde de bir öğrenciye soru sordum, okuyarak cevap vermeye çalıştı. Ben de ‘Gözlerime bakarak söyle’ dedim, bütün sınıf güldü tabii. Hatta hoca görüyor mu görmüyor mu hâlâ anlamış değiliz diye konuşmuşlar kendi aralarında.”Öğrenciler ayakta kalınca...İsa Badem, öğretmenlik hayatının ilk dersine girer. Heyecanlıdır haliyle. Yedinci sınıf öğrencilerinin bulunduğu sınıfa adımını atar ve doğruca masaya yönelip sandalyeye oturur. Masadaki defteri imzalayacaktır fakat prosedürü bilmediği için sadece yüzde 10 kadar görebilen sol gözüyle iyice eğilerek beş dakika kadar defteri inceler. Gerekli imzaları atar ve a
Zaman
Ana Sayfa
24.11.2013
KalpGözüİleÖğretiyorlarKalp Gözü İle Öğretiyorlar
Boğaz manzaralı teras minare
Zaman
22.11.2013
16:56
Beykoz’da, daha önce benzerine rastlanmayan cami minaresi dikkatlerden kaçmıyor. Yaklaşık 14 katlı bina yüksekliğindeki Boğaz manzaralı minarenin tepesinde seyir terası yer alıyor. Ücretle çıkılacak minarenin geliriyle caminin giderleri karşılanacak.Başkanlığı Trabzonlu Hüseyin Kurtun yaptığı İmam Hüseyin Birlik ve İlim Vakfı tarafından yaptırılan minare, müthiş manzarasıyla dikkat çekiyor. İstanbul Boğazını ve iki köprüyü tepeden gören minareye asansörle de çıkılabiliyor.Beykozun en yüksek tepesi olan Karlıktepeye inşa edilen minarenin Türkiyede bir ilk olduğu belirtiliyor. Turistlere ve vatandaşlara seyir sevki yaşatmak için düşünülen minareye çıkmanın da bir bedeli oluyor.İstanbulun güzelliklerini insanlarla buluşturacaklarını söyleyen vakıf başkanı Hüseyin Kurt, Burasının yüksekliği 44 metre. Buraya çıkan biri Sarıyerden adalara kadar her tarafı görebiliyor. Herkese açık ve ücretli olacak. Henüz ücreti belirlenmedi. diye konuştu. Kurt ayrıca, caminin yanında bulunan ve derneğe ait olan restorandan elde edilen gelirle de öğrencilere burs verdiklerini sözlerine ekledi.Mahalle sakinleri ise caminin manzarasının çok güzel olduğunu ifade etti. Ücretli seyrin camiye gelir kapısı olacağını belirten cami cemaati, Bu fikir dernekten çıktı. Cami kapılarında para toplanıyordu. Bundan bazı vatandaşlar rahatsız oluyordu. Böyle bir tesis olursa cami kendi ihtiyaçlarını kendisi görür diye düşündük. Vatandaşlar gelecek, camiden yardım toplanmadan ibadetini yapacak. Terasa parayla çıkılacak. Namazını kılar, İstanbul manzarasını seyredip gider. ifadelerini kullandı.Teras minarenin önümüzdeki günlerde hizmete gireceği belirtildi.
Zaman
Ana Sayfa
22.11.2013
BoğazmanzaralıterasminareBoğaz manzaralı teras minare
Boğaz manzaralı teras minare
Zaman
22.11.2013
16:55
Beykoz’da, daha önce benzerine rastlanmayan cami minaresi dikkatlerden kaçmıyor. Yaklaşık 14 katlı bina yüksekliğindeki Boğaz manzaralı minarenin tepesinde seyir terası yer alıyor. Ücretle çıkılacak minarenin geliriyle caminin giderleri karşılanacak.Başkanlığı Trabzonlu Hüseyin Kurtun yaptığı İmam Hüseyin Birlik ve İlim Vakfı tarafından yaptırılan minare, müthiş manzarasıyla dikkat çekiyor. İstanbul Boğazını ve iki köprüyü tepeden gören minareye asansörle de çıkılabiliyor.Beykozun en yüksek tepesi olan Karlıktepeye inşa edilen minarenin Türkiyede bir ilk olduğu belirtiliyor. Turistlere ve vatandaşlara seyir sevki yaşatmak için düşünülen minareye çıkmanın da bir bedeli oluyor.İstanbulun güzelliklerini insanlarla buluşturacaklarını söyleyen vakıf başkanı Hüseyin Kurt, Burasının yüksekliği 44 metre. Buraya çıkan biri Sarıyerden adalara kadar her tarafı görebiliyor. Herkese açık ve ücretli olacak. Henüz ücreti belirlenmedi. diye konuştu. Kurt ayrıca, caminin yanında bulunan ve derneğe ait olan restorandan elde edilen gelirle de öğrencilere burs verdiklerini sözlerine ekledi.Mahalle sakinleri ise caminin manzarasının çok güzel olduğunu ifade etti. Ücretli seyrin camiye gelir kapısı olacağını belirten cami cemaati, Bu fikir dernekten çıktı. Cami kapılarında para toplanıyordu. Bundan bazı vatandaşlar rahatsız oluyordu. Böyle bir tesis olursa cami kendi ihtiyaçlarını kendisi görür diye düşündük. Vatandaşlar gelecek, camiden yardım toplanmadan ibadetini yapacak. Terasa parayla çıkılacak. Namazını kılar, İstanbul manzarasını seyredip gider. ifadelerini kullandı.Teras minarenin önümüzdeki günlerde hizmete gireceği belirtildi.
Zaman
Güncel
22.11.2013
BoğazmanzaralıterasminareBoğaz manzaralı teras minare
Bakan Kılıç: Fatih Terim rüştünü ispatlamış birisi
Zaman
21.11.2013
16:24
Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Fatih Terim’in rüştünü ispatlamış birisi olduğunu belirterek, 2002 yılında Şenol Güneş’in milli takımla yakaladığı başarı neyse temenni ederim ki Fatih Terim’le bir benzerini yakalarız. dedi.Bakan Suat Kılıç, TGRT Haber televizyonunda katıldığı programda spor gündemindeki gelişmelere ilişkin soruları cevapladı.Fatih Terim’in rüştünü ispatlamış biri olduğunu ifade eden Kılıç, 2002 yılında Şenol Güneş’in milli takımla yakaladığı başarı neyse temenni ederim ki Fatih Terim’le bir benzerini yakalarız. Avrupa Şampiyonası’nda yeniden yeni bir kulvar var. Hazırlık maçlarında milli takım iyi bir görüntü sergiledi. Herkesin dediği 3 maç önce Fatih Terim’i getirseydik Brezilya ‘da düzenlenecek dünya kupasına gider miydik? Kadere, kısmete inanmak lazım. Abdullah Avcı’yı getirirken de milli takımda başarılı olacağına, milli takımın dilinden anlayacak bir hoca getirildiğine inanıldı. Abdullah Hoca’nın getirildiği dönemde Fatih Terim’le anlaşma yapılsaydı belki o dönemde bazı olumsuzluklar yaşanacaktı. Bunun garantisini vermek mümkün değildi. diye konuştu.SPOR TOTO’NUN GÖREVİ BAHİSLE MÜCADELE ETMEKTİRSpor Toto’nun tek görevinin sadece iddia oynatmak değil, illegal bahisle mücadele etmekle görevli bir numaralı kurumun yine Spor Toto olduğunu söyleyen Kılıç, şöyle devam etti:Yaklaşık olarak Türkiye’de 2 milyar dolarlık illegal bahis sektörünün olduğu tahmin ediliyor. Eğer Spor Toto’nun kontrol edeceği yetkisi olmasa bu rakamlar çok daha yukarı çıkar. Bu kurumu özelleştirirken reklam serbestisini, oyun kurallarını ve piyasadaki düzenleyici ve kontrol edici yetkileri kurallara bağlayacağız, ondan sonra sınırlandırılmış bir alanda özelleştirmeye çıkacağız. Benim bakanlığım döneminde tek bir yeni oyun eklenmedi ve tek bir bayii açılmadı. Reklam gelirlerini de minimize ettik, buna rağmen Spor Toto’nun cirosu yıl sonu ile beraber 7 milyar lira. Spor Toto’yu kurum olarak içindeki oyun ve bayilerle birlikte özelleştireceğiz.SPOR KULÜPLERİNE VERGİ AFFI YOKBakan Kılıç, spor kulüplerine vergi affı ve prim affı olmadığını gündemde yeniden yapılandırma, düşük faizli kredi çalışmasının da bulunmadığına işaret etti. Kılıç, “Dolayısıyla futbol kulüpleri devletten parasal bir beklenti içinde girmesinler. UEFA’nın mali yönetim kriterleri Türkiye’de mevzuata girmiş olacak, daha sıkı bir döneme gireceğiz. AK Parti döneminde 3 defa prim affı oldu. Kulüp başkanları sözler veriyorlar. Kulüplerini şampiyon yapmak için pahalı transferler yapıyorlar. Siz ne kadar yapılandırıp ne kadar o borcu küçültürseniz küçültün sadece yeni gelen o başkana daha fazla borçlanma cesareti gelir. Dolayısıyla değişen başkanları ve yönetimleri değil kurumsal yapıları ve kulüplerin tüzel kişiliklerini muhatap alarak düzenleme yapmak gerekir.” ifadelerini kullandı.DEPLASMAN YASAĞINI BİZ KOYMADIKBakan Kılıç, deplasman yasağını kendilerinin koymadığını, İstanbul Valisinin koyduğunun sanıldığını belirterek, Ben Vali Bey’e, çıkın ve bu yasağı sizin koymadığınızı anlatın. İstanbul Emniyet Müdürü de koymadı bu yasağı. İstanbul’da 3 büyük kulüp ortak karar alıp İl Güvenlik Kuruluna biz deplasmana seyirci götürüp ağırlamak istiyoruz dedikleri an bu yasak kalkar. Deplasmana götürülen taraftarın sorumluluğu o kulübe ait, o nedenle kimse bu sorumluluğu almıyor. Taraftar derneği liderlerinin gidip kulüp başkanına bize bir defa şans verin, bir daha da vermeyin demesi lazım. Bu yasak ilkellik, bu aşamadan sonra bu kulüp başkanlarının ayıbıdır. görüşünü aktardı.KULÜPLER ÖNLEM ALIRSA ŞİDDET OLAYI YAŞANMAZBeşiktaş-Galatasaray maçında o olaylar yaşanmasaydı belki Fenerbahçe-Galatasaray maçında o kadar tedbirli olunamayabilirdi. diye devam eden Kılıç, Polisin ve savcının yetkisiyle sporda şiddeti önlemek mümkün değil. Kulüplerin tavrı bu durumu belirleyen faktörlerdir. Gereken önlemleri kulüpler alırlarsa tribünlerde şiddet olayı yaşanmaz. Şiddete sebep olan taraftar gruplarını, liderlerini himaye etmezlerse tribünde şiddet yapacak adam kalmaz zaten. Fenerbahçe-Galatasaray maçı için iki kulübe de teşekkür ediyorum, böyle olursa Türkiye’de hiçbir maçta olay yaşanmaz. açıklamasını yaptı.ŞİKE SORUŞTURMASI HUKUKİ BİR SÜREÇTİR, SABIRLA BEKLEMEK LAZIMŞike konusuna da değinen Bakan Kılıç, şunları dile getirdi: Şike soruşturması siyasi bir süreç değildir, sportif bir süreç de değildir, şike soruşturması tamamen hukuki bir süreçtir. Bu uzun sürecin sonuna gelindi. Sabırla beklemek lazım. Kupa konusuna bizim girmemiz doğru değil, futbolun özerk yapısı içinde bu işin TFF’si, UEFA’sı, FIFA’sı var.Özerk yapısı içinde bu işi çözmek tamamen futbolun profesyonel yönetiminin meselesidir, siyasetin meselesi değildir. Türkiye’de bugüne kadar siyasiler eli ile alınmış ya da verilmiş bir kupa yoktur, bu konuda herkesin anlayış göstermesi lazım.ŞİKE SÜRECİ YARGITAY DA YE
Zaman
Son Dakika
21.11.2013
BakanKılıçFatihTerimrüştünüispatlamışbirisiBakan Kılıç Fatih Terim rüştünü ispatlamış birisi
SGK'nın 2 milyar lirası uçtu
Zaman
21.11.2013
12:23
Devletin en önemli gider kalemlerinden birini oluşturan ve Hazine’den sürekli kaynak aktarılan sosyal güvenlik sisteminde suistimallerin önü alınamıyor.Çeşitli suistimaller nedeniyle bu yılın ocak-eylül döneminde Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 2 milyarın üzerinde gelir kaybı yaşadığı ortaya çıktı. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre kayıt dışı istihdam alanında 1,4 milyar TL, sigorta uygulamalarında ise 201 milyon prim kaybı yaşandı. Özel sağlık kuruluşları ve eczanelerin SGK’ya 478 milyon liralık usulsüz fatura çıkardığı da belirlendi. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre sosyal güvenlik denetmenleri tarafından yapılan soruşturmalarda 3 bin 420 sahte sigortalı tespit edildi. Bin 162 kişi için cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunuldu. SGK denetmenleri ve müfettişler tarafından yapılan denetimlerde 60 bin 625 işyeri denetlendi. Bu denetimlerde 6 bin 624 kaçak işyeri tespit edildi. 30 bin kişinin de sigortasız çalıştığı belirlendi. Yapılan denetimler sonucu SGK’nın 2,5 milyon lira zarara uğratıldığı tespit edildi. SGK için belediyelerden alacakları da önemli bir sorun. Pek çok belediye, prim borçlarını ödemiyor. Kurumun bin 741 belediyeden 2 milyar 863 milyon liralık alacağı bulunuyor. Bu alacaklar için SGK, belediyelere yazı gönderecek. Uzmanlara göre ise belediyelere ‘borcunu öde’ diye yazı göndermek ‘iş yapmış gözükmekten öte bir anlam taşımıyor’. Bu yöntemin sonuç vermesi beklenmiyor. SGK’nın 185 spor kulübünden de 101 milyon TL alacağı bulunuyor. İş kazaları Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam ediyor. Bakanlık kayıtlarına göre bu yıl 3 bin iş kazasının soruşturması tamamlandı. İş kazası vakalarında bin 221 işverenin sorumlu olduğu tespit edildi. Buna göre her üç kazadan biri, işverenin gerekli şartları sağlamadığı için veya eksiği bulunduğu için yaşandı. Çalışma Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı, 2013 yılında yaptığı teftişlerde 397 işyerinde çocuk işçi çalıştırıldığını belirledi. Aynı zamanda 1 milyon 591 bin 258 işçi ile 2 bin 907 çırak ve 2 bin 656 stajyere ulaşıldı. İş sağlığı ve güvenliği ile işin yürütümü yönünden yapılan teftişler sonucunda 4 bin 621 işyerine toplam 59 milyon 362 bin 173 lira idari para cezası kesildi. Bu arada kadroya geçirildiği için maaşları 600 TL düşen iş ve meslek danışmanlarının mağduriyeti giderilecek. Meclis gündemine gelecek bir torba yasaya konacak bir madde ile bu kişilerin maaşlarındaki düşüş engellenecek.
Zaman
En Çok Okunan
21.11.2013
SGKnın2milyarlirasıuçtuSGKnın 2 milyar lirası uçtu
SGK'nın 2 milyar lirası uçtu
Zaman
21.11.2013
01:53
Devletin en önemli gider kalemlerinden birini oluşturan ve Hazine’den sürekli kaynak aktarılan sosyal güvenlik sisteminde suistimallerin önü alınamıyor.Çeşitli suistimaller nedeniyle bu yılın ocak-eylül döneminde Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 2 milyarın üzerinde gelir kaybı yaşadığı ortaya çıktı. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre kayıt dışı istihdam alanında 1,4 milyar TL, sigorta uygulamalarında ise 201 milyon prim kaybı yaşandı. Özel sağlık kuruluşları ve eczanelerin SGK’ya 478 milyon liralık usulsüz fatura çıkardığı da belirlendi. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre sosyal güvenlik denetmenleri tarafından yapılan soruşturmalarda 3 bin 420 sahte sigortalı tespit edildi. Bin 162 kişi için cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunuldu. SGK denetmenleri ve müfettişler tarafından yapılan denetimlerde 60 bin 625 işyeri denetlendi. Bu denetimlerde 6 bin 624 kaçak işyeri tespit edildi. 30 bin kişinin de sigortasız çalıştığı belirlendi. Yapılan denetimler sonucu SGK’nın 2,5 milyon lira zarara uğratıldığı tespit edildi. SGK için belediyelerden alacakları da önemli bir sorun. Pek çok belediye, prim borçlarını ödemiyor. Kurumun bin 741 belediyeden 2 milyar 863 milyon liralık alacağı bulunuyor. Bu alacaklar için SGK, belediyelere yazı gönderecek. Uzmanlara göre ise belediyelere ‘borcunu öde’ diye yazı göndermek ‘iş yapmış gözükmekten öte bir anlam taşımıyor’. Bu yöntemin sonuç vermesi beklenmiyor. SGK’nın 185 spor kulübünden de 101 milyon TL alacağı bulunuyor. İş kazaları Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam ediyor. Bakanlık kayıtlarına göre bu yıl 3 bin iş kazasının soruşturması tamamlandı. İş kazası vakalarında bin 221 işverenin sorumlu olduğu tespit edildi. Buna göre her üç kazadan biri, işverenin gerekli şartları sağlamadığı için veya eksiği bulunduğu için yaşandı. Çalışma Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı, 2013 yılında yaptığı teftişlerde 397 işyerinde çocuk işçi çalıştırıldığını belirledi. Aynı zamanda 1 milyon 591 bin 258 işçi ile 2 bin 907 çırak ve 2 bin 656 stajyere ulaşıldı. İş sağlığı ve güvenliği ile işin yürütümü yönünden yapılan teftişler sonucunda 4 bin 621 işyerine toplam 59 milyon 362 bin 173 lira idari para cezası kesildi. Bu arada kadroya geçirildiği için maaşları 600 TL düşen iş ve meslek danışmanlarının mağduriyeti giderilecek. Meclis gündemine gelecek bir torba yasaya konacak bir madde ile bu kişilerin maaşlarındaki düşüş engellenecek.
Zaman
Ana Sayfa
21.11.2013
SGKnın2milyarlirasıuçtuSGKnın 2 milyar lirası uçtu
2014 yazında askere giden millî tüfekle talim yapacak
Zaman
21.11.2013
01:52
Türk Silahlı Kuvvetleri envanterindeki 600 bin piyade tüfeğinin yenilenmesi için başlatılan milli piyade tüfeği (MPT) projesinde son aşamaya gelindi. Mehmetçik 2014 yazından itibaren Alman menşeli G3’lerin yerine Türkiye’de üretilen yerli tüfeği kullanacak. Savunma Sanayii Müsteşarı Murat Bayar, proje için 1 milyar dolarlık bütçe öngörüldüğünü söyledi.Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçıları Birliği (SSI) tarafından Bolu’da düzenlenen ve 2 gün süren vizyon buluşması tamamlandı. Yaklaşık 50 firmanın yanı sıra bakanlık temsilcileri ve bürokratların da katıldığı toplantılarda; 2023 yılı 25 milyar dolarlık ihracat hedefi için yapılması gerekenler tartışıldı. Vizyon buluşmasında konuşan Savunma Sanayii Müsteşarı Murat Bayar, üretilecek milli piyade tüfeğinin (MPT) büyük bir ihracat pazarına sahip olduğunu belirterek, proje için 10 yılda yaklaşık 1 milyar dolarlık bütçe öngörüldüğünü söyledi. Çalışmaları devam eden MPT için üretim aşamasında en fazla 3 firmanın olması gerektiğini vurgulayan Bayar, “Tüfeğin tasarımına onay verildi, şu an uzman nişancılar denemelerini yapıyor. 200 adetlik bir seri üretim denemesi yapıldı. 2014’te yılda 20-30 binlik seri üretime geçmek istiyoruz. TSK envanterinde 600 bin G3 tüfeği var, yaklaşık 10 yılda envanteri yenilemek istiyoruz. Üretimi de yayarak kapasiteyi artırmak istiyoruz. 2014 yazında Mehmetçiğe yeni tüfekleri dağıtılmış olur.” diye konuştu. Savunma Sanayii sektörünün planları hakkında açıklama yapan Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçıları Birliği (SSI) Başkanı Latif Aral Aliş ise ihracat hızını en fazla artıran sektör olduklarına dikkat çekti. Stratejik öneme sahip olan sektörün ihraç ettiği ürünlerin devlet envanterine de girebilmesinin kendileri için büyük referans olacağını belirten Aliş, 2013 yılını 1,5 milyar dolar, 2014 yılını ise 2 milyar dolar ihracatla kapatacaklarını, özellikle yakın coğrafyadaki ülkeleri hedef pazar olarak gördüklerini ifade etti. Aliş, sektörün ürün gamını en üst teknolojiyi kullanarak geliştirdiğine vurgu yaparak, “Tanıtım grubumuz kuruldu, hedef ülkeleri ve onların ihtiyaçlarını belirledik. O ülkelerin karar vericileri ile temaslarımız sürüyor.” diye konuştu. Kendi firması Sarsılmaz ile piyade tüfeği üretimini tamamladıklarını ve 2014 yılında ihracata başlayacaklarını söyleyen Aliş, kendi ürünleri dışında, SSM tarafından yürütülen Milli Piyade Tüfeği (MPT) üretimine de talip olduklarını açıkladı. “SSM tarafından sürdürülen projede MKE, Kale Kalıp ile ortak bir model geliştirdi. Ancak bunun üretimi konusunda nihai karar verilmedi. Türkiye’de bu üretimi yapacak 2 kuruluş var. Biri MKE, diğeri ise biziz. SSM’in kararını bekliyoruz ve destek bekliyoruz.” diye konuşan Aliş, Sarsılmaz olarak hazır olduklarını ancak son kararın müsteşarlık tarafından verileceğini kaydetti. Öte yandan Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Bolu’da Balyoz davası nedeniyle tutuklanan askeri personel nedeniyle milli askeri gemi projesi MİLGEM’in sekteye uğradığı iddialarına cevap verdi. Bolu’da gazetecilerin konuya ilişkin sorularını cevaplayan Yılmaz, “Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Türkiye çok büyük bir ülkedir. Bir İsmet Yılmaz gider bin İsmet Yılmaz gelirse o arkadaşlardan da biri gider başka biri gelir. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri kişilerden bağımsız ve çok güçlüdür. TSK eğer bir ürünü kullanırsa bu güven verir. Çünkü TSK güçlü bir kurumdur. Ben olmazsam o kurum zayıflar gibi düşünceler yanlıştır.” dedi. Bakan Yılmaz ayrıca ilk Türk İnsansız Hava Aracı ANKA’nın silahlandırılmasıyla ilgili de çalışmaların başladığını söyledi.
Zaman
Ekonomi
21.11.2013
2014yazındaaskeregidenmillîtüfekletalimyapacak2014 yazında askere giden millî tüfekle talim yapacak
SGK'nın 2 milyar lirası uçtu
Zaman
21.11.2013
01:52
Devletin en önemli gider kalemlerinden birini oluşturan ve Hazine’den sürekli kaynak aktarılan sosyal güvenlik sisteminde suistimallerin önü alınamıyor.Çeşitli suistimaller nedeniyle bu yılın ocak-eylül döneminde Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 2 milyarın üzerinde gelir kaybı yaşadığı ortaya çıktı. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre kayıt dışı istihdam alanında 1,4 milyar TL, sigorta uygulamalarında ise 201 milyon prim kaybı yaşandı. Özel sağlık kuruluşları ve eczanelerin SGK’ya 478 milyon liralık usulsüz fatura çıkardığı da belirlendi. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre sosyal güvenlik denetmenleri tarafından yapılan soruşturmalarda 3 bin 420 sahte sigortalı tespit edildi. Bin 162 kişi için cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunuldu. SGK denetmenleri ve müfettişler tarafından yapılan denetimlerde 60 bin 625 işyeri denetlendi. Bu denetimlerde 6 bin 624 kaçak işyeri tespit edildi. 30 bin kişinin de sigortasız çalıştığı belirlendi. Yapılan denetimler sonucu SGK’nın 2,5 milyon lira zarara uğratıldığı tespit edildi. SGK için belediyelerden alacakları da önemli bir sorun. Pek çok belediye, prim borçlarını ödemiyor. Kurumun bin 741 belediyeden 2 milyar 863 milyon liralık alacağı bulunuyor. Bu alacaklar için SGK, belediyelere yazı gönderecek. Uzmanlara göre ise belediyelere ‘borcunu öde’ diye yazı göndermek ‘iş yapmış gözükmekten öte bir anlam taşımıyor’. Bu yöntemin sonuç vermesi beklenmiyor. SGK’nın 185 spor kulübünden de 101 milyon TL alacağı bulunuyor. İş kazaları Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam ediyor. Bakanlık kayıtlarına göre bu yıl 3 bin iş kazasının soruşturması tamamlandı. İş kazası vakalarında bin 221 işverenin sorumlu olduğu tespit edildi. Buna göre her üç kazadan biri, işverenin gerekli şartları sağlamadığı için veya eksiği bulunduğu için yaşandı. Çalışma Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı, 2013 yılında yaptığı teftişlerde 397 işyerinde çocuk işçi çalıştırıldığını belirledi. Aynı zamanda 1 milyon 591 bin 258 işçi ile 2 bin 907 çırak ve 2 bin 656 stajyere ulaşıldı. İş sağlığı ve güvenliği ile işin yürütümü yönünden yapılan teftişler sonucunda 4 bin 621 işyerine toplam 59 milyon 362 bin 173 lira idari para cezası kesildi. Bu arada kadroya geçirildiği için maaşları 600 TL düşen iş ve meslek danışmanlarının mağduriyeti giderilecek. Meclis gündemine gelecek bir torba yasaya konacak bir madde ile bu kişilerin maaşlarındaki düşüş engellenecek.
Zaman
Ekonomi
21.11.2013
SGKnın2milyarlirasıuçtuSGKnın 2 milyar lirası uçtu
Gülay Göktürk: Dershanelerin kapatılması eğitimle ilgili bir konu değil
Zaman
16.11.2013
16:00
Bugün Gazetesi yazarı Gülay Göktürk, bugünkü yazısında dershanelerin kapatılması ile ilgili olarak bazı tespitlerde bulundu. Göktürk, “Açık olalım ve birbirimizi kandırmaya çalışmayalım. Bu konu eğitimle ilgili bir konu değil. Bütün bu argümanlar çoktan çürütüldü. Dershanelerin, fırsat eşitsizliği yaratan değil, tersine fırsat eşitsizliğini bir nebze olsun gideren kurumlar olduğu sayılarla, örneklerle döküldü ortaya.” dedi. İşte Göktürk’ün bugünkü köşe yazısı.Dershaneler ve teşebbüs hürriyetiHatırlarsınız, bundan kısa bir süre önce, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1 Ocak 2014ten itibaren dershanelerin ruhsatlarının yenilenmeyeceği ve bu kuruluşların artık yasal olarak Milli Eğitim sistemi içerisinde yer almayacağı şeklinde bir açıklama yapıldığında, bu haber basının geniş çoğunluğu tarafından dershanelerin kapatılacağı şeklinde yorumlanmıştı. Sadece Eser Karakaş ve ben, yapılan açıklamanın bu anlama gelmediğini; Milli Eğitim sistemi içinde yer almasalar da dershanelerin aynen bugünkü gibi çalışmaya devam edebileceğini yazmıştık. Ben ayrıca, ortada bu kadar büyük bir yorum kargaşası olduğuna göre, Milli Eğitim Bakanlığının bir açıklama yaparak durumu netleştirmesinin zorunluluk haline geldiğini eklemiştim.Bu yazımın yayınlandığı gün Sayın Nabi Avcı beni aradı. Söylediği şuydu: Bizi sadece Eser Bey ve siz doğru anladınız.Bugün ise dershanelerin ölüm fermanı anlamına gelen bir yasa taslağı ile karşı karşıyayız.Nedir bu taslak?Çıkarılmak üzere hazırlanan bir taslak mı; yoksa seçime kadar yedekte tutulmak için hazırlanan bir taslak mı? Bir karar mı; yoksa bir gözdağı mı?Konu eğitimle ilgili değilAçık olalım ve birbirimizi kandırmaya çalışmayalım. Bu konu eğitimle ilgili bir konu değil...Bu konunun yoksul ailelerin dershanelere ödediği büyük paralara üzülmekle bir ilgisi yok... İddia edildiği gibi, dershanelere gidenler ve gidemeyenler arasında ortaya çıkan fırsat eşitsizliği ile de bir ilgisi yok.Bütün bu argümanlar çoktan çürütüldü. Dershanelerin, fırsat eşitsizliği yaratan değil, tersine fırsat eşitsizliğini bir nebze olsun gideren kurumlar olduğu sayılarla, örneklerle döküldü ortaya.Ayrıca, meselenin okullardaki eğitimin zaaflarından dolayı ortaya çıktığı, bu eksiklikler giderilince dershanelere ihtiyaç kalmayacağı fikrinin de hiçbir iler tutar tarafı yok. Bir mucize gerçekleşse ve Türkiyedeki bütün liseler denk duruma gelse de dershanelere talep olacak; çünkü eşitler arasında öne çıkmak için takviye almak isteyecek aileler ve öğrenciler hep olacak.Üstelik üniversitelerin toplam kontenjanı üniversiteye girmek isteyen bütün öğrencilere yetecek kadar artırılsa, tek bir öğrenci dışarıda kalmasa, bu defa da yarış en iyi üniversitelere girmek için sürecek.Yani dershanelere ihtiyaç hiçbir zaman ortadan kalkmayacak...Girişim özgürlüğü Anayasanın teminatı altındaHükümetten gelen açıklamalarda sık sık bulunan çözümde dershanede çalışan öğretmenlerin mağdur edilmeyeceği vurgusu yapılıyor, böylece tepki azaltılmaya çalışılıyor. Aslına bakarsanız bu nokta, konunun en önemsiz tarafı... Dershane öğretmenlerinin, sözleşmeli çalışan diğer bütün çalışanlardan bir farkı yok. Nasıl on binlerce insan sözleşme bitiminde işini kaybetmeyi göze alıyorsa, dershane öğretmeni de alır. Dershanesi kapatılırsa gider başka yerde iş arar... Nasıl bir fabrika kapandığında binlerce işçi işsiz kalıyorsa öğretmen de kalır...Burada asıl mağdur edilen öğretmenler değil, istediği eğitimi alması engellenen öğrencilerdir. Ve tabii bir de, girişim özgürlüğü yok edilen dershane sahipleri...1982 Anayasasının Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti başlıklı 48inci maddesinde kapı gibi Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir hükmü var. Bu hüküm girişim ve ticari faaliyet serbestisini düzenliyor. 48inci maddenin gerekçesi konuyu daha da açıklığa kavuşturmak için Hürriyet temeline dayalı bir toplumda irade serbestliği çerçevesinde ferdin sözleşme yapma, meslek seçme ve çalışma hürriyetlerinin garanti olunması tabiidir diyor. Kanun koyucunun anayasal bir hak olan girişim özgürlüğünü kısıtlayabilmesi için, bu kısıtlamanın kamu yararına olduğunu ortaya koyabilmesi gerekir.Dershaneler, gençliğe kötü alışkanlık edindiren, ruh ya da beden sağlığını bozan bir üretim yapmıyorlar ki, hükümetin kamu yararı gereği girişimcilik hakkını kısıtlama hakkı doğsun.Dolayısıyla bu yasaklama açıkça Anayasa ihlalidir veeğer hükümet söz konusu yasa taslağını çıkartmakta diretirse, bu iş artık yargının konusu haline gelir. Dershane sahipleri arasından yasayı Anayasa Mahkemesine götürecek biri elbette çıkar.Böyle bir durumda hükümetin çıkardığı yasayı savunmak için yapabileceği tek şey Türkiyede eğitimin devlet denetimi dışında yapılamayacağı gerekçesine dayanmak olabilir. Yani Tevhid-i Tedrisat Kanunundan medet ummak!Peki AK Parti bu kada
Zaman
Güncel
16.11.2013
GülayGöktürkDershanelerinkapatılmasıeğitimleilgilibirkonudeğilGülay Göktürk Dershanelerin kapatılması eğitimle ilgili bir konu değil
Ahmed Şahin - Biz de Kurban Bayramı'nı böyle mi yaşıyoruz?
Zaman
15.10.2013
01:52
İsterseniz önce bir maneviyat büyüğünün bayram tarifine göz atalım. Bakalım bizim yaşadığımız bayram da aynı mı, gayrı mı görelim.Allah dostlarından biri olan bu zat, bir yatsı namazından sonra cami avlusunda cemaate el uzatıp ‘Bayramım mübarek olsun’ diyerek tebrikleşiyormuş. -Efendi demişler, bayram daha gelmedi, bekle de gelince bayramlaşalım! Verdiği cevaba bakın: -Benim bayramım demiş bugün. Çünkü demiş, bugün ben günah işlemedim. Günah işlemediğim gün benim bayram günümdür! Demek ki gerçek bayram günü günah işlenmeyen gündür. Çünkü günah işlenen gün bayram olmaktan çıkıyor, hatta matem günü haline bile gelebiliyor. - Bayram günü de günah işlenir mi demeyesiniz? Asıl günahlar maalesef bayram günü işleniyor. Zaten öyle günahlar vardır ki; sadece bayram günlerinde işlenir o günahlar. Onlara “bayram günahları” adı verilir. Nitekim bazı maneviyat büyükleri bayram günü işlenen günahları şöyle sıralıyorlar. - Bayram günü çoluk çocuğunuzu, aile fertlerinizi özel bir ilgi ile sevindirmezseniz, akraba ve komşuları ziyaret edip bayramlaşarak gönüllerini alıp sevgilerini kazanmazsanız, sahip olduğunuz imkândan ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmaz, destek vermezseniz, ulaşamadıklarınıza da bir telefonla olsun hal hatır sorup bayramlarını tebrik etmezseniz.. başka günah aramaya hiç gerek yoktur bayram günü. Bu ihmal ve ilgisizlikleriniz yeter de artar bile bayram günahları olarak size.. -Halbuki bayramı birlikte yaşayacaktık. Bilhassa akraba, dost ve komşularımızla yeniden bir daha kucaklaşacak, gönül alacak, kalp kazanacaktık bayram günü vesilesiyle. Hatta kurbandan hisselerine düşen kurban eti haklarını da geç kalmadan hem de tam olarak dağıtma hassasiyeti gösterecektik. Tıpkı Aişe validemizin kurban eti dağıtımında gösterdiği dikkat ve hassasiyet gibi. -Nasıl mı dağıtmış Aişe validemiz kurban etini? Buyurun birlikte okuyalım et dağıtımı konusunda gösterdiği meşhur dikkat ve hassasiyeti. Efendimiz’in (sas) bayram sabahı Aişe validemize ilk sorusu, kurban eti dağıtımı konusunda olur: - Aişe, kurban etini dağıttınız mı? Tarihe geçen cevap ise şöyle gelir: - Hem öylesine dağıttık ki, bir buttan başka bize hiçbir bir şey kalmadı! Bu dağıtım şekline çok sevinen Efendimiz’in cevabı da şöyle olur: - Desene Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı!.. Demek ki, kurban etinin ne kadarını konu komşuya dağıtmışsak o kadarı aslında bize kalmış, amel defterimizde kayda geçmiştir. Dağıtmadığımız ise amel defterimizde kayda geçmediğinden burada tüketilmiş, yanımızda gitmemiştir. Bundan dolayı kurban eti dağıtırken, verdiğimiz aslında bize kalmaktadır, diye düşünmemiz gerekiyor. Bu sebeple de: ‘Ne verirsen elinle, o gider seninle’ deniyor. Kurban eti dağıtımında böylesine önemli teşviklerde bulunan Efendimiz (sas) Hazretleri, kurban etini komşulardan önce yememe konusunda da tarihe geçecek örnek vermiştir. Bir bayram sabahı erkenden pişirilen kurban etini Efendimiz’in (sas) önüne koyup buyur ederler. Tereddütle bakar önüne konan kurban etine. Sonra da sorusunu şöyle sorar: - Komşularımız da şu anda kurban eti yemeye başladılar mı? - Hayır, derler. Henüz onlara kurban eti ulaşmadı. Herkesten önce siz tadasınız diye acele ile hazırlayıp size sunmak istedik. Bunun üzerine önüne sürülen tabağı elinin ucuyla öteye iterken tarihi sözünü şöyle söyler: - Götürün bu eti, ne zaman komşularımızın bacasından et pişirdiklerini gösteren dumanlar yükselirse o zaman getirin. O zaman komşularımızla birlikte ben de et yiyebilirim. Tarihe altın harflerle yazılacak bu sözlerini şöyle tamamlar: -Ben komşularımın yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Komşularından ayrı bayram yapan kimse durumuna da düşmek istemem!.. Demek ki İslam bizi komşu ve çevremizle varlıkta da darlıkta böylesine ortaklaştırır. Yani çevremizle birlikte ağlar birlikte güleriz, birlikte sevinir, birlikte üzülürüz.. bayramı da işte böyle birlikte yaşarız. Kurban kesmişsek onlara yedirmeden bizim de boğazımızdan geçmez kurban eti. Birlikte yaşayacağımız günahsız bayramlar dileğimle... a.sahin@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
15.10.2013
AhmedŞahin-BizdeKurbanBayramınıböylemiyaşıyoruz?Ahmed Şahin - Biz de Kurban Bayramını böyle mi yaşıyoruz?
Bediüzzaman’ın izinde adım adım
Zaman
11.10.2013
02:08
Bediüzzaman Said Nursî’nin Bitlis ve Van illerinde yaşadığı mekânlardaki izlerini sürmek isteyenlere sistemli gezi imkanı sağlayacak bir proje hazırlandı. Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı (DAKA) tarafından hazırlanan projeyle Bediüzzaman’ın doğup büyüdüğü toprakları görmek ve Risale-i Nurların neşredilmesine vesile olan hatıraları yâd etmek daha kolay mümkün olacak.Bediüzzaman Said Nursi’nin doğduğu ve mücadele dolu hayatının bir kısmını geçirdiği Van ve Bitlis toprakları, her yıl Üstad’ın hatıralarını yâd etmek isteyen yüzlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor. Bediüzzaman’ın Van Kalesi’nde âlem-i İslam’ın ihyası adına çektiği ızdırap, gelecek nurlu nesilleri gözünün önüne getirerek odaklandığı Medresetüzzehra’nın projesini tahayyül ettiği bu mekanlar, ziyaretçilere ayrı bir tefekkür kapısı aralıyor. Bu bölgede Bediüzzaman’ın bir süre yaşadığı yerlerin hepsinde evlerin kapıları misafirler için ardına kadar açık. Anadolu insanındaki misafirperverliğe en somut haliyle burada şahit oluyoruz. Yılın herhangi bir vaktinde değil, her gün onlarca ziyaretçi, köylerdeki medrese ve evlerde ağırlanıyor. Dünyanın her tarafından Üstad’ın hatıralarını yâd etmek için gelen misafirler güler yüzlerle bereketli sofralarda karşılanıyor.Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı (DAKA) ise bu yıl Bediüzzaman Said Nursî’nin Bitlis ve Van illerinde yaşadığı mekânlarda Üstad’ın izini sürmek isteyenler için bir proje hazırladı. Proje ile Bediüzzaman’ın doğup büyüdüğü toprakları görmek ve Risale-i Nurların neşredilmesine vesile olan hatıraları yâd etmek isteyenlere düzenli bir gezi programı sunulması amaçlanıyor. DAKA’nın hazırladığı projeden yararlanmak isteyenler Nüans Tur ve çeşitli seyahat acenteleri aracılığı ile bu güzel mekanları ziyaret edebilecek.Doğduğu ev, Nurs köyüÜstad Bediüzzaman’ın doğduğu Nurs, Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı küçük bir köy. Ortasından geçen suyu bol deresi ve yemyeşil coğrafyasıyla Karadeniz köylerini andıran Nurs’a gelen misafirleri Üstad’ın akrabaları ağırlıyor. Kapıları her an misafire açık bu evlerde Üstad’ın doğduğu evi ziyaret edenler için sohbet halkaları kuruluyor, ikramlar yapılıyor. Köydeki medreseler ise asrın müceddidini çıkarmış olmanın hakkını verircesine her yıl onlarca talebe yetiştiriyor. Üstad’ın doğduğu evden sonra anne-babası ve kardeşlerinin yattığı kabristan ziyaret edilip Fatihalar okunuyor.Tahsil hayatına başladığı yer: Tağ MedresesiNurs köyünün çok yakınında bulunan Tağ Medresesi’ndeyiz. Abdurrahman Taği Hazretleri’nin medresesi... Buradaki yapının içinde Üstad’ın eğitim hayatına ilk başladığı yer bulunuyor. Dokuz yaşına kadar Nurs’ta abisi Molla Abdullah’tan Kur’an-ı Kerim dersi alan Bediüzzaman, daha sonra Tağ Medresesi’ne gelir ve ders almaya başlar. Üstad’ın akrabalarından Hikmet Okur, Bediüzzaman’ın Nurs köyünden buraya yürüyerek geldiğini anlatıyor. Hafta içi medresede kalan Üstad ve abisi, cuma günleri köylerine dönüp anne babalarını görüyordu. Üstad’ın buradaki medrese hayatı çok sürmez, kısa bir zaman sonra başka medreselere gider. Bugünlerde Tağ Medresesi’nin bulunduğu yere yeni bir cami yapılıyor.Erek dağıÜstad Bediüzzaman, evrad ve ibadetleriyle meşgul olmak için yaklaşık iki yıl Erek Dağı’nda kalır. Bu süre zarfında en yakınında bulunanlardan biri Molla Abdullah Ekinci, Üstad’ın Erek Dağı’na çıkışını şöyle anlatıyor: “Van Norşin’de camide altı ay kadar kalan Üstad’ı bir süre sonra halk muska yaptırmak gibi konular yüzünden çok meşgul etmeye başladı. Herkes bir şey istemek için yanına gelir oldu. Bunun üzerine Üstad ‘Ben buraya ibadet etmeye geldim. Bu millet beni bırakmıyor ki evradımı okuyayım.’ diyerek Erek Dağı’na çıkmak istedi.” Erek Dağı’nda geçirdiği günlerle alâkalı Üstad daha sonra şunu diyecektir: “Mesela bu biçare Said hadisatı zamanında vesveseli hükümet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vakta ki neme lazım dedim, kendi nefsimi düşündüm, ahiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler, Burdur’a getirildim.”Esir düştüğü köprüVan, Ruslar tarafından işgal edildiğinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, gönüllü alay komutanı olarak yanındaki talebeleriyle birlikte şehri müdafaa ediyordu. Yeğeni de dahil talebelerinin büyük kısmı şehrin girişinde şehit düşer. Sadece Vanlı Ali Çavuş ve onunla birlikte dört talebesi kalır. Bu köprünün üzerinde omuzundan ve bacağından yaralanarak, altındaki kemerde saatler boyunca kalır. Hem kan kaybeden hem de donma tehlikesi geçiren Üstad, bu sırada yanındaki talebelerine kendisini bırakıp gitme
Zaman
En Çok Okunan
11.10.2013
Bediüzzaman’ınizindeadımadımBediüzzaman’ın izinde adım adım
Bediüzzaman’ın izinde adım adım
Zaman
11.10.2013
01:51
Bediüzzaman Said Nursî’nin Bitlis ve Van illerinde yaşadığı mekânlardaki izlerini sürmek isteyenlere sistemli gezi imkanı sağlayacak bir proje hazırlandı. Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı (DAKA) tarafından hazırlanan projeyle Bediüzzaman’ın doğup büyüdüğü toprakları görmek ve Risale-i Nurların neşredilmesine vesile olan hatıraları yâd etmek daha kolay mümkün olacak.Bediüzzaman Said Nursi’nin doğduğu ve mücadele dolu hayatının bir kısmını geçirdiği Van ve Bitlis toprakları, her yıl Üstad’ın hatıralarını yâd etmek isteyen yüzlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor. Bediüzzaman’ın Van Kalesi’nde âlem-i İslam’ın ihyası adına çektiği ızdırap, gelecek nurlu nesilleri gözünün önüne getirerek odaklandığı Medresetüzzehra’nın projesini tahayyül ettiği bu mekanlar, ziyaretçilere ayrı bir tefekkür kapısı aralıyor. Bu bölgede Bediüzzaman’ın bir süre yaşadığı yerlerin hepsinde evlerin kapıları misafirler için ardına kadar açık. Anadolu insanındaki misafirperverliğe en somut haliyle burada şahit oluyoruz. Yılın herhangi bir vaktinde değil, her gün onlarca ziyaretçi, köylerdeki medrese ve evlerde ağırlanıyor. Dünyanın her tarafından Üstad’ın hatıralarını yâd etmek için gelen misafirler güler yüzlerle bereketli sofralarda karşılanıyor.Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı (DAKA) ise bu yıl Bediüzzaman Said Nursî’nin Bitlis ve Van illerinde yaşadığı mekânlarda Üstad’ın izini sürmek isteyenler için bir proje hazırladı. Proje ile Bediüzzaman’ın doğup büyüdüğü toprakları görmek ve Risale-i Nurların neşredilmesine vesile olan hatıraları yâd etmek isteyenlere düzenli bir gezi programı sunulması amaçlanıyor. DAKA’nın hazırladığı projeden yararlanmak isteyenler Nüans Tur ve çeşitli seyahat acenteleri aracılığı ile bu güzel mekanları ziyaret edebilecek.Doğduğu ev, Nurs köyüÜstad Bediüzzaman’ın doğduğu Nurs, Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı küçük bir köy. Ortasından geçen suyu bol deresi ve yemyeşil coğrafyasıyla Karadeniz köylerini andıran Nurs’a gelen misafirleri Üstad’ın akrabaları ağırlıyor. Kapıları her an misafire açık bu evlerde Üstad’ın doğduğu evi ziyaret edenler için sohbet halkaları kuruluyor, ikramlar yapılıyor. Köydeki medreseler ise asrın müceddidini çıkarmış olmanın hakkını verircesine her yıl onlarca talebe yetiştiriyor. Üstad’ın doğduğu evden sonra anne-babası ve kardeşlerinin yattığı kabristan ziyaret edilip Fatihalar okunuyor.Tahsil hayatına başladığı yer: Tağ MedresesiNurs köyünün çok yakınında bulunan Tağ Medresesi’ndeyiz. Abdurrahman Taği Hazretleri’nin medresesi... Buradaki yapının içinde Üstad’ın eğitim hayatına ilk başladığı yer bulunuyor. Dokuz yaşına kadar Nurs’ta abisi Molla Abdullah’tan Kur’an-ı Kerim dersi alan Bediüzzaman, daha sonra Tağ Medresesi’ne gelir ve ders almaya başlar. Üstad’ın akrabalarından Hikmet Okur, Bediüzzaman’ın Nurs köyünden buraya yürüyerek geldiğini anlatıyor. Hafta içi medresede kalan Üstad ve abisi, cuma günleri köylerine dönüp anne babalarını görüyordu. Üstad’ın buradaki medrese hayatı çok sürmez, kısa bir zaman sonra başka medreselere gider. Bugünlerde Tağ Medresesi’nin bulunduğu yere yeni bir cami yapılıyor.Erek dağıÜstad Bediüzzaman, evrad ve ibadetleriyle meşgul olmak için yaklaşık iki yıl Erek Dağı’nda kalır. Bu süre zarfında en yakınında bulunanlardan biri Molla Abdullah Ekinci, Üstad’ın Erek Dağı’na çıkışını şöyle anlatıyor: “Van Norşin’de camide altı ay kadar kalan Üstad’ı bir süre sonra halk muska yaptırmak gibi konular yüzünden çok meşgul etmeye başladı. Herkes bir şey istemek için yanına gelir oldu. Bunun üzerine Üstad ‘Ben buraya ibadet etmeye geldim. Bu millet beni bırakmıyor ki evradımı okuyayım.’ diyerek Erek Dağı’na çıkmak istedi.” Erek Dağı’nda geçirdiği günlerle alâkalı Üstad daha sonra şunu diyecektir: “Mesela bu biçare Said hadisatı zamanında vesveseli hükümet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vakta ki neme lazım dedim, kendi nefsimi düşündüm, ahiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler, Burdur’a getirildim.”Esir düştüğü köprüVan, Ruslar tarafından işgal edildiğinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, gönüllü alay komutanı olarak yanındaki talebeleriyle birlikte şehri müdafaa ediyordu. Yeğeni de dahil talebelerinin büyük kısmı şehrin girişinde şehit düşer. Sadece Vanlı Ali Çavuş ve onunla birlikte dört talebesi kalır. Bu köprünün üzerinde omuzundan ve bacağından yaralanarak, altındaki kemerde saatler boyunca kalır. Hem kan kaybeden hem de donma tehlikesi geçiren Üstad, bu sırada yanındaki talebelerine kendisini bırakıp gitme
Zaman
Ana Sayfa
11.10.2013
Bediüzzaman’ınizindeadımadımBediüzzaman’ın izinde adım adım
Kızlarımla okuldan arkadaşız!
Zaman
20.09.2013
10:39
Suudi Arabistanlı Esma Türkistani, okul sıralarına iki kızıyla birlikte döndü. Fatih Üniversitesi’nde İngilizce öğretmenliği okuyan anne, kızlarıyla birlikte servise biniyor, ders aralarında onlarla yemek yiyor. Her anne gibi kızlarına ‘annelik’ yapsa da, öğrenci rolüne bürünüp arkadaşları gibi davranmayı da ihmal etmiyor…Esma Türkistani, Riyad doğumlu bir anne. Onu diğer annelerden ayıransa Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye gelip iki çocuğuyla aynı üniversitede okuyor olması. 43 yaşında bir kadın, üstelik beş çocuk sahibiyken neden üniversite okumak ister acaba? Hikâyeyi başa almak gerekirse, Türkistani her ne kadar Riyad doğumlu olsa da onun Türkiye macerası henüz 4-5 yaşlarında başlar. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamlar. O zamanki ismiyle ÖSS’ye girer, sınavı kazanır. Sıra ÖYS’ye gelmiştir fakat kader bu ya tam da o gün Arabistan’a dönmek zorunda kalır. Çünkü rahmetli babası beyin kanamasına bağlı felç geçirmiştir.Aslında o aslen Suudi Arabistanlı olsa da Türkiye dışında her yeri gurbet sayıyor. Ülkesine döndüğünde kendini öz vatanından uzakta gibi hissediyor. Malum, gurbet yolu uzundur, gidince kolay dönülmez. Türkistani de bir daha dönemez Türkiye’ye. Tıpkı kendisi gibi aslen Doğu Türkistanlı, doğma büyüme Suudi Arabistanlı olan Faisal Rozi ile evlenir. Yıllar akıp gider ancak Esma Hanım’ın aklı hâlâ İstanbul’da ve üniversite sıralarındadır. İngilizce öğretmeni olan ve konsoloslukta çalışan kocasını bir sınava girmesi için ikna eder. Sınav şöyledir: Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi konsolosluğa bağlı okullar vardır. Suudi Arabistan’ın açtığı okullardan biri de İstanbul’dadır. Tabii bu okullarda öğretmenlik yapabilmek için öncelikle bazı sınavları geçmek gerekir. Faisal Rozi, sınavları kazanır ve ilk tercihleri olan İstanbul’a atanır.Aile 2012’de İstanbul’a gelir. En büyük çocukları Sündüs Rozi, Arabistan’da bilgisayar bölümünde üçüncü sınıfa geçmiştir. Türkiye’ye gelince yatay geçiş yaparak Fatih Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümüne kaydını yaptırır. Neden Fatih Üniversitesi sorusuna Esma Hanım şöyle cevap veriyor: “Suudi Arabistan ataşeliği bize bazı üniversitelerin isimlerini veriyor. Haricindekiler kabul edilmiyor. Bunlar arasında Marmara, İstanbul Teknik, Boğaziçi, Fatih, İstanbul, Mimar Sinan Güzel Sanatlar üniversiteleri vardı. Kızım öncelikle Boğaziçi ya da Marmara üniversitelerini istese de benim kişisel tercihim Fatih’ti.”‘Sınıfa girince ‘Ben ne yapıyorum?’ diye düşündüm’Geçtiğimiz yıl İstanbul’a dönmeleri ve kızının da üniversitede okumasıyla birlikte Esma Türkistani’nin üniversite okuma hayalleri tekrar tazelenir. Çocukluğundan beri İngilizceyi çok güzel konuşmayı isteyen Türkistani, kararını vermiştir, İngilizce öğretmenliği okuyacaktır. Eşinin de desteğini alır ve Fatih Üniversitesi İngilizce bölümüne başvuruda bulunur. Bu arada küçük kızı Sümeyye Rozi de aynı üniversitenin uluslar arası ilişkiler bölümüne kaydını yaptırır.Nihayetinde iki kızı ve anne aynı üniversiteye kaydını yaptırır. Tabii bir annenin kızlarıyla aynı üniversite sıralarını paylaşması yadırganır ilk başlarda. Yaşadıklarını şöyle anlatıyor Esma Türkistani: “Geçen pazartesi sınava girdiğim gün gençlerle oturduğum zaman sağıma soluma baktım ve ne yapıyorum ben burada diye sordum kendi kendime. Sınıfımda çok şükür benden başka üç anne daha var. Birbimizi görünce çok sevindik. Okul servisine de kızlarımla birlikte biniyoruz. İlk günlerde biraz garipsedim ama başarmak istediğim bir şey var. Yadırganıyorum belki ama zamanla hem ben hem çevremdekiler alışacak.”Esma Türkistani’ye henüz çok erken olsa da mezun olunca çalışıp çalışmayacağını soruyoruz. O öncelikle İngilizceyi çok iyi öğrenmek istiyor. İlk hedefi bu. ‘Bitirirsem ne yaparım’ gibi bir düşüncesi yok, sadece öğrenmek istiyor: “Kendimi geliştireyim, bu beni mutlu ediyor. Mezun olduktan sonra Arapça, Türkçe, İngilizce tercümanlık olabilir belki başkonsoloslukta…”Çiçeği burnunda öğrenci, şimdilerde sabah 07.00’de kızlarıyla birlikte evden çıkıyor, 18.00 gibi dönüyor. Hem eşinin hem de yardımcısının desteğiyle ev işlerini yapıyor. Eşinin, kendisine, “Sen başarılı ol ki çocuklarımıza daha iyi örnek olalım. Hatta sınıfta birinci ol.” dediğini anlatıyor. “Böyle bir hedefiniz var mı peki?” diye sorduğumuzda ise şöyle diyor: “Tabii isterim ama derslerin içeriğini henüz bilmiyorum. Şu anda ne yalan söyleyeyim biraz korku, biraz da heyecan var…”
Zaman
En Çok Okunan
20.09.2013
KızlarımlaokuldanarkadaşızKızlarımla okuldan arkadaşız
Kızlarımla okuldan arkadaşız!
Zaman
20.09.2013
01:53
Suudi Arabistanlı Esma Türkistani, okul sıralarına iki kızıyla birlikte döndü. Fatih Üniversitesi’nde İngilizce öğretmenliği okuyan anne, kızlarıyla birlikte servise biniyor, ders aralarında onlarla yemek yiyor. Her anne gibi kızlarına ‘annelik’ yapsa da, öğrenci rolüne bürünüp arkadaşları gibi davranmayı da ihmal etmiyor…Esma Türkistani, Riyad doğumlu bir anne. Onu diğer annelerden ayıransa Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye gelip iki çocuğuyla aynı üniversitede okuyor olması. 43 yaşında bir kadın, üstelik beş çocuk sahibiyken neden üniversite okumak ister acaba? Hikâyeyi başa almak gerekirse, Türkistani her ne kadar Riyad doğumlu olsa da onun Türkiye macerası henüz 4-5 yaşlarında başlar. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamlar. O zamanki ismiyle ÖSS’ye girer, sınavı kazanır. Sıra ÖYS’ye gelmiştir fakat kader bu ya tam da o gün Arabistan’a dönmek zorunda kalır. Çünkü rahmetli babası beyin kanamasına bağlı felç geçirmiştir.Aslında o aslen Suudi Arabistanlı olsa da Türkiye dışında her yeri gurbet sayıyor. Ülkesine döndüğünde kendini öz vatanından uzakta gibi hissediyor. Malum, gurbet yolu uzundur, gidince kolay dönülmez. Türkistani de bir daha dönemez Türkiye’ye. Tıpkı kendisi gibi aslen Doğu Türkistanlı, doğma büyüme Suudi Arabistanlı olan Faisal Rozi ile evlenir. Yıllar akıp gider ancak Esma Hanım’ın aklı hâlâ İstanbul’da ve üniversite sıralarındadır. İngilizce öğretmeni olan ve konsoloslukta çalışan kocasını bir sınava girmesi için ikna eder. Sınav şöyledir: Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi konsolosluğa bağlı okullar vardır. Suudi Arabistan’ın açtığı okullardan biri de İstanbul’dadır. Tabii bu okullarda öğretmenlik yapabilmek için öncelikle bazı sınavları geçmek gerekir. Faisal Rozi, sınavları kazanır ve ilk tercihleri olan İstanbul’a atanır.Aile 2012’de İstanbul’a gelir. En büyük çocukları Sündüs Rozi, Arabistan’da bilgisayar bölümünde üçüncü sınıfa geçmiştir. Türkiye’ye gelince yatay geçiş yaparak Fatih Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümüne kaydını yaptırır. Neden Fatih Üniversitesi sorusuna Esma Hanım şöyle cevap veriyor: “Suudi Arabistan ataşeliği bize bazı üniversitelerin isimlerini veriyor. Haricindekiler kabul edilmiyor. Bunlar arasında Marmara, İstanbul Teknik, Boğaziçi, Fatih, İstanbul, Mimar Sinan Güzel Sanatlar üniversiteleri vardı. Kızım öncelikle Boğaziçi ya da Marmara üniversitelerini istese de benim kişisel tercihim Fatih’ti.”‘Sınıfa girince ‘Ben ne yapıyorum?’ diye düşündüm’Geçtiğimiz yıl İstanbul’a dönmeleri ve kızının da üniversitede okumasıyla birlikte Esma Türkistani’nin üniversite okuma hayalleri tekrar tazelenir. Çocukluğundan beri İngilizceyi çok güzel konuşmayı isteyen Türkistani, kararını vermiştir, İngilizce öğretmenliği okuyacaktır. Eşinin de desteğini alır ve Fatih Üniversitesi İngilizce bölümüne başvuruda bulunur. Bu arada küçük kızı Sümeyye Rozi de aynı üniversitenin uluslar arası ilişkiler bölümüne kaydını yaptırır.Nihayetinde iki kızı ve anne aynı üniversiteye kaydını yaptırır. Tabii bir annenin kızlarıyla aynı üniversite sıralarını paylaşması yadırganır ilk başlarda. Yaşadıklarını şöyle anlatıyor Esma Türkistani: “Geçen pazartesi sınava girdiğim gün gençlerle oturduğum zaman sağıma soluma baktım ve ne yapıyorum ben burada diye sordum kendi kendime. Sınıfımda çok şükür benden başka üç anne daha var. Birbimizi görünce çok sevindik. Okul servisine de kızlarımla birlikte biniyoruz. İlk günlerde biraz garipsedim ama başarmak istediğim bir şey var. Yadırganıyorum belki ama zamanla hem ben hem çevremdekiler alışacak.”Esma Türkistani’ye henüz çok erken olsa da mezun olunca çalışıp çalışmayacağını soruyoruz. O öncelikle İngilizceyi çok iyi öğrenmek istiyor. İlk hedefi bu. ‘Bitirirsem ne yaparım’ gibi bir düşüncesi yok, sadece öğrenmek istiyor: “Kendimi geliştireyim, bu beni mutlu ediyor. Mezun olduktan sonra Arapça, Türkçe, İngilizce tercümanlık olabilir belki başkonsoloslukta…”Çiçeği burnunda öğrenci, şimdilerde sabah 07.00’de kızlarıyla birlikte evden çıkıyor, 18.00 gibi dönüyor. Hem eşinin hem de yardımcısının desteğiyle ev işlerini yapıyor. Eşinin, kendisine, “Sen başarılı ol ki çocuklarımıza daha iyi örnek olalım. Hatta sınıfta birinci ol.” dediğini anlatıyor. “Böyle bir hedefiniz var mı peki?” diye sorduğumuzda ise şöyle diyor: “Tabii isterim ama derslerin içeriğini henüz bilmiyorum. Şu anda ne yalan söyleyeyim biraz korku, biraz da heyecan var…”
Zaman
Ana Sayfa
20.09.2013
KızlarımlaokuldanarkadaşızKızlarımla okuldan arkadaşız
Depresyon kadına has değil!
Zaman
15.09.2013
10:06
Toplumdaki genel bir yargıdır, erkek adam psikiyatriste mi gider! ‘Ben deli değilim ki’ diyerek tedavi görmeyi reddeden erkekler hasta olduklarının farkında mı değil, yoksa onurlarına yediremedikleri için mi psikiyatristten kaçıyor?Neredeyse son bir yıldır ruh dünyasındaki değişimin farkındaydı. Sürekli mutsuzdu. Eve gelir gelmez yemek yiyor, sonra da oturduğu koltukta uyuyup kalıyordu. İlgisizlikten çocuklar da nasiplenmişti haliyle. En son ne zaman başlarını okşamış, şefkat göstermişti onlara? Şöyle birkaç saniye düşündü, hatırlayamadı. Evin günlük işlerini de umursamaz olmuştu. Faturaları yatırabilmesi için eşinin en az üç-dört kere kendisini ikaz etmesi gerekiyor, market alışverişlerini de eskisi gibi önemsemiyordu. Farkındaydı depresyonda olduğunun. Hayata dair umutları da tükenme noktasına gelmişti. Eşi, uzun süredir, bir psikiyatriste gitmesi için adeta yalvarıyordu lakin bir kulağından giriyor, diğerinden çıkıyordu söylenenler. Dahası, iyi niyetli tavsiyeleri de yanlış anlıyor, anında sinirleniyordu. Dilinden düşürmediği tek bir cümle vardı: “Erkek adam da ruh hastası mı olur, psikiyatriste mi gider!” Acı olan taraf, artık eşine ve çocuklarına da şiddet uygulamaya başlamasıydı. Evdeki en ufak tartışma büyüyor, sonunda kavga kaçınılmaz hale geliyordu. Bir süre sonra eşi de depresyona girdi. Vakit kaybetmeden bir psikiyatristin yolunu tutup, yaşadıklarını bir bir anlattı. Psikiyatrist için şaşırtıcı bir durum değildi. Depresyona giren evin reisi, eşinin de psikolojisini bozmuş, tedavi olmayı reddettiği için de tüm aile bireyleri bu durumdan kendi paylarına düşeni almıştı. Aile büyükleri araya girmiş, psikiyatriste gitmeye ikna olmuştu. Geç de olsa gerçeklerle yüzleşebildi. Doktor, ağır bir depresyonda olduğunu söyledi ve bir reçete dolusu ilaç yazdı… Biri kocamı psikiyatriste götürsün!Araştırmalar, son yıllarda psikiyatristlerin kapısını çalan kadınların en çok kocalarının ilgisizliğinden ve aldatılmaktan şikâyetçi olduklarını gösteriyor. Depresyona giren kadın, soluğu psikiyatristin odasında alıyor. Peki ya erkekler tedavi olmayı niçin kabul etmiyor, “Ben deli değilim ki” diyerek psikiyatriste gitmemek için ayak diretiyor? Acaba birçoğu hasta olduklarının farkında mı, değil? Yoksa erkeklik onurlarına yediremedikleri için mi psikiyatristten kaçıyorlar? Tüm bu sorulara cevap aramak için psikiyatristlerle görüştük. Başakşehir Devlet Hastanesi’nde görev yapan Uzman Psikiyatr Ali Görkem Gençer ve uzun süre Amerika’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönerek Osmanbey’e klinik açan psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Arıkan, erkeklerin neden psikiyatriste gitmekten imtina ettiklerinin cevabını şöyle açıklıyor:Deli damgası yemekten korkuyorlarErkeklerin psikiyatrist ve psikologlarla barışık olmaması aslında pek çok önemli sorunu da beraberinde getiriyor. Şiddete maruz kalan kadın, tedavi olmak için girişimlerde bulunuyor ancak erkek, psikiyatriste gitmediği için evdeki kısır döngü devam ediyor. Böyle bir ortamda kadının iyileşmesi de mümkün olmuyor haliyle. Bu durum, direkt olarak kadına şiddet vakalarını artırıyor, dahası cinayetlere neden oluyor. Psikiyatr Gençer’in kapısını her gün yüze yakın hasta çalıyor. Hastaların büyük bir kısmını kadınlar oluşturuyor. Gençer’in anlattıkları bir hayli üzücü: “Muhafazakâr kadınların önemli bir kısmı, ‘Kocam bana kaba davranıyor.’ diyor. Bazıları da eşlerini göz göre göre kendilerini aldattığını söylüyor. Bu durumu hanımlarından da gizlemiyorlar. Modern bir hayat tarzını benimseyen erkekler eşlerini aldatırken bunu daha fazla gizleme eğilimi içinde.” Tedavi gören kadınların hemen hepsi de aynı dertten muzdarip: Kadınlar, eşlerini bir türlü psikiyatriste getiremiyor. Tedaviyi kabul eden erkeklerden bir kısmı ise bunu bile erkeklik göstergesi olarak sunuyor, psikiyatriste, “Bak ben geldim. Benim bir rahatsızlığım yok. Hadi ne soracaksan sor, gideceğim.” diyor. Bazıları ise eşlerini şikâyet ediyor, mutsuz evliliğin kaynağı olarak hanımlarını gösteriyor.Erkekler, tedaviyi son çare olarak görüyorUzmanlara göre, erkekler psikolojik tedaviyi son çare olarak görüyor. Erkek, ne zaman ki depresyondan dolayı eşi, çocukları, akrabaları ve iş hayatındaki ilişkilerinde bir çıkmaza girer, günlük hayatını devam ettirmekte zorlanırsa ancak o zaman psikiyatriste gitmeye karar veriyor. Gençer, erkeğin nasıl bir ortamda yetiştiğinin önemine işaret ederek şunları söylüyor: “Erkekler eşlerine dini ya da medeni kriterlere göre davranmayabiliyor. Muhafazakar erkekler, eşlerine davranış tarzlarının, inançlarına göre öte alemde sorgulanacağını bilmelerine rağmen hanımlarına kötü davranabiliyor. Erkekler, eşlerinin psikiyatrist karşısında dakikalarca ağladığının farkında değil. Depresyondaki kadınların eşleri genel olarak aynı
Zaman
Sağlık
15.09.2013
DepresyonkadınahasdeğilDepresyon kadına has değil
Ahmet Çakır - O gerçek bir Kral'dı
Zaman
15.09.2013
01:53
Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biri olarak gösterilen ve Taçsız Kral olarak anılan Metin Oktay’ı, 22 yıl önce 12 Eylül’ü 13’e bağlayan geceyarısı, bir trafik kazası sonucunda kaybetmiştik. Attığı gollerin yanı sıra centilmenliğiyle de sadece Galatasaraylıların değil bütün Türkiye’nin sevgilisi olan Metin Oktay, sarı kırmızılı kulübün taraftarının artmasında da çok büyük rol oynamıştı.Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırmış biri Metin Oktay. Galatasaray ve Milli Takım’da attığı gollerle milyonların sevgilisi olmuş bir kral... Golcülüğünün yanısıra efendiliğiyle de sadece Galatasaraylıların değil bütün Türkiye’nin sevgilisi olmuş bir adamdı. Aynı zamanda tam bir erkek güzeliydi ve Yeşilçam bunu değerlendirebilmek için ‘Taçsız Kral’ adlı bir film yaptı. Atıf Yılmaz’ın yönettiği film, anlaşılabilir nedenlerden dolayı pek başarılı sayılmazdı ama bizlere Metin Oktay’dan birşeyler kalmasını sağladığı için gönlümüzdeki yeri ayrıdır.Aramızdaki bağ, okumayı yeni öğrendiğim zamanlarda, gazetelerde onun attığı gollerle ilgili haber ve fotoğrafları görmemle başlar. 1958 yılında Kastamonu’nun Bozkurt ilçesinde başlayan ilintimiz, 18 Aralık 1960’ta İstanbul’un Halıcıoğlu semtinde oturduğumuz sırada onun için yediğim bir sopayla güçlenmiş sayılır mı? O gün Galatasaray ezeli rakibi Fenerbahçe’yi 5-0 yenerken, Metin Oktay sakat çıktığı maçta tam 4 gol atmıştı. Ben de bu golleri anlatan radyonun sesini sonuna kadar açıp mahalleyi rahatsız etmiştim. Sopanın nedeni buydu.Tabii bundan önce ağları yırtan gol olayı var ki, bugün Türkiye’de futbolla uzak yakın ilgisi olup da bundan habersiz biri bulunabileceğini pek aklım almaz… Türkiye 1. Ligi’nin ilk yılının finalindeki birinci maçta Galatasaray ezeli rakibini 1-0 yenerken, Metin Oktay’ın Özcan Arkoç’un kalesine attığı golün ağları yırtması bugün hâlâ konuşulan bir konudur.İtalya dönüşü 1962-63 sezonundan itibaren onu sürekli seyredebildim. O yaşlarda maçlara girecek param yoktu ama ne gam! İkinci yarıda kapılar açılır ve o kadarı da bize yeterdi. Bugün insana rüya gibi gelen pek çok maçı ve o dönemin büyük yıldızlarını beş kuruş ödemeden izleyebilmiştim…Metin Oktay’ın İzmirspor’dan Galatasaray’a gelişi son derece ilginçtir. Teknik direktör Gündüz Kılıç yanındakilerle birlikte onu izlemeye gider ve maçın daha 20. dakikasında “Bu mu o kadar övdüğünüz çocuk!” diye öfkeli biçimde stadı terkeder. O dönemlerde teknik adamlar böyle numaralar da yapmak zorundaymış demek ki… Gerçekte Baba Gündüz. uzun yıllar birlikte çalışacağı Metin’i çok beğenmiş ve hemen transfer edilmesini istemiştir.‘Bizi sevenleri üzmeyelim baba’ Sarı Kırmızılı takımda attığı gollerle ülkenin en tanınmış kişilerinden biri olan Metin Oktay’ın 27 Mayıs darbesi sonrasında, askerliğini eksik yaptığı gerekçesiyle hapse girmiş olması çok ilginç bir olaydır. Hesapça Kral, 8 gün eksik askerlik yapmıştır ve bunun için 45 gün hapis yatması gerekecektir. Bunu, askeri yönetimin bir güç gösterisi olarak değerlendirenler yanılmıyor olsa gerek… Hapisten çıkışının ertesi günü oynadığı Karagümrük maçında 2 gol atması da Metin Oktay efsanesinin kilometre taşlarından biri olacaktır.Kral’ın futbol hayatındaki ilginç olaylardan biri ilk eşi Oya Sarı’nın ısrarla İzmir’e dönme isteğidir. Bunun için İzmirspor kulübü önemli miktarda parayla kendisine teklifte bulunur. Kral, gönülsüzdür. Sonunda iş o kadar büyür ki Oya Hanım, “Ya ben ya Galatasaray!” deme noktasına gelir. Kral’ın seçimi Sarı Kırmızılı forma olur. Arada Galatasaray taraftarlarının onun gitmemesi için para toplamaları gibisinden müthiş gelişmeler yaşanır.Kuşkusuz ki Fenerbahçe de onu almak istemiştir ve bununla ilgili kendisine yapılan astronomik öneri karşısında Sarı Lacivertli kulübün efsanevi yöneticilerinden Müslim Bağcılar’a yanıtı bugün pek çok taraftar platformunda dolaşan bir slogandır: “Bizi sevenleri üzmeyelim baba!”Adının Galatasaray’la bütünleşmesinde ve adının bugün hâlâ tribünlerde bir bayrak gibi dalgalanmasında buna benzer durumların önemli bir payı vardır. Teknik adamlık ve yöneticilik dönemlerinde geleceğin efsane isimlerini Cim Bom’a kazandırmaya çalışır. Başardığı Fatih Terim’dir ama Cemil Turan’ı elinden kaçırmış, akrabası Fethi Heper’in de Eskişehirspor’da kalma isteğine saygı göstermiştir.Gollerin ve rekorların adamı 1961-62 sezonunda rekor ücretle gittiği Palermo’da mutlu olamayıp kısa sayılabilecek sürede geri dönmesi, onun futbol hayatının buruk bir sayfasıdır. Ancak dönüşte fırtına gibi esecektir. 1962-63’te oynadığı 26 maçta attığı 38 golle tam 25 y
Zaman
Köşe Yazıları
15.09.2013
AhmetÇakır-OgerçekbirKraldıAhmet Çakır - O gerçek bir Kraldı
O gerçek bir Kral’dı
Zaman
15.09.2013
01:53
Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biri olarak gösterilen ve Taçsız Kral olarak anılan Metin Oktay’ı, 22 yıl önce 12 Eylül’ü 13’e bağlayan geceyarısı, bir trafik kazası sonucunda kaybetmiştik. Attığı gollerin yanı sıra centilmenliğiyle de sadece Galatasaraylıların değil bütün Türkiye’nin sevgilisi olan Metin Oktay, sarı kırmızılı kulübün taraftarının artmasında da çok büyük rol oynamıştı.Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırmış biri Metin Oktay. Galatasaray ve Milli Takım’da attığı gollerle milyonların sevgilisi olmuş bir kral... Golcülüğünün yanısıra efendiliğiyle de sadece Galatasaraylıların değil bütün Türkiye’nin sevgilisi olmuş bir adamdı. Aynı zamanda tam bir erkek güzeliydi ve Yeşilçam bunu değerlendirebilmek için ‘Taçsız Kral’ adlı bir film yaptı. Atıf Yılmaz’ın yönettiği film, anlaşılabilir nedenlerden dolayı pek başarılı sayılmazdı ama bizlere Metin Oktay’dan birşeyler kalmasını sağladığı için gönlümüzdeki yeri ayrıdır.Aramızdaki bağ, okumayı yeni öğrendiğim zamanlarda, gazetelerde onun attığı gollerle ilgili haber ve fotoğrafları görmemle başlar. 1958 yılında Kastamonu’nun Bozkurt ilçesinde başlayan ilintimiz, 18 Aralık 1960’ta İstanbul’un Halıcıoğlu semtinde oturduğumuz sırada onun için yediğim bir sopayla güçlenmiş sayılır mı? O gün Galatasaray ezeli rakibi Fenerbahçe’yi 5-0 yenerken, Metin Oktay sakat çıktığı maçta tam 4 gol atmıştı. Ben de bu golleri anlatan radyonun sesini sonuna kadar açıp mahalleyi rahatsız etmiştim. Sopanın nedeni buydu.Tabii bundan önce ağları yırtan gol olayı var ki, bugün Türkiye’de futbolla uzak yakın ilgisi olup da bundan habersiz biri bulunabileceğini pek aklım almaz… Türkiye 1. Ligi’nin ilk yılının finalindeki birinci maçta Galatasaray ezeli rakibini 1-0 yenerken, Metin Oktay’ın Özcan Arkoç’un kalesine attığı golün ağları yırtması bugün hâlâ konuşulan bir konudur.İtalya dönüşü 1962-63 sezonundan itibaren onu sürekli seyredebildim. O yaşlarda maçlara girecek param yoktu ama ne gam! İkinci yarıda kapılar açılır ve o kadarı da bize yeterdi. Bugün insana rüya gibi gelen pek çok maçı ve o dönemin büyük yıldızlarını beş kuruş ödemeden izleyebilmiştim…Metin Oktay’ın İzmirspor’dan Galatasaray’a gelişi son derece ilginçtir. Teknik direktör Gündüz Kılıç yanındakilerle birlikte onu izlemeye gider ve maçın daha 20. dakikasında “Bu mu o kadar övdüğünüz çocuk!” diye öfkeli biçimde stadı terkeder. O dönemlerde teknik adamlar böyle numaralar da yapmak zorundaymış demek ki… Gerçekte Baba Gündüz. uzun yıllar birlikte çalışacağı Metin’i çok beğenmiş ve hemen transfer edilmesini istemiştir.‘Bizi sevenleri üzmeyelim baba’ Sarı Kırmızılı takımda attığı gollerle ülkenin en tanınmış kişilerinden biri olan Metin Oktay’ın 27 Mayıs darbesi sonrasında, askerliğini eksik yaptığı gerekçesiyle hapse girmiş olması çok ilginç bir olaydır. Hesapça Kral, 8 gün eksik askerlik yapmıştır ve bunun için 45 gün hapis yatması gerekecektir. Bunu, askeri yönetimin bir güç gösterisi olarak değerlendirenler yanılmıyor olsa gerek… Hapisten çıkışının ertesi günü oynadığı Karagümrük maçında 2 gol atması da Metin Oktay efsanesinin kilometre taşlarından biri olacaktır.Kral’ın futbol hayatındaki ilginç olaylardan biri ilk eşi Oya Sarı’nın ısrarla İzmir’e dönme isteğidir. Bunun için İzmirspor kulübü önemli miktarda parayla kendisine teklifte bulunur. Kral, gönülsüzdür. Sonunda iş o kadar büyür ki Oya Hanım, “Ya ben ya Galatasaray!” deme noktasına gelir. Kral’ın seçimi Sarı Kırmızılı forma olur. Arada Galatasaray taraftarlarının onun gitmemesi için para toplamaları gibisinden müthiş gelişmeler yaşanır.Kuşkusuz ki Fenerbahçe de onu almak istemiştir ve bununla ilgili kendisine yapılan astronomik öneri karşısında Sarı Lacivertli kulübün efsanevi yöneticilerinden Müslim Bağcılar’a yanıtı bugün pek çok taraftar platformunda dolaşan bir slogandır: “Bizi sevenleri üzmeyelim baba!”Adının Galatasaray’la bütünleşmesinde ve adının bugün hâlâ tribünlerde bir bayrak gibi dalgalanmasında buna benzer durumların önemli bir payı vardır. Teknik adamlık ve yöneticilik dönemlerinde geleceğin efsane isimlerini Cim Bom’a kazandırmaya çalışır. Başardığı Fatih Terim’dir ama Cemil Turan’ı elinden kaçırmış, akrabası Fethi Heper’in de Eskişehirspor’da kalma isteğine saygı göstermiştir.Gollerin ve rekorların adamı 1961-62 sezonunda rekor ücretle gittiği Palermo’da mutlu olamayıp kısa sayılabilecek sürede geri dönmesi, onun futbol hayatının buruk bir sayfasıdır. Ancak dönüşte fırtına gibi esecektir. 1962-63’te oynadığı 26 maçta attığı 38 golle tam 25 yıl kırılamayan
Zaman
Ana Sayfa
15.09.2013
OgerçekbirKral’dıO gerçek bir Kral’dı
Depresyon kadına has değil!
Zaman
14.09.2013
02:34
Toplumdaki genel bir yargıdır, erkek adam psikiyatriste mi gider! ‘Ben deli değilim ki’ diyerek tedavi görmeyi reddeden erkekler hasta olduklarının farkında mı değil, yoksa onurlarına yediremedikleri için mi psikiyatristten kaçıyor?Neredeyse son bir yıldır ruh dünyasındaki değişimin farkındaydı. Sürekli mutsuzdu. Eve gelir gelmez yemek yiyor, sonra da oturduğu koltukta uyuyup kalıyordu. İlgisizlikten çocuklar da nasiplenmişti haliyle. En son ne zaman başlarını okşamış, şefkat göstermişti onlara? Şöyle birkaç saniye düşündü, hatırlayamadı. Evin günlük işlerini de umursamaz olmuştu. Faturaları yatırabilmesi için eşinin en az üç-dört kere kendisini ikaz etmesi gerekiyor, market alışverişlerini de eskisi gibi önemsemiyordu. Farkındaydı depresyonda olduğunun. Hayata dair umutları da tükenme noktasına gelmişti. Eşi, uzun süredir, bir psikiyatriste gitmesi için adeta yalvarıyordu lakin bir kulağından giriyor, diğerinden çıkıyordu söylenenler. Dahası, iyi niyetli tavsiyeleri de yanlış anlıyor, anında sinirleniyordu. Dilinden düşürmediği tek bir cümle vardı: “Erkek adam da ruh hastası mı olur, psikiyatriste mi gider!” Acı olan taraf, artık eşine ve çocuklarına da şiddet uygulamaya başlamasıydı. Evdeki en ufak tartışma büyüyor, sonunda kavga kaçınılmaz hale geliyordu. Bir süre sonra eşi de depresyona girdi. Vakit kaybetmeden bir psikiyatristin yolunu tutup, yaşadıklarını bir bir anlattı. Psikiyatrist için şaşırtıcı bir durum değildi. Depresyona giren evin reisi, eşinin de psikolojisini bozmuş, tedavi olmayı reddettiği için de tüm aile bireyleri bu durumdan kendi paylarına düşeni almıştı. Aile büyükleri araya girmiş, psikiyatriste gitmeye ikna olmuştu. Geç de olsa gerçeklerle yüzleşebildi. Doktor, ağır bir depresyonda olduğunu söyledi ve bir reçete dolusu ilaç yazdı… Biri kocamı psikiyatriste götürsün!Araştırmalar, son yıllarda psikiyatristlerin kapısını çalan kadınların en çok kocalarının ilgisizliğinden ve aldatılmaktan şikâyetçi olduklarını gösteriyor. Depresyona giren kadın, soluğu psikiyatristin odasında alıyor. Peki ya erkekler tedavi olmayı niçin kabul etmiyor, “Ben deli değilim ki” diyerek psikiyatriste gitmemek için ayak diretiyor? Acaba birçoğu hasta olduklarının farkında mı, değil? Yoksa erkeklik onurlarına yediremedikleri için mi psikiyatristten kaçıyorlar? Tüm bu sorulara cevap aramak için psikiyatristlerle görüştük. Başakşehir Devlet Hastanesi’nde görev yapan Uzman Psikiyatr Ali Görkem Gençer ve uzun süre Amerika’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönerek Osmanbey’e klinik açan psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Arıkan, erkeklerin neden psikiyatriste gitmekten imtina ettiklerinin cevabını şöyle açıklıyor:Deli damgası yemekten korkuyorlarErkeklerin psikiyatrist ve psikologlarla barışık olmaması aslında pek çok önemli sorunu da beraberinde getiriyor. Şiddete maruz kalan kadın, tedavi olmak için girişimlerde bulunuyor ancak erkek, psikiyatriste gitmediği için evdeki kısır döngü devam ediyor. Böyle bir ortamda kadının iyileşmesi de mümkün olmuyor haliyle. Bu durum, direkt olarak kadına şiddet vakalarını artırıyor, dahası cinayetlere neden oluyor. Psikiyatr Gençer’in kapısını her gün yüze yakın hasta çalıyor. Hastaların büyük bir kısmını kadınlar oluşturuyor. Gençer’in anlattıkları bir hayli üzücü: “Muhafazakâr kadınların önemli bir kısmı, ‘Kocam bana kaba davranıyor.’ diyor. Bazıları da eşlerini göz göre göre kendilerini aldattığını söylüyor. Bu durumu hanımlarından da gizlemiyorlar. Modern bir hayat tarzını benimseyen erkekler eşlerini aldatırken bunu daha fazla gizleme eğilimi içinde.” Tedavi gören kadınların hemen hepsi de aynı dertten muzdarip: Kadınlar, eşlerini bir türlü psikiyatriste getiremiyor. Tedaviyi kabul eden erkeklerden bir kısmı ise bunu bile erkeklik göstergesi olarak sunuyor, psikiyatriste, “Bak ben geldim. Benim bir rahatsızlığım yok. Hadi ne soracaksan sor, gideceğim.” diyor. Bazıları ise eşlerini şikâyet ediyor, mutsuz evliliğin kaynağı olarak hanımlarını gösteriyor.Erkekler, tedaviyi son çare olarak görüyorUzmanlara göre, erkekler psikolojik tedaviyi son çare olarak görüyor. Erkek, ne zaman ki depresyondan dolayı eşi, çocukları, akrabaları ve iş hayatındaki ilişkilerinde bir çıkmaza girer, günlük hayatını devam ettirmekte zorlanırsa ancak o zaman psikiyatriste gitmeye karar veriyor. Gençer, erkeğin nasıl bir ortamda yetiştiğinin önemine işaret ederek şunları söylüyor: “Erkekler eşlerine dini ya da medeni kriterlere göre davranmayabiliyor. Muhafazakar erkekler, eşlerine davranış tarzlarının, inançlarına göre öte alemde sorgulanacağını bilmelerine rağmen hanımlarına kötü davranabiliyor. Erkekler, eşlerinin psikiyatrist karşısında dakikalarca ağladığının farkında değil. Depresyondaki kadınların eşleri genel olarak aynı
Zaman
En Çok Okunan
14.09.2013
DepresyonkadınahasdeğilDepresyon kadına has değil
Depresyon kadına has değil!
Zaman
14.09.2013
02:01
Toplumdaki genel bir yargıdır, erkek adam psikiyatriste mi gider! ‘Ben deli değilim ki’ diyerek tedavi görmeyi reddeden erkekler hasta olduklarının farkında mı değil, yoksa onurlarına yediremedikleri için mi psikiyatristten kaçıyor?Neredeyse son bir yıldır ruh dünyasındaki değişimin farkındaydı. Sürekli mutsuzdu. Eve gelir gelmez yemek yiyor, sonra da oturduğu koltukta uyuyup kalıyordu. İlgisizlikten çocuklar da nasiplenmişti haliyle. En son ne zaman başlarını okşamış, şefkat göstermişti onlara? Şöyle birkaç saniye düşündü, hatırlayamadı. Evin günlük işlerini de umursamaz olmuştu. Faturaları yatırabilmesi için eşinin en az üç-dört kere kendisini ikaz etmesi gerekiyor, market alışverişlerini de eskisi gibi önemsemiyordu. Farkındaydı depresyonda olduğunun. Hayata dair umutları da tükenme noktasına gelmişti. Eşi, uzun süredir, bir psikiyatriste gitmesi için adeta yalvarıyordu lakin bir kulağından giriyor, diğerinden çıkıyordu söylenenler. Dahası, iyi niyetli tavsiyeleri de yanlış anlıyor, anında sinirleniyordu. Dilinden düşürmediği tek bir cümle vardı: “Erkek adam da ruh hastası mı olur, psikiyatriste mi gider!” Acı olan taraf, artık eşine ve çocuklarına da şiddet uygulamaya başlamasıydı. Evdeki en ufak tartışma büyüyor, sonunda kavga kaçınılmaz hale geliyordu. Bir süre sonra eşi de depresyona girdi. Vakit kaybetmeden bir psikiyatristin yolunu tutup, yaşadıklarını bir bir anlattı. Psikiyatrist için şaşırtıcı bir durum değildi. Depresyona giren evin reisi, eşinin de psikolojisini bozmuş, tedavi olmayı reddettiği için de tüm aile bireyleri bu durumdan kendi paylarına düşeni almıştı. Aile büyükleri araya girmiş, psikiyatriste gitmeye ikna olmuştu. Geç de olsa gerçeklerle yüzleşebildi. Doktor, ağır bir depresyonda olduğunu söyledi ve bir reçete dolusu ilaç yazdı… Biri kocamı psikiyatriste götürsün!Araştırmalar, son yıllarda psikiyatristlerin kapısını çalan kadınların en çok kocalarının ilgisizliğinden ve aldatılmaktan şikâyetçi olduklarını gösteriyor. Depresyona giren kadın, soluğu psikiyatristin odasında alıyor. Peki ya erkekler tedavi olmayı niçin kabul etmiyor, “Ben deli değilim ki” diyerek psikiyatriste gitmemek için ayak diretiyor? Acaba birçoğu hasta olduklarının farkında mı, değil? Yoksa erkeklik onurlarına yediremedikleri için mi psikiyatristten kaçıyorlar? Tüm bu sorulara cevap aramak için psikiyatristlerle görüştük. Başakşehir Devlet Hastanesi’nde görev yapan Uzman Psikiyatr Ali Görkem Gençer ve uzun süre Amerika’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönerek Osmanbey’e klinik açan psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Arıkan, erkeklerin neden psikiyatriste gitmekten imtina ettiklerinin cevabını şöyle açıklıyor:Deli damgası yemekten korkuyorlarErkeklerin psikiyatrist ve psikologlarla barışık olmaması aslında pek çok önemli sorunu da beraberinde getiriyor. Şiddete maruz kalan kadın, tedavi olmak için girişimlerde bulunuyor ancak erkek, psikiyatriste gitmediği için evdeki kısır döngü devam ediyor. Böyle bir ortamda kadının iyileşmesi de mümkün olmuyor haliyle. Bu durum, direkt olarak kadına şiddet vakalarını artırıyor, dahası cinayetlere neden oluyor. Psikiyatr Gençer’in kapısını her gün yüze yakın hasta çalıyor. Hastaların büyük bir kısmını kadınlar oluşturuyor. Gençer’in anlattıkları bir hayli üzücü: “Muhafazakâr kadınların önemli bir kısmı, ‘Kocam bana kaba davranıyor.’ diyor. Bazıları da eşlerini göz göre göre kendilerini aldattığını söylüyor. Bu durumu hanımlarından da gizlemiyorlar. Modern bir hayat tarzını benimseyen erkekler eşlerini aldatırken bunu daha fazla gizleme eğilimi içinde.” Tedavi gören kadınların hemen hepsi de aynı dertten muzdarip: Kadınlar, eşlerini bir türlü psikiyatriste getiremiyor. Tedaviyi kabul eden erkeklerden bir kısmı ise bunu bile erkeklik göstergesi olarak sunuyor, psikiyatriste, “Bak ben geldim. Benim bir rahatsızlığım yok. Hadi ne soracaksan sor, gideceğim.” diyor. Bazıları ise eşlerini şikâyet ediyor, mutsuz evliliğin kaynağı olarak hanımlarını gösteriyor.Erkekler, tedaviyi son çare olarak görüyorUzmanlara göre, erkekler psikolojik tedaviyi son çare olarak görüyor. Erkek, ne zaman ki depresyondan dolayı eşi, çocukları, akrabaları ve iş hayatındaki ilişkilerinde bir çıkmaza girer, günlük hayatını devam ettirmekte zorlanırsa ancak o zaman psikiyatriste gitmeye karar veriyor. Gençer, erkeğin nasıl bir ortamda yetiştiğinin önemine işaret ederek şunları söylüyor: “Erkekler eşlerine dini ya da medeni kriterlere göre davranmayabiliyor. Muhafazakar erkekler, eşlerine davranış tarzlarının, inançlarına göre öte alemde sorgulanacağını bilmelerine rağmen hanımlarına kötü davranabiliyor. Erkekler, eşlerinin psikiyatrist karşısında dakikalarca ağladığının farkında değil. Depresyondaki kadınların eşleri genel olarak aynı
Zaman
Ana Sayfa
14.09.2013
DepresyonkadınahasdeğilDepresyon kadına has değil
Ali Çolak - Sonrası anne!
Zaman
14.09.2013
01:58
Baba evlerini yaşatan, ancak ve yalnız annelerdir. Zira, anne hayattaysa, babanız bütün bütün ölmüş sayılmaz. Evinin direğini yitirmiş çoğu kadın, bizim idrak edemeyeceğimiz bir marifetle, evde onu, kimselere görünmez, yalnız kendisinin görüşüp halleşebildiği esatiri bir varlık gibi yaşatır. Hayır, hayır… Rahmetli eşinin hatırasını yaşatmak kabilinden bir şey değildir bu. Basbayağı, şu bildiğimiz yaşamaya benzer, sanki yarı canlı, yarı ruhani ikinci bir hayat… Bunu nereden mi biliyoruz? Bir elmanın geri kalan yarısı olarak, birlikte kurdukları düzene asla ihanet etmezler de ondan… O evin işleyişini, göreneğini, zaman içinde oluşmuş sabitlerini; eşyanın yerini ve kullanım şeklini, başkalarına karşı geliştirilen davranış biçimlerini bir gram şaşmaksızın devam ettirirler. ‘Babanız böyle isterdi’ derler zaman zaman. ‘O sevmezdi böyle şeyleri’ diye yakınırlar yahut ‘babanız çok severdi bunu...’ derler gözleri ışıldayarak. Onun, kendisini bir yerlerden gözetleyip durduğunu bilir gibi... Bir de şuradan biliriz ki, böyle anneler, kocasını ikinci bir hayatı taşır gibi kendi tasarrufunda yaşatırlar da bunu etrafına sezdirmezler. Kimseciklerin olmadığı zamanlarda, bir köşeye çekilip yahut dua eder gibi ellerini açarak, onunla, evin babasıyla konuşmaya dururlar. “Ne vardı koyup gidecek bizi” derler. Halini hatırını sorarlar onun. Kimselere diyemediklerini, kör kuyulara atar gibi içlerine bastırıp durduklarını söyleyip, kimileyin ince ince gözyaşı döktükleri olur. “Kimim var senden başka, kimlere diyeyim!” Hatta çatının kırık kiremitlerini, budanmayan asmaları, kendi diz ağrılarını ve çocukların hoyratlığını tutup ona şikâyet ettikleri de olur. Bütün bunlar, tenha zamanlarda, kendi başına kalışlarda yapılan dertleşmelerden ibarettir ve dışarıya, evlatlara bile fark ettirilmez. Bana öyle gelir ki, kimi daha ömrünün baharında, yirmilerinde, birkaç çocukla dul kalmış nice yürekli kadını belki yarım asır ayakta tutan kuvvet, eşiyle kurduğu bu ‘gizli ilişki’, onu evin içinde, yanı başında hissedebilme yeteneğidir. Bu suretle pes etmeden, vazgeçmeden ve asla yıkılmadan evi çekip çevirir, çocuklarını büyütürler. Doğrusu bu, Allah’ın yalnız kadınlara bahşettiği bir kabiliyettir ve mayası inanç, sabır ve özveriyle karılmıştır. Bir erkeğin asla anlayamayacağı, hayal bile edemeyeceği bir vaziyettir. Hiçbir erkek, küçücük çocuklarla, bir evin düzenini elli yıl muhafaza ederek çarkı döndüremez. İşte bu yüzden dostlarım, anneniz yaşıyorsa, baba evi aynı düzen ve bereketiyle ayakta demektir. Ona hiçbir şey olmaz… Çünkü o evin odalarında, her şeyi sakınan, koruyan, özüne sadık kalarak tazeleyen ve ocağı birlikte tüttürdüğü eşinin el emeğini, gözünün nurunu muhafaza eden biri gezinmektedir. Siz bilmeseniz de hiç fark etmeseniz de onlar birlikte kurdukları yuvayı yine el birliğiyle konuşa görüşe yaşatmaktadır. Anadolu’da erkeklerin eşlerine ‘ev sahibi’ diye hitap etmeleri boşuna değildir. Evet, ev ‘baba evi’ gibi görülür ama aslında her şeyi muhafaza eden ve gemiyi yürüten, daima içeride ve bir adım geride kalmayı tercih eden ‘anne’den başkası değildir. Baba gider, ‘ev sahibi’ ocağı aynı görkemiyle tüttürmeye devam eder. Baba ocağına her gidişinizde kapıyı anneniz açıyor ve sizi karşılıyorsa, dünyanın bütün hazinelerine sahipsiniz demektir. Baba evi, sonsuz saadetler kaynağıdır çünkü. İnsan, hiçbir mekânda orada yaşadığı kadar rahat, orada bulunduğu kadar mesut, orada olduğu kadar çocuk değildir. Orada bütün yoksullar zengin, bütün dertliler huzurlu ve bütün günahkârlar temizdir. Var olsun ve uzun yaşasın anneler… Bir gün annenizi yitirir ve evin kapısını kendi anahtarınızla açacak olursanız, o zaman her şey değişecektir. Sizi, dilsiz eşyalar ve karanlık köşeler karşılayacaktır. ‘Ev sahibi’, babanızdan son kalanları da yanına alıp gitmiştir artık. Odalarda konuşan kimse kalmamıştır. Bir zaman gider gelirsiniz. Sonra her şey hatıra olur… ‘Aradan zaman, bir hayli zaman geçti’ diye dertlenirsiniz. Hayat, zaten bir hatıradır, alışırsınız!
Zaman
Köşe Yazıları
14.09.2013
AliÇolak-SonrasıanneAli Çolak - Sonrası anne
Toplam "141" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti