Habergec.Com Aranan Kelimeler:en basit tercih Değerlendirme: 10 / 10 361684
habergec.com
20.04.2014 Pazar
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

en basit tercih

Kürk kredisi ile 80 milyon dolar kazandı
Zaman
15.04.2014
17:49
FİBA Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin’in Rusya’daki bankası olan Credit Europe Bank, 2013 yılında verdiği estetik, kürk ve turizm gibi sıra dışı krediler ile bankasına çektiği müşterilerden yaklaşık 80 milyon dolar kar elde etti.Credit Europe Bank Rusya Başkanı Haluk Aydınoğlu, Moskova The Ritz Carlton otelde düzenlenen sunum ile bankanın 2013 yılı faaliyet sonuçlarını anlattı. Aydınoğlu, Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına göre, 2013 yılında Credit Europe Bankın net karının 2 milyar 900 milyon ruble (yaklaşık 80 milyon dolar) olarak gerçekleştiğini belirterek bankanın mevduat hacminin ise %24,6 oranında büyüdüğünü söyledi.Bankanın sermaye yeterlilik oranın %19,8e ulaştığını ve bu rakamın önümüzdeki yıllarda bankanın istikrarlı bir şekilde büyümesine sebep olacağının altını çizen Aydınoğlu, “Credit Europe Bankın 2013 yılı sonuçları beklentilerimizi karşıladı. Geçen seneye kıyasla net karımızı artırdık. Büyüme stratejimizi izlemeye devam ediyoruz. Biz kürk kredisi, estetik kredisi gibi çeşitli ürünlerimizde çok büyük bir business artışı beklemiyorduk. Oradaki asıl beklentimiz müşteri sayısını artırmaktı. Bizim modelimiz çok basit aslında. Müşteri ile değişik alanlarda değişik mecralarda ufak krediler ile tanışalım, daha sonra o müşterilerle defalarca tekrar, tekrar çalışalım. Biz bunu da yaklaşık 2004 yılından bu yana böyle yapıyoruz. Başta elektronik eşyalara kredi verdik, ama onların beli bir doymuşluğu oldu ve sonra o dediğimiz alanlara girdik. Açıkçası geçen yıl özellikle turizm sektörü beklentimizi çok karşıladı. Hiç beklemediğimiz rakamlara bile çıktık. Hem ufak da olsa Türk turizmine katkıda da bulunduğumuzu tahmin ediyorum açıkçası. Buradan Türkiye’ye giden birçok turisti biz kredilendirdik. Sayesinde müşteriler kazandık, hem de kaliteli iyi müşteriler kazandık. Onlarla başka ürünler de yaptık. Yani o işin toplamı diye baktığınız zaman, sonrasında gelenlerle biz esasında 2013’deki rakamlarda ciddi katkısı oldu” dedi.Banka aktiflerinin %29,2 oranında büyüyerek 117,7 milyar rubleden 152,1 milyar rubleye yükseldiğini de belirten Credit Europe Bank Genel Müdürü Haluk Aydınoğlu, kredi portföyünün ise %30,3 oranında büyüdüğünü ve 102,5 milyar rubleden 133,5 milyar rubleye ulaştığını söyledi. Özellikle bireysel müşterilerde piyasada risk seviyelerinin çok arttığının altını çizen Aydınoğlu, “Bu ister istemez bir parça bizi de etkiledi ama bizdeki artış piyasaya göre nispeten çok az oldu. Hala piyasanın en düşük risk seviyelerinden birisine sahibiz. Bu bizim için önemli bir şey. Çünkü o risk seviyeleri karlılığa götüren bir şey. Artı masraf kısmında bayağı bir kesintiler de yaptık, oda bize fayda getirdi. Şimdi 2014’de bakıyoruz. 2014’de zor bir yıl. Biz her zamanki biraz sıkıcı, biraz tutucu, politikalarımızı sürdüreceğiz. Özelikle riskimiz kontrol altında olsun istiyoruz. Çok fazla heyecanlı işler yapmayı düşünmüyoruz ama onun yerine iyi bildiğimiz işleri, özellikle bireysel müşterilerde araba finansmanı kredi kartı işlerini götürüp oradan işlerimizi devam ettirmeyi düşünüyoruz” açıklamasını yaptı.RUSYA ULUSAL ÖDEME SİSTEMİNE DAHİL OLACAĞIZSon dönemlerde batının yaptırımları sonucu özellikle Visa ve Mastercard’ın bazı Rus bankalarının hizmeti durdurduğunu açıklaması sonrası gündeme gelen Rusya’nın kendi ulusla ödeme sistemi ile ilgili çalışmalar konusunda ise Aydınoğlu şunları söyledi:“Biz Rusya’da ilk 50 banka arasındayız ama bireyselde özellikle ilk 20 banka arasındayız. Hatta kredi kartlarında daha da iyiyiz. Şuanda bu sistem bir tartışma halinde günün sonunda böyle bir sistem olursa bizde buna katılacağız. Yani buna katılmayacağız diye bir şey olmaz zaten. Çünkü biz kredi kartı bakımından çok önemli bir bankayız. Burada %2 bir pazar payımız var. Özellikle Moskova’da ve başka bazı büyük şehirlerde bu pazar payı çok daha fazla. Biz çok ufak şehirlere girmeyi çok fazla tercih etmiyoruz o yüzden oralarda biraz daha zayıfız. O bizim kendi tercihimiz. O yüzden açıkça söylemek gerekirse tabi ki böyle bir oluşum içinde olacağız. Bu sonuçta bir hükümetin oluşumu ve birçok ülkede de var esasında. Bu çok ta yeni bir şey değil. Bunu nasıl nihai bir şekle gireceğine bakıp ondan sonra katılmak daha doğru. Yani belki ilk banka olmayacağız, o buradaki devlet bankalarının görevi, ama onun içinde tabi olacağız.”DHA
Zaman
Ana Sayfa
15.04.2014
Kürkkredisiile80milyondolarkazandıKürk kredisi ile 80 milyon dolar kazandı
Kürk kredisi ile 80 milyon dolar kazandı
Zaman
15.04.2014
12:49
FİBA Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin’in Rusya’daki bankası olan Credit Europe Bank, 2013 yılında verdiği estetik, kürk ve turizm gibi sıra dışı krediler ile bankasına çektiği müşterilerden yaklaşık 80 milyon dolar kar elde etti.Credit Europe Bank Rusya Başkanı Haluk Aydınoğlu, Moskova The Ritz Carlton otelde düzenlenen sunum ile bankanın 2013 yılı faaliyet sonuçlarını anlattı. Aydınoğlu, Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına göre, 2013 yılında Credit Europe Bankın net karının 2 milyar 900 milyon ruble (yaklaşık 80 milyon dolar) olarak gerçekleştiğini belirterek bankanın mevduat hacminin ise %24,6 oranında büyüdüğünü söyledi.Bankanın sermaye yeterlilik oranın %19,8e ulaştığını ve bu rakamın önümüzdeki yıllarda bankanın istikrarlı bir şekilde büyümesine sebep olacağının altını çizen Aydınoğlu, “Credit Europe Bankın 2013 yılı sonuçları beklentilerimizi karşıladı. Geçen seneye kıyasla net karımızı artırdık. Büyüme stratejimizi izlemeye devam ediyoruz. Biz kürk kredisi, estetik kredisi gibi çeşitli ürünlerimizde çok büyük bir business artışı beklemiyorduk. Oradaki asıl beklentimiz müşteri sayısını artırmaktı. Bizim modelimiz çok basit aslında. Müşteri ile değişik alanlarda değişik mecralarda ufak krediler ile tanışalım, daha sonra o müşterilerle defalarca tekrar, tekrar çalışalım. Biz bunu da yaklaşık 2004 yılından bu yana böyle yapıyoruz. Başta elektronik eşyalara kredi verdik, ama onların beli bir doymuşluğu oldu ve sonra o dediğimiz alanlara girdik. Açıkçası geçen yıl özellikle turizm sektörü beklentimizi çok karşıladı. Hiç beklemediğimiz rakamlara bile çıktık. Hem ufak da olsa Türk turizmine katkıda da bulunduğumuzu tahmin ediyorum açıkçası. Buradan Türkiye’ye giden birçok turisti biz kredilendirdik. Sayesinde müşteriler kazandık, hem de kaliteli iyi müşteriler kazandık. Onlarla başka ürünler de yaptık. Yani o işin toplamı diye baktığınız zaman, sonrasında gelenlerle biz esasında 2013’deki rakamlarda ciddi katkısı oldu” dedi.Banka aktiflerinin %29,2 oranında büyüyerek 117,7 milyar rubleden 152,1 milyar rubleye yükseldiğini de belirten Credit Europe Bank Genel Müdürü Haluk Aydınoğlu, kredi portföyünün ise %30,3 oranında büyüdüğünü ve 102,5 milyar rubleden 133,5 milyar rubleye ulaştığını söyledi. Özellikle bireysel müşterilerde piyasada risk seviyelerinin çok arttığının altını çizen Aydınoğlu, “Bu ister istemez bir parça bizi de etkiledi ama bizdeki artış piyasaya göre nispeten çok az oldu. Hala piyasanın en düşük risk seviyelerinden birisine sahibiz. Bu bizim için önemli bir şey. Çünkü o risk seviyeleri karlılığa götüren bir şey. Artı masraf kısmında bayağı bir kesintiler de yaptık, oda bize fayda getirdi. Şimdi 2014’de bakıyoruz. 2014’de zor bir yıl. Biz her zamanki biraz sıkıcı, biraz tutucu, politikalarımızı sürdüreceğiz. Özelikle riskimiz kontrol altında olsun istiyoruz. Çok fazla heyecanlı işler yapmayı düşünmüyoruz ama onun yerine iyi bildiğimiz işleri, özellikle bireysel müşterilerde araba finansmanı kredi kartı işlerini götürüp oradan işlerimizi devam ettirmeyi düşünüyoruz” açıklamasını yaptı.RUSYA ULUSAL ÖDEME SİSTEMİNE DAHİL OLACAĞIZSon dönemlerde batının yaptırımları sonucu özellikle Visa ve Mastercard’ın bazı Rus bankalarının hizmeti durdurduğunu açıklaması sonrası gündeme gelen Rusya’nın kendi ulusla ödeme sistemi ile ilgili çalışmalar konusunda ise Aydınoğlu şunları söyledi:“Biz Rusya’da ilk 50 banka arasındayız ama bireyselde özellikle ilk 20 banka arasındayız. Hatta kredi kartlarında daha da iyiyiz. Şuanda bu sistem bir tartışma halinde günün sonunda böyle bir sistem olursa bizde buna katılacağız. Yani buna katılmayacağız diye bir şey olmaz zaten. Çünkü biz kredi kartı bakımından çok önemli bir bankayız. Burada %2 bir pazar payımız var. Özellikle Moskova’da ve başka bazı büyük şehirlerde bu pazar payı çok daha fazla. Biz çok ufak şehirlere girmeyi çok fazla tercih etmiyoruz o yüzden oralarda biraz daha zayıfız. O bizim kendi tercihimiz. O yüzden açıkça söylemek gerekirse tabi ki böyle bir oluşum içinde olacağız. Bu sonuçta bir hükümetin oluşumu ve birçok ülkede de var esasında. Bu çok ta yeni bir şey değil. Bunu nasıl nihai bir şekle gireceğine bakıp ondan sonra katılmak daha doğru. Yani belki ilk banka olmayacağız, o buradaki devlet bankalarının görevi, ama onun içinde tabi olacağız.”DHA
Zaman
Ekonomi
15.04.2014
Kürkkredisiile80milyondolarkazandıKürk kredisi ile 80 milyon dolar kazandı
Mümtaz'er Türköne - Zafer fotoğrafındaki ayrıntılar
Zaman
01.04.2014
02:21
Erdoğan’ın seçim gecesi verdiği balkon fotoğrafı yaşananların ve yaşanacakların bir özeti. Fotoğrafta ilk defa aile fertlerinin neredeyse tamamı yer alıyor. İkinci ayrıntı ise, yürütülen -daha doğrusu yürütülemeyen- soruşturmalarda yolsuzluğun sembolü haline getirilen iki isim: Zafer Çağlayan ve Egemen Bağış. İkinci isim fazladan, kutsal değerleri alaya aldığı için şeddeli biçimde hedef tahtasında duruyor.Başbakan, partisinin genel merkez binasının balkonunda verdiği bu fotoğrafla adrese teslim bir mesaj göndermiş oluyor.Önce toplu cevap: Erdoğan seçim sonuçlarını yolsuzluk iddialarını nakzeden bir delil olarak önümüze koyuyor. Kısaca bu fotoğrafın altına yazdığı cümle, “Yolsuzluk mu dediniz, buyrun cevabı” olmalı. Yolsuzluk ithamları karşısında “halk sandıkta karar verecek” tezini sıklıkla dile getirdiğini hatırlayınca, bu muhakeme şekli Erdoğan’ın siyaset yapma tarzına göre kendi içinde tutarlı görülebilir. Peki hayatın ve dünyanın yalın gerçekleri karşısında? Bu sorunun kendisi kadar yalın cevabının, zafer fotoğrafının içinde yer almasını bekleyemeyiz.Fotoğraftaki ayrıntıların tamamı yolsuzluk soruşturmaları ile bağlantılı. Aile fertlerinin bu yolsuzluk gündemine karşı duygusal bir tepki olarak fotoğrafta yer aldığı anlaşılıyor. Erdoğan verdiği siyasî mücadeleyi kişiselleştirmiş oluyor.Peki doğru mu? AK Parti’yi yerel seçimlerde destekleyenler bu fotoğrafa mı oy verdiler?“Halk şu mesajı verdi” diye, oy kullananların tamamını tek bir kişi varsayarak girişilen seçim yorumları basit olduğu kadar yanıltıcıdır. Can alıcı soru şu: Seçmen AK Parti’yi yolsuzluk soruşturmalarından aklamış oldu mu? Oy tablosu ile Başbakan’ın parti genel merkezinden verdiği fotoğraf arasında bir tutarlılık var mı?Bu sorunun cevabı demokrasilerin en temel sorunu olan “temsil eden”le “temsil edilen” arasındaki farklılıkta yatıyor. Sizce kaç seçmen bu fotoğraf için AK Parti’ye oy verdi?Başbakan’ın bu fotoğrafı verirken söyledikleri aradığımız cevabın ipuçlarını veriyor. Başbakan tehditlerine devam ediyor. Hiçbir delile, hiçbir şahide dayandırmadan tekrarladığı ve sadece o tekrarladığı için bir değer taşıyan ithamlarına ara vermiyor. Başbakan bu seçim kampanyasını bir düşman cephe tanımı üzerine inşa etmişti. Toplumu keskin bir şekilde “benden yana olanlar” ve “karşımda olanlar” diye ikiye böldü. Ara vermeden düşman üretmeye ve toplumu kutuplaştırmaya devam ediyor. Çıkartacağımız ilk sonuç: Erdoğan seçim gecesi cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası için düğmeye basmış oluyor.Düşman üreterek siyaset yapmak, halkın korkularına hitap etmek demek. Erdoğan bu korkuyu halka yerleştirmeyi başardı. Korku, bütün insanî duygular arasında davranışlar ve kararlar üzerinde çok etkili bir güce sahiptir. Korkan insan bütün önceliğini korkunun kaynağından uzaklaşmaya verir. Dış güçler tezgah peşinde. İç düşmanlar kapıda bekliyor. “Paralel devlet”, “hayalet yapı” devleti ele geçirmeye çalışıyor. Tercih edin: Yolsuzlukla mücadele mi, yoksa düşmanla savaşmak mı?52 milyon seçmen, üstelik yerel dinamiklerin devrede olduğu bir seçimde bir öncelikler sıralamasına göre hareket etti. Öncelikler sıralamasında iki saik arasındaki çelişki önemine göre çözülür. Önceki, diğerini değersiz ve gereksiz kılar. Seçim sonuçları seçmenin öncelikleri arasındaki hayati sıralama hakkında bir fikir veriyor. Aynı sıralamanın Erdoğan için geçerli olduğunu düşünebilir miyiz? Erdoğan’ın başarısı bu sıralamayı çok iyi bilmesi ve propaganda gücü ile korkuyu, boydan boya her önceliğin içine yerleştirmesinden geliyor.Şayet Erdoğan seçimden açık bir mağlubiyet ile çıksaydı, yolsuzluk soruşturmaları takıldığı engeli aşıp yoluna devam edecekti. Şimdi aynı minval üzere, kaldığımız yere geri dönmüş olduk. Kullandığı tehditkâr ve ayrıştırıcı üsluba kadar her şey aynı. Yolumuz uzamış oldu.Seçim sonuçlarını ve getireceklerini yorumlamak için bu tehditlerden önce balkon fotoğrafına bakalım. Seçmeni ile Erdoğan aynı şeyi mi söylüyor?
Zaman
En Çok Okunan
01.04.2014
MümtazerTürköne-ZaferfotoğrafındakiayrıntılarMümtazer Türköne - Zafer fotoğrafındaki ayrıntılar
Mümtaz'er Türköne - Zafer fotoğrafındaki ayrıntılar
Zaman
01.04.2014
02:20
Erdoğan’ın seçim gecesi verdiği balkon fotoğrafı yaşananların ve yaşanacakların bir özeti. Fotoğrafta ilk defa aile fertlerinin neredeyse tamamı yer alıyor. İkinci ayrıntı ise, yürütülen -daha doğrusu yürütülemeyen- soruşturmalarda yolsuzluğun sembolü haline getirilen iki isim: Zafer Çağlayan ve Egemen Bağış. İkinci isim fazladan, kutsal değerleri alaya aldığı için şeddeli biçimde hedef tahtasında duruyor.Başbakan, partisinin genel merkez binasının balkonunda verdiği bu fotoğrafla adrese teslim bir mesaj göndermiş oluyor.Önce toplu cevap: Erdoğan seçim sonuçlarını yolsuzluk iddialarını nakzeden bir delil olarak önümüze koyuyor. Kısaca bu fotoğrafın altına yazdığı cümle, “Yolsuzluk mu dediniz, buyrun cevabı” olmalı. Yolsuzluk ithamları karşısında “halk sandıkta karar verecek” tezini sıklıkla dile getirdiğini hatırlayınca, bu muhakeme şekli Erdoğan’ın siyaset yapma tarzına göre kendi içinde tutarlı görülebilir. Peki hayatın ve dünyanın yalın gerçekleri karşısında? Bu sorunun kendisi kadar yalın cevabının, zafer fotoğrafının içinde yer almasını bekleyemeyiz.Fotoğraftaki ayrıntıların tamamı yolsuzluk soruşturmaları ile bağlantılı. Aile fertlerinin bu yolsuzluk gündemine karşı duygusal bir tepki olarak fotoğrafta yer aldığı anlaşılıyor. Erdoğan verdiği siyasî mücadeleyi kişiselleştirmiş oluyor.Peki doğru mu? AK Parti’yi yerel seçimlerde destekleyenler bu fotoğrafa mı oy verdiler?“Halk şu mesajı verdi” diye, oy kullananların tamamını tek bir kişi varsayarak girişilen seçim yorumları basit olduğu kadar yanıltıcıdır. Can alıcı soru şu: Seçmen AK Parti’yi yolsuzluk soruşturmalarından aklamış oldu mu? Oy tablosu ile Başbakan’ın parti genel merkezinden verdiği fotoğraf arasında bir tutarlılık var mı?Bu sorunun cevabı demokrasilerin en temel sorunu olan “temsil eden”le “temsil edilen” arasındaki farklılıkta yatıyor. Sizce kaç seçmen bu fotoğraf için AK Parti’ye oy verdi?Başbakan’ın bu fotoğrafı verirken söyledikleri aradığımız cevabın ipuçlarını veriyor. Başbakan tehditlerine devam ediyor. Hiçbir delile, hiçbir şahide dayandırmadan tekrarladığı ve sadece o tekrarladığı için bir değer taşıyan ithamlarına ara vermiyor. Başbakan bu seçim kampanyasını bir düşman cephe tanımı üzerine inşa etmişti. Toplumu keskin bir şekilde “benden yana olanlar” ve “karşımda olanlar” diye ikiye böldü. Ara vermeden düşman üretmeye ve toplumu kutuplaştırmaya devam ediyor. Çıkartacağımız ilk sonuç: Erdoğan seçim gecesi cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası için düğmeye basmış oluyor.Düşman üreterek siyaset yapmak, halkın korkularına hitap etmek demek. Erdoğan bu korkuyu halka yerleştirmeyi başardı. Korku, bütün insanî duygular arasında davranışlar ve kararlar üzerinde çok etkili bir güce sahiptir. Korkan insan bütün önceliğini korkunun kaynağından uzaklaşmaya verir. Dış güçler tezgah peşinde. İç düşmanlar kapıda bekliyor. “Paralel devlet”, “hayalet yapı” devleti ele geçirmeye çalışıyor. Tercih edin: Yolsuzlukla mücadele mi, yoksa düşmanla savaşmak mı?52 milyon seçmen, üstelik yerel dinamiklerin devrede olduğu bir seçimde bir öncelikler sıralamasına göre hareket etti. Öncelikler sıralamasında iki saik arasındaki çelişki önemine göre çözülür. Önceki, diğerini değersiz ve gereksiz kılar. Seçim sonuçları seçmenin öncelikleri arasındaki hayati sıralama hakkında bir fikir veriyor. Aynı sıralamanın Erdoğan için geçerli olduğunu düşünebilir miyiz? Erdoğan’ın başarısı bu sıralamayı çok iyi bilmesi ve propaganda gücü ile korkuyu, boydan boya her önceliğin içine yerleştirmesinden geliyor.Şayet Erdoğan seçimden açık bir mağlubiyet ile çıksaydı, yolsuzluk soruşturmaları takıldığı engeli aşıp yoluna devam edecekti. Şimdi aynı minval üzere, kaldığımız yere geri dönmüş olduk. Kullandığı tehditkâr ve ayrıştırıcı üsluba kadar her şey aynı. Yolumuz uzamış oldu.Seçim sonuçlarını ve getireceklerini yorumlamak için bu tehditlerden önce balkon fotoğrafına bakalım. Seçmeni ile Erdoğan aynı şeyi mi söylüyor?
Zaman
Köşe Yazıları
01.04.2014
MümtazerTürköne-ZaferfotoğrafındakiayrıntılarMümtazer Türköne - Zafer fotoğrafındaki ayrıntılar
Mümtaz'er Türköne - Zafer fotoğrafındaki ayrıntılar
Zaman
01.04.2014
02:07
Erdoğan’ın seçim gecesi verdiği balkon fotoğrafı yaşananların ve yaşanacakların bir özeti. Fotoğrafta ilk defa aile fertlerinin neredeyse tamamı yer alıyor. İkinci ayrıntı ise, yürütülen -daha doğrusu yürütülemeyen- soruşturmalarda yolsuzluğun sembolü haline getirilen iki isim: Zafer Çağlayan ve Egemen Bağış. İkinci isim fazladan, kutsal değerleri alaya aldığı için şeddeli biçimde hedef tahtasında duruyor.Başbakan, partisinin genel merkez binasının balkonunda verdiği bu fotoğrafla adrese teslim bir mesaj göndermiş oluyor.Önce toplu cevap: Erdoğan seçim sonuçlarını yolsuzluk iddialarını nakzeden bir delil olarak önümüze koyuyor. Kısaca bu fotoğrafın altına yazdığı cümle, “Yolsuzluk mu dediniz, buyrun cevabı” olmalı. Yolsuzluk ithamları karşısında “halk sandıkta karar verecek” tezini sıklıkla dile getirdiğini hatırlayınca, bu muhakeme şekli Erdoğan’ın siyaset yapma tarzına göre kendi içinde tutarlı görülebilir. Peki hayatın ve dünyanın yalın gerçekleri karşısında? Bu sorunun kendisi kadar yalın cevabının, zafer fotoğrafının içinde yer almasını bekleyemeyiz.Fotoğraftaki ayrıntıların tamamı yolsuzluk soruşturmaları ile bağlantılı. Aile fertlerinin bu yolsuzluk gündemine karşı duygusal bir tepki olarak fotoğrafta yer aldığı anlaşılıyor. Erdoğan verdiği siyasî mücadeleyi kişiselleştirmiş oluyor.Peki doğru mu? AK Parti’yi yerel seçimlerde destekleyenler bu fotoğrafa mı oy verdiler?“Halk şu mesajı verdi” diye, oy kullananların tamamını tek bir kişi varsayarak girişilen seçim yorumları basit olduğu kadar yanıltıcıdır. Can alıcı soru şu: Seçmen AK Parti’yi yolsuzluk soruşturmalarından aklamış oldu mu? Oy tablosu ile Başbakan’ın parti genel merkezinden verdiği fotoğraf arasında bir tutarlılık var mı?Bu sorunun cevabı demokrasilerin en temel sorunu olan “temsil eden”le “temsil edilen” arasındaki farklılıkta yatıyor. Sizce kaç seçmen bu fotoğraf için AK Parti’ye oy verdi?Başbakan’ın bu fotoğrafı verirken söyledikleri aradığımız cevabın ipuçlarını veriyor. Başbakan tehditlerine devam ediyor. Hiçbir delile, hiçbir şahide dayandırmadan tekrarladığı ve sadece o tekrarladığı için bir değer taşıyan ithamlarına ara vermiyor. Başbakan bu seçim kampanyasını bir düşman cephe tanımı üzerine inşa etmişti. Toplumu keskin bir şekilde “benden yana olanlar” ve “karşımda olanlar” diye ikiye böldü. Ara vermeden düşman üretmeye ve toplumu kutuplaştırmaya devam ediyor. Çıkartacağımız ilk sonuç: Erdoğan seçim gecesi cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası için düğmeye basmış oluyor.Düşman üreterek siyaset yapmak, halkın korkularına hitap etmek demek. Erdoğan bu korkuyu halka yerleştirmeyi başardı. Korku, bütün insanî duygular arasında davranışlar ve kararlar üzerinde çok etkili bir güce sahiptir. Korkan insan bütün önceliğini korkunun kaynağından uzaklaşmaya verir. Dış güçler tezgah peşinde. İç düşmanlar kapıda bekliyor. “Paralel devlet”, “hayalet yapı” devleti ele geçirmeye çalışıyor. Tercih edin: Yolsuzlukla mücadele mi, yoksa düşmanla savaşmak mı?52 milyon seçmen, üstelik yerel dinamiklerin devrede olduğu bir seçimde bir öncelikler sıralamasına göre hareket etti. Öncelikler sıralamasında iki saik arasındaki çelişki önemine göre çözülür. Önceki, diğerini değersiz ve gereksiz kılar. Seçim sonuçları seçmenin öncelikleri arasındaki hayati sıralama hakkında bir fikir veriyor. Aynı sıralamanın Erdoğan için geçerli olduğunu düşünebilir miyiz? Erdoğan’ın başarısı bu sıralamayı çok iyi bilmesi ve propaganda gücü ile korkuyu, boydan boya her önceliğin içine yerleştirmesinden geliyor.Şayet Erdoğan seçimden açık bir mağlubiyet ile çıksaydı, yolsuzluk soruşturmaları takıldığı engeli aşıp yoluna devam edecekti. Şimdi aynı minval üzere, kaldığımız yere geri dönmüş olduk. Kullandığı tehditkâr ve ayrıştırıcı üsluba kadar her şey aynı. Yolumuz uzamış oldu.Seçim sonuçlarını ve getireceklerini yorumlamak için bu tehditlerden önce balkon fotoğrafına bakalım. Seçmeni ile Erdoğan aynı şeyi mi söylüyor?
Zaman
Ana Sayfa
01.04.2014
MümtazerTürköne-ZaferfotoğrafındakiayrıntılarMümtazer Türköne - Zafer fotoğrafındaki ayrıntılar
Etyen Mahçupyan - Kötüye gidişin sorumlusu kim?
Zaman
30.03.2014
03:02
Türkiye, tarihinin en ilginç dönüşüm süreçlerinden birini yaşıyor.Siyaset alanında net bir kutuplaşma var. Merkezinde AKPnin olduğu, bir tarafın sahiplenmesine karşılık diğer tarafın yıkma dürtüsü içinde davrandığı bir kesin karşıtlık… Buna karşılık toplumsal düzlemde bu iki grubun ağırlığı azalıyor. Bizler durumu siyaset üzerinden ölçmeye çalıştığımız ve insanların siyasî tercihlerinin onların sosyolojik konumunu belirlediğini sandığımız ölçüde, toplumdaki dönüşümü de fark etmekten uzak kalıyoruz. İnsanlar bu referandum niteliği kazanan seçimde eninde sonunda bir tarafı seçiyorlar ve böylece ortaya ortasından bölünmüş bir halk kitlesi görünümü çıkıyor. Oysa söz konusu siyasal tercih bir zorlama… Halkın giderek genişleyen bir bölümü her iki tarafın da yanlışlarını görüyor ve gerçekte ‘ortada duruyor. O noktadan bakanlar için ülke bir belirsizliğe doğru gidiyor. İyi şeyler de olabilir, kötü şeyler de… Ama yükselmiş olan bir umutla mukayese edildiğinde olumsuz hissiyatın ağır basması doğal.Nitekim saha çalışmalarında sıkça sorulan “sizce Türkiye iyiye mi, kötüye mi gidiyor” sorusuna verilen ‘kötüye cevaplarında son dönemde artış var. Bir şirketin bulgularına göre bu cevabı verenler bir yıl içinde 32den 54e çıkmış. Demek ki toplum yaşanmakta olan olaylar karşısında hem duyarlı hem de endişeli. Bu bulgudan hareketle yapılacak en basit ve doğrudan çıkarsama seçimde AKP oyunun düşmesidir. Çünkü genellikle seçmen içinde bulunduğu olumsuz koşulların sorumluluğunu hükümete yıkar, ülkenin iyi yönetilemediği için bu hale düştüğünü düşünür. Gerçekten de hükümeti sorumluluktan azade kılmak bugün de mümkün değil. Hükümetin son bir yıl içinde dil ve üsluptan başlayarak siyasî taktiklere uzanan çizgide birçok yanlış yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer kategorik olarak iktidara bakan ve sadece onun doğru ve yanlış davranışının ‘siyaset olduğunu sanan bir gelenekten geliyorsanız AKP oyunun düşmesini beklemenizden daha doğal bir şey olamaz. Genelde kendilerine ‘liberal veya ‘solcu diyenlerde sıkça rastlanan bu özellik maalesef toplumu anlama açısından pek de fazla imkân sunmuyor. Çünkü yukarda söylendiği üzere, halkın yarısı herhangi bir aktörün yanlışına kapılıp diğerinin yanlışını görmeyecek kadar gözü kapalı bir davranış göstermiyor. İki yanlışı mukayese ediyor ve çoğu zaman diğer aktörlerin yanlışının hükümetin yanlışından daha vahim olduğu yargısına gelebiliyor.Ancak mesele iki yanlışın mukayesesinden de ötede. Giderek insanlar söz konusu yanlışların nedenini sorguluyor ve ‘beklenmedik yanıtlar verebiliyorlar. Bugün bile Kürt coğrafyasında bir saha çalışması yapsanız ‘en önemli sorun işsizlik olarak çıkıyor ve bu yıllardır böyle. Bazıları bu cevaptan hareketle kimlik meselesinin abartıldığını, çözüm için yatırımların artması gerektiğini öne sürmüşlerdi. Ne var ki ‘niçin sorusunu sormamışlardı… Oysa o coğrafyada ‘işsizlik niçin var diye sorduğunuzda, ‘Kürt meselesi yüzünden cevabını alıyordunuz. Bu meselenin ne olduğunu merak ettiğinizde ise karşınıza kimlik hakları çıkıyordu. Nitekim işsizliğin nasıl çözüleceği sorusunun yanıtı da basit ve tekti: Kürt meselesinin çözümüyle… Üstelik bu tarihsel olarak da doğru bir tespitti, çünkü Kürt kimliğinin reddedilmesi söz konusu olmasaydı, muhakkak ki o bölge daha fazla yatırım alacaktı. Kısacası işsizlik gibi bir sorunun veya Türkiyenin kötüye gittiğinin tespiti kendi başına bu durumun ‘sorumlusunun kim ve ne olduğunu bize söylemiyor. Bunu anlamak için ilave sorgulama yapmanız, toplumun akıl yürütme biçimini kavramaya çalışmanız, konuya halkın zihinsel kurgusu içinden bakmanız lazım.Bugünkü ayrışmaya böyle yaklaşıldığında ‘Türkiyenin kötüye gittiği teşhisi ikincil hale geliyor ve ‘Sizce Türkiye niçin kötüye gitti? diye sormak gerekiyor. Dolayısıyla hükümetin otoriterleşmesini yanlış bulan ezici çoğunluğun ‘acaba hükümet niçin otoriterleşti sorusunu nasıl yanıtladığı siyaseten çok önemli hale geliyor. Çünkü liberal ve sol cenahın bu gelişmeyi neredeyse genetik bir kültürel özellik olarak sunmasına karşın, halkın büyük kısmı otoriterleşmeyi bir siyasî tutum olarak kavrıyor. O zaman da hükümetin otoriter hale gelmesinin aynı zamanda hem bir tepki hem de bir tercih olabileceği kanaatine sahip oluyor. Bu bakışın doğal sonucu hükümetin ‘karşısındaki aktörlerin ne yaptığının, nasıl davrandığının da değerlendirmenin parçası haline gelmesidir.Sonuçta Türkiyenin kötüye gitmesinin sadece hükümetin yanlışlarını ima etmediğini düşündüğünüz anda da artık ahlaksal değil siyasî bir tercih yapıyorsunuz…
Zaman
Köşe Yazıları
30.03.2014
EtyenMahçupyan-Kötüyegidişinsorumlusukim?Etyen Mahçupyan - Kötüye gidişin sorumlusu kim?
Etyen Mahçupyan - Seçimler geçmişin sınavı mıdır?
Zaman
27.03.2014
02:20
İnsanlar oylarını hangi gerekçeyle şu veya bu partiye verirler? Bir bölümü ideolojik olarak davranır, savunduğu bir siyasi akım vardır ve onu kim temsil ediyorsa kategorik olarak o partiye oy verir.Genelde bu tür seçmen oturmuş demokrasilerde toplamın kabaca üçte biri kadardır. Eski sistemin çöktüğü, yenisinin kurulamadığı, kargaşanın hakim olduğu toplumlarda bu oran hızla aşağı iner. Buna karşılık eski sistemin çöktüğü ve yeniyi inşa etme potansiyelinin ortaya çıktığı toplumlarda aynı oran hızla yüzde altmışlara tırmanır. Türkiye’de de durum bu… Bizde ilave olarak bir ‘seçeneksizlik’ meselesi de var. Yani insanlar oy verdikleri partileri çok beğendikleri için değil, diğer partilere oy vermeleri ‘imkânsız’ olduğu için böyle davranıyorlar. Üstelik dönüşüm sürecinin yol açtığı gerilim her partiye kendi tabanını konsolide etme imkânı veriyor. Sonuçta kabaca ve rakamları yuvarlayarak bakarsak AKP 30, CHP 20, MHP 10, BDP ise 5 puanı ‘kendiliğinden’ alma potansiyeline sahip görünüyorlar.Geri kalan küçük siyasi partilerin de topluca yüzde 5 olduğunu varsayarsak, seçimlerin gerçekte toplumun yüzde otuzunu muhatap alan bir karar verme süreci olduğunu söyleyebiliriz. Soru bu belirleyici ve potansiyel olarak akışkan seçmenin neye göre karar verdiğidir. Muhakkak ki konjonktür, tehdit algısı, ahlakî/dinî meseleler, hatta bazen magazinel konular bu tercihi etkileme gücüne sahip. Ama temelde çok basit iki kriter var. Eğer bu iki kriter farklı iki partiye destek verilmesini işaret ediyorsa sonucu belirsiz bir seçim yaşama ihtimaliniz güçlüdür. Ama her iki kriter de aynı partiye işaret ediyorsa seçimler muhtemelen söz konusu partinin açık üstünlüğü ile sonuçlanacaktır. Bu iki kriterden biri istikrar… Modern toplumlarda herhangi bir siyasi parti bağımlılığı olmayan kitle, genellikle kentli orta sınıfa tekabül eder. Bu kesim için gerçekçi ve akılcı bir siyasi ortam kritiktir çünkü iktisadi ve siyasi bir istikrarsızlık halinde göreceli olarak en fazla kaybedecek olanlar bu insanlardır. Hele kişisel gelir artmakta, özgürlük alanları genişlemekte ve bu ailelerin yükselmiş olan hayat standardını koruma kaygıları varsa, istikrarı temsil eden partinin kayırılması doğaldır.Söz konusu kabaca yüzde otuz kitlenin davranışını belirleyecek olan ikinci kriter ise ‘geleceğin taşınması’ diye ifade edilebilir. Sağlık ve eğitim gibi alanların önemi yanında, kritik husus topluma bir gelecek tahayyülünün verilebilmesi, hak ve özgürlüklerin bu tahayyül içinde kendisine gerçekçi bir yer bulabilmesidir. Unutmamak gerek ki, siyasete bir futbol taraftarı gözlüğüyle bakmayanlar hiçbir zaman geçmişle geleceği eşitleyen bir tavır sergilemezler. Geleceği kaybetme tehlikesi içeriyorsa, geçmişi anlamlı bir tercih unsuru haline getirmezler. Geçmişi cezalandırma uğruna, geleceği tehlikeye atma yoluna girmezler. Dolayısıyla da tercihlerini farklı gelecek ihtimalleri/tasavvurları arasında yaparlar…Bugün Türkiye’ye baktığımızda ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İktidar partisinin bazı mensuplarının yasal olmayan akçalı işlere girdiğine dair yaygın bir kanaat var. Ayrıca bu iktidar partisinin basın üzerinde elinden geldiğince etkili olmaya çalıştığına, kendisine yönelik itibarsızlaştırma girişimleri olan yargıya müdahale etme ihtiyacı duyduğuna da şüphe yok. Böyle bir partinin istikrarı sürdürebilmesi ve gerçekçi bir gelecek tasavvuruna sahip çıkarak bunu yönetmesi kolay değil. Yeter ki alternatif siyasi parti veya cepheler istikrar ve gelecek konusunda daha güvenilir ve inandırıcı olsunlar. Ne var ki hükümete yönelik girişimlerin istikrarsızlaştırma etkisi açıkken, bir de bunun üstüne muhalefetin hiçbir gelecek vizyonu olmaması biniyor. Normalde yorulmuş hükümetlerin yaptıkları hizmetleri öne çıkarması, yıpranmamış muhalefetin ise geleceği anlatması beklenir. Bir hükümetin istikrarı kendi eseri olarak sunması anlaşılabilir ama muhalefetin gelecekle bağının olmaması bir garabettir. Oysa muhalefetin tek silahı, göründüğü kadarıyla AKP’nin geçmiş yanlışları iken, kullanılan ‘malzeme’ de bilinçli bir istikrarsızlaştırma olarak okunmaya çok müsait. Böyle bir muhalefetin Türkiye toplumuna anlamlı bir alternatif olarak gözükmemesi kimseyi şaşırtmamalı.Birçokları seçimi bir tür sınav sanıyorlar galiba. Yani geçmişin değerlendirildiği bir yeterlilik testi… Ama bu, ancak geleceğiniz ‘sağlamsa’ söz konusu olabilir. Aksi halde seçim bir geleceğin, bir tasavvurun tercihidir ve tasavvuru sadece mevcut iktidarı devirmek olanların bu oyunda fazla bir şansı olamaz.
Zaman
Köşe Yazıları
27.03.2014
EtyenMahçupyan-Seçimlergeçmişinsınavımıdır?Etyen Mahçupyan - Seçimler geçmişin sınavı mıdır?
A. Turan Alkan - Suskunlara mektup!!
Zaman
26.03.2014
14:59
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
En Çok Okunan
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskunlaramektupA Turan Alkan - Suskunlara mektup
A. Turan Alkan - Suskunlara mektup!!
Zaman
26.03.2014
14:59
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
Köşe Yazıları
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskunlaramektupA Turan Alkan - Suskunlara mektup
A. Turan Alkan - Suskunlara mektup!!
Zaman
26.03.2014
14:59
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
Ana Sayfa
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskunlaramektupA Turan Alkan - Suskunlara mektup
A. Turan Alkan - Suskunlara mektup!
Zaman
26.03.2014
14:52
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
Ana Sayfa
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskunlaramektupA Turan Alkan - Suskunlara mektup
A. Turan Alkan - Suskurlara mektup!
Zaman
26.03.2014
14:39
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
En Çok Okunan
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskurlaramektupA Turan Alkan - Suskurlara mektup
A. Turan Alkan - Suskurlara mektup var
Zaman
26.03.2014
14:20
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
En Çok Okunan
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskurlaramektupvarA Turan Alkan - Suskurlara mektup var
A. Turan Alkan - Suskurlara mektup!
Zaman
26.03.2014
14:20
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
Köşe Yazıları
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskurlaramektupA Turan Alkan - Suskurlara mektup
A. Turan Alkan - Suskurlara mektup!
Zaman
26.03.2014
14:19
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
Ana Sayfa
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskurlaramektupA Turan Alkan - Suskurlara mektup
A. Turan Alkan - Suskunlara mektup
Zaman
26.03.2014
02:15
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
En Çok Okunan
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskunlaramektupA Turan Alkan - Suskunlara mektup
Etyen Mahçupyan - Yolsuzluk niçin önemli olmadı?
Zaman
26.03.2014
02:15
Her iki tarafın militan bombardımanı altında belki çok duyulmuyor ama ülkede ‘hem yolsuzluk hem darbe var’ diyenlerin oranı daha da artmış durumda.Diğerleri zaten sadece karşılıklı suçlama malzemesi üretmenin ötesinde bir şey yapmıyorlar. Ama toplumun sağduyusu farklı bir yöne gidiyor. Bu seçimlerde halkın çoğunluğu bir doğru ile yanlış arasında tercih yapmayacak, iki göreceli yanlıştan birini seçecek. AKP’nin oyunun iki aydır sabitlenmesi bu partinin beğenilmesinden ziyade, alternatifinin güven vermemesinden, istikrarsızlık ve fakirlik ima etmesinden kaynaklanıyor. Öte yandan çoğunluk, hükümetin bütün yanlışlarına rağmen olumlu işler yaptığını ve daha da yapabilme kapasitesi taşıdığını düşünüyor.İktidarın kaybedeceğini umanların biraz da halkın somut hayatındaki değişikliklere bakmasında yarar var. AKP’nin hükümet olduğu 2002 yılında kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 73’tü. Bugün 35 civarında… Daha önemlisi faiz ödemelerinin devlet bütçesi içindeki oranı da AKP öncesi kabaca yüzde 70’lerdeyken şimdi neredeyse 10’a indi. Hükümet bu performansı bizim tarihimizde az rastlanılan bir rasyonalite ve basiret sayesinde başardı. Enflasyonun düşmesi ile reel faizler düşerken, global krizden kurtulma arayışının yarattığı para bolluğu Türkiye’deki faizlerin daha da düşmesine neden oldu. Ancak bir değişiklik daha yaşandı: Hükümet kamu kaynaklarını ekonomik getiriyi ve dolayısıyla ürettiği hizmeti maksimize edecek şekilde kullandı. Bütçe açığı hızla kapandı, popülist politikalardan uzak duruldu ve böylece borç ihtiyacı da kısa sürede düştü. Açığa çıkan söz konusu kaynak ise altyapı, sağlık ve kentleşme için harcandı. Diğer bir deyişle Anadolu’nun şehirlerine yönelik büyük bir yatırım hamlesi gerçekleşti.Bugün toplumun AKP’ye atfedilen yolsuzluklar karşısında duyarsız olduğunu sananlar bu tabloyu da dikkate alarak analiz yapmak durumundalar. Çünkü bütün saha çalışmalarının gösterdiği üzere toplum hiç de duyarsız değil… Ama ortada kendi hayatını radikal biçimde değiştirmiş bir başarı öyküsü var. Kamu borcunun ve faiz ödemelerinin oransal düşüşü ortaya inanılmaz bir kaynak çıkardı ve bu kaynak topluma hizmet olarak sunuldu. Basit bir hesap yapalım… Diyelim ki personel giderleri 2002’den 2014’e bütçenin yüzde 25’i olarak sabit kalmış olsun. AKP iktidarı devraldığında elindeki yüz liranın 70’ini faize, 25’ini cari gidere ayırmak ve kalan 5 lira ile de yatırım yapmak durumundaydı. Bugün ise elindeki yüz liranın 10’unu faize, 25’ini personele ayırıyor ve yatırım için elinde 65 lira kalıyor. Yani 12 yıl içinde yatırıma ayrılabilecek olan fon tam 13 misli olmuş. Ayrıca bu sürede yüksek bir büyüme oranı da tutturuldu çünkü yatırımlar genelde doğru yönde kullanıldı. Böylece milli gelir de üç misline çıktı. Bunun anlamı elinizdeki bütçenin de kabaca aynı miktarda artmasıdır. Kısacası bugün yatırım için elinizde 65 lira değil, onun üç misli olan 195 lira var. Bu da 2002 ile mukayese edildiğinde neredeyse 1’e 40 demek!Buna dağılımın da eşit olmadığını, muhafazakâr kesimin coğrafi olarak kayırıldığını da ekleyin… Demek ki Anadolu’nun alabileceği yatırım AKP iktidarı döneminde geçmişe kıyasla belki de en az 40 misli olmuş. İsterseniz gerçekçilik adına bunu 30’a indirelim. Şimdi günümüzün kritik sorusunu soralım: Acaba bütün bu yolsuzluk ithamlarına ve belirtilerine rağmen muhafazakâr kesim niçin hükümete olan desteğini azaltmıyor? Herhalde cevap açık olmalı. Yolsuzluk yüzünden örneğin yüzde 2 kaybedilmiş olsa bile halka giden yatırım sadece 28’e düşüyor. İnsanların geçmişe oranla geldikleri ve gelmeyi umdukları konum o kadar mukayese dışı ki, bunun yanında yolsuzluğun ağırlığı çok düşük kalıyor.Ama gerçeklik daha da farklı… Çünkü biz yolsuzluk deyince insanların cebine para attığını varsaydık. Tabii ki böyle örnekler de vardır ama bunun miktarı oransal olarak fazla ağırlık taşıyamaz. Asıl önemlisi ‘havuz’ metaforu ile anlatılan ve para akışına müdahaleyi ima eden fonların akıbetidir. Muhafazakâr kesim bu paraların örneğin Başbakan’ın cebine girmediğini düşünüyor. Ortadaki birçok belirtiden ve bilgiden de hareketle söz konusu fonların ilave hizmet ürettiği tespitini yapıyor. Yani belki de halka ulaşan yatırımların tam da bu ‘yolsuzluk’ sayesinde 30’dan 32’ye çıktığına inanıyor!Bütün bunlar uluslararası hukuka aykırıdır… Ahlaki değildir… Normal demokrasilerde olmaz… Bu tür değerlendirmeler doğrudur. Ama siyaset gerçeklik zemini üzerinde, gerçek performansa dayanarak yapılıyor ve muhafazakâr âlemde AKP’nin yanlışları yarattığı doğruların yanında çok hafif kalabiliyor.
Zaman
Köşe Yazıları
26.03.2014
EtyenMahçupyan-Yolsuzlukniçinönemliolmadı?Etyen Mahçupyan - Yolsuzluk niçin önemli olmadı?
A. Turan Alkan - Suskunlara mektup
Zaman
26.03.2014
02:15
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
Köşe Yazıları
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskunlaramektupA Turan Alkan - Suskunlara mektup
A. Turan Alkan - Suskunlara mektup
Zaman
26.03.2014
02:05
Hadiseye biraz uzaktan ve mümkün mertebe tarafsız bir yerden bakınca garip bir olguyla karşılaşıyorum: AK Parti’nin sürdürdüğü politikalarda Meclis grubunun rolü ve payı pek anlaşılmıyor. Sâmit ve itaatkâr bir heyet.Dışarıdan bakınca grubun Meclis’te hükûmete tam destek verdiği açık. Çok tartışılan torba kanunlarda, internet ve HSYK düzenlemelerinde grup aykırı ses çıkarmadı. Sessiz evetleri tam destek saymak ne kadar mümkün bilmiyorum. Gazeteciliğin pek işlemediği, işe yaramadığı ketum bir suskunluk sergileniyor; hâlbuki ‘Kağnı mazısının ince yanı’ parti grubu. Başbakan’ın fiil ve sözlerine meşruluk veren ana güç santralından söz ediyorum.Aralarında, teorik planda hâlâ ‘eski arkadaş’ hukuku çerçevesinde sohbet edebildiğimiz birkaç isim vardı. Uzun zamandan beri meyanımıza mânidar bir sessizlik girdi. Öyle bir sessizlik ki, arayıp, “Ne var ne yok, partide hava nasıl, ne düşünüyorsunuz?” diye sual etmek yakışıksız kaçıyor. Onların sessizliğini anlamak daha kolay, “Ya duyulursa, ya dinlenirsem” endişesi çok ciddi bir gerekçe. Çok değil, 6 ay sonra seçim kantarına çıkması beklenen Cumhurbaşkanı’nın bile belirgin bir şekilde ağırdan aldığı, siyasi riske girmekten anlaşılır sebeplere uzak durmayı tercih ettiği bir ortamda vekillerin sessizliğini yargılamak ne kadar insafa sığar ki!Bu arada küçük bir ara notu: Bazı okuyucular, “niçin AK Parti deyip duruyorsunuz, AKP desenize” diye çıkışıyorlar. Sebebi, basit bir nezaket kuralına dayanıyor: Hangi parti, kendinin hangi kısaltmaya nitelenmesini istiyorsa ona saygı göstermek nezaket icabıdır. AKP kısaltması yıllardır, muhalifleri tarafından nefret ve küçültme ifadesi olarak kullanıldı. Farklı düşünmek, bana göre saygısızlığı hoş göstermez; ben yine AK Parti demeye devam edeceğim. Büyük harflerin içini lâyıkıyla doldurmak ise, partililere düşen bir vazife...Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!Lidere diklenen vekil, bir mânâda uçaktan paraşütsüz atlamayı göze almış adamdır. Kolektif diklenmelerin başarı şansı daha fazla ama yakın tarihimiz o konuda kötü örneklerle dolu. Bu pratik görgü, vekillerin olup bitenden razı olduğu anlamına gelmez elbette. Yukarıdaki otorite çözüldüğünde, gruptaki farklı sesler de duyulur hale gelir. Ne var ki, ‘faydasız ilim’ gibi bir şeydir o.Bir sözün fikri değeri, kendi başına, bütün bağlamlarından koparılmış literal bir ifade olarak başka bir şeydir; ona kritik değerini veren, biraz da zamanı ve yeridir.Hâşâ; “Ya şimdi konuşun, ya ebediyyen susun!” mânâsına gelebilecek bir ikazda bulunmak niyetinde değilim. Konuşma zamanı geçti zaten. İçlerinde tek tek duruşuna, şahsiyetine, fikrine saygı duyduğum, hatta sevdiğim insanlar var ve eminim ki onlar birkaç kişiden ibaret değil. Elbette herbirinin kendince hesabı ve içtihadı vardır, lâkin bu mânidar suskunluğun hem şahsî hem de tarihi bir mânâsı vardır ve olacak.Bu satırları yazarken, ‘iktidar elektriği’ne dokunmamış insanların bilgisizliğiyle konuştuğumun da farkındayım ayrıca. İktidar pratiği, kâğıt üstünden anlaşılamaz. Dolayısıyla şu günlerde AK Parti grubunun ve partinin ana kitlesinin sessiz kalmayı tercih etmesi, sonraki zamanlarda, “En azından kırıcı, tahkir edici bir şey söylemedik; susmanın bile yiğitlik gerektirdiği zor zamanlarda kalben buğz ile mücahedede bulunduk” şeklinde yorumlanabilir. Eh, linç korosuna katılmamak da bir şeydir.Günün birinde konuşmaya karar verdiklerinde anlatacaklarını hiç de ilginç bulmayacağız gibi bir his var içimde ama...
Zaman
Ana Sayfa
26.03.2014
ATuranAlkan-SuskunlaramektupA Turan Alkan - Suskunlara mektup
Toplam "19" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti