Habergec.Com Aranan Kelimeler:en basit tercih Değerlendirme: 10 / 10 950019
habergec.com
21.10.2014 Salı
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

en basit tercih

Emenike’yi gol atamamak germiş
Zaman
23.09.2014
02:17
Fenerbahçe’nin Gaziantepspor’u 1-0 yendiği maçta kaptan Emre Belözoğlu ile tartışan ve tribünlerin tepkisini çeken hareketler yapan golcü futbolcu Emenike, taraftardan özür diledi. Yaşanan olayı duygu patlaması olarak değerlendiren Nijeryalı yıldız, gol atamadığı için böyle davrandığını söyledi.QFenerbahçe, çok zorlandığı Gaziantep karşılaşmasında 3 puanı penaltı golüyle kazanırken oyuncular arasındaki tartışma maçın önüne geçti. Kaptan Emre Belözoğlu’nun pas verdiği bir pozisyonda Emmanuel Emenike, topuğuyla topa vurması üzerine milli futbolcu tarafından uyarıldı. Nijeryalı yıldız, takım kaptanına karşılık verince tribünler 27 yaşındaki forveti ıslıklamaya başladı. Emenike de tribünlere daha fazla ıslıklaması yönünde el kol hareketleri yaptı. Emre, Sow ve Caner de taraftarları sakinleştirmeye çalıştı. Teknik Direktör İsmail Kartal ise çok geçmeden Nijeryalı golcüyü oyundan aldı.Emenike, dün FB TV’de maç esnasında yaşananlarla ilgili açıklama yaptı. Yaşanan olayı duyguların birikmesi ve patlaması olarak niteleyen tecrübeli futbolcu, gol atamadığı için böyle davrandığını söyledi. Fenerbahçe için her zaman en iyisini vermeye çalıştığını belirten Emenike, “Yaşananlardan dolayı tüm Fenerbahçe taraftarlarından özür diliyorum. Onları böyle bir olay ile karşı karşıya bıraktığım için özür dilerim. Sahada bu şekilde hareket etmemem gerekiyordu. Fenerbahçe’yi çok seven bir oyuncu olarak böyle davranmamam lazımdı.” sözlerini kullandı.Öte yandan Sarı-Lacivertli ekipte yeni sezonda oynanan 3 maçta da oyuncular arasında bu tarz gerginlikler çıkması ‘takımda otorite boşluğu mu var?’ sorusunu akıllara getirdi. Ligin açılış maçında Fenerbahçe, Karabükspor karşısında 3-2’lik galibiyet alırken Emenike ve yeni transfer Diego Ribas arasındaki olay kameralara yansımıştı. Maçta formsuz olan Nijeryalı, yerini Diego’ya bırakmıştı. Emenike oyundan çıkarken Brezilyalı yıldıza omuzuyla hafifçe vurmuştu. Kanarya, ikinci haftada Trabzonspor’a konuk olurken bu mücadelede de takımın en sakin isimlerinden Musa Sow ve Diego tartıştı. Bir pozisyonda Sow’a pas vermek yerine şut çekmeyi tercih eden Diego, takım arkadaşından tepki gördü. İkili maç sonu olayın anlık olduğunu kanıtlamak amacıyla barış pozu verdi. İsmail Kartal’ın talebelerinin üç haftada üç tane tartışmanın içine girmesi, deneyimli hocanın futbolcularla ilişkilerinin sorgulanmasına da yol açtı.Gönül: Çekmenin azı çoğu olmazFenerbahçe, Gaziantepspor maçını Gökhan Gönül’ün kazandırdığı penaltıyı Emre’nin gole çevirmesiyle 1-0 kazandı. Milli futbolcu da ceza sahası içinde kendisini yere attığı yorumlarına Twitter’dan tepki gösterdi: “Rakibe dokunmanın azını çoğunu tartışmak tamam da orta sahada bile rakibini çeken bir oyuncu sarı kartla cezalandırılırken ceza sahası içinde rakibini çekmenin azını çoğunu tartışmak komik.” Antepli Şenol Can pozisyon hakkında, “Ben hafif dokundum. Gökhan kendini yere attı.” demişti.Yıldırım’dan TRT’ye Toroğlu tepkisiFenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, TRT 3’te yayınlanan Futbol Arenası programında Erman Toroğlu’nun görüşlerini merak ettiği yönündeki iddiaları yalanladı. Resmî sitedeki açıklamada, “Bahsi geçen program da dahil olmak üzere, halkı yanlış yönlendiren bu tür spor programlarını izleme alışkanlığım bulunmamaktadır. Bu tür basit iddialarla TRT gibi bir kurumda program yapan kişinin, izleyicilerini daha fazla izlenme uğruna kandırmasını kınıyor, takdiri kamuoyuna bırakıyorum.” denildi.Diego, Alex’in karnesini istiyorFenerbahçe’nin flaş transferi Diego Ribas, Sarı-Lacivertli ekibin efsane ismi Alex de Souza ile karşılaştırılmak istemediğini yineledi. Brezilya basınına konuşan yetenekli oyuncu, şunları kaydetti: “Alex, kolay kolay hafızalardan silinmeyecek ve unutulmayacak. Farklı karakterlerde oyuncularız. Umarım benim başarı karnem de Alex’inki gibi olur.” 10 numaralı formayı sırtına geçirmenin üzerinde baskı oluşturmadığını belirten Diego, daha önce de Santos’ta Pele’nin formasını giydiğini söyledi.
Zaman
Ana Sayfa
23.09.2014
Emenike’yigolatamamakgermişEmenike’yi gol atamamak germiş
Emenike’yi gol atamamak germiş
Zaman
23.09.2014
02:08
Fenerbahçe’nin Gaziantepspor’u 1-0 yendiği maçta kaptan Emre Belözoğlu ile tartışan ve tribünlerin tepkisini çeken hareketler yapan golcü futbolcu Emenike, taraftardan özür diledi. Yaşanan olayı duygu patlaması olarak değerlendiren Nijeryalı yıldız, gol atamadığı için böyle davrandığını söyledi.QFenerbahçe, çok zorlandığı Gaziantep karşılaşmasında 3 puanı penaltı golüyle kazanırken oyuncular arasındaki tartışma maçın önüne geçti. Kaptan Emre Belözoğlu’nun pas verdiği bir pozisyonda Emmanuel Emenike, topuğuyla topa vurması üzerine milli futbolcu tarafından uyarıldı. Nijeryalı yıldız, takım kaptanına karşılık verince tribünler 27 yaşındaki forveti ıslıklamaya başladı. Emenike de tribünlere daha fazla ıslıklaması yönünde el kol hareketleri yaptı. Emre, Sow ve Caner de taraftarları sakinleştirmeye çalıştı. Teknik Direktör İsmail Kartal ise çok geçmeden Nijeryalı golcüyü oyundan aldı.Emenike, dün FB TV’de maç esnasında yaşananlarla ilgili açıklama yaptı. Yaşanan olayı duyguların birikmesi ve patlaması olarak niteleyen tecrübeli futbolcu, gol atamadığı için böyle davrandığını söyledi. Fenerbahçe için her zaman en iyisini vermeye çalıştığını belirten Emenike, “Yaşananlardan dolayı tüm Fenerbahçe taraftarlarından özür diliyorum. Onları böyle bir olay ile karşı karşıya bıraktığım için özür dilerim. Sahada bu şekilde hareket etmemem gerekiyordu. Fenerbahçe’yi çok seven bir oyuncu olarak böyle davranmamam lazımdı.” sözlerini kullandı.Öte yandan Sarı-Lacivertli ekipte yeni sezonda oynanan 3 maçta da oyuncular arasında bu tarz gerginlikler çıkması ‘takımda otorite boşluğu mu var?’ sorusunu akıllara getirdi. Ligin açılış maçında Fenerbahçe, Karabükspor karşısında 3-2’lik galibiyet alırken Emenike ve yeni transfer Diego Ribas arasındaki olay kameralara yansımıştı. Maçta formsuz olan Nijeryalı, yerini Diego’ya bırakmıştı. Emenike oyundan çıkarken Brezilyalı yıldıza omuzuyla hafifçe vurmuştu. Kanarya, ikinci haftada Trabzonspor’a konuk olurken bu mücadelede de takımın en sakin isimlerinden Musa Sow ve Diego tartıştı. Bir pozisyonda Sow’a pas vermek yerine şut çekmeyi tercih eden Diego, takım arkadaşından tepki gördü. İkili maç sonu olayın anlık olduğunu kanıtlamak amacıyla barış pozu verdi. İsmail Kartal’ın talebelerinin üç haftada üç tane tartışmanın içine girmesi, deneyimli hocanın futbolcularla ilişkilerinin sorgulanmasına da yol açtı.Gönül: Çekmenin azı çoğu olmazFenerbahçe, Gaziantepspor maçını Gökhan Gönül’ün kazandırdığı penaltıyı Emre’nin gole çevirmesiyle 1-0 kazandı. Milli futbolcu da ceza sahası içinde kendisini yere attığı yorumlarına Twitter’dan tepki gösterdi: “Rakibe dokunmanın azını çoğunu tartışmak tamam da orta sahada bile rakibini çeken bir oyuncu sarı kartla cezalandırılırken ceza sahası içinde rakibini çekmenin azını çoğunu tartışmak komik.” Antepli Şenol Can pozisyon hakkında, “Ben hafif dokundum. Gökhan kendini yere attı.” demişti.Yıldırım’dan TRT’ye Toroğlu tepkisiFenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, TRT 3’te yayınlanan Futbol Arenası programında Erman Toroğlu’nun görüşlerini merak ettiği yönündeki iddiaları yalanladı. Resmî sitedeki açıklamada, “Bahsi geçen program da dahil olmak üzere, halkı yanlış yönlendiren bu tür spor programlarını izleme alışkanlığım bulunmamaktadır. Bu tür basit iddialarla TRT gibi bir kurumda program yapan kişinin, izleyicilerini daha fazla izlenme uğruna kandırmasını kınıyor, takdiri kamuoyuna bırakıyorum.” denildi.Diego, Alex’in karnesini istiyorFenerbahçe’nin flaş transferi Diego Ribas, Sarı-Lacivertli ekibin efsane ismi Alex de Souza ile karşılaştırılmak istemediğini yineledi. Brezilya basınına konuşan yetenekli oyuncu, şunları kaydetti: “Alex, kolay kolay hafızalardan silinmeyecek ve unutulmayacak. Farklı karakterlerde oyuncularız. Umarım benim başarı karnem de Alex’inki gibi olur.” 10 numaralı formayı sırtına geçirmenin üzerinde baskı oluşturmadığını belirten Diego, daha önce de Santos’ta Pele’nin formasını giydiğini söyledi.
Zaman
Spor
23.09.2014
Emenike’yigolatamamakgermişEmenike’yi gol atamamak germiş
Mümtaz'er Türköne - Rantiyeci kim?
Zaman
19.09.2014
03:24
Rahmetli Erbakan yaşasaydı, işaret parmağını sallayarak “sizi gidi rantiyeciler sizi...” lafını Cumhurbaşkanı’nın alnına yapıştırırdı. Millî Görüş’ün alamet-i farikalarından biri ve en sağlam ekonomik vizyonu rant sektörü karşıtlığıydı.Kaldı ki Erbakan’ın karşı çıktığı Rantiye, bugünkünün yanında devede kulaktı, büyük ölçüde finans sektörü ile ve faiz geliriyle sınırlıydı. Bugün Türkiye’de dört başı mamur şekilde devlet şemsiyesi altında yaratılan ve dağıtılan servetlerle dev bir rantiye sektörü saltanat sürüyor. Kavga da işte tam burada kopuyor.Ekonomik sorunların siyasî rekabet üzerindeki belirleyiciliği artacak. Ne olacağını kestirmek için kişileri değil, ekonomik çıkar çatışmalarını takip etmelisiniz. Demek ki önümüzdeki aylarda daha fazla ekonomi konuşacağız. “Rant”, emek vermeden ve riske girmeden elde edilen kazanca deniyor. Emek vermeyip, riske girmeyince herhangi bir şey (hizmet veya mal) üretmiş olmuyorsunuz. Bu yüzden rant, sadece transfer yaparak, üretimde hiçbir artı değer oluşturmadan paranın birinden alınıp bir başkasının eline geçmesine deniyor. Havadan gelen kolay kazanç bu, ve bu havayı basma kapasitesi devlette mevcut. Devlet parmağını oynatınca büyük servetler bir yerden alınıp bir başka yere taşınıyor. Siyasetin en çekici tarafını devletin rant yaratma (olmayan bir şeyi meydana getirdiği için “yaratma” kelimesi dışında uygun bir karşılık yok) gücünü ele geçirmek ve böylece kestirmeden, servetin yeniden dağılımına hükmetmek ve böylece zenginliğe ulaşmak oluşturuyor. Siyasete, devlet rantı yaratmak ve sonra da dağıtmak faaliyeti olarak bakarsanız, siyasal alanda olup bitenlerin büyükçe bir kısmını anlamlandırmış ve açıklamış olursunuz. Mesela, müteahhitler politikaya neden bu kadar meraklıdır? Siyasî yolsuzluk-hırsızlık skandalları hep bu rant yaratma ve dağıtma faaliyetlerinde ortaya çıkıyor. Siyasetçi rant dağıtıyor, sonra bundan siyasî veya ekonomik çıkar sağlıyor. Siyasi çıkar, gücünü dağıttığı siyasî rantla finanse etmesi; diğeri ise komisyon, yani rüşvet alması. Bugün havuz medyası dediğimiz propaganda gücü için hiç kimse pamuk elini cebine sokmadı; sadece devletin rant dağıtma kapasitesi ile bu güç finanse edildi. Ucuz kamu bankası kredileri, büyük ihaleler, kent rantı bu propaganda makinesinin finansmanını açıklamıyor mu? Alın size bir örnek: Ataşehir’den bir mahalleyi alıp Ümraniye’ye bağlamanın, yerel ihtiyaçlarla bağını kuramazsınız; ancak 2,5 trilyon liraya yakın bir rantın dağıtımının yeniden düzenlendiği sonucunu kolaylıkla çıkartabilirsiniz. Siyasetin kendisini en fazla ciddiye aldığı, kılı kırk yardığı ve gözünü karartıp “millet ne der”e aldırmadan göstere göstere suistimal yaptığı sıradan bir örnek. Siyasetçi için 2,5 trilyonluk ranta hükmetmekten daha önemli ne olabilir? Kaç kişinin bu mesele için devreye girdiğini ve ne sözler verildiğini varın tahmin edin. Bu kadar basit bir karar ile büyük servetlerin yani rantın sahipleri değişecek.Devlet kamu adına, yani bize dayanarak rant yaratıyor ve sonra bu rantı siyasî kararlarla dağıtıyor. Bu kadar kolay para kazanırken kimse zor yolu tercih etmiyor. Bir inşaattan altı ayda kazanılacak parayı, bir fabrika kurup, mal üretip pazarlayarak on yıla yaymayı kim ister? Ancak bir sorun var: Özellikle 2011’den sonra devletin yarattığı rant, ekonomi üzerine bir karabasan gibi çöktü ve piyasayı mefluç etti. Erdoğan, tek adamlığını bu rantı yaratma ve dağıtma tekeline dayandırdığı için, bu karabasan kurumlaştı. Bugün özellikle finans sektöründeki daralma, rantiyecilerin yüklediği ağır yükün eseri. İmam-Hatip politikasının, eğitim camiasına değil de bu rant sektörüne dayanması üzerinde, kafası karışık olanlar yeniden düşünmeli.Siyasî rekabet işte bu rant sektörü ile artık bu sektörü sırtında taşıma mecali kalmayan reel sektör arasında tırmanıyor. Cumhurbaşkanı rantiyecilerin temsilcisi; gücünü muhafaza etmesinin yolu bu sektöre arka çıkmasına bağlı. Hükümet’in rüşdünü ispatlaması ve ekonomik istikrarı sürdürebilmesi için tam tersini yapması lazım. Kaderimiz şu sorunun cevabına bağlı: Kazanan kim olacak?
Zaman
En Çok Okunan
19.09.2014
MümtazerTürköne-Rantiyecikim?Mümtazer Türköne - Rantiyeci kim?
Mümtaz'er Türköne - Rantiyeci kim?
Zaman
19.09.2014
02:13
Rahmetli Erbakan yaşasaydı, işaret parmağını sallayarak “sizi gidi rantiyeciler sizi...” lafını Cumhurbaşkanı’nın alnına yapıştırırdı. Millî Görüş’ün alamet-i farikalarından biri ve en sağlam ekonomik vizyonu rant sektörü karşıtlığıydı.Kaldı ki Erbakan’ın karşı çıktığı Rantiye, bugünkünün yanında devede kulaktı, büyük ölçüde finans sektörü ile ve faiz geliriyle sınırlıydı. Bugün Türkiye’de dört başı mamur şekilde devlet şemsiyesi altında yaratılan ve dağıtılan servetlerle dev bir rantiye sektörü saltanat sürüyor. Kavga da işte tam burada kopuyor.Ekonomik sorunların siyasî rekabet üzerindeki belirleyiciliği artacak. Ne olacağını kestirmek için kişileri değil, ekonomik çıkar çatışmalarını takip etmelisiniz. Demek ki önümüzdeki aylarda daha fazla ekonomi konuşacağız. “Rant”, emek vermeden ve riske girmeden elde edilen kazanca deniyor. Emek vermeyip, riske girmeyince herhangi bir şey (hizmet veya mal) üretmiş olmuyorsunuz. Bu yüzden rant, sadece transfer yaparak, üretimde hiçbir artı değer oluşturmadan paranın birinden alınıp bir başkasının eline geçmesine deniyor. Havadan gelen kolay kazanç bu, ve bu havayı basma kapasitesi devlette mevcut. Devlet parmağını oynatınca büyük servetler bir yerden alınıp bir başka yere taşınıyor. Siyasetin en çekici tarafını devletin rant yaratma (olmayan bir şeyi meydana getirdiği için “yaratma” kelimesi dışında uygun bir karşılık yok) gücünü ele geçirmek ve böylece kestirmeden, servetin yeniden dağılımına hükmetmek ve böylece zenginliğe ulaşmak oluşturuyor. Siyasete, devlet rantı yaratmak ve sonra da dağıtmak faaliyeti olarak bakarsanız, siyasal alanda olup bitenlerin büyükçe bir kısmını anlamlandırmış ve açıklamış olursunuz. Mesela, müteahhitler politikaya neden bu kadar meraklıdır? Siyasî yolsuzluk-hırsızlık skandalları hep bu rant yaratma ve dağıtma faaliyetlerinde ortaya çıkıyor. Siyasetçi rant dağıtıyor, sonra bundan siyasî veya ekonomik çıkar sağlıyor. Siyasi çıkar, gücünü dağıttığı siyasî rantla finanse etmesi; diğeri ise komisyon, yani rüşvet alması. Bugün havuz medyası dediğimiz propaganda gücü için hiç kimse pamuk elini cebine sokmadı; sadece devletin rant dağıtma kapasitesi ile bu güç finanse edildi. Ucuz kamu bankası kredileri, büyük ihaleler, kent rantı bu propaganda makinesinin finansmanını açıklamıyor mu? Alın size bir örnek: Ataşehir’den bir mahalleyi alıp Ümraniye’ye bağlamanın, yerel ihtiyaçlarla bağını kuramazsınız; ancak 2,5 trilyon liraya yakın bir rantın dağıtımının yeniden düzenlendiği sonucunu kolaylıkla çıkartabilirsiniz. Siyasetin kendisini en fazla ciddiye aldığı, kılı kırk yardığı ve gözünü karartıp “millet ne der”e aldırmadan göstere göstere suistimal yaptığı sıradan bir örnek. Siyasetçi için 2,5 trilyonluk ranta hükmetmekten daha önemli ne olabilir? Kaç kişinin bu mesele için devreye girdiğini ve ne sözler verildiğini varın tahmin edin. Bu kadar basit bir karar ile büyük servetlerin yani rantın sahipleri değişecek.Devlet kamu adına, yani bize dayanarak rant yaratıyor ve sonra bu rantı siyasî kararlarla dağıtıyor. Bu kadar kolay para kazanırken kimse zor yolu tercih etmiyor. Bir inşaattan altı ayda kazanılacak parayı, bir fabrika kurup, mal üretip pazarlayarak on yıla yaymayı kim ister? Ancak bir sorun var: Özellikle 2011’den sonra devletin yarattığı rant, ekonomi üzerine bir karabasan gibi çöktü ve piyasayı mefluç etti. Erdoğan, tek adamlığını bu rantı yaratma ve dağıtma tekeline dayandırdığı için, bu karabasan kurumlaştı. Bugün özellikle finans sektöründeki daralma, rantiyecilerin yüklediği ağır yükün eseri. İmam-Hatip politikasının, eğitim camiasına değil de bu rant sektörüne dayanması üzerinde, kafası karışık olanlar yeniden düşünmeli.Siyasî rekabet işte bu rant sektörü ile artık bu sektörü sırtında taşıma mecali kalmayan reel sektör arasında tırmanıyor. Cumhurbaşkanı rantiyecilerin temsilcisi; gücünü muhafaza etmesinin yolu bu sektöre arka çıkmasına bağlı. Hükümet’in rüşdünü ispatlaması ve ekonomik istikrarı sürdürebilmesi için tam tersini yapması lazım. Kaderimiz şu sorunun cevabına bağlı: Kazanan kim olacak?
Zaman
Köşe Yazıları
19.09.2014
MümtazerTürköne-Rantiyecikim?Mümtazer Türköne - Rantiyeci kim?
Mümtaz'er Türköne - Rantiyeci kim?
Zaman
19.09.2014
02:13
Rahmetli Erbakan yaşasaydı, işaret parmağını sallayarak “sizi gidi rantiyeciler sizi...” lafını Cumhurbaşkanı’nın alnına yapıştırırdı. Millî Görüş’ün alamet-i farikalarından biri ve en sağlam ekonomik vizyonu rant sektörü karşıtlığıydı.Kaldı ki Erbakan’ın karşı çıktığı Rantiye, bugünkünün yanında devede kulaktı, büyük ölçüde finans sektörü ile ve faiz geliriyle sınırlıydı. Bugün Türkiye’de dört başı mamur şekilde devlet şemsiyesi altında yaratılan ve dağıtılan servetlerle dev bir rantiye sektörü saltanat sürüyor. Kavga da işte tam burada kopuyor.Ekonomik sorunların siyasî rekabet üzerindeki belirleyiciliği artacak. Ne olacağını kestirmek için kişileri değil, ekonomik çıkar çatışmalarını takip etmelisiniz. Demek ki önümüzdeki aylarda daha fazla ekonomi konuşacağız. “Rant”, emek vermeden ve riske girmeden elde edilen kazanca deniyor. Emek vermeyip, riske girmeyince herhangi bir şey (hizmet veya mal) üretmiş olmuyorsunuz. Bu yüzden rant, sadece transfer yaparak, üretimde hiçbir artı değer oluşturmadan paranın birinden alınıp bir başkasının eline geçmesine deniyor. Havadan gelen kolay kazanç bu, ve bu havayı basma kapasitesi devlette mevcut. Devlet parmağını oynatınca büyük servetler bir yerden alınıp bir başka yere taşınıyor. Siyasetin en çekici tarafını devletin rant yaratma (olmayan bir şeyi meydana getirdiği için “yaratma” kelimesi dışında uygun bir karşılık yok) gücünü ele geçirmek ve böylece kestirmeden, servetin yeniden dağılımına hükmetmek ve böylece zenginliğe ulaşmak oluşturuyor. Siyasete, devlet rantı yaratmak ve sonra da dağıtmak faaliyeti olarak bakarsanız, siyasal alanda olup bitenlerin büyükçe bir kısmını anlamlandırmış ve açıklamış olursunuz. Mesela, müteahhitler politikaya neden bu kadar meraklıdır? Siyasî yolsuzluk-hırsızlık skandalları hep bu rant yaratma ve dağıtma faaliyetlerinde ortaya çıkıyor. Siyasetçi rant dağıtıyor, sonra bundan siyasî veya ekonomik çıkar sağlıyor. Siyasi çıkar, gücünü dağıttığı siyasî rantla finanse etmesi; diğeri ise komisyon, yani rüşvet alması. Bugün havuz medyası dediğimiz propaganda gücü için hiç kimse pamuk elini cebine sokmadı; sadece devletin rant dağıtma kapasitesi ile bu güç finanse edildi. Ucuz kamu bankası kredileri, büyük ihaleler, kent rantı bu propaganda makinesinin finansmanını açıklamıyor mu? Alın size bir örnek: Ataşehir’den bir mahalleyi alıp Ümraniye’ye bağlamanın, yerel ihtiyaçlarla bağını kuramazsınız; ancak 2,5 trilyon liraya yakın bir rantın dağıtımının yeniden düzenlendiği sonucunu kolaylıkla çıkartabilirsiniz. Siyasetin kendisini en fazla ciddiye aldığı, kılı kırk yardığı ve gözünü karartıp “millet ne der”e aldırmadan göstere göstere suistimal yaptığı sıradan bir örnek. Siyasetçi için 2,5 trilyonluk ranta hükmetmekten daha önemli ne olabilir? Kaç kişinin bu mesele için devreye girdiğini ve ne sözler verildiğini varın tahmin edin. Bu kadar basit bir karar ile büyük servetlerin yani rantın sahipleri değişecek.Devlet kamu adına, yani bize dayanarak rant yaratıyor ve sonra bu rantı siyasî kararlarla dağıtıyor. Bu kadar kolay para kazanırken kimse zor yolu tercih etmiyor. Bir inşaattan altı ayda kazanılacak parayı, bir fabrika kurup, mal üretip pazarlayarak on yıla yaymayı kim ister? Ancak bir sorun var: Özellikle 2011’den sonra devletin yarattığı rant, ekonomi üzerine bir karabasan gibi çöktü ve piyasayı mefluç etti. Erdoğan, tek adamlığını bu rantı yaratma ve dağıtma tekeline dayandırdığı için, bu karabasan kurumlaştı. Bugün özellikle finans sektöründeki daralma, rantiyecilerin yüklediği ağır yükün eseri. İmam-Hatip politikasının, eğitim camiasına değil de bu rant sektörüne dayanması üzerinde, kafası karışık olanlar yeniden düşünmeli.Siyasî rekabet işte bu rant sektörü ile artık bu sektörü sırtında taşıma mecali kalmayan reel sektör arasında tırmanıyor. Cumhurbaşkanı rantiyecilerin temsilcisi; gücünü muhafaza etmesinin yolu bu sektöre arka çıkmasına bağlı. Hükümet’in rüşdünü ispatlaması ve ekonomik istikrarı sürdürebilmesi için tam tersini yapması lazım. Kaderimiz şu sorunun cevabına bağlı: Kazanan kim olacak?
Zaman
Ana Sayfa
19.09.2014
MümtazerTürköne-Rantiyecikim?Mümtazer Türköne - Rantiyeci kim?
Sivilleşme, toplumlaşma ve insan hakları
Zaman
06.09.2014
02:12
Türkiye’de bana dokunmayan yılan mantığının topluma nasıl sindiği ve birinin başına gelen hukuksuzluk karşısında tepkisizlik refleksinin nasıl hükmettiği konusunda yazılan yazılar bitecek gibi durmuyor.Hak ve adalet konularında dünyanın neresinde olursa olsun, güç sahibi makamlar suçun üzerini örtebildikleri kadar örter; adaleti temin ise toplumların tepkisi neticesinde kendini gösterir. En basit örneği ağustos ayında Ferguson’da bir Amerikan polisinin öldürdüğü genç. Polis teşkilatı uzun süre öldüren polisin adını ifşa etmedi ve dahası polisin haklı olduğunu savundu; ancak toplumsal baskı nedeni ile olay şimdi devlet çapında tartışılıyor ve devlet başkanı bile konuya eğilmek durumunda kaldı. Toplum yılmadı ve neticede Ferguson polis teşkilatı hakkında geniş kapsamlı sivil bir dava süreci Adalet Bakanlığı tarafından başlatıldı.Hakları olduğu inancını kaybeden insan, hürriyetini de kaybeder. Muhatap olduğu kişileri hukukun üstünde gören insanlar ise hürriyetlerini çoktan muhataplarına teslim etmiş demektir. Peki, hak ve saygı dengesini sağlayan nedir? Rasyonalitenin insan ilişkilerinde esas rol oynadığı toplumlarda insani ilişkiler 18 yaşına gelince adli manada özgürlüklerini iddia edebilmek anlamına gelirken, bizim toplumumuzda insan haklarını hiçbir makam ve kimliğe heba etmemenin yolu daha duygusal temellere dayandırılıyor. Din, bu duygusal akıl yürütmelerin temelinde kendini gösteriyor. Saygı ve insana saygı konusunda hukuk karşısında eşitlik son yaşanan toplumsal grupları linç hareketinde kendini gösterdiği üzere, Türkiye’de toplumun geniş katılımı ile kabul görmüş bir değer değil. Bunu aşırı milliyetçi eğitimle veya uzun yıllar Ortadoğu’da kendini gösteren ırkçı ve mezhepçi politikalarla izah etmek mümkün. Ancak nedenini izah etmek, neticeyi haklı çıkarmadığı gibi, işlenen insanlık ayıbını ve suçlarını da izah edemez. Özellikle kendini dindar addeden Müslümanlar için. Zira Kur’an’a göre her birey kendi davranış ve tepkisinden öncelikle ve hatta sadece kendisi mesuldür. Peki, insan haklarının ihlal edildiği pek çok konuda toplumun sessizlik hastalığına bir çözüm var mı?Bediüzzaman Hazretleri dünya savaşlarından sonra insanlığın hukukun üstünlüğüne inanacaklarını ve bu çalkantıların hukuki bir zemine doğru gideceğini yazıyor. Buna göre bir kurşun ile yeni bir dünya savaşı artık başlamayacak ve bu yeni umumi yahut yeni tabiri ile global dünyada hukuk kendini gösterecektir. Peki bu nasıl olacaktır? Avrupa rasyonel akıl, Türkiye ve doğulu halklar ise din sayesinde ve dinlerine döndükçe ilerleyeceklerdir (Muhakemat). Her toplumun hukuki bir ahlakı var. Bazı toplumlarda yaptırımlar, bazılarında ise hukuku bir ahlaki değer olarak sunmak hukukun üstünlüğüne insanları gündelik hayatta ikna ediyor ve hukuk kitabi olmaktan ancak bu sayede kurtulabiliyor. Bir Türkiyeli Müslüman için adalet karşısında eşitlik konusunda Fatih Sultan Mehmet, Hz. Ömer veya Hz. Ali’den örnek verilen, adi bir suçlu ile aynı yerde ve aynı sırada yargılanma talepleri birçok yaptırımdan daha çok şey ifade edebilir. Ama ondan da öte, yürürken alt kattaki komşunun hakkına girip girmediğini düşünecek kadar İslam gündelik hayatına sirayet etmiş bir insan için, vicdan mekanizması ve neticede şahıs ve grupların değil hukukun üstünlüğü de esas olacaktır. Bu manada hukukun üstünlüğü konusuna inanan ve bunun için sesini çıkaran sivil toplumlar Türkiyeli Müslümanlar ve dindarlar arasında ancak kitabilikten hayatiliğe geçirilmiş bir din algısı ve pratiği ile gerçekleşecektir. Bu bir teori. Ve denemeden test edilemez. Bu teori doğru ise şöyle denebilir: Alternatif yolların yanı sıra dini, kitabi bir bilgiden gündelik hayatın sıradanlıkları içerisinde bir rehber olarak okuyan Müslümanlar sivil toplumun vazgeçilmezidir. Bu manada daha çok mümin bir Müslüman oldukça toplumun sivil dokusu daha da ortaya çıkacak, hukukun gözetilmesi konusunda sosyal hassasiyet ve takip artacaktır.Azınlıkların olduğu ve çoğulculuğun desteklendiği toplumlarda sivil toplum daha fazla önem kazanmış ve bireylerin hakları toplumsal arenada makes bulmuş, beni sokmayan yılan mantığı ciddi ölçüde irdelenmiştir. Çünkü, toplum bilir ki bugün bir ‘düşman’ için icad edilen bir paket yasa, yarın kendisi için de icad edilecektir. Ekolojik bir döngü gibi, dönüp başladığı noktayı vuracak ve fasit bir daire oluşturacaktır. Kanserli hücre gibi, adaletsizlik bir lokalde cari olsa da, dönüp dolaşıp globali saracaktır. Bunun örneğini Birleşmiş Milletler eleştirisi yapan kalemler sıkça veriyor. Bir yerde adaletsizlik, başka yerde adalet olabiliyor ise dünyada adaletten bahsedilemez, örneğinde olduğu gibi. Yeterince sivil toplumun sesini duymayan veya duyuramayan her enstitü gibi Birleşmiş Milletler de güç ve adalet dengesi çerçevesinde kimi zaman gücü denge ve adalete tercih ederek dünya çapında adale
Zaman
Yorum
06.09.2014
SivilleşmetoplumlaşmaveinsanhaklarıSivilleşme toplumlaşma ve insan hakları
Türkiye’nin bu gruptan çıkamaması beceriksizlik olur
Zaman
05.09.2014
02:03
Euro 2016 elemeleri öncesi son provasında Danimarka’yı deplasmanda 2-1 yenen A Milli Takım’a, Sepp Piontek’ten uyarı geldi. Efsane teknik adam, Millilerin ikinci yarıda sergilediği oyunu 90 dakikaya yayması gerektiğini söyledi. Piontek, İzlanda, Letonya, Çek Cumhuriyeti, Kazakistan’ın da yer aldığı A Grubu’nda Hollanda dışında güçlü bir rakip olmadığını savundu.Türk futbolunun uluslararası arenada boy göstermesine öncülük eden A Milli Takım’ın eski hocalarından Sepp Piontek, Türkiye’nin ‘futbol ülkesi’ olduğunu göstermesi için mutlaka Euro 2016’ya katılması gerektiğini söyledi. Danimarka–Türkiye hazırlık maçını statta izleyen Piontek, Zaman’a özel açıklamalarda bulundu. Danimarka karşısında ilk yarı ne yaptığını bilmeyen, ikinci yarı ise sahaya hakim bir Türkiye gördüğünü belirten efsane teknik adam, iki kimlikli oyunun her zaman sonuca olumlu yansımayacağını söyledi. İşte Piontek’in anlattıklarından öne çıkanlar...Türkiye, şanslı bir gruba düştü. Hollanda hem oyuncu kalitesi hem de oynadığı futbolla grubun favorisi. Çek Cumhuriyeti’nin eski gücünden uzak olması Türkiye için ciddi bir avantajdır. Kazakistan, Letonya ve İzlanda’nın ise Türkiye’ye rakip olacağını sanmıyorum. Açıkçası Türkiye, bu grupta en kötü ihtimalle ikinci olur. Ancak bu durum, oyuncuları ve Fatih Terim’i rehavete sevk etmemelidir. Türkiye’nin küçük ülkelere karşı puan kayıplarına çok sık tanıklık ettik. Rakip güçsüz olunca Türkler maça motive olmakta zorlanıyor.İzlanda’yı hafife almamak gerek. Türkiye, gruplardaki ilk maçı olan İzlanda’ya karşı iyi motive olmalı. Zira puan kaybıyla başlayan bir Euro 2016 yolculuğu emniyetli devam etmez. İzlanda’nın kâğıt üzerinde zayıf gözükmesine Türkiye aldanmamalıdır. Farklı bir hava şartlarında maç oynanacak ve sıcak iklimden gelen Türkler için beklenmedik sonuç olabilir. Fatih Terim’in bütün bunları düşüneceğine inanıyorum.İkinci yarıdaki futbol umut verdİ. Danimarka karşısında ilk yarı çok kötü, ikinci yarı ne yaptığını bilen, sahaya hakim bir Türkiye vardı. Takım bireysel özellikleri iyi olan oyunculardan kurulu. Bu özelliklerin mutlaka takım oyununa dönüşmesi lazım. İkinci yarı özellikle Emre Belözoğlu’nun oyuna girmesi takıma pozitif katkı yaptı. İkinci yarıdaki oyuna bakarak, Türkiye’nin iyi yolda olduğunu rahatlıkla söylerim. Bu futbolun 90 dakikaya yayılması şart.Brezilya’da neden yoktunuz? ‘Türkiye, 2014 Dünya Kupası’nda neden yoktu?’ sorusunun cevabı çok basit; yeterince iyi olmadığı için. Türkiye, Brezilya’ya gitseydi birçok ülkeden daha iyi futbol oynardı ve derece yapardı, sözlerinin hiçbir kıymeti yok. Kupaya katılan her ülke hak ederek geldi. Biz olsak daha iyi derece yapardık sözleri yerine ‘Neden olamadık?’ sorusunu sorup ileriye dönük plan yapmak gerekir. Duygusallığa gerek yok.Türk futbolcusu Avrupa’yı düşünmeli. Türkiye’nin mutlaka futbolcu ihraç eden ülke konumuna gelmesi lazım. Danimarka 5,5 milyonluk ülke ama onlarca oyuncusu yurtdışında oynuyor. Özellikle Anadolu takımlarındaki futbolcular İstanbul kulüpleri yerine Avrupa’yı hedef almalıdır. Elbette üç büyük takım birçok Avrupa kulübünden daha popüler ve oldukça yüksek ücret veriyor. Ama oyuncular Türk futbolunu düşünme adına fedakârlık yapıp Avrupa’yı tercih etmelidir. Bu, milli takıma çok olumlu katkı sağlayacaktır. Sadece Arda Turan’la olmaz.Kulüpler transferde seçici davranmıyor. İyi yabancı oyuncular hem lige kalite katar hem de yerli oyuncuların gelişimine katkı sağlar. Doğrusu ben bazı Anadolu kulüplerinin sıradan yabancıları kadrosuna katmasına anlam veremiyorum. Şampiyonluk mücadelesi vermeyen bu takımlar pekâlâ yerli oyunculardan kurulu bir takımla da aynı puanı toplar. Alınan yabancıların çoğu Türk futbolculardan kalite olarak daha düşük. Yabancı transferlerinde planlamanın çok iyi yapılması lazım. Aynı mevkide benzer özelliklere sahip Türk oyuncu varken, illa yabancı olacak demek lüzumsuz transferden başka bir şey değildir.
Zaman
Spor
05.09.2014
Türkiye’ninbugruptançıkamamasıbeceriksizlikolurTürkiye’nin bu gruptan çıkamaması beceriksizlik olur
Yemek Bahane'nin konuğu Vedat Başaran
Zaman
30.08.2014
01:59
Clinton tatlı kazanından muhallebi aşırsın, Blair’in eşi balık tarifi istesin, Jacques Chirac, sarayında birlikte yemek yapma sözü alsın… Sonra muhabirin biri, bilmiş bilmiş yemeğini eleştirsin. E başka türlü nasıl hava atacaktım?20 küsur yılını Osmanlı ve Türk mutfağının araştırılması ve geliştirilmesine adamış şef Vedat Başaran’la birlikteydim bu hafta. Geçtiğimiz günlerde Bursa’da şeftali hasadı münasebetiyle bir araya geldiğim Başaran hatırlarsınız geziye katılan gazetecilere topladığımız şeftalilerle bir tatlı workshop’u yaptırmıştı. İade-i ziyaret adab-ı muaşerettendir dedim ve ilk fırsatta işletmeciliğini yaptığı Nar Lokantası’nda ziyaret ettim kendisini. Dünyanın en lüks restoran, saray ve salonlarında prensleri, kralları, first lady’leri ağırlamış bir ismin mutfağına kadar girmişken kuru bir muhabbetle iktifa edecek değildim elbette. Bush, Clinton, Monaco prensi, Kral Abdullah ve daha nicesini yemeklerine hayran bıraktırmış bir şeften bahsediyorum. Aralarında mutfağa kadar inip Başaran’dan reçete isteyen de var, beğendiği tatlıyı paket yaptıran da. Böyle bir isme en sevdiği yemeklerden birini pişirtmek, ardından tadına bakıp hiçbir kusur bulamasam da bilmiş bilmiş yorumda yapmak, eleştirmek itiraf ediyorum çok havalıydı. Ne yani eşe dosta ben kimlerin kimlerin elinden yemek yedim de yine de eleştirdim diye hava da mı atmayayım?Yıllardır onca insanı doyuruyorsunuz, siz ne yer içersiniz?Basit lezzetleri tercih eder, mevsime uygun beslenirim. Fırında biber dolması, sarma, haşlanmış içli köfte, pide, haşlama et, çorba vs. çok severim. Bazen de vücudumun istediğine göre hareket ederim. Örneğin canım tatlı ister bir tabak baklavayla geçiştirebilirim günümü.Çorba demişken zengin bir çorba kültürümüz olmasına rağmen neden menüler yalnızca birkaçıyla sınırlı. Gören mercimekten başka çorbamız yok sanır.İşletmeler riske girmek istemiyor. İyi bildiğinde devam ediyor. Bu üzücü tabii. Zamanla bu lezzetler kayboluyor. Menemen ve pilav için de aynı tehlikeden bahsedebiliriz.Her yer menemenci dolu ama.Menemen kahvaltı hizmeti veren tüm mekânlarda var. Ancak kahvaltılık ürünler kısa sürede hazırlanabilirken menemenin de aynı süratte pişirilmeye çalışılması lezzetine olumsuz yansıyor. Oysa menemen kısa sürede pişen bir yemek değil.Pilava ne oldu?Çeşitleri ve iyi yapan yerler azaldı. Seyyar satıcılar dışında neredeyse yapan kalmadı. Restoranlarda tabakların kenarını süsleyen garnitür artık. İnsanlarda yağlı yemeklere karşı hassasiyet buna neden olmuş olabilir. Fast food da yağlı ancak su gibi tüketiliyor. Yağ hassasiyetinden ziyade tencere yemekleri fast food kurbanı sanki.Batı’daki hastalık bize de sirayet etti. İşletmeler kârını maksimuma taşımak için maliyetleri kısıyor. Maliyetlerin başında malzeme, işçilik ve zaman var.AVM’lerdeki yöresel yemekler de bu yarıştan nasibini aldığı için mi düşük kaliteli ve özensiz?Alışveriş merkezlerinde kiralar yüksek. Fast food’un üretim maliyetleri çok düşük, yöresel yemeklerin ise yüksek. İkisinin aynı kârlılık anlayışıyla hareket etmesi mümkün değil. Bu yüzden bu yemekler kalitesizleşiyor, giderek fast food tarzına dönüyor.Balkan kökenlisiniz. Mutfağınıza dair neler süslüyor hatıralarınızı?Çocukken akrabalarımızın Boşnak kuru eti, Boşnak sucuğunu göndermesini sabırsızlıkla beklerdik. Ramazanlarda Boşnak böreği, pazar kahvaltılarında biber kızartması mutlaka olurdu. Gerçi hâlâ yaparız. Ben de görev yaptığım tüm restoranlarda mutlaka Boşnak yemeklerini menüme koymuşumdur.20 yılı aşkın süredir Osmanlı ve Türk mutfağına ilişkin araştırmalar yapıyorsunuz. Tozlu arşivlerde sizi en çok şaşırtan ne oldu?Pişirme tekniklerine hayran kaldım. Şiş ya da patlıcan kebabı demir şişlerde değil patlıcan sapında pişiriliyormuş. Patlıcanın sapındaki rayiha etin üzerinde teneffüs ediyor. Balık için de defne dalı kullanılıyor. Şiş kebap yapılırken beyaz un öyle bir darbe fiskesiyle etin üzerine atılıyor ki etin içinden akan sular unla buluşuyor. Ateşle temas ettikten sonra oluşan kabuk etin suyunu, lezzetini içinde tutuyor dışarıda da gevrek bir yapı oluşturuyor.Günümüze gelene dek neler değişmiş?En önemli değişim pişirme tekniklerinde. Osmanlı’da iki ya da üç kademeli pişirme vardı. Günümüzde ise tek kademe... Bazı pişirme usullerini de terk etmişiz. Mesela bugün İstanbul’da pişirilen yaprak sarmanın altına kemik konulmaz. Oysa Osmanlı’da zeytinyağlı dolmaya bile et suyu kullanılırdı. Bu et suyu üzerindeki donmuş yağ tabakasından arındırılarak katılırdı ki zeytinyağlı bir yemek donmasın. Eskiden rafine un tam beyaz olmadığından küllü suyla beyazlatılırdı. Küllü su beyazlattığı gibi gevreklik de verir. Reçelin sulu kısmını azaltmak için ise ateşten değil güneşten istifade edilir, güneşle uçurulmuş. Dünyanın en prestijli okullarında eğitim a
Zaman
Ana Sayfa
30.08.2014
YemekBahaneninkonuğuVedatBaşaranYemek Bahanenin konuğu Vedat Başaran
Mehmed Niyazi - Mana ve madde
Zaman
25.08.2014
02:14
Gökleri arşınlayan, bir atom bombasıyla binlerce kişiyi öldüren, şifasız hastalıklara çare bulan insan zekâsı, hayatın basit sorularına karşı acizdir.Evrenin başı ve sonu hakkında bilgisi neredeyse hiç yok, yılın her günü doğan güneşin sadece bir tabiat kanunu olduğunu söyleyebiliyor; o güneşi oraya kimin koyduğu konusunda söyleyebilecek hiçbir şeyi yok. İnsan nereden geliyor, nereye gidiyor, ölüm nedir, ölümden sonra insanı nelerin beklediğine dair bir cevabı bulunmuyor. Duyu dışı idrakleri, önceden sezmeleri, rüyanın hayatımızdaki yerini ne izah edebiliyor ne de kavrayabiliyor. Mezar karşısında insanın durumunu, en sevdiğinin o karanlık kuyuya gidişini, orada onu hangi maceraların beklediğini ilim izah edemez, böyle durumlarda en imansıza bile din bir teselli kaynağı olarak gelir.Müspet bilimlerin hayat bakımından bir düsturu, bir ahlaki değeri yoktur; gayeleri madde üzerindeki perdeyi kaldırmak, onun sırlarını yakalamaktır. Atom fiziği alimi, keşiflerin ahlaki neticelerinden sorumlu değildir. Bilim adamı, insanlığın bugüne kadar bilmediği gerçeği ortaya koyabilir; ama onun neticelerini din tayin eder. Bu da, seviyeli bütün cemiyetlerde bilim ve dinin atbaşı gittiğinin bir göstergesidir. Bunlardan birisi eksildi mi, diğeri ağırlığını koyar; dolayısıyla cemiyetin dengesi bozulur; ya imansızlık, ya da yobazlık cemiyetin kaderi haline gelir.Rahmetli Peyami Safa’nın bu milleti nerelerden getirdiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Maddeyi baş tacı eden diplomalılar, arkalarına hükümetleri ve bütün basını alarak bu milletin boğazını sıkıyorlardı. Asırlarca zaferden zafere koşmuş, büyük medeniyetler ortaya çıkarmış bir milletin geldiği nokta bu idi. Necip Fazıl ancak arada bir basında görünebiliyordu, Said Nursi, Süleyman Efendi Hazretleri dağda bayırda polislerle mücadele ediyorlardı. Peyami Safa bir romancıydı; o günün şartlarında geçimini temin edebilmek için gazetecilik de yapıyordu. Felsefenin girift problemlerini ele alıp milletin yolunu açmak onun ne işineydi. Ama mesele öyle değildi; milletin kader günleriydi. Ötüken Yayınevi’nin derlediği, makalelerinden oluşan “20. Asır Avrupa ve Biz” adlı eserinde, Whittaker’in Fransızcadan tercüme edilen “Dünyanın Başı ve Sonu” kitabından şunları almıştır: “Bizden evvelki nesillerin fiziksel telakkilerinin artık terk edilmesi, tabii olarak ilim adamlarının kainata felsefi bakış ve yorumlarında bir değişiklik vücuda getiriyor. On dokuzuncu asrın son yarısı ilmi maddeciliğin ilkbaharı idi. Bu akide, mekanda yer alan kaba maddenin tek gerçek olduğunu, bazı hareket ve hallerinin hadise gölgesi bulunduğunu gösteriyordu. Fakat maddenin kendisi çöktü ve corporudenların matematik teorisi haline dönüştü. Çünkü matematik de hiç şüphe yok zekanın bir ameliyesidir. Modern fizikçi ve matematikçilerin felsefi hareket istikameti ilmi maddeciliğin tam zıddına çevrilmiştir.” Bu paragrafı alıp koyduktan sonra kendisi de ilave yapıyor: “Maddenin yıkılması, ilmin yıkılması demek değildir. Modası geçmiş nazariyeleri ilim zannedip manevi değerlere saldırmaların yıkılması demektir. Nazariye geçer, ilim kalır. Batı medeniyetinin seviyesi bunu anlatmaktadır.”Peyami Safa, imkansızlıklar içinde imkan hasıl ediyordu. Bir makalesinde, on dokuz yıllık yazı hayatında kendisine bir haftalık tatil vermediğini yazıyor. Bu imkanlar arasında yıllarca “Türk Düşüncesi” dergisini çıkardı. Bu, ilim dünyasına açılan bir kapı idi. Derginin Aralık 1935 sayısında, Einstein’ın “İlim ve Din” adındaki makalesinden şunları iktibas ediyordu: “İlim bize, yalnız olayların birbirlerine nasıl bağlı olduklarını ve kendi şartları altında nasıl bulunduklarını gösterir. Fakat bellidir ki olanın bilgisi bize olması gerekeni öğretmez.”Peyami Safa, Einstein’a göre de insana hedefini gösterenin din olduğunu söyledikten sonra şöyle devam ediyor: “Hedefi din tayin eder; fakat hangi vasıtalara başvurması lazım geldiğini en geniş manada ilimden öğrenir. İlim, hakikati tamamıyla bilmek isteyenler tarafından kurulabilir. Fakat bu duygunun da kaynağı dindir. Bu derin imana sahip olmayan bir alim tasavvur edemiyorum. Durum şöyle bir hayal ile ifade edilebilir: Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür.”“İlimle Din Arasında Kavga Var mı?” adlı bir makalesinde Peyami Safa şöyle diyor: “İlim vakıaları, din değerleri bildirir. İkisi de ayrı planda bir hakikat sahasıdır. İlim bütün arzularımızı gerçekleştirmenin vasıtalarını ortaya çıkarır, iyi arzularımızın da kötü arzularımızın da. Tercih hükümlerini din verir. Yalnız ahlak gibi bu hükümleri vermekle kalmaz, ona imanını da verir; dini ahlakın laik ahlaktan daha temelli ve sağlam olması bundandır. Din ve ilim sahaları ayrılmış olduğu için aralarında mücadele imkanı kalmamıştır. Birbirlerine ka
Zaman
Köşe Yazıları
25.08.2014
MehmedNiyazi-ManavemaddeMehmed Niyazi - Mana ve madde
Üniversite adaylarına altın tavsiyeler ya da ağacın altındaki üniversite
Zaman
09.07.2014
02:14
Üniversite; Türkiye’de hâlâ en önemli sınıf atlama aracı. Yozgat’ın bir köyünden çıkan genç, iyi bir üniversiteyi kazanmakla adeta fırlatma rampasına girmiş oluyor.Ortalamayı sıkı tutup Amerika’da yakalanacak akademik kariyer fırsatı ya da KPSS’ye asılıp elde edilecek bir Rekabet Kurumu uzman yardımcılığı ile babasından devraldığı sosyal sınıfın üstüne gökdelen inşa edebiliyor.İyi ki de üniversitenin böyle bir işlevi var. Pek çok yanını beğenmediğimiz merkezi sınavın eşitleyici etkisi sayesinde doğuştan gelen ya da lise son sınıfa kadar elde edilmiş her türlü statü, avantaj payı susuyor ve bir yıllık antrenmanla kazanılmış çoktan seçmeli sınav performansının belirlediği bir kariyere adım atılıyor.Üniversite demek; kafası basan, gelecekle ilgili hedefleri, ajandasında yapılacak işleri olan bir sürü insanın aynı yerde toplanmış olmasından doğan büyük bir enerji, hatta üniversitesine göre nükleer enerji demektir.Bu enerjiden istifade etmek ve aynı zamanda bu enerjiye bir dinamo olarak omuz çıkmak için uygun akım, uygun voltajı bulmuş olmak gerekli. İşte bugünlerde yüz binlerce genç ve onların aileleri kenetlenebilecekleri üniversiteyi bulma çabası içinde. Onlarca üniversite de kendisini onlara en iyi şekilde anlatma yarışında. Tek dileğimiz herkesin en mutlu olacağı eşleşmenin gerçekleşmesidir. Bunun en büyük kazananı Türkiye olur.2000 yılından bu yana önce Sabancı Üniversitesi halen de İstanbul Şehir Üniversitesi’nde bu eşleşme sürecinin bir parçası olmuş ODTÜ mezunu bir kişi olarak gözlemlerimi üniversite adaylarıyla paylaşmak isterim.Sevgili üniversite adayları. Kısa bir süreliğine elinizdeki tercih robotunu yere bırakın, tanıtım kitapçıklarını kapatın ve arkanıza yaslanın.Puanıma yazık olmasınBu seçim sürecinin en mutluları ilk beşe girenler diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yaptıkları efsane puan, ayaklarına geçirilmiş çelik prangalardır. Tüm kontenjanların önlerine serili olması kimseyi yanıltmasın. Seçebilecekleri bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda bölüm ve üniversite çoktan belirlenmiştir. Bunun dışında yapacakları bir seçim yetmiş beş milyon insan tarafından mahallenin delisi muamelesi görme nedenidir. Bu muazzam baskı, belki de bir Orhan Pamuk olacak gencin, Orhan Pamuk hayranı bir beyin cerrahı olması ile sonuçlanmaktadır. Gerçekten yapmak istediği bölümü, aldığı puanının çok altında diye yazmayıp puanının ‘şanına yakışır’ tercih yapmayı ‘puanıma yazık olmasın’ olarak özetleyen adaylar aslında kendilerine yazık ederler. Unutmayın! Yanlış bir evlilikten boşanıp kurtulabilirsiniz ama yanlış diplomadan boşanamazsınız.Ergen kriterleri endeksiÇoğu insanın farkında olmadığı basit bir gerçek var: Üniversite bölümlerinin taban puanları bir önceki yıl sınava giren yüzünü sivilce basmış bir grup ergen tarafından belirlendi. Onların sınav aldığı yılın puanlarını da bir önceki senenin yüzünü sivilce basmış ergenleri takdir etmişti. Daha öncekiler ve daha öncekiler ve daha öncekiler için de durum aynıydı. Kısacası, üniversitenin ederi olarak görünen puanlar lise öğrencilerinin yatırımcısı olduğu bir borsada belirleniyor. Üniversitelerde yaşanan olumlu ya da olumsuz gelişmeler, dünyada yükselen ya da düşen trendlerin etkisi, talebin fiyatlandırıldığı bu sisteme oldukça gecikmeli yansıyor.Ne yazık ki; üniversitelerimizi evrensel kriterlere göre derecelendiren tarafsız otoriteler yok ya da yolun çok başında. Bu hesaba göre, örneğin; işletme okumak isteyen bir öğrencinin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın açıkladığı ‘Girişimci Üniversite’ sıralamasını, taban puanlar kadar dikkate alması yararına olacaktır.Siz siz olun! Bu yoldan sizden önce yürümüş kişilerin ayak izlerini takip etmekle yetinmeyin. Seçeceğiniz üniversitenin sadece bu gününe bakmayın; beş yıl, on yıl sonra nereye varacağını anlamaya çalışın. Bugün için ucuz (puanı düşük) bir arsanın pek yakında önünden otoyol geçeceğini, hemen yanı başına Almanları çatır çatır çatlatacak bir havaalanı yapılacağını henüz pek kimse bilmiyor olabilir. Tercih rehberi böylesi kelepirlerle dolu.Diploması yeterNe güzel ki artık diploma tek başına para etmiyor. Falanca üniversiteden olsun da çamurdan olsun diyen işverenlerin tümü iflas etti.Her üniversite mezunu aynı donanımda olmadığı gibi bir üniversitenin her mezunu da aynı niteliğe sahip değil. Üniversiteleri farklı boylarda musluklar olarak düşünün. Musluklardan akan su; dersler, projeler, konferanslar, etkinlikler, danışmanlıklar yani üretilen bilgilerdir. Bu muslukların birinden kol gibi su akabilir, diğerinden serçe parmağı kadar. Ancak musluk kadar sizin yüklenme kapasiteniz de önemlidir. Bu işin matematiği çok basit: Kol gibi suyu akan üniversitede bir litrelik şişeyle dolaşırsan diplomanın yanında bir litre suyun olur. Eğer serçe parmağı kadar akan bir üniversitede bir varilin olursa
Zaman
Yorum
09.07.2014
ÜniversiteadaylarınaaltıntavsiyeleryadaağacınaltındakiüniversiteÜniversite adaylarına altın tavsiyeler ya da ağacın altındaki üniversite
‘Hukukun üstünlüğü’nü ikâme etme sorumluluğu
Zaman
02.07.2014
02:01
Hz. Süleyman (as): ‘Güneşin altında yeni bir şey yoktur’ der. Bilinen dört bin yıllık insanlık tarihinde hayat bize aynı dersleri tekrar be tekrar öğretiyor. Çünkü insanlar ‘hukukun üstünlüğü’ yerine ‘üstünlerin hukukunu’ esas alıyorlar.‘Adalet mülkün temeledir’ şeklinde bir kabulle yaşayan toplumların tarihine bakılırsa, adalet ne zaman mülkün temeli olmaktan çıkmışsa toplumda kargaşa, kavga, kan ve gözyaşı artmıştır. Bu duruma son vermek isteyen Batı dünyası ‘hukukun üstünlüğünü’ esas alacak siyasal sistemlere yönelmişler ve bu sistemleri korumak için gerekli kurumları hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirmişlerdir.Türkiye çok partili hayata geçtiği 1946 yılından itibaren, bir taraftan demokrasiyi geliştirmeye diğer taraftan da demokratik kurumları oluşturmaya gayret etmektedir. Avrupa Birliği’ne üyelik süreci, söz konusu durumu hızlandırmıştır. Fakat 2014 yılının Haziran ayına geldiğimizde bu konuda aslında son 70 yıllık çok partili siyasal tarihimizde ‘bir arpa boyu’ yol alındığını görülmektedir.Sebeplerine bakıldığında akademik lüteratürde şunları görmekteyiz. Sürekli gerek iç gerek dış müdahalelerin olduğu siyasal rejimlerde hukukun üstünlüğünü yerleştirme basit bir iş değildir. Bu bir yandan toplumsal barışı, insan haklarını, refahı ve demokrasiyi destekleyen siyasal demokratik kültürün varlığını gerektiren; diğer yandan da kurumsal yapıları zorunlu kılan karmaşık bir eylemdir. Kurumsal düzeyde, hukukun üstünlüğü mahkemeleri, yasama organlarını, yasaları, idarî kurumları, seçimleri, güçlü demokratik eğitim sistemlerini, özgür basını, bağımsız sivil toplum kuruluşlarını (STK) ön şart olarak görür. Siyasal kültür düzeyinde ise, insanların emeklerini ve bağlılıklarının bu kurumlara vermesini ve var olan sorunlarını demokratik ve medeni katılımlarla çözmeyi tercih etmelerini salık verir. Özellikle, bu durum, devlet kurumları ve yasaların hiçe sayıldığı ve ciddi hukuk ihlallerinin baskıcı ya da etkisiz hükümetler tarafından yapıldığı, insanların haklarından vazgeçmek için satın alındığı toplumlarda zordur. Hem kurumsal ve kültürel olarak hukukun üstünlüğünü inşa etmek yetişmiş insan ve malî kaynakları, çok sayıda uluslararası aktörler ve ulusal oyuncular arasında dikkatli politika koordinasyonunu ve aynı zamanda öngörülemeyen gelişmelere hızlı cevap verme yeteneğine sahip bir siyasal yapının varlığını gerektirir.Yukarıda sayılan gerekçelerden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’de hukukun üstünlüğünü yerleştirme oldukça zor ve karmaşık bir iştir ki, bundan dolayı da şimdiye kadar, hemen hemen her siyasal iktidar hukukun üstünlüğünü esas aldığını beyan etmiş, hukukçular ve akademisyenler konunun öneminden dolayı konuyu her daim savunmuşlardır. Sonuç olarak 17 Aralık 2013’ten itibaren hukukun üstünlüğü ortadan kaldırılmakta, üstünlerin hukuku esas olarak yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti siyasal ve hukuk tarihine bakıldığında, üstünler: ‘derin devlet’, ‘bürokrasi’ ve ‘zenginler’ ciddi olarak yargılanıp mahkûm edilememiştir.Buna karşılık, sıradan vatandaşlar, haklarında suç şüphesiyle yıllarca mahkemelerde yargılanmışlar, hapishanelerde eziyet çekmişler, suçsuz olduklarını ispatlamaları adeta imkânsızlaştırılmıştır. Birinin ifade ettiği gibi ‘ülkemizde büyük bir adalet yetmezliği yaşanıyor. Kimse adliyenin adaletine inanmıyor. İnsanlarımız mahkemeye düşmekten korkuyor. Çünkü bizde yargı haklıya hakkını teslim edemiyor.’ Bu durumun başka bir sonucu ise hapishanelerdekilerin sayısının son 40 yılın en üst seviyesine çıkması ve Avrupa ülkeleri içerisinde en çok sayının Türkiye’de bulunmasıdır. Hapishanelerde 111 bin 923 hükümlü, 28 bin 597 tutuklu bulunuyor. Bu sayının şu sıralar 150 bin olduğunu öngörmek yerinde olacaktır. Her 1/3 kişinin suçunun sabit olmadığı adalet sistemine sahip Türkiye.Başka bir açıdan bakıldığında bugün suç görülenin yarın suç olmaktan çıkması, ya da yeni suç icat edilmesi, Türkiye’de normaldir. Çünkü ‘suç olarak tanımlanan eylemlerin kapsamı politik tercihlere göre değişmektedir.’ Buna en güzel örnek, daha çok asker kişilerin yargılandığı Türkiye’de yaşanan son altı yıllık süreçtir. Birinci derece mahkeme sanıkları mahkûm ederken, siyasi tercihlere göre yapılan yasal değişiklikler sonrası ve Anayasa Mahkemesi’nin ‘hak ihlalleri’ görmesi sonucu hemen hemen hepsi serbest kalmıştır. Söz konusu mahkûmların hemen hemen hepsi ‘üstünler’ sınıfına mensupturlar. Buna karşılık şu soruların cevabı Türkiye’de bulunmamaktadır: Hapishanelerde cezalarını çekenlerin ne kadarı gerçekten suçludur? Bunlar adil olarak yargılanmışlar mıdır? Cezaları gerçek anlamda ceza kanunlarında belirtilen miktarda mı verilmiştir v
Zaman
Yorum
02.07.2014
‘Hukukunüstünlüğü’nüikâmeetmesorumluluğu‘Hukukun üstünlüğü’nü ikâme etme sorumluluğu
Diyabet hastaları oruç tutabilir
Zaman
28.06.2014
14:10
Farz olan Ramazan orucunu yerine getirmek isteyen şeker, tansiyon ve kalp hastaları, kafa karışıklığı yaşıyor.Uzmanlar hem ibadetlerini yapmak hem de sağlığını riske atmamak isteyen kronik hastalar için kendi doktorlarının gözetiminde hareket etmelerini öneriyor. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Fevzi Bakan, şekeri iyi seyreden ve insülin kullanmayan diyabet hastalarının oruç tutabileceğini dile getiriyor. Ancak yine de beslenmelerine dikkat etmeleri ve doktorlarına danışarak hareket etmelerini öneren Bakan, “Şeker hastalarının sahurda iyi beslenmeleri ve sıvı almaları gerekiyor. Çünkü sıvı eksikliği olan hastalarda şeker komasına bir meyil oluşabilir.” diyor. Diyabet hastalarının ilaçlarında ve diyetlerinde belli ayarlamalar yapmaları gerektiğini belirten uzman, “Tip2 diyabeti olup insülin kullanan hastaların da kısa insülinlerinin uzuna çevrilmesi gerekiyor.” diye konuşuyor. Böylece hastalarda oluşabilecek yan etki risklerinin azaltılabileceğini ifade eden Fevzi Bakan, şeker hastalarının oruçlu iken şeker düşüklüğü ve şeker yüksekliği açısından kendilerini kontrol etmelerini ve hangi şikâyetlerin meydana geldiğini iyi bilmeleri gerektiğini kaydediyor.ŞEKER HASTALARI RAMAZAN’DA BUNLARA DİKKAT!Bir öğünü en az 20 dakikaya yaymak diyabet hastaları için önem taşıyor.Aksi takdirde hızlı yemek yendiğinde, kan şekeri çok hızlı yükselmeye başlıyor ve bu durum hem diyabet hastaları için hem de kilo problemi yaşayanlar için olumsuz bir durum oluşturuyor.Sahur ve iftarın yanı sıra gece saat 22.00-23.00 arasında alınacak bir ara öğün ile gün içerisindeki öğün sayısını üçe çıkarmak önemli.Ekmek, hamur işi, pirinç pilavı, makarna, patates ve şekerli yiyecekler gibi basit karbonhidratları tüketmemek gerekiyor.Havuç ve bezelye gibi karbonhidrat değeri yüksek sebzeler konusunda da dikkatli olunmalı.Mümkünse hazmı kolaylaştıran tahıllı ekmekler tercih edilmeli.Besin değeri düşük, boş enerji kaynakları olan şekerli ürünler tüketildiğinde kan şekeri ani bir şekilde yükseliyor. Yine de nefsinize yenik düşüp tatlı yerseniz arkasından mutlaka protein içeriği yüksek besinler tüketin. Proteinli gıdalar mideden geç boşalarak kan şekerinin hızlı yükselmesini engelliyor.Güllaç gibi iftarlardan sonra servis edilen tatlılar yerine meyve yemeyi tercih etmeli. Şeker oranı, insülin endeksi yüksek olan meyveler daha dikkatli ve az tüketilmeli.
Zaman
Sağlık
28.06.2014
DiyabethastalarıoruçtutabilirDiyabet hastaları oruç tutabilir
Diyabet hastaları oruç tutabilir
Zaman
27.06.2014
14:17
Farz olan Ramazan orucunu yerine getirmek isteyen şeker, tansiyon ve kalp hastaları, kafa karışıklığı yaşıyor.Uzmanlar hem ibadetlerini yapmak hem de sağlığını riske atmamak isteyen kronik hastalar için kendi doktorlarının gözetiminde hareket etmelerini öneriyor. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Fevzi Bakan, şekeri iyi seyreden ve insülin kullanmayan diyabet hastalarının oruç tutabileceğini dile getiriyor. Ancak yine de beslenmelerine dikkat etmeleri ve doktorlarına danışarak hareket etmelerini öneren Bakan, “Şeker hastalarının sahurda iyi beslenmeleri ve sıvı almaları gerekiyor. Çünkü sıvı eksikliği olan hastalarda şeker komasına bir meyil oluşabilir.” diyor. Diyabet hastalarının ilaçlarında ve diyetlerinde belli ayarlamalar yapmaları gerektiğini belirten uzman, “Tip2 diyabeti olup insülin kullanan hastaların da kısa insülinlerinin uzuna çevrilmesi gerekiyor.” diye konuşuyor. Böylece hastalarda oluşabilecek yan etki risklerinin azaltılabileceğini ifade eden Fevzi Bakan, şeker hastalarının oruçlu iken şeker düşüklüğü ve şeker yüksekliği açısından kendilerini kontrol etmelerini ve hangi şikâyetlerin meydana geldiğini iyi bilmeleri gerektiğini kaydediyor.ŞEKER HASTALARI RAMAZAN’DA BUNLARA DİKKAT!Bir öğünü en az 20 dakikaya yaymak diyabet hastaları için önem taşıyor.Aksi takdirde hızlı yemek yendiğinde, kan şekeri çok hızlı yükselmeye başlıyor ve bu durum hem diyabet hastaları için hem de kilo problemi yaşayanlar için olumsuz bir durum oluşturuyor.Sahur ve iftarın yanı sıra gece saat 22.00-23.00 arasında alınacak bir ara öğün ile gün içerisindeki öğün sayısını üçe çıkarmak önemli.Ekmek, hamur işi, pirinç pilavı, makarna, patates ve şekerli yiyecekler gibi basit karbonhidratları tüketmemek gerekiyor.Havuç ve bezelye gibi karbonhidrat değeri yüksek sebzeler konusunda da dikkatli olunmalı.Mümkünse hazmı kolaylaştıran tahıllı ekmekler tercih edilmeli.Besin değeri düşük, boş enerji kaynakları olan şekerli ürünler tüketildiğinde kan şekeri ani bir şekilde yükseliyor. Yine de nefsinize yenik düşüp tatlı yerseniz arkasından mutlaka protein içeriği yüksek besinler tüketin. Proteinli gıdalar mideden geç boşalarak kan şekerinin hızlı yükselmesini engelliyor.Güllaç gibi iftarlardan sonra servis edilen tatlılar yerine meyve yemeyi tercih etmeli. Şeker oranı, insülin endeksi yüksek olan meyveler daha dikkatli ve az tüketilmeli.
Zaman
Sağlık
27.06.2014
DiyabethastalarıoruçtutabilirDiyabet hastaları oruç tutabilir
Diyabet hastaları oruç tutabilir
Zaman
27.06.2014
11:02
Farz olan Ramazan orucunu yerine getirmek isteyen şeker, tansiyon ve kalp hastaları, kafa karışıklığı yaşıyor.Uzmanlar hem ibadetlerini yapmak hem de sağlığını riske atmamak isteyen kronik hastalar için kendi doktorlarının gözetiminde hareket etmelerini öneriyor. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Fevzi Bakan, şekeri iyi seyreden ve insülin kullanmayan diyabet hastalarının oruç tutabileceğini dile getiriyor. Ancak yine de beslenmelerine dikkat etmeleri ve doktorlarına danışarak hareket etmelerini öneren Bakan, “Şeker hastalarının sahurda iyi beslenmeleri ve sıvı almaları gerekiyor. Çünkü sıvı eksikliği olan hastalarda şeker komasına bir meyil oluşabilir.” diyor. Diyabet hastalarının ilaçlarında ve diyetlerinde belli ayarlamalar yapmaları gerektiğini belirten uzman, “Tip2 diyabeti olup insülin kullanan hastaların da kısa insülinlerinin uzuna çevrilmesi gerekiyor.” diye konuşuyor. Böylece hastalarda oluşabilecek yan etki risklerinin azaltılabileceğini ifade eden Fevzi Bakan, şeker hastalarının oruçlu iken şeker düşüklüğü ve şeker yüksekliği açısından kendilerini kontrol etmelerini ve hangi şikâyetlerin meydana geldiğini iyi bilmeleri gerektiğini kaydediyor.ŞEKER HASTALARI RAMAZAN’DA BUNLARA DİKKAT!Bir öğünü en az 20 dakikaya yaymak diyabet hastaları için önem taşıyor.Aksi takdirde hızlı yemek yendiğinde, kan şekeri çok hızlı yükselmeye başlıyor ve bu durum hem diyabet hastaları için hem de kilo problemi yaşayanlar için olumsuz bir durum oluşturuyor.Sahur ve iftarın yanı sıra gece saat 22.00-23.00 arasında alınacak bir ara öğün ile gün içerisindeki öğün sayısını üçe çıkarmak önemli.Ekmek, hamur işi, pirinç pilavı, makarna, patates ve şekerli yiyecekler gibi basit karbonhidratları tüketmemek gerekiyor.Havuç ve bezelye gibi karbonhidrat değeri yüksek sebzeler konusunda da dikkatli olunmalı.Mümkünse hazmı kolaylaştıran tahıllı ekmekler tercih edilmeli.Besin değeri düşük, boş enerji kaynakları olan şekerli ürünler tüketildiğinde kan şekeri ani bir şekilde yükseliyor. Yine de nefsinize yenik düşüp tatlı yerseniz arkasından mutlaka protein içeriği yüksek besinler tüketin. Proteinli gıdalar mideden geç boşalarak kan şekerinin hızlı yükselmesini engelliyor.Güllaç gibi iftarlardan sonra servis edilen tatlılar yerine meyve yemeyi tercih etmeli. Şeker oranı, insülin endeksi yüksek olan meyveler daha dikkatli ve az tüketilmeli.
Zaman
Sağlık
27.06.2014
DiyabethastalarıoruçtutabilirDiyabet hastaları oruç tutabilir
Diyabet hastaları oruç tutabilir
Zaman
26.06.2014
11:23
Farz olan Ramazan orucunu yerine getirmek isteyen şeker, tansiyon ve kalp hastaları, kafa karışıklığı yaşıyor.Uzmanlar hem ibadetlerini yapmak hem de sağlığını riske atmamak isteyen kronik hastalar için kendi doktorlarının gözetiminde hareket etmelerini öneriyor. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Fevzi Bakan, şekeri iyi seyreden ve insülin kullanmayan diyabet hastalarının oruç tutabileceğini dile getiriyor. Ancak yine de beslenmelerine dikkat etmeleri ve doktorlarına danışarak hareket etmelerini öneren Bakan, “Şeker hastalarının sahurda iyi beslenmeleri ve sıvı almaları gerekiyor. Çünkü sıvı eksikliği olan hastalarda şeker komasına bir meyil oluşabilir.” diyor. Diyabet hastalarının ilaçlarında ve diyetlerinde belli ayarlamalar yapmaları gerektiğini belirten uzman, “Tip2 diyabeti olup insülin kullanan hastaların da kısa insülinlerinin uzuna çevrilmesi gerekiyor.” diye konuşuyor. Böylece hastalarda oluşabilecek yan etki risklerinin azaltılabileceğini ifade eden Fevzi Bakan, şeker hastalarının oruçlu iken şeker düşüklüğü ve şeker yüksekliği açısından kendilerini kontrol etmelerini ve hangi şikâyetlerin meydana geldiğini iyi bilmeleri gerektiğini kaydediyor.ŞEKER HASTALARI RAMAZAN’DA BUNLARA DİKKAT!Bir öğünü en az 20 dakikaya yaymak diyabet hastaları için önem taşıyor.Aksi takdirde hızlı yemek yendiğinde, kan şekeri çok hızlı yükselmeye başlıyor ve bu durum hem diyabet hastaları için hem de kilo problemi yaşayanlar için olumsuz bir durum oluşturuyor.Sahur ve iftarın yanı sıra gece saat 22.00-23.00 arasında alınacak bir ara öğün ile gün içerisindeki öğün sayısını üçe çıkarmak önemli.Ekmek, hamur işi, pirinç pilavı, makarna, patates ve şekerli yiyecekler gibi basit karbonhidratları tüketmemek gerekiyor.Havuç ve bezelye gibi karbonhidrat değeri yüksek sebzeler konusunda da dikkatli olunmalı.Mümkünse hazmı kolaylaştıran tahıllı ekmekler tercih edilmeli.Besin değeri düşük, boş enerji kaynakları olan şekerli ürünler tüketildiğinde kan şekeri ani bir şekilde yükseliyor. Yine de nefsinize yenik düşüp tatlı yerseniz arkasından mutlaka protein içeriği yüksek besinler tüketin. Proteinli gıdalar mideden geç boşalarak kan şekerinin hızlı yükselmesini engelliyor.Güllaç gibi iftarlardan sonra servis edilen tatlılar yerine meyve yemeyi tercih etmeli. Şeker oranı, insülin endeksi yüksek olan meyveler daha dikkatli ve az tüketilmeli.
Zaman
Sağlık
26.06.2014
DiyabethastalarıoruçtutabilirDiyabet hastaları oruç tutabilir
Diyabet hastaları, meyve ve ara öğünlerle oruç tutabilir
Zaman
26.06.2014
02:04
Farz olan Ramazan orucunu yerine getirmek isteyen şeker, tansiyon ve kalp hastaları, kafa karışıklığı yaşıyor.Uzmanlar hem ibadetlerini yapmak hem de sağlığını riske atmamak isteyen kronik hastalar için kendi doktorlarının gözetiminde hareket etmelerini öneriyor. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Fevzi Bakan, şekeri iyi seyreden ve insülin kullanmayan diyabet hastalarının oruç tutabileceğini dile getiriyor. Ancak yine de beslenmelerine dikkat etmeleri ve doktorlarına danışarak hareket etmelerini öneren Bakan, “Şeker hastalarının sahurda iyi beslenmeleri ve sıvı almaları gerekiyor. Çünkü sıvı eksikliği olan hastalarda şeker komasına bir meyil oluşabilir.” diyor. Diyabet hastalarının ilaçlarında ve diyetlerinde belli ayarlamalar yapmaları gerektiğini belirten uzman, “Tip2 diyabeti olup insülin kullanan hastaların da kısa insülinlerinin uzuna çevrilmesi gerekiyor.” diye konuşuyor. Böylece hastalarda oluşabilecek yan etki risklerinin azaltılabileceğini ifade eden Fevzi Bakan, şeker hastalarının oruçlu iken şeker düşüklüğü ve şeker yüksekliği açısından kendilerini kontrol etmelerini ve hangi şikâyetlerin meydana geldiğini iyi bilmeleri gerektiğini kaydediyor.ŞEKER HASTALARI RAMAZAN’DA BUNLARA DİKKAT!Bir öğünü en az 20 dakikaya yaymak diyabet hastaları için önem taşıyor.Aksi takdirde hızlı yemek yendiğinde, kan şekeri çok hızlı yükselmeye başlıyor ve bu durum hem diyabet hastaları için hem de kilo problemi yaşayanlar için olumsuz bir durum oluşturuyor.Sahur ve iftarın yanı sıra gece saat 22.00-23.00 arasında alınacak bir ara öğün ile gün içerisindeki öğün sayısını üçe çıkarmak önemli.Ekmek, hamur işi, pirinç pilavı, makarna, patates ve şekerli yiyecekler gibi basit karbonhidratları tüketmemek gerekiyor.Havuç ve bezelye gibi karbonhidrat değeri yüksek sebzeler konusunda da dikkatli olunmalı.Mümkünse hazmı kolaylaştıran tahıllı ekmekler tercih edilmeli.Besin değeri düşük, boş enerji kaynakları olan şekerli ürünler tüketildiğinde kan şekeri ani bir şekilde yükseliyor. Yine de nefsinize yenik düşüp tatlı yerseniz arkasından mutlaka protein içeriği yüksek besinler tüketin. Proteinli gıdalar mideden geç boşalarak kan şekerinin hızlı yükselmesini engelliyor.Güllaç gibi iftarlardan sonra servis edilen tatlılar yerine meyve yemeyi tercih etmeli. Şeker oranı, insülin endeksi yüksek olan meyveler daha dikkatli ve az tüketilmeli.
Zaman
Sağlık
26.06.2014
DiyabethastalarımeyvevearaöğünlerleoruçtutabilirDiyabet hastaları meyve ve ara öğünlerle oruç tutabilir
Diyabet hastaları, meyve ve ara öğünlerle oruç tutabilir
Zaman
26.06.2014
02:04
Farz olan Ramazan orucunu yerine getirmek isteyen şeker, tansiyon ve kalp hastaları, kafa karışıklığı yaşıyor.Uzmanlar hem ibadetlerini yapmak hem de sağlığını riske atmamak isteyen kronik hastalar için kendi doktorlarının gözetiminde hareket etmelerini öneriyor. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Fevzi Bakan, şekeri iyi seyreden ve insülin kullanmayan diyabet hastalarının oruç tutabileceğini dile getiriyor. Ancak yine de beslenmelerine dikkat etmeleri ve doktorlarına danışarak hareket etmelerini öneren Bakan, “Şeker hastalarının sahurda iyi beslenmeleri ve sıvı almaları gerekiyor. Çünkü sıvı eksikliği olan hastalarda şeker komasına bir meyil oluşabilir.” diyor. Diyabet hastalarının ilaçlarında ve diyetlerinde belli ayarlamalar yapmaları gerektiğini belirten uzman, “Tip2 diyabeti olup insülin kullanan hastaların da kısa insülinlerinin uzuna çevrilmesi gerekiyor.” diye konuşuyor. Böylece hastalarda oluşabilecek yan etki risklerinin azaltılabileceğini ifade eden Fevzi Bakan, şeker hastalarının oruçlu iken şeker düşüklüğü ve şeker yüksekliği açısından kendilerini kontrol etmelerini ve hangi şikâyetlerin meydana geldiğini iyi bilmeleri gerektiğini kaydediyor.ŞEKER HASTALARI RAMAZAN’DA BUNLARA DİKKAT!Bir öğünü en az 20 dakikaya yaymak diyabet hastaları için önem taşıyor.Aksi takdirde hızlı yemek yendiğinde, kan şekeri çok hızlı yükselmeye başlıyor ve bu durum hem diyabet hastaları için hem de kilo problemi yaşayanlar için olumsuz bir durum oluşturuyor.Sahur ve iftarın yanı sıra gece saat 22.00-23.00 arasında alınacak bir ara öğün ile gün içerisindeki öğün sayısını üçe çıkarmak önemli.Ekmek, hamur işi, pirinç pilavı, makarna, patates ve şekerli yiyecekler gibi basit karbonhidratları tüketmemek gerekiyor.Havuç ve bezelye gibi karbonhidrat değeri yüksek sebzeler konusunda da dikkatli olunmalı.Mümkünse hazmı kolaylaştıran tahıllı ekmekler tercih edilmeli.Besin değeri düşük, boş enerji kaynakları olan şekerli ürünler tüketildiğinde kan şekeri ani bir şekilde yükseliyor. Yine de nefsinize yenik düşüp tatlı yerseniz arkasından mutlaka protein içeriği yüksek besinler tüketin. Proteinli gıdalar mideden geç boşalarak kan şekerinin hızlı yükselmesini engelliyor.Güllaç gibi iftarlardan sonra servis edilen tatlılar yerine meyve yemeyi tercih etmeli. Şeker oranı, insülin endeksi yüksek olan meyveler daha dikkatli ve az tüketilmeli.
Zaman
Ana Sayfa
26.06.2014
DiyabethastalarımeyvevearaöğünlerleoruçtutabilirDiyabet hastaları meyve ve ara öğünlerle oruç tutabilir
“Unutturmak ve yok etmek genlerimize kazındı”
Zaman
11.06.2014
02:12
Ömer Ayhan yeni romanı Şehrazat’ta Yeşilçam’ın kayıp filmlerinin peşine düşen ilginç roman kişileri üzerinden yakın tarihimize ve günümüzün toplumsal çalkantılarına bakmamızı sağlıyor. Farklı anlatıcıların ağzından ilerleyen roman, sıra dışı karakterleriyle olduğu kadar ustalıklı diliyle de etkileyici.Ömrünün son yıllarını Yeşilçam’ın kayıp filmlerini bulmaya adamış Asaf Onur etkileyici bir karakter. Sadece sinema tarihindeki değil, edebiyat tarihindeki unutulmaya yüz tutmuş eserlere de atıf var romanınızda. Nedir sizin için ‘kayıp eserler’i bunca çekici kılan? Kayıp ve/veya unutulmuş eserlerin, toplumda hafıza kaybına tekabül ettiğini düşünüyorum. Bir ülkenin başına gelen felaketlerde hafıza kaybının, unutmanın, olguları bilerek derinlere gömmenin payı büyük. Tanpınar bunun için didinmişti, çırpınışlarının basit bir maziseverlik olmadığı ne yazık ki çok geç anlaşıldı. Romana dönersek, sadece rahmetli Halit Refiğ’in ve Türk sinemasının önemli filmlerinden Şehrazat değil, iki bine yakın film kayıp. Bu, akıllara zarar bir sayı. Dünya üzerinde bu kadar büyük bir umursamazlık ve kadirbilmezlikle karşılaşacağınız başka bir memleket yok. Unutmak, unutturmak ve yok etmek genlerimize âdeta zorla kazındı. Romanda farklı anlatıcılar var, hepsinde dikkati çeken ortak özellik, sinema üslubunu çağrıştıran tasvirler. Attilâ İlhan, romanın sinema çağında yaşayabilmesi için onun imkânlarından yararlanması gerektiğini söylemişti. Siz ne dersiniz?Attilâ İlhan ileriyi görebilen bir sanatçıydı. Bu sözleri 1950’lerde söyledi. Bugün DVD’ler aracılığıyla evlerimiz de birer sinema salonuna dönüşmüş durumda. Elbette bir roman sinematografik olmak zorunda değildir, ama sanat formları Borges’in ayna metaforu gibi birbirini çoğaltıp yansıttığına göre, edebiyatçı algılarını sürekli bilemek zorunda. Şehrazat’ta parodi ve pastişin imkânlarından bir miktar yararlandım. Yeşilçam’ın altın çağına özgü jargon, roman için itici güçtü.Şehrazat bir kent romanı. Daha önceki kitaplarınızda da şehrin boğucu yüzünü yazmıştınız. Bu kez sanki karakterler şehir karşısında daha çaresiz... Bir gün şehirlerin daha yaşanılır hale geleceğine dair umudunuz var mı? Açıkçası böyle bir umudum kalmadı. Şehrin boğucu yüzünü yazmak benim için bir tercih değil, siyasetçilerin bizatihi dayattığı bir mecburiyet. Çok basit bir örnek vereyim; Yeşilköy’deki havaalanını tahditli bir kullanımla handiyse yok etme kararı alıp alternatifini ta Silivri’ye kondurduğunuzda, insanlar için öncelikle kaos inşa ediyorsunuz. AVM’ler olmasın mı, olsun tabii, ama neden bu konuda dünyanın birinci ülkesi olmaya koşuyoruz, nedenini anlayabilen var mı? İzmir şimdilik daha şanslı, köy gibi diyerek horlamaya çalışıyorlar, peki İstanbul megakent oldu da ne oldu? Tarihle doğanın, misyonu sözüm ona muhafaza etmek olan bir iktidar tarafından ranta kurban edildiği şehirlerimiz elbette boğucu, bu zihniyetle daha kötü günleri de göreceğiz.Romandaki emekli asker karakteriyle yakın tarihimize incelikli ve ironik bir şekilde yaklaşıyorsunuz. Hem de birçok ‘darbe romanı’ndan daha etkileyici bir üslupla... Örtük bir darbe romanı diyebilir miyiz Şehrazat için? Biraz sağ gösterip sol vuran bir roman Şehrazat. Yeşilçam dünyasına göndermeler, kayıp filmler, gönül ilişkileri, kimsesizlik, kent romanına has özellikler derken aslında hepsinden önce, işaret ettiğiniz gibi bir darbe romanı olduğu söylenebilir. Bizde biraz didaktik bulduğum bir siyasal roman geleneği var, romanı kurarken kafamdaki soru şuydu: Okura fark ettirmeden siyasal özellikleri ağır basan bir roman yazabilir miyim? Bunun için yol yordam aradım ve sonunda absürtten istifade etmeye karar verdim. Çünkü darbe teşebbüsleri ve yaşadığımız çağda hâlâ bundan medet umulması bana absürt hatta patetik geliyor. Darbelerin tek tek sonuçlarına bakın ve sonra parçaları birleştirin. Görüp göreceğiniz toplu bir cinnettir, ne yazık ki başka bir şey değil.“Adaleti ayaklar altına alırsanız, vicdanlar yaralanır”Romanın fonunda Gezi olayları var. Edebiyat çevrelerinde de çok tartışılan bir konu... ‘Gezi’den Sonra Edebiyat’ başlıklı dosyalar yapılıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Bunları değerlendirmek için henüz erken. Sonuçları asıl önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Kendi adıma Gezi sürecinin bittiğini düşünmüyorum. Bir ülkede adaleti ayaklar altına alırsanız vicdanlar yaralanır, halkı polisinize vurdurup failleri cezalandırmazsanız insanlar en ufak rüzgârda sokağa çıkar. Gezi’den sonra hangi siyasi görüşte olursak olalım, olup bitenlere biraz daha farklı bakıyorsak, artık başka biri olduğumuzu, değiştiğimizi gösterir bu. Bizler vicdanlı insanlarız, devlet ve polisinden de aynısını bekliyoruz. Yoksa bu dünyada ahirete hazırlansanız ne olacak, ki
Zaman
Kültür
11.06.2014
“Unutturmakveyoketmekgenlerimizekazındı”“Unutturmak ve yok etmek genlerimize kazındı”
Mehmet Kamış - Güvercin yüreği olmadan asla!
Zaman
11.06.2014
02:12
Uluslararası Af Örgütü’nün, birinci yıldönümünde Gezi olaylarıyla ilgili hazırladığı rapor, hükümetin yaşanan olaylardan en küçük bir ders çıkarmadığını göstermesi bakımından önemli bir veri olarak duruyor karşımızda.Raporun açıklanması için Türkiye’ye gelen ve benim de sohbet etme fırsatı bulduğum Af Örgütü’nün Genel Sekreteri Salil Shetty, “Gezi olaylarında meydanlarda olanlar için adaletin sağlanmış olmasını ümit ediyorduk ama durum hiç de öyle değil. Bir yıl sonra bugün adaleti sağlamış, yaralarını tedavi etmiş ve kenetlenmiş bir ülke görmek isterdik. Maalesef bir yıl sonra incelediğimizde bunun tam tersini gördük.” diyor. Hükümetin önceki yıllarda işkencenin ortadan kaldırılması konusunda çok önemli çalışmalar yapmış olmasına rağmen bugün geçmiş başarılarının aksine insan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda sürekli geriye gittiğini gördüklerini vurgulayan Shetty, hükümetin, çatışmacı ve komplocu siyaseti tercih ettiğini söylüyor. Evet bir yıl önce başlayan basit bir ağaç eylemi, büyük acıların yaşandığı ve haftalarca süren kaotik bir eyleme dönüştü. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, ‘ağaçları kesmeyin, buraya da AVM yapmayıverin’ talebine karşı takınılan ‘biz kararımız verdik, oraya AVM’yi yapacağız, siz kim oluyorsunuz’ tavrıydı. Daha sonrasını hatırlayacaksınız; gerek Bülent Arınç’ın, gerek Abdullah Gül’ün ortamı yumuşatmaya yönelik çabaları Başbakan tarafından püskürtüldü ve her geçen gün şiddeti artan bir tarzda olaylar bastırılmaya çalışıldı. O günden beri de ülkeyi yönetenler savaş dili kullanıyor. Hal böyleyken şimdi şu soruya cevap bulmamız gerekmiyor mu? Son birkaç yıldır kendisine itiraz eden en küçük sese karşı bile öfkeyle yumruklarını sıkan bir Başbakan’ın Güneydoğu’da barış sürecini yönetmesi mümkün müdür? Ülkenin büyük bir kaosa girme riskine rağmen tansiyonu hiç düşürmeyen, ne pahasına olursa olsun gerginliği sürekli artıran Başbakan, Güneydoğu’da yaşanan olaylar karşısında niye bu kadar sessiz ve mutedil duruyor? Doğu’da yeniden huzursuzluk çıkmasın, kan dökülmesin diye mi? Madem milleti bu kadar düşünüyor, memleketin Batı tarafında niye böyle bir hassasiyeti yok? Güneydoğu’da örgüte asla karşılık vermeme konusunda kesin talimat almış askerin eli kolu bağlı ve siyasi iradenin tercihi nedeniyle bayrak indirilirken bile sesini çıkaramıyor. Ama Başbakan; hayatlarında karıncaya bile dokunmamış insanlara ağza alınmayacak sözlerle hakaret ederken, bayrak indirenlere sadece ‘söylenecek en ağır sözleri sarf ettiğimi düşünün’ demekle yetiniyor. Böyle bir ortamda Güneydoğu’ya barışın gelmesi maalesef zor görünüyor. Bunu söylememin en büyük nedeni, barış süreci denen şeyin iyi niyetle yapılmıyor olması. Bu süreci domine eden şey ‘evlat kayıpları sebebiyle yüreklerin dağlanması, kandan, kavgadan derin üzüntü duyulması değil, HDP’nin yüzde 7’lik oy oranıdır. ‘Ben size bunu, siz bana şunu’ oyunu oynanmasıdır. Bu yüzden o oyunun bir versiyonu olan bayrak provokasyonunun olmasına zemini hazırlayan maalesef hükümettir. Çünkü hükümet karşı tarafa “Benim senin oyuna ihtiyacım var.” diyor. O da “Oyumu sana atmamın bir bedeli var, o bedeli ödemen gerekir.” karşılığını veriyor. Memleketi yüksek tansiyonla yönetip, milleti gerginlikten, öfkeden, sinir harbinden bitap düşürmüş olanlar, yüzünde bir küçük tebessüm bile taşımayanlar, ülkenin bir başka yerine barış taşıyabilir mi? Barış taşımak için önce evlat acısını dilde değil yürekte duymaları lazım. Güvercin yüreğine sahip olmadan bir yerlere barış taşımak mümkün müdür?
Zaman
Ana Sayfa
11.06.2014
MehmetKamış-GüvercinyüreğiolmadanaslaMehmet Kamış - Güvercin yüreği olmadan asla
Mehmet Kamış - Güvercin yüreği olmadan asla!
Zaman
11.06.2014
02:02
Uluslararası Af Örgütü’nün, birinci yıldönümünde Gezi olaylarıyla ilgili hazırladığı rapor, hükümetin yaşanan olaylardan en küçük bir ders çıkarmadığını göstermesi bakımından önemli bir veri olarak duruyor karşımızda.Raporun açıklanması için Türkiye’ye gelen ve benim de sohbet etme fırsatı bulduğum Af Örgütü’nün Genel Sekreteri Salil Shetty, “Gezi olaylarında meydanlarda olanlar için adaletin sağlanmış olmasını ümit ediyorduk ama durum hiç de öyle değil. Bir yıl sonra bugün adaleti sağlamış, yaralarını tedavi etmiş ve kenetlenmiş bir ülke görmek isterdik. Maalesef bir yıl sonra incelediğimizde bunun tam tersini gördük.” diyor. Hükümetin önceki yıllarda işkencenin ortadan kaldırılması konusunda çok önemli çalışmalar yapmış olmasına rağmen bugün geçmiş başarılarının aksine insan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda sürekli geriye gittiğini gördüklerini vurgulayan Shetty, hükümetin, çatışmacı ve komplocu siyaseti tercih ettiğini söylüyor. Evet bir yıl önce başlayan basit bir ağaç eylemi, büyük acıların yaşandığı ve haftalarca süren kaotik bir eyleme dönüştü. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, ‘ağaçları kesmeyin, buraya da AVM yapmayıverin’ talebine karşı takınılan ‘biz kararımız verdik, oraya AVM’yi yapacağız, siz kim oluyorsunuz’ tavrıydı. Daha sonrasını hatırlayacaksınız; gerek Bülent Arınç’ın, gerek Abdullah Gül’ün ortamı yumuşatmaya yönelik çabaları Başbakan tarafından püskürtüldü ve her geçen gün şiddeti artan bir tarzda olaylar bastırılmaya çalışıldı. O günden beri de ülkeyi yönetenler savaş dili kullanıyor. Hal böyleyken şimdi şu soruya cevap bulmamız gerekmiyor mu? Son birkaç yıldır kendisine itiraz eden en küçük sese karşı bile öfkeyle yumruklarını sıkan bir Başbakan’ın Güneydoğu’da barış sürecini yönetmesi mümkün müdür? Ülkenin büyük bir kaosa girme riskine rağmen tansiyonu hiç düşürmeyen, ne pahasına olursa olsun gerginliği sürekli artıran Başbakan, Güneydoğu’da yaşanan olaylar karşısında niye bu kadar sessiz ve mutedil duruyor? Doğu’da yeniden huzursuzluk çıkmasın, kan dökülmesin diye mi? Madem milleti bu kadar düşünüyor, memleketin Batı tarafında niye böyle bir hassasiyeti yok? Güneydoğu’da örgüte asla karşılık vermeme konusunda kesin talimat almış askerin eli kolu bağlı ve siyasi iradenin tercihi nedeniyle bayrak indirilirken bile sesini çıkaramıyor. Ama Başbakan; hayatlarında karıncaya bile dokunmamış insanlara ağza alınmayacak sözlerle hakaret ederken, bayrak indirenlere sadece ‘söylenecek en ağır sözleri sarf ettiğimi düşünün’ demekle yetiniyor. Böyle bir ortamda Güneydoğu’ya barışın gelmesi maalesef zor görünüyor. Bunu söylememin en büyük nedeni, barış süreci denen şeyin iyi niyetle yapılmıyor olması. Bu süreci domine eden şey ‘evlat kayıpları sebebiyle yüreklerin dağlanması, kandan, kavgadan derin üzüntü duyulması değil, HDP’nin yüzde 7’lik oy oranıdır. ‘Ben size bunu, siz bana şunu’ oyunu oynanmasıdır. Bu yüzden o oyunun bir versiyonu olan bayrak provokasyonunun olmasına zemini hazırlayan maalesef hükümettir. Çünkü hükümet karşı tarafa “Benim senin oyuna ihtiyacım var.” diyor. O da “Oyumu sana atmamın bir bedeli var, o bedeli ödemen gerekir.” karşılığını veriyor. Memleketi yüksek tansiyonla yönetip, milleti gerginlikten, öfkeden, sinir harbinden bitap düşürmüş olanlar, yüzünde bir küçük tebessüm bile taşımayanlar, ülkenin bir başka yerine barış taşıyabilir mi? Barış taşımak için önce evlat acısını dilde değil yürekte duymaları lazım. Güvercin yüreğine sahip olmadan bir yerlere barış taşımak mümkün müdür?
Zaman
En Çok Okunan
11.06.2014
MehmetKamış-GüvercinyüreğiolmadanaslaMehmet Kamış - Güvercin yüreği olmadan asla
Mehmet Kamış - Güvercin yüreği olmadan asla!
Zaman
11.06.2014
02:02
Uluslararası Af Örgütü’nün, birinci yıldönümünde Gezi olaylarıyla ilgili hazırladığı rapor, hükümetin yaşanan olaylardan en küçük bir ders çıkarmadığını göstermesi bakımından önemli bir veri olarak duruyor karşımızda.Raporun açıklanması için Türkiye’ye gelen ve benim de sohbet etme fırsatı bulduğum Af Örgütü’nün Genel Sekreteri Salil Shetty, “Gezi olaylarında meydanlarda olanlar için adaletin sağlanmış olmasını ümit ediyorduk ama durum hiç de öyle değil. Bir yıl sonra bugün adaleti sağlamış, yaralarını tedavi etmiş ve kenetlenmiş bir ülke görmek isterdik. Maalesef bir yıl sonra incelediğimizde bunun tam tersini gördük.” diyor. Hükümetin önceki yıllarda işkencenin ortadan kaldırılması konusunda çok önemli çalışmalar yapmış olmasına rağmen bugün geçmiş başarılarının aksine insan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda sürekli geriye gittiğini gördüklerini vurgulayan Shetty, hükümetin, çatışmacı ve komplocu siyaseti tercih ettiğini söylüyor. Evet bir yıl önce başlayan basit bir ağaç eylemi, büyük acıların yaşandığı ve haftalarca süren kaotik bir eyleme dönüştü. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, ‘ağaçları kesmeyin, buraya da AVM yapmayıverin’ talebine karşı takınılan ‘biz kararımız verdik, oraya AVM’yi yapacağız, siz kim oluyorsunuz’ tavrıydı. Daha sonrasını hatırlayacaksınız; gerek Bülent Arınç’ın, gerek Abdullah Gül’ün ortamı yumuşatmaya yönelik çabaları Başbakan tarafından püskürtüldü ve her geçen gün şiddeti artan bir tarzda olaylar bastırılmaya çalışıldı. O günden beri de ülkeyi yönetenler savaş dili kullanıyor. Hal böyleyken şimdi şu soruya cevap bulmamız gerekmiyor mu? Son birkaç yıldır kendisine itiraz eden en küçük sese karşı bile öfkeyle yumruklarını sıkan bir Başbakan’ın Güneydoğu’da barış sürecini yönetmesi mümkün müdür? Ülkenin büyük bir kaosa girme riskine rağmen tansiyonu hiç düşürmeyen, ne pahasına olursa olsun gerginliği sürekli artıran Başbakan, Güneydoğu’da yaşanan olaylar karşısında niye bu kadar sessiz ve mutedil duruyor? Doğu’da yeniden huzursuzluk çıkmasın, kan dökülmesin diye mi? Madem milleti bu kadar düşünüyor, memleketin Batı tarafında niye böyle bir hassasiyeti yok? Güneydoğu’da örgüte asla karşılık vermeme konusunda kesin talimat almış askerin eli kolu bağlı ve siyasi iradenin tercihi nedeniyle bayrak indirilirken bile sesini çıkaramıyor. Ama Başbakan; hayatlarında karıncaya bile dokunmamış insanlara ağza alınmayacak sözlerle hakaret ederken, bayrak indirenlere sadece ‘söylenecek en ağır sözleri sarf ettiğimi düşünün’ demekle yetiniyor. Böyle bir ortamda Güneydoğu’ya barışın gelmesi maalesef zor görünüyor. Bunu söylememin en büyük nedeni, barış süreci denen şeyin iyi niyetle yapılmıyor olması. Bu süreci domine eden şey ‘evlat kayıpları sebebiyle yüreklerin dağlanması, kandan, kavgadan derin üzüntü duyulması değil, HDP’nin yüzde 7’lik oy oranıdır. ‘Ben size bunu, siz bana şunu’ oyunu oynanmasıdır. Bu yüzden o oyunun bir versiyonu olan bayrak provokasyonunun olmasına zemini hazırlayan maalesef hükümettir. Çünkü hükümet karşı tarafa “Benim senin oyuna ihtiyacım var.” diyor. O da “Oyumu sana atmamın bir bedeli var, o bedeli ödemen gerekir.” karşılığını veriyor. Memleketi yüksek tansiyonla yönetip, milleti gerginlikten, öfkeden, sinir harbinden bitap düşürmüş olanlar, yüzünde bir küçük tebessüm bile taşımayanlar, ülkenin bir başka yerine barış taşıyabilir mi? Barış taşımak için önce evlat acısını dilde değil yürekte duymaları lazım. Güvercin yüreğine sahip olmadan bir yerlere barış taşımak mümkün müdür?
Zaman
Köşe Yazıları
11.06.2014
MehmetKamış-GüvercinyüreğiolmadanaslaMehmet Kamış - Güvercin yüreği olmadan asla
Mümtaz'er Türköne - Parti müftüsü
Zaman
08.06.2014
03:58
Kastettiğim kişi Profesör Hayrettin Karaman. AK Parti’nin “parti müftülüğü” kadrosunu çok uzun zamandır o işgal ediyor. Parti müftülüğü, İslâmî referanslara dayandığı iddia edilen bir partide daha çok parti teorisyenliğinin muadili bir görev.Sol, liberal veya milliyetçi bir partinin parti teorisyeni ne iş yapıyorsa, İslâmcılık iddiasını muhafaza eden bir parti için fetva makamı aynı işlevi yerine getirir. Parti teorisyeni parti politikası ve pratiği ile partinin kimliği ve ideolojisi arasında bağlantılar kurup, şartları teoriye uydururken, parti müftüsü sadece dine dayalı bir meşrulaştırma mercii olarak iş görür. Politikalara ve pratiklere “cevaz” vermesi yeterlidir. Gücünü de, Hayrettin Hoca’nın fıkıh âlimi olması gibi sahip olduğu ilmî salahiyetten alır. Hayrettin Hoca, ta belediye başkanlığı zamanından beri Erdoğan’ın muhataralı icraatlarını verdiği fetvalarla ve daha sonra Yeni Şafak’taki köşesindeki yorumlarıyla meşrulaştırıyor. Şer’î mesnedler, teviller ve (belki de en önemlisi) zaruretler buluyor. Fıkha göre sınır tayin etmek çok zor. En nihayetinde “saçma tevil götürmez” diye, sıkıştığınız yerde imdadınıza “zaruret hali” yetişiyor. Sığınacağınız en son kale “ızdırar” hali. Böyle bir perspektifle makul ve meşrû bulamayacağınız hiçbir icraat yoktur. Hoca’nın yaptığı da budur ve siyasî fetvalarının çoğunu “zaruret hali”ne bağlaması bu yüzdendir. Uzun boylu fıkıh bilmenize gerek yok. Mecelle’nin küllî kaidelerinden “Zarûretler, memnu’ olan şeyleri mubah kılar” hükmüne dayanarak siyasî müşküllerin tamamını çözebilirsiniz. Fıkıh âlimlerinin siyasî tartışmaların uzağında durmayı tercih etmelerinin sebebi, çilingir muamelesi görmemek içindir.Neticede Hükümet ona çok şey borçlu. Başbakan siyasetin dar ve karanlık labirentlerinde iktidarını pekiştirirken haliyle fikir ile zikir, inanç ile fiil arasında bocalıyor. Hoca hemen imdada yetişiyor, fetvayı yapıştırıyor. Zulm ederken adil, şirk koşarken muvahhid, yalan söylerken mazur olduğunuza inanmak iktidardan bile daha cazip ne müthiş bir ayrıcalık! Öyle değil mi?17 Aralık’ta yolsuzluk soruşturmaları patladıktan sonra, anlaşıldı ki hayır işleri bahanesi ile kamu kaynaklarının ve devlet rantının suistimaline Hayrettin Hoca cevaz vermiş. Hoca “vakıflara bağış” konusunda verdiği bir fetvayı tevil ederek, bu sorumluluktan sıyrılmaya çalışıyor; ancak şahitlerimiz çok. Daha önemlisi, “havuz felsefesi”ni geliştirenler açıkça bu fetva ile minareye kılıf uydurmuşlar. Hayır-hasenat işlerinin çoğalması için Hoca’nın araladığı kapıyı, hırsızlar sonuna kadar açmış ve içeri dolmuşlar. Başka neler var? Hoca’nın “biat” müessesesi hakkında söylediklerinin, iktidar sahibi eliyle basit bir meşruiyet aracı olarak ayıklanıp kullanılması meselâ? Kısaca Hoca’nın fetvaları, siyasetin gündelik telaşı içinde fast food olarak tüketilmiş, “otoriteye ve devlete itaat” muhabbetlerine meze yapılmış.Müslümanlar yakın tarihimizde çok ezildiler. Çok yokluk ve yoksulluk çektiler. Gadre ve zulme uğradılar. Bütün hayatı güç ve iktidar sahipleri karşısında ezilerek ve bilenerek geçen bir âlimin, kendisine yakın bulduğu bir iktidar için biriktirdiği bütün ilmî otoritesini harcamasının anlaşılır ve mazur görülür bir tarafı var. Hoca’nın “uygunsuz” fetvalarına bir çıkar hesabının değil, bir fedakarlığın eseri gözüyle bakmak belki daha doğru. Ama yol açtığı tahribatı göz ardı edemeyiz. Eskiden güç sahiplerine fetva yetiştiren rüsûm ulemasına yabancı değiliz. Bugün parti rekabeti içinde tek bir partinin veya liderin icraatlarına fetva yetiştirmek daha zor mu?Birkaç köşe yazısını, genç kuşaklara ibret olması için “Hayrettin Hoca vak’ası”na ayırmayı düşünüyorum. Sebebi, Hoca’nın köşe yazılarına yansıyan kendi rahatsızlığı. Son zamanlarda Hoca İslâm ve siyaset faslında bir seri yazı yayımladı. Yazılarda ikircikli bir hava var. Bir yandan yıllar öncesinde kalmış, kendisine ait İslâmî ölçülere uygun siyasî prensipleri hatırlatarak, zımnen Hükümet’i eleştiriyor. Öbür taraftan, Hükümet’e ve özellikle Başbakan’a yine İslâmî endişelerle sahip çıkıyor.Öbür tarafta Hayrettin Hoca’nın fetvalarını referans alan iktidar, Müslümanların hiçbir dönemde maruz kalmadığı bir zulme imza atıyor...
Zaman
En Çok Okunan
08.06.2014
MümtazerTürköne-PartimüftüsüMümtazer Türköne - Parti müftüsü
Mümtaz'er Türköne - Parti müftüsü
Zaman
08.06.2014
02:08
Kastettiğim kişi Profesör Hayrettin Karaman. AK Parti’nin “parti müftülüğü” kadrosunu çok uzun zamandır o işgal ediyor. Parti müftülüğü, İslâmî referanslara dayandığı iddia edilen bir partide daha çok parti teorisyenliğinin muadili bir görev.Sol, liberal veya milliyetçi bir partinin parti teorisyeni ne iş yapıyorsa, İslâmcılık iddiasını muhafaza eden bir parti için fetva makamı aynı işlevi yerine getirir. Parti teorisyeni parti politikası ve pratiği ile partinin kimliği ve ideolojisi arasında bağlantılar kurup, şartları teoriye uydururken, parti müftüsü sadece dine dayalı bir meşrulaştırma mercii olarak iş görür. Politikalara ve pratiklere “cevaz” vermesi yeterlidir. Gücünü de, Hayrettin Hoca’nın fıkıh âlimi olması gibi sahip olduğu ilmî salahiyetten alır. Hayrettin Hoca, ta belediye başkanlığı zamanından beri Erdoğan’ın muhataralı icraatlarını verdiği fetvalarla ve daha sonra Yeni Şafak’taki köşesindeki yorumlarıyla meşrulaştırıyor. Şer’î mesnedler, teviller ve (belki de en önemlisi) zaruretler buluyor. Fıkha göre sınır tayin etmek çok zor. En nihayetinde “saçma tevil götürmez” diye, sıkıştığınız yerde imdadınıza “zaruret hali” yetişiyor. Sığınacağınız en son kale “ızdırar” hali. Böyle bir perspektifle makul ve meşrû bulamayacağınız hiçbir icraat yoktur. Hoca’nın yaptığı da budur ve siyasî fetvalarının çoğunu “zaruret hali”ne bağlaması bu yüzdendir. Uzun boylu fıkıh bilmenize gerek yok. Mecelle’nin küllî kaidelerinden “Zarûretler, memnu’ olan şeyleri mubah kılar” hükmüne dayanarak siyasî müşküllerin tamamını çözebilirsiniz. Fıkıh âlimlerinin siyasî tartışmaların uzağında durmayı tercih etmelerinin sebebi, çilingir muamelesi görmemek içindir.Neticede Hükümet ona çok şey borçlu. Başbakan siyasetin dar ve karanlık labirentlerinde iktidarını pekiştirirken haliyle fikir ile zikir, inanç ile fiil arasında bocalıyor. Hoca hemen imdada yetişiyor, fetvayı yapıştırıyor. Zulm ederken adil, şirk koşarken muvahhid, yalan söylerken mazur olduğunuza inanmak iktidardan bile daha cazip ne müthiş bir ayrıcalık! Öyle değil mi?17 Aralık’ta yolsuzluk soruşturmaları patladıktan sonra, anlaşıldı ki hayır işleri bahanesi ile kamu kaynaklarının ve devlet rantının suistimaline Hayrettin Hoca cevaz vermiş. Hoca “vakıflara bağış” konusunda verdiği bir fetvayı tevil ederek, bu sorumluluktan sıyrılmaya çalışıyor; ancak şahitlerimiz çok. Daha önemlisi, “havuz felsefesi”ni geliştirenler açıkça bu fetva ile minareye kılıf uydurmuşlar. Hayır-hasenat işlerinin çoğalması için Hoca’nın araladığı kapıyı, hırsızlar sonuna kadar açmış ve içeri dolmuşlar. Başka neler var? Hoca’nın “biat” müessesesi hakkında söylediklerinin, iktidar sahibi eliyle basit bir meşruiyet aracı olarak ayıklanıp kullanılması meselâ? Kısaca Hoca’nın fetvaları, siyasetin gündelik telaşı içinde fast food olarak tüketilmiş, “otoriteye ve devlete itaat” muhabbetlerine meze yapılmış.Müslümanlar yakın tarihimizde çok ezildiler. Çok yokluk ve yoksulluk çektiler. Gadre ve zulme uğradılar. Bütün hayatı güç ve iktidar sahipleri karşısında ezilerek ve bilenerek geçen bir âlimin, kendisine yakın bulduğu bir iktidar için biriktirdiği bütün ilmî otoritesini harcamasının anlaşılır ve mazur görülür bir tarafı var. Hoca’nın “uygunsuz” fetvalarına bir çıkar hesabının değil, bir fedakarlığın eseri gözüyle bakmak belki daha doğru. Ama yol açtığı tahribatı göz ardı edemeyiz. Eskiden güç sahiplerine fetva yetiştiren rüsûm ulemasına yabancı değiliz. Bugün parti rekabeti içinde tek bir partinin veya liderin icraatlarına fetva yetiştirmek daha zor mu?Birkaç köşe yazısını, genç kuşaklara ibret olması için “Hayrettin Hoca vak’ası”na ayırmayı düşünüyorum. Sebebi, Hoca’nın köşe yazılarına yansıyan kendi rahatsızlığı. Son zamanlarda Hoca İslâm ve siyaset faslında bir seri yazı yayımladı. Yazılarda ikircikli bir hava var. Bir yandan yıllar öncesinde kalmış, kendisine ait İslâmî ölçülere uygun siyasî prensipleri hatırlatarak, zımnen Hükümet’i eleştiriyor. Öbür taraftan, Hükümet’e ve özellikle Başbakan’a yine İslâmî endişelerle sahip çıkıyor.Öbür tarafta Hayrettin Hoca’nın fetvalarını referans alan iktidar, Müslümanların hiçbir dönemde maruz kalmadığı bir zulme imza atıyor...
Zaman
Köşe Yazıları
08.06.2014
MümtazerTürköne-PartimüftüsüMümtazer Türköne - Parti müftüsü
Mümtaz'er Türköne - Parti müftüsü
Zaman
08.06.2014
02:02
Kastettiğim kişi Profesör Hayrettin Karaman. AK Parti’nin “parti müftülüğü” kadrosunu çok uzun zamandır o işgal ediyor. Parti müftülüğü, İslâmî referanslara dayandığı iddia edilen bir partide daha çok parti teorisyenliğinin muadili bir görev.Sol, liberal veya milliyetçi bir partinin parti teorisyeni ne iş yapıyorsa, İslâmcılık iddiasını muhafaza eden bir parti için fetva makamı aynı işlevi yerine getirir. Parti teorisyeni parti politikası ve pratiği ile partinin kimliği ve ideolojisi arasında bağlantılar kurup, şartları teoriye uydururken, parti müftüsü sadece dine dayalı bir meşrulaştırma mercii olarak iş görür. Politikalara ve pratiklere “cevaz” vermesi yeterlidir. Gücünü de, Hayrettin Hoca’nın fıkıh âlimi olması gibi sahip olduğu ilmî salahiyetten alır. Hayrettin Hoca, ta belediye başkanlığı zamanından beri Erdoğan’ın muhataralı icraatlarını verdiği fetvalarla ve daha sonra Yeni Şafak’taki köşesindeki yorumlarıyla meşrulaştırıyor. Şer’î mesnedler, teviller ve (belki de en önemlisi) zaruretler buluyor. Fıkha göre sınır tayin etmek çok zor. En nihayetinde “saçma tevil götürmez” diye, sıkıştığınız yerde imdadınıza “zaruret hali” yetişiyor. Sığınacağınız en son kale “ızdırar” hali. Böyle bir perspektifle makul ve meşrû bulamayacağınız hiçbir icraat yoktur. Hoca’nın yaptığı da budur ve siyasî fetvalarının çoğunu “zaruret hali”ne bağlaması bu yüzdendir. Uzun boylu fıkıh bilmenize gerek yok. Mecelle’nin küllî kaidelerinden “Zarûretler, memnu’ olan şeyleri mubah kılar” hükmüne dayanarak siyasî müşküllerin tamamını çözebilirsiniz. Fıkıh âlimlerinin siyasî tartışmaların uzağında durmayı tercih etmelerinin sebebi, çilingir muamelesi görmemek içindir.Neticede Hükümet ona çok şey borçlu. Başbakan siyasetin dar ve karanlık labirentlerinde iktidarını pekiştirirken haliyle fikir ile zikir, inanç ile fiil arasında bocalıyor. Hoca hemen imdada yetişiyor, fetvayı yapıştırıyor. Zulm ederken adil, şirk koşarken muvahhid, yalan söylerken mazur olduğunuza inanmak iktidardan bile daha cazip ne müthiş bir ayrıcalık! Öyle değil mi?17 Aralık’ta yolsuzluk soruşturmaları patladıktan sonra, anlaşıldı ki hayır işleri bahanesi ile kamu kaynaklarının ve devlet rantının suistimaline Hayrettin Hoca cevaz vermiş. Hoca “vakıflara bağış” konusunda verdiği bir fetvayı tevil ederek, bu sorumluluktan sıyrılmaya çalışıyor; ancak şahitlerimiz çok. Daha önemlisi, “havuz felsefesi”ni geliştirenler açıkça bu fetva ile minareye kılıf uydurmuşlar. Hayır-hasenat işlerinin çoğalması için Hoca’nın araladığı kapıyı, hırsızlar sonuna kadar açmış ve içeri dolmuşlar. Başka neler var? Hoca’nın “biat” müessesesi hakkında söylediklerinin, iktidar sahibi eliyle basit bir meşruiyet aracı olarak ayıklanıp kullanılması meselâ? Kısaca Hoca’nın fetvaları, siyasetin gündelik telaşı içinde fast food olarak tüketilmiş, “otoriteye ve devlete itaat” muhabbetlerine meze yapılmış.Müslümanlar yakın tarihimizde çok ezildiler. Çok yokluk ve yoksulluk çektiler. Gadre ve zulme uğradılar. Bütün hayatı güç ve iktidar sahipleri karşısında ezilerek ve bilenerek geçen bir âlimin, kendisine yakın bulduğu bir iktidar için biriktirdiği bütün ilmî otoritesini harcamasının anlaşılır ve mazur görülür bir tarafı var. Hoca’nın “uygunsuz” fetvalarına bir çıkar hesabının değil, bir fedakarlığın eseri gözüyle bakmak belki daha doğru. Ama yol açtığı tahribatı göz ardı edemeyiz. Eskiden güç sahiplerine fetva yetiştiren rüsûm ulemasına yabancı değiliz. Bugün parti rekabeti içinde tek bir partinin veya liderin icraatlarına fetva yetiştirmek daha zor mu?Birkaç köşe yazısını, genç kuşaklara ibret olması için “Hayrettin Hoca vak’ası”na ayırmayı düşünüyorum. Sebebi, Hoca’nın köşe yazılarına yansıyan kendi rahatsızlığı. Son zamanlarda Hoca İslâm ve siyaset faslında bir seri yazı yayımladı. Yazılarda ikircikli bir hava var. Bir yandan yıllar öncesinde kalmış, kendisine ait İslâmî ölçülere uygun siyasî prensipleri hatırlatarak, zımnen Hükümet’i eleştiriyor. Öbür taraftan, Hükümet’e ve özellikle Başbakan’a yine İslâmî endişelerle sahip çıkıyor.Öbür tarafta Hayrettin Hoca’nın fetvalarını referans alan iktidar, Müslümanların hiçbir dönemde maruz kalmadığı bir zulme imza atıyor...
Zaman
Ana Sayfa
08.06.2014
MümtazerTürköne-PartimüftüsüMümtazer Türköne - Parti müftüsü
Bülent Korucu - Algı sihirbazlarına hukuk rehberi!
Zaman
30.05.2014
02:12
Hizmet Camiası ve Fethullah Gülen’e yönelik algı operasyonları yeniden hızlandı. Kamuoyu ilgisini dağıtmak adına ‘cambaza bak’ malzemesi olarak tekrar servis yapılıyor.Temcit pilavı gibi aynı şeyleri yazıp durmaları ellerinin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Kamunun vicdanı ve aklıyla alay edercesine sürdürülen illüzyonun asgari hukuk bilgisini tutturamayışı ise sırıtıyor. Bu hukuk skandallarının bazı savcılara dayandırılması ayrı garabet. Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencilerinin yapmayacağı teknik hataları, kerli ferli savcıların yaptığını iddia etmek hakikaten üzücü. Hükümete yakın gazeteler, uzun süredir meslek etiği gibi kaygıları boş vermiş durumda. Ancak savcıların yazılı hukuk metinlerini bilmiyor ya da umursamıyor olduklarına hâlâ ihtimal vermek istemiyorum. Böylesine basit hataları gazetelerin özel görevli elemanlarının yaptığına inanmak en iyisi.BASİT HUKUK DERSLERİSavcıların bu basit bilgilere vâkıf olduğu umuduyla Sabah, Yeni Şafak, Star gibi hükümet medyasındaki arkadaşlara teknik destek vermek istiyorum. “Savcılık, Fethullah Gülen’in 1989’dan bugüne tüm faaliyetlerini inceliyor. Beraat ve takipsizlikle sonuçlanan dosyalar tek tek ele alınıyor” diyorsunuz ya… Ders 1: Gülen’in yargılandığı ve 2008 yılında Yargıtay Genel Kurulu’nda onanarak kesinleşen beraat kararı o söylediğiniz devreyi ve suçları kapsıyor. İlgili daire ve Ceza Genel Kurulu’nun onadığı bir kararı savcı, sadece bilgi hazinesini genişletmek üzere okuyabilir. Kendini Yargıtay’ın üzerinde gören savcıyı acilen tımarhaneye kaldırırlar. Bunu adliye bahçelerinde arzuhalcilik yapanlara bile sorsanız anlatırlar. Kendinizi böylesine küçük düşürmeyin. Ders 2: Bütün ceza yasalarında olduğu üzere bizde de ‘zaman aşımı’ uygulaması vardır. Sıralanan suçlarda azami süre 20 yıl. 1989+20=2009. Beş yıl önce zaman aşımı dolmuş dosyaları okuyan savcının eline ‘yılın arşiv kurdu’ ödülü dışında bir şey geçmez. Ders 3: ‘Rahşan affı’ diyeyim ki siz de anlayabilesiniz, 2000 yılında çıkarılan Şartla Salıverme ve Cezaların Ertelenmesi Kanunu, 23 Nisan 1999’dan önceki suçları dolaylı affa uğrattı. PKK’lılar dâhil binlerce insan mahkemelere müracaat ederek mahkûmiyetlerinin sonuçlarını ortadan kaldırdı. Yani bırakın Gülen gibi beraat etmeyi, ceza alanlara bile yapılacak hiçbir şey yok.YALANLANMIŞ İDDİALARIN UCUZ TEKRARIBundan sonraki kısım Hürriyet ve bilhassa Milliyet’in de işine yarayabilir. Star ve Yeni Şafak Gazetesi 24 Şubat’ta yedi bin kişinin telefonlarının dinlendiğini ileri sürerek kamuoyunda tanınan isimlerin fotoğraflarını bastı. Ertuğrul Özkök’ten Ahmet Ertürk’e, Mehmet Bekaroğlu’ndan Yılmaz Ateş’e kadar isimler vardı. Sonra bu sayı 2280’e, oradan da 130’lara düştü. İstanbul’daki adliye ve emniyet dağıtıldıktan sonra liste unutuldu. Mahkeme kararı olmadan dinleme yapılamayacağı, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın hukuksuz dinlemeye izin vermeyeceği gibi itirazlar laf kalabalığında boğuldu. İki gün önce Yeni Şafak hemen hemen aynı isimlerin fotoğraflarını basarak haberi yeniledi. Bu defa hedef doğrudan TİB olmuştu. 2008-2010 tarihleri arasında 64 kişinin dinlendiği ve bunun TİB’de yapıldığı ileri sürülüyordu. İlk haberden ders çıkarılmış olacak ki inandırıcılıktan uzak rakamlar tercih edilmemiş. Yine çatıdaki gizemli çanaklarla habere esrarengiz bir hava katılmış. Hükümete muhalif isimler özenle ön plana çıkarılmış ve ‘bize teslim olmazsanız öcüler sizi yer’ mesajı verilmek istenmiş.YENİ ADRES TİBYeni operasyon adresinin TİB olduğu anlaşılıyor. Teknik birçok itiraz yapılabilir; ‘TİB sadece prosedürlerin kanuna uygun olmasını takip ediyor, dinlemeyi izni alan güvenlik birimi yapıyor.’ filan denilebilir. Anlamaya açık olunmadığı için gereksiz nefes tüketimi olacak. Fakat merak ettiğim bir konu var: Söz konusu dönemde TİB Başkanı Fethi Şimşek’ti. Hükümetin, en güvenilir savcılarından biri olarak Ankara’ya başsavcı yaptığı isim yani. Kurum o yıllarda başka bir cenahtan benzer suçlamalara muhatap oluyordu. YARSAV ve Ömer Faruk Eminağaoğlu merkezli kampanyalar öylesine etkili olmuştu ki TİB’e üç defa baskın düzenlenmişti. En ağır ithamlardan biri Yargıtay’ın dinlenmesi olunca teftiş hem titiz yapılmış hem de kamuoyu tarafından ilgiyle takip edilmişti. Herhangi bir hukuksuzluk tespit edilmiş olsaydı, Ergenekon savunucusu medya linç etmek için dünden hazırdı.FETHİ ŞİMŞEK’İ HATIRLAYALIMFethi Şimşek, 12 Kasım 2009 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyerek bir anlamda isyanını seslendirdi. TİB Başkanlığı’nın, dinleme veya dinlememe gibi bir yetkilerinin bulunmadığını, bu konudaki kararın mahkemeler ve savcılara ait
Zaman
En Çok Okunan
30.05.2014
BülentKorucu-AlgısihirbazlarınahukukrehberiBülent Korucu - Algı sihirbazlarına hukuk rehberi
Bülent Korucu - Algı sihirbazlarına hukuk rehberi!
Zaman
30.05.2014
02:12
Hizmet Camiası ve Fethullah Gülen’e yönelik algı operasyonları yeniden hızlandı. Kamuoyu ilgisini dağıtmak adına ‘cambaza bak’ malzemesi olarak tekrar servis yapılıyor.Temcit pilavı gibi aynı şeyleri yazıp durmaları ellerinin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Kamunun vicdanı ve aklıyla alay edercesine sürdürülen illüzyonun asgari hukuk bilgisini tutturamayışı ise sırıtıyor. Bu hukuk skandallarının bazı savcılara dayandırılması ayrı garabet. Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencilerinin yapmayacağı teknik hataları, kerli ferli savcıların yaptığını iddia etmek hakikaten üzücü. Hükümete yakın gazeteler, uzun süredir meslek etiği gibi kaygıları boş vermiş durumda. Ancak savcıların yazılı hukuk metinlerini bilmiyor ya da umursamıyor olduklarına hâlâ ihtimal vermek istemiyorum. Böylesine basit hataları gazetelerin özel görevli elemanlarının yaptığına inanmak en iyisi.BASİT HUKUK DERSLERİSavcıların bu basit bilgilere vâkıf olduğu umuduyla Sabah, Yeni Şafak, Star gibi hükümet medyasındaki arkadaşlara teknik destek vermek istiyorum. “Savcılık, Fethullah Gülen’in 1989’dan bugüne tüm faaliyetlerini inceliyor. Beraat ve takipsizlikle sonuçlanan dosyalar tek tek ele alınıyor” diyorsunuz ya… Ders 1: Gülen’in yargılandığı ve 2008 yılında Yargıtay Genel Kurulu’nda onanarak kesinleşen beraat kararı o söylediğiniz devreyi ve suçları kapsıyor. İlgili daire ve Ceza Genel Kurulu’nun onadığı bir kararı savcı, sadece bilgi hazinesini genişletmek üzere okuyabilir. Kendini Yargıtay’ın üzerinde gören savcıyı acilen tımarhaneye kaldırırlar. Bunu adliye bahçelerinde arzuhalcilik yapanlara bile sorsanız anlatırlar. Kendinizi böylesine küçük düşürmeyin. Ders 2: Bütün ceza yasalarında olduğu üzere bizde de ‘zaman aşımı’ uygulaması vardır. Sıralanan suçlarda azami süre 20 yıl. 1989+20=2009. Beş yıl önce zaman aşımı dolmuş dosyaları okuyan savcının eline ‘yılın arşiv kurdu’ ödülü dışında bir şey geçmez. Ders 3: ‘Rahşan affı’ diyeyim ki siz de anlayabilesiniz, 2000 yılında çıkarılan Şartla Salıverme ve Cezaların Ertelenmesi Kanunu, 23 Nisan 1999’dan önceki suçları dolaylı affa uğrattı. PKK’lılar dâhil binlerce insan mahkemelere müracaat ederek mahkûmiyetlerinin sonuçlarını ortadan kaldırdı. Yani bırakın Gülen gibi beraat etmeyi, ceza alanlara bile yapılacak hiçbir şey yok.YALANLANMIŞ İDDİALARIN UCUZ TEKRARIBundan sonraki kısım Hürriyet ve bilhassa Milliyet’in de işine yarayabilir. Star ve Yeni Şafak Gazetesi 24 Şubat’ta yedi bin kişinin telefonlarının dinlendiğini ileri sürerek kamuoyunda tanınan isimlerin fotoğraflarını bastı. Ertuğrul Özkök’ten Ahmet Ertürk’e, Mehmet Bekaroğlu’ndan Yılmaz Ateş’e kadar isimler vardı. Sonra bu sayı 2280’e, oradan da 130’lara düştü. İstanbul’daki adliye ve emniyet dağıtıldıktan sonra liste unutuldu. Mahkeme kararı olmadan dinleme yapılamayacağı, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın hukuksuz dinlemeye izin vermeyeceği gibi itirazlar laf kalabalığında boğuldu. İki gün önce Yeni Şafak hemen hemen aynı isimlerin fotoğraflarını basarak haberi yeniledi. Bu defa hedef doğrudan TİB olmuştu. 2008-2010 tarihleri arasında 64 kişinin dinlendiği ve bunun TİB’de yapıldığı ileri sürülüyordu. İlk haberden ders çıkarılmış olacak ki inandırıcılıktan uzak rakamlar tercih edilmemiş. Yine çatıdaki gizemli çanaklarla habere esrarengiz bir hava katılmış. Hükümete muhalif isimler özenle ön plana çıkarılmış ve ‘bize teslim olmazsanız öcüler sizi yer’ mesajı verilmek istenmiş.YENİ ADRES TİBYeni operasyon adresinin TİB olduğu anlaşılıyor. Teknik birçok itiraz yapılabilir; ‘TİB sadece prosedürlerin kanuna uygun olmasını takip ediyor, dinlemeyi izni alan güvenlik birimi yapıyor.’ filan denilebilir. Anlamaya açık olunmadığı için gereksiz nefes tüketimi olacak. Fakat merak ettiğim bir konu var: Söz konusu dönemde TİB Başkanı Fethi Şimşek’ti. Hükümetin, en güvenilir savcılarından biri olarak Ankara’ya başsavcı yaptığı isim yani. Kurum o yıllarda başka bir cenahtan benzer suçlamalara muhatap oluyordu. YARSAV ve Ömer Faruk Eminağaoğlu merkezli kampanyalar öylesine etkili olmuştu ki TİB’e üç defa baskın düzenlenmişti. En ağır ithamlardan biri Yargıtay’ın dinlenmesi olunca teftiş hem titiz yapılmış hem de kamuoyu tarafından ilgiyle takip edilmişti. Herhangi bir hukuksuzluk tespit edilmiş olsaydı, Ergenekon savunucusu medya linç etmek için dünden hazırdı.FETHİ ŞİMŞEK’İ HATIRLAYALIMFethi Şimşek, 12 Kasım 2009 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyerek bir anlamda isyanını seslendirdi. TİB Başkanlığı’nın, dinleme veya dinlememe gibi bir yetkilerinin bulunmadığını, bu konudaki kararın mahkemeler ve savcılara ait
Zaman
Köşe Yazıları
30.05.2014
BülentKorucu-AlgısihirbazlarınahukukrehberiBülent Korucu - Algı sihirbazlarına hukuk rehberi
Bülent Korucu - Algı sihirbazlarına hukuk rehberi!
Zaman
30.05.2014
02:01
Hizmet Camiası ve Fethullah Gülen’e yönelik algı operasyonları yeniden hızlandı. Kamuoyu ilgisini dağıtmak adına ‘cambaza bak’ malzemesi olarak tekrar servis yapılıyor.Temcit pilavı gibi aynı şeyleri yazıp durmaları ellerinin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Kamunun vicdanı ve aklıyla alay edercesine sürdürülen illüzyonun asgari hukuk bilgisini tutturamayışı ise sırıtıyor. Bu hukuk skandallarının bazı savcılara dayandırılması ayrı garabet. Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencilerinin yapmayacağı teknik hataları, kerli ferli savcıların yaptığını iddia etmek hakikaten üzücü. Hükümete yakın gazeteler, uzun süredir meslek etiği gibi kaygıları boş vermiş durumda. Ancak savcıların yazılı hukuk metinlerini bilmiyor ya da umursamıyor olduklarına hâlâ ihtimal vermek istemiyorum. Böylesine basit hataları gazetelerin özel görevli elemanlarının yaptığına inanmak en iyisi.BASİT HUKUK DERSLERİSavcıların bu basit bilgilere vâkıf olduğu umuduyla Sabah, Yeni Şafak, Star gibi hükümet medyasındaki arkadaşlara teknik destek vermek istiyorum. “Savcılık, Fethullah Gülen’in 1989’dan bugüne tüm faaliyetlerini inceliyor. Beraat ve takipsizlikle sonuçlanan dosyalar tek tek ele alınıyor” diyorsunuz ya… Ders 1: Gülen’in yargılandığı ve 2008 yılında Yargıtay Genel Kurulu’nda onanarak kesinleşen beraat kararı o söylediğiniz devreyi ve suçları kapsıyor. İlgili daire ve Ceza Genel Kurulu’nun onadığı bir kararı savcı, sadece bilgi hazinesini genişletmek üzere okuyabilir. Kendini Yargıtay’ın üzerinde gören savcıyı acilen tımarhaneye kaldırırlar. Bunu adliye bahçelerinde arzuhalcilik yapanlara bile sorsanız anlatırlar. Kendinizi böylesine küçük düşürmeyin. Ders 2: Bütün ceza yasalarında olduğu üzere bizde de ‘zaman aşımı’ uygulaması vardır. Sıralanan suçlarda azami süre 20 yıl. 1989+20=2009. Beş yıl önce zaman aşımı dolmuş dosyaları okuyan savcının eline ‘yılın arşiv kurdu’ ödülü dışında bir şey geçmez. Ders 3: ‘Rahşan affı’ diyeyim ki siz de anlayabilesiniz, 2000 yılında çıkarılan Şartla Salıverme ve Cezaların Ertelenmesi Kanunu, 23 Nisan 1999’dan önceki suçları dolaylı affa uğrattı. PKK’lılar dâhil binlerce insan mahkemelere müracaat ederek mahkûmiyetlerinin sonuçlarını ortadan kaldırdı. Yani bırakın Gülen gibi beraat etmeyi, ceza alanlara bile yapılacak hiçbir şey yok.YALANLANMIŞ İDDİALARIN UCUZ TEKRARIBundan sonraki kısım Hürriyet ve bilhassa Milliyet’in de işine yarayabilir. Star ve Yeni Şafak Gazetesi 24 Şubat’ta yedi bin kişinin telefonlarının dinlendiğini ileri sürerek kamuoyunda tanınan isimlerin fotoğraflarını bastı. Ertuğrul Özkök’ten Ahmet Ertürk’e, Mehmet Bekaroğlu’ndan Yılmaz Ateş’e kadar isimler vardı. Sonra bu sayı 2280’e, oradan da 130’lara düştü. İstanbul’daki adliye ve emniyet dağıtıldıktan sonra liste unutuldu. Mahkeme kararı olmadan dinleme yapılamayacağı, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın hukuksuz dinlemeye izin vermeyeceği gibi itirazlar laf kalabalığında boğuldu. İki gün önce Yeni Şafak hemen hemen aynı isimlerin fotoğraflarını basarak haberi yeniledi. Bu defa hedef doğrudan TİB olmuştu. 2008-2010 tarihleri arasında 64 kişinin dinlendiği ve bunun TİB’de yapıldığı ileri sürülüyordu. İlk haberden ders çıkarılmış olacak ki inandırıcılıktan uzak rakamlar tercih edilmemiş. Yine çatıdaki gizemli çanaklarla habere esrarengiz bir hava katılmış. Hükümete muhalif isimler özenle ön plana çıkarılmış ve ‘bize teslim olmazsanız öcüler sizi yer’ mesajı verilmek istenmiş.YENİ ADRES TİBYeni operasyon adresinin TİB olduğu anlaşılıyor. Teknik birçok itiraz yapılabilir; ‘TİB sadece prosedürlerin kanuna uygun olmasını takip ediyor, dinlemeyi izni alan güvenlik birimi yapıyor.’ filan denilebilir. Anlamaya açık olunmadığı için gereksiz nefes tüketimi olacak. Fakat merak ettiğim bir konu var: Söz konusu dönemde TİB Başkanı Fethi Şimşek’ti. Hükümetin, en güvenilir savcılarından biri olarak Ankara’ya başsavcı yaptığı isim yani. Kurum o yıllarda başka bir cenahtan benzer suçlamalara muhatap oluyordu. YARSAV ve Ömer Faruk Eminağaoğlu merkezli kampanyalar öylesine etkili olmuştu ki TİB’e üç defa baskın düzenlenmişti. En ağır ithamlardan biri Yargıtay’ın dinlenmesi olunca teftiş hem titiz yapılmış hem de kamuoyu tarafından ilgiyle takip edilmişti. Herhangi bir hukuksuzluk tespit edilmiş olsaydı, Ergenekon savunucusu medya linç etmek için dünden hazırdı.FETHİ ŞİMŞEK’İ HATIRLAYALIMFethi Şimşek, 12 Kasım 2009 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyerek bir anlamda isyanını seslendirdi. TİB Başkanlığı’nın, dinleme veya dinlememe gibi bir yetkilerinin bulunmadığını, bu konudaki kararın mahkemeler ve savcılara ait
Zaman
Ana Sayfa
30.05.2014
BülentKorucu-AlgısihirbazlarınahukukrehberiBülent Korucu - Algı sihirbazlarına hukuk rehberi
Obezitede gelişmiş ülkeler sınıfındayız
Zaman
27.05.2014
02:02
TÜİK verilerine göre 30 yaş ve üzeri kadınların yüzde 75’i aşırı kilolu ve obez. Toplumun yüzde 80’inin bilinçli olarak hareketsiz yaşamayı tercih ettiğini söyleyen uzmanlar, obeziteyi önlemek için telefonla konuşurken bir yandan yürümeyi, asansör yerine merdivenlerin kullanılmasını tavsiye ediyor.Obezite tehlikesi Türkiye’yi sardı. Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi ve aynı zamanda Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız bu durumu şöyle özetliyor: “Türkiye, modern dünyada birçok hastalığın kaynağı olan obezite yaygınlığında artık ABD ile aynı kategoride. Avrupa Birliği’ne girersek hareketli yaşamda da yerimiz hazır: En son ülke. Maalesef her 10 erişkinden 3’ü obez, 4’ü kilolu, 3’ü de normal.” Kadınlarda tehlikenin daha yakın olduğuna dikkat çeken Yıldız, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2013 verilerine göre 30 yaş üzeri kadınların yüzde 75’inin aşırı kilolu ve obez olduğunu söylüyor. Toplumun yüzde 80’inin ise bilinçli olarak hareketsiz yaşamayı tercih ettiğini kaydediyor. Sorunun haftanın belli saatlerinde egzersiz yapılarak çözülemeyeceğini anlatan Yıldız, “Telefonla konuşurken odada yürüyün, ortak yazıcıları kullanın, her şeye e-mail atmayın, iş arkadaşınıza bizzat gidin söyleyin. Merdivenler tercihiniz olsun.” diyerek mücadelenin hayata yayılmasını öneriyor.TÜİK’in son verilerine göre Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusunun yüzde 17,2’sinin vücut kitle indeksi (VKİ) 25’in üzerinde yani aşırı kilolu ve obez. Bu, bayanlarda yüzde 20’nin üzerine çıkıyor. Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, 30 yaş üzeri bayanlarda ise yüzde 75’inin aşırı kilolu ve obez olduğuna dikkat çekiyor. “Artık dünyada bu alanda kırmızı renkle boyanan Amerika Birleşik Devletleri ile aynı statüdeyiz. Türkiye’de artık ağırlığı normal diyebileceğimiz erişkin nüfus yüzde 50’nin altında.” ifadesini kullanıyor. Hareketsiz yaşamın olumsuzluğunu toplumun her kesiminin sardığını anlatan Yıldız, insanların kolaycılığa kaçarak kendilerini yormayacak pratik çözümlerin peşinde olduğunu anlatıyor.İşyerinde basit hareketlerle yılda 3-4 kilo alınması engellenebilirDengeli beslenme ve belirli günlerde egzersiz yapmanın yanında hareketli yaşamın önemine dikkat çeken Yıldız, “İnsanlar işyerlerinde fiziksel aktiviteye büyük önem vermeli. Yaptığımız hesaplamalara göre işyerinde asansör yerine merdivenleri kullanma, telefonla konuşurken odada hareket etme, ortak yazıcıyı kullanma, her şeye e-mail atma yerine gidip iş arkadaşına söylemesi gibi basit aktivitelerle günde 250-300 kalori yakılabilir. Bu da yılda 3,5-4 kilo alınmasına engel olur.” diyor. Obezitenin hemen hemen tüm hastalıkların sebepleri arasında yer aldığını anlatan Profesör, özellikle yağ fazlalığının, karın çevresinde ve iç organlarda risk oluşturduğunu söylüyor ve ekliyor: “Herkes kendi bel çevresini ölçsün. Kadınlarda 80 cm, erkeklerde 94 cm üzeri riskli.”Obezite ile ilgili olarak MEB ve Sağlık Bakanlığı’nın çalışmaları olduğunu aktaran Yıldız, “Yapılması gerekenler sıralanıyor. Kılavuzlar yapılıyor, yol haritaları hazırlanıyor. Aksiyon planı da oluşuyor. Ama uygulamada ciddi bir efor göremiyoruz. 2011 ile 2013 arası artış bunun göstergesi. Belki daha fazla olacaktı ama yine de artış var.” ifadesini kullanıyor.Düşük kilolu bebeklerin ileride şişman olmaya daha yatkın olduğunu dile getiren Yıldız, bu durumun anne karnındaki gelişme geriliğinin vücudun telafi etmek için aktif hale gelmesinden kaynaklandığını belirtiyor. Yıldız, sözlerine şöyle devam ediyor: “Vücutta yağ dokusunu tutmayı, yağı biriktiren hormonel sistemleri aktif oluyor. 3-4 yaşına gelmeden bu çocukların yağ hücreleri sayısının arttığını ve obezitenin tabloya eklendiğini görüyoruz. Daha dikkatli olunmalı.”Obezite, kompleks bir hastalıkGenler, beslenme ve hareketsizlikten uyku düzeni, hava kirliliği, bağırsak florasına kadar birçok faktör, obezite gelişiminde etkili. Vücut ağırlığının değişiminde yağ dokusu, beyin, mide ve bağırsak sistemi, karaciğer ve iskelet kası arasında onlarca hormon aracılığıyla çok sayıda mekanizma rol oynuyor. Normal bir insanın vücudunda 25-35 milyar yağ hücresi bulunurken obez bir bireyde bu rakam 100-150 milyar. İnsanda yağ hücrelerinin sayısının artışında çocuklukta 12-18 ay arası, ergenlikte 12-16 yaş arası kritik öneme sahip. Erişkin yaşlarda ve kadınlarda özellikle gebelik döneminde yağ hücrelerinin büyüklüğünde artış olur.
Zaman
Sağlık
27.05.2014
ObezitedegelişmişülkelersınıfındayızObezitede gelişmiş ülkeler sınıfındayız
Obezitede gelişmiş ülkeler sınıfındayız
Zaman
27.05.2014
02:02
TÜİK verilerine göre 30 yaş ve üzeri kadınların yüzde 75’i aşırı kilolu ve obez. Toplumun yüzde 80’inin bilinçli olarak hareketsiz yaşamayı tercih ettiğini söyleyen uzmanlar, obeziteyi önlemek için telefonla konuşurken bir yandan yürümeyi, asansör yerine merdivenlerin kullanılmasını tavsiye ediyor.Obezite tehlikesi Türkiye’yi sardı. Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi ve aynı zamanda Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız bu durumu şöyle özetliyor: “Türkiye, modern dünyada birçok hastalığın kaynağı olan obezite yaygınlığında artık ABD ile aynı kategoride. Avrupa Birliği’ne girersek hareketli yaşamda da yerimiz hazır: En son ülke. Maalesef her 10 erişkinden 3’ü obez, 4’ü kilolu, 3’ü de normal.” Kadınlarda tehlikenin daha yakın olduğuna dikkat çeken Yıldız, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2013 verilerine göre 30 yaş üzeri kadınların yüzde 75’inin aşırı kilolu ve obez olduğunu söylüyor. Toplumun yüzde 80’inin ise bilinçli olarak hareketsiz yaşamayı tercih ettiğini kaydediyor. Sorunun haftanın belli saatlerinde egzersiz yapılarak çözülemeyeceğini anlatan Yıldız, “Telefonla konuşurken odada yürüyün, ortak yazıcıları kullanın, her şeye e-mail atmayın, iş arkadaşınıza bizzat gidin söyleyin. Merdivenler tercihiniz olsun.” diyerek mücadelenin hayata yayılmasını öneriyor.TÜİK’in son verilerine göre Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusunun yüzde 17,2’sinin vücut kitle indeksi (VKİ) 25’in üzerinde yani aşırı kilolu ve obez. Bu, bayanlarda yüzde 20’nin üzerine çıkıyor. Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, 30 yaş üzeri bayanlarda ise yüzde 75’inin aşırı kilolu ve obez olduğuna dikkat çekiyor. “Artık dünyada bu alanda kırmızı renkle boyanan Amerika Birleşik Devletleri ile aynı statüdeyiz. Türkiye’de artık ağırlığı normal diyebileceğimiz erişkin nüfus yüzde 50’nin altında.” ifadesini kullanıyor. Hareketsiz yaşamın olumsuzluğunu toplumun her kesiminin sardığını anlatan Yıldız, insanların kolaycılığa kaçarak kendilerini yormayacak pratik çözümlerin peşinde olduğunu anlatıyor.İşyerinde basit hareketlerle yılda 3-4 kilo alınması engellenebilirDengeli beslenme ve belirli günlerde egzersiz yapmanın yanında hareketli yaşamın önemine dikkat çeken Yıldız, “İnsanlar işyerlerinde fiziksel aktiviteye büyük önem vermeli. Yaptığımız hesaplamalara göre işyerinde asansör yerine merdivenleri kullanma, telefonla konuşurken odada hareket etme, ortak yazıcıyı kullanma, her şeye e-mail atma yerine gidip iş arkadaşına söylemesi gibi basit aktivitelerle günde 250-300 kalori yakılabilir. Bu da yılda 3,5-4 kilo alınmasına engel olur.” diyor. Obezitenin hemen hemen tüm hastalıkların sebepleri arasında yer aldığını anlatan Profesör, özellikle yağ fazlalığının, karın çevresinde ve iç organlarda risk oluşturduğunu söylüyor ve ekliyor: “Herkes kendi bel çevresini ölçsün. Kadınlarda 80 cm, erkeklerde 94 cm üzeri riskli.”Obezite ile ilgili olarak MEB ve Sağlık Bakanlığı’nın çalışmaları olduğunu aktaran Yıldız, “Yapılması gerekenler sıralanıyor. Kılavuzlar yapılıyor, yol haritaları hazırlanıyor. Aksiyon planı da oluşuyor. Ama uygulamada ciddi bir efor göremiyoruz. 2011 ile 2013 arası artış bunun göstergesi. Belki daha fazla olacaktı ama yine de artış var.” ifadesini kullanıyor.Düşük kilolu bebeklerin ileride şişman olmaya daha yatkın olduğunu dile getiren Yıldız, bu durumun anne karnındaki gelişme geriliğinin vücudun telafi etmek için aktif hale gelmesinden kaynaklandığını belirtiyor. Yıldız, sözlerine şöyle devam ediyor: “Vücutta yağ dokusunu tutmayı, yağı biriktiren hormonel sistemleri aktif oluyor. 3-4 yaşına gelmeden bu çocukların yağ hücreleri sayısının arttığını ve obezitenin tabloya eklendiğini görüyoruz. Daha dikkatli olunmalı.”Obezite, kompleks bir hastalıkGenler, beslenme ve hareketsizlikten uyku düzeni, hava kirliliği, bağırsak florasına kadar birçok faktör, obezite gelişiminde etkili. Vücut ağırlığının değişiminde yağ dokusu, beyin, mide ve bağırsak sistemi, karaciğer ve iskelet kası arasında onlarca hormon aracılığıyla çok sayıda mekanizma rol oynuyor. Normal bir insanın vücudunda 25-35 milyar yağ hücresi bulunurken obez bir bireyde bu rakam 100-150 milyar. İnsanda yağ hücrelerinin sayısının artışında çocuklukta 12-18 ay arası, ergenlikte 12-16 yaş arası kritik öneme sahip. Erişkin yaşlarda ve kadınlarda özellikle gebelik döneminde yağ hücrelerinin büyüklüğünde artış olur.
Zaman
Ana Sayfa
27.05.2014
ObezitedegelişmişülkelersınıfındayızObezitede gelişmiş ülkeler sınıfındayız
BİRAZ ANDY WARHOL’LAŞSAK DİYORUM
Zaman
24.05.2014
02:07
Pop sanatın kralı olarak tanımlanan Andy Warhol’un 87 eseri Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde sergileniyor.Yedirenk Sanat Dergisi adına izlenim derlemeye gittim. Çıkışta pop kültür cenneti ülkemiz adına fevkaladenin de fevkinde bir ampul yanıyordu kafamda. Vereceğim ilham siyaset arenamızı biraz renklendirebilirdi. Eli fırça tutan, grafikten anlayan emekçi halkımın cebi para dolsa, hep birlikte neşelensek fena mı olurdu?Slovak asıllı Amerikan sanatçı Warhol’u fazla anlatmayacağım. (Bunun için Yedirenk’in Haziran sayısını almalısınız. Müthiş içeriklerle çıkıyor her ay, benden söylemesi.) Warhol’un ünlü simaların portleri ile konserve kutuları, dolar banknotları, kola şişeleri gibi popüler kültür nesnelerini kendince renklendirerek büyük bir ticari başarı kazandığını belirtmekle yetineyim. “İyi ticaret en iyi sanattır” buyuruyor muhterem. Bu düstur, sanatı boşveren bir millet olarak cuk oturur bize. Ama iş bilenin kılıç kuşananın tabii. Gidin görün hele bir sergiyi, ne demek istediğimi Warhol anlatır size.Yapılacak şey çok basit: Alacaksınız politikacılarımızın fotoğraflarını, biraz büyüteceksiniz önce. Sonra toprağı bol olsun Andy amcanın Marilyn Monroe’ları, Liz Taylor’ları, Golda Meir’leri gibi boyayacaksınız. İstediğiniz gibi kareler, üçgenler, daireler kullanabilir, burunlarını, gözlerini, ağızlarını kalemle çizip belirgenleştirebilir, uygun göreceğiniz yerleri gölgelendirip onları daha gizemli kılabilirsiniz.Kıpkırmızı Erdoğanlar, Masmavi Kılıçdaroğulları...Dilerseniz Warhol’un Leninleri gibi tek renge de bulayabilirsiniz. Kıpkırmızı Tayyip Erdoğanlar, Masmavi Kemal Kılıçdaroğulları, Yemyeşil Devlet Bahçeliler, Eflatun Selahattin Demirtaşlar çıkacak ortaya. Veya parçalı bulutlu, rengarenk Bülent Arınçlar, Gürsel Tekinler, Oktay Vurallar, Pervin Buldanlar... Aklınıza kim gelirse artık; belediye başkanları, yüksek yargıçlar, üst düzey bürokratlar, sahne yıldızları. Özgürce boyayın ve sonra da çoğaltın bu el emeği, göz nuru parçaları. Sürümden kazanacaksınız, kopyalamada sınır tanımayın.Hani maç kapılarında takımınızın şapkalarını, kaşkollarını, bayraklarını alıyorsunuz ya, bu şahane eserler de öyle kapışılacak. Bakın önümüzde iki seçim var. Yas mas dinlemez bu millet; yeniden miting cenneti olacak ülkemiz. Ayrıca Meclis’te her salı grupların cümbüşü, parti kampları, açılışlar, il başkanları toplantıları devam edecek. Adliye bahçelerinde, mahkeme kapılarında, parklarda her an bir gösteri... Her gönülde bir lider kükrerken bu fırsatı kaçıramazsınız. Gidip tezgah açacaksınız oralarda. Çok ilgi çekeceğinize, paraya para demeyeceğinize bahse girerim.Yine köşeyi döndünüz!Özellikle AK Parti’ye gönül veren yurttaşlarımız, evlerine asabilecekleri bu yüksek pop eserleri almazlarsa suçluluk duyacaklardır. Aslında diğer partililer de onlardan geri kalmayacaklar, liderlerinin bir tane sarısıyla yetinmeyip, bir de morundan almayı vatan hizmeti sayacaklardır. Bazıları çok renkliliği tercih edecektir. Sarı lacivert, siyah beyaz, sarı kırmızı olanlar cezbedecektir insanları. Vefalıdır bu millet, elitist sanata bakmasa bile böyle pop işlere bayılacaktır. Size bir şey söyleyeyim mi, liderler tezgahınıza gelmeseler bile, adamlarını gönderip o portrelerden örgütlere dağıtmak üzere bol bol satın aldırırlar. Hadi yine köşeyi döndünüz!Sakın fazla havaya girerek “Ne de olsa Türkiye küçük Amerika” falan deyip ayakkabı kutularına, para kasalarına, kol saatlerine yanaşmayın. Soma faciasından geriye kalan tekme-tokat-yumruk fotolarına da girmeyin. Akıllı olun, basiretli bir tüccar gibi düşünün. Mesela Taner Yıldız ve Faruk Çelik’in çabalarını fırçanızla ikonik kılabilirsiniz. Polat Alemdar da çok güvenli bir satış imkanı sunar size. Keza futbolcu ve artist fotoları peynir ekmek gibi satılır.Size biraz daha cesaret verebilmek adına Warhol üstadın bir sözünü aktarayım: “Ben her zaman en kolay şeyin peşinden giderim” diyor popun kralı, “çünkü en kolayıysa bana göre en iyisi de odur.”Eğer bu çabalarınız takdir görmez ve eserleriniz elinizde kalırsa Warhol’un şu sözlerine yaslanıp yeni projeler için enerji toplayabilirsiniz:“İnsanlar sizi hiç yanlış anlamazsa ve her şeyi sizin söylediğiniz şekilde yaparlarsa, fikirlerinizin sadece aktarıcısı olurlar, siz de bundan sıkılırsınız. Ama sizi yanlış anlayan insanlarla çalışırsanız aktarım yerine dönüşüm elde edersiniz, bu da uzun vadede çok daha ilginçtir.”
Zaman
En Çok Okunan
24.05.2014
BİRAZANDYWARHOL’LAŞSAKDİYORUMBİRAZ ANDY WARHOL’LAŞSAK DİYORUM
Nuriye Akman - BİRAZ ANDY WARHOL'LAŞSAK DİYORUM
Zaman
24.05.2014
02:07
Pop sanatın kralı olarak tanımlanan Andy Warhol’un 87 eseri Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde sergileniyor.Yedirenk Sanat Dergisi adına izlenim derlemeye gittim. Çıkışta pop kültür cenneti ülkemiz adına fevkaladenin de fevkinde bir ampul yanıyordu kafamda. Vereceğim ilham siyaset arenamızı biraz renklendirebilirdi. Eli fırça tutan, grafikten anlayan emekçi halkımın cebi para dolsa, hep birlikte neşelensek fena mı olurdu? Slovak asıllı Amerikan sanatçı Warhol’u fazla anlatmayacağım. (Bunun için Yedirenk’in Haziran sayısını almalısınız. Müthiş içeriklerle çıkıyor her ay, benden söylemesi.) Warhol’un ünlü simaların portleri ile konserve kutuları, dolar banknotları, kola şişeleri gibi popüler kültür nesnelerini kendince renklendirerek büyük bir ticari başarı kazandığını belirtmekle yetineyim. “İyi ticaret en iyi sanattır” buyuruyor muhterem. Bu düstur, sanatı boşveren bir millet olarak cuk oturur bize. Ama iş bilenin kılıç kuşananın tabii. Gidin görün hele bir sergiyi, ne demek istediğimi Warhol anlatır size. Yapılacak şey çok basit: Alacaksınız politikacılarımızın fotoğraflarını, biraz büyüteceksiniz önce. Sonra toprağı bol olsun Andy amcanın Marilyn Monroe’ları, Liz Taylor’ları, Golda Meir’leri gibi boyayacaksınız. İstediğiniz gibi kareler, üçgenler, daireler kullanabilir, burunlarını, gözlerini, ağızlarını kalemle çizip belirgenleştirebilir, uygun göreceğiniz yerleri gölgelendirip onları daha gizemli kılabilirsiniz. Kıpkırmızı Erdoğanlar, Masmavi Kılıçdaroğulları...Dilerseniz Warhol’un Leninleri gibi tek renge de bulayabilirsiniz. Kıpkırmızı Tayyip Erdoğanlar, Masmavi Kemal Kılıçdaroğulları, Yemyeşil Devlet Bahçeliler, Eflatun Selahattin Demirtaşlar çıkacak ortaya. Veya parçalı bulutlu, rengarenk Bülent Arınçlar, Gürsel Tekinler, Oktay Vurallar, Pervin Buldanlar... Aklınıza kim gelirse artık; belediye başkanları, yüksek yargıçlar, üst düzey bürokratlar, sahne yıldızları. Özgürce boyayın ve sonra da çoğaltın bu el emeği, göz nuru parçaları. Sürümden kazanacaksınız, kopyalamada sınır tanımayın. Hani maç kapılarında takımınızın şapkalarını, kaşkollarını, bayraklarını alıyorsunuz ya, bu şahane eserler de öyle kapışılacak. Bakın önümüzde iki seçim var. Yas mas dinlemez bu millet; yeniden miting cenneti olacak ülkemiz. Ayrıca Meclis’te her salı grupların cümbüşü, parti kampları, açılışlar, il başkanları toplantıları devam edecek. Adliye bahçelerinde, mahkeme kapılarında, parklarda her an bir gösteri... Her gönülde bir lider kükrerken bu fırsatı kaçıramazsınız. Gidip tezgah açacaksınız oralarda. Çok ilgi çekeceğinize, paraya para demeyeceğinize bahse girerim. Yine köşeyi döndünüz!Özellikle AK Parti’ye gönül veren yurttaşlarımız, evlerine asabilecekleri bu yüksek pop eserleri almazlarsa suçluluk duyacaklardır. Aslında diğer partililer de onlardan geri kalmayacaklar, liderlerinin bir tane sarısıyla yetinmeyip, bir de morundan almayı vatan hizmeti sayacaklardır. Bazıları çok renkliliği tercih edecektir. Sarı lacivert, siyah beyaz, sarı kırmızı olanlar cezbedecektir insanları. Vefalıdır bu millet, elitist sanata bakmasa bile böyle pop işlere bayılacaktır. Size bir şey söyleyeyim mi, liderler tezgahınıza gelmeseler bile, adamlarını gönderip o portrelerden örgütlere dağıtmak üzere bol bol satın aldırırlar. Hadi yine köşeyi döndünüz!Sakın fazla havaya girerek “Ne de olsa Türkiye küçük Amerika” falan deyip ayakkabı kutularına, para kasalarına, kol saatlerine yanaşmayın. Soma faciasından geriye kalan tekme-tokat-yumruk fotolarına da girmeyin. Akıllı olun, basiretli bir tüccar gibi düşünün. Mesela Taner Yıldız ve Faruk Çelik’in çabalarını fırçanızla ikonik kılabilirsiniz. Polat Alemdar da çok güvenli bir satış imkanı sunar size. Keza futbolcu ve artist fotoları peynir ekmek gibi satılır. Size biraz daha cesaret verebilmek adına Warhol üstadın bir sözünü aktarayım: “Ben her zaman en kolay şeyin peşinden giderim” diyor popun kralı, “çünkü en kolayıysa bana göre en iyisi de odur.” Eğer bu çabalarınız takdir görmez ve eserleriniz elinizde kalırsa Warhol’un şu sözlerine yaslanıp yeni projeler için enerji toplayabilirsiniz:“İnsanlar sizi hiç yanlış anlamazsa ve her şeyi sizin söylediğiniz şekilde yaparlarsa, fikirlerinizin sadece aktarıcısı olurlar, siz de bundan sıkılırsınız. Ama sizi yanlış anlayan insanlarla çalışırsanız aktarım yerine dönüşüm elde edersiniz, bu da uzun vadede çok daha ilginçtir.”
Zaman
Köşe Yazıları
24.05.2014
NuriyeAkman-BİRAZANDYWARHOLLAŞSAKDİYORUMNuriye Akman - BİRAZ ANDY WARHOLLAŞSAK DİYORUM
Müzik aşkı yemek dinlemedi
Zaman
17.05.2014
05:10
20 yıldır pek uğramasa da Ertuğrul Erkişi’yi soktuk mutfağa. Melemenle kurtulacağını sandı ama eşinin ‘mini’ sürprizi yüzünden etli rezene pişirmek zorunda kaldı. Yemek öyle lezzetli olmuştu ki tencerenin dibi gelince Aslıhan Hanım’ın “Akşam yemeğim çıktı.” planları suya düştü.Ses sanatçısı-besteci Ertuğrul Erkişi’nin kalbe dokunan eserleri, kadife sesi hepimizin malumu. Ancak sanatçının zamanında kadrolu aşçı olarak çalıştığını öğrendiğimde epey şaşırdım. Meğer Erkişi, lisede mutfak bölümünde eğitim almış, Bursa’nın 5 yıldızlı otellerinden birinde iki yıl staj yapmış. Staj deyip geçmeyin. Koca otelin baklava hariç tüm tatlıları Erkişi’nin elinden çıkıyormuş. Liseden mezun olur olmaz otelde profesyonel aşçı olarak göreve başlamış. Günün şartlarında iyi de para kazanan sanatçının gönlünde eşgüdümlü yürüttüğü müzik eğitimi ağır basmış ve konservatuvarı kazanınca ustasının “Gelecek vaat ediyorsun, bırakma.” telkinlerine rağmen müzikte karar kılmış. Aşçılık defterini 20 yıl önce açılmamak üzere kapatan Erkişi’yi yıllar sonra tekrar mutfağa sokmak, tüm bunları öğrendikten sonra daha anlam kazanmıştı. Kendisi işin kolayına kaçıp melemenle günü kotarmak istemişse de eşi Aslıhan Erkişi’nin ‘minik’ sürprizi sonrası tadına bakmakla yetinemediğim etli rezene yapmak zorunda kaldı. E madem geçmişe dayanan bir tecrübe vardı, hakkı eda edilmeliydi. İlk defa yapmasına rağmen eşinden, kızlarından ve ekibimizden tam not aldı ‘ex’ şefimiz. Benim gibi daha önce rezene tatmamış olanlar ya da etli formunu denememiş olanlar varsa hararetle tavsiye ederim. r.gul@zaman.com.trMelemen yapacaktınız, etli rezene de nereden çıktı?Eşim rezene yapmayı planlıyormuş. Melemen yapacağımı duyunca fırsattan istifade benden habersiz tüm malzemeleri hazır etmiş. “Akşam yemeği sana ait.” deyince mecbur kaldık.Bir erkek mutfağa sokuluyorsa olsa olsa salata yaptırılır. Çok mu güzel yapıyorsunuz, niye rezene?Hayır (gülüyor). İlk defa yapacağım. Aslıhan Hanım’ın anne tarafı Balkanlar’a dayanıyor. Bu yüzden sebze ağırlıklı beslenme alışkanlıkları var.Sevdiğiniz bir yemektir inşallah.Severim. İlginçtir, çocukluğumda sevmediğim/yemediğim sebzelerle evlendikten sonra eşim vesilesiyle tanıştım ve çok sevdim. Kereviz de dahil.İlk defa yapıyorum dediniz ama eliniz epey yatkın görünüyor.Elimin yatkınlığı anneme yardım etmekten kaynaklanıyor. Biz dört erkek kardeştik. En büyükleri bendim. Kız çocuk olmayınca anneme mutfakta yardım etmek bana düşmüştü. Annemden mutfak konusunda çok şey öğrendim. Ayrıca Bursa Anadolu Turizm Otelcilik Lisesi’nde mutfak bölümünde eğitim aldım. 2 yıl 5 yıldızlı otelde staj yaptım. Mezun olduktan sonra da 4 ay profesyonel aşçı olarak çalıştım.Neden devam etmediniz?Beraberinde müzik hep vardı çünkü. Bursa Belediye Konservatuvarı’na gidiyordum aynı zamanda. Ege Üniversitesi Konservatuvar bölümünü kazanıp bırakmak istediğimde ustam karakter itibarıyla mesleğe uyumumu ve elimin işe yatkın olduğunu bildiğinden 3-5 sene içinde aşçı başı yardımcısı olabileceğimi vaat etti ama daha çok sevdiğim için müziği tercih ettim. O günün koşullarında mutfaktan ciddi paralar kazanan dar gelirli memur bir ailenin çocuğu olarak bu kararı almam kolay olmadı.En çok nede iddialıydınız peki?Tatlı. Baklava hariç 5 yıldızlı otelin bütün tatlılarını yapıyordum.Bilseydim tatlı yaptırırdım.(Gülüyor) Uzun zaman geçti. O zamanlar o işe odaklıydım. Baton ekmek, revani, tulumba yapıyordum. Hatta şimdi tulumba aldığımda acı çekiyorum. Dışarıdan almak ağrıma gidiyor. Beğenmediğimde dayanamayıp minik uyarılarda bulunuyorum.Ne rahatsız ediyor en çok?Örneğin kimi işletmeler sütlaca aşırı nişasta ya da pirinç koyuyor. Kaşığı daldırdığınızda kalıp gibi... Bazıları da baklavayı aşırı şekerli yapıyor, 2 tane yemeden tıkanıyorsunuz.Mutfak tecrübenizden eşiniz de faydalanıyordur umarım.Bu işi gördüğümü söyleyemem. Daha çok Aslıhan Hanım yapıyor. Yardımcı olamadığımdan dışarıya yemeğe çıkarıyorum genelde. Çocuklara da değişiklik oluyor.Siz eleştirme kısmını mı üstlendiniz o halde.Eşim çok güzel yemek yapar. Eleştiriye mahal kalmıyor. Ben genelde beğenilerimi sunuyorum. Zaten nimete saygımdan ve hepsinin bir faydası olduğuna inandığımdan yemek ayırt etmem. Basit yemeklerin güzel yapılmışını çok severim.Siz çocuklarınıza yemek yaptırıyor musunuz?Yemek yapmanın sosyal dayanışmaya katkı sağladığı düşüncesindeyim. Bu anlamda çocuk eğitiminde önemli bir yeri var. Ben Çorumluyum. Bazlaması, gözlemesi, düğün yemekleri meşhurdur. Böyle günlerde anneler, nineler bir araya gelir, yemekler imece usulü yapılırdı. Tek seferde mideye indirdiğimiz yiyeceklerin ne büyük zahmetlerle yapıldığına tanık olmam, anneme yardım etmem gerektiğini hissettirmesi açısından önemliydi. Bu yüzden çocuklarımızı da mutfağa sokmaya y
Zaman
Ana Sayfa
17.05.2014
MüzikaşkıyemekdinlemediMüzik aşkı yemek dinlemedi
Müzik aşkı yemek dinlemedi
Zaman
17.05.2014
02:19
20 yıldır pek uğramasa da Ertuğrul Erkişi’yi soktuk mutfağa. Melemenle kurtulacağını sandı ama eşinin ‘mini’ sürprizi yüzünden etli rezene pişirmek zorunda kaldı. Yemek öyle lezzetli olmuştu ki tencerenin dibi gelince Aslıhan Hanım’ın “Akşam yemeğim çıktı.” planları suya düştü.Ses sanatçısı-besteci Ertuğrul Erkişi’nin kalbe dokunan eserleri, kadife sesi hepimizin malumu. Ancak sanatçının zamanında kadrolu aşçı olarak çalıştığını öğrendiğimde epey şaşırdım. Meğer Erkişi, lisede mutfak bölümünde eğitim almış, Bursa’nın 5 yıldızlı otellerinden birinde iki yıl staj yapmış. Staj deyip geçmeyin. Koca otelin baklava hariç tüm tatlıları Erkişi’nin elinden çıkıyormuş. Liseden mezun olur olmaz otelde profesyonel aşçı olarak göreve başlamış. Günün şartlarında iyi de para kazanan sanatçının gönlünde eşgüdümlü yürüttüğü müzik eğitimi ağır basmış ve konservatuvarı kazanınca ustasının “Gelecek vaat ediyorsun, bırakma.” telkinlerine rağmen müzikte karar kılmış. Aşçılık defterini 20 yıl önce açılmamak üzere kapatan Erkişi’yi yıllar sonra tekrar mutfağa sokmak, tüm bunları öğrendikten sonra daha anlam kazanmıştı. Kendisi işin kolayına kaçıp melemenle günü kotarmak istemişse de eşi Aslıhan Erkişi’nin ‘minik’ sürprizi sonrası tadına bakmakla yetinemediğim etli rezene yapmak zorunda kaldı. E madem geçmişe dayanan bir tecrübe vardı, hakkı eda edilmeliydi. İlk defa yapmasına rağmen eşinden, kızlarından ve ekibimizden tam not aldı ‘ex’ şefimiz. Benim gibi daha önce rezene tatmamış olanlar ya da etli formunu denememiş olanlar varsa hararetle tavsiye ederim. r.gul@zaman.com.trMelemen yapacaktınız, etli rezene de nereden çıktı?Eşim rezene yapmayı planlıyormuş. Melemen yapacağımı duyunca fırsattan istifade benden habersiz tüm malzemeleri hazır etmiş. “Akşam yemeği sana ait.” deyince mecbur kaldık.Bir erkek mutfağa sokuluyorsa olsa olsa salata yaptırılır. Çok mu güzel yapıyorsunuz, niye rezene?Hayır (gülüyor). İlk defa yapacağım. Aslıhan Hanım’ın anne tarafı Balkanlar’a dayanıyor. Bu yüzden sebze ağırlıklı beslenme alışkanlıkları var.Sevdiğiniz bir yemektir inşallah.Severim. İlginçtir, çocukluğumda sevmediğim/yemediğim sebzelerle evlendikten sonra eşim vesilesiyle tanıştım ve çok sevdim. Kereviz de dahil.İlk defa yapıyorum dediniz ama eliniz epey yatkın görünüyor.Elimin yatkınlığı anneme yardım etmekten kaynaklanıyor. Biz dört erkek kardeştik. En büyükleri bendim. Kız çocuk olmayınca anneme mutfakta yardım etmek bana düşmüştü. Annemden mutfak konusunda çok şey öğrendim. Ayrıca Bursa Anadolu Turizm Otelcilik Lisesi’nde mutfak bölümünde eğitim aldım. 2 yıl 5 yıldızlı otelde staj yaptım. Mezun olduktan sonra da 4 ay profesyonel aşçı olarak çalıştım.Neden devam etmediniz?Beraberinde müzik hep vardı çünkü. Bursa Belediye Konservatuvarı’na gidiyordum aynı zamanda. Ege Üniversitesi Konservatuvar bölümünü kazanıp bırakmak istediğimde ustam karakter itibarıyla mesleğe uyumumu ve elimin işe yatkın olduğunu bildiğinden 3-5 sene içinde aşçı başı yardımcısı olabileceğimi vaat etti ama daha çok sevdiğim için müziği tercih ettim. O günün koşullarında mutfaktan ciddi paralar kazanan dar gelirli memur bir ailenin çocuğu olarak bu kararı almam kolay olmadı.En çok nede iddialıydınız peki?Tatlı. Baklava hariç 5 yıldızlı otelin bütün tatlılarını yapıyordum.Bilseydim tatlı yaptırırdım.(Gülüyor) Uzun zaman geçti. O zamanlar o işe odaklıydım. Baton ekmek, revani, tulumba yapıyordum. Hatta şimdi tulumba aldığımda acı çekiyorum. Dışarıdan almak ağrıma gidiyor. Beğenmediğimde dayanamayıp minik uyarılarda bulunuyorum.Ne rahatsız ediyor en çok?Örneğin kimi işletmeler sütlaca aşırı nişasta ya da pirinç koyuyor. Kaşığı daldırdığınızda kalıp gibi... Bazıları da baklavayı aşırı şekerli yapıyor, 2 tane yemeden tıkanıyorsunuz.Mutfak tecrübenizden eşiniz de faydalanıyordur umarım.Bu işi gördüğümü söyleyemem. Daha çok Aslıhan Hanım yapıyor. Yardımcı olamadığımdan dışarıya yemeğe çıkarıyorum genelde. Çocuklara da değişiklik oluyor.Siz eleştirme kısmını mı üstlendiniz o halde.Eşim çok güzel yemek yapar. Eleştiriye mahal kalmıyor. Ben genelde beğenilerimi sunuyorum. Zaten nimete saygımdan ve hepsinin bir faydası olduğuna inandığımdan yemek ayırt etmem. Basit yemeklerin güzel yapılmışını çok severim.Siz çocuklarınıza yemek yaptırıyor musunuz?Yemek yapmanın sosyal dayanışmaya katkı sağladığı düşüncesindeyim. Bu anlamda çocuk eğitiminde önemli bir yeri var. Ben Çorumluyum. Bazlaması, gözlemesi, düğün yemekleri meşhurdur. Böyle günlerde anneler, nineler bir araya gelir, yemekler imece usulü yapılırdı. Tek seferde mideye indirdiğimiz yiyeceklerin ne büyük zahmetlerle yapıldığına tanık olmam, anneme yardım etmem gerektiğini hissettirmesi açısından önemliydi. Bu yüzden çocuklarımızı da mutfağa sokmaya y
Zaman
En Çok Okunan
17.05.2014
MüzikaşkıyemekdinlemediMüzik aşkı yemek dinlemedi
Müzik aşkı yemek dinlemedi
Zaman
17.05.2014
02:19
20 yıldır pek uğramasa da Ertuğrul Erkişi’yi soktuk mutfağa. Melemenle kurtulacağını sandı ama eşinin ‘mini’ sürprizi yüzünden etli rezene pişirmek zorunda kaldı. Yemek öyle lezzetli olmuştu ki tencerenin dibi gelince Aslıhan Hanım’ın “Akşam yemeğim çıktı.” planları suya düştü.Ses sanatçısı-besteci Ertuğrul Erkişi’nin kalbe dokunan eserleri, kadife sesi hepimizin malumu. Ancak sanatçının zamanında kadrolu aşçı olarak çalıştığını öğrendiğimde epey şaşırdım. Meğer Erkişi, lisede mutfak bölümünde eğitim almış, Bursa’nın 5 yıldızlı otellerinden birinde iki yıl staj yapmış. Staj deyip geçmeyin. Koca otelin baklava hariç tüm tatlıları Erkişi’nin elinden çıkıyormuş. Liseden mezun olur olmaz otelde profesyonel aşçı olarak göreve başlamış. Günün şartlarında iyi de para kazanan sanatçının gönlünde eşgüdümlü yürüttüğü müzik eğitimi ağır basmış ve konservatuvarı kazanınca ustasının “Gelecek vaat ediyorsun, bırakma.” telkinlerine rağmen müzikte karar kılmış. Aşçılık defterini 20 yıl önce açılmamak üzere kapatan Erkişi’yi yıllar sonra tekrar mutfağa sokmak, tüm bunları öğrendikten sonra daha anlam kazanmıştı. Kendisi işin kolayına kaçıp melemenle günü kotarmak istemişse de eşi Aslıhan Erkişi’nin ‘minik’ sürprizi sonrası tadına bakmakla yetinemediğim etli rezene yapmak zorunda kaldı. E madem geçmişe dayanan bir tecrübe vardı, hakkı eda edilmeliydi. İlk defa yapmasına rağmen eşinden, kızlarından ve ekibimizden tam not aldı ‘ex’ şefimiz. Benim gibi daha önce rezene tatmamış olanlar ya da etli formunu denememiş olanlar varsa hararetle tavsiye ederim. r.gul@zaman.com.trMelemen yapacaktınız, etli rezene de nereden çıktı?Eşim rezene yapmayı planlıyormuş. Melemen yapacağımı duyunca fırsattan istifade benden habersiz tüm malzemeleri hazır etmiş. “Akşam yemeği sana ait.” deyince mecbur kaldık.Bir erkek mutfağa sokuluyorsa olsa olsa salata yaptırılır. Çok mu güzel yapıyorsunuz, niye rezene?Hayır (gülüyor). İlk defa yapacağım. Aslıhan Hanım’ın anne tarafı Balkanlar’a dayanıyor. Bu yüzden sebze ağırlıklı beslenme alışkanlıkları var.Sevdiğiniz bir yemektir inşallah.Severim. İlginçtir, çocukluğumda sevmediğim/yemediğim sebzelerle evlendikten sonra eşim vesilesiyle tanıştım ve çok sevdim. Kereviz de dahil.İlk defa yapıyorum dediniz ama eliniz epey yatkın görünüyor.Elimin yatkınlığı anneme yardım etmekten kaynaklanıyor. Biz dört erkek kardeştik. En büyükleri bendim. Kız çocuk olmayınca anneme mutfakta yardım etmek bana düşmüştü. Annemden mutfak konusunda çok şey öğrendim. Ayrıca Bursa Anadolu Turizm Otelcilik Lisesi’nde mutfak bölümünde eğitim aldım. 2 yıl 5 yıldızlı otelde staj yaptım. Mezun olduktan sonra da 4 ay profesyonel aşçı olarak çalıştım.Neden devam etmediniz?Beraberinde müzik hep vardı çünkü. Bursa Belediye Konservatuvarı’na gidiyordum aynı zamanda. Ege Üniversitesi Konservatuvar bölümünü kazanıp bırakmak istediğimde ustam karakter itibarıyla mesleğe uyumumu ve elimin işe yatkın olduğunu bildiğinden 3-5 sene içinde aşçı başı yardımcısı olabileceğimi vaat etti ama daha çok sevdiğim için müziği tercih ettim. O günün koşullarında mutfaktan ciddi paralar kazanan dar gelirli memur bir ailenin çocuğu olarak bu kararı almam kolay olmadı.En çok nede iddialıydınız peki?Tatlı. Baklava hariç 5 yıldızlı otelin bütün tatlılarını yapıyordum.Bilseydim tatlı yaptırırdım.(Gülüyor) Uzun zaman geçti. O zamanlar o işe odaklıydım. Baton ekmek, revani, tulumba yapıyordum. Hatta şimdi tulumba aldığımda acı çekiyorum. Dışarıdan almak ağrıma gidiyor. Beğenmediğimde dayanamayıp minik uyarılarda bulunuyorum.Ne rahatsız ediyor en çok?Örneğin kimi işletmeler sütlaca aşırı nişasta ya da pirinç koyuyor. Kaşığı daldırdığınızda kalıp gibi... Bazıları da baklavayı aşırı şekerli yapıyor, 2 tane yemeden tıkanıyorsunuz.Mutfak tecrübenizden eşiniz de faydalanıyordur umarım.Bu işi gördüğümü söyleyemem. Daha çok Aslıhan Hanım yapıyor. Yardımcı olamadığımdan dışarıya yemeğe çıkarıyorum genelde. Çocuklara da değişiklik oluyor.Siz eleştirme kısmını mı üstlendiniz o halde.Eşim çok güzel yemek yapar. Eleştiriye mahal kalmıyor. Ben genelde beğenilerimi sunuyorum. Zaten nimete saygımdan ve hepsinin bir faydası olduğuna inandığımdan yemek ayırt etmem. Basit yemeklerin güzel yapılmışını çok severim.Siz çocuklarınıza yemek yaptırıyor musunuz?Yemek yapmanın sosyal dayanışmaya katkı sağladığı düşüncesindeyim. Bu anlamda çocuk eğitiminde önemli bir yeri var. Ben Çorumluyum. Bazlaması, gözlemesi, düğün yemekleri meşhurdur. Böyle günlerde anneler, nineler bir araya gelir, yemekler imece usulü yapılırdı. Tek seferde mideye indirdiğimiz yiyeceklerin ne büyük zahmetlerle yapıldığına tanık olmam, anneme yardım etmem gerektiğini hissettirmesi açısından önemliydi. Bu yüzden çocuklarımızı da mutfağa sokmaya y
Zaman
Ana Sayfa
17.05.2014
MüzikaşkıyemekdinlemediMüzik aşkı yemek dinlemedi
Eseri, Saatchi Gallery’de süresiz sergilenecek
Zaman
15.05.2014
02:08
Genç sanatçılara el veren, onları sanat dünyasına kazandıran Londra’daki Saatchi Gallery’nin yeni misafiri Taha Alkan oldu.27 yıl önce kurulan ve o günden beri modern sanatın önemli merkezleri arasında gösterilen galeri, Alkan’ın dijital sanat çalışması “Never Written Story” (Yazılmamış Hikâye) adlı çalışmasını süresiz sergileyecek. Andy Warhol, Damien Hirst, Jeff Koons’un eserlerine ev sahipliği yapan Saatchi Gallery’yi, her yıl 1,2 milyon kişi ziyaret ediyor. Tate’den sonra en çok gezilen sergi mekânı olarak biliniyor. 1984 Sivas doğumlu olan ve geçen yıl Amerika’ya yerleşen Taha Alkan’a dijital sanat çalışmasını ve sergi sürecini sorduk.Birdenbire Saatchi Gallery’de karşımıza çıktınız. Sizi tanıyabilir miyiz?Türkiye’de Uludağ Üniversitesi Mimarlık’ta okuduktan sonra Amerika’da Heritage Architecture isimli şirkette mimar ve tasarımcı olarak çalıştım. Akabinde Emre Arolat ile birlikte iki sene, tasarımcı ve görsel yönetmenlik yaptım. Sürecin sonunda mimari ve endüstriyel işlere sanatsal boyut getirmek duygusu ağır bastığından mimarlıkla dijital sanatı birleştiren bir eksene yerleştim. Bu çizgi New York-İstanbul arasında mekik dokuyarak devam ettiriyorum.Dijital sanata ilginiz nasıl başladı?Sanat bana okuldan önce ailemle geldi. Babamdan dolayı grafik tasarımla ve Apple bilgisayarlarla çocukken tanıştım. Çizim kabiliyetimin üzerine gidip mimar olmayı tercih ettim. Bu sırada bir sene sülüs hüsn-i hat eğitimi aldım. Klasik hat meşki bileğimi terbiye etti, gözüme ölçü ve kompozisyon duygusunu öğretti. Mimarlık eğitimini düşüncelerimle ve yeteneklerimle harmanlamaya çalıştım. Okulda öğrendiklerimin üzerine neler koyabileceğimi düşündüm. Çalışmalarım başlangıçta fark edilmiyorken daha sonra ilgi arttı.Ne oldu?Türkiye’den önce dijital sanat alanında dünyaca ünlü web sitelerinden (cgsociety.org, 3dtotal.com, cgarchitect.com) pek çok kere ödül kazandım. Çalışmalarım, uluslar arası önemli yayınlarda (3DArtist Magazine, 3dCreative) dünyanın en iyi çalışmaları arasına girdi.Amerika’ya neden gittiniz?NTV Tarih dergisi için Gezi Parkı olayları konulu biri kapak olmak üzere üç illüstrasyon çalıştım. Konudan ve kapaktan ötürü dergi kapatıldı. Bu çalışmaların minyatür versiyonu Hollanda’da Turkartoon isimli geçici bir sergide, Greek versiyonu ise New York’ta Güç Birliği sergisinin tema çalışması olarak sergilendi. Çalışmamı dünya çapında 18.000.000 kişi gördü. Türkiye’de de sergilemek istedim ama insanlar korktular, çekindiler. Biz de bu olaydan sonra eşimle Amerika’ya yerleştik.Saatchi Gallery’de sürekli sergilenen Never Written Story’nin özelliği nedir?Bu eser öncelikle doğduğum topraklara bir saygı duruşu. Teknik olarak uzun ve yoğun bir çalışmanın ürünü. Bunun altında 2d ve 3d başlıkları yatıyor. 3d, olmayan bir sahneyi ya da nesneyi bilgisayarda sanal olarak üretip, görüntü ortaya çıkarma sanatı. Bu tekniğin sonu Hollywood’da görsel efekt işleridir. Bir sahneyi fiziken gerçekleştirir gibi saçlardan ayakkabılara, trenin demir perçinlerinden pencereden sızan ışıklara her şey ince detaylarıyla ele alınıyor. Tıpkı bir filmin özel efektleri gibi resmin arkasındaki hikayenin ifadesini güçlendirecek her detay titizlikle görselleştiriliyor. Bu teknik karmaşanın ardından resme bakanlar sıcak bir duygu hissediyor. Tek dezavantajı, yapılan şeylerin fotoğraf sanılması, oysaki dijital tekniklerle yapılmış çağdaş tablolar.Eserinizin Saatchi’ye kabul süreci nasıl gelişti?Saatchi’ye yaptığımız kişisel başvurunun ardından çalışmamızın galerinin ikinci katındaki büyük dijital ekranda sergilenmeye hak kazandığını öğrendik ve mutlu olduk.Farewell, The Green Mile, David El Turco… Eserlerinizin hepsinin bir hikâyesi de var.Elbette, aslında her resim arkasında bir hikâyeyi barındırıyor. Bunlardan Farewell (Veda), TCDD emeklisi iki dedeme ve doğduğum topraklara saygı ve özlemimin bir ifadesidir. Her iki dedemi de görmedim. Resimde onlar kara bir trenle istasyondan ayrılırken annem ve babam, dünya istasyonundan ayrılan babalarına el sallıyor. Green Mile ise basit renk kompozisyonlarıyla birçok duyguyu büyük ustalıkla anlatabilen Japon ressamlarına bir saygı duruşu. Karlı bir günde kızağını çeken yaşlı Japon karakterimiz sıcak evinin yolunu tutmuş.Bazı çalışmalarınız sanat tarihinin ustalarına göndermeler şeklinde.Evet, mesela Michelangelo’nun ünlü Musa heykelini biraz Türkî bir havaya sokup ‘David El Turco’ ismiyle yorumladım. Davud heykeli bu çalışmada kendisini hayran hayran izleyen ve elini uzatan bir çocuğun eline uzanır gibi diz çöküyor. Sırtındaki yelek ve başındaki fes ise yine NTV Tarih’in Oryantalizm konulu sayısının kapağı olarak yayınlanmıştı.Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecis
Zaman
Kültür
15.05.2014
EseriSaatchiGallery’desüresizsergilenecekEseri Saatchi Gallery’de süresiz sergilenecek
Rekabetçi olmayan siyaset piyasasında demokrasi arzı
Zaman
14.05.2014
02:06
Bir yönetim biçimi olarak demokrasi, birinci en iyi olmayabilir, ama elverdiği kadarıyla medeniyetimizin ulaşabildiği en üst düzeyi temsil etmektedir.Yönetim biçimine ilişkin kısmı dışında demokrasinin can alıcı yanı, kurallara göre yönetimi öne alıp kuralsızlığı reddetmesi ve böylece, muhataplarına güvenilirlikle ilgili bir teminat sunmasıdır. Bu nedenle sorunları olsa da, asıl önemli olan, demokrasinin kendisinden ziyade, ona toplumların bakışı ve atfettiği değerdir. Bu da ilgili toplumun, kurumsal kodlarıyla ilgilidir.Eğer Türkiye gibi bir ülkeden söz ediyorsak, ümit vaat eden 2002 sonrası deneyimden sonra bir kez daha diyebiliriz ki, Türk toplumunun yerleşik formel (devleti organize eden yasal kurumsal yapı) ve enformel (toplumu organize eden ahlak, din, gelenek ve görenekler gibi yazılı olmayan kurumsal yapı) kurumsal kodlarıyla liberal demokrasiye geçişi oldukça zordur. Halkın seçimlerdeki tercihi, bir demokratik hak arayışıyla değil, kendi çıkarı peşinden koşmakla ilgilidir. Seçmenler, maddi refah düzeyleri ile ilgilenirler. İlişki oldukça basittir ve halkın, birini iktidar yapmasının devrimle ilgisi olamaz. Buna karşın, şüphesiz bu rasyonel tutumun peşinden koşup, seçimini buna göre yapmak da demokrasinin gereğidir. Ama tercih biçiminin şekli, demokrasi havariliğinden gelmemektedir. Aksine, seçmen, kendi refahından memnun olduğu sürece, iktidarın ve hükümetin ne kadar demokratik olduğu ile ilgilenmez. Hatta son dönemde olduğu gibi demokratik olmamasını bile dikkate almaz. Dolayısıyla eğer bedel ödenmeden bir demokrasiye geçiş isteniyorsa bir ülkeye demokrasinin yerleşmesi açısından halk devrimlerine değil, hukukun üstünlüğünü öne alan formel kurumsal yapı ve geleneklere ihtiyaç vardır. Bu ise temelde, toplumun demokrasi ve özgürlük talebiyle değil, gücü elinde bulunduranların, onu paylaşmak ve daha fazla demokrasi için kullanmak yönünde ne türden müşevviklere sahip olduğu ile ilgilidir.Siyaset piyasası ne kadar demokrasi üretebilir?Ekonominin mal ve hizmet piyasaları gibi politik alan da bir tür piyasadır. Şimdi üretilen mal, politikadır. Politika, talep tarafında çıkar grupları olarak toplumun ve arz tarafında devletin politik kurumlarının eş anlı etkileşimi sonucu olarak siyaset piyasasında üretilen maldır. Anlaşılacağı gibi politika yapmak tek başına siyasi iktidarın işi değildir. Politika yapım süreçleri, ülkenin politik kurumları arasında nitelikli bir görev paylaşımı içerir. En azından bugünün dünyasında güçlerin ayrılığı sistemini benimsemiş demokrasi toplumlarının siyaset piyasalarında üretilen politikanın temel belirleyicileri, politik kurumlar olarak yasama, yürütme ve yargıdır. Yani medeniyetimizin üretebildiği en ileri yönetişim modelinde devlet politikasının nihai şekli; yasama, yürütme ve yargı arasındaki işbölümüne göre dizayn edilir. Bu oyunda yasama, halktan aldığı yetkiyle asıl; yürütme, bu yasamanın tayin ettiği politikayı gütmekle mükellef vekil ve yargı; oyundaki kural ihlallerini denetleyen aktördür. Politika yapıcı kurumlar arasındaki etkileşim de, ilgili demokraside hukukun üstünlüğünün yerini ve böylece, devlet politikalarının kalitesini (toplumu temsil kabiliyetini) açığa çıkarır. Dolayısıyla bir hükümetin politikalarında başarı ölçütü, kurumlar arası etkileşimde benimsediği politik tavır ve diğer kurumlardan gelen sinyallere karşı aldığı pozisyondur. Sanıldığının aksine özellikle bağımsız yargı bu oyunda, (bilhassa güçlü bir) siyasi otorite ile çelişebilir ve aldığı kararlar bağlamında çatışabilir. Ancak böyle olduğunda basit demokrasi ve klasik güçler ayrılığı modelinin dışında, çoğulcu halk iradesini ve hukukun üstünlüğünü içeren bir siyasi ve toplumsal yapı dizayn etmeyi başarabilirsiniz. Aksi durumda diktatörlüğe giden pek çok yol bulmak mümkün.Bunun dışında cılız bir demokrasi algısına sahipseniz, seçimle iş başına gelen siyasi iktidarın tek başına politika yapma yetkisine sahip olduğunu, bunu herhangi bir başka erkle paylaşamayacağını ve bunun da demokrasi olduğunu kabul edebilirsiniz. Böyle bakıldığında demokrasi, seçim ve sandık algısına indirgenir ve ederinden az bir değerle tanımlanır. Oysaki günümüzde demokrasiden beklenenlerle, erken dönemlerdeki demokrasi algısı arasında, geçen yüzyıllar ve gelişen medeniyetimiz kadar derin farklar bulunmaktadır. Bunu görmezden gelip basit ve köhnemiş fikirlerle demokrasiyi yücelten unsurun, sadece halkın iradesini yansıtması fikrine bel bağlamak, bunu yapanları da o derin fark kadar geride bırakmaktadır. Eğer geride kalırsanız, demokrasinin diğer unsurları hatırlatıldığında kaçınılmaz olarak bunu bir demokrasi tuzağı olarak görürsünüz. Halbuki tuzakta olan sizsinizdir.Açıkça siyaset piyasasında demokrasinin nasıl üretileceği belirgindir. Demokrasi üretmekle ilgili sorun, eğer demokrasinin unsurları kurumsallaşmamışsa, siyaset piyasasının rekabetçi yapısıyla ilgilidir. Her zaman yakın rakip
Zaman
Yorum
14.05.2014
RekabetçiolmayansiyasetpiyasasındademokrasiarzıRekabetçi olmayan siyaset piyasasında demokrasi arzı
Yusuf Keleş - Zarrab'ın vergisini pazarcı Adnan Turgut ödeyecek!
Zaman
13.05.2014
02:16
Türkiye, geçtiğimiz hafta ismi yanlışlıkla vergi rekortmenleri listesine giren mükellefi konuştu.Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı Türkiye’nin Gelir Vergisi rekortmenleri listesinde 54’üncü sırada yer alan Adnan Turgut, Antalya’da pazarcılara bez satan bir esnaf çıktı. Tabii olarak ilk anda herkes, kendi çapında küçük bir işletmesi olan bir kişinin nasıl olur da vergi rekortmeni olduğunu merak etti. Olay biraz araştırıldığında aslında Adnan Bey’in bu listeye girmesinde muhasebecisinin yaptığı hatanın sebep olduğu anlaşıldı. Hatta muhasebeci hatayı fark edip düzeltme beyannamesi vermiş, fakat yine de idare ilk 100 vergi rekortmenini açıklarken Adnan Bey’i listeden çıkarmayı unutmuş. Yolsuzluk operasyonunda tutuklanan, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan ve “Türkiye’nin cari açığının yüzde 15’ini karşıladım.” açıklaması yapan İran asıllı Reza Zarrab, rekortmenler listesinde yer almazken, küçük bir esnafın hatayla listeye dahil edildiğini duyduğumda ağzımdan ister istemez “Allah’ın sopası yok, bu kadar kişinin hakkını yerseniz olacağı buydu.” sözleri döküldü. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, AKP’nin siyasete dahil ettiği teknokratlardan birisi. Merrill Lynch’teki uzun ve başarılı çalışma döneminden sonra seçildiği milletvekilliği döneminde bir süre Hazine’den sorumlu devlet bakanlığı yaptı. Ekonomist bir yönetici olarak bu bakanlıkta başarılı bir dönem geçirdi. 2009 yılı ortalarında, maliye kökenli olmayan bir siyasi için bakanlık yapmanın çok zor olduğu Maliye’ye geçti. Güçlü bürokratik yapısı olan bu bakanlıkta kendisini kabul ettirmek için üniversite yıllarından tanıştığı arkadaşları ile çalışmayı tercih etti. Mevcut idarecilerle iletişimde sorun yaşamadı. Geldikten sonra bakanlıkta da üst düzey kadrolarda köklü değişiklikler yapmadı. Bu arada bakanlığı tanıdıkça, kendisine danışmanlık yapacak ‘A takımı’ kadrosunu kurmayı da ihmal etmedi. İsimlerini tek tek zikretmeyi gerek görmediğim bu kadrodaki bürokratlar, ülkenin en seçkin üniversitelerini bitirmiş, en prestijli mesleklerin giriş ve yeterlik sınavlarını derece ile geçmiş, yurtiçi ve yurtdışında yüksek lisanslarını tamamlamış ve daha önce bulundukları idarecilik hayatlarında başarılı çalışmalar yapmış kişilerden oluşuyordu. Bu kadronun hiçbir ferdi liyakat kriterleri dışında, belli bir tandanstan geldiği için seçilmedi. Bakanlıkta görülen başarılı grafiğin bu seçim titizliği sayesinde olduğunu en iyi Bakan Şimşek biliyordur. Maliye Bakanlığı’nın son dönemlerdeki başarılı çalışmalarının altında bu kadronun imzası var. İnsan kaynaklarında yaşanan büyük mağduriyetlerin giderilmesi, personel rotasyonunda hakkaniyetin uygulanması, verginin tabana yayılmasında atılan adımlar, çıkarılacak yeni düzenlemelerde mükellefin ve taşra birimlerinin fikrinin alınması, vergi kayıp ve kaçağı ile mücadelede gösterilen kararlılık hep bu kadronun eseri. Hükümetin bazı üyelerine yönelik cumhuriyet savcıları tarafından başlatılan yolsuzluk operasyonunun ardından intikam hissiyle devlet kademelerinde başlatılan tasfiyeler; en çok emniyet, adliye ve maliyeyi etkiledi. Bakan Şimşek geçtiğimiz hafta bir toplantıda Maliye’de, Hizmet Hareketi’ne yakın olanlara ilişkin gerekli tasfiyenin yapıldığını söyledi. Yaklaşık beş yıl boyunca 7 gün 24 saat esasına göre kendisine emek ve vakitlerini sunan bu insanlara karşı bakanın bu kadar vefasız davranması, diğer 4 bakanın karıştığı skandaldan sadece nitelik olarak farklı. Maliye Bakanı’nın skandalı insanlık, ayrımcılık ve saygısızlık skandalı, diğeri ise dört bakanın yolsuzluk skandalıdır. Ayrıca görevlerini, Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içinde, sıralı amirlerinin talimatı doğrultusunda yerine getiren ve getirmek zorunda olan bu insanları bu kadar kolay kategorize etmesi Sayın Bakan’ın uluslararası tecrübe ve imajına da yakışmamıştır. Tasfiyelerin yaşandığı dönemin ardından en basit açıklama olan vergi rekortmenleri listesinde yaşanan bariz hata, bakanlığın bundan sonraki tüm beyanatını şaibeli hale getirmiştir. Bütçe gelir, gider rakamları ve gerçekleşme verilerinden, vergi gelir tahminlerine kadar her türlü açıklama yeniden gözden geçirilmeye muhtaç hale gelmiştir.Muhasebeci de ‘paralelci’ mi?Beyan esasının geçerli olduğu mali sistemimizde mükellefin beyanının yok sayılamayacağı savunması da bu hatanın büyüklüğünü örtmez. Rekortmen listesini hazırlayan kadro, 54. sırada ismi bulunan bir mükellefin geçen yıl ne kadar vergi ödediğini, yıl içerisinde KDV ve geçici vergilerde hangi matrahı beyan ettiğini kontrol edememiş midir? Bakan bundan sonra bu kadronun kendisine hazırladığı hangi bilgilere güvenecek, hangilerine ise şüphe ile yaklaşacaktır? Dahası, hazırlanan bilgi ve beyanatı kontrol etmek için kimleri kullanacaktı
Zaman
En Çok Okunan
13.05.2014
YusufKeleş-ZarrabınvergisinipazarcıAdnanTurgutödeyecekYusuf Keleş - Zarrabın vergisini pazarcı Adnan Turgut ödeyecek
Yusuf Keleş - Zarrab'ın vergisini pazarcı Adnan Turgut ödeyecek!
Zaman
13.05.2014
02:02
Türkiye, geçtiğimiz hafta ismi yanlışlıkla vergi rekortmenleri listesine giren mükellefi konuştu.Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı Türkiye’nin Gelir Vergisi rekortmenleri listesinde 54’üncü sırada yer alan Adnan Turgut, Antalya’da pazarcılara bez satan bir esnaf çıktı. Tabii olarak ilk anda herkes, kendi çapında küçük bir işletmesi olan bir kişinin nasıl olur da vergi rekortmeni olduğunu merak etti. Olay biraz araştırıldığında aslında Adnan Bey’in bu listeye girmesinde muhasebecisinin yaptığı hatanın sebep olduğu anlaşıldı. Hatta muhasebeci hatayı fark edip düzeltme beyannamesi vermiş, fakat yine de idare ilk 100 vergi rekortmenini açıklarken Adnan Bey’i listeden çıkarmayı unutmuş. Yolsuzluk operasyonunda tutuklanan, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan ve “Türkiye’nin cari açığının yüzde 15’ini karşıladım.” açıklaması yapan İran asıllı Reza Zarrab, rekortmenler listesinde yer almazken, küçük bir esnafın hatayla listeye dahil edildiğini duyduğumda ağzımdan ister istemez “Allah’ın sopası yok, bu kadar kişinin hakkını yerseniz olacağı buydu.” sözleri döküldü. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, AKP’nin siyasete dahil ettiği teknokratlardan birisi. Merrill Lynch’teki uzun ve başarılı çalışma döneminden sonra seçildiği milletvekilliği döneminde bir süre Hazine’den sorumlu devlet bakanlığı yaptı. Ekonomist bir yönetici olarak bu bakanlıkta başarılı bir dönem geçirdi. 2009 yılı ortalarında, maliye kökenli olmayan bir siyasi için bakanlık yapmanın çok zor olduğu Maliye’ye geçti. Güçlü bürokratik yapısı olan bu bakanlıkta kendisini kabul ettirmek için üniversite yıllarından tanıştığı arkadaşları ile çalışmayı tercih etti. Mevcut idarecilerle iletişimde sorun yaşamadı. Geldikten sonra bakanlıkta da üst düzey kadrolarda köklü değişiklikler yapmadı. Bu arada bakanlığı tanıdıkça, kendisine danışmanlık yapacak ‘A takımı’ kadrosunu kurmayı da ihmal etmedi. İsimlerini tek tek zikretmeyi gerek görmediğim bu kadrodaki bürokratlar, ülkenin en seçkin üniversitelerini bitirmiş, en prestijli mesleklerin giriş ve yeterlik sınavlarını derece ile geçmiş, yurtiçi ve yurtdışında yüksek lisanslarını tamamlamış ve daha önce bulundukları idarecilik hayatlarında başarılı çalışmalar yapmış kişilerden oluşuyordu. Bu kadronun hiçbir ferdi liyakat kriterleri dışında, belli bir tandanstan geldiği için seçilmedi. Bakanlıkta görülen başarılı grafiğin bu seçim titizliği sayesinde olduğunu en iyi Bakan Şimşek biliyordur. Maliye Bakanlığı’nın son dönemlerdeki başarılı çalışmalarının altında bu kadronun imzası var. İnsan kaynaklarında yaşanan büyük mağduriyetlerin giderilmesi, personel rotasyonunda hakkaniyetin uygulanması, verginin tabana yayılmasında atılan adımlar, çıkarılacak yeni düzenlemelerde mükellefin ve taşra birimlerinin fikrinin alınması, vergi kayıp ve kaçağı ile mücadelede gösterilen kararlılık hep bu kadronun eseri. Hükümetin bazı üyelerine yönelik cumhuriyet savcıları tarafından başlatılan yolsuzluk operasyonunun ardından intikam hissiyle devlet kademelerinde başlatılan tasfiyeler; en çok emniyet, adliye ve maliyeyi etkiledi. Bakan Şimşek geçtiğimiz hafta bir toplantıda Maliye’de, Hizmet Hareketi’ne yakın olanlara ilişkin gerekli tasfiyenin yapıldığını söyledi. Yaklaşık beş yıl boyunca 7 gün 24 saat esasına göre kendisine emek ve vakitlerini sunan bu insanlara karşı bakanın bu kadar vefasız davranması, diğer 4 bakanın karıştığı skandaldan sadece nitelik olarak farklı. Maliye Bakanı’nın skandalı insanlık, ayrımcılık ve saygısızlık skandalı, diğeri ise dört bakanın yolsuzluk skandalıdır. Ayrıca görevlerini, Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içinde, sıralı amirlerinin talimatı doğrultusunda yerine getiren ve getirmek zorunda olan bu insanları bu kadar kolay kategorize etmesi Sayın Bakan’ın uluslararası tecrübe ve imajına da yakışmamıştır. Tasfiyelerin yaşandığı dönemin ardından en basit açıklama olan vergi rekortmenleri listesinde yaşanan bariz hata, bakanlığın bundan sonraki tüm beyanatını şaibeli hale getirmiştir. Bütçe gelir, gider rakamları ve gerçekleşme verilerinden, vergi gelir tahminlerine kadar her türlü açıklama yeniden gözden geçirilmeye muhtaç hale gelmiştir.Muhasebeci de ‘paralelci’ mi?Beyan esasının geçerli olduğu mali sistemimizde mükellefin beyanının yok sayılamayacağı savunması da bu hatanın büyüklüğünü örtmez. Rekortmen listesini hazırlayan kadro, 54. sırada ismi bulunan bir mükellefin geçen yıl ne kadar vergi ödediğini, yıl içerisinde KDV ve geçici vergilerde hangi matrahı beyan ettiğini kontrol edememiş midir? Bakan bundan sonra bu kadronun kendisine hazırladığı hangi bilgilere güvenecek, hangilerine ise şüphe ile yaklaşacaktır? Dahası, hazırlanan bilgi ve beyanatı kontrol etmek için kimleri kullanacaktı
Zaman
Köşe Yazıları
13.05.2014
YusufKeleş-ZarrabınvergisinipazarcıAdnanTurgutödeyecekYusuf Keleş - Zarrabın vergisini pazarcı Adnan Turgut ödeyecek
Yusuf Keleş - Zarrab'ın vergisini pazarcı Adnan Turgut ödeyecek!
Zaman
13.05.2014
02:02
Türkiye, geçtiğimiz hafta ismi yanlışlıkla vergi rekortmenleri listesine giren mükellefi konuştu.Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı Türkiye’nin Gelir Vergisi rekortmenleri listesinde 54’üncü sırada yer alan Adnan Turgut, Antalya’da pazarcılara bez satan bir esnaf çıktı. Tabii olarak ilk anda herkes, kendi çapında küçük bir işletmesi olan bir kişinin nasıl olur da vergi rekortmeni olduğunu merak etti. Olay biraz araştırıldığında aslında Adnan Bey’in bu listeye girmesinde muhasebecisinin yaptığı hatanın sebep olduğu anlaşıldı. Hatta muhasebeci hatayı fark edip düzeltme beyannamesi vermiş, fakat yine de idare ilk 100 vergi rekortmenini açıklarken Adnan Bey’i listeden çıkarmayı unutmuş. Yolsuzluk operasyonunda tutuklanan, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan ve “Türkiye’nin cari açığının yüzde 15’ini karşıladım.” açıklaması yapan İran asıllı Reza Zarrab, rekortmenler listesinde yer almazken, küçük bir esnafın hatayla listeye dahil edildiğini duyduğumda ağzımdan ister istemez “Allah’ın sopası yok, bu kadar kişinin hakkını yerseniz olacağı buydu.” sözleri döküldü. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, AKP’nin siyasete dahil ettiği teknokratlardan birisi. Merrill Lynch’teki uzun ve başarılı çalışma döneminden sonra seçildiği milletvekilliği döneminde bir süre Hazine’den sorumlu devlet bakanlığı yaptı. Ekonomist bir yönetici olarak bu bakanlıkta başarılı bir dönem geçirdi. 2009 yılı ortalarında, maliye kökenli olmayan bir siyasi için bakanlık yapmanın çok zor olduğu Maliye’ye geçti. Güçlü bürokratik yapısı olan bu bakanlıkta kendisini kabul ettirmek için üniversite yıllarından tanıştığı arkadaşları ile çalışmayı tercih etti. Mevcut idarecilerle iletişimde sorun yaşamadı. Geldikten sonra bakanlıkta da üst düzey kadrolarda köklü değişiklikler yapmadı. Bu arada bakanlığı tanıdıkça, kendisine danışmanlık yapacak ‘A takımı’ kadrosunu kurmayı da ihmal etmedi. İsimlerini tek tek zikretmeyi gerek görmediğim bu kadrodaki bürokratlar, ülkenin en seçkin üniversitelerini bitirmiş, en prestijli mesleklerin giriş ve yeterlik sınavlarını derece ile geçmiş, yurtiçi ve yurtdışında yüksek lisanslarını tamamlamış ve daha önce bulundukları idarecilik hayatlarında başarılı çalışmalar yapmış kişilerden oluşuyordu. Bu kadronun hiçbir ferdi liyakat kriterleri dışında, belli bir tandanstan geldiği için seçilmedi. Bakanlıkta görülen başarılı grafiğin bu seçim titizliği sayesinde olduğunu en iyi Bakan Şimşek biliyordur. Maliye Bakanlığı’nın son dönemlerdeki başarılı çalışmalarının altında bu kadronun imzası var. İnsan kaynaklarında yaşanan büyük mağduriyetlerin giderilmesi, personel rotasyonunda hakkaniyetin uygulanması, verginin tabana yayılmasında atılan adımlar, çıkarılacak yeni düzenlemelerde mükellefin ve taşra birimlerinin fikrinin alınması, vergi kayıp ve kaçağı ile mücadelede gösterilen kararlılık hep bu kadronun eseri. Hükümetin bazı üyelerine yönelik cumhuriyet savcıları tarafından başlatılan yolsuzluk operasyonunun ardından intikam hissiyle devlet kademelerinde başlatılan tasfiyeler; en çok emniyet, adliye ve maliyeyi etkiledi. Bakan Şimşek geçtiğimiz hafta bir toplantıda Maliye’de, Hizmet Hareketi’ne yakın olanlara ilişkin gerekli tasfiyenin yapıldığını söyledi. Yaklaşık beş yıl boyunca 7 gün 24 saat esasına göre kendisine emek ve vakitlerini sunan bu insanlara karşı bakanın bu kadar vefasız davranması, diğer 4 bakanın karıştığı skandaldan sadece nitelik olarak farklı. Maliye Bakanı’nın skandalı insanlık, ayrımcılık ve saygısızlık skandalı, diğeri ise dört bakanın yolsuzluk skandalıdır. Ayrıca görevlerini, Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içinde, sıralı amirlerinin talimatı doğrultusunda yerine getiren ve getirmek zorunda olan bu insanları bu kadar kolay kategorize etmesi Sayın Bakan’ın uluslararası tecrübe ve imajına da yakışmamıştır. Tasfiyelerin yaşandığı dönemin ardından en basit açıklama olan vergi rekortmenleri listesinde yaşanan bariz hata, bakanlığın bundan sonraki tüm beyanatını şaibeli hale getirmiştir. Bütçe gelir, gider rakamları ve gerçekleşme verilerinden, vergi gelir tahminlerine kadar her türlü açıklama yeniden gözden geçirilmeye muhtaç hale gelmiştir.Muhasebeci de ‘paralelci’ mi?Beyan esasının geçerli olduğu mali sistemimizde mükellefin beyanının yok sayılamayacağı savunması da bu hatanın büyüklüğünü örtmez. Rekortmen listesini hazırlayan kadro, 54. sırada ismi bulunan bir mükellefin geçen yıl ne kadar vergi ödediğini, yıl içerisinde KDV ve geçici vergilerde hangi matrahı beyan ettiğini kontrol edememiş midir? Bakan bundan sonra bu kadronun kendisine hazırladığı hangi bilgilere güvenecek, hangilerine ise şüphe ile yaklaşacaktır? Dahası, hazırlanan bilgi ve beyanatı kontrol etmek için kimleri kullanacaktı
Zaman
Ana Sayfa
13.05.2014
YusufKeleş-ZarrabınvergisinipazarcıAdnanTurgutödeyecekYusuf Keleş - Zarrabın vergisini pazarcı Adnan Turgut ödeyecek
Ergin Ataman: Yabancı Kuralı Türk takımlarını Euroleague'de zorluyor
Zaman
11.05.2014
15:51
Ergin Ataman, Play-Off öncesi Galatasaray Basketbol Şubesi medya ekibine açıklamalarda bulundu. Galatasaray Liv Hospital Baş Antrenörü Ergin Ataman, Yabancı kuralı Türk takımlarını Euroleaguede zorluyor. dedi.Galatasaray Liv Hospital koçu Ergin Ataman, Beko Basketbol Ligi play - off karşılaşmaları öncesi Galatasaray Basketbol Şubesi Medya Ekibiyle röportaj gerçekleştirdi. Baş Antrenör Ergin Ataman, Euroleaguedeki performansları, takımın ve oyuncuların son durumları, Beko Basketbol Ligi play offları ve daha birçok konu hakkında açıklamalarda bulundu.İşte Ergin Atamanın röportajının detayları:Montepaschi Sienanın eski başkanı Fernando Minuccinin vergi kaçırması nedeniyle Montepaschi Sienanın faaliyetlerini durdurması ve gelecek sezon beşinci ligden ilerlemesi konuşuluyor. Bu durumda İtalyan ekibinin Euroleague A Lisansının da ellerinden alınması gündemde. A Lisans için Avrupa basınında da Galatasaray Liv Hospitalin ismi çok sık geçiyor. Sienada önemli işler başarmış bir isim olarak bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?Sienanın içine düştüğü durum üzücü. Benim gibi Siena tarihine mal olmuş, o tarihin başlangıcını yapmış bir insan için hakikaten çok üzücü. Çünkü son 10 yılda Siena, Avrupa Basketbolunun en parlak çıkışını yapan kulüp oldu. Fakat ana sponsoru olan Montepaschinin, İtalyanın yaşadığı ekonomik krizden en fazla etkilenen kurum olması ve oradaki bir takım aksaklıkların da takıma yansıdığını ve bunun sonucunda da, Sienanın çok mağdur olduğunu düşünüyorum.Bugünkü konumda Sienanın ligden ihraç edileceği söyleniyor. Siena A lisansını kaybetse de bu bence çok önemli bir şey değil. Bugün Euroleaguein amacı neydi? Avrupada NBA modeli bir basketbol ligi yaratmaktı. Nitekim bunu da başardı. Herkesin izlediği ve değer verdiği bir lig haline geldi. O zaman bu ligde Avrupadaki basketbola en fazla yatırım yapan, en çok ilgi duyulan, en çok taraftarı olan, atmosferi en güzel, en organize kulüplerin olması gerekiyor. Baktığımız zaman Galatasaray bunlardan bir tanesi. Hem organizasyonuyla, hem 25 milyon taraftarıyla, Galatasaray taraftarının basketbola olan ilgisiyle, Euroleague maçlarında yaratılan atmosferle, kulübün idari yapısındaki ciddiyetle, Galatasarayın aynı zamanda Barcelona ve Real Madrid gibi ciddi bir futbol kulübü olmasıyla ve hepsiyle birlikte Galatasaray Liv Hospitalin bu sezonki performansıyla Euroleaguein en iyi 8 takımı arasına girmesini topladığımız zaman Sienanın A lisansını kaybetmesi önemli değil. Zaten mantıken Galatasarayın Euroleaguein daimi kulüplerinden birisi olması gerekiyor. Euroleaguein lisans kriterlerinde daha esnek olması lazım. Bu açıdan Galatasarayın Euroleaguede A lisansı ile yer almasının Galatasaray basketboluna çok şey kazandıracağını ama Galatasaraydan da daha fazla Euroleaguein marka değerini arttıracağını düşünüyorum.Beşiktaş Milangaz sezonunu bir kenara bırakırsak genellikle takımlarınızda iki durum gözleniyor. Ya ligi domine edip Avrupada zorlanıyorsunuz, ya da Avrupada çok önemli işler yapıp ligde vites düşüklüğü yaşıyorsunuz. Bu durumu yabancı kuralıyla ne kadar ilişkilendirebiliriz?Euroleague o kadar zor ve Avrupanın en iyi oyuncularının oynadığı bir lig haline geldi ki takımlarda yabancı sınırlaması diye bir şey yok. Avrupada AB vatandaşlarına serbestlik var. En basit örneği için Barcelona serisine değinmemiz yeterli olacak. Onlarda sadece üç tane İspanyol vatandaşı bulunuyor. Yabancı oyuncularının hepsi üst düzey oyuncular. Türkiyede de üst düzey oyuncular var ama Galatasaray Liv Hospital, Anadolu Efes ve Fenerbahçe Ülkere dağılıyor. Ayriyeten Türkiyenin en üst düzey oyuncuları NBAde forma giyiyor. Yabancı kuralı Türk takımlarını Euroleaguede çok zorluyor. Sezon başında transfer yaparken bile bunu düşünerek planlama yapıyoruz. Barcelonadaki gibi tüm yabancılarını üst düzey alamıyorsun. Çünkü bir tanesi 12 kişinin dışında kalacak. Diğer ikisine maksimum 20 dakika süre verebiliyorsun. Bu da takımların dengesini bozuyor. Böyle olduğu zaman bir tercih yapmak zorunda kalıyorsun. Biz bu yıl kadromuzu Euroleague odaklı oluşturduk. Lige dönünce; 3+2 kuralından dolayı bazı zorluklar oluyor. Ben önümüzdeki günlerde Avrupadaki diğer federasyonların uyguladığı sisteme entegre olacağını düşünüyorum. Bu hem ligin kalitesini, hem oynanan basketbolun kalitesini hem de Milli Takıma gelecek olan oyuncuların kalitesini yükseltecektir.Altın jenerasyon olarak bahsedilen 95-96 oyuncularını bir araya toplayıp, VTB tarzı bir ligde oynatmak gibi bir hedefiniz vardı…Böyle bir projem var. Tek çözüm bu. Büyük takımlarda oyuncu yetiştirmek kolay değil, orada hedef kazanmak üzerine kurulu. Genç oyuncuların kazanacak anları oynamaları için de dakika almaları gerekiyor. Bu altın jenerasyonun tek bir takımda toplanıp üst düzey bir ligde yer almaları en ideal proje. Şartlar nasıl olur, kulüplerin buna yaklaşması
Zaman
Son Dakika
11.05.2014
ErginAtamanYabancıKuralıTürktakımlarınıEuroleaguedezorluyorErgin Ataman Yabancı Kuralı Türk takımlarını Euroleaguede zorluyor
‘Mutlu müslümanlar’ olay oldu
Zaman
11.05.2014
11:08
İngiltere’de yaşayan Müslümanların Pharrell Williams’ın ‘Happy’ adlı şarkısına çektikleri klip, üç haftada 1 buçuk milyonun üzerinde tıklandı. Çoğunluğun yüzünde gülümsemeye yol açan klibin kızdırdığı çevreler de var. Kadınların dans etmesini uygun bulmayanlarla, klibin Müslümanları sempatik gösterdiğini düşünen İslam karşıtları...Amerikalı rap’çi Pharrell Williams’ın ismiyle müsemma ‘Happy’ (mutlu) adlı şarkısına klip çekmek, son zamanların moda akımlarından. Dünyanın her yerinden sıradan insanların bir araya gelerek ‘mutluluk’ pozu verdiği klibin amatöründen profesyoneline versiyonları mevcut. Sosyal paylaşım sitelerinde dolaşan görüntüler epeyce ilgi görüyor. Ancak içlerinden biri diğerlerinden çok daha fazla dikkat çekiyor. İngiltere’de bir grup Müslüman’ın dans edip şarkı söylediği klip tıklanma rekorları kırarken bazı tartışmaları da beraberinde getirdi. İngiltere’deki aşırı sağcı grupların Müslümanları fazla sempatik gösterdiği gerekçesiyle eleştirdiği görüntüler, bazı Müslüman gruplar tarafından da doğrudan ‘haram’ nitelendirmesiyle itham edildi. Sebebi, özellikle kadınların İslam’a uygun olmayan şekilde dans etmeleri, şarkı söylemeleri. Her millet ve ırktan Müslüman’ın genç-yaşlı, çoluk çocuk, siyah-beyaz, örtülü-örtüsüz yer aldıkları video, ‘Happy British Muslims’ adını taşıyor. Yani ‘Mutlu İngiliz Müslümanlar’. Yayınlanmasının üzerinden üç hafta geçerken YouTube’da tıklanma sayısı bir buçuk milyonu aştı. Genelde çok olumlu tepkiler alan çalışmanın ardından dünyanın farklı ülkelerindeki Müslümanlar da kamera karşısına çıkıyor. Önce ABD, ardından Almanya’daki Müslümanlar, izleyenlerin yüzünde gülümseme oluşturacak görüntüler veriyor. Eleştiren çevreler de boş durmayıp klibin tamamen erkeklerden oluşan ‘helal’ versiyonunu çekmiş.Klibin arkasında kendilerine ‘The Honesty Policy’ adını veren bir grup genç var. En az çektikleri klip kadar nev-i şahsına münhasır olan grup, ‘Kimsiniz siz?’ dışındaki bütün sorularımızı içtenlikle cevapladı. Tamamen anonim kalmayı tercih eden grup üyeleri, klibin bu kadar ilgi çekeceğini hiç tahmin etmemiş: “Çok fazla insanın izleyeceğini biliyorduk ama 1 buçuk milyon tıklanma sayısını aşacağını düşünmemiştik. Büyük sürpriz oldu bizim için.” Müslümanlar ve mutlulukla ilgili bir şeyin bu kadar popüler olmasının kendileri için cesaret verici olduğunu söyleyen ‘genç Müslümanlar’, olumlu tepkilere olumsuzlardan daha fazla önem veriyor. Müslümanların tartışmasını çok olumlu bulmakla birlikte grup olarak videodan ilham alan, etkilenen kişilerin tepkilerine odaklanıyorlarmış ayrıca. Güzel tepkiler aldıklarını anlatan İngiliz Müslüman gençler, video sayesinde bazı Müslümanların sonunda gerçekten bir Müslüman topluluğuna ait olduklarını hissettiklerini ve bakış açılarının değiştiğini söylediklerini aktarıyor. Bunu çok önemli buluyorlar. Nedenini kendileri söylesin: “Bir tek video insanların bu şekilde hissetmelerine yardımcı oluyorsa, daha başka neler yapabileceğimizi siz düşünün.”‘Kendimi müslümanlıkla bağdaştırdım’ Klibe aldıkları olumlu tepkiler, ‘izlerken kendimi gülümsemekten alıkoyamıyorum’ gibi basit ifadelerden “Ben sonradan Müslüman oldum ve ilk defa kendimi gerçekten bağdaştırdığım bir şey izliyorum.” gibi daha derin ifadelere kadar uzanıyor. Olumsuz tepkiler ise dans ve müziğin haram olduğuna inanan çevrelerden geliyormuş. Klipte rol alan kişilerin birçoğunun Müslüman topluluğun önde gelen isimleri olmakla birlikte sıradan insanların da olduğunu söyleyen grup üyeleri, etnik köken bakımından da çok çeşitli olduklarını belirtiyor.Neden anonim kalmayı tercih ettiklerine ve neler yaptıklarına gelince onu da kendilerinden dinleyelim: “Bizler dünyanın farklı ülkelerinden Müslüman gençleriz. Çoğumuz İngiltere’de yaşıyoruz. Anonim kalmak istedik çünkü insanlara örnek olarak sunulan çok sayıda sembol isim var zaten. İnsanların takip ettiği, örnek aldığı birçok kişilik var. Buna saygı duyuyoruz fakat herhangi bir kişiye bağlanmayı tercih etmeyen Müslümanların sayısı da çok fazla. Bizler düşüncelerin birlikteliğine inanıyoruz ve bunun için de bir yüze ya da isme gerek yok.”‘Bu kadar ciddiye alınmasına şaşırdım’Eşiyle birlikte klipte yer alan Kübra Gümüşay, ‘Mutlu İngiliz Müslümanlar’ arasındaki iki Türk’ten biri. Aslında Gümüşay, Almanya doğumlu ancak üniversite için gittiği İngiltere’ye yerleşmiş yıllar önce. Eşiyle birlikte Oxford’da yaşayan Gümüşay, bir yandan gazetecilik yapıyor bir yandan da Oxford Üniversitesi’nde sosyal medya danışmanılığı görevinde bulunuyor. Gümüşay, kendisine ilk teklif geldiğinde kısa süreli bir çekingenlik yaş
Zaman
En Çok Okunan
11.05.2014
‘Mutlumüslümanlar’olayoldu‘Mutlu müslümanlar’ olay oldu
Ahmet Çakır - İspanya nasıl başardı?
Zaman
11.05.2014
02:10
İspanya futbolunun son yıllarda gerçekleştirdiği büyük atılımda elbette ki bu alanda temel sorunların çözümünün yanında değişen hakem yorumunun önemli bir payı var. Bu ülkedeki hakemlik anlayışı, “futbol erkek oyunudur” diye güce dayalı kapışmayı reddedip oynamak isteyene prim veren yöne evrildi.Geçen haftaki yazısında Okay Karacan kardeşim İspanyolların Avrupa Kupalarında özellikle son 10 yılda yeniden yükselen egemenliklerine dikkat çekmişti. Nasıl çekmesin, bu sezon da iki kupanın yarı finalindeki 4 takımın 3’ü İspanyol’du. Yine Karacan’ın verdiği rakamlara göre “10 yılda, iki turnuvada yarı final oynama sayılarını bir kenara yazarsak 80 takımın 24’ü İspanya’dan…”İspanya’nın son dönemdeki yükselişi sadece kulüp bazında kalsa biraz kuşkuyla bakılabilir, “Kardeşim, bu iş paraya bakıyor, dünyanın en iyi futbolcuları gidip La Liga’da oynuyor” gibisinden itirazlarda bulunulabilirdi ama öyle değil. Boğalar son dönemde Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası’ndaki başarılarıyla da toplam bir kalite yükselişi ortaya koyup ürünlerini devşiriyor.İspanyollarla birlikte İngilizler, Almanlar ve İtalyanlar Avrupa zirvelerini paylaşıyor. Arada bir Fransa’ya da birşeyler düştüğü oluyor ama onlar Portekiz ve Hollanda’nın atakları karşısında 5.likteki yerlerini korumakta zorlanabiliyor. Onları yerlerinden etmek kolay görünmüyor ama ilk 5 içindeki değişimleri incelemek bile öğretici olabiliyor.“Bunda ne var? Zaten hep böyle değil miydi? Bizi niye ilgilendirsin?” gibi sorular gelebilir akıllara. Kuşkusuz bizi çok yakından ilgilendiren yanları var bu işin. O zirvelerden birine 1 kez Galatasaray’la ulaşabildik, yarı finale de yine 1 kez Fenerbahçe ile erişebildik. (Haksızlık olmasın, Göztepe’nin de Fuar Şehirleri Kupası’nda 1 yarı finali var.)Harcanan paralarla elde edilen -daha doğrusu edilemeyen- başarı konusunda bir değerlendirme yapılsa ilginç sonuçlar çıkabilirdi ortaya. Fakat asıl üzerinde durmak istediğimiz konu bu değil. Biz onların neyi nasıl yaptıklarına filan kulak asmadan kendi bildiğimizi okumayı sürdürüyoruz. Bu alanda bilinen ve bilinmeyen bütün meseleler yazımızın konusu değil. Altyapı sorunları, yapısal farklılıklar, kaynak yetersizliği, bunları kullanma beceriksizliği filan hepsi bir yana gözümüzün önündeki bazı durumları doğru değerlendiremeyişimiz insanı şaşkına çeviriyor. Örneğin, gazete, radyo ve televizyonlarda saatlerce, günlerce, haftalarca, aylarca futbol konuşuluyor ama bunlar arasında derde deva olabilecek pek az nokta bulunuyor.‘Yapılamayan hareketler’ futboluBatıda oynanan futbolla bizdeki arasında çok net bir ayırım var. Onların futbolu “yapılabilen hareketlerden” oluşuyor. Bizimkinde ise yapılamayan hareketlerin ardından çıkan kavga-dövüş “mücadele” olarak adlandırılıp kutsanıyor. Evet, futbolumuz pek kaliteli değil ama iyi mücadele ediyoruz, gibi bir sonuca varılıyor. Peki, bu bizi nereye götürüyor?Yapılabilen hareketler ne demek? Çok basit. Özellikle İspanya’da oynanan futbolda oyuncuların takım halinde oynama becerileri de kişisel nitelikleri de en üst seviyede. Küme düşme çizgisindeki iki takımın maçında bizim Ziraat Türkiye Kupası finalinden katbekat fazla futbol güzelliği görebiliyorsunuz. Son derece gelişmiş bir takım oyununun yanında çok iyi paslar, nefis çalımlar, müthiş şutlar gibi daha bir yığın güzellik var her maçta. Bunların savunması da en iyi biçimde yapılıyor.Bizde zirveye oynayan takımlardaki pek çok oyuncunun takım halinde oynayabilme becerilerinin düşüklüğü, taktik anlayışın yetersizliği yanında kişisel top kontrol etme, şut atma, kafa vurma, pas verme, çalım atma gibi fundamentallarında insanı şaşkına çevirecek eksikler var. Ülkenin milli takımında sürekli yer alan oyuncuların büyük bölümünün topa vurmayı bilmediğini Sepp Piontek söylemişti. Bugün de durumun çok farklı olduğu söylenemez. Zaten yurtdışı kökenli oyuncuların yadırganacak kadar çok tercih edilmesinin nedeni de bu. Onlar temel eğitimlerini iyi alıyor, bunları öğreniyorlar.İspanyol hakemlerin farkıİspanya’da oynanan futbolun çok dikkat çekici bir yanı, hakemlerin oynamak isteyen tarafa verdiği prim. “Bir ülkenin futbolunu düzeltmek için işe önce hakemlerden başlamalısınız” gibisinden bir söz hatırlıyorum. İspanya’daki hakemlik anlayışı bunu kanıtlıyor. Elbette ki yıldız futbolcuları korumayı da biliyorlar. Örneğin, Messi İtalya’da oynasa sezonun yarıdan fazlasını sakat geçirebilirdi. İspanya’da buna izin verilmiyor.Futbolculuk döneminde kendisi ‘kazma’ tabir edilen safta yer alanların, bugün sanki fikir adamı olmuş gibi ortaya çıkıp ‘Ne demek yıldız futbolcuyu korumak?’ gibisinden laflar edip herkesi inandırabildiklerine tanıklık ed
Zaman
Köşe Yazıları
11.05.2014
AhmetÇakır-İspanyanasılbaşardı?Ahmet Çakır - İspanya nasıl başardı?
Ahmet Çakır - İspanya nasıl başardı?
Zaman
11.05.2014
02:03
Geçen haftaki yazısında Okay Karacan kardeşim İspanyolların Avrupa Kupalarında özellikle son 10 yılda yeniden yükselen egemenliklerine dikkat çekmişti. Nasıl çekmesin, bu sezon da iki kupanın yarı finalindeki 4 takımın 3’ü İspanyol’du. Yine Karacan’ın verdiği rakamlara göre “10 yılda, iki turnuvada yarı final oynama sayılarını bir kenara yazarsak 80 takımın 24’ü İspanya’dan…”İspanya’nın son dönemdeki yükselişi sadece kulüp bazında kalsa biraz kuşkuyla bakılabilir, “Kardeşim, bu iş paraya bakıyor, dünyanın en iyi futbolcuları gidip La Liga’da oynuyor” gibisinden itirazlarda bulunulabilirdi ama öyle değil. Boğalar son dönemde Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası’ndaki başarılarıyla da toplam bir kalite yükselişi ortaya koyup ürünlerini devşiriyor.İspanyollarla birlikte İngilizler, Almanlar ve İtalyanlar Avrupa zirvelerini paylaşıyor. Arada bir Fransa’ya da birşeyler düştüğü oluyor ama onlar Portekiz ve Hollanda’nın atakları karşısında 5.likteki yerlerini korumakta zorlanabiliyor. Onları yerlerinden etmek kolay görünmüyor ama ilk 5 içindeki değişimleri incelemek bile öğretici olabiliyor.“Bunda ne var? Zaten hep böyle değil miydi? Bizi niye ilgilendirsin?” gibi sorular gelebilir akıllara. Kuşkusuz bizi çok yakından ilgilendiren yanları var bu işin. O zirvelerden birine 1 kez Galatasaray’la ulaşabildik, yarı finale de yine 1 kez Fenerbahçe ile erişebildik. (Haksızlık olmasın, Göztepe’nin de Fuar Şehirleri Kupası’nda 1 yarı finali var.)Harcanan paralarla elde edilen -daha doğrusu edilemeyen- başarı konusunda bir değerlendirme yapılsa ilginç sonuçlar çıkabilirdi ortaya. Fakat asıl üzerinde durmak istediğimiz konu bu değil. Biz onların neyi nasıl yaptıklarına filan kulak asmadan kendi bildiğimizi okumayı sürdürüyoruz. Bu alanda bilinen ve bilinmeyen bütün meseleler yazımızın konusu değil. Altyapı sorunları, yapısal farklılıklar, kaynak yetersizliği, bunları kullanma beceriksizliği filan hepsi bir yana gözümüzün önündeki bazı durumları doğru değerlendiremeyişimiz insanı şaşkına çeviriyor. Örneğin, gazete, radyo ve televizyonlarda saatlerce, günlerce, haftalarca, aylarca futbol konuşuluyor ama bunlar arasında derde deva olabilecek pek az nokta bulunuyor.‘Yapılamayan hareketler’ futboluBatıda oynanan futbolla bizdeki arasında çok net bir ayırım var. Onların futbolu “yapılabilen hareketlerden” oluşuyor. Bizimkinde ise yapılamayan hareketlerin ardından çıkan kavga-dövüş “mücadele” olarak adlandırılıp kutsanıyor. Evet, futbolumuz pek kaliteli değil ama iyi mücadele ediyoruz, gibi bir sonuca varılıyor. Peki, bu bizi nereye götürüyor?Yapılabilen hareketler ne demek? Çok basit. Özellikle İspanya’da oynanan futbolda oyuncuların takım halinde oynama becerileri de kişisel nitelikleri de en üst seviyede. Küme düşme çizgisindeki iki takımın maçında bizim Ziraat Türkiye Kupası finalinden katbekat fazla futbol güzelliği görebiliyorsunuz. Son derece gelişmiş bir takım oyununun yanında çok iyi paslar, nefis çalımlar, müthiş şutlar gibi daha bir yığın güzellik var her maçta. Bunların savunması da en iyi biçimde yapılıyor.Bizde zirveye oynayan takımlardaki pek çok oyuncunun takım halinde oynayabilme becerilerinin düşüklüğü, taktik anlayışın yetersizliği yanında kişisel top kontrol etme, şut atma, kafa vurma, pas verme, çalım atma gibi fundamentallarında insanı şaşkına çevirecek eksikler var. Ülkenin milli takımında sürekli yer alan oyuncuların büyük bölümünün topa vurmayı bilmediğini Sepp Piontek söylemişti. Bugün de durumun çok farklı olduğu söylenemez. Zaten yurtdışı kökenli oyuncuların yadırganacak kadar çok tercih edilmesinin nedeni de bu. Onlar temel eğitimlerini iyi alıyor, bunları öğreniyorlar.İspanyol hakemlerin farkıİspanya’da oynanan futbolun çok dikkat çekici bir yanı, hakemlerin oynamak isteyen tarafa verdiği prim. “Bir ülkenin futbolunu düzeltmek için işe önce hakemlerden başlamalısınız” gibisinden bir söz hatırlıyorum. İspanya’daki hakemlik anlayışı bunu kanıtlıyor. Elbette ki yıldız futbolcuları korumayı da biliyorlar. Örneğin, Messi İtalya’da oynasa sezonun yarıdan fazlasını sakat geçirebilirdi. İspanya’da buna izin verilmiyor.Futbolculuk döneminde kendisi ‘kazma’ tabir edilen safta yer alanların, bugün sanki fikir adamı olmuş gibi ortaya çıkıp ‘Ne demek yıldız futbolcuyu korumak?’ gibisinden laflar edip herkesi inandırabildiklerine tanıklık edenleriniz vardır. Yıldız oyuncu tekme atmaz, futbol oynar. Onu durdurmak isteyen tekmeye başvurur. Bunun önlenmesi şarttır, yoksa futbol ölür. Adı da sözünü ettiğimiz kavramdır. Bu kadar basit!İspanyol hakemler kimseye haksızlık yapmıyor; top kimdeyse onun oynamasına izin veriyor. Bu da topla oynayabilme bec
Zaman
Ana Sayfa
11.05.2014
AhmetÇakır-İspanyanasılbaşardı?Ahmet Çakır - İspanya nasıl başardı?
‘Mutlu müslümanlar’ olay oldu
Zaman
11.05.2014
02:03
İngiltere’de yaşayan Müslümanların Pharrell Williams’ın ‘Happy’ adlı şarkısına çektikleri klip, üç haftada 1 buçuk milyonun üzerinde tıklandı. Çoğunluğun yüzünde gülümsemeye yol açan klibin kızdırdığı çevreler de var. Kadınların dans etmesini uygun bulmayanlarla, klibin Müslümanları sempatik gösterdiğini düşünen İslam karşıtları...Amerikalı rap’çi Pharrell Williams’ın ismiyle müsemma ‘Happy’ (mutlu) adlı şarkısına klip çekmek, son zamanların moda akımlarından. Dünyanın her yerinden sıradan insanların bir araya gelerek ‘mutluluk’ pozu verdiği klibin amatöründen profesyoneline versiyonları mevcut. Sosyal paylaşım sitelerinde dolaşan görüntüler epeyce ilgi görüyor. Ancak içlerinden biri diğerlerinden çok daha fazla dikkat çekiyor. İngiltere’de bir grup Müslüman’ın dans edip şarkı söylediği klip tıklanma rekorları kırarken bazı tartışmaları da beraberinde getirdi. İngiltere’deki aşırı sağcı grupların Müslümanları fazla sempatik gösterdiği gerekçesiyle eleştirdiği görüntüler, bazı Müslüman gruplar tarafından da doğrudan ‘haram’ nitelendirmesiyle itham edildi. Sebebi, özellikle kadınların İslam’a uygun olmayan şekilde dans etmeleri, şarkı söylemeleri. Her millet ve ırktan Müslüman’ın genç-yaşlı, çoluk çocuk, siyah-beyaz, örtülü-örtüsüz yer aldıkları video, ‘Happy British Muslims’ adını taşıyor. Yani ‘Mutlu İngiliz Müslümanlar’. Yayınlanmasının üzerinden üç hafta geçerken YouTube’da tıklanma sayısı bir buçuk milyonu aştı. Genelde çok olumlu tepkiler alan çalışmanın ardından dünyanın farklı ülkelerindeki Müslümanlar da kamera karşısına çıkıyor. Önce ABD, ardından Almanya’daki Müslümanlar, izleyenlerin yüzünde gülümseme oluşturacak görüntüler veriyor. Eleştiren çevreler de boş durmayıp klibin tamamen erkeklerden oluşan ‘helal’ versiyonunu çekmiş.Klibin arkasında kendilerine ‘The Honesty Policy’ adını veren bir grup genç var. En az çektikleri klip kadar nev-i şahsına münhasır olan grup, ‘Kimsiniz siz?’ dışındaki bütün sorularımızı içtenlikle cevapladı. Tamamen anonim kalmayı tercih eden grup üyeleri, klibin bu kadar ilgi çekeceğini hiç tahmin etmemiş: “Çok fazla insanın izleyeceğini biliyorduk ama 1 buçuk milyon tıklanma sayısını aşacağını düşünmemiştik. Büyük sürpriz oldu bizim için.” Müslümanlar ve mutlulukla ilgili bir şeyin bu kadar popüler olmasının kendileri için cesaret verici olduğunu söyleyen ‘genç Müslümanlar’, olumlu tepkilere olumsuzlardan daha fazla önem veriyor. Müslümanların tartışmasını çok olumlu bulmakla birlikte grup olarak videodan ilham alan, etkilenen kişilerin tepkilerine odaklanıyorlarmış ayrıca. Güzel tepkiler aldıklarını anlatan İngiliz Müslüman gençler, video sayesinde bazı Müslümanların sonunda gerçekten bir Müslüman topluluğuna ait olduklarını hissettiklerini ve bakış açılarının değiştiğini söylediklerini aktarıyor. Bunu çok önemli buluyorlar. Nedenini kendileri söylesin: “Bir tek video insanların bu şekilde hissetmelerine yardımcı oluyorsa, daha başka neler yapabileceğimizi siz düşünün.”‘Kendimi müslümanlıkla bağdaştırdım’ Klibe aldıkları olumlu tepkiler, ‘izlerken kendimi gülümsemekten alıkoyamıyorum’ gibi basit ifadelerden “Ben sonradan Müslüman oldum ve ilk defa kendimi gerçekten bağdaştırdığım bir şey izliyorum.” gibi daha derin ifadelere kadar uzanıyor. Olumsuz tepkiler ise dans ve müziğin haram olduğuna inanan çevrelerden geliyormuş. Klipte rol alan kişilerin birçoğunun Müslüman topluluğun önde gelen isimleri olmakla birlikte sıradan insanların da olduğunu söyleyen grup üyeleri, etnik köken bakımından da çok çeşitli olduklarını belirtiyor.Neden anonim kalmayı tercih ettiklerine ve neler yaptıklarına gelince onu da kendilerinden dinleyelim: “Bizler dünyanın farklı ülkelerinden Müslüman gençleriz. Çoğumuz İngiltere’de yaşıyoruz. Anonim kalmak istedik çünkü insanlara örnek olarak sunulan çok sayıda sembol isim var zaten. İnsanların takip ettiği, örnek aldığı birçok kişilik var. Buna saygı duyuyoruz fakat herhangi bir kişiye bağlanmayı tercih etmeyen Müslümanların sayısı da çok fazla. Bizler düşüncelerin birlikteliğine inanıyoruz ve bunun için de bir yüze ya da isme gerek yok.”‘Bu kadar ciddiye alınmasına şaşırdım’Eşiyle birlikte klipte yer alan Kübra Gümüşay, ‘Mutlu İngiliz Müslümanlar’ arasındaki iki Türk’ten biri. Aslında Gümüşay, Almanya doğumlu ancak üniversite için gittiği İngiltere’ye yerleşmiş yıllar önce. Eşiyle birlikte Oxford’da yaşayan Gümüşay, bir yandan gazetecilik yapıyor bir yandan da Oxford Üniversitesi’nde sosyal medya danışmanılığı görevinde bulunuyor. Gümüşay, kendisine ilk teklif geldiğinde kısa süreli bir çekingenlik yaş
Zaman
Ana Sayfa
11.05.2014
‘Mutlumüslümanlar’olayoldu‘Mutlu müslümanlar’ olay oldu
Çocuk kaçırma olaylarına sorumluluklar ve ihmaller açısından bir bakış
Zaman
10.05.2014
02:19
Türkiye, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kaçırılan, bunun sonucu olarak cinsel ve fiziksel şiddete ve işkenceye maruz bırakılarak öldürülen çocuk haberleriyle geçirdi.Devlet kuruluşlarından alınan verilerle 2008 yılından bu yana kaçırılan çocuk sayısı 27 bini geçmiş durumda. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam’ın son demecinde geçen, “Annelere çok basit bir şey öğretebilirim. Çocuklara çığlık atmayı öğretmeleri gerekiyor. İstemedikleri bir durumla karşılaştıklarında çocuklarımızın çığlık atması gerekiyor etrafı haberdar edebilmeleri için. Bu bir savunma değil. ‘Aman çocuğum sessiz ol’ diye yetiştirdiğimiz çocuklardan bahsediyoruz. Hayır, çocuklar ses çıkarmalı.” şeklindeki açıklamaları çocuk kaçırma olaylarının genellikle yabancılar tarafından planlandığı şeklinde bir öngörü olduğunu gösteriyor. Gerçek böyle mi? Dünyada çocuk kaçırma ile ilgili istatistikleri düzenli olarak tutan bir ülke olan Amerika’da yapılan birçok araştırmada çocuk kaçırma olaylarında faillerin en az % 75’inin çocukları tanıyan aileden veya arkadaş çevresinden bir kimse olduğunu ve yabancılar tarafından kaçırılan çocukların zarar görme ihtimalinin de diğer gruba göre aslında düşük olduğunu gösteriyor. Bu sarsıcı istatistik bize ne anlatıyor? Çocuklarımıza çığlık atmayı öğretsek de çocuklarımızın kendilerini ismen tanıyan bir büyüğe güvenerek rahatlıkla onunla gitmeleri mümkün. Peki devlet ne yapmalı? Aileler ne yapmalı? Ve çocuklar ne yapabilir? KAÇIRILMA OLAYLARININ ÇOĞU, ÇOCUKLARIN YALNIZ BIRAKILMASINDAN KAYNAKLANIYORÇocuk kaçırma olaylarına ve çocukların maruz kaldıkları kaza ile ölüm olaylarına baktığımızda birçok olaydaki ortak yönün çocukların evde veya dışarıda yalnız bırakılması olduğu anlaşılır. 7 aylıkken bakıcımın evinde kendisi tarafından yalnız bırakılmam sonucu emekleyerek küçük bir sokak geçip kendi apartmanımızın önüne gelmiş ve orada ağlamaya başlamış olmam annem tarafından yıllarca anlatılan şaşırtıcı bir olay olması haricinde büyükler tarafından yalnız bırakılan çocuk psikolojisine de bir örnek. Bu çocukların önünde iki seçenek var: Birincisi, evde bulunan ve büyükler varken kullanılmasına izin verilmeyen büyüleyici malzemelerle oynamak, bu döküldüğünde dumanlar çıkaran esrarengiz tuz ruhu, çakıldığında renkli ateş çıkaran çakmak ya da manzarası çok güzel olan ve uçma denemeleri yapılmak için bekleyen balkon olabilir. Özellikle 2 ve 7 yaş arası, çocuklar için etraflarındaki her şeyin anlamını ve kullanma biçimlerini keşfettiği ve incelediği bir yaştır. Dolayısıyla 9-10 yaş öncesi bir çocuğun evde bırakılması daima bir felakete davet çıkarabilecek bir olaydır. İkinci seçenek ise kendini güvende hissetmeyerek, hareketin ve başka insanların olduğu bir ortamda bulunma isteğidir. Bu seçeneği tercih eden bir çocuk ise maalesef annesi pazara gittikten sonra yalnız başına kaldığı için parkta oynamaya gitmek isteyen Gizem Akdeniz’in yaşadığı trajedide olduğu gibi başka insanlara katılmak ister. Parkta kendisini koruyan başka bir büyük olmadığı için önceden tanıdığı birisinin teklifine kolaylıkla evet diyecektir. Dolayısıyla, 7-8 yaş üstü çocuklara yabancılara karşı tedbir alma eğitimi kolayca verilebileceği halde, 7-8 yaş altı çocukları korumak için aileler ve devlet çocuk gelişimini göz önüne alarak farklı tedbirler geliştirmelidir. Bu konuyu biraz daha irdelemek gerekiyor.Çocukların hayatındaki ilk 7 yıl büyüklere genel olarak güven besledikleri, saygı ve itaat gibi kurallara kayıtsız şartsız uymayı normal gördükleri ve çelişkili davranışları kolay kavrayamayacakları bir dönemdir. 7 yaş altındaki çocuklar, ayrıca insanların niyetlerinin başka olabileceğine veya daha önce iyi olarak tanıdıkları bir insanın kötülük yapabileceğine ihtimal veremezler. Çocuklara her ne kadar kendini korumaları gerektiği öğretilse bile, kendini tanıyan bir insan tarafından “annelerine götürüleceklerini” düşünen çocuklar, faile ellerinden geldiği kadar destek olabilir. Ayrıca çocukların ruh dünyasından haberdar olan suçlular, bir sakat veya yaşlı gibi davranıp çocukların yardım etme hissinden istifade edebilir ve kaçırma olayında çocuk işbirliğini sağlayabilir. Dolayısıyla çocuklara kendini savunma, çığlık atma, koşma gibi tedbirler öğretilmiş olsa bile, mantığın farklı çalıştığı ilk 7-8 yılda bu yöntemler etkili olmayabilir. Çocukları tehlikelerden haberdar etme konusunda dikkat edilmesi gereken başka bir nokta da, 7-8 yaş altı çocukların bu konuda çok ve detaylı uyarılmasının çocukların ruh dünyasında “kaçırılma” korkusu yerleştirebileceği gerçeğidir. Bu durumun tek çaresi, çocukların daima bir büyükle ve güvenilen bir ortamda bulunması ve asla yalnız veya kendisinden daha küçük çocuklarla bırakılmamasıdır. Bu konuda devlet de ayrıntılı yasal düzenlemelerle çocukların korunması için ailelere sorumluluk yükl
Zaman
Yorum
10.05.2014
ÇocukkaçırmaolaylarınasorumluluklarveihmalleraçısındanbirbakışÇocuk kaçırma olaylarına sorumluluklar ve ihmaller açısından bir bakış
Çocuk kaçırma olaylarına sorumluluklar ve ihmaller açısından bir bakış
Zaman
10.05.2014
02:03
Türkiye, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kaçırılan, bunun sonucu olarak cinsel ve fiziksel şiddete ve işkenceye maruz bırakılarak öldürülen çocuk haberleriyle geçirdi.Devlet kuruluşlarından alınan verilerle 2008 yılından bu yana kaçırılan çocuk sayısı 27 bini geçmiş durumda. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam’ın son demecinde geçen, “Annelere çok basit bir şey öğretebilirim. Çocuklara çığlık atmayı öğretmeleri gerekiyor. İstemedikleri bir durumla karşılaştıklarında çocuklarımızın çığlık atması gerekiyor etrafı haberdar edebilmeleri için. Bu bir savunma değil. ‘Aman çocuğum sessiz ol’ diye yetiştirdiğimiz çocuklardan bahsediyoruz. Hayır, çocuklar ses çıkarmalı.” şeklindeki açıklamaları çocuk kaçırma olaylarının genellikle yabancılar tarafından planlandığı şeklinde bir öngörü olduğunu gösteriyor. Gerçek böyle mi? Dünyada çocuk kaçırma ile ilgili istatistikleri düzenli olarak tutan bir ülke olan Amerika’da yapılan birçok araştırmada çocuk kaçırma olaylarında faillerin en az % 75’inin çocukları tanıyan aileden veya arkadaş çevresinden bir kimse olduğunu ve yabancılar tarafından kaçırılan çocukların zarar görme ihtimalinin de diğer gruba göre aslında düşük olduğunu gösteriyor. Bu sarsıcı istatistik bize ne anlatıyor? Çocuklarımıza çığlık atmayı öğretsek de çocuklarımızın kendilerini ismen tanıyan bir büyüğe güvenerek rahatlıkla onunla gitmeleri mümkün. Peki devlet ne yapmalı? Aileler ne yapmalı? Ve çocuklar ne yapabilir? KAÇIRILMA OLAYLARININ ÇOĞU, ÇOCUKLARIN YALNIZ BIRAKILMASINDAN KAYNAKLANIYORÇocuk kaçırma olaylarına ve çocukların maruz kaldıkları kaza ile ölüm olaylarına baktığımızda birçok olaydaki ortak yönün çocukların evde veya dışarıda yalnız bırakılması olduğu anlaşılır. 7 aylıkken bakıcımın evinde kendisi tarafından yalnız bırakılmam sonucu emekleyerek küçük bir sokak geçip kendi apartmanımızın önüne gelmiş ve orada ağlamaya başlamış olmam annem tarafından yıllarca anlatılan şaşırtıcı bir olay olması haricinde büyükler tarafından yalnız bırakılan çocuk psikolojisine de bir örnek. Bu çocukların önünde iki seçenek var: Birincisi, evde bulunan ve büyükler varken kullanılmasına izin verilmeyen büyüleyici malzemelerle oynamak, bu döküldüğünde dumanlar çıkaran esrarengiz tuz ruhu, çakıldığında renkli ateş çıkaran çakmak ya da manzarası çok güzel olan ve uçma denemeleri yapılmak için bekleyen balkon olabilir. Özellikle 2 ve 7 yaş arası, çocuklar için etraflarındaki her şeyin anlamını ve kullanma biçimlerini keşfettiği ve incelediği bir yaştır. Dolayısıyla 9-10 yaş öncesi bir çocuğun evde bırakılması daima bir felakete davet çıkarabilecek bir olaydır. İkinci seçenek ise kendini güvende hissetmeyerek, hareketin ve başka insanların olduğu bir ortamda bulunma isteğidir. Bu seçeneği tercih eden bir çocuk ise maalesef annesi pazara gittikten sonra yalnız başına kaldığı için parkta oynamaya gitmek isteyen Gizem Akdeniz’in yaşadığı trajedide olduğu gibi başka insanlara katılmak ister. Parkta kendisini koruyan başka bir büyük olmadığı için önceden tanıdığı birisinin teklifine kolaylıkla evet diyecektir. Dolayısıyla, 7-8 yaş üstü çocuklara yabancılara karşı tedbir alma eğitimi kolayca verilebileceği halde, 7-8 yaş altı çocukları korumak için aileler ve devlet çocuk gelişimini göz önüne alarak farklı tedbirler geliştirmelidir. Bu konuyu biraz daha irdelemek gerekiyor.Çocukların hayatındaki ilk 7 yıl büyüklere genel olarak güven besledikleri, saygı ve itaat gibi kurallara kayıtsız şartsız uymayı normal gördükleri ve çelişkili davranışları kolay kavrayamayacakları bir dönemdir. 7 yaş altındaki çocuklar, ayrıca insanların niyetlerinin başka olabileceğine veya daha önce iyi olarak tanıdıkları bir insanın kötülük yapabileceğine ihtimal veremezler. Çocuklara her ne kadar kendini korumaları gerektiği öğretilse bile, kendini tanıyan bir insan tarafından “annelerine götürüleceklerini” düşünen çocuklar, faile ellerinden geldiği kadar destek olabilir. Ayrıca çocukların ruh dünyasından haberdar olan suçlular, bir sakat veya yaşlı gibi davranıp çocukların yardım etme hissinden istifade edebilir ve kaçırma olayında çocuk işbirliğini sağlayabilir. Dolayısıyla çocuklara kendini savunma, çığlık atma, koşma gibi tedbirler öğretilmiş olsa bile, mantığın farklı çalıştığı ilk 7-8 yılda bu yöntemler etkili olmayabilir. Çocukları tehlikelerden haberdar etme konusunda dikkat edilmesi gereken başka bir nokta da, 7-8 yaş altı çocukların bu konuda çok ve detaylı uyarılmasının çocukların ruh dünyasında “kaçırılma” korkusu yerleştirebileceği gerçeğidir. Bu durumun tek çaresi, çocukların daima bir büyükle ve güvenilen bir ortamda bulunması ve asla yalnız veya kendisinden daha küçük çocuklarla bırakılmamasıdır. Bu konuda devlet de ayrıntılı yasal düzenlemelerle çocukların korunması için ailelere sorumluluk yükl
Zaman
Ana Sayfa
10.05.2014
ÇocukkaçırmaolaylarınasorumluluklarveihmalleraçısındanbirbakışÇocuk kaçırma olaylarına sorumluluklar ve ihmaller açısından bir bakış
Seattle’den Washington’a girişimcilik macerası
Zaman
26.04.2014
00:33
Seattle’daki bir evin otomobil garajında başlayıp 180’den fazla ülkeye satış yapan bir elektronik ticaret pazarına dönüşen Amazon’un macerası, internet girişimciliğinin en dikkat çeken başarı hikâyelerinden.Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, 90’lı yılların ortasında popülerleşmeye başlayan internetin ne kadar önemli bir fırsat olduğunu anlayan sayılı girişimcilerdendi. Bezos’a göre internet, global bir bilgisayar ağı olarak hem sosyolojik hem de ekonomik anlamda yepyeni bir düzen inşa ediyordu. O düzenin en büyüğü olmalıyım diye düşündü.İnternetin yaygınlaştığı o yıllarda, her şeyin satılacağı online bir mağaza oluşturmayı hayal etti. Ama bunun ne kadar zor olduğunu anlaması uzun sürmedi ve işe kitap satışıyla başlamaya karar verdi. Kitabı tercih etmesinin sebebi aslında basit bir mantığa dayanıyordu; bir ticarî ürün olarak kitap her yerde aynı özelliklere sahipti. Bir mağazadaki kitabın kopyası diğeriyle birebir aynıydı. İnternetten sipariş veren bir müşteri, ödediği para karşılığında eline ne geçeceğini biliyordu. Bu durumun, elektronik ticaret alışkanlığının pek de olmadığı o yıllarda, alıcıların kendisine duyacağı güveni artıracağını düşündü. Düşüncesinde haksız çıkmadı.O yıllarda kitap satmak isteyen bir firmanın tek tek tüm yayınevleriyle iletişime geçmesine de gerek yoktu, Amerika’nın iki önemli kitap dağıtıcısı olan Ingram ve Baker & Taylor ile anlaşması yeterliydi. Bu büyük fırsatı kaçırmak istemeyen Jeff Bezos, elini çabuk tutması gerektiğini düşünerek New York’ta çalışmakta olduğu şirketten istifa etti, vergi avantajlarını da göz önüne alarak ABD’nin Seattle şehrine taşındı. 1994 yılının Haziran ayında e-ticaret şirketini resmî olarak kurmuştu. Şirketin adı ilk başta Cadabra’ydı. Ama gerek bu ismin ‘kadavra’yı anımsatması, gerekse Yahoo gibi arama motorlarının şirketleri alfabetik sırada listelemesi nedeniyle e-ticaret sitesinin adı sadece birkaç ay sonra, dünyanın en büyük nehri olan Amazon’la değiştirildi.İlk olarak test yayını yapan web sitesi tam bir yıl sonra tamamen halka açıldı. Gördüğü ilgi muhteşemdi, ilk iki ay süresince ABD’deki 50 eyalet ve 45 ülkeye satış yaptı. Haftalık satışları 20 bin doları buldu. Kitapçıların olmadığı şehirdeki insanlar Amazon’a teşekkür ediyordu.Jeff Bezos’un evinin garajından kitap satarak başlayan serüven, müzik, film, elektronik, oyun, giyim, mobilya, oyuncak, mücevher ve hatta gıda sektöründen satışlarla genişledi. Kuruluşundan bu yana 20 yıl geçen şirket, 1996 yılında Borsa’ya açıldığında bir hisse fiyatı 18 dolardı, 2013 yılı sonunda bu rakam 400 dolara kadar yükseldi. Aynı yıldaki cirosu ise 74 milyar ABD Doları’nı geçti. Bu rakamın, Türkiye’nin 2013 yılı net dış borç stokunun yaklaşık üçte birine denk geldiğini düşününce, 20 yıllık bir şirket için hiç de fena başarı olmadığı anlaşılıyor.Jeff Bezos’un evinin garajından kitap satarak başlayan bu serüven, müzik, film, elektronik, oyun, giyim, mobilya, oyuncak, mücevher ve hatta gıda ürünlerinin satışlarıyla, Kindle tablet, film yayını ve bulut bilişim gibi internet servisleriyle muazzam bir biçimde çeşitlendi. Bu çeşitliliğe 2013’ün Ağustos ayında yepyeni bir sektör daha dahil oldu: Medya.137 yıl önce kurulan ve 80 yıldır Graham Ailesi’nin kontrolünde olan Amerikan gazeteciliğinin en önemli markalarından, Washington Post gazetesini 250 milyon dolara satın aldı.Elektronik okuyucu Kindle ile kağıda basılı yayınlarla rekabet eden bu adamın, gelirleri düşen bir gazeteyi satın alma kararı herkesi şaşırtmıştı. 26 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zenginleri arasında olan Bezos, politik kabiliyetini de arttırmak zorundaydı. O da ‘Yumuşak güç’ sahibi olmak isteyen bir patron olarak, toplum üzerinde etkili bir gazeteyi satın almayı tercih etti.İleri görüşlülüğü ile dünya elektronik ticaret pazarının hakimi haline gelen Jeff Bezos’un, bu tercihi tüm sorunlarına rağmen gazeteciliğin hiç ölmeyeceğinin de çok önemli bir kanıtı. Washington Post Gazetesi’ne gönderdiği mektupta, bu alandaki vizyonunu açık ve net bir biçimde ortaya koyuyor: “İnternet, habercilik sektörünün neredeyse tüm öğelerini değiştiriyor. Önümüzde bir harita yok. Onun için ilerleyeceğimiz bir yol çizmek kolay olmayacak. Yeni şeyler keşfetmeliyiz ki bu yeni şeyleri tecrübe etmemiz gerektiği anlamına geliyor.”Dünya ticaretini etkileyen bir adamın, dünya medya sektörünü nasıl etkileyeceğini ise zaman gösterecek.Amazon’u dünya devine dönüştüren teknolojik yenilikler1990’lı yılların ortalarında kitap satarak başlayan Amazon’u, dünyanın en büyük elektronik ticaret platformuna dönüştüren hikâyede teknolojik yeniliklerin büyük rolü var.Müşteri yorumları: İnternetteki müşteri yorumları, alışveriş kararlarınd
Zaman
En Çok Okunan
26.04.2014
Seattle’denWashington’agirişimcilikmacerasıSeattle’den Washington’a girişimcilik macerası
Yenilenme süreci ve otokontrol
Zaman
23.04.2014
02:55
Bediüzzaman Hazretleri, halkın sosyolojik davranışlarını 1940’larda Kastamonu Lahikası’nda şöyle tahlil etmiş: “Geçen Ramazan-ı Şerif’te, Ehl-i Sünnet’in selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik aşikâre kabulleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi.Birincisi: Bu asrın acib bir hassasıdır. Bu asırdaki ehl-i İslâm’ın fevkalâde safderunluğu (kolayca aldatılabilmesi) ve dehşetli canileri de âlîcenâbâne afvetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği) binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibadı (kul hakkını) mahveden adamdan görse dahi ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan; safdil (aldatılabilen) taraftar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüb eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşeddüdüne (şiddetlenmesine) kader-i İlâhiyyeye fetva verir, biz buna müstehakız derler.” Üstad Hazretleri, halkın tercih psikolojisini net olarak ifade ediyor. Bu açıdan bakınca ülkenin üzerine çöken kâbusun dağılmasını bu ‘esbab’dan beklemek yanlış. Sonuçta başa gelen her musibet Allah’tan gelir. Ya bizi terbiye edip olgunlaştırma amacı taşır veya üzerimize düşenleri yapmadığımızı ikaz hüviyetini taşır.ESBABI GÜNDEMDEN PÜSKÜRTMEKHz. Üstad, Mesnevi’de “Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisan-ı hâliyle, ‘Biz çobanın emri altındayız! O bizden daha ziyade faydamızı düşünür! Madem onun rızası yoktur; dönelim’ diye kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla asi ve dâll değilsin! Kaderden sana atılan bir mûsibet taşına maruz kaldığın zaman; ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ söyle ve mercî-i hakikîye dön! İmana gel! Mükedder olma! O seni senden daha ziyade düşünür!” Merci-i hakikiyi unutup başımıza isabet eden taşa öfkelenmek esbaba (sebebe) takılmak olur. Bu çobandan koyunları köpeklere yedirtmesi beklenebilir mi? Çobanın derdi sadece koyunlarının beslenmesi ve güvenliği. Bu nedenle sadece havlamalarına izin verir ötesine değil. Veya azgın bir pitbull’la karşılaşsak ama tasmasının kendi validemizin elinde olduğunu görsek, korkar mıyız? Çobanın attığı taş, köpeğin havlaması hatta pitbull’un saldırması… birer basit esbab. İnsanın hayvandan farkı burada ortaya çıkar. İnsan aklıyla hadiselerin arkasında hareket ettireni arar. Nur dersi almış her tilmizin ilk öğrendiği; esbaba takılmamak, hayır ve şer her hadisede Müsebbibü’l Esbab olan Allah’a dönmek, O’nun muradını anlamaya çalışmaktır.OTOKONTROL VEYA KENDİNİ YENİLEMEÖnce suyun başına yani evlere gidelim. Çünkü her tarlamız oradan besleniyor. O bozulursa her şey biter. Bu muhteşem şehrayinin menbaı, binbir çeşit çiçeğin mayasının karıldığı ve olgunlaştığı yer, Kur’an’ın ifadesiyle ‘büyut’ (24/36) evlerdir. O evleri Hocaefendi şu sözlerle anlatıyor: “Işık evler, gelmiş-geçmiş mukaddes binaların en velûdu, en doğurganı’dırlar; oralarda ışığa uyanan herkes, hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer. Bu evlerde, her fecir, bir fetih ve zafer rengiyle tüllenir. Onların her köşesinde, evrad-u ezkâr gülbanklar gibi gürler ve bu evlerin kutlu sakinleri her yeni güne, itmi’nan dolu, lezzet dolu masmavi duygularla uyanırlar. Onların dörtbir yanıyla nurlara açık dünyalarında, yokun, yokluğun yeri yoktur. Toplanırken talim ve terbiye için toplanırlar; dağılırken de bu kışla ve bu mektepte elde ettikleri temiz duygu, nezih düşünce, güzel ahlak, imanlı fazilet ve Yaradan’la irtibatlarının mükâfatını almak için dağılırlar.” İlk kontrol kalemi tutulacak uzvumuz: evler. Kalp ve beynin sağlığı vücut için ne ise evlerin sıhhati hizmet için o. Evler Kur’ani ifade ile ‘beyt’ler hizmet şiirinin en önemli dizeleri ve vazgeçilmez nakaratı. Sağlığının korunması her organdan defaatle önemli. Şimdi Hocaefendi’yi hayalen yanımıza alıp oraları gezdirelim. Ona dönüp gönül rahatlığıyla ‘Size ışık evler yazısını yazdıran o evlerin kıvamını koruyoruz, manevi iklimi ve onu ifade eden temizlik ve düzeni ile buyurun teftişinize arz ederiz’ diyebiliyor muyuz? Diyebiliyorsak Allah’a hamd edip şükür secdesiyle devam edelim.MUALLİM, MUALLİMESonraki rüknümüz okulda muallim ve muallime; çarşı ve sokakta mürşid ve mürşide. Hocaefendi’nin ifadesiyle: ‘Onlar, âlayişsiz ve gösterişsizdirler. Duygu ve düşüncelerini anlatmak için, ne yüce mahfillere ne de muhteşem kürsülere ihtiyaç hissetmezler. Derûnî duygularının simâlarına aksetmesi, onlar için en yüce en
Zaman
En Çok Okunan
23.04.2014
YenilenmesüreciveotokontrolYenilenme süreci ve otokontrol
Yenilenme süreci ve otokontrol
Zaman
23.04.2014
02:07
Bediüzzaman Hazretleri, halkın sosyolojik davranışlarını 1940’larda Kastamonu Lahikası’nda şöyle tahlil etmiş: “Geçen Ramazan-ı Şerif’te, Ehl-i Sünnet’in selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik aşikâre kabulleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi.Birincisi: Bu asrın acib bir hassasıdır. Bu asırdaki ehl-i İslâm’ın fevkalâde safderunluğu (kolayca aldatılabilmesi) ve dehşetli canileri de âlîcenâbâne afvetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği) binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibadı (kul hakkını) mahveden adamdan görse dahi ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan; safdil (aldatılabilen) taraftar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüb eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşeddüdüne (şiddetlenmesine) kader-i İlâhiyyeye fetva verir, biz buna müstehakız derler.” Üstad Hazretleri, halkın tercih psikolojisini net olarak ifade ediyor. Bu açıdan bakınca ülkenin üzerine çöken kâbusun dağılmasını bu ‘esbab’dan beklemek yanlış. Sonuçta başa gelen her musibet Allah’tan gelir. Ya bizi terbiye edip olgunlaştırma amacı taşır veya üzerimize düşenleri yapmadığımızı ikaz hüviyetini taşır.ESBABI GÜNDEMDEN PÜSKÜRTMEKHz. Üstad, Mesnevi’de “Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisan-ı hâliyle, ‘Biz çobanın emri altındayız! O bizden daha ziyade faydamızı düşünür! Madem onun rızası yoktur; dönelim’ diye kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla asi ve dâll değilsin! Kaderden sana atılan bir mûsibet taşına maruz kaldığın zaman; ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ söyle ve mercî-i hakikîye dön! İmana gel! Mükedder olma! O seni senden daha ziyade düşünür!” Merci-i hakikiyi unutup başımıza isabet eden taşa öfkelenmek esbaba (sebebe) takılmak olur. Bu çobandan koyunları köpeklere yedirtmesi beklenebilir mi? Çobanın derdi sadece koyunlarının beslenmesi ve güvenliği. Bu nedenle sadece havlamalarına izin verir ötesine değil. Veya azgın bir pitbull’la karşılaşsak ama tasmasının kendi validemizin elinde olduğunu görsek, korkar mıyız? Çobanın attığı taş, köpeğin havlaması hatta pitbull’un saldırması… birer basit esbab. İnsanın hayvandan farkı burada ortaya çıkar. İnsan aklıyla hadiselerin arkasında hareket ettireni arar. Nur dersi almış her tilmizin ilk öğrendiği; esbaba takılmamak, hayır ve şer her hadisede Müsebbibü’l Esbab olan Allah’a dönmek, O’nun muradını anlamaya çalışmaktır.OTOKONTROL VEYA KENDİNİ YENİLEMEÖnce suyun başına yani evlere gidelim. Çünkü her tarlamız oradan besleniyor. O bozulursa her şey biter. Bu muhteşem şehrayinin menbaı, binbir çeşit çiçeğin mayasının karıldığı ve olgunlaştığı yer, Kur’an’ın ifadesiyle ‘büyut’ (24/36) evlerdir. O evleri Hocaefendi şu sözlerle anlatıyor: “Işık evler, gelmiş-geçmiş mukaddes binaların en velûdu, en doğurganı’dırlar; oralarda ışığa uyanan herkes, hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer. Bu evlerde, her fecir, bir fetih ve zafer rengiyle tüllenir. Onların her köşesinde, evrad-u ezkâr gülbanklar gibi gürler ve bu evlerin kutlu sakinleri her yeni güne, itmi’nan dolu, lezzet dolu masmavi duygularla uyanırlar. Onların dörtbir yanıyla nurlara açık dünyalarında, yokun, yokluğun yeri yoktur. Toplanırken talim ve terbiye için toplanırlar; dağılırken de bu kışla ve bu mektepte elde ettikleri temiz duygu, nezih düşünce, güzel ahlak, imanlı fazilet ve Yaradan’la irtibatlarının mükâfatını almak için dağılırlar.” İlk kontrol kalemi tutulacak uzvumuz: evler. Kalp ve beynin sağlığı vücut için ne ise evlerin sıhhati hizmet için o. Evler Kur’ani ifade ile ‘beyt’ler hizmet şiirinin en önemli dizeleri ve vazgeçilmez nakaratı. Sağlığının korunması her organdan defaatle önemli. Şimdi Hocaefendi’yi hayalen yanımıza alıp oraları gezdirelim. Ona dönüp gönül rahatlığıyla ‘Size ışık evler yazısını yazdıran o evlerin kıvamını koruyoruz, manevi iklimi ve onu ifade eden temizlik ve düzeni ile buyurun teftişinize arz ederiz’ diyebiliyor muyuz? Diyebiliyorsak Allah’a hamd edip şükür secdesiyle devam edelim.MUALLİM, MUALLİMESonraki rüknümüz okulda muallim ve muallime; çarşı ve sokakta mürşid ve mürşide. Hocaefendi’nin ifadesiyle: ‘Onlar, âlayişsiz ve gösterişsizdirler. Duygu ve düşüncelerini anlatmak için, ne yüce mahfillere ne de muhteşem kürsülere ihtiyaç hissetmezler. Derûnî duygularının simâlarına aksetmesi, onlar için en yüce en
Zaman
Yorum
23.04.2014
YenilenmesüreciveotokontrolYenilenme süreci ve otokontrol
Yenilenme süreci ve otokontrol
Zaman
23.04.2014
01:58
Bediüzzaman Hazretleri, halkın sosyolojik davranışlarını 1940’larda Kastamonu Lahikası’nda şöyle tahlil etmiş: “Geçen Ramazan-ı Şerif’te, Ehl-i Sünnet’in selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik aşikâre kabulleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi.Birincisi: Bu asrın acib bir hassasıdır. Bu asırdaki ehl-i İslâm’ın fevkalâde safderunluğu (kolayca aldatılabilmesi) ve dehşetli canileri de âlîcenâbâne afvetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği) binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibadı (kul hakkını) mahveden adamdan görse dahi ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan; safdil (aldatılabilen) taraftar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüb eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşeddüdüne (şiddetlenmesine) kader-i İlâhiyyeye fetva verir, biz buna müstehakız derler.” Üstad Hazretleri, halkın tercih psikolojisini net olarak ifade ediyor. Bu açıdan bakınca ülkenin üzerine çöken kâbusun dağılmasını bu ‘esbab’dan beklemek yanlış. Sonuçta başa gelen her musibet Allah’tan gelir. Ya bizi terbiye edip olgunlaştırma amacı taşır veya üzerimize düşenleri yapmadığımızı ikaz hüviyetini taşır.ESBABI GÜNDEMDEN PÜSKÜRTMEKHz. Üstad, Mesnevi’de “Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisan-ı hâliyle, ‘Biz çobanın emri altındayız! O bizden daha ziyade faydamızı düşünür! Madem onun rızası yoktur; dönelim’ diye kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla asi ve dâll değilsin! Kaderden sana atılan bir mûsibet taşına maruz kaldığın zaman; ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ söyle ve mercî-i hakikîye dön! İmana gel! Mükedder olma! O seni senden daha ziyade düşünür!” Merci-i hakikiyi unutup başımıza isabet eden taşa öfkelenmek esbaba (sebebe) takılmak olur. Bu çobandan koyunları köpeklere yedirtmesi beklenebilir mi? Çobanın derdi sadece koyunlarının beslenmesi ve güvenliği. Bu nedenle sadece havlamalarına izin verir ötesine değil. Veya azgın bir pitbull’la karşılaşsak ama tasmasının kendi validemizin elinde olduğunu görsek, korkar mıyız? Çobanın attığı taş, köpeğin havlaması hatta pitbull’un saldırması… birer basit esbab. İnsanın hayvandan farkı burada ortaya çıkar. İnsan aklıyla hadiselerin arkasında hareket ettireni arar. Nur dersi almış her tilmizin ilk öğrendiği; esbaba takılmamak, hayır ve şer her hadisede Müsebbibü’l Esbab olan Allah’a dönmek, O’nun muradını anlamaya çalışmaktır.OTOKONTROL VEYA KENDİNİ YENİLEMEÖnce suyun başına yani evlere gidelim. Çünkü her tarlamız oradan besleniyor. O bozulursa her şey biter. Bu muhteşem şehrayinin menbaı, binbir çeşit çiçeğin mayasının karıldığı ve olgunlaştığı yer, Kur’an’ın ifadesiyle ‘büyut’ (24/36) evlerdir. O evleri Hocaefendi şu sözlerle anlatıyor: “Işık evler, gelmiş-geçmiş mukaddes binaların en velûdu, en doğurganı’dırlar; oralarda ışığa uyanan herkes, hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer. Bu evlerde, her fecir, bir fetih ve zafer rengiyle tüllenir. Onların her köşesinde, evrad-u ezkâr gülbanklar gibi gürler ve bu evlerin kutlu sakinleri her yeni güne, itmi’nan dolu, lezzet dolu masmavi duygularla uyanırlar. Onların dörtbir yanıyla nurlara açık dünyalarında, yokun, yokluğun yeri yoktur. Toplanırken talim ve terbiye için toplanırlar; dağılırken de bu kışla ve bu mektepte elde ettikleri temiz duygu, nezih düşünce, güzel ahlak, imanlı fazilet ve Yaradan’la irtibatlarının mükâfatını almak için dağılırlar.” İlk kontrol kalemi tutulacak uzvumuz: evler. Kalp ve beynin sağlığı vücut için ne ise evlerin sıhhati hizmet için o. Evler Kur’ani ifade ile ‘beyt’ler hizmet şiirinin en önemli dizeleri ve vazgeçilmez nakaratı. Sağlığının korunması her organdan defaatle önemli. Şimdi Hocaefendi’yi hayalen yanımıza alıp oraları gezdirelim. Ona dönüp gönül rahatlığıyla ‘Size ışık evler yazısını yazdıran o evlerin kıvamını koruyoruz, manevi iklimi ve onu ifade eden temizlik ve düzeni ile buyurun teftişinize arz ederiz’ diyebiliyor muyuz? Diyebiliyorsak Allah’a hamd edip şükür secdesiyle devam edelim.MUALLİM, MUALLİMESonraki rüknümüz okulda muallim ve muallime; çarşı ve sokakta mürşid ve mürşide. Hocaefendi’nin ifadesiyle: ‘Onlar, âlayişsiz ve gösterişsizdirler. Duygu ve düşüncelerini anlatmak için, ne yüce mahfillere ne de muhteşem kürsülere ihtiyaç hissetmezler. Derûnî duygularının simâlarına aksetmesi, onlar için en yüce en
Zaman
Ana Sayfa
23.04.2014
YenilenmesüreciveotokontrolYenilenme süreci ve otokontrol
Toplam "309" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti