Habergec.Com Aranan Kelimeler:edilecekse Değerlendirme: 10 / 10 170195
habergec.com
23.07.2014 Çarşamba
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

edilecekse

ŞİMDİ TERCİH ZAMANI
Zaman
05.07.2014
02:08
Sevgili üniversite adayları, yapacağınız tercihlerdeki ayrıntılar, size yeni ufuklar açabileceği gibi hiç beklemediğiniz bir ortamla karşı karşıya kalmanıza da sebep olabilir. “Üniversite olsun da, neresi olursa olsun!” düşüncesi yanlış adımların atılmasını doğurur. Kaybedilen yıllar, sonradan gitmeyi arzuladığınız bölümleri kazanamama, sevilemeyen meslekler, önünüze çıkan maddî sıkıntılar üniversite hayatınızın da sonu olur. Bu nedenle tercih yapmadan önce kendinize bazı sorular sormalı ve bunların cevaplarını vermelisiniz. Üniversite seçimi özellikle iş hayatının ilk yıllarında fazlasıyla gerekli olabilir.Tercih öncesi hazırlık yapın Bilinçli tercih yapmak için tercih öncesi mutlaka ön hazırlık yapmak gerekiyor. Her sene tercih döneminde ön hazırlığı olmayan öğrenciler zaman darlığının da etkisi ile yanlış tercihlerde bulunabiliyorlar. Adayların, tercihlerini belirlemeden önce tercih etmek istediği programların bulunduğu üniversitelerin internet sayfasında yer alan bilgileri dikkatle incelemeleri, ilgili üniversitelerden ayrıntılı bilgi almaları yararlarına olacaktır. Bu konuda üniversitelerin broşürlerinden, daha önce yerleşmiş tanıdık öğrencilerden tavsiye alınarak, bilgi sahibi olunabilir. Başarı sıralamasını göz önünde tutun Tercih sıralaması önce isteklere, sonra da bölümlerin 2013 yılındaki başarı sıralamasına göre yapılmalıdır. Ancak 2014 ÖSYS’de üniversite toplam kontenjanları yüzde 9,7 artış olmasına rağmen 4 yıllık lisans programlarında kontenjan sınırlamasına gidildi. Bu yüzden adayların, tercih listesini belirlerken geniş bir yelpaze oluşturmalarında fayda var. “Alışırım” düşüncesi yanlış Üniversite tercihlerinin oluşturulmasında birinci belirleyici etken istekler olmalıdır. İsteklerin belirlenmesinde adayın kendini tanıması, yeteneklerini keşfetmesi, çalışmak istediği mesleğin özelliklerini bilmesi önemli olmaktadır. Örneğin öğrenci mimar olmayı çok istiyor olabilir. Ama puanı endüstri mühendisliğine de yetmektedir. Çevrenin de etkisiyle öğrenci ilk tercihine çok istediği mimarlığı değil, endüstri mühendisliğini yazıyor. Sonuçta aday, endüstri mühendisliğine yerleşiyor ama daha birinci sınıfın sonuna gelmeden çok büyük bir hata yaptığını anlıyor. Bazıları ise ‘alışırım’ diye işi mezun olmaya kadar götürüyor ve ömür boyu süren bir mutsuzluk girdabına kapılıyor. Bundan dolayı aday, istemediği, çevresinden etkilenerek tercih listesine koyduğu bölümleri çıkarmalıdır. Tercihte şehir mi üniversite mi önemli? Adaylar çoğu zaman yaşadığı ildeki üniversiteleri tercih etme eğiliminde. Öğrencinin kapasitesi ve yeteneği daha kaliteli bir üniversiteyi kazanmaya elverişli ise ailesi veya arkadaşları öğrenciyi bu seçiminden alıkoymamalı. Bu gibi durumlarda öğrenci, aile ve rehber öğretmen ortak bir anlayışla karar vermeli. Bazı meslekler vardır ki, mezun olunan üniversitenin ismi, iş yaşamına geçildiğinde bir referans oluşturmaktadır. Fakat bu durum her meslek için geçerli değildir. Örneğin, ilaç ihtiyacı olan bir müşteriyi eczacının diploma notu veya mezun olduğu üniversite pek ilgilendirmemektedir. Bu yüzden öğrencinin, bulunduğu ilde okuma fikri, eğer çok özel bir neden yoksa vazgeçilmez bir amaç haline gelmemelidir. Anne-babalar yol gösterici olmalı Gençlerimiz tercih yaparken başta aileleri olmak üzere çevrelerindeki insanların etkisi altında kalabiliyorlar. Bazen anne-babalar, yapamadıkları meslekleri, çocuklarında görmek için, çocuklarına baskı yapabiliyorlar. Gençlerimiz de okumaları için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan ailelerini mutlu etmek için onların tercihlerini dikkate alıyorlar. Sonuç olarak, okulu bitirip mesleğe atıldıktan sonra ailelerinin isteğiyle yapılan meslek seçiminin hatalı olduğunun farkına varıyorlar. Çünkü o mesleği yapmaktan zevk alamıyorlar. Tercih yapma konusunda ailelere düşen görev sadece yol gösterici olmalarıdır. *FEM Yayınları Rehberlik KoordinatörüBir üniversite değerlendirilirken şu soruların cevaplarını aramalısınız: Bölüm bitirildiğinde istihdam imkânı nelerdir? İl içi tercih yapılacaksa, seçilecek bölümler hangi ilçede öğrenim veriyor? Üniversiteye ulaşım imkânları nasıl? Öğretim kadrosu nasıl? Yatay geçiş (bölümler arası geçiş) ya da çift anadal (2 bölümü aynı anda okumak) programları var mı? Yabancı dile hazırlık programları var mı? Vakıf üniversitesi tercih edilecekse (ücretli ise) ücretleri ne kadar? Burslu programını seçecekseniz bursların devam koşulları neler? Barınma ve burs imkânı sağlanabiliyor mu? Mezunlarına iş imkânı sağlamada ne derece etkili? Teorik eğitimle hayatındaki pratiği birleştirebilmiş mi? gibi soruların cevabını öğrenmeye çalışıp ondan sonra tercihler şekillendirilmelidir. Aksi takdirde kazanılan ve bitiri- len bölüm, üniversite adaylarını hayal kırıklığına uğratabilir.
Zaman
Eğitim
05.07.2014
ŞİMDİTERCİHZAMANIŞİMDİ TERCİH ZAMANI
Okay Karacan - ÇALAKALEM SON BAKIŞ
Zaman
20.05.2014
02:14
Ne yazık ki Soma’da kardeşlerimizi kaybettiğimiz bir haftanın ardından futbol yazmak, konuşmak kolay değil..Oturup tahlil yapmak hiç değil.. O kahraman çocuklara Allah’tan rahmet diliyorum.Keşke bugün gökyüzünü görebiliyor, yavrularının kokusunu alabiliyor olsalardı.Futbol dünyasının duyarlılığı tek tesellimiz oldu..Tatsız geçen son haftaya değil de kısaca genel olarak lige bakalım..İ.B.B ve Balıkesir’den sonra Mersin’e de ‘hoş geldin’ diyelim. Akdeniz Oyunları nedeniyle inşa edilen yeni stadyum umarım Mersin futbolunda yeni bir dönemin açılmasına neden olur. Gelecek yıl Süper Lig’in portföyüne yepyeni bir stadyum daha katılmış olacağı için sevinirken son maçta kaybeden Samsunspor’a da ‘geçmiş olsun’ diyelim. Umarım bu köklü üst lig tecrübesi yüksek kulübümüz kısa süre içinde yeniden hak ettiği yere geri döner.Birkaç aydır sürekli dile getirdiğimiz gibi ‘ligden düşecek takımlar hangileri olursa olsun üzüleceğiz’ demiştik. Zira hepsi potansiyel olarak ligde kalabilecek kapasitede kadrolara sahiptiler. Antalya, Kayseri ve Elazığ’a geçmiş olsun. Futbol potansiyelinizi değil potansiyel enerjinizi hareket enerjisine nasıl geçirdiğinize göre ödül veriyor. Sergen Yalçın’ın yaptıkları buna bir örnektir. Takıma gelip düşme potasından yukarı taşıyan Yalçın ayrıldıktan sonra sadece iki puan alabilmiş olmalarının bir anlamı olsa gerek.İzlenmeye değer bir yeni sezona geri sayıma şimdiden başladık. Geri dönüp neler olduğuna bakmanın tam zamanı.Öncelikle şampiyonluk yarışı takımlarının Avrupa ile ligi beraber götürme konusundaki sıkıntılarına yine tanık olduk. Galatasaray Avrupa ve Kupa derken ligi alabileceği en iyi derece ile bitiremedi. Teknik adam tercihinin hatalı olduğunu düşünmeyi şimdilik bırakalım. Takım deplasmanlarda tel tel dökülürken Mancini tercihini acımasızca eleştirmiştik. Bir kupa kazanıp lig ikinciliği ile Avrupa’ya gittiklerine göre Mancini değerlendirmesi için gelecek sezon performansına da bakmak gerekecek. Tabii sürpriz bir kararla gönderilmezse..Fenerbahçe Avrupa seyahatleri olmadan dingin bir sezonu geniş bir kadroyla götürmenin rahatlığıyla şampiyonluğa ulaştı. Gelecek yıl aynı şekilde kadroyu koruyup takviye ederse başarıyı tekrar etme şansı çok yüksek. Bu durumda gelecek yılın hesapları yapılırken şampiyon adaylarının Fenerbahçe’nin bu durumuna göre pozisyon alması şart hale geliyor.Beşiktaş bir önceki yılın takımını takviyelerle geliştirmişti. İyi başlayıp kötü bitirdi. Üçüncü sıra başarı olarak kabul edilemeyeceği gibi stadyum sorunlarıyla boğuşuyor olmasına rağmen üçüncü olmasını başarı kabul edenlere de itiraz etmem. Ne var ki gelecek yılın planlamasında bir iki takviye ötesinde köklü bir zihinsel değişime gitmeleri gerekecek.Önder Özen’in sezon başında teknik direktörlük yapacağım ama bu Beşiktaş olmayacak, sözleri bir kez daha gözden geçirilmelidir. En azından Bilic ile devam edilecekse Özen’in aktif ikinci adamlığa soyunması için yönetimin telkini yerinde olur. Beşiktaş bu yıl birçok maçı Bilic’in oyuna müdahale eksiklikleri nedeniyle kaybetti. Hatta Fernandes’e gereksiz yere uzun süre tahammül etmesini bile onun gereksiz iyi niyetiyle açıklayabiliriz.Trabzonspor’un da Beşiktaş’tan farkı yok. Son üç yılın hatalarıyla yoğrulan takımın kendine gelme süreci başladı. Yepyeni genç adamların oluşturduğu ideal yolu kaybetmeden harika bir gelecek sezon çıkartabilirler. Birbirinden istekli ve yetenekli bir genç takım oldular. Bu ivmeyi üzerlerine şampiyonluk baskısı yüklemeden cesaretlendirip kullanmak Trabzonspor’un geleceği olacaktır.Carlos’un Sivas’ta kalması Türk futbolu için harika olur. Pozitif oyunu, cesur ofansif futbolu bir başka yorumladı Carlos. Şota’nın kendini bir parça geliştirmesi gerekiyor. Elindeki yetenekli kadroyu daha iyi kullanmalıydı. Belki iyi bir yardımcı hocaya ihtiyacı var. Kasımpaşa, Gençlerbirliği, Akhisar, Karabük bu ligin ekonomik sorunları olmayan kulüpleri olarak görülüyor ve onların büyümesine Türk futbolunun ihtiyacı var.Hamza Hamzaoğlu sonrası dönemin Akhisar’ın bu ligin gediklisi olup olmayacağını belirleyeceği açıkça ortada. Rasyonel yönetim devam ettiği sürece takımın başına kim gelirse gelsin denk bütçe ve haddini bilen karakterleriyle örnek kulüp olmaya devam edeceklerdir.Karabükspor adım adım ilerliyor. Kafkas hoca için gelecek harika şeyler getirebilir. Onun da işini iyi yapan bir yönetim ile çalışması büyük avantajı. Sakin Karabük’ün biraz daha agresif olmaya daha fazla istemeye ihtiyacı var. Bu yıl sakatlıkların üstesinden gelmiş olsalar Avrupa biletini rahatlıkla alabilirlerdi.Kısa kısa akılda kalanları yazdım. Daha detaylı tahlillerle buluşmak dileğiyle tüm takımlara ve hakemlere geçmiş olsun iyi tatiller dileyelim..
Zaman
Köşe Yazıları
20.05.2014
OkayKaracan-ÇALAKALEMSONBAKIŞOkay Karacan - ÇALAKALEM SON BAKIŞ
Bartın Ulus Belediyesi otel inşaatı sürüyor!
Emlak Kulisi
30.04.2014
02:59
AK Parti Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç, Ulus Belediyesi’ne ait otel inşaatında incelemelerde bulunarak, otelin eksikliklerinin biran an önce giderilip hangi hizmete tahsis edilecekse ona göre hizmete açılması gerektiğini söyledi...
Emlak Kulisi
Emlak
30.04.2014
BartınUlusBelediyesiotelinşaatısürüyorBartın Ulus Belediyesi otel inşaatı sürüyor
Turhan Bozkurt - 10 Yuvacık'a bedel kefalet
Zaman
25.04.2014
02:10
İhalesi aylar evvel yapılmış projelere getirilen Hazine garantisi, hepimizi alınacak kredilerin tabii kefili yapacak.Hani kanunlar geriye doğru işletilmezdi? 3. havalimanı, 3, köprü, Gebze-İzmir otoyolu (Körfez geçişi dahil), Avrasya tüneli, şehir hastaneleri gibi toplamda 50 milyar doları bulan projelerin kredi sözleşmesinde 77 milyon kefil olacak. Ufukta beliren Kanal İstanbul ve diğer ihaleleri alanlar da aynı garantiyi seve seve kullanacaktır. Yönetmelikte, tamamlanmış ihaleler istisna tutulmalıydı. İlle de tatbik edilecekse ihalelerin yenilenmesi lazım. Böyle bir garanti söz konusu olsaydı verilecek fiyat çok farklı olacaktı. Kamunun asgari maliyetle azami fayda sağlaması adına yönetmelikteki bu çarpıklık giderilmeli.Bu arada hangi projeye kefil olduğumuzu bilmeden bu kefalete imza atacağız. Zira hangi firmanın garanti aldığı Resmi Gazete’de yayımlanmayacak. Anlayacağınız büyük bir gizlilik içinde yürütülecek milyar dolarlık kredilere kefalet işlemleri. İster ferdî ister umumî kefalet müessesesinde böyle ucube bir emsal yok. Buna da itirazımız var. Hükümetin son adımı için ‘adrese teslim kıyak’ tespitinde ısrar ediyorum. Hazine’nin satın alma garantisi zaten bahse konu ihalelerde ziyadesiyle mevcut. Mesela 3. havalimanında ‘25 yıllık işletme süresince her yolcu başına 20 Euro tarife garantisi verildi. 12 yıl boyunca 6,3 milyar Euro gelir taahhüt edildi. Yıllık tahminî gelir garanti edilenin altında kalırsa farkı devlet işletmeciye ödeyecek. Bir başka ifadeyle, ‘Tesisi tamamla, hizmete aç. İşletme risklerini devlete bırak.’ Özel sektörü teşvik açısından makul karşılanan uygulamada çok radikal değişikliğe gidiliyor. Son değişiklikle büyük ihale alan firmalara satın almanın yanında finansmanı geri ödeme garantisi verildi. Krediyi bu şartlarda alan bir şirket farklı sebeplerle battığında borcu Hazine ödeyecek. Hazine piyasadan borçlanarak olmayan tesise para yatıracak.Faiz lobisinden müşteki olanlar nasıl karşılar bilemem, ancak özel sektöre verilecek garantinin faturası çok ağır olacak. KİT’ler ya da belediyeler kredi batırdığında Hazine onların vergi gelirleri gibi birtakım kalemlerine el koyarak amme alacağını tahsil ediyordu. Şirket battığında, patronun kalan son varlıklarını çaycısına, yeğenine devrettiği anlaşıldığında çok geç olmayacak mı? Nasıl tahsil edeceksiniz milyarlarca doları? Hazine muhtemel batıkların tahsili için ‘Uzan Yasası’ diye bilinen ve fona devredilen bankaların sahiplerinden alacakların tahsilinde TMSF’ye fevkalade yetkiler tanıyan düzenlemenin benzerini şimdiden hazırlasın. Hatta başlamışken özel kesimin yurtdışından borçlanmasına da garanti verilsin.1988’de inşasına başlanan ve 10 yılda tamamlanabilen İzmit Yuvacık Barajı’nın Hazine’ye maliyeti 4,7 milyar doları buldu. Temel atarken maliyet satırında 864 milyon dolar yazıyordu. Ankara’daki hesap nehirde kayboldu. Fatura kabardı. Hazine garantör olduğu için kullanılamayan suya hâlâ para ödeniyor. En az 10 Yuvacık faturasına hazır olalım. Tekrar düşünün: 50 milyar dolara kefil olur musunuz? İmtiyazlı şirketler üzerinden yeni bir sermaye grubu tesis edilirken ülkenin istikbali ipotek altına alınıyor. Derenin taşı ile derenin kuşunu vuranlar; hani bu projeler yapılırken devletin kasasından tek bir kuruş çıkmayacaktı? Ekonominin, kuralsızlığa, adaletsizliğe tahammülü yoktur. Çetrefilli yönetmeliği çıkardığınıza, bizleri de kefil yazdığınıza göre şu kadarcık söze müsaade buyurun: Madem kefalet bizden yap-işlet-devret modelini yap-işlet-devlet modeli diye değiştirin. Hiç olmazsa namımız yürüsün.
Zaman
En Çok Okunan
25.04.2014
TurhanBozkurt-10YuvacıkabedelkefaletTurhan Bozkurt - 10 Yuvacıka bedel kefalet
Turhan Bozkurt - 10 Yuvacık'a bedel kefalet
Zaman
25.04.2014
02:10
İhalesi aylar evvel yapılmış projelere getirilen Hazine garantisi, hepimizi alınacak kredilerin tabii kefili yapacak.Hani kanunlar geriye doğru işletilmezdi? 3. havalimanı, 3, köprü, Gebze-İzmir otoyolu (Körfez geçişi dahil), Avrasya tüneli, şehir hastaneleri gibi toplamda 50 milyar doları bulan projelerin kredi sözleşmesinde 77 milyon kefil olacak. Ufukta beliren Kanal İstanbul ve diğer ihaleleri alanlar da aynı garantiyi seve seve kullanacaktır. Yönetmelikte, tamamlanmış ihaleler istisna tutulmalıydı. İlle de tatbik edilecekse ihalelerin yenilenmesi lazım. Böyle bir garanti söz konusu olsaydı verilecek fiyat çok farklı olacaktı. Kamunun asgari maliyetle azami fayda sağlaması adına yönetmelikteki bu çarpıklık giderilmeli.Bu arada hangi projeye kefil olduğumuzu bilmeden bu kefalete imza atacağız. Zira hangi firmanın garanti aldığı Resmi Gazete’de yayımlanmayacak. Anlayacağınız büyük bir gizlilik içinde yürütülecek milyar dolarlık kredilere kefalet işlemleri. İster ferdî ister umumî kefalet müessesesinde böyle ucube bir emsal yok. Buna da itirazımız var. Hükümetin son adımı için ‘adrese teslim kıyak’ tespitinde ısrar ediyorum. Hazine’nin satın alma garantisi zaten bahse konu ihalelerde ziyadesiyle mevcut. Mesela 3. havalimanında ‘25 yıllık işletme süresince her yolcu başına 20 Euro tarife garantisi verildi. 12 yıl boyunca 6,3 milyar Euro gelir taahhüt edildi. Yıllık tahminî gelir garanti edilenin altında kalırsa farkı devlet işletmeciye ödeyecek. Bir başka ifadeyle, ‘Tesisi tamamla, hizmete aç. İşletme risklerini devlete bırak.’ Özel sektörü teşvik açısından makul karşılanan uygulamada çok radikal değişikliğe gidiliyor. Son değişiklikle büyük ihale alan firmalara satın almanın yanında finansmanı geri ödeme garantisi verildi. Krediyi bu şartlarda alan bir şirket farklı sebeplerle battığında borcu Hazine ödeyecek. Hazine piyasadan borçlanarak olmayan tesise para yatıracak.Faiz lobisinden müşteki olanlar nasıl karşılar bilemem, ancak özel sektöre verilecek garantinin faturası çok ağır olacak. KİT’ler ya da belediyeler kredi batırdığında Hazine onların vergi gelirleri gibi birtakım kalemlerine el koyarak amme alacağını tahsil ediyordu. Şirket battığında, patronun kalan son varlıklarını çaycısına, yeğenine devrettiği anlaşıldığında çok geç olmayacak mı? Nasıl tahsil edeceksiniz milyarlarca doları? Hazine muhtemel batıkların tahsili için ‘Uzan Yasası’ diye bilinen ve fona devredilen bankaların sahiplerinden alacakların tahsilinde TMSF’ye fevkalade yetkiler tanıyan düzenlemenin benzerini şimdiden hazırlasın. Hatta başlamışken özel kesimin yurtdışından borçlanmasına da garanti verilsin.1988’de inşasına başlanan ve 10 yılda tamamlanabilen İzmit Yuvacık Barajı’nın Hazine’ye maliyeti 4,7 milyar doları buldu. Temel atarken maliyet satırında 864 milyon dolar yazıyordu. Ankara’daki hesap nehirde kayboldu. Fatura kabardı. Hazine garantör olduğu için kullanılamayan suya hâlâ para ödeniyor. En az 10 Yuvacık faturasına hazır olalım. Tekrar düşünün: 50 milyar dolara kefil olur musunuz? İmtiyazlı şirketler üzerinden yeni bir sermaye grubu tesis edilirken ülkenin istikbali ipotek altına alınıyor. Derenin taşı ile derenin kuşunu vuranlar; hani bu projeler yapılırken devletin kasasından tek bir kuruş çıkmayacaktı? Ekonominin, kuralsızlığa, adaletsizliğe tahammülü yoktur. Çetrefilli yönetmeliği çıkardığınıza, bizleri de kefil yazdığınıza göre şu kadarcık söze müsaade buyurun: Madem kefalet bizden yap-işlet-devret modelini yap-işlet-devlet modeli diye değiştirin. Hiç olmazsa namımız yürüsün.
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
TurhanBozkurt-10YuvacıkabedelkefaletTurhan Bozkurt - 10 Yuvacıka bedel kefalet
Turhan Bozkurt - 10 Yuvacık'a bedel kefalet
Zaman
25.04.2014
02:10
İhalesi aylar evvel yapılmış projelere getirilen Hazine garantisi, hepimizi alınacak kredilerin tabii kefili yapacak.Hani kanunlar geriye doğru işletilmezdi? 3. havalimanı, 3, köprü, Gebze-İzmir otoyolu (Körfez geçişi dahil), Avrasya tüneli, şehir hastaneleri gibi toplamda 50 milyar doları bulan projelerin kredi sözleşmesinde 77 milyon kefil olacak. Ufukta beliren Kanal İstanbul ve diğer ihaleleri alanlar da aynı garantiyi seve seve kullanacaktır. Yönetmelikte, tamamlanmış ihaleler istisna tutulmalıydı. İlle de tatbik edilecekse ihalelerin yenilenmesi lazım. Böyle bir garanti söz konusu olsaydı verilecek fiyat çok farklı olacaktı. Kamunun asgari maliyetle azami fayda sağlaması adına yönetmelikteki bu çarpıklık giderilmeli.Bu arada hangi projeye kefil olduğumuzu bilmeden bu kefalete imza atacağız. Zira hangi firmanın garanti aldığı Resmi Gazete’de yayımlanmayacak. Anlayacağınız büyük bir gizlilik içinde yürütülecek milyar dolarlık kredilere kefalet işlemleri. İster ferdî ister umumî kefalet müessesesinde böyle ucube bir emsal yok. Buna da itirazımız var. Hükümetin son adımı için ‘adrese teslim kıyak’ tespitinde ısrar ediyorum. Hazine’nin satın alma garantisi zaten bahse konu ihalelerde ziyadesiyle mevcut. Mesela 3. havalimanında ‘25 yıllık işletme süresince her yolcu başına 20 Euro tarife garantisi verildi. 12 yıl boyunca 6,3 milyar Euro gelir taahhüt edildi. Yıllık tahminî gelir garanti edilenin altında kalırsa farkı devlet işletmeciye ödeyecek. Bir başka ifadeyle, ‘Tesisi tamamla, hizmete aç. İşletme risklerini devlete bırak.’ Özel sektörü teşvik açısından makul karşılanan uygulamada çok radikal değişikliğe gidiliyor. Son değişiklikle büyük ihale alan firmalara satın almanın yanında finansmanı geri ödeme garantisi verildi. Krediyi bu şartlarda alan bir şirket farklı sebeplerle battığında borcu Hazine ödeyecek. Hazine piyasadan borçlanarak olmayan tesise para yatıracak.Faiz lobisinden müşteki olanlar nasıl karşılar bilemem, ancak özel sektöre verilecek garantinin faturası çok ağır olacak. KİT’ler ya da belediyeler kredi batırdığında Hazine onların vergi gelirleri gibi birtakım kalemlerine el koyarak amme alacağını tahsil ediyordu. Şirket battığında, patronun kalan son varlıklarını çaycısına, yeğenine devrettiği anlaşıldığında çok geç olmayacak mı? Nasıl tahsil edeceksiniz milyarlarca doları? Hazine muhtemel batıkların tahsili için ‘Uzan Yasası’ diye bilinen ve fona devredilen bankaların sahiplerinden alacakların tahsilinde TMSF’ye fevkalade yetkiler tanıyan düzenlemenin benzerini şimdiden hazırlasın. Hatta başlamışken özel kesimin yurtdışından borçlanmasına da garanti verilsin.1988’de inşasına başlanan ve 10 yılda tamamlanabilen İzmit Yuvacık Barajı’nın Hazine’ye maliyeti 4,7 milyar doları buldu. Temel atarken maliyet satırında 864 milyon dolar yazıyordu. Ankara’daki hesap nehirde kayboldu. Fatura kabardı. Hazine garantör olduğu için kullanılamayan suya hâlâ para ödeniyor. En az 10 Yuvacık faturasına hazır olalım. Tekrar düşünün: 50 milyar dolara kefil olur musunuz? İmtiyazlı şirketler üzerinden yeni bir sermaye grubu tesis edilirken ülkenin istikbali ipotek altına alınıyor. Derenin taşı ile derenin kuşunu vuranlar; hani bu projeler yapılırken devletin kasasından tek bir kuruş çıkmayacaktı? Ekonominin, kuralsızlığa, adaletsizliğe tahammülü yoktur. Çetrefilli yönetmeliği çıkardığınıza, bizleri de kefil yazdığınıza göre şu kadarcık söze müsaade buyurun: Madem kefalet bizden yap-işlet-devret modelini yap-işlet-devlet modeli diye değiştirin. Hiç olmazsa namımız yürüsün.
Zaman
Ana Sayfa
25.04.2014
TurhanBozkurt-10YuvacıkabedelkefaletTurhan Bozkurt - 10 Yuvacıka bedel kefalet
Muhafazakâr kesim mitosu
Zaman
22.04.2014
02:09
Zaman zaman Etyen Mahçupyan’la sürdürdüğümüz yorum çekişmeleri kimileri tarafından “Tezini tek bir cümle ile çürüttü” gibi gerçekten eğlenceli bulduğum ifadelerle alıntılanıyor.Onlar ad ve soyadını yazmaktan çekinen, beni gülümseten ve tribün seyircilerini andıran bir grup. Mahçupyan ise perdeyi tümüyle yırtmadan ve kabalaşmadan tartışmayı sürdürebilen bir yazar. Hakarete varmayan üslup devam ettirildiği müddetçe fikirlerin çatışmasından ancak hakikat doğar diye düşünmekteyim. Yine de bir çekince belirtmekte fayda mülahaza ediyorum. Mahçupyan, yazılarımdaki yorumları çarpıtmadan kullansa kendi konumuna daha uygun bir nezakette davranmış olur. Çünkü çarpıtmak kendisi için olumsuz bir mana üretiyor, adeta çaresizlik izlenimine yol açıyor. Örneğin 13 Nisan tarihli yazımda son seçimler için “aslında AKP kaybetti” diye yazmadığım hatta o yazıda “aslında” kelimesini bile kullanmadığım halde, bu değiştirilmiş yorumu tırnak içine alarak, üçüncü şahıslara “parti seçimi kaybetti aslında” demişim gibi sunmak entelektüel etiğe uygun bir tutum değil. Kazanmak başkadır, kendi içinde hedeflediğin başarıyı tutturmak başka. AK Parti 17 Aralık’tan önce çıtayı % 53-55’e kadar yükseltmişti, hatta bunu doğrulayan anket sonuçları vardı. Üç ay gibi kısa bir sürede % 43,3’e düşerek 10 puana yakın oy yitirmek seçim kazanma halini ortadan kaldırmaz, sadece partinin hedefleri bakımından istediği başarıyı elde edemediğini gösterir demiştim. İktidar partisi seçimi kazandı ama 3 ayda 3 milyona yakın AK Parti seçmeninin tercihini değiştirmesi, düşünülmesi gereken bir husustur diyorum. Mahçupyan’ın bu kadar basit bir tespiti anlama(mış) gibi yapması kaçak güreşmeye benzer ve bu durum yakışık almaz. Bu yoruma katılmıyorsanız yapacağınız şey bellidir: AKP’nin bu kadar oy yitirmediğine hatta oylarını artırdığına dair bir iddia geliştirirsiniz. Fakat Mahçupyan, bana cevaben kaleme aldığı yazıda tartışmayı “kazananlar-kaybedenler” basitliği veya bayağılığı içinde bütünüyle karşıtlık çifti yaklaşımına indirgiyor ve “aslında AKP kaybetti” demişim gibi muhayyel iddiayı iki defa aksettirerek oyunu kurallarına göre oynamıyor. Böylece dikkati başka yöne çekerek yazıdaki temel iddiaya cevap vermekten kaçınıyor. Fikir üretmek yerine şahsımla ilgili yakıştırma ve tavsiyede bulunuyor ki, bunun tartışmayı kişiselleştirici bir sapma (yan yola sapma) olduğunu düşünüyorum. Hatta bu kişiselleştirmenin pek asil bir tavır olmadığı kanaatindeyim. Sayın Mahçupyan’ın kim ve ne olduğunu irdelemeksizin doğrudan yazdıklarını ele almaya gayret ediyorum. Buna karşılık kendisi sadece yazımın muhtevasına cevap vermek yerine “Polemik arayışlarında bu sayfada karşımıza çıkan Uğur Kömeçoğlu söz konusu ihtiyacın akademik alanda tetiklediği bir kaleme benziyor” diye yazınca, ben de kendisinin milletvekilliği ya da başka bir konumun peşinde olduğuna dair söylentilerin etrafta dolaştığına ve acaba kendisini neyin tetiklediği sorusuna binaen başka türlü saptamalar yapabilirim. Ancak bunlara inanmak istemiyorum, zira bu kadar menfaat eksenli olabileceğini sanmıyorum. Fakat şahsi sataşmalara kapı aralamaya devam edilecekse bu hakkımı saklı tuttuğumu belirtmeliyim. Bu nedenle sadece yazdıklarım üzerinden yazı geliştirilmesi herkesi memnun edecektir. Şimdi gelelim asıl konumuza. Temelde sorun şu ki Gezi’den beri Mahçupyan’dan beklenen tarafsız, objektif ve daha soğukkanlı analizlerle karşılaşmak mümkün olmuyor. Sebebi belirsiz bazı heyecanlarına gem vuramayan bir yazar izlenimi bırakıyor okuyucu üstünde. Çünkü iktidar partisinin seçim başarısını “halk ihtilali” diye anlatmak gerçekten en coşkulu, en tarafgir bir AK Parti yazarının bile aklına gelmemiş bir kurgudur (fiction). Hatta onların bile yok artık, abartmayalım arkadaşlar diyebileceği hissi bir yorum iken Mahçupyan’ın bu “halk ihtilali” fikrinde ısrar etmesi coşku derecesine işaret ediyor. Gördüğüm kadarıyla evet bu bir “halk ihtilali” diyerek bu vecd-efzâ retoriği sahiplenen AKP’li bir yazar olmadı şu ana kadar. Eninde sonunda o çevre bile akla ve mantığa uygun bir yorum bekliyor. Sürrealizm (gerçeküstücülük) beklemiyor. Ama Mahçupyan’da bu yakınlık o kadar dizginlenemez “ekstatik” bir duruma dönüşüyor ki en nihayetinde “Bir gün herkes AKP’li olur mu?” sorusuyla başlayan ve “…bir gün herkes AKP’li olursa şaşırmamak lazım.” diyerek biten olağan bir Mahçupyan yazısına dönüşüyor. Sayın Mahçupyan elbette mübalağanın bir söz sanatı olduğunu düşünebilir, meramını daha iyi ifade etmek, tespitlerindeki vurguyu artırmak adına kullandığı bir sanat olduğunu söyleyebilir, çünkü bu irrasyonel tabirlere daha başka bir açıklama getirmek mümkün değil
Zaman
Yorum
22.04.2014
MuhafazakârkesimmitosuMuhafazakâr kesim mitosu
Haklarını savunmam için başörtülü olmam gerekmez
Zaman
15.04.2014
17:49
Arka Sıradakiler, Tozlu Yollar, El Yazısı gibi projelerde rol alan Ergül Miray Şahin, ‘Ötesiz İnsanlar’la ilk kez bir başrolde izleyici karşısına çıkıyor.Şahin, Samanyolu TV’de pazartesi günleri ekrana gelen dizide, tarihe ‘postmodern darbe’ olarak geçen 28 Şubat sürecinde başörtüsü mağduru Elif’i oynuyor. Gerçek hayatında başörtüsü takmayan Şahin ile 28 Şubat zulmü ile ilgili düşüncelerini, insanların nasıl ötekileştirildiğini ve sürecin kendisinde bıraktığı etkileri konuştuk.Elif’i oynamak nasıl bir sorumluluk yüklüyor size?Kesinlikle büyük bir sorumluluk. Sosyal medyada bir şey paylaşırken bile dikkat ediyorum. Elif’in sorumluluğu demek o dönemi yaşamış bütün genç kızların sorumluluğu. Ben oyuncu olarak elimden gelenin en iyisini samimi bir şekilde yapmaya çalışıyorum. Takdir izleyicinin. Bir de; sadece kapalılar, kapalıların hakkını savunmamalı.Siz normalde başörtüsü takmıyorsunuz. ‘Sadece kapalılar, kapalıların hakkını savunmamalı.’ derken bunu mu söylüyorsunuz?Kesinlikle. Ayrıca bu benim için büyük bir zevk. Haksızlığa kimse katlanamaz. Çok sesi yüksek biri değilim. Konuşarak anlatırım derdimi. Bazıları tepki için yaptığımız şeye ‘intikam’ diyebilirler. Birileri böyle tanımlamak istiyorsa tanımlar. Şu unutulmamalı; bazı şeylere itiraz edilecekse, ortada bir mağduriyet varsa bunu tiyatro ile, şiir ile ve edebiyat ile anlatmak lazım. Diziyle filmle yapmak lazım. Biz de öyle yapıyoruz.Başörtüsü takmayan biri olarak, dizi vesilesiyle başörtülüleri daha iyi anladığınızı düşünüyor musunuz?Doğal olarak sahneleri çekerken yaşanıyor. Aslında 28 Şubat sürecine tam olarak girmedik daha. Bu dönemde bile fazlasıyla genç kızlar hasar alıyor zaten. Okulda, dışarıda. Günümüzde hâlâ var. İşlettiği bir kafeye gelen başörtülülere hizmet etmekten rahatsız olanlar var. Ancak toplum bunları dışlıyor artık. Halkımız genel olarak bu vicdana sahip oldu. Sadece kapalı insanlara, dinine bağlı olan insanlara yapılmış zulüm değil bu. Her konuda bu ülkede çok haksızlıklar yaşandı zamanında. Yanlışlar yapıldı. Herkesi ilgilendiren bir şey olmalı bu.Ötekileştirmenin sadece başörtüsü eksenli olmadığını mı söylemeye çalışıyorsunuz?Öyle tabii. Böyle bir şeylerin yıkıldığı bir başlangıç olsa keşke. İzlediğimiz diziler insanlarımızı bilinçlendirmek için iyi bir fırsat olsa. Ben dizi olarak objektif olduğumuzu düşünüyorum. Eleştirenler bizi izlesin, ne denli objektif olduğumuzu görecekler.Çevrenizde 28 Şubat’ı yaşayan ya da başörtüsü mağduru olmuş insanlar var mı?Biz köyde yaşadığımız için sıkıntı olmadı. En azından ben duymadım. Haberlerde duyduğum şeyleri hatırlıyorum. Ne olduğunu anlamlandıramadığım, yorum yapamadığım şeyler. Annemden dinledim bazı şeyleri. Bir de senaryo elime geldikten sonra belgeseller izledim. Dönemi anlatan kitaplar okudum. Bu sayede Türkiye’nin geçmişini de öğrenmiş oluyorsunuz. Bu açıdan dizinin katkısı büyük.Mağduriyetler, ötekileştirmeler tam olarak bitti denilebilir mi?O zamana göre iyiyiz. Ancak ötekileştirme zihniyeti hâlâ devam ediyor. İnsanların zihninde olan bir şey. Zihinde bunu yaşayanlar var bazen kendi içimizde de önyargılarımızı görüyoruz. Önemli olan onu fark edip o yanlıştan dönmeyi bilmek lazım.Size ne tür geri dönüşler oluyor sosyal çevrenizden?İlk zamanlar tepkiler çok olmuştu. Şimdi daha iyi. Hatta ‘Başı açık biri nasıl olur da kapalıların hakkını savunur?’ dediler. Ama benim vicdanım rahat. Kapalı da açık da benim kardeşim. Aynı şeyleri yaşıyoruz. Ben yorumlara üzülmedim. Kötü yorum da olacak ama iyi yorumlar da çok. Elif abla diyorlar artık...Okuduğunuz, öğrendiğiniz 28 Şubat, sizde nasıl bir etki bıraktı?Birisi sizin başörtünüzü neden çekip alsın? Bu bile çok üzüyor insanı. Bir de oynarken de etkilendiğim sahne çok. Mesela Kudret Komutan’ın başörtüsünü çekip aldığı sahne mesela. Üstümden tişörtümü alsalar ne hissedersem, başörtülü bir kardeşim de onu hissetmiştir.28 Şubat’ı bugünkü gençler biliyor mu, öğreniyor mu?Sanmıyorum. Ben ondan sonra okumam araştırmam gerekiyor dedim; farklı kaynaklardan öğrendim bazı şeyleri. Yakın tarihimizi bilmiyoruz. Ben arkadaşımla konuşurken bunu fark ediyorum. Söylenen şeyler garip geliyor.
Zaman
Ana Sayfa
15.04.2014
HaklarınısavunmamiçinbaşörtülüolmamgerekmezHaklarını savunmam için başörtülü olmam gerekmez
MHP li Vural Bırak, Yargı Çalışsın. Bırak Hesap Versinler, ...
Haberler.com
16.03.2014
22:44
Partisinin Kestel İlçesinde düzenlediği mitingde konuşan Oktay Vural, bu seçimlerde milli devlete, üniter devletine sahip çıkmak gerektiğini vurgulayarak, Eğer vatan coğrafyasının bir tarafını birilerine özerklik verirsek, Türkiye federasyona doğru giderse, eğer bu topraklarda Büyük Kürdistan inşa edilecekse, Kurtuluş Savaşında Sevri neden yırtıp attık, neden Kurtuluş Savaşı yaptık dedi.
Haberler.com
Güncel
16.03.2014
MHPliVuralBırakYargıÇalışsınBırakHesapVersinlerMHP li Vural Bırak Yargı Çalışsın Bırak Hesap Versinler
MHP li Vural Bırak, Yargı Çalışsın. Bırak Hesap Versinler, ...
Haberler.com
16.03.2014
22:44
Partisinin Kestel İlçesinde düzenlediği mitingde konuşan Oktay Vural, bu seçimlerde milli devlete, üniter devletine sahip çıkmak gerektiğini vurgulayarak, Eğer vatan coğrafyasının bir tarafını birilerine özerklik verirsek, Türkiye federasyona doğru giderse, eğer bu topraklarda Büyük Kürdistan inşa edilecekse, Kurtuluş Savaşında Sevri neden yırtıp attık, neden Kurtuluş Savaşı yaptık dedi.
Haberler.com
Son Dakika
16.03.2014
MHPliVuralBırakYargıÇalışsınBırakHesapVersinlerMHP li Vural Bırak Yargı Çalışsın Bırak Hesap Versinler
MHP Grup Başkanvekili Vural -
Haberler.com
16.03.2014
19:23
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Eğer vatan coğrafyasının bir tarafını birilerine özerklik verirsek, Türkiye federasyona doğru giderse, eğer bu topraklarda Büyük Kürdistan inşa edilecekse, Kurtuluş Savaşında Sevri neden yırtıp attık, neden Kurtuluş Savaşı yaptık? dedi.
Haberler.com
Güncel
16.03.2014
MHPGrupBaşkanvekiliVural-MHP Grup Başkanvekili Vural -
MHP Grup Başkanvekili Vural Açıklaması
Haberler.com
16.03.2014
18:17
Eğer vatan coğrafyasının bir tarafını birilerine özerklik verirsek, Türkiye federasyona doğru giderse, eğer bu topraklarda Büyük Kürdistan inşa edilecekse, Kurtuluş Savaşında Sevri neden yırtıp attık, neden Kurtuluş Savaşı yaptık?
Haberler.com
Politika
16.03.2014
MHPGrupBaşkanvekiliVuralAçıklamasıMHP Grup Başkanvekili Vural Açıklaması
İpekyolu şehirleri, bayrağı Bursa’da dalgalanacak
Zaman
03.03.2014
02:07
İpekyolu Belediye Başkanları Forumu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kwaak Young Hoon, önümüzdeki yıl Bursa’nın ev sahipliğinde yapılacak 10. İpekyolu Belediye Başkanları Forumu öncesinde Bursa’yı ziyaret etti. Şehrin tarihî birikimine hayran kaldığını belirten Hoon, “Nasıl oldu da dünya bugüne kadar Bursa’yı tanımadı?” dedi.Dünyanın en eski ticaret yollarından biri olan ve uzunluğu 7 bin kilometreyi bulan İpekyolu’na yeni işlevler eklemek amacıyla Güney Kore’nin Yeosu kentinde geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen Dünya 8. İpekyolu Şehirleri Belediye Başkanları Forumu’nda, Bursa önemli bir görev üstlendi. 2015 yılında yapılacak Belediye Başkanları Forumu’na ev sahipliği için aday olan ve aralarında Budapeşte (Macaristan), Kotor (Karadağ), Bişkek (Kırgızistan) ve Semerkant (Özbekistan) gibi tarihî kentlerin de bulunduğu şehirler arasından ev sahipliği görevi Bursa’ya verildi. Bursa’da 2015 yılında 30 kadar ülkeden 120 İpekyolu şehrinin belediye başkanları ve yöneticilerine ev sahipliği yapmaya yönelik hazırlıklarını sürdürürken, İpekyolu Belediye Başkanları Forumu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kwaak Young Hoon, eşi ve beraberindeki heyetle forum öncesi ön görüşmelerde bulunmak üzere Bursa’yı ziyaret etti.Aynı zamanda Dünya Vatandaşları Örgütü başkanı da olan Dr. Kwaak Young Hoon, Gaziantep’te düzenlenen İpekyolu Üniversiteleri İşbirliği Sözleşmesi ve İpekyolu Otelleri işbirliği sözleşmesi imza törenine katılmak amacıyla Türkiye’ye geldiğini belirterek, önümüzdeki yıl Belediye Başkanları Forumu’nun yapılacağı Bursa’yı da görmek istediğini kaydetti. Büyükşehir Belediyesi’nin Kent Müzesi, Tekstil Sanayi Müzesi, Enerji Müzesi ve İpek Müzesi’ni inceleme fırsatı bulduğunu kaydeden Hoon, şöyle konuştu: “Bursa’ya ilk defa geliyorum. 8 bin 500 yıllık tarihî birikiminiz var. Osmanlı’nın 6 sultanına ev sahipliği yapıyorsunuz. Nasıl oldu da dünya bugüne kadar Bursa’yı tanımadı. Yaptığınız çalışmaları takdirle karşılıyorum. 2015 yılındaki İpekyolu Belediye Başkanları Forumu, yeni bilgi kesitlerine sahip olmalı. Özellikle Uzakdoğu’dan gelecek şehirlerin belediye başkanları, Bursa’da yaptığınız örnek çalışmalara hayran kalacaklardır. Bursa’da yapılacak buluşma; hem bu şehrin dünyaya tanıtımı anlamında hem de İpekyolu üzerindeki şehirler arasında sosyal ve kültürel ilişkilerin kurulması noktasında önemli bir işlev üstlenecektir.” Bursa’nın tarihi İpek ve Baharat Yolu üzerine önemli bir nokta olduğunu dile getiren Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe de Osmanlı’yı kuran ve 130 yıl başkentlik eden Bursa’nın bu kimliğini öne çıkarmak için yoğun bir çaba içinde olduklarını söyledi. Hayata geçirdikleri tarihi çarşı düzenlemeleri ve restorasyon çalışmalarıyla Türkiye’nin birçok kentine danışmanlık yapar hale geldiklerinin altını çizen Altepe, “Hangi kentimizde bir tarihî eser restore edilecekse ya da bir müze kurulacaksa bizim ekiplerimiz danışmanlık yapıyor. Tarihî miras çalışmalarımız kapsamında 2015 yılında ev sahipliği yapacağımız İpekyolu Belediye Başkanları Forumu’nu da bu bağlamda önemsiyoruz.” diye konuştu.
Zaman
Ana Sayfa
03.03.2014
İpekyoluşehirleribayrağıBursa’da/">Bursa’dadalgalanacakBursa’da-dalgalanacak/">İpekyolu şehirleri bayrağı Bursa’da dalgalanacak
Bülent Korucu - Telekulak mağdurlarına çağrı
Zaman
28.02.2014
02:10
Hukuksuz dinleme ve takip, Türkiyenin önemli sorunlarından biri. Teknolojinin ilerlemesinin beraberinde getirdiği önemli riskler arasında, telekulağı kolaylaştırması var.Dinleme ve fizikî takipten, suçun önlenmesindeki faydasından dolayı vazgeçmek zor. Hele terör belasıyla mücadele eden bir ülke iseniz fazla seçeneğiniz kalmıyor. Bir anlık gözden kaçırmanın Ankara Anafartalar, İstanbul Güngören patlamaları gibi ağır faturaları oldu. Dinlemeleri sıfırlamayı talep etmek gerçekçi değil. Fakat bütün bütün teslim olmamız da gerekmiyor. Özgürlük esas, kısıtlama istisnadır. İstisnayı kaide haline getirecek yolları tıkamak ve kötüye kullanımı ortaya çıkarıp cezalandırmak caydırıcı olacaktır. Her kamu yetkisi beraberinde denetleme mekanizması ve istismarı cezalandıracak mevzuatla birlikte var olmalı.Bugünlerde yine telekulak haberleri havada uçuşuyor. Star ve Yeni Şafak gazeteleri hafta başında ortak manşetle çıkıp yedi bin kişinin tek bir dosya üzerinden dinlendiğini ileri sürdü. Sonra bu rakam 2.280e indi. Başsavcılığın açıklamasında dikkatli gözlerin yakalayabileceği ‘doğrudan ve dolaylı ifadesi yer aldı. Radikal bir terör örgütü iddiasıyla yapılan soruşturmada Ertuğrul Özkök, Defne Samyeli ve Metin Şentürk gibi isimlerin yer almasının tuhaflığı henüz izah edilmedi. Hayalet, pardon paralel avcısı gazeteler gelen tepkilere göre haberi güncellemeye devam ediyor. Önce iki savcının inisiyatifi olarak sunulan haberi Star, ‘240 mahkeme kararı var şeklinde dönüştürdü. Dosyaların Terörle Mücadele Şubesine teslim edildiğini ve başsavcılığın hâkimler ve savcılar hakkında işlem başlattığını yazdı. Hâkimleri ne zamandan beri başsavcılık, hatta polisler denetliyor! Denetim, itiraz açısından üst mahkeme ve temyiz yönünden Yargıtay tarafından yapılır. İdarî denetim ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yetkisinde. Dosyalar birine teslim edilecekse ancak müfettişler olabilir. En komik haberi ise Sabah Gazetesi yaptı. ‘Paralel yapının arşivi yeraltından çıktı başlıklı haber basın tarihine geçebilecek nitelikte. LAW silahları gibi ormanlık bir arazide toprağın altına gömülmüş dosyalar hayal ediyorsunuz değil mi? Haberin içini okuduğunuzda Çağlayan Adliyesinin arşive ve adlî emanetinin eksi 6. katta bulunduğunu ve klasörlerin orada muhafaza edildiğini öğreniyorsunuz. Muhabir müthiş bir ayrıntı da yakalamış: Çuvalların ağzı mühürlüymüş! ‘Başka nerede ve hangi halde bulunması gerekiyordu ki? diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Bu algı mühendisleri kendilerini çok zeki, milleti ise aptal sanıyor.Başından beri söylüyorum bu tür haber ve yaklaşımlar telekulakla mücadeleye en büyük zararı veriyor. Özel hayatın mahremiyeti mücadelesini fertlerin, sivil toplumun ve biraz da mağdurların yapması kaçınılmaz. Devlet ricali yani siyaset ve bürokrasi havanda su dövmekten öteye geçmiyor. Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibine suçüstü yapıldığı halde zamanaşımından ceza almaktan kurtuldular. 8. Kat Çetesi diye ünlenen ekibin icraatlarından dolayı devlet, Yargıtay Daire Başkanı Naci Ünvere ve başka mağdurlara tazminat ödedi. İşte o kadar. Deniz Baykal kendisine kurulan kumpasla ilgili “Artık somut gelişme ve belge istiyorum.” diyor. Başbakan Erdoğan “Yarım saat içinde o görüntüyü kaldırttım.” demekle yetiniyor. Siyasetçiler belirsizlikten haz ve siyasî rant alıyor. Ne MHP ve ne de Baykalı hedef alan çirkin kasetler konusunda ilerleme var. Belirsizlik mağduru daha mağdur ediyor, siyasî iradenin ise seçim malzemesi olarak işine yarıyor. Şimdi ortaya çıkan dinleme iddialarıyla ilgili de mağdurlar harekete geçmezse aynısı olacak. Akabe Vakfı çok doğru tavırla suç duyurusunda bulundu. Bütün mağdurlar aynı yolu takip etmeli. Gerçekten kanunsuz bir dinleme varsa ortaya çıkarılmalı ve hesabı sorulmalı. Yok, bir algı mühendisliği yapıp kamuoyunu yönlendirmek üzere operasyon çekiliyorsa o da ortaya çıksın. Mağdurların girişimi iki açıdan da önemli sonuçlar doğurur. Hem kendi adlarına hem de bundan sonraki istismarların önüne geçmek üzere lütfen mücadeleden vazgeçmesinler.
Zaman
En Çok Okunan
28.02.2014
BülentKorucu-TelekulakmağdurlarınaçağrıBülent Korucu - Telekulak mağdurlarına çağrı
Bülent Korucu - Telekulak mağdurlarına çağrı
Zaman
28.02.2014
02:10
Hukuksuz dinleme ve takip, Türkiyenin önemli sorunlarından biri. Teknolojinin ilerlemesinin beraberinde getirdiği önemli riskler arasında, telekulağı kolaylaştırması var.Dinleme ve fizikî takipten, suçun önlenmesindeki faydasından dolayı vazgeçmek zor. Hele terör belasıyla mücadele eden bir ülke iseniz fazla seçeneğiniz kalmıyor. Bir anlık gözden kaçırmanın Ankara Anafartalar, İstanbul Güngören patlamaları gibi ağır faturaları oldu. Dinlemeleri sıfırlamayı talep etmek gerçekçi değil. Fakat bütün bütün teslim olmamız da gerekmiyor. Özgürlük esas, kısıtlama istisnadır. İstisnayı kaide haline getirecek yolları tıkamak ve kötüye kullanımı ortaya çıkarıp cezalandırmak caydırıcı olacaktır. Her kamu yetkisi beraberinde denetleme mekanizması ve istismarı cezalandıracak mevzuatla birlikte var olmalı.Bugünlerde yine telekulak haberleri havada uçuşuyor. Star ve Yeni Şafak gazeteleri hafta başında ortak manşetle çıkıp yedi bin kişinin tek bir dosya üzerinden dinlendiğini ileri sürdü. Sonra bu rakam 2.280e indi. Başsavcılığın açıklamasında dikkatli gözlerin yakalayabileceği ‘doğrudan ve dolaylı ifadesi yer aldı. Radikal bir terör örgütü iddiasıyla yapılan soruşturmada Ertuğrul Özkök, Defne Samyeli ve Metin Şentürk gibi isimlerin yer almasının tuhaflığı henüz izah edilmedi. Hayalet, pardon paralel avcısı gazeteler gelen tepkilere göre haberi güncellemeye devam ediyor. Önce iki savcının inisiyatifi olarak sunulan haberi Star, ‘240 mahkeme kararı var şeklinde dönüştürdü. Dosyaların Terörle Mücadele Şubesine teslim edildiğini ve başsavcılığın hâkimler ve savcılar hakkında işlem başlattığını yazdı. Hâkimleri ne zamandan beri başsavcılık, hatta polisler denetliyor! Denetim, itiraz açısından üst mahkeme ve temyiz yönünden Yargıtay tarafından yapılır. İdarî denetim ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yetkisinde. Dosyalar birine teslim edilecekse ancak müfettişler olabilir. En komik haberi ise Sabah Gazetesi yaptı. ‘Paralel yapının arşivi yeraltından çıktı başlıklı haber basın tarihine geçebilecek nitelikte. LAW silahları gibi ormanlık bir arazide toprağın altına gömülmüş dosyalar hayal ediyorsunuz değil mi? Haberin içini okuduğunuzda Çağlayan Adliyesinin arşive ve adlî emanetinin eksi 6. katta bulunduğunu ve klasörlerin orada muhafaza edildiğini öğreniyorsunuz. Muhabir müthiş bir ayrıntı da yakalamış: Çuvalların ağzı mühürlüymüş! ‘Başka nerede ve hangi halde bulunması gerekiyordu ki? diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Bu algı mühendisleri kendilerini çok zeki, milleti ise aptal sanıyor.Başından beri söylüyorum bu tür haber ve yaklaşımlar telekulakla mücadeleye en büyük zararı veriyor. Özel hayatın mahremiyeti mücadelesini fertlerin, sivil toplumun ve biraz da mağdurların yapması kaçınılmaz. Devlet ricali yani siyaset ve bürokrasi havanda su dövmekten öteye geçmiyor. Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibine suçüstü yapıldığı halde zamanaşımından ceza almaktan kurtuldular. 8. Kat Çetesi diye ünlenen ekibin icraatlarından dolayı devlet, Yargıtay Daire Başkanı Naci Ünvere ve başka mağdurlara tazminat ödedi. İşte o kadar. Deniz Baykal kendisine kurulan kumpasla ilgili “Artık somut gelişme ve belge istiyorum.” diyor. Başbakan Erdoğan “Yarım saat içinde o görüntüyü kaldırttım.” demekle yetiniyor. Siyasetçiler belirsizlikten haz ve siyasî rant alıyor. Ne MHP ve ne de Baykalı hedef alan çirkin kasetler konusunda ilerleme var. Belirsizlik mağduru daha mağdur ediyor, siyasî iradenin ise seçim malzemesi olarak işine yarıyor. Şimdi ortaya çıkan dinleme iddialarıyla ilgili de mağdurlar harekete geçmezse aynısı olacak. Akabe Vakfı çok doğru tavırla suç duyurusunda bulundu. Bütün mağdurlar aynı yolu takip etmeli. Gerçekten kanunsuz bir dinleme varsa ortaya çıkarılmalı ve hesabı sorulmalı. Yok, bir algı mühendisliği yapıp kamuoyunu yönlendirmek üzere operasyon çekiliyorsa o da ortaya çıksın. Mağdurların girişimi iki açıdan da önemli sonuçlar doğurur. Hem kendi adlarına hem de bundan sonraki istismarların önüne geçmek üzere lütfen mücadeleden vazgeçmesinler.
Zaman
Köşe Yazıları
28.02.2014
BülentKorucu-TelekulakmağdurlarınaçağrıBülent Korucu - Telekulak mağdurlarına çağrı
Bülent Korucu - Telekulak mağdurlarına çağrı
Zaman
28.02.2014
02:09
Hukuksuz dinleme ve takip, Türkiyenin önemli sorunlarından biri. Teknolojinin ilerlemesinin beraberinde getirdiği önemli riskler arasında, telekulağı kolaylaştırması var.Dinleme ve fizikî takipten, suçun önlenmesindeki faydasından dolayı vazgeçmek zor. Hele terör belasıyla mücadele eden bir ülke iseniz fazla seçeneğiniz kalmıyor. Bir anlık gözden kaçırmanın Ankara Anafartalar, İstanbul Güngören patlamaları gibi ağır faturaları oldu. Dinlemeleri sıfırlamayı talep etmek gerçekçi değil. Fakat bütün bütün teslim olmamız da gerekmiyor. Özgürlük esas, kısıtlama istisnadır. İstisnayı kaide haline getirecek yolları tıkamak ve kötüye kullanımı ortaya çıkarıp cezalandırmak caydırıcı olacaktır. Her kamu yetkisi beraberinde denetleme mekanizması ve istismarı cezalandıracak mevzuatla birlikte var olmalı.Bugünlerde yine telekulak haberleri havada uçuşuyor. Star ve Yeni Şafak gazeteleri hafta başında ortak manşetle çıkıp yedi bin kişinin tek bir dosya üzerinden dinlendiğini ileri sürdü. Sonra bu rakam 2.280e indi. Başsavcılığın açıklamasında dikkatli gözlerin yakalayabileceği ‘doğrudan ve dolaylı ifadesi yer aldı. Radikal bir terör örgütü iddiasıyla yapılan soruşturmada Ertuğrul Özkök, Defne Samyeli ve Metin Şentürk gibi isimlerin yer almasının tuhaflığı henüz izah edilmedi. Hayalet, pardon paralel avcısı gazeteler gelen tepkilere göre haberi güncellemeye devam ediyor. Önce iki savcının inisiyatifi olarak sunulan haberi Star, ‘240 mahkeme kararı var şeklinde dönüştürdü. Dosyaların Terörle Mücadele Şubesine teslim edildiğini ve başsavcılığın hâkimler ve savcılar hakkında işlem başlattığını yazdı. Hâkimleri ne zamandan beri başsavcılık, hatta polisler denetliyor! Denetim, itiraz açısından üst mahkeme ve temyiz yönünden Yargıtay tarafından yapılır. İdarî denetim ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yetkisinde. Dosyalar birine teslim edilecekse ancak müfettişler olabilir. En komik haberi ise Sabah Gazetesi yaptı. ‘Paralel yapının arşivi yeraltından çıktı başlıklı haber basın tarihine geçebilecek nitelikte. LAW silahları gibi ormanlık bir arazide toprağın altına gömülmüş dosyalar hayal ediyorsunuz değil mi? Haberin içini okuduğunuzda Çağlayan Adliyesinin arşive ve adlî emanetinin eksi 6. katta bulunduğunu ve klasörlerin orada muhafaza edildiğini öğreniyorsunuz. Muhabir müthiş bir ayrıntı da yakalamış: Çuvalların ağzı mühürlüymüş! ‘Başka nerede ve hangi halde bulunması gerekiyordu ki? diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Bu algı mühendisleri kendilerini çok zeki, milleti ise aptal sanıyor.Başından beri söylüyorum bu tür haber ve yaklaşımlar telekulakla mücadeleye en büyük zararı veriyor. Özel hayatın mahremiyeti mücadelesini fertlerin, sivil toplumun ve biraz da mağdurların yapması kaçınılmaz. Devlet ricali yani siyaset ve bürokrasi havanda su dövmekten öteye geçmiyor. Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibine suçüstü yapıldığı halde zamanaşımından ceza almaktan kurtuldular. 8. Kat Çetesi diye ünlenen ekibin icraatlarından dolayı devlet, Yargıtay Daire Başkanı Naci Ünvere ve başka mağdurlara tazminat ödedi. İşte o kadar. Deniz Baykal kendisine kurulan kumpasla ilgili “Artık somut gelişme ve belge istiyorum.” diyor. Başbakan Erdoğan “Yarım saat içinde o görüntüyü kaldırttım.” demekle yetiniyor. Siyasetçiler belirsizlikten haz ve siyasî rant alıyor. Ne MHP ve ne de Baykalı hedef alan çirkin kasetler konusunda ilerleme var. Belirsizlik mağduru daha mağdur ediyor, siyasî iradenin ise seçim malzemesi olarak işine yarıyor. Şimdi ortaya çıkan dinleme iddialarıyla ilgili de mağdurlar harekete geçmezse aynısı olacak. Akabe Vakfı çok doğru tavırla suç duyurusunda bulundu. Bütün mağdurlar aynı yolu takip etmeli. Gerçekten kanunsuz bir dinleme varsa ortaya çıkarılmalı ve hesabı sorulmalı. Yok, bir algı mühendisliği yapıp kamuoyunu yönlendirmek üzere operasyon çekiliyorsa o da ortaya çıksın. Mağdurların girişimi iki açıdan da önemli sonuçlar doğurur. Hem kendi adlarına hem de bundan sonraki istismarların önüne geçmek üzere lütfen mücadeleden vazgeçmesinler.
Zaman
Ana Sayfa
28.02.2014
BülentKorucu-TelekulakmağdurlarınaçağrıBülent Korucu - Telekulak mağdurlarına çağrı
TBMM Başkanı Cemil Çiçek Açıklaması
Haberler.com
25.02.2014
21:17
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, dinleme iddialarıyla ilgili, Bu ülkede huzur olacaksa, barış olacaksa, kamu düzeni tesis edilecekse ve sürdürülecekse herkesin kanunlara uygun hareket etmesi lazım. Bu dinlemeleri yapanlar hem kanunsuz hem de çok ahlaksız bir iş yapıyorlar dedi.
Haberler.com
Politika
25.02.2014
TBMMBaşkanıCemilÇiçekAçıklamasıTBMM Başkanı Cemil Çiçek Açıklaması
Tbmm Başkanı Cemil Çiçek:
Haber3
25.02.2014
21:06
Tbmm

TBMM Başkanı Cemil Çiçek, dinleme iddialarıyla ilgili, Bu ülkede huzur olacaksa, barış olacaksa, kamu düzeni tesis edilecekse ve sürdürülecekse herkesin kanunlara uygun hareket etmesi lazım. Bu dinlemeleri yapanlar hem kanunsuz hem de çok ahlaksız bir iş

Haber3
Son Dakika
25.02.2014
TbmmBaşkanıCemilÇiçekTbmm Başkanı Cemil Çiçek
Anadilde eğitimi savunan Hocaefendi, çözüme nasıl karşı olabilir?
Zaman
23.02.2014
17:17
Akil İnsanlar Heyeti ile 2,5 ay İç Anadolu’yu gezip, çözüm sürecinin önemini anlattı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Cemal Uşşak. Çözüm sürecinin ilk adımı olarak gördüğü çatışmasızlık sürecini ve bölgedeki izlenimlerini dinlediğimiz Uşşak, son zamanlarda dillere pelesenk olan ‘Hizmet Hareketi çözüm sürecine karşı’ iddialarını eleştiriyor.Son zamanlardaki “Hizmet Hareket’inin çözüm sürecine karşı olduğu” argümanını nasıl yorumluyorsunuz?Hizmet, hiçbir zaman hiçbir yerde, herhangi bir çözüm sürecine karşı olmadı ve olamaz. 30 yıldır akmakta olan kanın durmasına vesile olacak bir çözüme karşı olamaz. Hizmet çözüme karşı değildir. Öte yandan genel olarak Hizmet, çözüm sürecini desteklemekle beraber gayet doğal olarak bazı konularda türlü eleştirilerini, çekincelerini ifade edebilir. Buna dikkat etmek gerekiyor. Türkiye’de yanlış bir algı ile çözüm süreci hakkında bir tavsiye bile neredeyse çözüm karşıtlığı gibi görülüyor. Sorunun çözümü için atılması gereken başkaca adımlar vardır. Bunlar da sır değildir.Ne gibi adımlar?Herkesin bildiği adımlar aslında. Nihai çözümden söz edilecekse, önce ülkemizin her tarafında yaşayan tüm Kürt kardeşlerimizin insani, yasal ve temel taleplerini karşılamak gerekiyor. Sadece örgüt üzerinden götürülen çatışmasızlık süreci çözüme giden önemli bir adım ama yeterli değil. Dağlardan cenaze gelmemesi şüphesiz anlamlıdır. Azami hassasiyetle bu çizginin korunması lazım. Ama AK Parti’nin Kürtler için umut olarak verdiği adımlar atılmadıkça, nihai bir çözüm sürecinden bahsedilemez. Kısacası bunu dile getirmek de çözüme karşı olmak demek değil. Tartışmaya kültürel haklar gibi faktörleri geciktirmeden katmak gerekiyor.Öyleyse, neye dayanarak Camia’nın çözüm sürecine karşı olduğu argümanı çıkarılıyor?Buna delil olarak Samanyolu Televizyonu’ndaki (STV) bazı diziler gösteriliyor. Şefkat Tepe ve benzeri dizilerde yer alan unsurlar. STV’deki dizileri ya da üslubu eleştirebiliriz elbet. Benim de eleştirilerim var. Ama bunu delil olarak gösterenler, benzer bir dizinin devlet televizyonu TRT’de yayınlandığını neden nazara almazlar. TRT’de bir dizi vardı kaldırıldı, şimdi yerine getirilen dizide de benzer unsurlar var. ‘Dağlarda çatışma durdu ama STV’de devam ediyor.’ Demek ki hizmet çözüme karşı deniyor. Oysa ben nasıl ‘Dağlarda çatışma durdu, TRT’de hâlâ çatışma devam ediyor. O zaman hükümet çözüme karşı.’ diyemezsem, bunun üzerinden bir samimiyet sorgulaması yapamazsam, sadece STV’deki bir dizi üzerinden Hizmet’in çözüm sürecine bakışına dair bir okuma yapmak da doğru, insaflı ve gerçekçi olmaz.Fethullah Gülen Hocefendi’nin çözüm süreci ile ilgili düşüncesi nedir?En son BBC’ye verdiği röportajda da açıkça görüşünü beyan etti. Örgütle de müzakere yapılabileceğini ifade etmiştir. Kendisinin gerek BBC röportajında ve gerekse daha önce Erbil’de yayınlanan Rudaw gazetesine verdiği röportajda dile getirdiği hususlar ortada iken çözüme karşı olduğu argümanını ileri sürmek insafsızlıktır ve hatta kimileri açısından art niyetli bir tavırdır. ‘Devletin itibarını koruyarak elbette görüşmeler yapılabilir.’ diyor. Hocaefendi’nin rezervi bu olabilir. 160 küsur ülkede faaliyet yapan bir hareketin, yegâne muhtaç olduğu şey huzur, barış, istikrar ve güvenliktir. Bu dört unsuru hizmetlerinin yürümesinde olmazsa olmaz olarak gören bir inisiyatifin, herhangi bir ülkede ve Türkiye’de çözüme karşı olması eşyanın tabiatına aykırı, akla ziyan bir husustur. Ama birileri ısrarla çözümden kastedilen PKK ile müzakerelerdir diyorsa buna dair, birtakım rezervlerin olması da doğaldır. Kaldı ki rezervleri var demiyorum, olabilir diyorum. Hocaefendi Kürt sorununun çözümünde Kürt kardeşlerimizin diline ve kimliğine dair ne söylüyor ona bakılmalı. Bu ülkede Kürtlerin kendi anadilleriyle eğitim yapabilmesini doğru buluyor ve destekliyor. Bunu da adil olmanın gereği olarak belirtiyor. Anadilde eğitimi savunan Hocaefendi, çözüme nasıl karşı olabilir?Neden ‘Camia çözüm sürecine karşı’ argümanı oluşturuluyor?Bu hususta spekülasyon yapmak istemem ama şunu ifade etmeliyim. Hizmet Hareket’ini itibarsızlaştırmak isteyenlerin kullandığı bir argüman bu. Bunu da nice zamandan beri hassas ve kırılgan hale gelmiş Kürt kardeşlerimizin duygularını istismar etmek suretiyle yapıyorlar. Ayrıca çözümün muhatabı olarak iktidarı gören örgüt yöneticileri ve Kürt siyasal hareketi (BDP) iktidarın eleştirilmesini ve zaafa düşmesini çözümün bitmesi veya zarar görmesi olarak algılıyor. ‘Her ne olursa olsun, iktidar eleştirilmemeli, eleştirilecekse de biz eleştiririz.’ diyorlar adeta. Mesela Gezi Parkı olaylarında Kürtlerin aktif olarak yer almadığını söylüyorlar. Ama ben Gezi olaylarında kuru
Zaman
Ana Sayfa
23.02.2014
AnadildeeğitimisavunanHocaefendiçözümenasılkarşıolabilir?Anadilde eğitimi savunan Hocaefendi çözüme nasıl karşı olabilir?
Çağlayan 17 Aralık'ı Değerlendirdi
Haber3
15.02.2014
15:39
Eski Ekonomi Bakanı, AK Parti Mersin Milletvekili Zafer Çağlayan, 17 Aralık’ta düzenlenen operasyonlarla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Çağlayan, “Eğer bu ülkenin kurtuluşu için Zafer Çağlayan kurban edilecekse, varsın Zafer Çağlayan sizin için kurban
Haber3
Son Dakika
15.02.2014
Çağlayan17AralıkıDeğerlendirdiÇağlayan 17 Aralıkı Değerlendirdi
Adnan Evsen: Yüksek yapılar zemine uygun yapılmalı!
Emlak Kulisi
15.02.2014
15:20
Jeoloji Mühendisleri Odası Kayseri II Temsilcisi Adnan Evsen, "Kayseri'ye yüksek katlı yapılar inşa edilecekse zemine uygun bir şekilde planlanmalıdır Olası bir depremde meydana gelen yıkımlar için eyvah! deriz " dedi.
Emlak Kulisi
Emlak
15.02.2014
AdnanEvsenYüksekyapılarzemineuygunyapılmalıAdnan Evsen Yüksek yapılar zemine uygun yapılmalı
Başbakanı yanıltıyorlar, yalakalık yapıyorlar
Zaman
13.02.2014
20:43
Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, dava adamı olduğunu ve cezevine girdiği takdirde 2 sene 4 ay daha hapis yatacağını söyledi. CNN Türk’te katıldığı programda, yeniden yargılanmanın önemine değinen tecrübeli yönetici, kulübün padişahlıkla yönetilmediğini, veliahtının da bulunmadığını dile getirdi.Fenerbahçe Kulubü Başkanı Aziz Yıldırım dün akşam Ahmet Hakanın moderatörlüğünü yaptığı Tarafsız Bölge programına katılarak şike sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. CAS davasından Başbakanın talebiyle çekildiklerini söyleyen Aziz Yıldırım, Başbakanın etrafındakilerin Başbakana kendilerini yanlış anlattığını söyledi. Başbakana Fenerbank gibi projeleriyle ilgili yanlış bilgiler verildiğini söyledi. Spor yorumcusu Rıdvan Dilmenin Başbakan Fenerbahçeye çok iyilik yaptı. Bu konuda Aziz Yıldırım konuşabilir. sorusun ise Rıdvan çok biliyorsa kendisi anlatsın cevabını verdi. Mehmet Ali Aydınları kendisine karşı Başbakanın destekleyip desteklemediği sorusuna ise Bilemiyorum diyerek kısa bir cevap verdi. Başbakanın yeniden Aziz Yıldırımın başkan seçilmesinden hoşnut olup olmadığı sorusuna da önemsemedim dedi. Stadda siyasi slogan atılmasına karşı olup olmadığı sorusuna ise karşı olmadığını hakaret ve küfüre karşı çıktığı belirten Aziz Yıldırım, Stadda bir küfür, hakaret edilecekse buna karşıyım. Gezi parkı ile ilgili 34. dakikada tezahürat yapıyor, bunlar doğal hakları. Yapabilir. Bunlar olağan şeyler. Sayın başbakanı yanıltıyorlar. İnsanları AK Parti ile karşı karşıya getiriyorlar. diyerek Başbakanı bu konuda yanılttığını açıkladı. Yıldırım, görevden alınan Spor Bakanına işaret ederek, amigolara bedava bilet dağıttığını da açıkladı: Nasıl getiriyorlar? Vali geliyor, müdahale ediyor çocuklara. Amigolarla toplantı yapıyor. Giden bakan alıyor toplantı yapıyor amigolarla, onlara biletler dağıtıyorlar, bu yanlış. Bu kurumların bir başı var, bir yönetimi var. Sizin muhatabınız bunlardır. Siz staddaki ancak küfür ve hakaret içerenlere karşı çıkarsınız. Hükümet istifa diyebilir. Polisle müdahale edersiniz bu artar, bir şey yapmazsanız gol atınca bırakır. Ali İsmail marşını taraftan söyler. Federasyonun yanlışlıkları bunlar. 4 tane kişi yukarıdaki sayın başbakan ve hükümeti zor durumda bırakmak için onlara çok affedersiniz yalakalık yapmak için işlem çıkartıyorlar. Bırakın bunlarla bir şey olmaz, bunlardan bir zarar gelmez. Ama siz baskıyı artırırsanız baskı yapmaya kalkarsanız insanlar da isyan eder. Bunun sonu iyi olmaz. O yüzden lütfen insanlar aklıselim olsun.CAS DAVASININ ÇEKİLMESİNİ BAŞBAKAN İSTEDİSoru: Fenerbahçenin Şampiyonlar Ligine gitmesinde CASa dava açtınız, niye çektiniz?Ben hapisteydim, geldiler. Açıkça şunu söylediler. Türkiye menfaatleri için bunu çekeceğiz. Mehmet Ali Bey yoktu, ben hapisteyim, hayır dedim. Yönetim olarak siz idare ediyorsunuz, saygı gösteririm dedim. Çekmeyin dedim ama kararı siz verin, dedim. CAS davasıyla ilgili olarak Şenez Erzikle Yıldırım Bey bu konuları konuştular. Gittiler Sayın Başbakana anlattılar. Ne anlattılarsa konuşmaları neyse gitti anlattılar. Sayın Başbakan da bunun çekilmesi gerektiği yönünde düşüncesini söyledi. Bizim arkadaşlar da bunu uyguladılar. Bu kadar basit. Çok uzatmışızBAŞBAKANIN ETRAFINDAKİLER BİZİ YANLIŞ ANLATIYORSoru: Başbakan ne yaptı, size ne mesaj gönderdi. Duyarlı mı davrandı, size karşı nasıl bir tutum izlediBiz Metriste hapisteyken, şike yasası Nisanda çıktıktan sonra 3 Temmuzda bizi aldılar, 10 Temmuzda da Metrise gittim. O zamanki yargılamalara göre yanlış hatırlamıyorsam, 160 seneyle yargılanıyordum o kanuna göre. Türkiye de adam vursanız 3-5 sene yargılanır çıkarsınız. Ama 160 sene.. O dönemde Sayın Başbakan bize çok destek oldu. Ama demin atladığımız bir konu oldu, biz iki iddianameyle yargılandık. Bu iki iddianamenin birincisi bizim için hazırlanmıştı, 19 Kasımda Göksel Gümüşdağın, bizle beraber yaşadığı için, o günlerde bunların yanış olduğunu düşündüğü için, bu kanunun çıkması için federasyonla, bizim arkadaşlarla çalışmalar yaptılar. Sayın Başbakana gittiler. O gün ki şartlarda siyasi olanlar da destek verdiler. Hem CHP hem MHP, onlarda destek oldu. Sayın Başbakan da destek oldu ve bir oluşum olarak Mecliste yeni bir yasa çıkartılmak üzere çalıştılar. Ve sonunda bunu çıkardılar. Buradan hem Sayın Başbakana ve diğer katkısı olan herkese teşekkür ediyorum. En azından bu bir buçuk senedir hür olmamı bu yasadaki değişikliklere bağlıyorum. Bu iddianamenin ikinci kısmında, Göksel beyi ilave ederek, bir ay arayla iki iddianameyle bizi yargıladılar. Sırf Göksel beyin bu yaptığı çalışmalardan dolayı, bu ikinci iddianame çıktı. Söylüyorsunuz ya kanun, hukuk... Bunların hiç birinin olmadığını şu basit hadise bile gösteririr. Silivride ilk yargılama yaparken, hâkim, heyet başkanı okurken bizim avukat arkadaşlar itiraz etti. Hangi iddianameyi okuyorsunuz diye? Ondan sonra hemen
Zaman
Spor
13.02.2014
BaşbakanıyanıltıyorlaryalakalıkyapıyorlarBaşbakanı yanıltıyorlar yalakalık yapıyorlar
Başbakanı yanıltıyorlar, yalakalık yapıyorlar
Zaman
13.02.2014
20:43
Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, dava adamı olduğunu ve cezevine girdiği takdirde 2 sene 4 ay daha hapis yatacağını söyledi. CNN Türk’te katıldığı programda, yeniden yargılanmanın önemine değinen tecrübeli yönetici, kulübün padişahlıkla yönetilmediğini, veliahtının da bulunmadığını dile getirdi.Fenerbahçe Kulubü Başkanı Aziz Yıldırım dün akşam Ahmet Hakanın moderatörlüğünü yaptığı Tarafsız Bölge programına katılarak şike sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. CAS davasından Başbakanın talebiyle çekildiklerini söyleyen Aziz Yıldırım, Başbakanın etrafındakilerin Başbakana kendilerini yanlış anlattığını söyledi. Başbakana Fenerbank gibi projeleriyle ilgili yanlış bilgiler verildiğini söyledi. Spor yorumcusu Rıdvan Dilmenin Başbakan Fenerbahçeye çok iyilik yaptı. Bu konuda Aziz Yıldırım konuşabilir. sorusun ise Rıdvan çok biliyorsa kendisi anlatsın cevabını verdi. Mehmet Ali Aydınları kendisine karşı Başbakanın destekleyip desteklemediği sorusuna ise Bilemiyorum diyerek kısa bir cevap verdi. Başbakanın yeniden Aziz Yıldırımın başkan seçilmesinden hoşnut olup olmadığı sorusuna da önemsemedim dedi. Stadda siyasi slogan atılmasına karşı olup olmadığı sorusuna ise karşı olmadığını hakaret ve küfüre karşı çıktığı belirten Aziz Yıldırım, Stadda bir küfür, hakaret edilecekse buna karşıyım. Gezi parkı ile ilgili 34. dakikada tezahürat yapıyor, bunlar doğal hakları. Yapabilir. Bunlar olağan şeyler. Sayın başbakanı yanıltıyorlar. İnsanları AK Parti ile karşı karşıya getiriyorlar. diyerek Başbakanı bu konuda yanılttığını açıkladı. Yıldırım, görevden alınan Spor Bakanına işaret ederek, amigolara bedava bilet dağıttığını da açıkladı: Nasıl getiriyorlar? Vali geliyor, müdahale ediyor çocuklara. Amigolarla toplantı yapıyor. Giden bakan alıyor toplantı yapıyor amigolarla, onlara biletler dağıtıyorlar, bu yanlış. Bu kurumların bir başı var, bir yönetimi var. Sizin muhatabınız bunlardır. Siz staddaki ancak küfür ve hakaret içerenlere karşı çıkarsınız. Hükümet istifa diyebilir. Polisle müdahale edersiniz bu artar, bir şey yapmazsanız gol atınca bırakır. Ali İsmail marşını taraftan söyler. Federasyonun yanlışlıkları bunlar. 4 tane kişi yukarıdaki sayın başbakan ve hükümeti zor durumda bırakmak için onlara çok affedersiniz yalakalık yapmak için işlem çıkartıyorlar. Bırakın bunlarla bir şey olmaz, bunlardan bir zarar gelmez. Ama siz baskıyı artırırsanız baskı yapmaya kalkarsanız insanlar da isyan eder. Bunun sonu iyi olmaz. O yüzden lütfen insanlar aklıselim olsun.CAS DAVASININ ÇEKİLMESİNİ BAŞBAKAN İSTEDİSoru: Fenerbahçenin Şampiyonlar Ligine gitmesinde CASa dava açtınız, niye çektiniz?Ben hapisteydim, geldiler. Açıkça şunu söylediler. Türkiye menfaatleri için bunu çekeceğiz. Mehmet Ali Bey yoktu, ben hapisteyim, hayır dedim. Yönetim olarak siz idare ediyorsunuz, saygı gösteririm dedim. Çekmeyin dedim ama kararı siz verin, dedim. CAS davasıyla ilgili olarak Şenez Erzikle Yıldırım Bey bu konuları konuştular. Gittiler Sayın Başbakana anlattılar. Ne anlattılarsa konuşmaları neyse gitti anlattılar. Sayın Başbakan da bunun çekilmesi gerektiği yönünde düşüncesini söyledi. Bizim arkadaşlar da bunu uyguladılar. Bu kadar basit. Çok uzatmışızBAŞBAKANIN ETRAFINDAKİLER BİZİ YANLIŞ ANLATIYORSoru: Başbakan ne yaptı, size ne mesaj gönderdi. Duyarlı mı davrandı, size karşı nasıl bir tutum izlediBiz Metriste hapisteyken, şike yasası Nisanda çıktıktan sonra 3 Temmuzda bizi aldılar, 10 Temmuzda da Metrise gittim. O zamanki yargılamalara göre yanlış hatırlamıyorsam, 160 seneyle yargılanıyordum o kanuna göre. Türkiye de adam vursanız 3-5 sene yargılanır çıkarsınız. Ama 160 sene.. O dönemde Sayın Başbakan bize çok destek oldu. Ama demin atladığımız bir konu oldu, biz iki iddianameyle yargılandık. Bu iki iddianamenin birincisi bizim için hazırlanmıştı, 19 Kasımda Göksel Gümüşdağın, bizle beraber yaşadığı için, o günlerde bunların yanış olduğunu düşündüğü için, bu kanunun çıkması için federasyonla, bizim arkadaşlarla çalışmalar yaptılar. Sayın Başbakana gittiler. O gün ki şartlarda siyasi olanlar da destek verdiler. Hem CHP hem MHP, onlarda destek oldu. Sayın Başbakan da destek oldu ve bir oluşum olarak Mecliste yeni bir yasa çıkartılmak üzere çalıştılar. Ve sonunda bunu çıkardılar. Buradan hem Sayın Başbakana ve diğer katkısı olan herkese teşekkür ediyorum. En azından bu bir buçuk senedir hür olmamı bu yasadaki değişikliklere bağlıyorum. Bu iddianamenin ikinci kısmında, Göksel beyi ilave ederek, bir ay arayla iki iddianameyle bizi yargıladılar. Sırf Göksel beyin bu yaptığı çalışmalardan dolayı, bu ikinci iddianame çıktı. Söylüyorsunuz ya kanun, hukuk... Bunların hiç birinin olmadığını şu basit hadise bile gösteririr. Silivride ilk yargılama yaparken, hâkim, heyet başkanı okurken bizim avukat arkadaşlar itiraz etti. Hangi iddianameyi okuyorsunuz diye? Ondan sonra hemen
Zaman
Ana Sayfa
13.02.2014
BaşbakanıyanıltıyorlaryalakalıkyapıyorlarBaşbakanı yanıltıyorlar yalakalık yapıyorlar
Kamalak: Bizi kendi günahına alet edemezsin
Zaman
02.02.2014
14:46
Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Başbakan Erdoğanın küresel güçlerle işbirliğine giderek Milli Görüşü böldüğünü iddia etti.Kamalak, Şimdi mecbur kaldığınız için Yolumuz Erbakanın yolu diyorsunuz. Ey AK Parti, kusura bakma. Bizi de kendi günahına alet edemezsin. şeklinde konuştu. Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Ankarada partisinin aday tanıtım şöleninde yaptığı konuşmada hükümete yüklendi. Geçmişte kurdukları partilerin dört kez kapatıldığına dikkat çeken Kamalak, Ülke evlatlarını birbirine düşürmemek için tek bir kem söz söylemedik derken, son dönemde artan incitici üslubu eleştirdi. 30 Marttaki mahalli seçimlerin tarihi önemde olduğunu kaydeden Mustafa Kamalak, Seçimlerde sadece belediye başkanlarına oy vermeyeceksiniz. Vereceğiniz oyla Türkiyenin hem yolunu hem de yönünü belirleyeceksiniz. Sadece şehirlerinize değil, bir bütün olarak ülkenin geleceğine karar vereceksiniz. şeklinde konuştu. Oy vermenin onay vermek olduğunu vurgulayan Kamalak, mevcut hükümetin bir bataklığa saplandığını iddia etti. Kendilerinin iktidarda oldukları dönemde belediyelerin kapılarına Rüşvet alan da veren de melundur yazısı astıklarını ifade eden SP Genel Başkanı Kamalak, gerçeklere rağmen AK Partinin küresel güçlerin operasyonundan bahsettiğinden söz ederek Adama sormazlar mı, 12 yıldır küresel güçlerle iş tutan siz değil misiniz? diye sordu. BİZİ KENDİ GÜNAHINA ALET EDEMEZSİNBaşbakan Erdoğanın başdanışmanı Yalçın Akdoğanın Orduya kumpas kuruldu sözüne de değinen SP Genel Başkanı Kamalak, Ey AK Parti, ey Sayın Başbakanım. Milli Görüşü bölen siz değil misiniz? Bu kafayla iktidar olunmuyor deyip, küresel egemenlerle işbirliği yapan siz değil misiniz? Biz uzlaşarak, anlaşarak yürüyeceğiz diyen siz değil misiniz? Şimdi mecbur kaldığınız için yolumuz Erbakanın yolu diyorsunuz. Erbakanla olmuyor diyen siz değil misiniz? Ey AK Parti, kusura bakma. Kendi acizliğini, mağduriyet edebiyatıyla örtemezsin. Bizi de kendi günahına alet edemezsin. şeklinde konuştu. MİLLİ GÖRÜŞE SİZ KUMPAS KURDUNUZİlla kumpastan söz edilecekse, bunu bugün dillendirenlere bakılması gerektiğini kaydeden Mustafa Kamalak, Şuan, kumpastan bahsedenler, dün Milli Görüşe kumpas kuranlardır. Zira, son 50 yılın en büyük kumpasını bugün kumpastan bahsedenler kurmuştur. dedi. (CİHAN)
Zaman
Son Dakika
02.02.2014
KamalakBizikendigünahınaaletedemezsinKamalak Bizi kendi günahına alet edemezsin
Kamalak: Bizi kendi günahına alet edemezsin
Zaman
02.02.2014
14:46
Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Başbakan Erdoğanın küresel güçlerle işbirliğine giderek Milli Görüşü böldüğünü iddia etti.Kamalak, Şimdi mecbur kaldığınız için Yolumuz Erbakanın yolu diyorsunuz. Ey AK Parti, kusura bakma. Bizi de kendi günahına alet edemezsin. şeklinde konuştu. Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Ankarada partisinin aday tanıtım şöleninde yaptığı konuşmada hükümete yüklendi. Geçmişte kurdukları partilerin dört kez kapatıldığına dikkat çeken Kamalak, Ülke evlatlarını birbirine düşürmemek için tek bir kem söz söylemedik derken, son dönemde artan incitici üslubu eleştirdi. 30 Marttaki mahalli seçimlerin tarihi önemde olduğunu kaydeden Mustafa Kamalak, Seçimlerde sadece belediye başkanlarına oy vermeyeceksiniz. Vereceğiniz oyla Türkiyenin hem yolunu hem de yönünü belirleyeceksiniz. Sadece şehirlerinize değil, bir bütün olarak ülkenin geleceğine karar vereceksiniz. şeklinde konuştu. Oy vermenin onay vermek olduğunu vurgulayan Kamalak, mevcut hükümetin bir bataklığa saplandığını iddia etti. Kendilerinin iktidarda oldukları dönemde belediyelerin kapılarına Rüşvet alan da veren de melundur yazısı astıklarını ifade eden SP Genel Başkanı Kamalak, gerçeklere rağmen AK Partinin küresel güçlerin operasyonundan bahsettiğinden söz ederek Adama sormazlar mı, 12 yıldır küresel güçlerle iş tutan siz değil misiniz? diye sordu. BİZİ KENDİ GÜNAHINA ALET EDEMEZSİNBaşbakan Erdoğanın başdanışmanı Yalçın Akdoğanın Orduya kumpas kuruldu sözüne de değinen SP Genel Başkanı Kamalak, Ey AK Parti, ey Sayın Başbakanım. Milli Görüşü bölen siz değil misiniz? Bu kafayla iktidar olunmuyor deyip, küresel egemenlerle işbirliği yapan siz değil misiniz? Biz uzlaşarak, anlaşarak yürüyeceğiz diyen siz değil misiniz? Şimdi mecbur kaldığınız için yolumuz Erbakanın yolu diyorsunuz. Erbakanla olmuyor diyen siz değil misiniz? Ey AK Parti, kusura bakma. Kendi acizliğini, mağduriyet edebiyatıyla örtemezsin. Bizi de kendi günahına alet edemezsin. şeklinde konuştu. MİLLİ GÖRÜŞE SİZ KUMPAS KURDUNUZİlla kumpastan söz edilecekse, bunu bugün dillendirenlere bakılması gerektiğini kaydeden Mustafa Kamalak, Şuan, kumpastan bahsedenler, dün Milli Görüşe kumpas kuranlardır. Zira, son 50 yılın en büyük kumpasını bugün kumpastan bahsedenler kurmuştur. dedi. (CİHAN)
Zaman
Ana Sayfa
02.02.2014
KamalakBizikendigünahınaaletedemezsinKamalak Bizi kendi günahına alet edemezsin
Mustafa Armağan - Tarihimize atılan iftirayı ABD'li tarihçi temizledi
Zaman
02.02.2014
02:14
Tarihlerimizin hangi diyarlardan ithal edildiğine dair en çarpıcı misallerden biri, son günlerde Ukrayna’daki siyasî krizin derinleşmesiyle birlikte yeniden gündeme gelen Ruslarla imzaladığımız Küçük Kaynarca Antlaşması’nın (Temmuz 1774) bazı maddelerinde karşımıza çıkar. Özellikle de bir maddesi kafaları epeyce karıştırmış görünüyor.Ortalıkta dolaşan ‘makbul’ yoruma göre, Rusya 7. maddeyle Osmanlı Devleti’nde yaşayan Rum-Ortodoks teb’anın hukukunu himaye yetkisini kazanmıştır. Nitekim “Türk-Rus İlişkileri” üzerine kaleme alınan bir kitapta bu antlaşma için “Osmanlı’yı yıkıma götüren en büyük Rus başarısı” denilmektedir. Ne yazık ki, bu haksız yargı, ders kitaplarımıza kadar girmiş durumda.Oysa Roderic H. Davison, yaptığı geniş kaynak taramasında Küçük Kaynarca Antlaşması’ndaki 7. maddeyi derinliğine sorgulayarak yepyeni bir bakış açısı getiriyor. Bildiğimiz haliyle bu madde ne antlaşma metninde, ne de antlaşmayı imzalayan Osmanlı diplomatlarının zihinlerinde mevcuttu ona göre. Yapılan yorumlar tamamen Avusturya’nın İstanbul Elçisi Thugut ile Avusturyalı tarihçi Hammer’in el ele vererek gerçekleştirdikleri tarihi yanıltma operasyonunun bir parçasıydı.Avusturya “Sefir-i kebiri” Thugut cenapları, Osmanlıların Ruslarla uzlaşmasını katiyen istemediğinden antlaşmanın kendisine rağmen imzalanması üzerine gazaba gelip şu boyundan büyük lafı gediğine oturtmuştur: “Antlaşma Rus becerisinin ve Türk aptallığının eşine ender rastlanan bir örneğidir.”Avrupalı tarihçilerin bir diplomatın kızgınlıkla söylenmiş lakırdısının üzerine balıklama atlamalarını anlayabiliriz belki. Peki ya bizimkilere ne oluyor? Avrupa’ya kiralanmış akıl, bir sel gibi basmıştır “aydınistanımız”ı.Aslında Küçük Kaynarca Antlaşması metninin Rusçasında ve dahi Rusların hazırladığı Fransızca nüshasında bahse konu 7. madde mahsus muğlak bırakılmış, ileride başka müdahalelere kapı açacak şekilde kurnazca düzenlenmişti. Lakin ayrıca bir Türkçe metin de hazırlanmıştı ve Türkçesi gayet sarihti. Hele ‘hakem metin’ olarak düzenlenen İtalyancasıyla yapılacak bir karşılaştırma, Rusların nasıl bir uyanıklık yaptıklarını ifşaya yetecektir.Tarihçi Davison, alelacele hüküm vermek yerine zora soyunuyor, aslında bizim yapmamız gerekeni yapıyor ve tam dört dilde (Fransızca, Türkçe, Rusça ve hakem metin olarak İtalyanca) yazılan antlaşma metinlerini madde madde karşılaştırmalı olarak inceliyor, böylece tarihî bir yanlış anlamayı deşifre ediyor.“Türk aptallığı”sözü kimin icadı?Küçük Kaynarca Antlaşması’nın 7. maddesinin ‘hakem’ metni olan İtalyancasına baktığımızda mesele gayet nettir. Burada Rusya’nın Osmanlı Devleti’nde yaşayan Rum Ortodoks teb’ayı “himayesine aldığı”ndan tek kelimeyle olsun bahis yoktur. Peki ne vardır? Şaşıracaksınız belki ama Davison’a göre tam tersine, Babıali’nin Hıristiyanları ve kiliseleri “kendisinin” korumaya söz verdiği yazılıdır! Yani Osmanlı yönetimi ‘Bunlar benim teb’am, size ne oluyor? Korumak gerekiyorsa ben korurum’ mesajını vermektedir Rusya’ya.Dolayısıyla bir “Türk aptallığı”ndan söz edilecekse eğer bu, kesinlikle antlaşma masasında oturanlarda değil, daha 1771’de çok daha elverişli şartlarda bir akit yapılabilecekken savaşa devam kararını alan Osmanlı yöneticilerinde aranmalıdır. Davison’a göre, “Türk aptallığı” Kaynarca’daki diplomatlarımızda değil, savaşı açanlarda, hadi açıldı diyelim, vaktiyle zararın neresinden dönersek kârdır diye düşünmeyenlerde aranmalıdır. (“Osmanlı-Türk Tarihi”, Alkım: 2004, s. 61-86.)Ruslarla bu savaşa görünüşte kendimiz için değil, Polonya’yı (Lehistan’ı) bölünmekten kurtarmak için girmiştik! Gariptir, antlaşmada Polonya sorunundan hiç bahsedilmemiştir. Tabii asıl gerekçe Rus Çarlığı’nın ikide bir Osmanlı Devleti’ne bağlı olan Kırım Hanlığı’nın içişlerine karışmasına tahammül edemeyişimiz ve bu gidişata bir son vermek isteyişimizdir.Küçük Kaynarca Antlaşması’nın bir de 3. maddesi vardı ki, Osmanlı Padişah-Halifesine, kaybedilen ilk İslam toprağı (Dârülislam) olan Kırım’da yaşayan Müslüman teba üzerinde dinî bir himaye hakkını tanıyordu. Anlayacağınız, antlaşmada asıl himaye hakkı, iddia olunduğu gibi Ruslara değil, Osmanlılara verilmişti. Biz ise yıllardır olguyu tersine çevirip anlatmayı tercih etmişiz.Hilafete yönelik saygı arttıOsmanlı Padişah-Halifesi ilk defa Küçük Kaynarca ile fiilen veya hukuken egemenliği altında bulunmayan Müslüman tebanın da koruyucusu olduğunu tescillemiş oluyordu. Bu maddeyle halifelik, Osmanlılar tarafından kendi toprakları haricindeki Müslümanlar üz
Zaman
Köşe Yazıları
02.02.2014
MustafaArmağan-TarihimizeatılaniftirayıABDlitarihçitemizlediMustafa Armağan - Tarihimize atılan iftirayı ABDli tarihçi temizledi
Hocaefendi Wsj ye Konuştu: Değerlerimiz ve Duruşumuz ...
Haberler.com
21.01.2014
14:20
The Wall Street Journala özel açıklamalarda bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi, değer ve duruşlarının değişmediğini belirterek eğer bir ittifaktan söz edilecekse bunun ?demokrasi, insan hakları ve özgürlükler? etrafında olabileceğini söyledi.
Haberler.com
Dünya
21.01.2014
HocaefendiWsjyeKonuştuDeğerlerimizveDuruşumuzHocaefendi Wsj ye Konuştu Değerlerimiz ve Duruşumuz
Hocaefendi, The Wall Street Journal'a konuştu
Zaman
21.01.2014
14:01
The Wall Street Journala özel açıklamalarda bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi, değer ve duruşlarının değişmediğini belirterek eğer bir ittifaktan söz edilecekse bunun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlükler’ etrafında olabileceğini söyledi.Hocaefendi, “Değerlerimiz veya duruşumuz değişmedi. Siyasi aktörlerin duruşunun veya hareketlerinin eski hareketlerine uyup uymadığına Türk insanı karar vermeli” ifadesini kullandı. Türk halkının, son iki yıldır demokratik sürecin tersine dönmüş olmasından dolayı üzüntülü olduğunu vurgulayan Gülen, koplo ve paralel devlet iddialarını ise reddetti. Hocaefendi, ideoloji, sempati, dünya görüşüne göre yapılan tasfiyelerin, şimdiki hükümetin sonlandırmaya söz verdiği geçmişin uygulamaları olduğuna dikkat çekti.İşte WSJde yayımlanan röportaj:1. Başbakan son zamanlarda size ve Hizmet oluşumuna sık sık saldırdı. Artık AKP ile ittifakınızın tamamen bittiğine inanıyor musunuz?Eğer bir ittifaktan bahsedilecekse bu demokrasi, insan hakları ve özgürlükler etrafında olur -siyasi partiler ya da adaylar için olmaz. 2010 yılındaki Anayasa referandumunda Avrupa Birliğine üyelik şartlarına paralel yapılan demokratik reformları daha önce CHP yapmış olsaydı, onları destekleyeceğimi söylemiştim.Hizmet üyeleri de dahil Türk halkının büyük kesimi demokratikleştirme reformları yaptığı, ordunun siyasiler üzerindeki vesayetine son verdiği ve Türkiyeyi ABye giriş sürecinde ileriye götürdüğü için AKPyi destekledi. Doğru olduğuna inandığımız ve demokratik ilkeler ile aynı paralelde olan şeyleri her zaman destekledik. Ancak aynı zamanda yanlış olarak gördüğümüz ve bu ilkelere ters olan şeyleri de eleştirdik.Değerlerimiz ve duruşumuz değişmedi. Demokrasinin savunucuları olmaya devam edeceğiz. Siyasi aktörlerin önceki sicillerine uyumlu duruşu ve icraatları ile ilgili karar Türk halkı ve tarafsız gözlemciler tarafından verilmeli.2. Erdoğan ile bir on yıllık bir ittifak kurdunuz – liderliği döneminde sizi en çok üzen şey ne oldu?Tekrar netleştirelim, ittifaktan bahsedilecekse bu değerler ve ilkeler etrafında olur. AKP dönemi boyunca demokratikleşme reformlarını destekledik ve anti-demokratik hareketleri eleştirdik ve bunlara karşı çıktık. Örneğin 2005 yılında terör suçlarını oldukça geniş tanımladığı ve özgürlükleri riske sokacağı için anti-terör taslağını eleştirdik.2003 ve 2010 döneminde genel trend demokratik reformlara yönelik oldu ve Türk halkının büyük kesimi bu reformları destekledi. 2010 yılındaki Anayasa referandumunun yüzde 58 oranında kabul oyu alması bunun bir kanıtıdır. Ayrıca Türkiye geçen 15 yılda ekonomik ve demokratik ilerleme de kaydetti.Bu demokratikleşme reformlarının devam etmesini isterdik. 2010 yılındaki anayasa değişikliklerini iyi ancak yeterli değil sloganı ile destekleyen Türk halkı geçen son iki yıl içerisinde demokratik ilerlemenin tersine dönmüş olmasından üzüntü duyuyor. Yeni, sivil ve demokratik bir anayasa demokratik kazanımları sağlamlaştıracak ve Türkiyeyi ABnin demokratik değerlerine bağlayacaktır. Maalesef bu çaba şu an terk edilmiş durumda.3. Başbakanın polis gücünün lider kadrosunda yaptığı değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?Polis gücünün üyeleri veya hükümetin diğer üyeleri ülkenin kanunlarını ya da kurumların kurallarını ihlal ederse kimse bu tarz hareketleri savunmaz ve bu hareketler yasal ve kurumsal soruşturmaya tabi tutulmalı. Ancak bu kişiler yasadışı bir şey yapmamışsa ve kurumların kurallarını ihlal etmemişse ve sadece sahip oldukları dünya görüşleri veya eğilimleri nedeniyle fişlenmiş ve ayrımcılığa tabi tutulmuşlarsa bu tarz muameleler demokrasi, yasal kurallar ve insan hakları ile örtüşmez.Sahip oldukları ideoloji ve dünya görüşleri, duydukları sempati nedeniyle kişilerin yerlerini değiştirmek ve tasfiyeler yapmak şu anki iktidar partisinin geçmişte seçimler öncesinde bitirmeyi vaat ettiği bir şeydi. Daha birkaç ay öncesine kadar kahraman olarak alkışlanan yargı ve polis gücü üyelerinin soruşturma yapılmaksızın kışın ortasında görev yerlerinin değiştirilmesi de ironik bir durum.4. Hizmet oluşumunun öğrencilerini polis ve yargıda kariyer yapmaları için cesaretlendirmesinin sebebi nedir?Öncelikle soruda bir düzeltme yapalım. Yalnızca kişisel savunmam ile ilgili konuşma yapabilirim ve bu savunmam genel olarak tüm Türk halkını kapsıyor. Toplum için sağlam temeller oluşturmak ve bireyleri yetiştirmek için en iyi yolun her zaman eğitim olduğuna inandım. Her sosyal sorun bireyden başlar ve uzun vadede birey seviyesinde çözülebilir. Birey ihmal edildiğinde sistemik, kurumsal veya siyasi çözümler başarısız olmaya mahkumdur. Bu nedenle benim ilk ve en öncelikli taraftarlığım eğitim içindir.Bu nedenledir ki benimle aynı düşünceleri paylaşanlar yurtlar, sınava hazırlık merkezleri, özel okullar ve ücretsiz özel eğitim merkezleri kuruyor. Bu kurumlar toplumun geniş kesiminin kalite
Zaman
En Çok Okunan
21.01.2014
HocaefendiTheWallStreetJournalakonuştuHocaefendi The Wall Street Journala konuştu
Fethullah Gülen Hocaefendi The Wall Street Journal'a konuştu
Bugün
21.01.2014
13:07
The Wall Street Journala özel açıklamalarda bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi, değer ve duruşlarının değişmediğini belirterek eğer bir ittifaktan söz edilecekse bunun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlükler’ etrafında olabileceğini söyledi.
Bugün
Son Dakika
21.01.2014
FethullahGülenHocaefendiTheWallStreetJournalakonuştuFethullah Gülen Hocaefendi The Wall Street Journala konuştu
Hocaefendi, The Wall Street Journal'a konuştu
Samanyolu Haber
21.01.2014
12:43
The Wall Street Journala özel açıklamalarda bulunan Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, değer ve duruşlarının değişmediğini belirterek eğer bir ittifaktan söz edilecekse bunun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlükler’ etrafında olabileceğini söyledi.
Samanyolu Haber
Son Dakika
21.01.2014
HocaefendiTheWallStreetJournalakonuştuHocaefendi The Wall Street Journala konuştu
Hocaefendi, The Wall Street Journal'a konuştu
Zaman
21.01.2014
11:14
The Wall Street Journala özel açıklamalarda bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi, değer ve duruşlarının değişmediğini belirterek eğer bir ittifaktan söz edilecekse bunun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlükler’ etrafında olabileceğini söyledi.Hocaefendi, “Değerlerimiz veya duruşumuz değişmedi. Siyasi aktörlerin duruşunun veya hareketlerinin eski hareketlerine uyup uymadığına Türk insanı karar vermeli” ifadesini kullandı. Türk halkının, son iki yıldır demokratik sürecin tersine dönmüş olmasından dolayı üzüntülü olduğunu vurgulayan Gülen, koplo ve paralel devlet iddialarını ise reddetti. Hocaefendi, ideoloji, sempati, dünya görüşüne göre yapılan tasfiyelerin, şimdiki hükümetin sonlandırmaya söz verdiği geçmişin uygulamaları olduğuna dikkat çekti.İşte WSJde yayımlanan röportaj:1. Başbakan son zamanlarda size ve Hizmet oluşumuna sık sık saldırdı. Artık AKP ile ittifakınızın tamamen bittiğine inanıyor musunuz?Eğer bir ittifaktan bahsedilecekse bu demokrasi, insan hakları ve özgürlükler etrafında olur -siyasi partiler ya da adaylar için olmaz. 2010 yılındaki Anayasa referandumunda Avrupa Birliğine üyelik şartlarına paralel yapılan demokratik reformları daha önce CHP yapmış olsaydı, onları destekleyeceğimi söylemiştim.Hizmet üyeleri de dahil Türk halkının büyük kesimi demokratikleştirme reformları yaptığı, ordunun siyasiler üzerindeki vesayetine son verdiği ve Türkiyeyi ABye giriş sürecinde ileriye götürdüğü için AKPyi destekledi. Doğru olduğuna inandığımız ve demokratik ilkeler ile aynı paralelde olan şeyleri her zaman destekledik. Ancak aynı zamanda yanlış olarak gördüğümüz ve bu ilkelere ters olan şeyleri de eleştirdik.Değerlerimiz ve duruşumuz değişmedi. Demokrasinin savunucuları olmaya devam edeceğiz. Siyasi aktörlerin önceki sicillerine uyumlu duruşu ve icraatları ile ilgili karar Türk halkı ve tarafsız gözlemciler tarafından verilmeli.2. Erdoğan ile bir on yıllık bir ittifak kurdunuz – liderliği döneminde sizi en çok üzen şey ne oldu?Tekrar netleştirelim, ittifaktan bahsedilecekse bu değerler ve ilkeler etrafında olur. AKP dönemi boyunca demokratikleşme reformlarını destekledik ve anti-demokratik hareketleri eleştirdik ve bunlara karşı çıktık. Örneğin 2005 yılında terör suçlarını oldukça geniş tanımladığı ve özgürlükleri riske sokacağı için anti-terör taslağını eleştirdik.2003 ve 2010 döneminde genel trend demokratik reformlara yönelik oldu ve Türk halkının büyük kesimi bu reformları destekledi. 2010 yılındaki Anayasa referandumunun yüzde 58 oranında kabul oyu alması bunun bir kanıtıdır. Ayrıca Türkiye geçen 15 yılda ekonomik ve demokratik ilerleme de kaydetti.Bu demokratikleşme reformlarının devam etmesini isterdik. 2010 yılındaki anayasa değişikliklerini iyi ancak yeterli değil sloganı ile destekleyen Türk halkı geçen son iki yıl içerisinde demokratik ilerlemenin tersine dönmüş olmasından üzüntü duyuyor. Yeni, sivil ve demokratik bir anayasa demokratik kazanımları sağlamlaştıracak ve Türkiyeyi ABnin demokratik değerlerine bağlayacaktır. Maalesef bu çaba şu an terk edilmiş durumda.3. Başbakanın polis gücünün lider kadrosunda yaptığı değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?Polis gücünün üyeleri veya hükümetin diğer üyeleri ülkenin kanunlarını ya da kurumların kurallarını ihlal ederse kimse bu tarz hareketleri savunmaz ve bu hareketler yasal ve kurumsal soruşturmaya tabi tutulmalı. Ancak bu kişiler yasadışı bir şey yapmamışsa ve kurumların kurallarını ihlal etmemişse ve sadece sahip oldukları dünya görüşleri veya eğilimleri nedeniyle fişlenmiş ve ayrımcılığa tabi tutulmuşlarsa bu tarz muameleler demokrasi, yasal kurallar ve insan hakları ile örtüşmez.Sahip oldukları ideoloji ve dünya görüşleri, duydukları sempati nedeniyle kişilerin yerlerini değiştirmek ve tasfiyeler yapmak şu anki iktidar partisinin geçmişte seçimler öncesinde bitirmeyi vaat ettiği bir şeydi. Daha birkaç ay öncesine kadar kahraman olarak alkışlanan yargı ve polis gücü üyelerinin soruşturma yapılmaksızın kışın ortasında görev yerlerinin değiştirilmesi de ironik bir durum.4. Hizmet oluşumunun öğrencilerini polis ve yargıda kariyer yapmaları için cesaretlendirmesinin sebebi nedir?Öncelikle soruda bir düzeltme yapalım. Yalnızca kişisel savunmam ile ilgili konuşma yapabilirim ve bu savunmam genel olarak tüm Türk halkını kapsıyor. Toplum için sağlam temeller oluşturmak ve bireyleri yetiştirmek için en iyi yolun her zaman eğitim olduğuna inandım. Her sosyal sorun bireyden başlar ve uzun vadede birey seviyesinde çözülebilir. Birey ihmal edildiğinde sistemik, kurumsal veya siyasi çözümler başarısız olmaya mahkumdur. Bu nedenle benim ilk ve en öncelikli taraftarlığım eğitim içindir.Bu nedenledir ki benimle aynı düşünceleri paylaşanlar yurtlar, sınava hazırlık merkezleri, özel okullar ve ücretsiz özel eğitim merkezleri kuruyor. Bu kurumlar toplumun geniş kesiminin kalite
Zaman
Güncel
21.01.2014
HocaefendiTheWallStreetJournalakonuştuHocaefendi The Wall Street Journala konuştu
Hocaefendi, The Wall Street Journal'a konuştu
Zaman
21.01.2014
11:14
The Wall Street Journala özel açıklamalarda bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi, değer ve duruşlarının değişmediğini belirterek eğer bir ittifaktan söz edilecekse bunun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlükler’ etrafında olabileceğini söyledi.Hocaefendi, “Değerlerimiz veya duruşumuz değişmedi. Siyasi aktörlerin duruşunun veya hareketlerinin eski hareketlerine uyup uymadığına Türk insanı karar vermeli” ifadesini kullandı. Türk halkının, son iki yıldır demokratik sürecin tersine dönmüş olmasından dolayı üzüntülü olduğunu vurgulayan Gülen, koplo ve paralel devlet iddialarını ise reddetti. Hocaefendi, ideoloji, sempati, dünya görüşüne göre yapılan tasfiyelerin, şimdiki hükümetin sonlandırmaya söz verdiği geçmişin uygulamaları olduğuna dikkat çekti.İşte WSJde yayımlanan röportaj:1. Başbakan son zamanlarda size ve Hizmet oluşumuna sık sık saldırdı. Artık AKP ile ittifakınızın tamamen bittiğine inanıyor musunuz?Eğer bir ittifaktan bahsedilecekse bu demokrasi, insan hakları ve özgürlükler etrafında olur -siyasi partiler ya da adaylar için olmaz. 2010 yılındaki Anayasa referandumunda Avrupa Birliğine üyelik şartlarına paralel yapılan demokratik reformları daha önce CHP yapmış olsaydı, onları destekleyeceğimi söylemiştim.Hizmet üyeleri de dahil Türk halkının büyük kesimi demokratikleştirme reformları yaptığı, ordunun siyasiler üzerindeki vesayetine son verdiği ve Türkiyeyi ABye giriş sürecinde ileriye götürdüğü için AKPyi destekledi. Doğru olduğuna inandığımız ve demokratik ilkeler ile aynı paralelde olan şeyleri her zaman destekledik. Ancak aynı zamanda yanlış olarak gördüğümüz ve bu ilkelere ters olan şeyleri de eleştirdik.Değerlerimiz ve duruşumuz değişmedi. Demokrasinin savunucuları olmaya devam edeceğiz. Siyasi aktörlerin önceki sicillerine uyumlu duruşu ve icraatları ile ilgili karar Türk halkı ve tarafsız gözlemciler tarafından verilmeli.2. Erdoğan ile bir on yıllık bir ittifak kurdunuz – liderliği döneminde sizi en çok üzen şey ne oldu?Tekrar netleştirelim, ittifaktan bahsedilecekse bu değerler ve ilkeler etrafında olur. AKP dönemi boyunca demokratikleşme reformlarını destekledik ve anti-demokratik hareketleri eleştirdik ve bunlara karşı çıktık. Örneğin 2005 yılında terör suçlarını oldukça geniş tanımladığı ve özgürlükleri riske sokacağı için anti-terör taslağını eleştirdik.2003 ve 2010 döneminde genel trend demokratik reformlara yönelik oldu ve Türk halkının büyük kesimi bu reformları destekledi. 2010 yılındaki Anayasa referandumunun yüzde 58 oranında kabul oyu alması bunun bir kanıtıdır. Ayrıca Türkiye geçen 15 yılda ekonomik ve demokratik ilerleme de kaydetti.Bu demokratikleşme reformlarının devam etmesini isterdik. 2010 yılındaki anayasa değişikliklerini iyi ancak yeterli değil sloganı ile destekleyen Türk halkı geçen son iki yıl içerisinde demokratik ilerlemenin tersine dönmüş olmasından üzüntü duyuyor. Yeni, sivil ve demokratik bir anayasa demokratik kazanımları sağlamlaştıracak ve Türkiyeyi ABnin demokratik değerlerine bağlayacaktır. Maalesef bu çaba şu an terk edilmiş durumda.3. Başbakanın polis gücünün lider kadrosunda yaptığı değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?Polis gücünün üyeleri veya hükümetin diğer üyeleri ülkenin kanunlarını ya da kurumların kurallarını ihlal ederse kimse bu tarz hareketleri savunmaz ve bu hareketler yasal ve kurumsal soruşturmaya tabi tutulmalı. Ancak bu kişiler yasadışı bir şey yapmamışsa ve kurumların kurallarını ihlal etmemişse ve sadece sahip oldukları dünya görüşleri veya eğilimleri nedeniyle fişlenmiş ve ayrımcılığa tabi tutulmuşlarsa bu tarz muameleler demokrasi, yasal kurallar ve insan hakları ile örtüşmez.Sahip oldukları ideoloji ve dünya görüşleri, duydukları sempati nedeniyle kişilerin yerlerini değiştirmek ve tasfiyeler yapmak şu anki iktidar partisinin geçmişte seçimler öncesinde bitirmeyi vaat ettiği bir şeydi. Daha birkaç ay öncesine kadar kahraman olarak alkışlanan yargı ve polis gücü üyelerinin soruşturma yapılmaksızın kışın ortasında görev yerlerinin değiştirilmesi de ironik bir durum.4. Hizmet oluşumunun öğrencilerini polis ve yargıda kariyer yapmaları için cesaretlendirmesinin sebebi nedir?Öncelikle soruda bir düzeltme yapalım. Yalnızca kişisel savunmam ile ilgili konuşma yapabilirim ve bu savunmam genel olarak tüm Türk halkını kapsıyor. Toplum için sağlam temeller oluşturmak ve bireyleri yetiştirmek için en iyi yolun her zaman eğitim olduğuna inandım. Her sosyal sorun bireyden başlar ve uzun vadede birey seviyesinde çözülebilir. Birey ihmal edildiğinde sistemik, kurumsal veya siyasi çözümler başarısız olmaya mahkumdur. Bu nedenle benim ilk ve en öncelikli taraftarlığım eğitim içindir.Bu nedenledir ki benimle aynı düşünceleri paylaşanlar yurtlar, sınava hazırlık merkezleri, özel okullar ve ücretsiz özel eğitim merkezleri kuruyor. Bu kurumlar toplumun geniş kesiminin kalite
Zaman
Ana Sayfa
21.01.2014
HocaefendiTheWallStreetJournalakonuştuHocaefendi The Wall Street Journala konuştu
M.Nedim Hazar - Küçük enişteler
Zaman
06.01.2014
13:35
“Savaşacaksan öfken ile savaş” buyuruyor cennetmekân Edebali. “Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir.” diyor Osman Gazi’ye.Öfkenin insanı ve toplumları düşürdüğü dehşetli durumlarla ilgili tablolarla doludur tarih galerisi.Ve aynı zamanda bir yönüyle -tabiri caizse- ciddiyeti bertaraf edip, mizahın acıklı yönünü de sergiler öfkenin akla hakimiyeti.Bugün yaşanan tartışmalara bakıldığında çok şey mümkün ama ıskalanmaması gereken en önemli yüzü de bu kanaatimce.İnsanlar neredeyse gazete okumayacak, TV izlemeyecek duruma geldi. Nefret bültenlerine dönüştü medya. Şahit olduğumuz şeyler komik ama gülmek gelmiyor içimizden. Ortalık ‘nişanı atılmış damat’ psikozuyla yaşanan savrulmalarla dolu. Adına siyaset deniyor, habercilik deniyor, yazarlık vesaire deniyor…Bu gündelik öfke hakimiyetinin anlık alıcıları vardır şüphesiz. İtiraf etmek lazım ki, normal zamanlarda bir kıymet taşımayan zırvalar, saçmalıklar, boşboğazlıklar bu anlarda başköşeye konuluyor, adam muamelesi yapılıyor. Merhum Cemil Meriç, “düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı” diye tasvir edip kaht-ı ricalden bahsettiği devirlerden olsa gerek bu zamanlar.Yıllardır yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen dostum, kafası epey karışık halde, ‘Bu ülkeyi bu hale sen getirdin.’ diye takıldı espri yollu. “Sen”den kastının ne olduğunu biliyorsunuz. ‘Ben de tam tersini düşünüyorum.’ dedim. Güldük içimiz acıyarak. Başta sosyal medya olmak üzere bir dolu haber ve yorum sıraladı. Kesinlikle haklı olduğu yönler vardı. Öfkesinin esiri insanların günlük nefret hezeyanlarını zihninin en ön kısmına yerleştirmiş, misliyle mukabelede bulunanları, her türlü tezvirat, çamur, karalamayı görmezden gelmeyi beis görmüyordu nedense.Kavramlar ortalık malı olunca, insafı ara ki bulasın!“Siyaset mühendisliği”nden bahsetti mesela. Ben de “cemaat mühendisliği”ni anlattım sabırla. “Küresel tuzak” tek yönlü bir şey değil. Mefhum-u muhalifi ve simetrisi var. Her gelişmeyi siyasî iktidara tuzak olarak yorumlamaya başlamışsak, şiraze kaçmış demektir. Eğer bir dizayndan söz edilecekse, camiaya yapılmak istenen dizaynı da göz ardı etmemek gerektiğini söyledim. Pekâla, camianın fazla büyüdüğünü düşünen birtakım mihraklar da ‘paralel yapı’lar kurarak tezgâh peşinde olabilir mesela. Çete iddiasıyla çeteleşenleri görmezden gelirsek dönüp bizi vurur bu idrak kilitlenmesi.Devlet aklının, yukarıda bahsettiğim komplocu zihniyetin tesirine girmesi mevcut resmi net olarak görebilmeyi engeller. Bunun için gazetelere bakmak yeterli. Neredeyse “Cemaatten falanca kişi alışveriş yapıp fiş almadı” manşetlerine düşecek kadar vahimleşmişken durum, hizmetin yeniden dizayn edilmek istemediğini kim iddia edebilir?Rota, Müslüman bir sivil yapının Müslüman bir resmi yapı tarafından tasfiyesine doğru yol alırken, önce kuşanılan öfkeden sıyrılmak gerektiğine inandığımı söyledim dostuma. Başbakan ile medya mensuplarının yaptığı görüşmenin yansımalarını okurken, bazı gazetecilerin kullandığı şahin ve öfkeli dil endişelerimizi artırıyor şüphesiz.İşi “Seferoğulları-Tellioğulları” kavgasına çevirip, meseleyi “Yeşil Vadi” boyutuna indirgeyen ‘Küçük enişteler’in bu kadar prim yapması, şüphesiz komik ama korkutucu da…Kabul; belki tutamayız bu küçük enişteleri ama öfke konusunda herkesin aynaya bakıp, önce elindeki taşı yere bırakmasını, sıkılı yumruğunu gevşetmesini salık vermeliyiz.“Küçük enişteler” hariç herkeste bunu yapacak kadar vicdan ve akıl olduğuna hâlâ inananlardanım.
Zaman
En Çok Okunan
06.01.2014
MNedimHazar-KüçükeniştelerMNedim Hazar - Küçük enişteler
M.Nedim Hazar - Küçük enişteler
Zaman
06.01.2014
02:06
“Savaşacaksan öfken ile savaş” buyuruyor cennetmekân Edebali. “Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir.” diyor Osman Gazi’ye.Öfkenin insanı ve toplumları düşürdüğü dehşetli durumlarla ilgili tablolarla doludur tarih galerisi.Ve aynı zamanda bir yönüyle -tabiri caizse- ciddiyeti bertaraf edip, mizahın acıklı yönünü de sergiler öfkenin akla hakimiyeti.Bugün yaşanan tartışmalara bakıldığında çok şey mümkün ama ıskalanmaması gereken en önemli yüzü de bu kanaatimce.İnsanlar neredeyse gazete okumayacak, TV izlemeyecek duruma geldi. Nefret bültenlerine dönüştü medya. Şahit olduğumuz şeyler komik ama gülmek gelmiyor içimizden. Ortalık ‘nişanı atılmış damat’ psikozuyla yaşanan savrulmalarla dolu. Adına siyaset deniyor, habercilik deniyor, yazarlık vesaire deniyor…Bu gündelik öfke hakimiyetinin anlık alıcıları vardır şüphesiz. İtiraf etmek lazım ki, normal zamanlarda bir kıymet taşımayan zırvalar, saçmalıklar, boşboğazlıklar bu anlarda başköşeye konuluyor, adam muamelesi yapılıyor. Merhum Cemil Meriç, “düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı” diye tasvir edip kaht-ı ricalden bahsettiği devirlerden olsa gerek bu zamanlar.Yıllardır yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen dostum, kafası epey karışık halde, ‘Bu ülkeyi bu hale sen getirdin.’ diye takıldı espri yollu. “Sen”den kastının ne olduğunu biliyorsunuz. ‘Ben de tam tersini düşünüyorum.’ dedim. Güldük içimiz acıyarak. Başta sosyal medya olmak üzere bir dolu haber ve yorum sıraladı. Kesinlikle haklı olduğu yönler vardı. Öfkesinin esiri insanların günlük nefret hezeyanlarını zihninin en ön kısmına yerleştirmiş, misliyle mukabelede bulunanları, her türlü tezvirat, çamur, karalamayı görmezden gelmeyi beis görmüyordu nedense.Kavramlar ortalık malı olunca, insafı ara ki bulasın!“Siyaset mühendisliği”nden bahsetti mesela. Ben de “cemaat mühendisliği”ni anlattım sabırla. “Küresel tuzak” tek yönlü bir şey değil. Mefhum-u muhalifi ve simetrisi var. Her gelişmeyi siyasî iktidara tuzak olarak yorumlamaya başlamışsak, şiraze kaçmış demektir. Eğer bir dizayndan söz edilecekse, camiaya yapılmak istenen dizaynı da göz ardı etmemek gerektiğini söyledim. Pekâla, camianın fazla büyüdüğünü düşünen birtakım mihraklar da ‘paralel yapı’lar kurarak tezgâh peşinde olabilir mesela. Çete iddiasıyla çeteleşenleri görmezden gelirsek dönüp bizi vurur bu idrak kilitlenmesi.Devlet aklının, yukarıda bahsettiğim komplocu zihniyetin tesirine girmesi mevcut resmi net olarak görebilmeyi engeller. Bunun için gazetelere bakmak yeterli. Neredeyse “Cemaatten falanca kişi alışveriş yapıp fiş almadı” manşetlerine düşecek kadar vahimleşmişken durum, hizmetin yeniden dizayn edilmek istemediğini kim iddia edebilir?Rota, Müslüman bir sivil yapının Müslüman bir resmi yapı tarafından tasfiyesine doğru yol alırken, önce kuşanılan öfkeden sıyrılmak gerektiğine inandığımı söyledim dostuma. Başbakan ile medya mensuplarının yaptığı görüşmenin yansımalarını okurken, bazı gazetecilerin kullandığı şahin ve öfkeli dil endişelerimizi artırıyor şüphesiz.İşi “Seferoğulları-Tellioğulları” kavgasına çevirip, meseleyi “Yeşil Vadi” boyutuna indirgeyen ‘Küçük enişteler’in bu kadar prim yapması, şüphesiz komik ama korkutucu da…Kabul; belki tutamayız bu küçük enişteleri ama öfke konusunda herkesin aynaya bakıp, önce elindeki taşı yere bırakmasını, sıkılı yumruğunu gevşetmesini salık vermeliyiz.“Küçük enişteler” hariç herkeste bunu yapacak kadar vicdan ve akıl olduğuna hâlâ inananlardanım.
Zaman
Köşe Yazıları
06.01.2014
MNedimHazar-KüçükeniştelerMNedim Hazar - Küçük enişteler
M.Nedim Hazar - Küçük enişteler
Zaman
06.01.2014
01:57
“Savaşacaksan öfken ile savaş” buyuruyor cennetmekân Edebali. “Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir.” diyor Osman Gazi’ye.Öfkenin insanı ve toplumları düşürdüğü dehşetli durumlarla ilgili tablolarla doludur tarih galerisi.Ve aynı zamanda bir yönüyle -tabiri caizse- ciddiyeti bertaraf edip, mizahın acıklı yönünü de sergiler öfkenin akla hakimiyeti.Bugün yaşanan tartışmalara bakıldığında çok şey mümkün ama ıskalanmaması gereken en önemli yüzü de bu kanaatimce.İnsanlar neredeyse gazete okumayacak, TV izlemeyecek duruma geldi. Nefret bültenlerine dönüştü medya. Şahit olduğumuz şeyler komik ama gülmek gelmiyor içimizden. Ortalık ‘nişanı atılmış damat’ psikozuyla yaşanan savrulmalarla dolu. Adına siyaset deniyor, habercilik deniyor, yazarlık vesaire deniyor…Bu gündelik öfke hakimiyetinin anlık alıcıları vardır şüphesiz. İtiraf etmek lazım ki, normal zamanlarda bir kıymet taşımayan zırvalar, saçmalıklar, boşboğazlıklar bu anlarda başköşeye konuluyor, adam muamelesi yapılıyor. Merhum Cemil Meriç, “düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı” diye tasvir edip kaht-ı ricalden bahsettiği devirlerden olsa gerek bu zamanlar.Yıllardır yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen dostum, kafası epey karışık halde, ‘Bu ülkeyi bu hale sen getirdin.’ diye takıldı espri yollu. “Sen”den kastının ne olduğunu biliyorsunuz. ‘Ben de tam tersini düşünüyorum.’ dedim. Güldük içimiz acıyarak. Başta sosyal medya olmak üzere bir dolu haber ve yorum sıraladı. Kesinlikle haklı olduğu yönler vardı. Öfkesinin esiri insanların günlük nefret hezeyanlarını zihninin en ön kısmına yerleştirmiş, misliyle mukabelede bulunanları, her türlü tezvirat, çamur, karalamayı görmezden gelmeyi beis görmüyordu nedense.Kavramlar ortalık malı olunca, insafı ara ki bulasın!“Siyaset mühendisliği”nden bahsetti mesela. Ben de “cemaat mühendisliği”ni anlattım sabırla. “Küresel tuzak” tek yönlü bir şey değil. Mefhum-u muhalifi ve simetrisi var. Her gelişmeyi siyasî iktidara tuzak olarak yorumlamaya başlamışsak, şiraze kaçmış demektir. Eğer bir dizayndan söz edilecekse, camiaya yapılmak istenen dizaynı da göz ardı etmemek gerektiğini söyledim. Pekâla, camianın fazla büyüdüğünü düşünen birtakım mihraklar da ‘paralel yapı’lar kurarak tezgâh peşinde olabilir mesela. Çete iddiasıyla çeteleşenleri görmezden gelirsek dönüp bizi vurur bu idrak kilitlenmesi.Devlet aklının, yukarıda bahsettiğim komplocu zihniyetin tesirine girmesi mevcut resmi net olarak görebilmeyi engeller. Bunun için gazetelere bakmak yeterli. Neredeyse “Cemaatten falanca kişi alışveriş yapıp fiş almadı” manşetlerine düşecek kadar vahimleşmişken durum, hizmetin yeniden dizayn edilmek istemediğini kim iddia edebilir?Rota, Müslüman bir sivil yapının Müslüman bir resmi yapı tarafından tasfiyesine doğru yol alırken, önce kuşanılan öfkeden sıyrılmak gerektiğine inandığımı söyledim dostuma. Başbakan ile medya mensuplarının yaptığı görüşmenin yansımalarını okurken, bazı gazetecilerin kullandığı şahin ve öfkeli dil endişelerimizi artırıyor şüphesiz.İşi “Seferoğulları-Tellioğulları” kavgasına çevirip, meseleyi “Yeşil Vadi” boyutuna indirgeyen ‘Küçük enişteler’in bu kadar prim yapması, şüphesiz komik ama korkutucu da…Kabul; belki tutamayız bu küçük enişteleri ama öfke konusunda herkesin aynaya bakıp, önce elindeki taşı yere bırakmasını, sıkılı yumruğunu gevşetmesini salık vermeliyiz.“Küçük enişteler” hariç herkeste bunu yapacak kadar vicdan ve akıl olduğuna hâlâ inananlardanım.
Zaman
Ana Sayfa
06.01.2014
MNedimHazar-KüçükeniştelerMNedim Hazar - Küçük enişteler
Ali Bulaç - 'Mü'minler kardeştir!'
Zaman
28.12.2013
01:58
Hucurat Sûresi’nin 10. âyeti şöyledir: “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” Kurtubi, mü’minlerin “nesep”te değil, dinde ve birbirlerine karşı haklarının korunmasında kardeşler olduğu anlamına geldiğini söyler.“Din kardeşliği” soy ve ırk (neseb) kardeşliğinden daha sağlam, daha öndedir.Âyette geçen “ihve” kelimesiyle ilgili olarak Razi şöyle der: Kelime neseb itibarıyla kardeşlik demek olan “eh” kelimesinin çoğuludur. Burada yüce Allah, Müslümanlar arasındaki bağın, neseb kardeşliği gibi kuvvetli olduğuna ve İslam’ın adeta bir baba gibi olduğuna işaret etmek üzere “Mü’minler ancak kardeştirler” buyurmuştur. İki Müslüman topluluk arasındaki ihtilaf ve çatışmaları ortadan kaldıracak arabuluculuk yapılacaksa, barış tesis edilecekse, bu, bir ailenin iki kardeşi arasındaki ihtilafa bakar gibi olması lazım. “Takva” bu teşebbüsün zeminidir. Yani müdahil güç Allah’tan sakınıp korkarak ve kardeşlerden birini haksızca tutmayarak barışı tesis edecektir. Kim haklı ise onun hakkı teslim edilecek, zalime yaptırım uygulanacaktır.Kanaatime göre bir avukat, müvekkilinin kesin olarak haksız olduğunu biliyorsa onu mağdura karşı savunamaz, caiz değildir. Müslümanların hangi bölge, dil, iktisadî gelir grubu, cinsiyet, ırk veya renkten olursa olsunlar, birbirlerini sevmesi imanın gereğidir. Hz. Peygamber (sas), bunu kesin bir dille ifade etmiştir: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!” (Müslim, Îman 93-94; Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9.)Arap şairi şöyle der: “Ebi el İslamü la eba liy sivahu/İza’f-taharu bi Kays’in ev Semiymi (Onlar Kays veya Semim soyundan(ız) diye övündüklerinde (derim ki:) Benim babam İslam’dır, başka babam da yoktur.” Mevlana Celaleddin de şöyle demiştir: “Ey maderu peder tu/ Çiz tu neseb ne didem (Ey annem ve babam olan Sen! Sen’den başka neseb bilmiyorum.” Mevlana, maddî, fizyolojik ve sosyal cevherlerin üstünde tek bağın ilahi mensubiyet olduğuna vurgu yapar.Müslümanlar arasındaki iman kardeşliği hukukî zeminden yoksun soyut bir ilişkiden ibaret değildir. Nasıl bir babanın vefatıyla mirası kardeşler arasında belli bir hukuka göre taksim ediliyorsa, “Müslüman kardeşler” arasındaki ilişki de belli bir hukuk zemininde düzenlenir. Bu bireysel düzeyde öyle olduğu gibi cemaat, topluluk, etnik, mezhebî vs. düzeylerde de öyledir. Hukuk ve yargı sistemi baktığı her dava hakikatte ya “insanlıktan” yani Adem ve Havva’dan veya dinden olan “kardeşler arasındaki ihtilaflar”dan kaynaklanır. Elmalılı, iki kardeşin arasını bulmanın dindeki kardeşliğin icabı olduğunu söyler. Müslümanlar kendi aralarında barışı, kardeşlik ve dayanışmayı tesis etmeyecek olurlarsa, kardeşlikleri sahici olmayacağından kendilerini dış düşmana karşı koruyacak mukavemet güçleri kalmaz. İnkâra, ahlakî dejenerasyona, hak ve hukuk ihlâllerine karşı mücadele edemezler. Bu da onların Allah’ın azabına müstahak olmalarına sebep olur. (Bkz. 3/Al-i İmran, 103.)“Birbirlerine sevgi, şefkat ve merhamette mü’minler bir tek bedene benzer. Bedenin bir organı rahatsız olursa diğerleri uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını duyar” (Müsned, II, 159). “Dedikoduların peşine düşmeyin, (insanların) kusurları(nı) araştırmayın, birbirinizi kıskanmayın, birbirinize sırt çevirmeyin, kin gütmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun” (Buhari, Edeb, 57-58; Müslim, Birr, 24 ve 28). “Hz. Peygamber (sas) ‘Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinizin satışına engel olmayınız, kızmayınız, sırt çevirmeyiniz, ey Allah’ın kulları kardeş olunuz. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir, ona zulmetmez, onu küçük düşürmez, ona hakaret etmez’ buyurduktan sonra üç defa göğsüne vurarak “Takva buradadır” buyurmuştur. (Buhari, Nikah, 45.) Özeti: Müslümanların birbirlerine kardeş olmaktan başka seçenekleri yoktur...
Zaman
Ana Sayfa
28.12.2013
AliBulaç-MüminlerkardeştirAli Bulaç - Müminler kardeştir
Ali Bulaç - 'Mü'minler kardeştir!'
Zaman
28.12.2013
01:11
Hucurat Sûresi’nin 10. âyeti şöyledir: “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” Kurtubi, mü’minlerin “nesep”te değil, dinde ve birbirlerine karşı haklarının korunmasında kardeşler olduğu anlamına geldiğini söyler.“Din kardeşliği” soy ve ırk (neseb) kardeşliğinden daha sağlam, daha öndedir.Âyette geçen “ihve” kelimesiyle ilgili olarak Razi şöyle der: Kelime neseb itibarıyla kardeşlik demek olan “eh” kelimesinin çoğuludur. Burada yüce Allah, Müslümanlar arasındaki bağın, neseb kardeşliği gibi kuvvetli olduğuna ve İslam’ın adeta bir baba gibi olduğuna işaret etmek üzere “Mü’minler ancak kardeştirler” buyurmuştur. İki Müslüman topluluk arasındaki ihtilaf ve çatışmaları ortadan kaldıracak arabuluculuk yapılacaksa, barış tesis edilecekse, bu, bir ailenin iki kardeşi arasındaki ihtilafa bakar gibi olması lazım. “Takva” bu teşebbüsün zeminidir. Yani müdahil güç Allah’tan sakınıp korkarak ve kardeşlerden birini haksızca tutmayarak barışı tesis edecektir. Kim haklı ise onun hakkı teslim edilecek, zalime yaptırım uygulanacaktır.Kanaatime göre bir avukat, müvekkilinin kesin olarak haksız olduğunu biliyorsa onu mağdura karşı savunamaz, caiz değildir. Müslümanların hangi bölge, dil, iktisadî gelir grubu, cinsiyet, ırk veya renkten olursa olsunlar, birbirlerini sevmesi imanın gereğidir. Hz. Peygamber (sas), bunu kesin bir dille ifade etmiştir: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!” (Müslim, Îman 93-94; Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9.)Arap şairi şöyle der: “Ebi el İslamü la eba liy sivahu/İza’f-taharu bi Kays’in ev Semiymi (Onlar Kays veya Semim soyundan(ız) diye övündüklerinde (derim ki:) Benim babam İslam’dır, başka babam da yoktur.” Mevlana Celaleddin de şöyle demiştir: “Ey maderu peder tu/ Çiz tu neseb ne didem (Ey annem ve babam olan Sen! Sen’den başka neseb bilmiyorum.” Mevlana, maddî, fizyolojik ve sosyal cevherlerin üstünde tek bağın ilahi mensubiyet olduğuna vurgu yapar.Müslümanlar arasındaki iman kardeşliği hukukî zeminden yoksun soyut bir ilişkiden ibaret değildir. Nasıl bir babanın vefatıyla mirası kardeşler arasında belli bir hukuka göre taksim ediliyorsa, “Müslüman kardeşler” arasındaki ilişki de belli bir hukuk zemininde düzenlenir. Bu bireysel düzeyde öyle olduğu gibi cemaat, topluluk, etnik, mezhebî vs. düzeylerde de öyledir. Hukuk ve yargı sistemi baktığı her dava hakikatte ya “insanlıktan” yani Adem ve Havva’dan veya dinden olan “kardeşler arasındaki ihtilaflar”dan kaynaklanır. Elmalılı, iki kardeşin arasını bulmanın dindeki kardeşliğin icabı olduğunu söyler. Müslümanlar kendi aralarında barışı, kardeşlik ve dayanışmayı tesis etmeyecek olurlarsa, kardeşlikleri sahici olmayacağından kendilerini dış düşmana karşı koruyacak mukavemet güçleri kalmaz. İnkâra, ahlakî dejenerasyona, hak ve hukuk ihlâllerine karşı mücadele edemezler. Bu da onların Allah’ın azabına müstahak olmalarına sebep olur. (Bkz. 3/Al-i İmran, 103.)“Birbirlerine sevgi, şefkat ve merhamette mü’minler bir tek bedene benzer. Bedenin bir organı rahatsız olursa diğerleri uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını duyar” (Müsned, II, 159). “Dedikoduların peşine düşmeyin, (insanların) kusurları(nı) araştırmayın, birbirinizi kıskanmayın, birbirinize sırt çevirmeyin, kin gütmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun” (Buhari, Edeb, 57-58; Müslim, Birr, 24 ve 28). “Hz. Peygamber (sas) ‘Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinizin satışına engel olmayınız, kızmayınız, sırt çevirmeyiniz, ey Allah’ın kulları kardeş olunuz. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir, ona zulmetmez, onu küçük düşürmez, ona hakaret etmez’ buyurduktan sonra üç defa göğsüne vurarak “Takva buradadır” buyurmuştur. (Buhari, Nikah, 45.) Özeti: Müslümanların birbirlerine kardeş olmaktan başka seçenekleri yoktur...
Zaman
En Çok Okunan
28.12.2013
AliBulaç-MüminlerkardeştirAli Bulaç - Müminler kardeştir
Ali Bulaç - 'Mü'minler kardeştir!'
Zaman
27.12.2013
21:41
Hucurat Sûresi’nin 10. âyeti şöyledir: “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” Kurtubi, mü’minlerin “nesep”te değil, dinde ve birbirlerine karşı haklarının korunmasında kardeşler olduğu anlamına geldiğini söyler.“Din kardeşliği” soy ve ırk (neseb) kardeşliğinden daha sağlam, daha öndedir.Âyette geçen “ihve” kelimesiyle ilgili olarak Razi şöyle der: Kelime neseb itibarıyla kardeşlik demek olan “eh” kelimesinin çoğuludur. Burada yüce Allah, Müslümanlar arasındaki bağın, neseb kardeşliği gibi kuvvetli olduğuna ve İslam’ın adeta bir baba gibi olduğuna işaret etmek üzere “Mü’minler ancak kardeştirler” buyurmuştur. İki Müslüman topluluk arasındaki ihtilaf ve çatışmaları ortadan kaldıracak arabuluculuk yapılacaksa, barış tesis edilecekse, bu, bir ailenin iki kardeşi arasındaki ihtilafa bakar gibi olması lazım. “Takva” bu teşebbüsün zeminidir. Yani müdahil güç Allah’tan sakınıp korkarak ve kardeşlerden birini haksızca tutmayarak barışı tesis edecektir. Kim haklı ise onun hakkı teslim edilecek, zalime yaptırım uygulanacaktır.Kanaatime göre bir avukat, müvekkilinin kesin olarak haksız olduğunu biliyorsa onu mağdura karşı savunamaz, caiz değildir. Müslümanların hangi bölge, dil, iktisadî gelir grubu, cinsiyet, ırk veya renkten olursa olsunlar, birbirlerini sevmesi imanın gereğidir. Hz. Peygamber (sas), bunu kesin bir dille ifade etmiştir: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!” (Müslim, Îman 93-94; Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9.)Arap şairi şöyle der: “Ebi el İslamü la eba liy sivahu/İza’f-taharu bi Kays’in ev Semiymi (Onlar Kays veya Semim soyundan(ız) diye övündüklerinde (derim ki:) Benim babam İslam’dır, başka babam da yoktur.” Mevlana Celaleddin de şöyle demiştir: “Ey maderu peder tu/ Çiz tu neseb ne didem (Ey annem ve babam olan Sen! Sen’den başka neseb bilmiyorum.” Mevlana, maddî, fizyolojik ve sosyal cevherlerin üstünde tek bağın ilahi mensubiyet olduğuna vurgu yapar.Müslümanlar arasındaki iman kardeşliği hukukî zeminden yoksun soyut bir ilişkiden ibaret değildir. Nasıl bir babanın vefatıyla mirası kardeşler arasında belli bir hukuka göre taksim ediliyorsa, “Müslüman kardeşler” arasındaki ilişki de belli bir hukuk zemininde düzenlenir. Bu bireysel düzeyde öyle olduğu gibi cemaat, topluluk, etnik, mezhebî vs. düzeylerde de öyledir. Hukuk ve yargı sistemi baktığı her dava hakikatte ya “insanlıktan” yani Adem ve Havva’dan veya dinden olan “kardeşler arasındaki ihtilaflar”dan kaynaklanır. Elmalılı, iki kardeşin arasını bulmanın dindeki kardeşliğin icabı olduğunu söyler. Müslümanlar kendi aralarında barışı, kardeşlik ve dayanışmayı tesis etmeyecek olurlarsa, kardeşlikleri sahici olmayacağından kendilerini dış düşmana karşı koruyacak mukavemet güçleri kalmaz. İnkâra, ahlakî dejenerasyona, hak ve hukuk ihlâllerine karşı mücadele edemezler. Bu da onların Allah’ın azabına müstahak olmalarına sebep olur. (Bkz. 3/Al-i İmran, 103.)“Birbirlerine sevgi, şefkat ve merhamette mü’minler bir tek bedene benzer. Bedenin bir organı rahatsız olursa diğerleri uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını duyar” (Müsned, II, 159). “Dedikoduların peşine düşmeyin, (insanların) kusurları(nı) araştırmayın, birbirinizi kıskanmayın, birbirinize sırt çevirmeyin, kin gütmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun” (Buhari, Edeb, 57-58; Müslim, Birr, 24 ve 28). “Hz. Peygamber (sas) ‘Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinizin satışına engel olmayınız, kızmayınız, sırt çevirmeyiniz, ey Allah’ın kulları kardeş olunuz. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir, ona zulmetmez, onu küçük düşürmez, ona hakaret etmez’ buyurduktan sonra üç defa göğsüne vurarak “Takva buradadır” buyurmuştur. (Buhari, Nikah, 45.) Özeti: Müslümanların birbirlerine kardeş olmaktan başka seçenekleri yoktur...
Zaman
Köşe Yazıları
27.12.2013
AliBulaç-MüminlerkardeştirAli Bulaç - Müminler kardeştir
Bakan Yazıcı: 14 aylık teknik takipten istihbaratın nasıl haberi olmaz?
Zaman
27.12.2013
17:54
Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, yolsuzluk ve rüşvet iddialarına ilişkin soruşturmayı değerlendirdi: “Bir yıl, 14 ay teknik takip yapılan bir alana ilişkin Türkiye’nin istihbaratı ve benzer birimlerinin haberdar olmayışını anlamakta zorluk çekiyorum. Bunlar inşallah aşılır. Bunlardan ötürü hiç kimse kaygıya kapılmasın, çünkü hep söylüyorum, en kutsal varlık insandır. En üstün güç, hukuk ve adalettir. Onun için biz, Adalet mülkün temelidir. sözüne inanırız. Hak üstündür, kuvvet değil. Hak üstün, kurallar önemli. İnşallah Türkiye, bu mühendislik süreçlerini aşacak. Elbette ki suçlu varsa o da kanıtlarıyla birlikte yargı önüne gider, hesabını verir. Bunu hiç kimse örtmez, örtemez.” İzmir temasları kapsamında AK Parti İl Başkanlığı’nı ziyaret eden Bakan Yazıcı, Danıştay’ın, Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan değişikliğin yürütmesini durdurması hakkındaki soruya, “İptal etmiş.” cevabını verdi. O sürece getiren uygulamalara ilişkin bir iki noktanın altını çizen Yazıcı, “Bir hukukçu kimliğimle anlamakta zorluk çektiğim hususlar var. Bir defa mahkemeler bağımsızdır. Savcıların görev ve yetki alanları bellidir. Türkiye, parlamenter rejimle idare ediliyor. Erkler ayrılığı var. Yasama, yürütme, yargı erkleri var. Millet adına görev yapıyorlar. Anlamadığım şey şu, bir yerde bir savcı görev ve yetkisi çerçevesinde çalışmalar icra ederken başsavcı dediğimiz kişinin bilgisi, haberi olmadan bir işlemi nasıl sürdürür? Ben beş altı yıl da hakimlik yaptım. Bu konuda da çok iddialıyım. Bu konuda da bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Bir ikincisi, usul de amaçlar kadar önemlidir. Siz bir noktaya odaklanıyorsunuz, oraya giderken başka alanlara zarar verecek, hak ihlâllerine yol açacak uygulamalar içerisine giremezsiniz. Üçüncüsü, yargısal faaliyetlerin adalet merkezli, adalet odaklı olması lazım. Şayet yapılan faaliyetin başka yansımaları varsa, başka alanlara da sonuçları algısı itibariyle sirayet edilecekse o zaman o bir mühendislik faaliyetine dönüşür. Elbette o çerçevede ülkenin yönetim, yasama ve yürütme sorumluluğunu üstlenmiş birimlerinin de bundan bilgisi olması gerektiğini düşünüyorum. Bunda hiç kimse işlenen bir suçta bilgilendirme anlamında değil, yöntemleri izah edeceksiniz, yöntemleri iyi kullanacaksınız.” dedi.‘SAVCI, BAŞSAVCIYI BİLGİLENDİRMELİ’Bakan Hayati Yazıcı, bir yerin başsavcısı varsa orada onun adına işlem yapan savcıların, görev ve yetkilerini kullanırken en azından başsavcıları bilgilendirmesi gerektiğini söyledi: “Savcılar en azından bilgilendirmeli, talimat anlamında değil. Adam bilecek burada ne oluyor, ne soruşturuluyor, bunları bilecek.” dedi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
27.12.2013
BakanYazıcı14aylıktekniktakiptenistihbaratınnasılhaberiolmaz?Bakan Yazıcı 14 aylık teknik takipten istihbaratın nasıl haberi olmaz?
Avusturyalı ortakla güçlendi 100 milyon TL yatırım yolda
Zaman
24.12.2013
02:03
Austria Post’la ortaklık anlaşması yapan Aras Kargo, yeni yatırımlara hazırlanıyor. Teknoloji, otomasyon ve insan kaynaklarına odaklandıklarını belirten Aras Kargo Yönetim Kurulu Başkanı Evrim Aras, 2 yıl içerisinde bu alana yapılacak yatırımın 100 milyon TL’yi bulacağını söyledi.10 bin kişiyi istihdam eden Aras Kargo, Avusturyalı kargo devi Austria Post’la yaptığı ortaklık anlaşması ile yeni yatırımlara imza atıyor. Bu ortaklıkla oradaki kargo otomasyon sisteminin, buraya kurulmasıyla çalışanların işinin kolaylaşacağını kaydeden Aras Kargo Yönetim Kurulu Başkanı Evrim Aras, Austrio Post’un Türkiye’de olmayan transfer merkezi modelleri olduğunu söyledi. 2 yıl içerisinde 100 milyon liralık yatırım yapacaklarını aktaran Aras, bunun teknoloji, otomasyon ve insan kaynakları odaklı olacağını ifade etti. Austria Post’un 500 yılı geride bırakmış bir kargo şirketi olduğunu belirten Aras, “Oradaki otomasyon sistemini buraya kurduğumuzda müşteri memnuniyetini artırdığımız sistemleri hızlıca entegre etmek istiyoruz. Dolayısıyla orada bizim için bir vakit kaybı olmayacak, senelerin birikimini almış oluyoruz. Müthiş bir kalite artışı olacağına inanıyorum.” dedi. Skytürk360’ta Üç Nokta programına konuk olan Aras Kargo Yönetim Kurulu Başkanı Evrim Aras, elektrikli araç kullanımını artırmayı hedeflediklerini kaydetti. Bu çerçevede şehir içinde yüzde 100 elektrikli olan 9 adet araç kullandıklarını aktaran Aras, “Bu çevreci bir yaklaşım o bakımdan sonuna kadar destekliyoruz. Akaryakıtta olan her artış bizim kâr oranımızı etkiliyor. Bu kapsamda elektrikli araç kullanımımızı artırdık. Performanslarımızdan gayet memnunuz. Elektrikli araç siparişlerine geçtik, verimliliğine bakacağız teklifleri topluyoruz. O teknolojinin gelişmesini dört gözle bekliyoruz.” diye konuştu. İnternet kullanımının yaygınlaşması ile e-ticaret uygulamasının aktifleştiğine dikkat çeken Aras, teknolojiyi kullanarak otomasyonlu sistemlerle kuryeleri ticareti taşıyan bir yapıya çevirmeye çalıştıklarını kaydetti. Daha kaliteli, daha mobilize, hızlı sistemler kurarak, müşterilerin isteklerine hızlı cevap vermeye çalıştıklarını dile getiren Aras, “Müşterinin alışveriş yapma alışkanlığı değişti. Hem tıkladığı an o alışveriş tatminini yaşıyor hem de kapıya teslimat geldiği an. Kapıda teslimat anındaki özveri ve kaliteli hizmet orada farkı oluşturuyor. O nedenle biz de kaliteli hizmet anlayışını hedefimize aldık ve o alanda büyüyoruz.” şeklinde konuştu. E-ticaretin maksimum hizmeti, kalite anlayışının şirketlerine dönüşüm sağladığını aktaran Aras, maliyeti kontrol altına aldıkları sürece daha geniş coğrafyalara kısa sürede ulaşacaklarını ifade etti. Türkiye’de 844 şubeyle hizmet verdiklerini belirten Aras, ülkemizde en yaygın dağıtım ağına sahip olduklarını söyledi. Aras, “Şu anda 24-48 saat gibi kilometreye göre dağıtım ağımız var ama biz ürünlerimizi çeşitlendiriyoruz. E-ticaret sektörüyle gelen tahsilatta kargo hizmetimiz var. Kapıda tahsilatı öğrendik. E-ticaret ile birlikte karşılıklı olarak büyüyoruz.” ifadelerini kullandı. Kargo sistemine yeni bir düzenleme geleceğini kaydeden Aras, düzenlemenin 2014 Şubat ayında aktifleşeceğini söyledi. Posta kanununun içerisindeki maddelerin değiştiğini aktaran Aras, “Kargo şirketleri için yaptırımlar var ama artık eski posta kanunu değil. PTT ile rekabet edilecekse aynı şartlarda edileceğini umduğumuz bir sisteme geçiyoruz. Bizim önerimiz yasal olarak kargo şirketleri 50 gramın üzerinde taşısın. Ama henüz bu deklare edilmedi. PTT kendini özel şirketlerle aynı konuma gelme gibi bir noktaya gidiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Zaman
Ekonomi
24.12.2013
Avusturyalıortaklagüçlendi100milyonTLyatırımyoldaAvusturyalı ortakla güçlendi 100 milyon TL yatırım yolda
Mehmet Kamış - Ayakkabı kutusundaki paralel devlet
Zaman
21.12.2013
19:53
Yatak odasında milyonlarca dolar bulunsun, evde rüşvetten alınan paralar için yaptırılan özel kasalara rastlansın, havaalanlarında, sokak ortasında rüşvet ödemeleri yapılsın, imar yolsuzluklarının, karapara aklamalarının bini bir para olsun, bunlara kamuoyu önünde bir açıklama getirmek yerine, sen gidip yolsuzluğu ortaya çıkaranları suçla!İddiaların üzerine gitmek gerekirken, yolsuzluğu tespit edenlere örgüt yaftası yapıştırıp ve onları apar topar görevlerinden uzaklaştır! ‘Paralel devlet’ de, ‘örgüt’ de ya da bulabileceğin başka süslü benzetmeler yap, kimi inandırabilirsin? Hangi vicdan ehli buna inanabilir? Oysa en son seçimlerde bile milyonlarca seçmen iktidar partisine oy vermiş, adil bir ülke için son bir gayret daha gösterilmesi gerektiğine olan inancını sandığa yansıtmıştı. İnsanlar, bu milletin yüzlerce yıllık kara bahtını bitirmek için son bir gayrete ihtiyaç duyulduğunu zannetmişti. Artık Türkiye, ideolojik hortumlamalardan kurtulacaktı. On yıllar boyu olduğu gibi 28 Şubat’ta da ‘laiklik elden gidiyor’ diye iktidarı kullananlar, bankaları hortumlamışlar ve ülkeyi büyük bir kaosun içine sürüklemişlerdi. İktidarı her kullanan, kendi aile fotoğrafındakilerin hortumlarını devlet hazinesine bağlamıştı. Bütün bunlar karşısında AK Parti’nin 10 yıllık iktidarına büyük bir ümitle bakıyor, Türkiye’nin adil bir ülke olmasına çok az kaldığını düşünüyorduk. Ancak son yıllarda yaşadıklarımız ve son operasyonla gördüklerimiz, bize büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. Oğlu ve kendisi hakkında çok ciddi ithamlar olan bir bakan, iddialara açıklık getirmek, en azından bunun mahcubiyetini yaşamak yerine yolsuzluğu ortaya çıkartanları apar topar görevden alıyorsa burada inanılmaz bir gariplik var demektir. Görevden almakla da kalmayıp, bu insanlara örgüt suçlaması yapılıyorsa kusura bakmasınlar, ülkedeki herkes o örgütün gönüllü bir üyesidir. Yolsuzlukları böylesine ayan beyan ortaya çıkartanların örgüt diye suçlandığı başka bir ülke var mıdır dünyada bilemiyorum? Üstelik bu operasyonu polisler değil, savcılar yani yargı yapıyor. Yargı da bütün çağdaş demokrasilerde olduğu gibi Türkiye’de de yürütmenin paralelidir. Yani yürütmenin yaptıklarının yasalara, yazılı hukuka uygun olup olmadığıyla ilgilenen ayrı bir erktir. Savcılar gerektiğinde Türkiye’deki bütün emniyet teşkilatının da amiridir ve talimatları yürütmeden almazlar. Yürütmenin de bağımsız savcılara talimat verme yetkisi yoktur. Yasaların yazdığı bütün şartları yerine getiren, hiçbir kanunsuz işe ya da şaibeye bulaşmayan savcılara başka bir isim takmak en iyi ifade ile suçu örtbas etme girişiminden başka bir şey değildir. Eğer bir paralel yapıdan söz edilecekse yasal hiçbir yetkisi ve görevi olmadığı halde devlet gücünü kullananlardan bahsetmek daha gerçekçi olmaz mı? Son günlerde yaşananları görünce, “İyi ki İstanbul Başsavcılığı’nın yürüttüğü yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan İçişleri Bakanlığı’nın haberi olmamış. Yoksa bütün suçu savcının talimatlarını yerine getirmek olan Emniyet mensuplarının tamamı görevden alınır, hatta bütün Emniyet Teşkilatı lağvedilebilirmiş.” diye düşünüyor insan... Demokrasilerde seçilmiş olmak elbette ki çok önemlidir, hatta en önemlisidir. Ancak kanunsuz işler, ‘siyasi irade’ ifadesiyle açıklanamaz. Çünkü seçimlere giderken hiç kimse, ne kamuoyuna ne de seçmenine böyle şeyler yapabileceğini söylemişti. Seçimden önce ‘yolsuzluk yapmayı serbest bırakacağım’, ‘karapara aklayabilirim’, ‘rüşvet en tabii hakkımız’, ‘imar yolsuzlukları yapar, istediğime istediğim emsali verebilirim, bu da benim en doğal hakkım’ diye deklare eder, milletten de oy alırsanız gelir bunu uygularsınız. Bununla ilgili yasaları çıkartırsınız. Eğer böyle yapmıyorsanız, bu iddiaların hepsi hukuken suçtur ve sizin paralel yapı diye saçma sapan ifadelerle suçladığınız yargı bunları soruşturur, mahkeme de hesabını sorar.
Zaman
Ana Sayfa
21.12.2013
MehmetKamış-AyakkabıkutusundakiparaleldevletMehmet Kamış - Ayakkabı kutusundaki paralel devlet
Mehmet Kamış - Ayakkabı kutusundaki paralel devlet
Zaman
21.12.2013
01:54
Yatak odasında milyonlarca dolar bulunsun, evde rüşvetten alınan paralar için yaptırılan özel kasalara rastlansın, havaalanlarında, sokak ortasında rüşvet ödemeleri yapılsın, imar yolsuzluklarının, karapara aklamalarının bini bir para olsun, bunlara kamuoyu önünde bir açıklama getirmek yerine, sen gidip yolsuzluğu ortaya çıkaranları suçla!İddiaların üzerine gitmek gerekirken, yolsuzluğu tespit edenlere örgüt yaftası yapıştırıp ve onları apar topar görevlerinden uzaklaştır! ‘Paralel devlet’ de, ‘örgüt’ de ya da bulabileceğin başka süslü benzetmeler yap, kimi inandırabilirsin? Hangi vicdan ehli buna inanabilir? Oysa en son seçimlerde bile milyonlarca seçmen iktidar partisine oy vermiş, adil bir ülke için son bir gayret daha gösterilmesi gerektiğine olan inancını sandığa yansıtmıştı. İnsanlar, bu milletin yüzlerce yıllık kara bahtını bitirmek için son bir gayrete ihtiyaç duyulduğunu zannetmişti. Artık Türkiye, ideolojik hortumlamalardan kurtulacaktı. On yıllar boyu olduğu gibi 28 Şubat’ta da ‘laiklik elden gidiyor’ diye iktidarı kullananlar, bankaları hortumlamışlar ve ülkeyi büyük bir kaosun içine sürüklemişlerdi. İktidarı her kullanan, kendi aile fotoğrafındakilerin hortumlarını devlet hazinesine bağlamıştı. Bütün bunlar karşısında AK Parti’nin 10 yıllık iktidarına büyük bir ümitle bakıyor, Türkiye’nin adil bir ülke olmasına çok az kaldığını düşünüyorduk. Ancak son yıllarda yaşadıklarımız ve son operasyonla gördüklerimiz, bize büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. Oğlu ve kendisi hakkında çok ciddi ithamlar olan bir bakan, iddialara açıklık getirmek, en azından bunun mahcubiyetini yaşamak yerine yolsuzluğu ortaya çıkartanları apar topar görevden alıyorsa burada inanılmaz bir gariplik var demektir. Görevden almakla da kalmayıp, bu insanlara örgüt suçlaması yapılıyorsa kusura bakmasınlar, ülkedeki herkes o örgütün gönüllü bir üyesidir. Yolsuzlukları böylesine ayan beyan ortaya çıkartanların örgüt diye suçlandığı başka bir ülke var mıdır dünyada bilemiyorum? Üstelik bu operasyonu polisler değil, savcılar yani yargı yapıyor. Yargı da bütün çağdaş demokrasilerde olduğu gibi Türkiye’de de yürütmenin paralelidir. Yani yürütmenin yaptıklarının yasalara, yazılı hukuka uygun olup olmadığıyla ilgilenen ayrı bir erktir. Savcılar gerektiğinde Türkiye’deki bütün emniyet teşkilatının da amiridir ve talimatları yürütmeden almazlar. Yürütmenin de bağımsız savcılara talimat verme yetkisi yoktur. Yasaların yazdığı bütün şartları yerine getiren, hiçbir kanunsuz işe ya da şaibeye bulaşmayan savcılara başka bir isim takmak en iyi ifade ile suçu örtbas etme girişiminden başka bir şey değildir. Eğer bir paralel yapıdan söz edilecekse yasal hiçbir yetkisi ve görevi olmadığı halde devlet gücünü kullananlardan bahsetmek daha gerçekçi olmaz mı? Son günlerde yaşananları görünce, “İyi ki İstanbul Başsavcılığı’nın yürüttüğü yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan İçişleri Bakanlığı’nın haberi olmamış. Yoksa bütün suçu savcının talimatlarını yerine getirmek olan Emniyet mensuplarının tamamı görevden alınır, hatta bütün Emniyet Teşkilatı lağvedilebilirmiş.” diye düşünüyor insan... Demokrasilerde seçilmiş olmak elbette ki çok önemlidir, hatta en önemlisidir. Ancak kanunsuz işler, ‘siyasi irade’ ifadesiyle açıklanamaz. Çünkü seçimlere giderken hiç kimse, ne kamuoyuna ne de seçmenine böyle şeyler yapabileceğini söylemişti. Seçimden önce ‘yolsuzluk yapmayı serbest bırakacağım’, ‘karapara aklayabilirim’, ‘rüşvet en tabii hakkımız’, ‘imar yolsuzlukları yapar, istediğime istediğim emsali verebilirim, bu da benim en doğal hakkım’ diye deklare eder, milletten de oy alırsanız gelir bunu uygularsınız. Bununla ilgili yasaları çıkartırsınız. Eğer böyle yapmıyorsanız, bu iddiaların hepsi hukuken suçtur ve sizin paralel yapı diye saçma sapan ifadelerle suçladığınız yargı bunları soruşturur, mahkeme de hesabını sorar.
Zaman
Köşe Yazıları
21.12.2013
MehmetKamış-AyakkabıkutusundakiparaleldevletMehmet Kamış - Ayakkabı kutusundaki paralel devlet
Ali Bulaç - Çoğunluk, azınlık ve devlet
Zaman
16.12.2013
02:04
“Azınlıklar” sayıca az olanlardır. Siyaset ve sosyoloji zemininde sayıca az olanlar bir devlette sayısal bakımdan az olup çoğunluktan farklıdırlar, sosyo-politik hayatı domine edemiyorlar.Bunun hukuki sonuçları azınlığın mahrumiyetlere katlanmak zorunda kalmalarıdır. Bu çerçevede azınlığın şöyle tanımlanabileceğini düşünüyorum: Bir toplumdaki çoğunluğa göre bazı mahrumiyetlere katlanmak üzere olan dini, etnik, dilsel ve siyasi az sayıdaki gruba denir.İslamiyeti referans aldığımızda bu tanımsal çerçeve sorunludur. İslam bakış açısından ve tarihte teşekkül eden tecrübeden “azınlık” adı verilen bir statü mevcut değildir. “Azınlık (ekalliyat)” 19. yüzyılda Batı hukukuyla tanışıp toplumsal ve politik hayatı modern telakkiye göre kurgulamaya başlamamızla literatürümüze girmiş bulunmaktadır. Benim Hz. Peygamber (sas)in Medinedeki tatbikatından –Medine Vesikası- ve tarihteki yerleşik uygulamadan çıkardığım sonuca göre Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkileri a) Muahid, b) Zımmilik esasına göre belirlenir. “Muahid”, Müslümanlarla dinleri dolayısıyla savaşmayan, düşmanlarıyla işbirliği yapmayan ve onları yurtlarından sürmeyen, dini arındırmaya tabi tutmayanlardır. Bu kategorideki gayrimüslimler muahittir, siyasi toplumu beraber kurma ve siyasi birliğe ortak olarak katılma hakları vardır. “Zımmi” olanlar ise Müslümanlarla savaşıp da yenilen gayrimüslimlerdir. Gayrimüslim statüsündeki “zımmiler” devletin merkezi yönetimine katılmazlar, ama sosyo-kültürel hakları –prensipte ve hukuk icabı- teminat altına alınır. İbadet, ibadethane, dinlerine göre öğretme-eğitme hakları korunur. Dahası sivil-medeni alanlarını, hayat tarzlarını dinlerine göre düzenleme hakları var, bunu kendi özerk hukukları ve mahkemeleriyle sürdürürler. İslamda zımmilere tanınan haklar, modern demokrasilerde yurttaşların geneline tanınmış değildir. “Cizye” toplumsal ve kamusal hayatın genel finansmanına katılmak üzere gayrimüslimin üzerine terettüb eden vergidir, özel bir cezalandırma değildir. Cizye bugün bir tür “bedelli askerlik”e karşılık düşmektedir ki, yüz binlerce vatandaş “devletin zımmisi” olmaya can atmaktadır.Bu çizdiğim çerçeve İslam hukukunda amir hükümlere göre şekillenir, Kuran ve Sünnet bunu emreder. Ancak tarihte gayrimüslimlerin bir gülistanda yaşadıkları söylenemez, gayrimüsimlere zaman zaman büyük haksızlıklar yapılmıştır, ancak bu zulümler İslama rağmen hukuk ihlalleridir.Bunları böylece anlattıktan sonra gelelim Hayrettin Karaman Hocanın çoğunluk-azınlık ilişkisiyle ilgili söylediklerine. Karaman Hoca şöyle diyor: “Liberal demokraside ısrar edilecekse (çare): hükümetlerin, bu rejime ters düşen devlet davranışlarına teşebbüs etmemesi, ama bireylerin de, muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini gönüllü olarak kullanmamalarıdır. İnadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olur.”Karaman Hoca “liberal demokrasi”ye atıfta bulunup sorunun yapısal olduğunu işaret ediyor. Cevabi yazısında ise “özgürlüklerden gönüllü vazgeçme”yi bir durum tespiti olarak zikrettiğini söylüyor. Hal bu iken “azınlık” kabul eden liberal demokrasi “azınlık hakları”nı yasama ve anayasaların üstünde tutup koruma yoluna giderken çoğunluğa ters düşen hayat tarzları olan azınlıklar ile çoğunluk arasında çatışmaya yol açar. Bir yandan kararlar çoğunluk esasına göre alınır öte yandan çoğunluğun kararlarına kapalı azınlık hakları korunur. Bu kaçınılmaz olarak “çoğunluk ile azınlık” arasında çatışmaya zemin hazırlar. Çözüm “aykırı hayat tarzı”na sahip bireylerin veya azınlık grupların özgürlüklerinden gönüllü olarak vazgeçmeleri değil; kendilerini ontolojik, itikadi, sosyal ve kültürel olarak tanımlayıp özerk varlıklarıyla siyasi topluma katılmalarıdır ki bu liberal demokrasilerin altından kalkabileceği bir sorun değildir. Yaşama tarzları aykırı olan azınlığın çoğunluk tarafından baskı görmeleri devletin çoğunluğu sert yasalarla baskı altına yol açacak, bu da toplumu kendi içinde ve devletle gerilime sokacaktır. Bu “yeni durum ve sorun”un çözümü için İslamın kaynaklarına yeniden bakmak gerekir.
Zaman
Köşe Yazıları
16.12.2013
AliBulaç-ÇoğunlukazınlıkvedevletAli Bulaç - Çoğunluk azınlık ve devlet
Mümtaz'er Türköne - Edirne'yi kurtarmak için...
Zaman
10.12.2013
05:18
26 Mart 1913’te Edirne düştüğü zaman, Mehmet Şükrü Paşa kendisine “50 gün dayan” diye verilen görevi, 5 ay beş güne tamamlamayı başarmıştı.Almanların yaptığı savunma sistemi ile şehrin daha uzun süre dayanabileceğini iddia edenler bulunsa da, sonuç pek değişmedi. Edirne düştü. Bu yüzden Başbakan Erdoğan’ın Edirne’deki mitingde I. Murad’dan ve Fatih Sultan Mehmet’ten sonra verdiği Edirne Müdafaası’nı yapan Şükrü Paşa örneği, yerli yerine oturmuyor. Savunma savaşları cesaretten çok ince yapılmış hesaplara ve sabra dayanır. Cesaret, hem de delicesine cesaret, oldu-bittiye getirip, üstelik bütün devlet ricalini karşısına alıp Edirne’yi geri alan Enver Paşa’ya atfedilmeli. Onun inisiyatifi ve cesareti olmasaydı, Edirne belki de bugün bir Bulgar şehri olacaktı. Zaten Başbakan’ın siyaset tarzı savunma savaşlarına pek uymuyor. Başbakan hep bir adım önde olmayı tercih ediyor; inisiyatifi elinde bulunduruyor. Savaşın zamanını ve yerini kendisi tayin ediyor. Anlaşmazlık konularını tek başına kendisi üretiyor. Böyle zamanlarda sergilediği cesareti ve dirayeti konusunda kimsenin şüphesi yok. Erdoğan’lı yıllarda Türkiye’de çok şey değişti. Bu dönemin ileride bir “altın çağ” gibi hatırlanacağından şüphem yok. Ekonomide çağ atlayan iddialı bir ülke; içine kapanmak yerine -sonuç almasa da- çevresini tanzime çalışan bir devlet ortaya çıktı. Bir kene gibi milletin kanını emen, enerjisini tüketen askerî vesayet düzeni onun cesareti ve basiretli duruşu sayesinde sona erdi. Peki ya sonra? İktidar rekabetinin kirli bir kimyası var. Vatan haini mi arıyorsunuz? İşgal devam ederken, “aman Edirne Bulgarlarda kalsın, yoksa Enver’i kimse tutamaz” sözü, İtilafçıların İttihatçılara karşı geliştirdikleri siyasete dair basit bir formül idi. Fatih’in kardeş katli kuralı, devlete karşı düşmanlarla işbirliği yapan şehzadeler için çıkartılmıştı. Demek ki iktidar tutkusu insanı “hain” yapabiliyor. Geriye ne kalıyor? Başbakan’ın cesareti de, siyasî yetenekleri de takdire şayan. Türkiye gibi devlet iktidarı etrafındaki kavganın çok sert ve acımasız geçtiği bir coğrafyada, tam da Machiavelli’nin tarif ettiği gibi aslan kadar güçlü, tilki kadar kurnaz politikacılara ihtiyaç var. Başbakan’da aslan niteliği öne çıkıyor. Gerektiğinde gözü kara dalıyor ve herkesin korktuğu demde istediğini kopartıp alıyor. Enver Paşa’nın yerinde o olsaydı, mutlaka aynı şeyi yapar, Edirne’yi düşman elinde bırakmazdı. Bugün ise her şey farklı. Türkiye’de iktidar olmak, vahşi atların koşulduğu bir arabayı devirmeden engebeli ve bol virajlı bir yolda götürmek demek. Başbakan tek tek ayrı ayrı istikametlere yönelen atları dize getirdi. Bugün farklı bir sorun yaşıyor. Bu sefer o uzun yolda üzerine bindiği, diğer atları dizginlemesine hizmet eden atı dize getirmeye çalışıyor. Her şeyi bir kenara bırakın, bir yandan da araba yol alıyor ve her an devrilme tehlikesi yaşıyor. Başbakan sert ve kutuplaştırıcı bir dil kullanıyor. Bu dil ve bu yöntem bugüne kadar işe yaradı; ama aynı üslubu bu sefer kendisini sevenlere yöneltiyor. Dershane tartışması, iktidar gücünü bir arada tutan ipi kopardı. Tesbih taneleri her yere dağıldı. Başbakan’ın artık eline sağlam bir ip alıp, taneleri tek tek ve düzgün bir sıra ile ipe yeniden dizmesi gerekiyor. Bu dem cesaretin, korkusuzluğun, cengâverliğin vakti değil. Kalpleri onaran, yatıştıran, müşfik bir Başbakan’a ihtiyacımız var. Edirne, Sinan’ın ustalık eseri Selimiye’nin yüzü suyu hürmetine düşmana teslim edilmedi. Bugün o muhteşem abideyi iki amele ile bir buldozer yıkabilir. Yeni bir Selimiye inşa edilecekse, kalplerini tuğla niyetine Usta’nın ellerine vermekten çekinmeyecek insanlar kırgın ve küskün vaziyetteler. Sadece şefkat ve saygı bekliyorlar.
Zaman
En Çok Okunan
10.12.2013
MümtazerTürköne-EdirneyikurtarmakiçinMümtazer Türköne - Edirneyi kurtarmak için
Mümtaz'er Türköne - Edirne'yi kurtarmak için...
Zaman
10.12.2013
01:55
26 Mart 1913’te Edirne düştüğü zaman, Mehmet Şükrü Paşa kendisine “50 gün dayan” diye verilen görevi, 5 ay beş güne tamamlamayı başarmıştı.Almanların yaptığı savunma sistemi ile şehrin daha uzun süre dayanabileceğini iddia edenler bulunsa da, sonuç pek değişmedi. Edirne düştü. Bu yüzden Başbakan Erdoğan’ın Edirne’deki mitingde I. Murad’dan ve Fatih Sultan Mehmet’ten sonra verdiği Edirne Müdafaası’nı yapan Şükrü Paşa örneği, yerli yerine oturmuyor. Savunma savaşları cesaretten çok ince yapılmış hesaplara ve sabra dayanır. Cesaret, hem de delicesine cesaret, oldu-bittiye getirip, üstelik bütün devlet ricalini karşısına alıp Edirne’yi geri alan Enver Paşa’ya atfedilmeli. Onun inisiyatifi ve cesareti olmasaydı, Edirne belki de bugün bir Bulgar şehri olacaktı. Zaten Başbakan’ın siyaset tarzı savunma savaşlarına pek uymuyor. Başbakan hep bir adım önde olmayı tercih ediyor; inisiyatifi elinde bulunduruyor. Savaşın zamanını ve yerini kendisi tayin ediyor. Anlaşmazlık konularını tek başına kendisi üretiyor. Böyle zamanlarda sergilediği cesareti ve dirayeti konusunda kimsenin şüphesi yok. Erdoğan’lı yıllarda Türkiye’de çok şey değişti. Bu dönemin ileride bir “altın çağ” gibi hatırlanacağından şüphem yok. Ekonomide çağ atlayan iddialı bir ülke; içine kapanmak yerine -sonuç almasa da- çevresini tanzime çalışan bir devlet ortaya çıktı. Bir kene gibi milletin kanını emen, enerjisini tüketen askerî vesayet düzeni onun cesareti ve basiretli duruşu sayesinde sona erdi. Peki ya sonra? İktidar rekabetinin kirli bir kimyası var. Vatan haini mi arıyorsunuz? İşgal devam ederken, “aman Edirne Bulgarlarda kalsın, yoksa Enver’i kimse tutamaz” sözü, İtilafçıların İttihatçılara karşı geliştirdikleri siyasete dair basit bir formül idi. Fatih’in kardeş katli kuralı, devlete karşı düşmanlarla işbirliği yapan şehzadeler için çıkartılmıştı. Demek ki iktidar tutkusu insanı “hain” yapabiliyor. Geriye ne kalıyor? Başbakan’ın cesareti de, siyasî yetenekleri de takdire şayan. Türkiye gibi devlet iktidarı etrafındaki kavganın çok sert ve acımasız geçtiği bir coğrafyada, tam da Machiavelli’nin tarif ettiği gibi aslan kadar güçlü, tilki kadar kurnaz politikacılara ihtiyaç var. Başbakan’da aslan niteliği öne çıkıyor. Gerektiğinde gözü kara dalıyor ve herkesin korktuğu demde istediğini kopartıp alıyor. Enver Paşa’nın yerinde o olsaydı, mutlaka aynı şeyi yapar, Edirne’yi düşman elinde bırakmazdı. Bugün ise her şey farklı. Türkiye’de iktidar olmak, vahşi atların koşulduğu bir arabayı devirmeden engebeli ve bol virajlı bir yolda götürmek demek. Başbakan tek tek ayrı ayrı istikametlere yönelen atları dize getirdi. Bugün farklı bir sorun yaşıyor. Bu sefer o uzun yolda üzerine bindiği, diğer atları dizginlemesine hizmet eden atı dize getirmeye çalışıyor. Her şeyi bir kenara bırakın, bir yandan da araba yol alıyor ve her an devrilme tehlikesi yaşıyor. Başbakan sert ve kutuplaştırıcı bir dil kullanıyor. Bu dil ve bu yöntem bugüne kadar işe yaradı; ama aynı üslubu bu sefer kendisini sevenlere yöneltiyor. Dershane tartışması, iktidar gücünü bir arada tutan ipi kopardı. Tesbih taneleri her yere dağıldı. Başbakan’ın artık eline sağlam bir ip alıp, taneleri tek tek ve düzgün bir sıra ile ipe yeniden dizmesi gerekiyor. Bu dem cesaretin, korkusuzluğun, cengâverliğin vakti değil. Kalpleri onaran, yatıştıran, müşfik bir Başbakan’a ihtiyacımız var. Edirne, Sinan’ın ustalık eseri Selimiye’nin yüzü suyu hürmetine düşmana teslim edilmedi. Bugün o muhteşem abideyi iki amele ile bir buldozer yıkabilir. Yeni bir Selimiye inşa edilecekse, kalplerini tuğla niyetine Usta’nın ellerine vermekten çekinmeyecek insanlar kırgın ve küskün vaziyetteler. Sadece şefkat ve saygı bekliyorlar.
Zaman
Köşe Yazıları
10.12.2013
MümtazerTürköne-EdirneyikurtarmakiçinMümtazer Türköne - Edirneyi kurtarmak için
Ali Çolak - Transformatör!
Zaman
07.12.2013
02:03
Allah affetsin, kimi sözcüklerden hiç mi hiç hazzetmem.Hazzetmek şöyle dursun, duyunca keyfim kaçar. Hayır, bir alıp veremediğim yok kendileriyle ama ne bileyim, onlarda bir çeşit meymenetsizlik, uğursuzluk, nuhuset olduğu hissine kapılırım. Halk arasında vardır böyle sözler, duyulduğunda yahut kazara ağızdan kaçıverdiğinde ‘Aman Allah korusun, şeytan kulağına kurşun!..’ filan denir. Şeametinden korkulup Yaratan’a sığınılır. Bu tür sözler, hatta ‘elfaz-ı küfür’ denen ve söylenmesi dinen de caiz görülmemiş sözcükler hep vardır ve uykudadır. Biri uyandırıp diline dolamadıkça zararsızdır, yok hükmündedir. Ne zaman ki bir salgın gibi ortalıkta dolaşır, dillerde sündürülür; o zaman korkacaksınız! Korkacaksınız çünkü bulaşıcıdır ve nereye kadar yayılacağı, içine nelerin doldurulacağı, arkasına sığınılıp ne dolaplar çevrileceği dahası nasıl bir zayiata sebep olacağı asla kestirilemez. Halk arasında şerli yaratıkların, sakınılan şeylerin bulunma ihtimali olan yerlerden kaçınmak inancı vardır. Mesela kapı eşiklerinde, küllüklerde, bulaşık suyu yahut lağım akan yerlerde eğleşmek doğru bulunmaz; çocukların o mahalde oynamasına izin verilmez. Hafizanallah, oraları mekân tutan kötü ruhların, üç harflilerin çocuklara zarar vereceğinden endişe edilir. Kötü ve mide bulandırıcı sözler de böyledir. Onlar da kimi mahfillerde kastî olarak üretilir yahut ortam müsait olduğunda kendiliğinden ürer. Sonra bir, iki derken ağızdan ağza, dilden dile kalemden kaleme geçer. Bir de bakmışsınız, salgına dönüşmüş! Zinhar o mekânlardan, mahfillerden uzak durmak, o türlü eşhasa temas etmemek ve o sözlerden sakınmak gerekir. Son günlerde birden ortaya çıkıveren, sonra kimi kişi ve mahfillerce pek sevilip cilalanan ve durmaz yüceltilen şu ‘dönüştürme’ sözcüğünün de böyle bir tabiatı var. Sevimsiz, burnu büyük, otoriter. Hem de bulaşıcı. Sakınmak gerek. Bir kere sözcük, güvenilir bir karaktere ve geçmişe sahip değil. Nasıl mı? Daha başta çatısı, karakteri ‘oldurgan’ yani bir şeyin özünde olmayan bir durumu, zoraki, onun istemi dışında ‘oldurmak’ gibi bir işlevi var. (Dilbilim derslerinden hatırlarsınız, geçişsiz bir fiili geçişli hale getirmek, nesne almaz iken alır kılmak…) Eskiler ‘dönüştürme’ye ‘tahvil etmek’ derlerdi. Bir şeyin dönüşmesini sağlamak, bir şekli başka bir şekle çevirmek… Tabii bir de ‘dönüştürücü’ var, transformatör. Şöyle diyor sözlük onun için: “Aynı frekansta fakat yoğunluğu veya gerilimi genellikle farklı olan bir veya birçok değişik akım dizgesini, değişik bir akım dizgesine dönüştüren elektromanyetik indükleçli duruk araç, muhavvile…” Yani, bir ‘dönüştürücü’den söz edilecekse bu ancak fizik ilminde mubah karşılanır, faydalıdır. Onun dışında bir dönüştürücüyü hoş karşılamak mümkün mü? Ne ‘dönüştürme’nin ne de ‘dönüştürücü’nün, bu zavallı sözcüklerin zaten gündelik dilde de pek kullanıldığı yoktu. Kocaman ‘Türkçe Sözlük’lerin kuytusunda öylece pinekleyip dururdu. Üzerine gün doğana, başına devlet kuşu konana kadar ‘dönüştürme’yi diline dolayan olmamıştı yakın zamanda. Artık herkes ona ihtiyaç kalmadığını sanıyordu. Kimsenin, birilerinin eliyle, olduğundan başka türlü bir hale, duruma, vaziyete geçmek gibi bir arzusu yoktu. Zaten sözcüğün kendisi, normal değil, anormal zamanları seviyordu, oralara aitti. Biz de öyle bir zamanda değildik çok şükür! Ne bir Tanzimat Fermanı vardı ortada, ne de sonraki, bütün ‘olağandışı’ zamanlarda yapılan askeri-bürokratik dayatmalar, mühendislik çalışmaları! Durup dururken nereden çıkmıştı bu ‘dönüştürme’! Ne zaman ki yüksek makamlardan birileri gelip üzerini açtı, hortlayıverdi. Artık durdurana aşk olsun! Devlet cenahından gelen alâka, aklını başından almıştı. Bir de şakşakçılar toplandı ki etrafına, sormayın. Alkış, habire alkış!.. Coştu. Tekaüde ayrıldığını unutarak, eski şaşaalı günlerinde olduğu zannıyla meydanlara çıkıp zafer naraları atan bir kumandan gülünçlüğü içinde yeri göğü inletmeye durdu. Alkışçıların coşkusu da görülmeye değerdi. Bir kısım vatandaşımızın ‘transformatör’ sevgisi gözleri yaşarttı. Kim durabilirdi bu nümayiş karşısında! Dö-nüş-tür, şak şak şak! Dö-nüş-tür, şak şak şak! Yağdı yağmur, çaktı şimşek ve ortalıkta coşkun ırmaklar gibi ‘dönüştürme’ mürekkebi aktı. Allah için, bayağı da eğlenceli oldu. Daha da eğlenceli olacak. Biri, o eski Çin bedduasını değiştirerek, ‘İlginç zamanlarda yaşayasın’, yerine, ‘Eğlenceli zamanlarda yaşayasın’ demiş olmalı. Dö-nüş-tür, şak şak şak! Dö-nüş-tür, şak şak şak! Merhum Âkif, böyleleri için bir şey demişti, neydi?
Zaman
Köşe Yazıları
07.12.2013
AliÇolak-TransformatörAli Çolak - Transformatör
BDP'nin, yeni anayasa için Çiçek'e sunduğu mektup
Zaman
02.12.2013
17:09
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Cemil Çiçekin, yeni anayasa çalışmaları kapsamında partilere gönderdiği mektuba cevap verdi. BDP eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak imzalı mektupta, Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonunun bundan sonraki çalışmalarına ilişkin Meclis Başkanı Cemil Çiçeke görüş ve öneriler sunuldu. Çiçeke, gösterilen çaba için teşekkür edilen mektupta, Şahsınızın bugüne kadar göstermiş olduğu çabayı takdir ediyoruz, ancak bu aşamada komisyon başkanı olarak çalışmaların devamı açısından çözüm yolları önermek yerine, komisyon üyesi bir partinin iradesi doğrultusunda komisyonun çalışmalarına son verileceğini ifade etmenizin yetersiz bir yaklaşım olarak değerlendirileceğini takdirlerinize sunuyoruz. Barış ve Demokrasi Partisi olarak yeni bir anayasanın elzem ve ertelenemez olduğuna inanıyoruz. denildi.Yeni, sivil, özgürlükçü ve demokratik bir anayasanın yazılmasının Türkiye’de tam ve gerçek bir demokrasi isteyen tüm kesimler için hayati önem arz ettiği vurgulanan mektupta, Anayasa Uzlaşma Komisyonunun da bu güçlü ve tarihsel talebi hayata geçirme onurunu taşıyacak olan ilk sivil yapı olma tezi üzerine bina edildiği hatırlatıldı.BDP, BAŞINDAN BERİ BÜYÜK BİR CİDDİYETLE YAKLAŞTIBDPnin, başından beri yeni, sivil ve demokratik bir anayasanın yazılması sürecine büyük bir ciddiyetle yaklaştıklarının anlatıldığı mektupta, Bu, hem temsil ettiğimiz toplumsal kesimlerin yeni anayasa talebini çok güçlü bir biçimde dile getirmesinden, hem de siyaseten sıkıntısını çektiğimiz merkeziyetçi, tekçi ve vesayete dayalı devlet aygıtının yerine demokratik bir cumhuriyet inşa etmenin ancak yeni bir anayasa ile mümkün olduğunu bilmemizden kaynaklanmaktadır. Başından beri şunu açıkça ifade ettik; bu mektup vesilesiyle bir kez daha tekrar etmek isteriz ki Türkiye’de hiçbir siyasi eğilimin, özellikle de bizim gibi cumhuriyeti demokratikleştirme hedefiyle hareket eden, mücadele yürüten bir siyasi partinin yeni anayasa yazımı/yapımı ile ilgili olarak isteksiz davranma hakkı ve lüksü yoktur. ifadeleri kullanıldı. BDPnin, kaynağını tarafı olunan uluslararası sözleşmelerden almayan, evrensel değerlere aykırı bir kırmızı çizgisi bulunmadığının belirtildiği mektuba, şöyle devam edildi: Barış ve Demokrasi Partisi olarak hiçbir partinin de Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na kırmızı çizgi dayatma hakkının olmadığına inanıyoruz. Eşitler arasında kırmızı çizgilere yer olmaz, bu çizgiler ancak ast-üst ilişkileri içinde mümkün olabilir. Bizim görüşlerimiz ve önerilerimiz, dünyadaki temel insan haklarının geldiği noktaya, salt biçimsel değil tam ve gerçek bir demokrasinin kurumsallaştırılması çabalarına ve bu ülkede yaşayan tüm yurttaşların birinci sınıf yurttaş olarak hak ve özgürlüklerinin garanti altına alınmasına dayanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 60 yıldır ulaşmaya çalıştığı Avrupa Birliği üyeliği de aslında bu yaklaşıma dayanan bir yeni anayasayı gerektirmektedir. İlla bir kırmızı çizgiden söz edilecekse; Barış ve Demokrasi Partisi olarak bizim olmazsa olmazımız yurttaşların katılımına açık gerçek ve tam bir demokrasinin kurumsallaşmasıdır. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda da bu tavrımızı sürdürdük. Üstelik son derece karmaşık, katmanlı ve çok boyutlu hale gelmiş etno-politik bir mesele olan Kürt sorununun çözümü noktasında bir diyaloğun başladığı bu dönemde, bizim açımızdan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmaları ve yeni anayasa yapımı kritik bir rol oynamaktadır. Kürt sorununun demokratik çözümü açısından sivil, demokratik, çoğulcu yeni bir anayasa büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na her zaman yapıcı önerilerle katkı sunmanın çabası içerisinde olduk. Uluslararası belgelerin, tarihsel deneyimlerimizin ve geçmiş anayasaların yaşattığı kuramsal ve pratik sorunların tartışmaları ışığında çözüm üretmeye, öneri sunmaya gayret ettik. Kaldı ki siyasi partilerin Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda farklı görüşlerinin olduğu bu komisyonla ortaya çıkmamıştır. Tam da bu nedenledir ki Türkiye toplumu, hâlen darbe anayasasıyla yönetilmeye devam etmektedir.HERKESE GÖREVİNİ HATIRLATTILARBu komsiyon; Türkiye halklarının eşit yurttaşlık haklarına, cunta anayasasıyla hakları gasp edilen tüm farklı toplumsal kesimlerin temel haklarına kavuşmasını sağlayacak ciddi bir müzakere masasıdır. denilen mektupta, Hepimizin görevi bu müzakereyi demokratik yeni bir anayasanın yazılmasına doğru evriltmek ve süreç tıkandığında yaratıcı önerilerle önünü açmaktır. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun mevcut tıkanıklık nedenini teknik bir takım gerekçelere bağlamanın doğru olmayacağını düşünüyoruz. Komisyonun ilerlememesinin nedeni, yeterince çalışmaması ya da düzenli toplantı yapmaması değildir. Böyle bir gerekçe gösterilmesi; Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyelerine, bu çalışmaya büyük emek vermiş olan danışman ve uzman arkadaş
Zaman
Son Dakika
02.12.2013
BDPninyenianayasaiçinÇiçekesunduğumektupBDPnin yeni anayasa için Çiçeke sunduğu mektup
Çocuğun adını ne koysak?
Zaman
29.11.2013
14:44
Basit bir karar olsa da seçeceğiniz isim çocuğunuzun tüm hayatını etkiliyor. Peki isim seçiminde nelere dikkat etmek gerekiyor? Dinî olması şart mı? İsmin karaktere etkisi var mı?Bebek bekleyen anne-babaların yaşadığı telaşlardan biri de bebeğin isminin ne olacağına karar verme süreci... Kimileri tercihlerini aile büyüklerinin isimlerinden yana kullanırken, kimileri orijinalliğe, kimileri de Kur’an’da geçip geçmemesine dikkat ediyor. Peki hadislerde çocuğun baba üzerindeki üç hakkından biri olarak belirtilen, çocuğa dini öğretmek ve vakti gelince evlendirmek kadar önemli sayılan isim koyma hususunda nelere dikkat etmek gerekiyor?Her şeyden önce çocuğa verilen ismin yalnız bu dünyada değil ahirette de geçerli olduğunu unutmamak gerek. Nitekim “Kıyamet gününde, kendi isimleriniz ve babalarınızın ismi ile çağrılacaksınız.” hadisi de çocuğa konulacak isimde özenli olunması gerektiği yönünde yorumlanıyor. Ayrıca Peygamberimiz’in yalnız çocukların isimleriyle değil, yetişkinlerin isimleriyle de ilgilenerek kötü bulduğu bazılarını değiştirdiği biliniyor. Ancak sanılanın aksine, konacak ismi Kur’an’dan seçmek gibi bir zorunluluk bulunmuyor. Hatta seçilen ismin Kur’an’da geçen ancak pek de bir anlam ifade etmeyen kelimeler olmasındansa (‘üzerine’ anlamına gelen ‘Aleyna’ ismi gibi) halife ve sahabelerin isimleri arasından seçilmiş olması tavsiye ediliyor. Dini isim tercih edin ama…Çocuğa konacak ismin dini olması evla kabul edilse de, anlamı güzel olduğu, küfrü çağrıştırmadığı ve gayrimüslimlere ait olmadığı takdirde aslında herhangi bir isim koymak dinen sakınca taşımıyor. Ancak dini isim tercih edilecekse, bu hususta da dikkat edilmesi gereken bazı noktalar bulunuyor. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Erkal, özellikle çocuğa Muhammed ismini vermeyi düşünen anne-babaları hassas davranmaları gerektiği yönünde uyarıyor. Muhammed ismini taşıyan çocuğa ismiyle birlikte kötü söz söylememek, ismini kullanarak azarlamamak gerektiğini hatırlatan Erkal, bu isme herhangi bir saygısızlıktan kaçınmak için Muhammed yerine Mehmet, Mahmut ya da Ahmet gibi isimlerin seçilmesinin daha doğru olduğu görüşünde.Aynı şekilde çocuğa verilecek isim, Allah’ın isimleri arasından seçilecekse de bu ismin tek başına kullanılmaması ve yanına mutlaka başka bir isim eklenmesi tavsiye ediliyor. Özellikle Allah’a mahsus bir özelliği ifade eden isim ve sıfatları isim olarak koymak caiz kabul edilmiyor. Halık, Samed, Bâki, Ezel, Rezzak gibi isim ve sıfatların, kullanılacaksa bile başına ‘Abd’ eklenerek yani kulluk sıfatı getirilerek kullanılması daha doğru sayılıyor.Karakteri de etkiliyorİsimlerin karakter üzerinde etkisi olduğu eskiden beri söylenegelir. Hatta bu konuyu inceleyen bir alan bile (nomenoloji) mevcut. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatr Prof. Dr. Nevzat Tarhan da isim seçiminin önemine ve isimlerin karaktere olan etkilerine dikkat çekerek aileleri bu konuda uyarıyor: “Kişi, isminin ifade ettiği anlamı rol model olarak alabiliyor. Seçilen isimler kişinin karakter yapısı üzerinde etkili. Gerek aile gerekse çevre, ismin anlamı paralelinde kişiye davranırsa o anlam kişiyle özdeşleşir hale geliyor.”İsmin, kişide tanımlamaya ve zihinsel kurguya neden olduğunu söyleyen Tarhan, zamanla kişinin ismiyle özdeşleşir davranışlarda bulunabileceğine dikkat çekiyor. Tarhan’a göre kişilerin, ismine uygun davranmak konusunda kendini şartlandırması ve isminin ifade ettiği anlamı ya da kişiyi rol alması mümkün. Bu nedenle anne ve babaların çocuğa isim koyarken bu etkiyi de göz önünde bulundurmaları gerekiyor. Mesela Vural, Savaş, Volkan, Alev gibi isimlerin kişilerde anlamlarına ilişkin etki yaptığının altını çizen Nevzat Tarhan, aile ve çevredekilerin kişilere isimlerinin anlamına paralel davranışlarda bulunması halinde o kişilerde saldırganlık, agresiflik, heyecanlılık gibi tepkilerin gelişebileceğini söylüyor. “Mesela Muhammed ismi Osmanlı zamanında, yakın dönemde çok kullanılmadı. Kişi o isme uygun davranamazsa saygısızlık etmiş olur düşüncesiyle Mehmet ismi tercih edildi.” diyen Tarhan, kişinin taşıdığı isme uygun davranamazsa o isme karşı tepki geliştirebileceğine de dikkat çekiyor.
Zaman
Ana Sayfa
29.11.2013
Çocuğunadınınekoysak?Çocuğun adını ne koysak?
Çocuğun adını ne koysak?
Zaman
29.11.2013
02:00
Basit bir karar olsa da seçeceğiniz isim çocuğunuzun tüm hayatını etkiliyor. Peki isim seçiminde nelere dikkat etmek gerekiyor? Dinî olması şart mı? İsmin karaktere etkisi var mı?Bebek bekleyen anne-babaların yaşadığı telaşlardan biri de bebeğin isminin ne olacağına karar verme süreci... Kimileri tercihlerini aile büyüklerinin isimlerinden yana kullanırken, kimileri orijinalliğe, kimileri de Kur’an’da geçip geçmemesine dikkat ediyor. Peki hadislerde çocuğun baba üzerindeki üç hakkından biri olarak belirtilen, çocuğa dini öğretmek ve vakti gelince evlendirmek kadar önemli sayılan isim koyma hususunda nelere dikkat etmek gerekiyor?Her şeyden önce çocuğa verilen ismin yalnız bu dünyada değil ahirette de geçerli olduğunu unutmamak gerek. Nitekim “Kıyamet gününde, kendi isimleriniz ve babalarınızın ismi ile çağrılacaksınız.” hadisi de çocuğa konulacak isimde özenli olunması gerektiği yönünde yorumlanıyor. Ayrıca Peygamberimiz’in yalnız çocukların isimleriyle değil, yetişkinlerin isimleriyle de ilgilenerek kötü bulduğu bazılarını değiştirdiği biliniyor. Ancak sanılanın aksine, konacak ismi Kur’an’dan seçmek gibi bir zorunluluk bulunmuyor. Hatta seçilen ismin Kur’an’da geçen ancak pek de bir anlam ifade etmeyen kelimeler olmasındansa (‘üzerine’ anlamına gelen ‘Aleyna’ ismi gibi) halife ve sahabelerin isimleri arasından seçilmiş olması tavsiye ediliyor. Dini isim tercih edin ama…Çocuğa konacak ismin dini olması evla kabul edilse de, anlamı güzel olduğu, küfrü çağrıştırmadığı ve gayrimüslimlere ait olmadığı takdirde aslında herhangi bir isim koymak dinen sakınca taşımıyor. Ancak dini isim tercih edilecekse, bu hususta da dikkat edilmesi gereken bazı noktalar bulunuyor. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Erkal, özellikle çocuğa Muhammed ismini vermeyi düşünen anne-babaları hassas davranmaları gerektiği yönünde uyarıyor. Muhammed ismini taşıyan çocuğa ismiyle birlikte kötü söz söylememek, ismini kullanarak azarlamamak gerektiğini hatırlatan Erkal, bu isme herhangi bir saygısızlıktan kaçınmak için Muhammed yerine Mehmet, Mahmut ya da Ahmet gibi isimlerin seçilmesinin daha doğru olduğu görüşünde.Aynı şekilde çocuğa verilecek isim, Allah’ın isimleri arasından seçilecekse de bu ismin tek başına kullanılmaması ve yanına mutlaka başka bir isim eklenmesi tavsiye ediliyor. Özellikle Allah’a mahsus bir özelliği ifade eden isim ve sıfatları isim olarak koymak caiz kabul edilmiyor. Halık, Samed, Bâki, Ezel, Rezzak gibi isim ve sıfatların, kullanılacaksa bile başına ‘Abd’ eklenerek yani kulluk sıfatı getirilerek kullanılması daha doğru sayılıyor.Karakteri de etkiliyorİsimlerin karakter üzerinde etkisi olduğu eskiden beri söylenegelir. Hatta bu konuyu inceleyen bir alan bile (nomenoloji) mevcut. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatr Prof. Dr. Nevzat Tarhan da isim seçiminin önemine ve isimlerin karaktere olan etkilerine dikkat çekerek aileleri bu konuda uyarıyor: “Kişi, isminin ifade ettiği anlamı rol model olarak alabiliyor. Seçilen isimler kişinin karakter yapısı üzerinde etkili. Gerek aile gerekse çevre, ismin anlamı paralelinde kişiye davranırsa o anlam kişiyle özdeşleşir hale geliyor.”İsmin, kişide tanımlamaya ve zihinsel kurguya neden olduğunu söyleyen Tarhan, zamanla kişinin ismiyle özdeşleşir davranışlarda bulunabileceğine dikkat çekiyor. Tarhan’a göre kişilerin, ismine uygun davranmak konusunda kendini şartlandırması ve isminin ifade ettiği anlamı ya da kişiyi rol alması mümkün. Bu nedenle anne ve babaların çocuğa isim koyarken bu etkiyi de göz önünde bulundurmaları gerekiyor. Mesela Vural, Savaş, Volkan, Alev gibi isimlerin kişilerde anlamlarına ilişkin etki yaptığının altını çizen Nevzat Tarhan, aile ve çevredekilerin kişilere isimlerinin anlamına paralel davranışlarda bulunması halinde o kişilerde saldırganlık, agresiflik, heyecanlılık gibi tepkilerin gelişebileceğini söylüyor. “Mesela Muhammed ismi Osmanlı zamanında, yakın dönemde çok kullanılmadı. Kişi o isme uygun davranamazsa saygısızlık etmiş olur düşüncesiyle Mehmet ismi tercih edildi.” diyen Tarhan, kişinin taşıdığı isme uygun davranamazsa o isme karşı tepki geliştirebileceğine de dikkat çekiyor.
Zaman
En Çok Okunan
29.11.2013
Çocuğunadınınekoysak?Çocuğun adını ne koysak?
Etyen Mahçupyan - Dershaneler
Zaman
27.11.2013
02:43
Olayın geldiği nokta artık ani bir geri dönüşü mümkün kılmıyor. Bundan sonrası hükümet ve Başbakan ile Hizmet Hareketinin etkili isimleri arasında bir aklıselim ortamının sağlanıp sağlanmayacağına bağlı.Bu da her iki tarafta militanlaşma ve belden aşağı vurma eğiliminin cazibesini kaybetmesiyle, serinkanlı bir bakışın hâkim olmasıyla ve sahici bir konuşmanın yapılabilmesiyle ilintili. Kimseyi olayın salt bir eğitim sorunu olduğuna, siyasi alan paylaşımını ima etmediğine inandırmak mümkün değil ve bu duruma gelinmesinde ille de tek bir tarafta ‘suç aramak yapıcı bir tutum olmaz.Siyaseti bir yana koyarsak dershane meselesi ile ilgili olarak şunları herhalde söyleyebiliriz: 1) Dershaneler var olan eğitim anlayışının ve yükseköğrenim sisteminin yarattığı bir talebin piyasa tarafından karşılanmasıdır. 2) Söz konusu sistem çeşitli kronik sorunlarla yüklüdür ve reforma muhtaçtır. 3) Dolayısıyla bu sistemin sonucu olan dershaneler de sistemi düzeltmemekte, sadece toplumun bu yanlışa uyum sağlama çabasını ifade etmektedir. 4) Bu nedenle eğitim ve yükseköğrenim yapısının ‘düzeltilmesinden söz edilecekse, bunun anlamı dershanelerin de ortadan kalkacağı bir dönüşümün yaşanması gerektiğidir. 5) Öte yandan böylesine karmaşık ve köklü bir toplumsal sorunun bir anda dönüşmesi gerçekçi olmadığı gibi, istenilir de değildir. 6) Sağlıklı çözüm ancak bir geçiş süreci içerisinde üretilebilir ve konuyla ilgili ‘paydaşların katılımına ve katkılarına muhtaçtır. 7) Karşılıklı anlayışa ve aklın gereğinin yapılmasına dayanan bir ilişki üretilmediği takdirde konu kaçınılmaz olarak daha da siyasi olma yolunda ilerleyecek ve her iki tarafa da zarar verecektir.Bu tespitler doğru olduğu ölçüde, ‘karar verdik dershaneler kalkacak tavrı ile ‘bakın dershaneler ne kadar gerekli tavrı arasında bir fark kalmamakta, ileri sürülen argümanlar etkisiz kalmakta, çünkü olay tümüyle siyasi çerçeve içinde algılanmaktadır. Hükümet dershanelerin kaldırılması halinde ne tür bir eğitim mekanizması üretileceğini kamuoyuna sunamadığı gibi, bu yeni sistemin kime ne getirip ne götüreceğini de inandırıcı bir şekilde açıklayamamıştır. Buna karşılık Hizmet Hareketi de, kendisini var olan yanlış sistemin savunuculuğuna indirgemek durumunda kalmış, kamuoyu karşısında mağduriyetleri aşan bir inandırıcılık sergilemekte zorlanmıştır. Bu andan itibaren farklı bir dilin ve iletişim biçiminin gereğini idrak etmeyi taraflara bırakarak, dershane olgusunun toplumsal talep tarafına bakmaya çalışalım. Toplumun ekonomik güç açısından ikiye ayrıldığını kabul edelim: Dershane ücretini rahatlıkla ödeyenler ve ödemekte zorlananlar. Yeni orta sınıfın ve milli gelir artışının da etkisiyle ilk grubun % 30 civarında olduğunu, ödeme zorluğu çekecek olanların da % 70 olduğunu varsayalım. Diğer taraftan yetenekli, ‘evrensel kaliteye haiz zihinsel becerilere sahip olan gençlerin oranının da kabaca % 10 olduğunu düşünelim. Ortaya dört toplumsal grup çıkacaktır: Yüksek gelirli ve yüksek kapasiteli gençler % 3, yüksek gelirli ama kapasitesiz gençler % 27, dar gelirli ve kapasiteli gençler % 7 ve dar gelirli ve kapasitesiz gençler % 63.Alternatif bir sistemde ilk grubun her halükarda üniversiteye gireceğini, son grubun ise giremeyeceğini öngörebiliriz. Dershaneler de bu durumu etkilememektedir. Ancak dershane sistemi ikinci ve üçüncü grupları doğrudan etkilemekte, bazı az kapasiteli ama zengin gençlerin de durumlarını bir miktar iyileştirmekte, ancak çok daha önemli olarak kapasitesi olmasına karşın çok iyi olmayan bir lisede okuyan dar gelirli gençlerin şansını, burs imkânlarının da etkisiyle büyük ölçüde artırmaktadır. Buna karşılık % 63lük gruptaki aileler ya çok zorluklarla çocuklarını boş yere dershaneye göndermiş olmaktalar, ya da maddi imkânsızlık nedeniyle gönderemedikleri ölçüde kendilerini çocukları karşısında ezik, toplum nezdinde dışlanmış hissetmekteler.Bu tablo hükümet ile Hizmet Hareketinin farklı yaklaşımlarının nedenini de anlaşılır kılıyor. Hizmet Hareketinin gözü o dar gelirli ama yetenekli gençlerin üzerinde. Bu gençlere iyi eğitim olanaklarının verilmesi gerçekten de toplumun geleceği açısından mukayesesiz bir öneme sahip. Hükümetin gözü ise boşu boşuna para harcayan ve hayal kırıklığı yaşayan geniş kitlenin üzerinde… Sorunu bu grubun ihtiyaçlarını öne çıkararak çözmenin siyaseten daha doğru olduğu ise açık. Eğer yetenekli insanları öne çıkaran bir sistem üretilebilecekse dershanelere ihtiyaç yok. Ama zaman alacak olan böyle bir sistem oturana kadar iyi tasarlanmış bir geçiş döneminin üretilmesi ve tüm topluma anlatılması da şart.
Zaman
En Çok Okunan
27.11.2013
EtyenMahçupyan-DershanelerEtyen Mahçupyan - Dershaneler
Toplam "145" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti