Habergec.Com Aranan Kelimeler:en doğal ilaç bu Değerlendirme: 10 / 10 991971
habergec.com
26.10.2014 Pazar
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

en doğal ilaç bu

Saruhan Özel - Paniğe gerek yok, ama ciddiye alınmalı!
Zaman
10.09.2014
02:12
Türkiye’de pek önemsenmiyor. Ama Ebola Virüsü (EV), geçmiş Ebola salgınlarıyla kıyaslandığında en büyük tahribatını yapmakta ve giderek de yayılıyor. Neyin ne olduğunu öğrenmekte ve hiç değilse normal yaşam düzeninde uygulanabilecek önlemleri almakta fayda var.EV, bugüne kadar beş farklı cinsi tespit edilmiş olan ve kolaylıkla ölümcül hale gelebilen bir virüsün adı. Adını ilk defa 1976 yılında bugünkü adı Demokratik Kongo Cumhuriyeti (Kongo) olan Zaire salgınının yaşandığı köyün yakınındaki Ebola Nehri’nden alıyor. EV bulaşıcı. İlk olarak ölü ya da canlı ama hastalıklı maymun, yarasa ve hatta orman antilobu gibi hayvanlardan insanlara geçtiği düşünülüyor. İnsandan insana (ölü ya da canlı) doğrudan temas edildiğinde kan, ter, gözyaşı, tükürük gibi çeşitli vücut sıvılarıyla geçiyor.EV’in vücuda girmesinden etkilerinin görüldüğü ana kadar geçen süre 21 güne kadar çıkabiliyor. Vücutta durduğu sürece bulaşma riski hep var. Özellikle erkek hastalar iyileştikten sonra dahi 2 aya yakın virüsü taşıyabiliyorlar. En büyük tehlike de bu nedenle hastalık belirtisi olmayanlardan ve hasta olup da iyileşenlerden bile bulaşabilir olması.EV hastalığa dönüştüğünde (Ebola Virus Disease-EVD) ani ateş, aşırı halsizlik, kas, baş ve boğaz ağrıları yapıyor. Bunları müteakip kusma, ishal, vücutta kızarıklık, döküntü, böbrek ve karaciğer yetmezlikleri ile daha da ileri vakalarda iç ve dış kanamalar yaşanıyor. Bir başka sorun, benzer belirtilerin sıtma, kolera, veba, menenjit gibi hastalıklarda da olması. EVD’nin kesin teşhisi ancak laboratuvar testleri ile oluyor. Son salgına kadar Afrika’nın çeşitli bölgelerinde can kaybıyla sonuçlanan 24 ayrı EVD salgını tespit edilmiş durumda. Bu salgınlarda ortaya çıkan toplam 2.387 vakada ölüm oranı %67 (Grafik). Birden fazla vakanın olduğu salgınlar içinde ölüm oranı %90’a kadar çıkanlar var.Halen onaylanmış bir aşısı ya da EVD’ye özgü bir tedavi yöntemi yok. ZMapp isimli maymunlar üzerinde olumlu sonuç veren bir yeni ilaç denemesi var ama henüz insanların üzerindeki etkisi belirsiz. O yüzden EV’den korunmak neredeyse tek çare. Elleri sık sık ve çok iyi yıkamak, bariz hastalık belirtisi olanlardan uzak durmak, yakınlar içinde varsa hemen hastaneye gitmek/götürmek, çiğ veya az pişmiş enfekte veya ölü vahşi hayvan yememek, salgın bölgelerine gidilirse 21 gün boyunca dikkat etmek, hasta ve ölülere muhakkak surette özel koruyucu kıyafetlerle yaklaşmak gibi önlemler en çok tavsiye edilenler. Birçok başka hastalıkta olduğu gibi erken müdahale çok önemli.EVD’nin bugün yeniden çıktığı yer Afrika’nın kuzeybatı kıyısı. Gine’de ortaya çıkıp kısa sürede güneyindeki Sierra Leone’ye ve oradan da Liberya’ya yayıldı. Son vakalar doğuya doğru Nijerya ve Kongo’ya ve kuzeye doğru Senegal’e yayıldığını gösteriyor. Senegal ve Liberya’nın hemen yanındaki Fildişi Sahilleri’nin Afrika’nın gözde turizm merkezleri olduğu düşünülürse salgının devam etmesi tehlikeli. Şu ana kadar bile 2014 salgınında konan EVD teşhisi ile EVD kaynaklı olduğu düşünülen can kaybı geçmişteki tüm salgınların toplamının üzerinde (Grafik). Dünya Sağlık Örgütü, EVD’ye yakalananların sayısının 20 bine ulaşabileceğini tahmin ediyor. Ya ekonomik etkisi?Ölüm oranı düşük olsa bile yaşanan gereksiz paniklerle salgınlarda büyük üretim kayıpları yaşanabiliyor. 1000’in altında can kaybına rağmen 50 milyar $’ın üzerinde üretim kaybına sebep olduğu tahmin edilen Asya’daki 2003 SARS salgını buna güzel bir örnek. Ama 2014 EV salgını şimdilik SARS’ın tersine çok gelişmemiş bir bölge olan Batı Afrika ile sınırlı ve ekonomilerin global ekonomi açısından önemi az. Ebola’nın merkezindeki 3 ülkenin (Gine, S.Leone, Liberya) toplam ekonomik büyüklüğü 15 milyar $’ın altında. Doğal olarak, bu ekonomiler çok olumsuz etkilenecekler. Turistik cazibeleri azaldığı ve zaten birçok şirket, uçak seferlerini durdurmuş olduğu için turizm sektörleri yara alacak. Yabancı şirketlerin yavaş yavaş kendi vatandaşı olan uzman çalışanlarını çekmesi de yabancı yatırımcıların yoğun olduğu ağır sanayi, madencilik, petrol ve teknoloji sektörleri de tehlike içinde. Yaşanan paniğin getirdiği stoklama ve fırsatçı fiyatlamalarla temel gıda maddelerinin fiyatları hızla yükseliyor. %4,5 ile %13,9 arasında büyümeleri beklenen bu 3 ülkenin büyüme hızlarının ülkesine göre 1-3 puan arasında yavaşlayacağı öngörülüyor. Bölgede dünya ekonomisi açısından büyük etkisi olabilecek neredeyse tek ülke şimdilik sadece 21 vakanın ortaya çıktığı Nijerya. 286 milyar $’lık ekonomisi ile Nijerya, bölgenin açık ara en büyük ve en gelişmiş ekonomisi. Ve elbette o paralelde de EVD ile mücadele imkânları daha fazla. Ama Nijerya’nın bugüne kadar EVD’ye çok “soğukkanlı” yaklaşan g
Zaman
Köşe Yazıları
10.09.2014
SaruhanÖzel-PaniğegerekyokamaciddiyealınmalıSaruhan Özel - Paniğe gerek yok ama ciddiye alınmalı
İklim değişikliği, kestane balı üretimini de vurdu
Zaman
22.08.2014
00:20
Zonguldak’ta kestane balı hasadı için kovanlarını açan arıcılar, boş peteklerle karşılaştı. Karadeniz Bölgesi’nin ilkbaharda yağmurlu ve fırtınalı geçmesi, en kaliteli kestane balında verimin yüzde 65 düşmesine neden oldu. Geçen yıl yaklaşık 60 ton bal alan üreticiler bu yıl umduğunu bulamadı.Doğal ilaç olarak adlandırılan kestane balının ilk hasadını yapan Zonguldaklı arıcılar, bu yıl adeta hayal kırıklığı yaşadı. Doğal antibiyotik özelliği, mide bağırsak rahatsızlıkları ve kış döneminde hastalıklara karşı bağışıklık sistemini geliştirmesi bakımından tavsiye edilen ‘kestane balı’ son 30 yılın en düşük hasat dönemini yaşıyor. Türkiye’de kestane balının merkezi konumundaki Zonguldak’ta geçen yıl yaklaşık 60 ton bal toplayan üretici, bu yılın ilk hasadında umduğunu bulamadı. Geçen yıl sadece kendisinin 1 ton 850 kilo bal hasadı yaptığını hatırlatan Ali Çakır, bu yıl 300 kilo civarında bal aldığını söylüyor.Kozlu ilçesine bağlı Ilıksu köyü Hamzalar ormanlık mevkiinde kestane balı hasadı yapan Zonguldak İli Arı Yetiştiricileri Birliği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ali Çakır, şöyle konuştu: “1996 yılında hobi olarak arıcılığa başladım. Şimdi profesyonel olarak ve gezginci arıcılık yapıyorum. Bu yıl geçen yıllara oranla bal üretiminde yüzde 65’lik bir azalma var. İlkbaharda arıların bal yapacağı zamanda çok yağmur ve fırtına oldu. Yağmur ve fırtına nektarı ağaçtan döktü ve arılar bal yapamadılar. Arıcılar Birliği’nde olmam nedeniyle görüştüğüm bütün arıcılar, bu yıl bal alamadıklarını ve bal üretiminin yüzde 60–70 oranında azaldığını söylüyorlar.” ‘YURTDIŞI SİPARİŞLERİNİ DURDURACAĞIZ’Çakır, kestane balının içerdiği özellik ve kendine has kokusu/tadı nedeniyle yurtdışından yoğun talep geldiğini hatırlattı. Bu yıl hasadın az olması nedeniyle yurtdışı siparişleri durduracaklarını, yurtiçinde ise fiyatların yükseleceğini belirten Çakır, şunları söyledi: “Özellikle bu bölge kestane balı yiyordu. Geçen yıl bal üretimi çok iyiydi ve büyük firmalara toptan bal verdik. Bu yıl için de büyük firmalar bal talebinde bulundu ancak balımız olmadığı için veremeyeceğiz. Yurtdışından da çok sipariş alıyoruz. Bu yıl yurtdışı taleplerini karşılayamayacağız. Romanya ve Hollanda’nın yanı sıra özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nden yoğun talep var. Kestane balı için görüşmeye geldiler. Kestane balının merkezi Zonguldak ve çevresidir.” Çakır, bal üretiminin düşmesi nedeniyle mağdur olacak arıcılar için devletten kredi ertelemesi gibi destekler beklediklerini sözlerine ekledi.Uzmanlar, kış mevsimi başlarken kestane balı kullanımını hastalıklara karşı koruyucu olarak tavsiye ediyor. Birçok çeşidi bulunduğunu belirten uzmanlar tadı, rengi ve kokusuyla farklı olan kestane balının, özellikle soğuk havalar bastırmadan grip ve soğuk algınlığına karşı tedbir olarak kullanılabileceğini belirtiyor.Batı Karadeniz ormanlarında kestane ağaçlarında bölgeye has yetişen kestane balı, antimikrobiyal özelliği ve biyolojik aktivitesi sebebiyle enfeksiyon hastalıklarında, açık yaralarda, şeker ve yatak yaralarında çok ciddi etki gösteriyor. Aynı zamanda soğuk algınlığı, öksürük, grip gibi durumlarda oldukça faydalı bir besin kaynağı. Bal Araştırma Merkezi’ne gönderilen 95 bal örneğinden biyolojik aktivite, antimikrobiyal ve antioksidan aktivitesi yönüyle en etkili, biyolojik aktivitesi en yüksek numunenin kestane balı olduğu tespit edildi. Halk arasında mide, bağırsak ve akciğer rahatsızlıklarında tedavi edici özelliğiyle bilinen kestane balının, aç karna günde bir tatlı kaşığı yenerek vücut direncini artırdığı ifade ediliyor. Kestane balının sabahları aç karna, tatlı kaşığıyla tüketilmesi tavsiye ediliyor.
Zaman
En Çok Okunan
22.08.2014
İklimdeğişikliğikestanebalıüretiminidevurduİklim değişikliği kestane balı üretimini de vurdu
Mehmet Öz'ün Senato'da zor anları
Zaman
01.07.2014
13:55
?Dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı Mehmet Özün ABD Senatosu Tüketiciyi Koruma Alt Komisyonunda düzenlenen bir oturumda hesap vermeye zorlanması yankı buldu. Amerikanın Sesi (VOA), oturum sırasında nelerin yaşandığını ayrıntılı biçimde aktarırken Doktor Mehmet Özü Senatoda ifadeye götüren ve Amerikalı yetkililerin dolandırıcılık olarak nitelediği zayıflama ürünleri, Türkiyede de internet üzerinden, yine Mehmet Özün adı kullanılarak satılmaya devam ediyor sözlerini de kullandı.VOAya göre, Dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı olarak nitelediği Mehmet Özü, Senato Tüketiciyi Koruma Alt Komisyonunda düzenlenen bir oturumda emekli bir savcı olan Alt Komisyon Başkanı Demokrat partili Senatör Claire McCaskillin Mehmet Öze şöyle hitap etti:Doktor Öz, televizyon programınızda bir dizi iyi şey yaptığınızı biliyorum. Sağlık hakkında çok faydalı bilgiler veriyorsunuz ve bunu anlaşılır bir dille yapıyorsunuz. Çok zeki ve yeteneklisiniz ve bilime dayalı bir tıp eğitimden geçtiniz. Şimdi burada televizyon programınızda söylediğiniz üç cümleyi aktarıyorum: Sihire inanmayabilirsiniz ama bilim adamları bu küçük sihirli çekirdeğin her vücut yapısına kilo verdirdiğini söylüyor. Sihrin adı, yeşil kahve çekirdeği. Yağlarınızı yakmak için mucize ilaç bende. Ahududu ketonu, Garcinia cambogia, Vücudunuzdaki yağlardan temelli kurtulmak için basit bir çözüm olabilir.-ALT KOMİSYON BAŞKANI ÇOK SERT İFADELERLE ELEŞTİRDİ-VOA, diyet ürünleri üreten firma temsilcilerinin de Doktor Öz ile birlikte Senato Alt Komisyonu karşısına savunma yaptığını anlattığı haberinde Senatör McCaskillin önce, Mehmet Özün Amerikada her gün, gündüz kuşağına yayınlanan ve izlenme rekorları kıran televizyon programında kullandığı bu ifadeleri okudu ardından Amerikanın en ünlü doktorunu çok sertifadelerle eleştirdiğini söylüyor.Habere göre, Senatör McCaskillın Doğru olmadığını bilmenize rağmen bu sözleri neden söylediğinizi anlamıyorum. Böyle inanılmaz bir iletişim aracınız ve yeteneğiniz varken neden böyle sözlerle şovunuzu ucuz hale getiriyorsunuz? sözlerine karşılık Mehmet Öz şöyle cevap verdi:Bu diyet ürünlerinin işe yarayıp-yaramadığı konusunda henüz sonuca varamadım ama programda kullandığım sözlerden bahsedecek olursam: Mesela, yeşil kahve çekirdekleriyle ilgili olan ürün. Bu, ilaç haline getirilirse Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onaylanır demiyorum ancak, piyasadaki doğal ürünler arasında,çok sayıda klinik teste tabii tutulmuş bir ürün bu. Bunun üzerine Senatör McCaskill ise, Bildiğim tek klinik deney Hindistanda 16 katılımcı üstünde, üretici firma tarafından para karşılığında yapılmıştı karşılığını verdi.Mehmet Öz deBu konu üzerine beş makalem ve birkaç bilimsel yazım da var. Kahve çekirdeğinin denemeye değer olup-olmadığını uzunca bir süre tartışabiliriz. Bireylerin diyetleriyle ilgili verdikleri buna benzer kararlar aynı şekilde eleştirilebilir. Biri az yağlı bir diyet mi yoksa az karbonhidratlı bir diyet mi yapmalı? Kariyerimin büyük bir bölümünü insanlara az yağlı bir diyet önererek geçirdim. Ancak artık insanlara bunu önermiyoruz. Bir diyet programında nelerin işe yarayacağını belirlemek sizin de bildiğiniz gibi çok zor sözlerini de kullandı.Doktor olarak işinin gereksinim duyan insanlara yardım etmek olduğunu belirten Öz, insanlara umut olabilecek bir ürünü onlara tanıtarak kendilerine yardımcı olduğunu savundu. Mehmet Öz, bu ilaçların diyet ve egzersiz yapmadan uzun süreli çözüm üretmeyeceğini de söyledi.-BU TAVSİYELERİ AİLEME VERDİĞİM GİBİ SEYİRCİLERE DE VERİYORUM-Bu şovda benim görevim seyirciyi mutlu etmek. Umutsuz olduklarında, başaramayacaklarını düşündüklerinde, ben elimden gelen her yere bakıyorum, alternatif şifa teknikleri ve bunları destekleyen bütün delilleri buluyorum. İnsanların tekrar geleceklerini düşünmelerini, en iyi yaşlarının bitmediğini, ve kilo verebileceklerini anlamalarını istiyorum. Ben bu ürünlerin işe yaradığına inanıyorum, hepsini tutkuyla inceliyorum ve araştırıyorum. Bahsettiğim bir sürü maddenin etkilerinin bilimsel olarak kanıtlayamadığımın farkındayım, fakat bu tavsiyeleri aileme verdiğim gibi seyircilere de veriyorum.Senatör McCaskill Mehmet Özün şovunda kullandığı dili eleştirmeye devam ederek Bütün bilim topluluğu sizin mucize dediğiniz bu üç ürünün yararlığından şüpheli. Satın alınabilir bir ürüne mucizevi dediğinizde bu insanları boş yere umutlandırıyor. Bunu neden yapmanız gerektiğini anlamıyorum.Mehmet Özün Bahsettiğiniz sözler iki seneden uzun süre önce sarf edildi programda. Ürünlerden bu şekilde bahsetmeyeli iki sene oldu? Yorumlarınıza kesinlikle önem veriyorum söylemesi üzerine de McCaskill Bu hataları iki sene önce yaptığınızı söylüyorsunuz. Fakat daha üç hafta önce, programınızdaki ürünlerden aynı şekilde, mucizevi olarak bahsettiniz. İnsanlar söylediklerinize inanmak istiyor. Dolandırıcılar da güvenilirliğinizi
Zaman
Son Dakika
01.07.2014
MehmetÖzünSenatodazoranlarıMehmet Özün Senatoda zor anları
Mehmet Öz'ün Senato'da zor anları
Zaman
01.07.2014
13:55
?Dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı Mehmet Özün ABD Senatosu Tüketiciyi Koruma Alt Komisyonunda düzenlenen bir oturumda hesap vermeye zorlanması yankı buldu. Amerikanın Sesi (VOA), oturum sırasında nelerin yaşandığını ayrıntılı biçimde aktarırken Doktor Mehmet Özü Senatoda ifadeye götüren ve Amerikalı yetkililerin dolandırıcılık olarak nitelediği zayıflama ürünleri, Türkiyede de internet üzerinden, yine Mehmet Özün adı kullanılarak satılmaya devam ediyor sözlerini de kullandı.VOAya göre, Dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı olarak nitelediği Mehmet Özü, Senato Tüketiciyi Koruma Alt Komisyonunda düzenlenen bir oturumda emekli bir savcı olan Alt Komisyon Başkanı Demokrat partili Senatör Claire McCaskillin Mehmet Öze şöyle hitap etti:Doktor Öz, televizyon programınızda bir dizi iyi şey yaptığınızı biliyorum. Sağlık hakkında çok faydalı bilgiler veriyorsunuz ve bunu anlaşılır bir dille yapıyorsunuz. Çok zeki ve yeteneklisiniz ve bilime dayalı bir tıp eğitimden geçtiniz. Şimdi burada televizyon programınızda söylediğiniz üç cümleyi aktarıyorum: Sihire inanmayabilirsiniz ama bilim adamları bu küçük sihirli çekirdeğin her vücut yapısına kilo verdirdiğini söylüyor. Sihrin adı, yeşil kahve çekirdeği. Yağlarınızı yakmak için mucize ilaç bende. Ahududu ketonu, Garcinia cambogia, Vücudunuzdaki yağlardan temelli kurtulmak için basit bir çözüm olabilir.-ALT KOMİSYON BAŞKANI ÇOK SERT İFADELERLE ELEŞTİRDİ-VOA, diyet ürünleri üreten firma temsilcilerinin de Doktor Öz ile birlikte Senato Alt Komisyonu karşısına savunma yaptığını anlattığı haberinde Senatör McCaskillin önce, Mehmet Özün Amerikada her gün, gündüz kuşağına yayınlanan ve izlenme rekorları kıran televizyon programında kullandığı bu ifadeleri okudu ardından Amerikanın en ünlü doktorunu çok sertifadelerle eleştirdiğini söylüyor.Habere göre, Senatör McCaskillın Doğru olmadığını bilmenize rağmen bu sözleri neden söylediğinizi anlamıyorum. Böyle inanılmaz bir iletişim aracınız ve yeteneğiniz varken neden böyle sözlerle şovunuzu ucuz hale getiriyorsunuz? sözlerine karşılık Mehmet Öz şöyle cevap verdi:Bu diyet ürünlerinin işe yarayıp-yaramadığı konusunda henüz sonuca varamadım ama programda kullandığım sözlerden bahsedecek olursam: Mesela, yeşil kahve çekirdekleriyle ilgili olan ürün. Bu, ilaç haline getirilirse Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onaylanır demiyorum ancak, piyasadaki doğal ürünler arasında,çok sayıda klinik teste tabii tutulmuş bir ürün bu. Bunun üzerine Senatör McCaskill ise, Bildiğim tek klinik deney Hindistanda 16 katılımcı üstünde, üretici firma tarafından para karşılığında yapılmıştı karşılığını verdi.Mehmet Öz deBu konu üzerine beş makalem ve birkaç bilimsel yazım da var. Kahve çekirdeğinin denemeye değer olup-olmadığını uzunca bir süre tartışabiliriz. Bireylerin diyetleriyle ilgili verdikleri buna benzer kararlar aynı şekilde eleştirilebilir. Biri az yağlı bir diyet mi yoksa az karbonhidratlı bir diyet mi yapmalı? Kariyerimin büyük bir bölümünü insanlara az yağlı bir diyet önererek geçirdim. Ancak artık insanlara bunu önermiyoruz. Bir diyet programında nelerin işe yarayacağını belirlemek sizin de bildiğiniz gibi çok zor sözlerini de kullandı.Doktor olarak işinin gereksinim duyan insanlara yardım etmek olduğunu belirten Öz, insanlara umut olabilecek bir ürünü onlara tanıtarak kendilerine yardımcı olduğunu savundu. Mehmet Öz, bu ilaçların diyet ve egzersiz yapmadan uzun süreli çözüm üretmeyeceğini de söyledi.-BU TAVSİYELERİ AİLEME VERDİĞİM GİBİ SEYİRCİLERE DE VERİYORUM-Bu şovda benim görevim seyirciyi mutlu etmek. Umutsuz olduklarında, başaramayacaklarını düşündüklerinde, ben elimden gelen her yere bakıyorum, alternatif şifa teknikleri ve bunları destekleyen bütün delilleri buluyorum. İnsanların tekrar geleceklerini düşünmelerini, en iyi yaşlarının bitmediğini, ve kilo verebileceklerini anlamalarını istiyorum. Ben bu ürünlerin işe yaradığına inanıyorum, hepsini tutkuyla inceliyorum ve araştırıyorum. Bahsettiğim bir sürü maddenin etkilerinin bilimsel olarak kanıtlayamadığımın farkındayım, fakat bu tavsiyeleri aileme verdiğim gibi seyircilere de veriyorum.Senatör McCaskill Mehmet Özün şovunda kullandığı dili eleştirmeye devam ederek Bütün bilim topluluğu sizin mucize dediğiniz bu üç ürünün yararlığından şüpheli. Satın alınabilir bir ürüne mucizevi dediğinizde bu insanları boş yere umutlandırıyor. Bunu neden yapmanız gerektiğini anlamıyorum.Mehmet Özün Bahsettiğiniz sözler iki seneden uzun süre önce sarf edildi programda. Ürünlerden bu şekilde bahsetmeyeli iki sene oldu? Yorumlarınıza kesinlikle önem veriyorum söylemesi üzerine de McCaskill Bu hataları iki sene önce yaptığınızı söylüyorsunuz. Fakat daha üç hafta önce, programınızdaki ürünlerden aynı şekilde, mucizevi olarak bahsettiniz. İnsanlar söylediklerinize inanmak istiyor. Dolandırıcılar da güvenilirliğinizi
Zaman
Ana Sayfa
01.07.2014
MehmetÖzünSenatodazoranlarıMehmet Özün Senatoda zor anları
Bosna-Hersek’te selin bilançosu ağır oldu
Zaman
30.05.2014
14:20
Bosna Herseki etkileyen şiddetli yağışlar sonrasında yaşanan seller ve heyelanların yol açtığı hasar, gün geçtikçe daha net ortaya çıkıyor. Suların yavaş yavaş çekilmesiyle, tarihin en büyük doğal afetinin, ülkeye telafisi uzun yıllar sürecek zararlar verdiği belirlendi. Bosna Hersek Bakanlar Kurulu tarafından açıklanan bilançoya göre; sel felaketinden etkilenen insanların sayısı 1.5 milyona ulaşırken, 950 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yaraların sarılması için acil yardım çağrısı yapan Bosna Hersek, başta acil ihtiyaçlar olmak üzere, hemen her türlü ürün ve malzemeye muhtaç durumda.Verilere göre son 120 yılın en şiddetli yağışlarının yaşandığı Bosna Hersek, tam bir afet bölgesine dönüşmüş durumda. Aniden bastıran ve yüzbinlerce kişinin üzerlerindeki kıyafetlerle kaçarak canlarını zor kurtardığı sel felaketinin ağır bilançosu, suların çekilmesiyle yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Son tespitler, ilk belirlemelerin aksine, seller ve heyelanların ülkeye sanılandan çok daha büyük zarar verdiğini gösteriyor. Bosna Hersek Devleti yetkililerinin açıklamalarına göre; seller sonrası 2 bin 100 kayıtlı heyelan yaşandı, ülkedeki yaklaşık 250 sağlık merkezi ve okul sular altında kaldı. Yaklaşık 1.5 milyon kişiyi doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen doğal afette, 950 bin kişi evini terk ederken, 100 bin kadar ev de, ya yok oldu, ya da büyük zarar gördü. Yaşanan doğal afet, ülkenin altyapısına da büyük zarar verdi. Kara ve demiryollarında büyük maddi hasar oluşurken, içme suyu altyapısının tahrip olması yüzünden halen 1 milyon kişi içme suyuna ulaşamıyor. Başta gıda ve temizlik maddeleri olmak üzere, ilaç, boya, çekiç, motorlu testere gibi ev ve inşaat malzemeleri, dezenfektanlar, mobilya ve ev tekstili acil ihtiyaçlar arasında. Bu ihtiyaçların karşılanması için gönderilen her yardımın çok değerli olduğunu belirten yetkililer, yaraların sarılması için yardımların bir an önce ulaşmasının önemine de dikkat çektiler.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
30.05.2014
Bosna-Hersek’teselinbilançosuağırolduBosna-Hersek’te selin bilançosu ağır oldu
Türkiye, antibiyotik kullanımında lider
Zaman
26.05.2014
11:15
Sağlık Bakanlığı Hastane Enfeksiyonları Bilimsel Danışma Kurulu Üyesi Prof.Dr. Recep Öztürk, antibiyotik çağı sonrası dönemin yaşandığını belirterek, Türkiye kendi sınıfında en çok antibiyotik kullanan ülke konumunda. Direnci kıyasladığımızda bu durum, Türkiyeyi ortak olduğumuz diğer ülkelere göre çok daha yukarıya taşıyor. Sonuç, hastaları tedavi edemiyoruz diye konuştu.İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğretim üyesi ve Sağlık Bakanlığı Hastane Enfeksiyonları Bilimsel Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Recep Öztürk, antibiyotiklerin hem tıpta, hem de veterinerlikte yaygın kullanıldığını söyledi. Çiftliklerde tavuklar için büyüme faktörü olarak da kullanılan antibiyotiklere karşı, ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok direnç geliştiğini belirten Prof. Dr. Öztürk, Son yıllarda daha fazla olmak üzere, antibiyotiklere karşı hem toplumdan hem de hastaneden kazanılan enfeksiyonlarda çok ciddi direnç artışı olmaya başladı dedi.TAM ETKİLİ ANTİBİYOTİK ARTIK YOK2013te Amerikan Hastalık Kontrol Merkezinin ABD için Antibiyotik Direnci Tehdidi adlı rapor hazırladığını, Dünya Sağlık Örgütünün üye ülkelerden veriler elde ederek Küresel Direnç Felaketi ifadesini kullanarak, Mayıs ayında, bir rapor yayımladığını anlatan Prof. Dr. Recep Öztürk, Antibiyotikleri kaybediyoruz. Mikroorganizmalar hastalık yapmaya devam ediyor ama elimizde etkili çok az antibiyotik kaldı. Tam etkili antibiyotik artık yok diye konuştu. Bu durumun artık antibiyotik çağı sonrası olarak ifadesini bulduğunu aktaran Prof. Dr. Öztürk, antibiyotiklere karşı oluşan direnç nedeniyle ilaç firmalarının da bu konuda Ar-Ge çalışmalarını azalttığını söyledi.HER VAKAYA ANTİBİYOTİK VERİLMEZAntibiyotiklere karşı direnç oluşmasında en önemli nedenin gereksiz kullanım olduğunu belirten Prof. Dr. Öztürk, bugün çocuklarda boğaz iltihabının yüzde 35i, erişkinlerde ise aynı hastalığın yüzde 15i antibiyotik tedavisine gereksinim duyarken, bu yöndeki her vakaya antibiyotik verildiğini dile getirdi. Bu noktada hasta ve hasta yakınlarının da hekim üzerinde antibiyotik yazması için baskı oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Recep Öztürk, Yaz geliyor, ishalli hastalıklar doğal olarak artacak. İshalli olgularda yüzde 10- 15 antibiyotik verebilirsiniz. Onun dışındaki olgular kesinlikle antibiyotik vermeyi gerektirmez ama çok daha yaygın oranda antibiyotik kullanılıyor diye konuştu.TÜRKİYE KENDİ SINIFINDA LİDERTürkiyenin kendi sınıfında en çok antibiyotik kullanan ülke olduğunu belirten Prof. Dr. Recep Öztürk, şunları söyledi:Direnci kıyasladığımızda bu durum, Türkiyeyi ortak olduğumuz diğer ülkelere göre çok daha yukarıya taşıyor. Bunun sonucu hastaları tedavi edemiyoruz. Çok daha fazla harcama yapmak, antibiyotikleri birleştirmek zorunda kalıyoruz. Bu durum da hastalara zarar veriyor, toksik etkilere maruz bırakıyor.Prof. Dr. Öztürk, gereksiz antibiyotik kullanılmasının önüne geçilmesi için toplumun bilinçlendirilmesinin ve eczanelerde reçetesiz antibiyotik satışının yapılmamasının alınabilecek en önemli tedbirler olduğunu aktardı.(DHA)
Zaman
Sağlık
26.05.2014
TürkiyeantibiyotikkullanımındaliderTürkiye antibiyotik kullanımında lider
Dollvet’in ürettiği mikrobiyal gübre çiftçinin yüzünü güldürecek
Zaman
26.04.2014
02:05
Şanlıurfa’da yerli yatırımcılar tarafından 2002’de veteriner aşı ve ilaç üretmek üzere temelleri atılan Dollvet, bugün ürettiği aşılarla hayvancılığının sıkıntılarına çözüm arıyor.Yetiştiricilerin daha kaliteli ve daha fazla ürün almalarına yardımcı olmak istediklerini belirten Dollvet AŞ Genel Koordinatörü ve Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Ertekin, “Kendi alanında çok donanımlı uzman kadrosu ile sığır, koyun ve keçiler için aşılar ürettik. Türkiye kültür balık ihracatçında çok önemli bir konumda. Kültür balık üretiminde yetiştiricilerin muzdarip olduğu hastalıklara ve süt ineklerinde mastitis vakalarına çözüm olarak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yönetmeliği doğrultusunda çiftliklere özel otovaksin aşı hizmetini iki yıldır yetiştiricilerimizin hizmetine sunduk. Hedefimiz yetiştiricilerimizin sıkıntılarına beraber çözümler üretip onların daha kaliteli ve daha fazla ürün almalarına yardımcı olmaktadır.” dedi. Dollvet olarak kurdukları yeni bir altyapı ile uzun yıllardır yaptıkları Ar-Ge c¸alışmalarının birleştirilmesi sonucunda tarım sekto¨ru¨ne yeni soluk olacak mikrobiyal ve organik gu¨brelerin u¨retimine başlandığının bilgisini veren Ahmet Ertekin, “Daha sağlıklı bir gelecek ve daha yüksek verim düsturu ile yola çıktığımız bu alanda yaptığımız çalışmaların ardından piyasaya sunmuş olduğumuz mikrobiyal gübreler ile hem çiftçinin hem de tüketicilerin yüzünü güldürmeyi hedefliyoruz. Tüketicilerimiz her türlü zirai muameleye maruz kalmış sebze ve meyve yerine daha doğal ve daha lezzetli ürünlere kavuşurken çiftçi de daha az maliyetle daha yüksek verim elde edip daha uzun ömürlü ve daha kaliteli ürünler elde ederek daha yüksek kazanç sağlayacak.” açıklamasını yaptı. Dollvet’in üzerinde durduğu en önemli konu hormon. Mikrobiyal gübrelerin hormonla yakından uzaktan alakası olmadığını vurgulayan Ertekin, “Verime yaptığımız katkılar çiftçinin yüzünü güldürecek kadar iyi. Ülkemiz hizmetine sunmuş olduğumuz bu güzel ürünün hormonla hiçbir alakası yoktur. Mikrobiyal gübrenin içeriğindeki bakteriler bitkinin kendi doğal metabolizmasında çalışarak bitki gelişimine etki eden faktörleri aktive ediyor. Bitkiden daha kaliteli ürün ve daha fazla verim alınmasını sağlıyor. Çiftçimizin ve tüketicilerimizin yüzünü güldürebilirsek ne mutlu bizlere.” diye konuştu.
Zaman
Ekonomi
26.04.2014
Dollvet’inürettiğimikrobiyal gübreçiftçininyüzünügüldürecekDollvet’in ürettiği mikrobiyal gübre çiftçinin yüzünü güldürecek
Artık 3 bin 500 kişiye bir eczane düşecek
Zaman
13.04.2014
02:02
Türkiye genelindeki serbest eczanelerin açılış ve çalışma usullerini yeniden düzenleyen ve 3 bin 500 kişiye bir eczane açılabilmesini öngören kanunun yönetmeliği dün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.Yönetmelikte eczacının tanımı, görev ve yetkileri net bir şekilde yapıldı. Eczanelere tabela standardı getirildi. Ayrıca yeni alışveriş merkezlerinde açılacak eczanelerin dış cephe ve kapılarının belediyelere ait cadde ve sokak üzerinde bulunması zorunluluğu getirildi. AVM’lerdeki eczanelerin, nöbetten muaf tutularak bulundukları illerin ecza odaları tarafından belirlenen açılış kapanış saatlerine uyması yasallaştı.31 Mayıs 2012 tarihinde kabul edilen 6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun’un yönetmeliği dün Resmi Gazete’de yayımlandı. Eczacıların merakla beklediği kanun birçok değişikliği beraberinde getiriyor. Eczacılık tanımının yeniden yapıldığı yönetmeliğe göre, eczacılar ilaçla ilgili analizleri yapmanın yanı sıra, ilaçla ilgili standardizasyon ve kalite güvenliğini sağlamaktan da sorumlu kılındı. Yine eczacılara, reçeteye tâbi olmayan ilaçların ve sağlığa ilişkin tüm ürünlerin hastanın gereksinimlerine uygun, güvenli ve akılcı bir şekilde tedarikini sağlamaları ve bu konuda danışmanlık hizmeti vermeleri sorumluluğu getirildi. Ayrıca eczacılara kozmetik imalathanesi, ilaç Ar-Ge merkezi, ecza deposu gibi müesseseleri açabilme veya bu tür resmî ya da özel müesseselerde mesul müdürlük yapabilme hakkı tanındı.Yönetmelikte yeni eczane açılmasına ilişkin kriterler net bir şekilde belirtildi. Buna göre, serbest eczane sayıları, ilçe sınırları içindeki nüfusa göre en az üç bin beş yüz kişiye bir eczane olacak şekilde düzenlendi. Hiç eczanesi olmayan yerleşim birimlerinde eczane açılması ile doğal afet ve benzeri sebeplerle nüfus azalması hâlinde o yerleşim yerinde bulunan eczanelerin naklinde nüfus kriteri uygulanmayacak. Serbest eczane açmak isteyen eczacıların, en az bir yıl müddetle hizmet sözleşmesine bağlı olarak mesul müdür eczacı ile birlikte eczanelerde yardımcı eczacı olarak çalışma zorunluluğu kondu. Bir diğer yenilik ise eczacıların reçete kabulleri ile ilgili oldu. Buna göre eczacılar internet, faks, telefon, kurye, komisyoncu ve benzeri yollarla eczanelere gelen reçeteleri kabul edemeyecek.
Zaman
Güncel
13.04.2014
Artık3bin500kişiyebireczanedüşecekArtık 3 bin 500 kişiye bir eczane düşecek
Bel fıtığında yapılan yanlış uygulamalar felç yapabilir!
Zaman
17.02.2014
12:12
Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Halit Çavuşoğlu, bel fıtığının bel ve bacak bölgesinde ortaya çıkan ağrılara ek olarak hareket kabiliyetini kısıtlaması nedeni ile günlük yaşamı olumsuz etkileyen hastalıkların başında geldiğini söyledi. Çavuşoğlu, Ülkemizde bu konudaki bilimsellikten uzak ve yanlış uygulamalar nedeni ile hastalar kalıcı hasarlar sonucu sakat kalabiliyor. Bunların en tehlikelisi olan bel çektirme. Bel fıtığı olan kişilere yapıldığında fıtığın kopmasına ve hasta için bacaklarının felç olmasına sebep olmaktadır. dedi.Memorial Şişli Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümünden Doç. Dr. Halit Çavuşoğlu, bel fıtığı ve tedavisi hakkında bilgi verdi. Bel fıtığı ağrı ve yürüme güçlüğüne sebep olabilir diyen Doç. Dr. Halit Çavuşoğlu, Bel ağrısından sonra başlayan, genellikle tek taraflı bacak ağrısı belirtisiyle ortaya çıkan bel fıtığında erken teşhis normal yaşama kısa sürede dönebilmek açısından çok önemlidir. Ağrı uyuşma ile beraber olabilmekte ve ağrının yayıldığı bacakta kuvvet kaybı yaşanmaktadır. Eğer bası ilerlerse veya uzun süre kalırsa sinir görevini yapamaz hale gelir, adalelerde felç başlar, yürüme güçlüğü ve dengesizlik oluşur. Bunlarla birlikte hasta idrarını ve dışkısını tutamaz hale gelebilmektedir. ifadelerini kulladı.Çavuşoğlu, Her bel ve bacak ağrısı fıtık anlamına gelmemektedir. Hayat kalitesini olumsuz etkileyen omurga eklemlerindeki sorunlar çeşitli nedenlere bağlı oluşabilmektedir. Ancak ağrı ve uyuşukluğun sıklaşması ve belirli sürede yatak istirahati ile geçmemesi durumunda mutlaka bir beyin ve sinir cerrahına başvurulması gerekmektedir. Tanı ve tedavi için detaylı öykü alınması ve fiziksel muayenenin önemi büyüktür. Kesin teşhis için MR çektirilir. MR fıtık ile aynı şikayetleri oluşturabilecek kist, kireçlenme, kemik erimesine bağlı omurga kırıkları, omurilik ve kemik tümörü gibi hastalıkları da göstermektedir. diye konuştu.Sert zeminde yatmanın ağrıları artırdığını söyleyen Doç. Dr. Çavuşoğlu şöyle konuştu: Öncelikle 2-3 haftalık sıkı yatak istirahati basit fıtıklaşmalarla birlikte olan şikayetleri gidermektedir. Genel bilinenin aksine, sert zeminde yatmak sırt ve bel bölgesinde ezilmelere ve ağrının artmasına neden olmaktadır. Sinir üzerindeki baskıyı azaltmak ve sinirin kanlanmasını düzeltmek için yarı ortopedik yatakta omurilik kanalının en fazla genişlediği pozisyon olan cenin şeklinde yatılmalıdır. Oturmak disklere dolayısıyla bele daha fazla basınç yüklemektedir. Bu nedenle mutlak yatak istirahati yaparken genel ihtiyaçlar (yemek, tuvalet, vs.) için bile 20 dakikadan fazla oturulmamalıdır.Çavuşoğlu, Omurga kırığı dışında korse takılması önerilmemektedir. Korse bele binen yükü geçici çözüm olarak azaltmasına rağmen, bele destek olan adalelerin zayıflamasına yol açarak, bırakıldığında ağrıların çabuk tekrarlamasına ve bağımlılığa yol açmaktadır. dedi.Bel çektirmenin felce götürebileceğini ifade eden Doç. Dr. Çavuşoğlu, Bilimsellik dışı uygulamaların tedavide yeri yoktur. Bunların en tehlikelisi olan bel çektirme. Bel fıtığı olan kişilere yapıldığında fıtığın kopmasına ve hasta için bacaklarının felç olması, idrar ve dışkısını tutamama, cinsel fonksiyonlarının sona ermesi tehlikesinin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.Ameliyattan 4 saat sonra taburcu olunabilir diyen Doç. Dr. Çavuşoğlu, Zayıflamak ve egzersiz yapmak bel fıtığı tedavisi için oldukça yararlıdır. İstirahat tek başına yetmediği takdirde ilaç ya da fizik tedavi yöntemleri kullanılabilmektedir. Bu tedaviler ile sonuç alınamadığında ise hastaya cerrahi yöntem uygulanmaktadır. Tercih mikro cerrahi tekniği ile doğal yapıyı en fazla koruyan ameliyat olmalıdır. Şikayet oluşturan bel fıtığına yapılan cerrahi tedavinin amacı; omurilik ve buradan çıkan sinirlerin sıkışıklığını giderirken, birçok anatomik yapıyı ve bel omurgasının hem yük taşıyabilme hem de hareket edebilme fonksiyonunu korumaktır. Radyolojik görüntüleme yöntemleri bel fıtığına yol açan yumuşak ve kemik dokuların ayrıntılı tespitinde kullanılmaktadır. Uygulanan mikrocerrahi yönteminde 1,5 cmlik cilt kesisi ile doğal doku planları kullanılarak disk mesafesine girilir, böylece omurilik ve sinir dokuları rahatlatılır. Omurganın yük taşıyabilme ve hareket edebilme gücü bozulmadığı için hasta ameliyattan 3 saat sonra yürütülür ve ameliyattan 4 saat sonra taburcu olabilmektedir. diye konuştu. (CİHAN)
Zaman
Son Dakika
17.02.2014
BelfıtığındayapılanyanlışuygulamalarfelçyapabilirBel fıtığında yapılan yanlış uygulamalar felç yapabilir
Sabah ayakta oluşan ağrı, topuk dikeni olabilir
Zaman
31.01.2014
12:57
Türkiyede sıklıkla karşılaşılan problemlerden biri olan topuk dikeni, hayatı olumsuz etkiliyor. Yataktan kalkınca ilk birkaç adımında ayak topuğu içinde hissedilen şiddetli ağrı, topuk dikeni belirtisi olabiliyor.Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Cengiz Bahadır, topuk dikeni belirtileri ve tedavisi konusunda bilgiler verdi. Topuk dikeninin oluşumu hakkında toplumda yanlış bir kanı oluştuğunu söyleyen Bahadır, Topuk dikeni, genel kanının aksine aslında bir kemik hastalığı olmayıp ayak tabanında bulunan plantar fasia adlı zarın kronik olarak zedelenmesi sonucu oluşan bir durumdur. Her insanın ayağının iç kısmında bulunan ve ayağın uzun arkı denilen çukurluk sayesinde ayağa gelen yükler dengeli bir şekilde dağıtılarak yumuşak dokular ve kemiklere aşırı yük gelmesi önlenir. Ayağın arkının çökmesi, aşırı ayakta kalma, uzun yürüyüşler, kötü ayakkabı alışkanlıkları sonucu bu arkı destekleyen plantar fasia adlı taban zarı aşırı gerilir. Kronik zedelenmeye bağlı olarak plantar fasiada kalınlaşma ve özellikle topuk kemiğine yapıştığı yerde yumuşak doku ödemi oluşur. Ayak taban zarındaki bu romatizmal hadise plantar fasiit olarak adlandırılır. Hastalık ilerledikçe bu zar kalınlaşmaya başlar ve topuk kemiğine yapıştığı noktada kronik zedelenmeler ortaya çıkar. Vücut bu bölgede yeni kemik oluşturarak stresi azaltmaya çalışır. Bu oluşan kemik yapı sivri olduğunda topuk dikeni olarak adlandırılır. dedi.Topuk dikeninin en önemli bulgusunun ağrı olduğunu kaydeden Bahadır, Bu ağrı özellikle sabahları rahatsız edicidir. Hasta sabah kalktığında bir süre topuğuna basamaz. Hastalık ilerledikçe sabah ağrıları gün içine yayılmaya başlar. Sert tabanlı ayakkabılar, topuklu ayakkabılar rahatsız edici olabilir. Ağır vakalarda artık ayakta durulan her an rahatsız edici hale gelir ve hatta ağrılar istirahat halinde bile devam edebilir. ifadelerini kullandı.TOPUK DİKENİNE TANI NASIL KONUR?Topuk dikeni tanısı hakkında bilgi veren Bahadır, Topuk dikeninin henüz oluşmadığı plantar fasiit döneminde iyi bir muayene ile tanı konabilir. Bu aşamada sadece MR ve bazen Ultrason görüntüleme ile taban zarındaki ödem ve kalınlaşma tespit edilebilir. Topuk kemiğinde zarın yapıştığı yerde topuk dikeni oluştuğunda artık basit bir röntgen tanıyı koymak için yeterlidir. Unutulmaması gereken önemli bir nokta ayak altı ağrısı ve topuk dikeni iltahaplı omurga romatizmasının ilk bulgusu olabilir. Özellikle topuk arkasında da ağrı varsa ve tedaviye dirençli ise bu hastalık mutlaka araştırılmalıdır. görüşünü dile getirdi.Uzman Dr. Bahadır, topuk dikeni tedavisi konusunda ise şu bilgileri verdi: Topuk dikenin tedavisi genelde konservatif yöntemlerle yapılır. Çok özel durumlar hariç cerrahinin yeri yoktur. Antiromaizmal ilaçlar, aktivite kısıtlaması, ayakkabı modifikasyonu hafif vakalarda yeterli olabilir. Özel tabanlıklar, topuk kısmı delinmiş topuk destekleri işe yarayabilir. İnatçı vakalarda topuktan kortizon enjeksiyonu işe yarar. Kısa dönem sonuçları iyi olsa da yüzde 40-50lere yaklaşan tekrarlama eğilimi vardır. Bunda enjeksiyonun doğru yere yapılamamasının da rolü vardır. Bu nedenle bu tip iğneler ultrason görüntüleme ile yapılmalıdır. ESWT olarak adlandırılan şok dalgası son yıllarda sıkça kullanılmaya başlanmışsa da sonuçları kortizon iğnesine göre daha kötüdür ve işlem sırasında hasta ağrı duyabildiğinden çok tercih edilmemektedir.PRP İngilizce Platelet Rich Plasma ifadesinin baş harflerinin kısaltması olup, trombositten zengin plazma anlamına gelmektedir. Bu yöntemde ilaç hastanın kendi kanından hazırlandığından doğal bir tedavi yöntemidir. PRP sıvısının içerdiği yüksek orandaki büyüme faktörleri zedelenmenin olduğu plantar fasia ve topuk dikeni bölgesindeki yapıların hücrelerini uyararak o bölgedeki iyileşmeyi hızlandırır.Yakın tarihli araştırmalarda özellikle diğer tedavilerle sonuç alınamayan topuk dikeni vakalarında yüz güldürücü sonuçlar bildirilmiştir. Genelde bir bazen birer ay arayla iki kez uygulanmaktadır. PRP tedavisi diz kalça gibi eklem romatizmalarında, tenisçi dirseği gibi tendon romatizmalarında etkili olduğu zaten ispatlanmış bir yöntemdir. Artık topuk dikeni ve plantar fasiitin de PRP tedavisinin kullanım alanına girdiğini söyleyebiliriz.Tabii ki tüm tedaviler ve PRP tedavisi de aktivite modifikasyonu ve uygun egzersiz programı ile desteklenmelidir. PRP tedavisi bir çok inatçı kas iskelet sistemi hastalığında yeni bir umut olmaya devam etmektedir.(CİHAN)
Zaman
Sağlık
31.01.2014
SabahayaktaoluşanağrıtopukdikeniolabilirSabah ayakta oluşan ağrı topuk dikeni olabilir
Sabah ayakta oluşan ağrı, topuk dikeni olabilir
Zaman
31.01.2014
12:23
Türkiyede sıklıkla karşılaşılan problemlerden biri olan topuk dikeni, hayatı olumsuz etkiliyor. Yataktan kalkınca ilk birkaç adımında ayak topuğu içinde hissedilen şiddetli ağrı, topuk dikeni belirtisi olabiliyor.Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Cengiz Bahadır, topuk dikeni belirtileri ve tedavisi konusunda bilgiler verdi. Topuk dikeninin oluşumu hakkında toplumda yanlış bir kanı oluştuğunu söyleyen Bahadır, Topuk dikeni, genel kanının aksine aslında bir kemik hastalığı olmayıp ayak tabanında bulunan plantar fasia adlı zarın kronik olarak zedelenmesi sonucu oluşan bir durumdur. Her insanın ayağının iç kısmında bulunan ve ayağın uzun arkı denilen çukurluk sayesinde ayağa gelen yükler dengeli bir şekilde dağıtılarak yumuşak dokular ve kemiklere aşırı yük gelmesi önlenir. Ayağın arkının çökmesi, aşırı ayakta kalma, uzun yürüyüşler,kötü ayakkabı alışkanlıkları sonucu bu arkı destekleyen plantar fasia adlı taban zarı aşırı gerilir. Kronik zedelenmeye bağlı olarak plantar fasiada kalınlaşma ve özellikle topuk kemiğine yapıştığı yerde yumuşak doku ödemi oluşur. Ayak taban zarındaki bu romatizmal hadise plantar fasiit olarak adlandırılır. Hastalık ilerledikçe bu zar kalınlaşmaya başlar ve topuk kemiğine yapıştığı noktada kronik zedelenmeler ortaya çıkar. Vücut bu bölgede yeni kemik oluşturarak stresi azaltmaya çalışır. Bu oluşan kemik yapı sivri olduğunda topuk dikeni olarak adlandırılır. dedi.Topuk dikeninin en önemli bulgusunun ağrı olduğunu kaydeden Bahadır, Bu ağrı özellikle sabahları rahatsız edicidir. Hasta sabah kalktığında bir süre topuğuna basamaz. Hastalık ilerledikçe sabah ağrıları gün içine yayılmaya başlar. Sert tabanlı ayakkabılar, topuklu ayakkabılar rahatsız edici olabilir. Ağır vakalarda artık ayakta durulan her an rahatsız edici hale gelir ve hatta ağrılar istirahat halinde bile devam edebilir. ifadelerini kullandı. TOPUK DİKENİNE TANI NASIL KONUR?Topuk dikeni tanısı hakkında bilgi veren Bahadır, Topuk dikeninin henüz oluşmadığı plantar fasiit döneminde iyi bir muayene ile tanı konabilir. Bu aşamada sadece MR ve bazen Ultrason görüntüleme ile taban zarındaki ödem ve kalınlaşma tespit edilebilir. Topuk kemiğinde zarın yapıştığı yerde topuk dikeni oluştuğunda artık basit bir röntgen tanıyı koymak için yeterlidir. Unutulmaması gereken önemli bir nokta ayak altı ağrısı ve topuk dikeni iltahaplı omurga romatizmasının ilk bulgusu olabilir. Özellikle topuk arkasında da ağrı varsa ve tedaviye dirençli ise bu hastalık mutlaka araştırılmalıdır. görüşünü dile getirdi.Uzman Dr. Bahadır, topuk dikeni tedavisi konusunda ise şu bilgileri verdi: Topuk dikenin tedavisi genelde konservatif yöntemlerle yapılır. Çok özel durumlar hariç cerrahinin yeri yoktur. Antiromaizmal ilaçlar, aktivite kısıtlaması, ayakkabı modifikasyonu hafif vakalarda yeterli olabilir. Özel tabanlıklar, topuk kısmı delinmiş topuk destekleri işe yarayabilir. İnatçı vakalarda topuktan kortizon enjeksiyonu işe yarar. Kısa dönem sonuçları iyi olsa da yüzde 40-50lere yaklaşan tekrarlama eğilimi vardır. Bunda enjeksiyonun doğru yere yapılamamasının da rolü vardır. Bu nedenle bu tip iğneler ultrason görüntüleme ile yapılmalıdır. ESWT olarak adlandırılan şok dalgası son yıllarda sıkça kullanılmaya başlanmışsa da sonuçları kortizon iğnesine göre daha kötüdür ve işlem sırasında hasta ağrı duyabildiğinden çok tercih edilmemektedir.PRP İngilizce Platelet Rich Plasma ifadesinin baş harflerinin kısaltması olup, trombositten zengin plazma anlamına gelmektedir. Bu yöntemde ilaç hastanın kendi kanından hazırlandığından doğal bir tedavi yöntemidir. PRP sıvısının içerdiği yüksek orandaki büyüme faktörleri zedelenmenin olduğu plantar fasia ve topuk dikeni bölgesindeki yapıların hücrelerini uyararak o bölgedeki iyileşmeyi hızlandırır. Yakın tarihli araştırmalarda özellikle diğer tedavilerle sonuç alınamayan topuk dikeni vakalarında yüz güldürücü sonuçlar bildirilmiştir. Genelde bir bazen birer ay arayla iki kez uygulanmaktadır. PRP tedavisi diz kalça gibi eklem romatizmalarında, tenisçi dirseği gibi tendon romatizmalarında etkili olduğu zaten ispatlanmış bir yöntemdir. Artık topuk dikeni ve plantar fasiitin de PRP tedavisinin kullanım alanına girdiğini söyleyebiliriz. Tabii ki tüm tedaviler ve PRP tedavisi de aktivite modifikasyonu ve uygun egzersiz programı ile desteklenmelidir. PRP tedavisi bir çok inatçı kas iskelet sistemi hastalığında yeni bir umut olmaya devam etmektedir.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
31.01.2014
SabahayaktaoluşanağrıtopukdikeniolabilirSabah ayakta oluşan ağrı topuk dikeni olabilir
İrlandalı ailenin çocuk hayali, Türkiye’de gerçekleşti
Zaman
23.01.2014
02:17
Evlat sahibi olmak için yıllarca her yöntemi deneyen İrlandalı Clemmensen çifti, internette tanıştıkları Türk doktorun davetiyle Türkiye’ye geldi. Burada denedikleri 8. tüp bebek uygulamasıyla çocuk sahibi olan çift, şimdi ikinci çocuk için hazırlık yapıyor.Dessislava Clemmensen, İrlan-da’da başlayan ve yıllarca süren annelik hayaline Türkiye’de kavuştu. Evlendikten yaklaşık 3 yıl sonra bebek sahibi olmaya karar veren Clemmensen çifti, altı ay boyunca sonuç alamayınca tedaviyle ilgili arayışlara başlar. Çift, çocuk arayışlarını ülke sınırlarının ötesine taşır ve internet aracılığıyla Bahçeci Sağlık Grubu’ndan Dr. Güvenç Karlıkaya ile tanışır. Dessislava Clemmensen, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Önceki başarısız denemelerden sonra bu görüşme bize tekrar ümit vermişti. Beraber alacağımız tedbirleri görüştük ve 7. tüp bebek denememizi planladık. Ne yazık ki bu deneme başarılı olmadı ama bizim için bu yaşadıklarımız bile çok büyük umuttu. Kalan embriyolarımız donduruldu ve bir sonraki denemeyi donmuş embriyolardan yapma kararı alarak ülkemize döndük.” Transfer sonrası bekleme günlerinin kendileri için en zor zamanlar olduğunu söyleyen Clemmensen, sağlıklı bir gebeliğin ardından şimdi artık mutlu bir anne ve ikinci bebeğini doğuracağı zamanı planlıyor. Baba Stefan Bahg Clemmensen ise şunları söylüyor: “Bizim için tam anlamıyla mucizevi bir süreç oldu. Bebeğimizi ilk kucağıma aldığımda gerçek olmadığını düşünmüştüm. Onunla yaşadığımız her gün rüya gibi geçiyor. Evet, zor bir süreçti ama bu deneyimi bize yaşatan tüm ekibe nasıl teşekkür etsem az olur.”Bahçeci Sağlık Grubu Fulya Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Güvenç Karlıkaya ise Dessislava Clemmensen’e uyguladıkları yöntemi şöyle anlatıyor: “Öncelikle doğru tanı koyabilmek için gerekli incelemeleri yaptık. Çünkü 7. denemesini yapacaktı ve hem bedensel hem de ruhsal olarak yıpranmıştı. Gerekli hormon düzenlemelerini sağladık. Bu sırada hastanın kilo sorunu olduğu için kalori azaltıp sebze, meyve ağırlıklı bir beslenme tarzı ve egzersizle kilo vermesini sağladık. Bir de polikistik over hastaları tedavi sırasında aşırı hormona maruz kalıyor. Bu vakada dondurulmuş embriyo tedavisi uyguladık ve ilaç vermediğimiz için rahim duvarı yıpranmadı ve kendini doğal yollarla toparladığı için embriyonun tutunma, dolayısıyla da gebelik şansı arttı.”
Zaman
Sağlık
23.01.2014
İrlandalıaileninçocukhayaliTürkiye’degerçekleştiİrlandalı ailenin çocuk hayali Türkiye’de gerçekleşti
İrlandalı ailenin çocuk hayali, Türkiye’de gerçekleşti
Zaman
23.01.2014
02:05
Evlat sahibi olmak için yıllarca her yöntemi deneyen İrlandalı Clemmensen çifti, internette tanıştıkları Türk doktorun davetiyle Türkiye’ye geldi. Burada denedikleri 8. tüp bebek uygulamasıyla çocuk sahibi olan çift, şimdi ikinci çocuk için hazırlık yapıyor.Dessislava Clemmensen, İrlan-da’da başlayan ve yıllarca süren annelik hayaline Türkiye’de kavuştu. Evlendikten yaklaşık 3 yıl sonra bebek sahibi olmaya karar veren Clemmensen çifti, altı ay boyunca sonuç alamayınca tedaviyle ilgili arayışlara başlar. Çift, çocuk arayışlarını ülke sınırlarının ötesine taşır ve internet aracılığıyla Bahçeci Sağlık Grubu’ndan Dr. Güvenç Karlıkaya ile tanışır. Dessislava Clemmensen, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Önceki başarısız denemelerden sonra bu görüşme bize tekrar ümit vermişti. Beraber alacağımız tedbirleri görüştük ve 7. tüp bebek denememizi planladık. Ne yazık ki bu deneme başarılı olmadı ama bizim için bu yaşadıklarımız bile çok büyük umuttu. Kalan embriyolarımız donduruldu ve bir sonraki denemeyi donmuş embriyolardan yapma kararı alarak ülkemize döndük.” Transfer sonrası bekleme günlerinin kendileri için en zor zamanlar olduğunu söyleyen Clemmensen, sağlıklı bir gebeliğin ardından şimdi artık mutlu bir anne ve ikinci bebeğini doğuracağı zamanı planlıyor. Baba Stefan Bahg Clemmensen ise şunları söylüyor: “Bizim için tam anlamıyla mucizevi bir süreç oldu. Bebeğimizi ilk kucağıma aldığımda gerçek olmadığını düşünmüştüm. Onunla yaşadığımız her gün rüya gibi geçiyor. Evet, zor bir süreçti ama bu deneyimi bize yaşatan tüm ekibe nasıl teşekkür etsem az olur.”Bahçeci Sağlık Grubu Fulya Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Güvenç Karlıkaya ise Dessislava Clemmensen’e uyguladıkları yöntemi şöyle anlatıyor: “Öncelikle doğru tanı koyabilmek için gerekli incelemeleri yaptık. Çünkü 7. denemesini yapacaktı ve hem bedensel hem de ruhsal olarak yıpranmıştı. Gerekli hormon düzenlemelerini sağladık. Bu sırada hastanın kilo sorunu olduğu için kalori azaltıp sebze, meyve ağırlıklı bir beslenme tarzı ve egzersizle kilo vermesini sağladık. Bir de polikistik over hastaları tedavi sırasında aşırı hormona maruz kalıyor. Bu vakada dondurulmuş embriyo tedavisi uyguladık ve ilaç vermediğimiz için rahim duvarı yıpranmadı ve kendini doğal yollarla toparladığı için embriyonun tutunma, dolayısıyla da gebelik şansı arttı.”
Zaman
Ana Sayfa
23.01.2014
İrlandalıaileninçocukhayaliTürkiye’degerçekleştiİrlandalı ailenin çocuk hayali Türkiye’de gerçekleşti
Kalp hastalığını nasıl önlersiniz?
Zaman
22.01.2014
02:17
Kalp hastalıklarını önlemenin sizin elinizde olabileceğini hiç düşündünüz mü? Yediğiniz ve içtiğiniz yiyecekler, yaşam tarzınız kalp hastalığı riskini etkiliyor. Tüm bunlara ömür boyunca dikkat ederseniz kalp hastalığına yakalanma ihtimalinizi azaltabilirsiniz.İşte kalp hastalığı riskini azaltmak için yapmanız gerekenler:En güçlü ilaç yiyecek: Onlarca yıldır bitki temelli beslenmenin kalp krizi oranlarını azaltmaya yardımcı olduğu tıp literatüründe de belirtilmişti. Eti ölçülü tüketip sebze ağırlıklı beslenmelisiniz.Sebze tüketin: En büyük araştırmalardan ikisi yeme alışkanlığının kronik hastalıkları nasıl etkilediğini gösterdi. Günde 8 ya da daha fazla porsiyon sebze yiyenlerin kalp krizi ya da felç geçirme riskinin günde 1,5 ya da daha az porsiyon sebze tüketenlere göre daha düşük olduğu belirlendi. Bu nedenle günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketmelisiniz.Günde 3 fincan çay için: Siyah veya yeşil, çay çeşitlerinin hepsi toplam kolesterolü ve trigliserid seviyesini düşürmeye, kan şekerini düzenlemeye ve iltihabı iyileştirmeye yardım eder.Eti sade tüketin: Hayvan ürünlerini yemeyi tamamen bırakmak ciddi bir değişiklik olabilir. Bu nedenle en azından sosis, salam ve sucuk gibi işlenmiş etlerden uzak durun. Harvard Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar haftada birden fazla yenen 50 gram işlenmiş etin kalp hastalığı riskini yüzde 42 oranında artırdığını tespit ettiler. Ayrıca hormonsuz, antibiyotiksiz ve katkı maddesi içermeyen et tüketmeye özen gösterin. Yediğiniz hayvanın çayırda beslenmiş olması hayvanın yediği omega-3 yağ asitleri nedeniyle kalp hastalığı riskine karşı sizi koruyabilir.Balık önemli: Sardalye, hamsi, istavrit ve somon gibi balıklar kalp dostu Omega-3 yağ asitleri açısından en zengin kaynaklardır. Omega-3 yağ asitlerinin iltihabı, kalp ritm bozukluğunu, trigliserid seviyesini ve kan basıncını azalttığı biliniyor. Ayrıca bu balıklarda diğerlerine göre daha az toksin var.Akşam yemeğini erken yiyin: Vücudunuz metabolik fonksiyonları tamir etmek için dinlenmeye, ara vermeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle gece yarısı yatmadan bir şeyler atıştırırsanız iltihap, kan şekeri, kan yağları ve hücre yaşlanmasında artışa yol açarsınız. Bu nedenle geceleri mutfağa girmeyin, en ideal akşam yemeği saati 7’dir.Hareket edin: Daha fazla oturarak zaman geçiren insanlarda kalp hastalığı riskini artıran metabolik sendrom gelişme riski yüzde 73 daha fazla. Yakın mesafede bir yere gidecekseniz otobüse, minibüse binmek yerine yürüyerek gidebilirsiniz. Çok yüksek katlarda oturmuyorsanız evinize çıkarken asansör yerine merdivenleri kullanın.Camlarınızı açın: Evinizin içindeki hava dünyanın en kirli şehirlerindeki havadan daha fazla kirlenmiş olabilir. Saç spreyi, kimyasallar ya da ocaktaki tencerelerden çıkan duman gibi birçok etken evinizi kirletebilir. Tek başlarına küçük gibi görünse de birbirleriyle karışıp yakıcı bir buhar oluşturduklarında iltihaba, kan basıncının artışına ve damarların sertleşmesine yol açabilir. Bu nedenle havaların ılık olduğu günlerde camlarınızı açın ve evinizi havalandırın.Doğal temizlik ürünleriyle temizlik yapın: Çevreci oldukları ambalajlarında yazsa bile birçok temizlik ürünü felce, yüksek kan basıncına yol açan kimyasallar içeriyor. Mümkünse özellikle mutfağınızı sirke, limon, kabartma tozu ve mısır nişastası gibi doğal temizlik ürünleriyle temizleyin.Plastik saklama kaplarınızı atın: Plastiğin içindeki BPA ve fitalat gibi kimyasallar yiyeceklere geçebiliyor. Vücudunuzda bu kimyasal tortuları birikince bunlar hormonal sistemi devreden çıkarıyor. Yapılan araştırmalara göre insanların idrarındaki BPA seviyesi ile kalp hastalığı riski arasında bir bağ olduğu belirlendi. Bu nedenle yiyeceklerinizi saklamak için cam, seramik ya da paslanmaz çelik kaplar kullanın.
Zaman
Sağlık
22.01.2014
Kalphastalığınınasılönlersiniz?Kalp hastalığını nasıl önlersiniz?
Kalp hastalığını nasıl önlersiniz?
Zaman
22.01.2014
02:07
Kalp hastalıklarını önlemenin sizin elinizde olabileceğini hiç düşündünüz mü? Yediğiniz ve içtiğiniz yiyecekler, yaşam tarzınız kalp hastalığı riskini etkiliyor. Tüm bunlara ömür boyunca dikkat ederseniz kalp hastalığına yakalanma ihtimalinizi azaltabilirsiniz.İşte kalp hastalığı riskini azaltmak için yapmanız gerekenler:En güçlü ilaç yiyecek: Onlarca yıldır bitki temelli beslenmenin kalp krizi oranlarını azaltmaya yardımcı olduğu tıp literatüründe de belirtilmişti. Eti ölçülü tüketip sebze ağırlıklı beslenmelisiniz.Sebze tüketin: En büyük araştırmalardan ikisi yeme alışkanlığının kronik hastalıkları nasıl etkilediğini gösterdi. Günde 8 ya da daha fazla porsiyon sebze yiyenlerin kalp krizi ya da felç geçirme riskinin günde 1,5 ya da daha az porsiyon sebze tüketenlere göre daha düşük olduğu belirlendi. Bu nedenle günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketmelisiniz.Günde 3 fincan çay için: Siyah veya yeşil, çay çeşitlerinin hepsi toplam kolesterolü ve trigliserid seviyesini düşürmeye, kan şekerini düzenlemeye ve iltihabı iyileştirmeye yardım eder.Eti sade tüketin: Hayvan ürünlerini yemeyi tamamen bırakmak ciddi bir değişiklik olabilir. Bu nedenle en azından sosis, salam ve sucuk gibi işlenmiş etlerden uzak durun. Harvard Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar haftada birden fazla yenen 50 gram işlenmiş etin kalp hastalığı riskini yüzde 42 oranında artırdığını tespit ettiler. Ayrıca hormonsuz, antibiyotiksiz ve katkı maddesi içermeyen et tüketmeye özen gösterin. Yediğiniz hayvanın çayırda beslenmiş olması hayvanın yediği omega-3 yağ asitleri nedeniyle kalp hastalığı riskine karşı sizi koruyabilir.Balık önemli: Sardalye, hamsi, istavrit ve somon gibi balıklar kalp dostu Omega-3 yağ asitleri açısından en zengin kaynaklardır. Omega-3 yağ asitlerinin iltihabı, kalp ritm bozukluğunu, trigliserid seviyesini ve kan basıncını azalttığı biliniyor. Ayrıca bu balıklarda diğerlerine göre daha az toksin var.Akşam yemeğini erken yiyin: Vücudunuz metabolik fonksiyonları tamir etmek için dinlenmeye, ara vermeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle gece yarısı yatmadan bir şeyler atıştırırsanız iltihap, kan şekeri, kan yağları ve hücre yaşlanmasında artışa yol açarsınız. Bu nedenle geceleri mutfağa girmeyin, en ideal akşam yemeği saati 7’dir.Hareket edin: Daha fazla oturarak zaman geçiren insanlarda kalp hastalığı riskini artıran metabolik sendrom gelişme riski yüzde 73 daha fazla. Yakın mesafede bir yere gidecekseniz otobüse, minibüse binmek yerine yürüyerek gidebilirsiniz. Çok yüksek katlarda oturmuyorsanız evinize çıkarken asansör yerine merdivenleri kullanın.Camlarınızı açın: Evinizin içindeki hava dünyanın en kirli şehirlerindeki havadan daha fazla kirlenmiş olabilir. Saç spreyi, kimyasallar ya da ocaktaki tencerelerden çıkan duman gibi birçok etken evinizi kirletebilir. Tek başlarına küçük gibi görünse de birbirleriyle karışıp yakıcı bir buhar oluşturduklarında iltihaba, kan basıncının artışına ve damarların sertleşmesine yol açabilir. Bu nedenle havaların ılık olduğu günlerde camlarınızı açın ve evinizi havalandırın.Doğal temizlik ürünleriyle temizlik yapın: Çevreci oldukları ambalajlarında yazsa bile birçok temizlik ürünü felce, yüksek kan basıncına yol açan kimyasallar içeriyor. Mümkünse özellikle mutfağınızı sirke, limon, kabartma tozu ve mısır nişastası gibi doğal temizlik ürünleriyle temizleyin.Plastik saklama kaplarınızı atın: Plastiğin içindeki BPA ve fitalat gibi kimyasallar yiyeceklere geçebiliyor. Vücudunuzda bu kimyasal tortuları birikince bunlar hormonal sistemi devreden çıkarıyor. Yapılan araştırmalara göre insanların idrarındaki BPA seviyesi ile kalp hastalığı riski arasında bir bağ olduğu belirlendi. Bu nedenle yiyeceklerinizi saklamak için cam, seramik ya da paslanmaz çelik kaplar kullanın.
Zaman
En Çok Okunan
22.01.2014
Kalphastalığınınasılönlersiniz?Kalp hastalığını nasıl önlersiniz?
Kalp hastalığını nasıl önlersiniz?
Zaman
22.01.2014
02:07
Kalp hastalıklarını önlemenin sizin elinizde olabileceğini hiç düşündünüz mü? Yediğiniz ve içtiğiniz yiyecekler, yaşam tarzınız kalp hastalığı riskini etkiliyor. Tüm bunlara ömür boyunca dikkat ederseniz kalp hastalığına yakalanma ihtimalinizi azaltabilirsiniz.İşte kalp hastalığı riskini azaltmak için yapmanız gerekenler:En güçlü ilaç yiyecek: Onlarca yıldır bitki temelli beslenmenin kalp krizi oranlarını azaltmaya yardımcı olduğu tıp literatüründe de belirtilmişti. Eti ölçülü tüketip sebze ağırlıklı beslenmelisiniz.Sebze tüketin: En büyük araştırmalardan ikisi yeme alışkanlığının kronik hastalıkları nasıl etkilediğini gösterdi. Günde 8 ya da daha fazla porsiyon sebze yiyenlerin kalp krizi ya da felç geçirme riskinin günde 1,5 ya da daha az porsiyon sebze tüketenlere göre daha düşük olduğu belirlendi. Bu nedenle günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketmelisiniz.Günde 3 fincan çay için: Siyah veya yeşil, çay çeşitlerinin hepsi toplam kolesterolü ve trigliserid seviyesini düşürmeye, kan şekerini düzenlemeye ve iltihabı iyileştirmeye yardım eder.Eti sade tüketin: Hayvan ürünlerini yemeyi tamamen bırakmak ciddi bir değişiklik olabilir. Bu nedenle en azından sosis, salam ve sucuk gibi işlenmiş etlerden uzak durun. Harvard Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar haftada birden fazla yenen 50 gram işlenmiş etin kalp hastalığı riskini yüzde 42 oranında artırdığını tespit ettiler. Ayrıca hormonsuz, antibiyotiksiz ve katkı maddesi içermeyen et tüketmeye özen gösterin. Yediğiniz hayvanın çayırda beslenmiş olması hayvanın yediği omega-3 yağ asitleri nedeniyle kalp hastalığı riskine karşı sizi koruyabilir.Balık önemli: Sardalye, hamsi, istavrit ve somon gibi balıklar kalp dostu Omega-3 yağ asitleri açısından en zengin kaynaklardır. Omega-3 yağ asitlerinin iltihabı, kalp ritm bozukluğunu, trigliserid seviyesini ve kan basıncını azalttığı biliniyor. Ayrıca bu balıklarda diğerlerine göre daha az toksin var.Akşam yemeğini erken yiyin: Vücudunuz metabolik fonksiyonları tamir etmek için dinlenmeye, ara vermeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle gece yarısı yatmadan bir şeyler atıştırırsanız iltihap, kan şekeri, kan yağları ve hücre yaşlanmasında artışa yol açarsınız. Bu nedenle geceleri mutfağa girmeyin, en ideal akşam yemeği saati 7’dir.Hareket edin: Daha fazla oturarak zaman geçiren insanlarda kalp hastalığı riskini artıran metabolik sendrom gelişme riski yüzde 73 daha fazla. Yakın mesafede bir yere gidecekseniz otobüse, minibüse binmek yerine yürüyerek gidebilirsiniz. Çok yüksek katlarda oturmuyorsanız evinize çıkarken asansör yerine merdivenleri kullanın.Camlarınızı açın: Evinizin içindeki hava dünyanın en kirli şehirlerindeki havadan daha fazla kirlenmiş olabilir. Saç spreyi, kimyasallar ya da ocaktaki tencerelerden çıkan duman gibi birçok etken evinizi kirletebilir. Tek başlarına küçük gibi görünse de birbirleriyle karışıp yakıcı bir buhar oluşturduklarında iltihaba, kan basıncının artışına ve damarların sertleşmesine yol açabilir. Bu nedenle havaların ılık olduğu günlerde camlarınızı açın ve evinizi havalandırın.Doğal temizlik ürünleriyle temizlik yapın: Çevreci oldukları ambalajlarında yazsa bile birçok temizlik ürünü felce, yüksek kan basıncına yol açan kimyasallar içeriyor. Mümkünse özellikle mutfağınızı sirke, limon, kabartma tozu ve mısır nişastası gibi doğal temizlik ürünleriyle temizleyin.Plastik saklama kaplarınızı atın: Plastiğin içindeki BPA ve fitalat gibi kimyasallar yiyeceklere geçebiliyor. Vücudunuzda bu kimyasal tortuları birikince bunlar hormonal sistemi devreden çıkarıyor. Yapılan araştırmalara göre insanların idrarındaki BPA seviyesi ile kalp hastalığı riski arasında bir bağ olduğu belirlendi. Bu nedenle yiyeceklerinizi saklamak için cam, seramik ya da paslanmaz çelik kaplar kullanın.
Zaman
Ana Sayfa
22.01.2014
Kalphastalığınınasılönlersiniz?Kalp hastalığını nasıl önlersiniz?
Kara üzüm, vücut direncini artırıyor
Zaman
09.01.2014
09:55
Kara üzüm, kan yapıcı özelliği ile kalp krizi ve felç olasılığını en aza indirerek hastalıklara karşı doğal koruma sağlıyor. Kanser ve hipertansiyon tedavilerinde de kullanılan kara üzüm, E vitamininden 50 kat daha faydalı bir özelliğe sahip.Gaziantepin geleneksel şire kültüründe de önemli bir yeri olan kara üzüm, içindeki antioksidan sayesinde vücudu, kendi içerisinde oluşan ya da dış çevre koşullarından kaynaklanan serbest oksijen radikallerinden ve diğer radikallerden koruyor. Faydaları saymakla bitmeyen kara üzüm, DNA hasarını azaltarak kanserin oluşum riskini azaltıyor. Damarların da sağlamlaşmasını sağlayan kara üzüm Gaziantepli vatandaşlar tarafından yoğun talep görüyor.ÇEKİRDEĞİ İLE YENİLİNCE DAHA DA FAYDALIGaziantepte 11 yıldan bu yana şire işi ile uğraştığını belirten Zeynel Abidin Karaoğlu, kara üzümün çekirdeği çıkarılmadan yenildiğinde daha faydalı olduğunu söyledi. Karaoğlu, üzümün Gaziantepin şire kültüründe önemli bir yer tuttuğunu kaydederek, Üzüm bizim çok eski bir şire kültürümüzdür. Sadece üzüm değil de olaya genel bakacak olursak; Gaziantepte şire kültürü vardır. Şirenin ana malzemesi üzümdür. Üzümün Antep karası olarak da çeşitleri bulunmaktadır. Bunların hepsinin faydaları bir yerde birleşiyor. Kana çok çabuk karışan bir madde. İçindeki çekirdeğiyle birlikte yenildiği takdirde faydaları daha da çoğalıyor. Onun için biz gelen müşterilerimize üzümün çekirdeği ile yenilmesini tavsiye ediyoruz. Üzüm çekirdeği ve üzümün etli kısmı antioksidan özelliği taşıyor ifadelerini kullandı.KANA ÇABUK KARIŞTIĞI İÇİN KORUYUCU ÖZELLİK TAŞIYORKara üzümün kana çok çabuk karıştığından dolayı özellikle kış aylarında gribal enfeksiyonlar ve soğuk algınlığı gibi rahatsızlıklarda vücudun direncini arttıran koruyucu bir kalkan görevi gördüğünü aktaran Karaoğlu, Ama biz şöyle bir tavsiyede bulunuyoruz. İnsanlar hasta olduktan sonra gelmesinler. Bu kültürümüzü kış girişinde yemeye başlayalım. Lütfen devam ettirelim dedi.İLAÇ YERİNE KARA ÜZÜM YİYELİMKara üzümün faydalarının bilim adamları tarafından da ispatlandığına dikkat çeken Karaoğlu, Bunun bilimsel araştırmaları da var. Bilim adamları da bunun faydalarını anlatıyor. Lütfen insanlar günde 15 habbe kara üzüm tüketsin. Antep pekmezi veya üzüm ürünlerinden tüketsinler. Hem kendimizi düşünmüş olalım hem de sağlığımız yerinde olursa; bir vatandaş olarak kendimize, ailemize ve ülkemize daha verimli oluruz. Biliyorsunuz artık insanlar antibiyotik ilaçlardan belli bir süreden sonra bıkıyorlar. İlaç da kullanılsa zaten bir hafta sonra etkisini gösteriyor. Onun için ilaç yerine üzüm ve pekmez yiyelim diye konuştu.YURT DIŞINDA KALAN VATANDAŞLARIMIZ YAZIN ALIP KIŞIN TÜKETİYORKara üzümü dört mevsim sattığını belirten Karaoğlu, yurt dışında oturan vatandaşların ise üzümü yazın geldiklerinde bol miktarda alıp kış mevsiminde tükettiklerini belirterek, Bu üzümleri 4 mevsim satıyoruz. Ama bu gribal enfeksiyonlar soğuk algınlıkları, halsizlikler, kırgınlıklar genelde kışın olduğu için kışın yerli müşteriler biraz daha dikkat ediyor. Bu üzümlerden eline geçmeyen gurbetçi vatandaşlarımız var. Antep gibi her yerde böyle çeşitlilik yok. Yabancı turistler ise genelde yazın alıp kışın tüketiyorlar şeklinde konuştu.(İHA)
Zaman
Sağlık
09.01.2014
KaraüzümvücutdirenciniartırıyorKara üzüm vücut direncini artırıyor
Çocuklarda tansiyon daha sinsi ve tehlikelidir!
Zaman
27.12.2013
11:40
Çocuklarda hipertansiyonun daha tehlikeli olması nedeniyle üç yaşından sonra her doktor muayenesinde çocuğun kan basıncının ölçülmesi gerektiği vurgulandı.Kelime anlamı kan basıncı yüksekliği şeklinde tanımlanan hipertansiyon, halk arasında sessiz katil olarak biliniyor. Uzmanlar, hipertansiyon hastalığı nedeniyle şiddetli baş ağrısı, bilinç değişiklikleri ve bazen beyin kanaması ile sonuçlanan durumlarla karşı karşıya gelinebileceğini hatırlatıyor.Doç.Dr. Mahmut Çivilibal, çocuk yaş gruplarında tansiyon ölçüldüğü zaman ailelerde yanlış bir şey yapılıyormuş gibi bir algı oluştuğunu gözlemlediklerini söyledi. İstanbul Fatih Kamu Hastaneler Birliği Genel Sekreterliği Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç.Dr. Mahmut Çivilibal, ailelerin çocuklarda hipertansiyon olmazmış gibi düşündüğünü belirterek şöyle konuştu: Hipertansiyon erişkin hastalığı olmasına rağmen, çocuklarda da görülen bir hastalıktır. Çünkü beslenme alışkanlıkları ve yaşam koşulları değişti. Doğal ortamda, parkta, bahçede, sokakta oynamayan, tüm gün bilgisayar başında ya da dört duvar arasında olan çocukların sayısı artmaya başladı. Sedanter yaşam denilen bu durum çocuklarda hipertansiyona zemin hazırlayan ana faktörlerden biri oldu.ÇOCUKLARDA TEHLİKE DAHA BÜYÜKTansiyon hastalığının erişkinlerde yavaş yavaş başladığını ve birden ölümcül sonuçlara gitmeyebileceğini söyleyen Doç.Dr. Çivilibal, çocuklarda ise daha sinsi ve sessiz biçimde ilerlediğini belirtti. Mahmut Çivilibal, çocukluk yaş grubunda hastalığın daha yüksek değerlerle, daha tehlikeli bir biçimde karşımıza çıkabileceğini anlattı. Her insanın yeni doğan itibariyle belli bir kan basıncı değeri olduğunu belirten Çivilibal, sözlerini şöyle sürdürdü: Bu yeni doğan döneminde 8e 5 ya da başka bir deyişle 80e 50 dediğimiz rakamlarla başlar ve yaşla beraber artar. 18li yaşlara geldikçe 12ye 8 ya da 120ye 80 olarak oturur. Ölçüm tekniklerinde hastanelerde kullanılan klasik tansiyon aletleri ve dijital teknolojinin gelişmesiyle evlerde kullanılan birtakım cihazlar var. Hekimin ve sağlıkçının karşısında heyecanlanan kişiler, evde tansiyonlarını ölçerlerse daha doğru değerler elde edebilirler.ÜÇ YAŞIN ÜZERİNDEKİ ÇOCUĞA TAKİPHipertansiyonun çocuklarda tıpkı erişkinlerde olduğu gibi beyin, kalp, göz ve böbrek rahatsızlıklarına yol açabildiğini söyleyen Başhekim Doç.Dr. Çivilibal, sözlerine şöyle devam etti: Üç yaşın üzerindeki çocuklar, her doktor muayenesine gittiğinde kan basıncını da ölçtürmeli. Bu 3 ayda bir olabilir, 6 ayda bir olabilir. En kötü ihtimalle yılda 1 kan basıncı ölçülmeli. Bir de yeni doğan döneminden itibaren bazı risk faktörü olan veya herhangi bir nedenle yeni doğan yoğun bakımda yatan çocuklarda 3 yaş beklenmeden takipleri yapılmalı, belli aralıklarla kan basınçları ölçülmelidir.Hipertansiyonun tedavisinde anahtar kelimenin yaşam stilini değiştirme olduğunu ifade eden Dr. Çivilibal, şunları söyledi: Hipertansiyon erişkin ve çocuklarda tedavi açısından çok farklı değil. Öncelikle hem çocuğa hem de ailesine bir eğitim verilmeli. Yaşam stili değişikliği koşulunun içinde yer alan düzenli egzersizlerin yapılmalı, sofra tuzunu yemeklerde kullanmamalı, özellikle kilolu olan çocukların beslenmesine daha fazla dikkat edilmeli. Bunlar ilaç dışı tedavi yöntemleridir.Doç.Dr. Çivilibal, çocuklarla iç içe olan, çocuk, aile ve pratisyen hekimlere çocukların tansiyonunun ölçülüp bu önemli konunun atlanmaması gerektiği konusunda tavsiyelerde bulundu.(İHA)
Zaman
Sağlık
27.12.2013
ÇocuklardatansiyondahasinsivetehlikelidirÇocuklarda tansiyon daha sinsi ve tehlikelidir
Yılda 2-3 kere hasta olmak normal
Zaman
24.12.2013
02:03
Mersin Üniversitesi (MEÜ) Tıp Fakültesi Kulak, Burun, Boğaz (KBB) Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Murat Ünal, sağlıklı bir insanın yılda 2-3 kez hastalanabileceğini ifade ederek, Bu bağışıklık sistemi için iyi bir şey. Bağışıklık sistemimiz aktif oluyor. Hiç hastalanmamak gibi bir şey, yani kendimizi çok koruyarak yaşamak başka sorunları ortaya çıkarıyor dedi.Soğuk havanın getirebileceği hastalıklarla ilgili açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Murat Ünal, birden bastıran soğuklarda dikkatli olunması gerektiğini belirtti. Özellikle grip, nezle, ortak kulak iltihapları gibi hastalıkların bu dönemde çok arttığını kaydeden Ünal, Bugünlerde bize en çok bu şikayetlerle vatandaşlar geliyor. Tabi bunlar virüslerden gelen hastalıklar. Yani bunlara yanlış tedavi uygulanmaması lazım. Bu hastalıkların tedavisinin antibiyotikle değil de daha hafif ilaçlarla tedavi edilmesi gerekir diye konuştu.YILDA 2-3 KEZ HASTA OLMAK NORMALSağlıklı her insanın yılda 2-3 kez hasta olabileceğini vurgulayan Ünal, Her mevsimin özellikle ilkbahar ve sonbahara geçişlerde mutlaka insanlar 2-3 kez hastalanıyorlar. Bu da normal, hastalanacağız. Bu bağışıklık sistemimiz için de bir yönden iyi bir şey. Bağışıklık sistemimiz aktif oluyor. Bu kötü bir şey değil. Aslında hiç hastalanmamak gibi bir şey çok steril yaşamak, yani kendimizi çok koruyarak yaşayan insanlarda da başka sorunlar çıkıyor. Aslında her insan 2-3 kez hasta olur. Ama bu normal insanlar için. Normal insanlar hasta olurlar. Normal insanların grip, nezle gibi hastalıkları geçirirler ve bu da kötü bir şey değildir. Bağışıklık sistemi için belli bir güç sağlar dedi.GREYFURT SUYUNU HER ZAMAN DİKKATLİ İÇELİMBu dönemde bol sıvı tüketilmesini isteyen Ünal, sözlerine şöyle devam etti: Özellikle ılık, yani çok sıcak şeyler de değil ama ılık şeyler tüketmemiz gerekiyor. Ilık içeceklerden de mutlaka doğal ürünleri öneriyoruz. Çay da olabilir ama çayın da aşırı tüketilmesi özellikle kaçak çay dediğimiz onların içinde hangi maddeler var tam onu bilemiyoruz o da zararlı olabilir. Bir de çay bayanlarda başta olmak üzere kansızlık yapabiliyor. O yönden dikkatli olmamız lazım. Bitki çayları olabilir ama daima bilindik yerden alınması gerekiyor. Bitki çaylarını da kullanırken bitki çayını ilaç olarak görmemek gerekiyor. Bitki çayları bir ilaç değildir. Hem sıvıyı almaya yardımcı olur biraz kokusu ve tadı insanları rahatlatabilir o kadar.Yattığımız yerler çok önemli. Yattığımız ortamın kuru olmamasına dikkat edeceğiz. Eğer yattığımız ortam kuruysa ortamı nemlendirmek gerekiyor. Yattığımız yerin nem oranı da önemli. Bunun dışında zaten bölgemizde narenciye bölgesi olduğu için C vitamini öneriyoruz. Portakal ve mandalina suyunu öneriyoruz. Greyfurt suyunu her zaman dikkatli kullanıyoruz. Greyfurt çünkü bazı ilaçların vücutta yıkımını azaltabiliyor. Dolayısıyla o ilaçlar vücutta toksik düzeye ulaşabiliyor. Tabi bu kullandığımız ilaçlara göre değişir. Dolayısıyla ilaç alıyorsanız greyfurtta dikkatli olmak gerekir. Bazı ilaçların toksik tozlara gelebileceğini unutmamak gerekir. Mandalina ve portakalda böyle bir sorun yok ama greyfurtta var. Bu ilaç zehirlenmesine neden olabilir.(İHA)
Zaman
En Çok Okunan
24.12.2013
Yılda2-3kerehastaolmaknormalYılda 2-3 kere hasta olmak normal
Yılda 2-3 kere hasta olmak normal
Zaman
23.12.2013
10:15
Mersin Üniversitesi (MEÜ) Tıp Fakültesi Kulak, Burun, Boğaz (KBB) Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Murat Ünal, sağlıklı bir insanın yılda 2-3 kez hastalanabileceğini ifade ederek, Bu bağışıklık sistemi için iyi bir şey. Bağışıklık sistemimiz aktif oluyor. Hiç hastalanmamak gibi bir şey, yani kendimizi çok koruyarak yaşamak başka sorunları ortaya çıkarıyor dedi.Soğuk havanın getirebileceği hastalıklarla ilgili açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Murat Ünal, birden bastıran soğuklarda dikkatli olunması gerektiğini belirtti. Özellikle grip, nezle, ortak kulak iltihapları gibi hastalıkların bu dönemde çok arttığını kaydeden Ünal, Bugünlerde bize en çok bu şikayetlerle vatandaşlar geliyor. Tabi bunlar virüslerden gelen hastalıklar. Yani bunlara yanlış tedavi uygulanmaması lazım. Bu hastalıkların tedavisinin antibiyotikle değil de daha hafif ilaçlarla tedavi edilmesi gerekir diye konuştu.YILDA 2-3 KEZ HASTA OLMAK NORMALSağlıklı her insanın yılda 2-3 kez hasta olabileceğini vurgulayan Ünal, Her mevsimin özellikle ilkbahar ve sonbahara geçişlerde mutlaka insanlar 2-3 kez hastalanıyorlar. Bu da normal, hastalanacağız. Bu bağışıklık sistemimiz için de bir yönden iyi bir şey. Bağışıklık sistemimiz aktif oluyor. Bu kötü bir şey değil. Aslında hiç hastalanmamak gibi bir şey çok steril yaşamak, yani kendimizi çok koruyarak yaşayan insanlarda da başka sorunlar çıkıyor. Aslında her insan 2-3 kez hasta olur. Ama bu normal insanlar için. Normal insanlar hasta olurlar. Normal insanların grip, nezle gibi hastalıkları geçirirler ve bu da kötü bir şey değildir. Bağışıklık sistemi için belli bir güç sağlar dedi.GREYFURT SUYUNU HER ZAMAN DİKKATLİ İÇELİMBu dönemde bol sıvı tüketilmesini isteyen Ünal, sözlerine şöyle devam etti: Özellikle ılık, yani çok sıcak şeyler de değil ama ılık şeyler tüketmemiz gerekiyor. Ilık içeceklerden de mutlaka doğal ürünleri öneriyoruz. Çay da olabilir ama çayın da aşırı tüketilmesi özellikle kaçak çay dediğimiz onların içinde hangi maddeler var tam onu bilemiyoruz o da zararlı olabilir. Bir de çay bayanlarda başta olmak üzere kansızlık yapabiliyor. O yönden dikkatli olmamız lazım. Bitki çayları olabilir ama daima bilindik yerden alınması gerekiyor. Bitki çaylarını da kullanırken bitki çayını ilaç olarak görmemek gerekiyor. Bitki çayları bir ilaç değildir. Hem sıvıyı almaya yardımcı olur biraz kokusu ve tadı insanları rahatlatabilir o kadar.Yattığımız yerler çok önemli. Yattığımız ortamın kuru olmamasına dikkat edeceğiz. Eğer yattığımız ortam kuruysa ortamı nemlendirmek gerekiyor. Yattığımız yerin nem oranı da önemli. Bunun dışında zaten bölgemizde narenciye bölgesi olduğu için C vitamini öneriyoruz. Portakal ve mandalina suyunu öneriyoruz. Greyfurt suyunu her zaman dikkatli kullanıyoruz. Greyfurt çünkü bazı ilaçların vücutta yıkımını azaltabiliyor. Dolayısıyla o ilaçlar vücutta toksik düzeye ulaşabiliyor. Tabi bu kullandığımız ilaçlara göre değişir. Dolayısıyla ilaç alıyorsanız greyfurtta dikkatli olmak gerekir. Bazı ilaçların toksik tozlara gelebileceğini unutmamak gerekir. Mandalina ve portakalda böyle bir sorun yok ama greyfurtta var. Bu ilaç zehirlenmesine neden olabilir.(İHA)
Zaman
Sağlık
23.12.2013
Yılda2-3kerehastaolmaknormalYılda 2-3 kere hasta olmak normal
Kerim Balcı - Geri kabul ve vize muafiyeti
Zaman
06.12.2013
01:56
Önceki gün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan dinledik: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları en geç 3,5 yıl içinde AB’den vize muafiyeti hakkı kazanacak.Bu süreç 16 Aralık’ta Geri Kabul Anlaşması’nın Ankara’da imzalanması ile başlayacak. Anlaşmanın içeriğini gördüğümüzde aşağıdaki soruların bir kısmının cevabını alacağız belki; ama sanıyorum çoğu cevapsız kalacak.Geri Kabul Anlaşması ile Vize Muafiyeti Anlaşması’nın birbiriyle ne alakası var?Hiçbir AB metninde Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanması Vize Muafiyeti Anlaşması’nın ön şartı olarak gösterilmiyor. Vize muafiyeti, üyelik sürecinde belli aşamaya gelindiğinde gündeme gelen bir konu. Geri Kabul Anlaşması ise temelde AB’ye alınmayacak ülkelerle akdedilen ve AB’ye yönelik illegal göçü durdurmaya yönelik bir işbirliği anlaşması. AB eliti iki anlaşma arasındaki irtibatın tamamen bir Türk kurgusu olduğunun altını çizip duruyor.Acı bir ilacı yutmak için bala bandırmışız gibi bir his var içimde…Acı bir ilaç diyorum, çünkü Geri Kabul Anlaşması Türkiye’yi transit illegal göçmenlerin hukuki limboda kalacakları bir ülkeye dönüştürme potansiyeline sahip. Bir tür tampon bölge olacağız, AB ülkelerine Türkiye üzerinden sızmaya çalışan göçmenlerle AB arasında. En kötüsü de Türkiye’nin bu transit göçmenlere hukuki statü verecek iltica sözleşmelerini henüz imzalamamış olması.Uluslararası hukuk, boyun eğilmesi zor olduğu kadar anlaşılması da zor bir kurallar bütünü. Yukarıdaki paragraftan bir şey anlamadıysanız bir de meseleye gerçek rakamlar üzerinden bakalım. 1995 ile 2009 yılları arasında Türkiye sınırları içinde 797 binden fazla ülkede yasal olmayan yollarla bulunan göçmen yakalandı. Soruşturmalar bunların yüzde 58’inin transit göçmen olmak hayaliyle Türkiye’de bulunduğunu gösteriyordu. Transit göçmenlerin kaynak ülkeleri sıralamasında Irak, Pakistan, Afganistan, İran, Filistin, Bangladeş, Somali, Moritanya, Suriye ve Myanmar ilk on sırayı alıyordu. Türkiye’nin bu ülkelerden sadece Suriye ve Pakistan’la imzalanmış geri kabul protokolleri bulunuyor. Bunun anlamı bir şekilde Türkiye’ye giren ve Türkiye üzerinden AB’ye sızmayı planlayan Iraklı, Afganistanlı veya Bangladeşli bir göçmen ülke sınırları içinde yakalansa dahi bunların kendi ülkelerine iadesi ile alakalı kaynak ülkelerle yapılmış bir protokolümüz yok.Geri Kabul anlaşmaları kaynak ülkeye kadar devam ettirildiğinde geçiş ülkelerini rahatlatacak anlaşmalar. Ancak bütün kaynak ülkelerle benzer protokoller imzalanana kadar bu tür göçmenler hukuki statüleri belirsiz olarak Türkiye’de kalıyorlar. Hukuki limbo dediğimiz şey bu.Türkiye mülteci kabul etmeyen bir ülke olduğu için bu göçmenler iltica başvurusunda bulunamıyorlar. Kaynak ülkede hayatlarının tehlike altında olduğunu iddia ettiklerinde zorla geri gönderilmeleri uluslararası anlaşmalara aykırı. Vicdanen de yapılası bir şey değil. Kendilerine çoğunluk “misafir” denilen bu kişiler yasal oturum hakkı edinemediklerinden eğitim ve sağlık hizmetlerinden ya yararlanamıyor ya da zamanla kendi çözümlerini kendileri üretiyorlar. Yasaların kendilerini tanımadığı insanların yasaları tanımayacağı açık. Zamanla limbo, eşkıya yatağına dönüşüyor…Türkiye AK Parti öncesinde sadece Yunanistan ve Suriye ile ikili Geri Kabul Protokolü imzalamıştı. AK Parti döneminde Kırgızistan, Romanya, Ukrayna, Pakistan ve Rusya ile de anlaşmalar imzalandı. Ancak hükümet kaynak ülkelerin tamamıyla benzer anlaşmalar imzalamadan önce AB ile Geri Kabul Anlaşması imzalamanın Türkiye’yi bir tampon bölgeye dönüştüreceği endişesi ile söz konusu anlaşmadan uzak duruyordu. Şimdi imzalanacak anlaşmanın Türkiye’ye ne tür güvenceler verdiğini bilmiyoruz henüz.Geri Kabul Anlaşması AB’nin illegal göçle mücadele sınırlarını Ege Denizi’nden Türkiye’nin doğu ve güney sınırlarına kaydıracak. Doğal olarak AB’nin Türk polisine finansal ve lojistik anlamda hatırı sayılır bir destek sağlaması beklenir. Geçmişte tek başına İngiltere bile ülkesine yönelik illegal göçü Hakkâri’de durdurmak için Türk polisi ile ortak çalışırdı. Şimdi işbirliğinin boyutları artacaktır. AB’nin sınırlarını Ortadoğu’ya doğru genişletmek ile AB’nin Ortadoğu’daki sınırlarını korumak arasında kaçınılmaz bir karşılıklı gerektirme ilişkisi var.Elbette Ankara bu anlaşma vesilesiyle sırtlanacağı ağır yükün paylaşımı konusunda AB ile sıkı bir pazarlık yapmıştır. Bu arada alakasız bir konu olan vize muafiyeti meselesi de masaya yatırılmış anlaşılan. Ancak iki konu arasında otomatik bir ilişkinin bulunmadığının da altını çizmek lazım. Dahası Türkiye’nin Avrupa sınırlarında yakalanıp, sırf Türkiye’den geçmiş oldukları için ve sırf bu anlaşmayı imzalamış olduğumuz için geri kabul
Zaman
Köşe Yazıları
06.12.2013
KerimBalcı-GerikabulvevizemuafiyetiKerim Balcı - Geri kabul ve vize muafiyeti
Çocukların kışı sağlıklı geçirmesi için tavsiyeler
Zaman
03.12.2013
02:08
Amasya Üniversitesi Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Doktoru Yrd. Doç. Dr. Gökce Celep kış mevsimini sağlıklı ve keyifli geçirebilmek ve kış ayları ile birlikte artan çocuk hastalıklarıyla ilgili uyarılar ve tavsiyelerde bulundu.Bebeklerin bulunduğu evlerde okula giden kardeş varsa bu çocukların geçirdiği basit soğuk algınlıkları bebeklerde bronşiyolit, bronşit, zatürre gibi daha ağır alt solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabileceğini belirten Yrd. Doç. Dr. Gökce Celep, Hastalıkları önlemek için öncelikle sağlıklı ve doğru beslenmek gerekir. Mevsiminde taze meyve ve sebzeler tüketilmelidir. Yeşil yapraklı sebzeler elma, portakal, mandalina gibi meyveler bağışıklık sistemimizi güçlendiren vitamin ve mineraller içerirler ve bunlar pişirmeden taze tüketilmelidir dedi.Kapalı ortamlarda mümkün olduğunca az zaman geçirilmesi ve fırsat buldukça odaların havalandırılmasını öneren Gökçe Celep, Sigaradan mutlaka uzak durulmalıdır. Sigaranın içen kişiye de dumana maruz kalan pasif içicilere de zararı büyüktür. Çocukların yanında içmiyorum, balkonda içiyorum gibi bahaneler kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Sigara solunum yolu kanserlerinde bilimsel olarak tanımlanmış birinci etkendir. Solunum yollarımızı tahriş eder, geri dönüşsüz hasarlar yaratır. Üzerimize sinen kokunun saatler sonra bile zararlı etkisinin devam ettiği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Sigara içen anne babaların çocuklarında üst solunum yolu enfeksiyonu, astım gibi hava yolu hassasiyetinin ön planda olduğu süreğen hastalıklara sıklıkla rastlanır. Kalabalık ortamlarda hasta kişiler maske kullanmalıdır. Emziren anneler doktora danışarak ilaç kullanmalı ve hastalıkları boyunca maske takmalıdırlar. Mikroplarla savaşmak için annenin bağışıklık sisteminin ürettiği maddeler anne sütü yoluyla bebeğe de geçer. Üst solunum yolu enfeksiyonları virüslere veya bakterilere bağlıdır. Virüslere bağlı enfeksiyonlar antibiyotiklerle tedavi edilmez. Sadece virüs enfeksiyonlarının üzerine bakteriler eklenirse antibiyotik kullanılır. Bu nedenle doktora danışmadan ilaç özellikle de antibiyotik kullanılmaması gerekir diye konuştu.Basit soğuk algınlığı durumunda ilaç kullanmaktansa bol sıvı gıda tüketilmesi gerektiğine dikkat çeken Celep, şöyle konuştu; Ihlamur, nane- limon gibi bitkisel çaylar yararlıdır. Ancak bir yaşından önce bitki çayları önerilmez. Bir yaşından büyük bebekler bir çay kaşığı balla tatlandırılmış bu sıvılardan günde en fazla bir çay bardağı tüketebilirler. Bal, solunum yollarımızı onaran değerli bir besindir fakat balın doğal olmasına özen gösterilmelidir. Dikkat edilmesi gereken ise bal polen içerir. Bu nedenle alerjik çocuklarda dikkat edilmelidir.5-15 yaş arası çocuklarda boğaz enfeksiyonu kalp romatizması adı verilen bir hastalığa neden olabilir. Bu nedenle bu yaşlarda üç günden fazla süren yüksek ateşlerde mutlaka doktora başvurulmalıdır. Bu mikroba karşı koruyucu tedavi sadece kalp romatizması olan hastalara verilir. Yani koruyucu iğne başka bir hastalığa karşı da koruyucudur, şeklindeki şehir efsanesi bademcik enfeksiyonu geçirmekten korumaz. Söz konusu iğnenin yapılması, her gün iki ölçek antibiyotik içmek demektir. Farklı amaçlar için çok yararlı olan bu ilaç suistimal edilmemelidir. Tüm yaşlarda şikayetlerin beş günden fazla sürmesi durumunda mutlaka doktora başvurulması gerekir.Bir yaşından küçük bebeklerde dirençli ateş, hızlı nefes alıp verme gibi şikayetlerin uyumaya, beslenmeye engel olması önemli bir hastalıkla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Tedaviye başlanmış olsa bile acilen doktora başvurulması gerekir. Antibiyotik gibi bir ilaç başlandığında hastanın durumu iyiye gidiyorsa ateşin iki-üç gün daha sürebileceği unutulmamalı, sabırlı olunmalıdır. Ancak çocuğun genel hali ile ilgili endişe varsa doktora başvurulmalıdır.Eylül ayından itibaren riskli çocuklara grip aşısı yapılması bağışıklık sisteminin güçlenmesine katkıda bulunur. Astım, şeker, tansiyon, doğumsal kalp hastalığı gibi süreğen hastalığı olan çocuklar riskli grubunu oluşturur. Bağışıklık sistemi sağlam olan çocuklar bile yılda altı defa antibiyotik kullanacak kadar ağır enfeksiyon geçirebilir. Kreşe veya okula başlama yılında bu sayı artabilir. Telaşlanmak yerine doktorla takip etmek, gereksiz ilaç kullanmamak yararlı olacaktır.Önerilen ilaçlarımızı doğru şekilde, doğru miktarda, önerilen süre boyunca kullanmak, hastalık geçti veya ilaç bitti diye yeterli süre kullanmamak hastalıkların iyileşmesine engel olur. Kısa süre sonra şikayetler yeniden başlar. Biz de çocuğumuzun yeniden hastalandığını düşünürüz; aslında o hiç iyileşmemiş, ilaç kullanılan dönemde şikayetler maskelenmiştir. İlaçların etkisi bitince de başladığımız noktaya döneriz.(İHA)
Zaman
Sağlık
03.12.2013
ÇocuklarınkışısağlıklıgeçirmesiiçintavsiyelerÇocukların kışı sağlıklı geçirmesi için tavsiyeler
Çocukların kışı sağlıklı geçirmesi için tavsiyeler
Zaman
03.12.2013
01:51
Amasya Üniversitesi Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Doktoru Yrd. Doç. Dr. Gökce Celep kış mevsimini sağlıklı ve keyifli geçirebilmek ve kış ayları ile birlikte artan çocuk hastalıklarıyla ilgili uyarılar ve tavsiyelerde bulundu.Bebeklerin bulunduğu evlerde okula giden kardeş varsa bu çocukların geçirdiği basit soğuk algınlıkları bebeklerde bronşiyolit, bronşit, zatürre gibi daha ağır alt solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabileceğini belirten Yrd. Doç. Dr. Gökce Celep, Hastalıkları önlemek için öncelikle sağlıklı ve doğru beslenmek gerekir. Mevsiminde taze meyve ve sebzeler tüketilmelidir. Yeşil yapraklı sebzeler elma, portakal, mandalina gibi meyveler bağışıklık sistemimizi güçlendiren vitamin ve mineraller içerirler ve bunlar pişirmeden taze tüketilmelidir dedi.Kapalı ortamlarda mümkün olduğunca az zaman geçirilmesi ve fırsat buldukça odaların havalandırılmasını öneren Gökçe Celep, Sigaradan mutlaka uzak durulmalıdır. Sigaranın içen kişiye de dumana maruz kalan pasif içicilere de zararı büyüktür. Çocukların yanında içmiyorum, balkonda içiyorum gibi bahaneler kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Sigara solunum yolu kanserlerinde bilimsel olarak tanımlanmış birinci etkendir. Solunum yollarımızı tahriş eder, geri dönüşsüz hasarlar yaratır. Üzerimize sinen kokunun saatler sonra bile zararlı etkisinin devam ettiği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Sigara içen anne babaların çocuklarında üst solunum yolu enfeksiyonu, astım gibi hava yolu hassasiyetinin ön planda olduğu süreğen hastalıklara sıklıkla rastlanır. Kalabalık ortamlarda hasta kişiler maske kullanmalıdır. Emziren anneler doktora danışarak ilaç kullanmalı ve hastalıkları boyunca maske takmalıdırlar. Mikroplarla savaşmak için annenin bağışıklık sisteminin ürettiği maddeler anne sütü yoluyla bebeğe de geçer. Üst solunum yolu enfeksiyonları virüslere veya bakterilere bağlıdır. Virüslere bağlı enfeksiyonlar antibiyotiklerle tedavi edilmez. Sadece virüs enfeksiyonlarının üzerine bakteriler eklenirse antibiyotik kullanılır. Bu nedenle doktora danışmadan ilaç özellikle de antibiyotik kullanılmaması gerekir diye konuştu.Basit soğuk algınlığı durumunda ilaç kullanmaktansa bol sıvı gıda tüketilmesi gerektiğine dikkat çeken Celep, şöyle konuştu; Ihlamur, nane- limon gibi bitkisel çaylar yararlıdır. Ancak bir yaşından önce bitki çayları önerilmez. Bir yaşından büyük bebekler bir çay kaşığı balla tatlandırılmış bu sıvılardan günde en fazla bir çay bardağı tüketebilirler. Bal, solunum yollarımızı onaran değerli bir besindir fakat balın doğal olmasına özen gösterilmelidir. Dikkat edilmesi gereken ise bal polen içerir. Bu nedenle alerjik çocuklarda dikkat edilmelidir.5-15 yaş arası çocuklarda boğaz enfeksiyonu kalp romatizması adı verilen bir hastalığa neden olabilir. Bu nedenle bu yaşlarda üç günden fazla süren yüksek ateşlerde mutlaka doktora başvurulmalıdır. Bu mikroba karşı koruyucu tedavi sadece kalp romatizması olan hastalara verilir. Yani koruyucu iğne başka bir hastalığa karşı da koruyucudur, şeklindeki şehir efsanesi bademcik enfeksiyonu geçirmekten korumaz. Söz konusu iğnenin yapılması, her gün iki ölçek antibiyotik içmek demektir. Farklı amaçlar için çok yararlı olan bu ilaç suistimal edilmemelidir. Tüm yaşlarda şikayetlerin beş günden fazla sürmesi durumunda mutlaka doktora başvurulması gerekir.Bir yaşından küçük bebeklerde dirençli ateş, hızlı nefes alıp verme gibi şikayetlerin uyumaya, beslenmeye engel olması önemli bir hastalıkla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Tedaviye başlanmış olsa bile acilen doktora başvurulması gerekir. Antibiyotik gibi bir ilaç başlandığında hastanın durumu iyiye gidiyorsa ateşin iki-üç gün daha sürebileceği unutulmamalı, sabırlı olunmalıdır. Ancak çocuğun genel hali ile ilgili endişe varsa doktora başvurulmalıdır.Eylül ayından itibaren riskli çocuklara grip aşısı yapılması bağışıklık sisteminin güçlenmesine katkıda bulunur. Astım, şeker, tansiyon, doğumsal kalp hastalığı gibi süreğen hastalığı olan çocuklar riskli grubunu oluşturur. Bağışıklık sistemi sağlam olan çocuklar bile yılda altı defa antibiyotik kullanacak kadar ağır enfeksiyon geçirebilir. Kreşe veya okula başlama yılında bu sayı artabilir. Telaşlanmak yerine doktorla takip etmek, gereksiz ilaç kullanmamak yararlı olacaktır.Önerilen ilaçlarımızı doğru şekilde, doğru miktarda, önerilen süre boyunca kullanmak, hastalık geçti veya ilaç bitti diye yeterli süre kullanmamak hastalıkların iyileşmesine engel olur. Kısa süre sonra şikayetler yeniden başlar. Biz de çocuğumuzun yeniden hastalandığını düşünürüz; aslında o hiç iyileşmemiş, ilaç kullanılan dönemde şikayetler maskelenmiştir. İlaçların etkisi bitince de başladığımız noktaya döneriz.(İHA)
Zaman
Ana Sayfa
03.12.2013
ÇocuklarınkışısağlıklıgeçirmesiiçintavsiyelerÇocukların kışı sağlıklı geçirmesi için tavsiyeler
Toksöz Grup, İspanyol meyve suyu devi Zumos Palma'yı satın aldı
Zaman
30.11.2013
18:16
Sanset, Tadelle, Sarelle, Sagra, Gol, L’era Fresca ile gıda sektöründe; Sanovel ile, ilaç sektöründe faaliyet yürüten Toksöz Grup, İspanya’nın önde gelen meyve suyu üreticilerinden Zumos Palma’yı satın aldı. Grup, daha evvel İtalyan çikolata devi Pernigotti’yi bünyesine katmıştı.Toksöz Grup Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Toksöz, satın alma ile ilgili olarak şunları ifade etti:2013 başından itibaren paylaştığımız gibi ülkemizde yaptığımız önemli yatımların ardından ülke dışında da adımızdan söz ettirecek satın alma faaliyetlerimize devam ediyoruz. İtalyan çikolata markası Pernigotti’yi satın aldıktan sonra İspanya’nın en çok tercih edilen meyve suyu markalarından biri olan Zumasol’un üreticisi Zumos Palma şirketini, Pascual Grup’tan satın alma safhasını tamamladık. Bu satın alma, grubumuzun Avrupa başta, dünyada yeni bölge ve ülkelerde var olma hedefinde kararlı olduğumuza işaret ediyor. Zumosol markası ile yüzde 100 doğal ürünlerle faaliyet yürüttüğümüz sektörleri artırmak, dış ağımızı ise daha da güçlendirmek niyetindeyiz.” CİHAN
Zaman
Son Dakika
30.11.2013
ToksözGrupİspanyolmeyvesuyudeviZumosPalmayısatınaldıToksöz Grup İspanyol meyve suyu devi Zumos Palmayı satın aldı
Üniversiteliler sağlıklı beslenmeyi ciddiye alıyor
Zaman
27.11.2013
14:23
Sağlık Bakanlığı’nın her 10 gençten birinin obez olduğunu açıklaması üzerine konuya dikkat çekmek isteyen Fatih Üniversitesi öğrencileri, düzensiz beslenmenin önüne geçmek için ‘Sağlıklı Beslen, Mutlu Ol’ konulu etkinlik gerçekleştirdi. Beslenmede kan grubunun etkisi, yaş gruplarına göre beslenme, doğru diyet, tüketilen gıdaların sağlıklı olup olmadığı gibi konularında paylaşıldığı program ile gençler bilgilendirildi. Uzman isimlerin verdiği sağlıklı beslenme seminerleri ile öğrencileri bir araya getiren Fatih Üniversitesi Toplumsal Duyarlılık Merkezi (TDM) kampanya sürecinde farkındalık oluşturmayı amaçlıyor. Gerçekleştirilen seminerlere katılan Prof. Dr. Ahmet Maranki ve Doğal Sağlık Danışmanı Nuray Karpuzcu gençlerin sağlıklı beslenmesinin daha önemli olduğuna dikkat çekti. Her geçen gün AVM’lerde açılan organik sağlık köşelerinin artmasının insanların kandırılmasına sebep olduğunu vurgulayan Prof. Maranki, Organik yumurtalar market raflarındaki yerini alıyor. İnsanlar bu ürünlere fazla ücret ödeyerek satın alıyor. Ancak aldıklarının doğallığı şüpheli. İnsanlar kandırılıyor. dedi. Sağlıklı beslenme hususunda tuz tüketimine de dikkat çeken Maranki, Türkiye’de 4,5 milyon böbrek hastası olduğunu belirtti. Maranki, Özellikle gençler sınav stresi, okul heyecanı derken ciddi oranda ilaç, antibiyotik tüketiyor. İlaç, antibiyotik ve tuz tüketiminin artması ülkemizde böbrek hastalıklarına yakalanan kişilerin artmasına sebep oluyor. Ben insanlara enerji vermesi açısından Kristal ve Mineral Tuzu öneriyorum. Tuz tüketimine çok dikkat edilmesi gerekiyor. şeklinde konuştu.İnsanların kan gruplarına uygun beslenmeleri halinde şişmanlık ve hastalık probleminden kurtulacaklarını öne süren Doğal Sağlık Danışmanı Nuray Karpuzcu da kişiye özel beslenme programları önerdiklerini söyledi. Karpuzcu, Medyada diyet ve beslenme üzerine çok fazla bilgi kirliliği olduğunu görüyoruz. Toplu bir diyet önerisi hiç mümkün değil ve kişiye özgü davranılması gerekiyor. Bu da ancak kan grupları dikkate alınarak yapılan programlarla başarıya ulaşabilir. Örneğin, 0 (Sıfır) kan grubuna kırmızı et tüketimini önerirken, (A) kan grubuna da balık tüketimini öneriyoruz. Ancak şunu belirtmek gerekir ki tavuk şuan en riskli yiyecek ve kesinlikle yenmemesi gerekiyor. bilgisini verdi. Sağlıklı beslenme endişesiyle büyük hatalar yapıldığının altını çizen Karpuzcu, Siyah çay kansızlık yapar. Bu sebeple tüketimi çok aza indirilmeli. Özellikle kadınların vazgeçilmezi çikolatada sentetik tatlandırıcı var ve bu tatlandırıcı yasal uyuşturucu anlamına gelmekte. Beyin ve üreme organına ciddi zararlar veriyor. diye konuştu. Sınav sistemiyle birlikte yeme alışkanlıklarının ciddi oranda değiştiğini söyleyen TDM gönüllülerinden Tıp Fakültesi 1. sınıf öğrencisi Deniz Kuzundar, Sınav, gençler arasındaki obezite riskini arttıran en önemli faktör diye düşünüyorum. Birkaç yıl üst üste yaşadığımız o stresli süreç yeme düzenimizi alt üst ediyor. Üniversiteyi kazandıktan sonra sağlıklı beslenmeyle ilgili bir şeyler yapmak istedim. Bu programların asıl amacı da genç arkadaşlarımızda sağlıklı beslenme bilinci oluşturmaktı. dedi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
27.11.2013
ÜniversitelilersağlıklıbeslenmeyiciddiyealıyorÜniversiteliler sağlıklı beslenmeyi ciddiye alıyor
Üniversitelilerden 'obeziteye' karşı kampanya
Zaman
27.11.2013
11:11
Şişmanlığa yani obeziteye yakalananların sayısı her geçen gün artıyor. Sağlık Bakanlığı, her 10 gençten birinin obez olduğunu açıkladı. Bu duruma duyarlı olan Fatih Üniversitesi öğrencileri de ‘Sağlıklı Beslen, Mutlu Ol’ konulu etkinlikleri hayata geçiriyor. Beslenmede kan grubunun etkisi, yaş gruplarına göre beslenme, doğru diyet, tüketilen gıdaların sağlıklı olup olmadığı gibi konulara da yer verilen kampanya ile gençler bilinçlendiriliyor. Uzman isimlerin verdiği sağlıklı beslenme seminerleri ile öğrencileri bir araya getiren Fatih Üniversitesi Toplumsal Duyarlılık Merkezi (TDM) kampanya saflasında duyarlılık oluşturmayı amaçlıyor. Seminerlere katılan Prof. Dr. Ahmet Maranki ve Doğal Sağlık Danışmanı Nuray Karpuzcu gençlerin sağlıklı beslenmesinin daha önemli olduğuna işaret etti. Organik olmayan besinlerle beslenmek durumunda kalan şehir insanı doğal ürünlere özlem duyuyor. Her geçen gün büyük AVM’lerde açılan organik sağlık köşelerinin artmasının insanların kandırılmasına da sebep olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ahmet Maranki, “Organik yumurtalar market raflarında yerini alıyor. İnsanlar bu ürünlere fazla ücret ödeyerek satın alıyor. Ancak aldıklarının doğallığı şüpheli. İnsanlar kandırılıyor.” dedi. Tuz tüketiminin arttığına temas eden Maranki, “Türkiye’de 4,5 milyon böbrek hastası var. Bilhassa gençler sınav stresi, okul telaşı derken ciddi oranda ilaç, antibiyotik tüketiyor. İlaç, antibiyotik ve tuz tüketiminin artması böbrek hastalıklarına yakalanan kişilerin artmasına sebep oluyor. Ben insanlara enerji vermesi bakımından kristal ve mineral tuzu öneriyorum. Tuz tüketimine çok dikkat edilmesi gerekiyor.” uyarılarında bulundu.İnsanların kan gruplarına uygun beslenmeleri halinde şişmanlık ve hastalık sorunundan kurtulacaklarını dile getiren Doğal Sağlık Danışmanı Nuray Karpuzcu ise bireye hitap eden beslenme programları önerdiklerini belirtti. Karpuzcu, “Medyada diyet ve beslenmeye dair yığınla bilgi kirliliği olduğunu görüyoruz. Toplu bir diyet önerisi hiç mümkün değil ve bireye özgü davranılması gerekiyor. Bu da ancak kan grupları dikkate alınarak yapılan programlarla başarıya ulaşabilir. Örneğin, (0) kan grubuna kırmızı et tüketimini önerirken, (A) kan grubuna da balık tüketimini öneriyoruz. Ancak şunu belirtmek gerekir ki tavuk şuan en riskli yiyecek ve kesinlikle yenmemesi gerekiyor.” ifadelerini kullandı.Sağlıklı beslenme endişesiyle büyük hatalar yapıldığını aktaran Karpuzcu, “Siyah çay kansızlık yapar. Bu sebeple tüketimi çok aza indirilmeli. Özellikle kadınların vazgeçilmezi çikolatada sentetik tatlandırıcı var ve bu tatlandırıcı yasal uyuşturucu anlamına gelmekte. Beyin ve üreme organına ciddi zararlar veriyor.” dedi.Sınav sistemiyle birlikte yeme alışkanlıklarının ciddi oranda değiştiğini söyleyen TDM gönüllülerinden Tıp Fakültesi 1. sınıf öğrencisi Deniz Kuzundar da şunları kaydetti: “Sınav, gençler arasındaobezite riskini arttıran en önemli faktör. Birkaç sene ardı ardına yaşadığımız o stresli dönem yeme düzenimizi alt üst ediyor. Üniversiteye girdikten sonra sağlıklı beslenmeyle ilgili bir şeyler yapmaya niyetlendim. Bu programların esas amacı da genç arkadaşlarımızda sağlıklı beslenme bilinci oluşturmaktı.” CİHAN
Zaman
Son Dakika
27.11.2013
ÜniversitelilerdenobeziteyekarşıkampanyaÜniversitelilerden obeziteye karşı kampanya
İşte dünyanın en ilginç yerleri!
Zaman
27.11.2013
01:56
Kimi doğal yollarla kimi de insanların uğraşları sonucu oluşmuş bu ilginç yerler görenlerin büyük beğenisini topluyor.Dalga, Arizona, Amerika: Dalga “The Wave”, Amerika birleşik devletlerinin Arizona ve Utah eyaletleri arasında bulunun mükemmel bir kaya oluşumudur. Kayaların aldığı dalga şekli ve çeşitli renkler ile dünyanın en ilginç yerlerinden biri oluşmuştur.Travertenler, Pamukkale, Türkiye: Pamukkale travertenleri, kimyasal reaksiyon sonucu oluşan kayalardır. Kaynaktan 35 derece sıcaklıkta çıkan suyun içindeki yüksek miktarda kalsiyum hidro karbonat, havadaki oksijen ile temas ederek içerisindeki karbondioksit ve karbon monoksitin uçmasına neden olmaktadır. Geriye kalan kalsiyum karbonat ise çökelerek Pamukkalenin travertenlerini oluşturmaktadır. Çökelti önce yumuşaktır, zamanla sertleşir. manzara03.jpg: Büyük Prizmatik Kaplıca Gölü, Yellowstone Ulusal Parkı, ABD: Dünyanın ilk ulusal parkı olarak tarihe geçen ve 8983 km’lik alanıyla en geniş doğal hayatı koruma alanlarından biri olan Amerika Birleşik Devletlerindeki Yellowstone National Park’ta bulunan Büyük Prizmatik Kaplıca Gölü (Grand Prismatic Spring), aynı zamanda yer yüzünün 3. en büyük kaplıcası olma özelliğine de sahiptir. Bu gölü bu kadar önemli kılan sadece genişliği değil, dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan gökkuşağı renklerindeki suyudur. Işığın prizmada kırılması ile meydana gelen kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renklerinin hakim olduğu göle ismini veren Prizma, aslında sadece bir benzetmedir. Buraya dünya dışı bir yer duygusu veren bu renkler, mineralce zengin olan suda bakterilerin ürettiği pigmentler tarafından oluşturulmakta ve güneş ışığının dik geldiği saatlerde en iyi şekilde algılanabilmektedir. Bakterinin rengi, suyun ısı derecesine göre değişmektedir. Örneğin gölün orta kısımları, yaşamı imkânsız kılacak derecede sıcak olduğu için mavi renge sahiptir. İçerden dışarı doğru ısının nerelerde değiştiği, renk çemberleri sayesinde anlaşılabilmektedir. Derinliği 50, çapı yaklaşık 90 metre olan göle girmek mümkün değildir.Kırmızı Plaj, Panjin, Çin: Kırmızı Plaj (Red Beach), Çinde Panjin City’nin 30 kilometre güneybatısında, Liaohe Nehri Deltasında bulunmaktadır. Adını tuzlu-alkali topraklarda yayılan deniz otu türünün görünümünden almaktadır. Nisan-Mayıs aylarında büyümeye başlayan bu otlar, yaz boyunca yeşil kalır. Sonbaharda ise kırmızı-alevli renge dönüşür ve kırmızı bir plaj manzarası oluşturur. Kırmızı Plaj, bir doğa rezervi olduğu için -küçük bir bölümü hariç- halka kapalıdır.Salar de Uyuni Gölü: Salar de Uyuni, 10.582 km²’lik alanıyla dünyanın en büyük tuz göllerinden biridir. Bolivyanın güneybatısında, 3.653 metre yükseklikte bulunur ve Titikaka Gölü ile beraber Altiplano Platosunun tabiat açısından doruk noktası olarak kabul edilir. Gündüz ışıldayan aydınlığı geceleri sert ayazı ile daha çok sert buz tutmuş bir göle benzer. Ancak yüründüğünde ayakların altında gıcırdayan buz değil, kaba tuz kristalleridir. Salar de Uyuninin tuz kapasitesi yaklaşık 10 milyar ton olarak tahmin edilir. Yağmur zamanı boyunca tuz kabuğu lokal olarak birkaç desimetre su ile örtülür. Yaklaşık Haziran sonundan yağmur zamanının başlangıcı Aralık başına kadar göl kurudur. Güherçile savaşları sırasında yakınlarda bulunan Uyuni bir garnizon şehriyken, bugün çevreye yapılan turistik gezilerin bir başlangıç noktasıdır.Ejderha Kanı Ağaçları, Sokotra, Yemen: Sokotra takımadalarına özgü bir ağaç türüdür. Ejderha kanı ağacı ya da Sokotra ejder ağacı olarak da bilinmektedir. Şemsiye şeklinde tuhaf bir görünüme sahiptir. İlk kez 1882 yılında Isaac Bayley Balfour tarafından keşfedilmiştir. Gövdesi sade ve çıplak iken tepede keskin dikenli yapraklara sahiptir. Gövdeleri yaralandığı zaman sızan kırmızı kan rengi özsuları nedeni ile Ejderha Kanı Ağaçları (Dragons Blood Trees) olarak adlandırılırlar. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalarda, kırmızı rengi veren özsu içinde, insan ve hayvanların kanında bulunan hem’in (hemoglobulin içindeki demir) bulunduğu gösterilmiştir. Dracaena ailesi, Afrika ve Asya’da bulunan, yaprak dökmeyen 40 tür, çalı ve ağaç grubunu kapsamaktadır. Vatanı, Kuzey Atlantik Okyanusundaki Kanarya Adaları, Madeira Adası ve Cape Verde Adasıdır. Çok uzun yaşarlar, boyları 10 metreyi, gövde çapları 1 metreyi bulur. 3 yıl kadar önce yapılan bir araştırmada, bu ağacın yaşı 950 olarak saptanmıştır. Ağacın kırmızı özsuyu ilaç ya da boya olarak kullanılmaktadır.Pirinç Tarlaları, Bali, Endonezya: Bali, muhteşem pirinç tarlaları (Rice Terraces) ile ünlüdür.Kapadokya, Anadolu, Türkiye: Kapadokya, 60 milyon yıl önce; Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkmış bir bölgedir. 3. jeolojik devir
Zaman
En Çok Okunan
27.11.2013
İştedünyanınenilginçyerleriİşte dünyanın en ilginç yerleri
İşte dünyanın en ilginç yerleri!
Zaman
27.11.2013
01:51
Kimi doğal yollarla kimi de insanların uğraşları sonucu oluşmuş bu ilginç yerler görenlerin büyük beğenisini topluyor.Dalga, Arizona, Amerika: Dalga “The Wave”, Amerika birleşik devletlerinin Arizona ve Utah eyaletleri arasında bulunun mükemmel bir kaya oluşumudur. Kayaların aldığı dalga şekli ve çeşitli renkler ile dünyanın en ilginç yerlerinden biri oluşmuştur.Travertenler, Pamukkale, Türkiye: Pamukkale travertenleri, kimyasal reaksiyon sonucu oluşan kayalardır. Kaynaktan 35 derece sıcaklıkta çıkan suyun içindeki yüksek miktarda kalsiyum hidro karbonat, havadaki oksijen ile temas ederek içerisindeki karbondioksit ve karbon monoksitin uçmasına neden olmaktadır. Geriye kalan kalsiyum karbonat ise çökelerek Pamukkalenin travertenlerini oluşturmaktadır. Çökelti önce yumuşaktır, zamanla sertleşir. manzara03.jpg: Büyük Prizmatik Kaplıca Gölü, Yellowstone Ulusal Parkı, ABD: Dünyanın ilk ulusal parkı olarak tarihe geçen ve 8983 km’lik alanıyla en geniş doğal hayatı koruma alanlarından biri olan Amerika Birleşik Devletlerindeki Yellowstone National Park’ta bulunan Büyük Prizmatik Kaplıca Gölü (Grand Prismatic Spring), aynı zamanda yer yüzünün 3. en büyük kaplıcası olma özelliğine de sahiptir. Bu gölü bu kadar önemli kılan sadece genişliği değil, dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan gökkuşağı renklerindeki suyudur. Işığın prizmada kırılması ile meydana gelen kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renklerinin hakim olduğu göle ismini veren Prizma, aslında sadece bir benzetmedir. Buraya dünya dışı bir yer duygusu veren bu renkler, mineralce zengin olan suda bakterilerin ürettiği pigmentler tarafından oluşturulmakta ve güneş ışığının dik geldiği saatlerde en iyi şekilde algılanabilmektedir. Bakterinin rengi, suyun ısı derecesine göre değişmektedir. Örneğin gölün orta kısımları, yaşamı imkânsız kılacak derecede sıcak olduğu için mavi renge sahiptir. İçerden dışarı doğru ısının nerelerde değiştiği, renk çemberleri sayesinde anlaşılabilmektedir. Derinliği 50, çapı yaklaşık 90 metre olan göle girmek mümkün değildir.Kırmızı Plaj, Panjin, Çin: Kırmızı Plaj (Red Beach), Çinde Panjin City’nin 30 kilometre güneybatısında, Liaohe Nehri Deltasında bulunmaktadır. Adını tuzlu-alkali topraklarda yayılan deniz otu türünün görünümünden almaktadır. Nisan-Mayıs aylarında büyümeye başlayan bu otlar, yaz boyunca yeşil kalır. Sonbaharda ise kırmızı-alevli renge dönüşür ve kırmızı bir plaj manzarası oluşturur. Kırmızı Plaj, bir doğa rezervi olduğu için -küçük bir bölümü hariç- halka kapalıdır.Salar de Uyuni Gölü: Salar de Uyuni, 10.582 km²’lik alanıyla dünyanın en büyük tuz göllerinden biridir. Bolivyanın güneybatısında, 3.653 metre yükseklikte bulunur ve Titikaka Gölü ile beraber Altiplano Platosunun tabiat açısından doruk noktası olarak kabul edilir. Gündüz ışıldayan aydınlığı geceleri sert ayazı ile daha çok sert buz tutmuş bir göle benzer. Ancak yüründüğünde ayakların altında gıcırdayan buz değil, kaba tuz kristalleridir. Salar de Uyuninin tuz kapasitesi yaklaşık 10 milyar ton olarak tahmin edilir. Yağmur zamanı boyunca tuz kabuğu lokal olarak birkaç desimetre su ile örtülür. Yaklaşık Haziran sonundan yağmur zamanının başlangıcı Aralık başına kadar göl kurudur. Güherçile savaşları sırasında yakınlarda bulunan Uyuni bir garnizon şehriyken, bugün çevreye yapılan turistik gezilerin bir başlangıç noktasıdır.Ejderha Kanı Ağaçları, Sokotra, Yemen: Sokotra takımadalarına özgü bir ağaç türüdür. Ejderha kanı ağacı ya da Sokotra ejder ağacı olarak da bilinmektedir. Şemsiye şeklinde tuhaf bir görünüme sahiptir. İlk kez 1882 yılında Isaac Bayley Balfour tarafından keşfedilmiştir. Gövdesi sade ve çıplak iken tepede keskin dikenli yapraklara sahiptir. Gövdeleri yaralandığı zaman sızan kırmızı kan rengi özsuları nedeni ile Ejderha Kanı Ağaçları (Dragons Blood Trees) olarak adlandırılırlar. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalarda, kırmızı rengi veren özsu içinde, insan ve hayvanların kanında bulunan hem’in (hemoglobulin içindeki demir) bulunduğu gösterilmiştir. Dracaena ailesi, Afrika ve Asya’da bulunan, yaprak dökmeyen 40 tür, çalı ve ağaç grubunu kapsamaktadır. Vatanı, Kuzey Atlantik Okyanusundaki Kanarya Adaları, Madeira Adası ve Cape Verde Adasıdır. Çok uzun yaşarlar, boyları 10 metreyi, gövde çapları 1 metreyi bulur. 3 yıl kadar önce yapılan bir araştırmada, bu ağacın yaşı 950 olarak saptanmıştır. Ağacın kırmızı özsuyu ilaç ya da boya olarak kullanılmaktadır.Pirinç Tarlaları, Bali, Endonezya: Bali, muhteşem pirinç tarlaları (Rice Terraces) ile ünlüdür.Kapadokya, Anadolu, Türkiye: Kapadokya, 60 milyon yıl önce; Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkmış bir bölgedir. 3. jeolojik devir
Zaman
Ana Sayfa
27.11.2013
İştedünyanınenilginçyerleriİşte dünyanın en ilginç yerleri
Bitkisel ilaçlar böbreği vuruyor
Zaman
18.11.2013
11:01
Bilinçsiz olarak kullanılan bitkisel ilaçların böbrekleri vurduğu bildirildi.Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türk Nefroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof.Dr. Bülent Altun, son yıllarda bitkisel ilaçlar sebebiyle böbreklerinde hasar oluşan hastalarla daha fazla karşılaşmaya başladıklarını söyledi. Bitkisel ürünlere iki açıdan bakılması gerektiğini belirten Prof.Dr. Altun, 1incisi, bu ürünlerin içinde ne var tam bilmiyoruz. Gerekli laboratuvar değerlendirmeleri ne düzeyde yapılıyor şüphelerimiz var. Ülkemizde bir ilaç, daha uzun serüvenle piyasaya çıkarken bu türden bitkisel ürünler daha kolay ve daha güçlü söylemle çıkabiliyor. Bitkisel ürün kullanımı son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi, ülkemizde de artmıştır. Tüketimin artmasına paralel, bitkisel ürün pazarı da giderek genişlemiştir. Doğal tedavi şeklinde de pazarlanan ürünler hastalara çok cazip gelmiş ve ürünlerin zararsız olabileceği algısına da yol açmıştır. İnternet üzerinden yapılan ticaret, bitkisel ürün pazarının, hem yaygınlaşmasına katkıda bulunmuş hem de denetlenmesini zorlaştırmıştır. 2inci olarak, ilaçların yan etkilerinden çekinen hastaların bitkisel ürünlere yönelmesi ile birlikte farklı sorunlar nefroloji pratiğinde görülmeye başlanmıştır. Nefroloji pratiğinde görülen sorunları, böbrek veya kan basıncı üzerine olan etkiler olmak üzere iki başlık altında incelemek mümkündür. Bitkisel ürünler değişik mekanizmalarla doğrudan böbreği veya kan basıncını etkileyebilir.Altun, bitkisel ürünlerin vücuda verebileceği zararları mevcut ilaçlı tedavinin aksaması, tedaviye uyumsuzluk, ilaçlarla etkileşim, böbrek taşı veya idrar yollarında tümor gelişimi, kan basıncını yükseltmesi, tedaviye direnç veelektrolit bozukluklar olarak açıkladı.HASTALAR BİTKİSEL İLAÇ KULLANDIKLARINI DOKTORA SÖYLEMİYORDünyadaki böbrek hastalığı nedenlerine bakınca, özellikle Çinde üretilen ilaçların böbreğe verdiği zararların bir grup oluşturmaya başladığının altını çizen Prof.Dr. Altun, sözlerine şöyle devam etti: Sıkıntının boyutu şudur, biz de artık Türkiyede bu türden ilaçları kullandıkları için böbrekleri zarar görmüş insanlarla karşılaşır olduk. Yavaş yavaş yoğun kullanıma bağlı olarak, bu tür hastalar karşımıza çıkıyor. Israrla sormamıza rağmen, hasta bitkisel ürün kullandığını en son söylüyor. O kadar basite indirgemişler durumu. Aslında tüm neden o ilaca bağlıdır. Devletin bu ilaçların içeriğini çok sağlam bir şekilde araştırması lazım. Laboratuvar değerlendirmelerinin biraz daha derinleşmesi lazım. Sağlık Bakanlığının bu zararlı ürünleri ayrıştırması lazım.BİTKİSEL ÜRÜNLERİN FAYDALARI KANITLARA DEĞİL VARSAYIMLARA DAYALIBitkisel ürünlerin bazılarının gerçekten yararlı olabileceğini, ama yararlı olduklarını gösteren kanıt vebu ürünlerle yapılmış çalışma sayısının sınırlı olduğunu kaydeden Prof.Dr. Bülent Altun, önemli sorunlardan birisinin de yararlı olduğu bildirilen ürünlerinyararlarının kanıta değil, varsayımlara dayanması olduğunun altını çizdi.Prof.Dr. Bülent Altun, Türkiyede, bitkisel ürünlerle ilgili en büyük problemlerden birisinin, içeriklerinin tambilinememesi ve içerikleri bilinse bile araştırılabilecek kolay ulaşılabilir bir kaynak bulunmaması olduğunu söyledi. Sağlık Bakanlığının bitkisel ürünler üzerindeki denetiminin istenilen düzeyde olmadığını belirten Prof.Dr. Altun, Özet olarak bitkisel ürünler birçok yan etkiye neden olabilir, kullanımı oldukça yaygındır, hastalar sorulmadıkça söylememe eğilimindedir. Bu nedenle hastalara bitkisel ürün kullanımı ısrarla sorulmalıdır dedi.(İHA)
Zaman
Sağlık
18.11.2013
BitkiselilaçlarböbreğivuruyorBitkisel ilaçlar böbreği vuruyor
Endişenizi gidermek için doğal tedaviler
Zaman
14.11.2013
14:14
Korkmuş, endişeli ve bunalımda olabilirsiniz. Bugüne kadar para, sağlık, aile, sevgi ile ilgili konularda büyük hayal kırıklıkları yaşamış olabilirsiniz.Bu durumlardan birinde kalbiniz hızlı hızlı çarpar, nefesiniz daralır, kafanız karma karışık olur ve gevşemek istersiniz. Peki ilaç almadan bu durumdan nasıl kurtulabilirsiniz?İşte endişelerinizi gidermeniz için uygulayabileceğiniz doğal tedaviler...Papatya: Gergin olduğunuz zamanlarda, bir fincan papatya çayı sakinleşmenize yardım ediyor. Papatyanın içindeki bazı bileşenlerin Valium isimli bazı antidepresanlar gibi görev yapıp bazı beyin reseptörlerini engelliyor. Pennsylvania Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada yaygınlaşmış kaygı bozukluğu hastası olanlar, 8 hafta boyunca papatya takviyesi aldılar ve endişe belirtilerinde önemli bir azalma olduğu gözlemlendi.Yeşil çay: Çeşitli araştırmalara göre, yeşil çayda bulunan L-theanine isimli su bazlı aminoasitin yükselmiş kalp atışı ve kan basıncına gem vurmaya yardım ettiği ve endişeyi azalttığı belirlendi. Ancak L-theanine’i tablet şeklinde alırsanız daha iyi. Çünkü yeşil çaydan yeterli miktarda L-theanine almanız için 5 ile 20 bardak arası içmeniz gerekecektir.Şerbetçi otu: Humulus lupulus isimli acı bir bitki olan bu şifalı bitkinin içinde yatıştırıcı bileşenler vardır. Bu bileşenler uçucu yağdır, bunu öz ya da eriyik olarak edinebilirsiniz. Tadı acı olduğu için papatya ya da naneyle karıştırmadığınız sürece çay olarak içemezsiniz. Şerbetçi otu genellikle uyku getirmesi için yatıştırıcı olarak kullanılır. Fakat, doktorun reçete ettiği bir antidepresan ya da yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız asla şerbetçiotu kullanmayın.Kediotu: Bazı bitkisel takviyeler yatıştırıcı etkiye sahipken bazıları ise uykunuzu getirmeden endişeyi giderir. Kediotu net olarak uyku getirir, uykusuzluk çekenler için birebirdir. Sedatif bileşenler içeren kediotu biraz kötü koktuğu için insanlar kapsül olarak içmeyi tercih ediyor. İlacı akşam yemeğinden sonra alırsanız gece rahatça uyursunuz. Kedi otunu şerbetçi otu, papatya ve oğul otuyla birleştirebilirsiniz.Oğul otu: Latince ismi Melissa officinalis olan oğulotu, Ortaçağ’dan beri stres ve endişeyi azaltmak ve uykuya yardımcı olmak için kullanılmıştır. Bir araştırmada, günde 600 miligram oğul otu özü alanların daha sakin ve zinde oldukları belirlendi. Genellikle güvenilir olmasına rağmen çok fazla tüketilmesi sizi daha endişeli yapabilir. Bu nedenle en az dozla başlayın. Oğul otu çay, kapsül ve eriyik olarak satılır.Çarkıfelek çiçeği: Yatıştırıcı bir etkisi olan çarkıfelek çiçeğinin en az reçeteli ilaçlar kadar endişeyi azalttığı belirlenmiştir. Çarkıfelek çiçeği ayrıca uykusuzluk için kullanılıyor. Reçeteli bir yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız, bu bitkiyi kullanmayın. Bu bitkiyi her seferinde bir aydan fazla kullanmayın.Lavanta: Lavantanın hoş ve güvenli kokusu anti-inflamatuar olabilir. Bir araştırmada, dişhekimine gelen hastaların lavanta yağı kokulu bir odada beklediklerinde daha az endişeli oldukları görüldü. Florida’da yapılan bir araştırmada ise sınavdan önce lavanta yağı koklayan öğrencilerin sınav hakkında daha az endişelendikleri belirlendi.Nefesinizi tutun: Stresi ve endişeyi azaltmada nefes tutma etkili olabiliyor. Nefesinizi tümüyle dışarı verin, sonra 4’e kadar sayarak burundan nefes alın. 7’ye kadar sayıp nefesinizi tutun ve 8’e kadar sayarak yavaş yavaş ağzınızdan nefes verin. Bunu günde en az 2 kez tekrarlayın.Birşeyler yiyin: İnsanlar aç olduklarında daha endişeli ve gergin olabiliyor. Çünkü kan şekeriniz düştüğünde endişe atağı geçirebilirsiniz. Bir avuç dolusu ceviz ya da bir parça bitter çikolata gibi atıştırmalıklar bu hissi azaltabilir. Bitki bazlı, tam tahıllı ve dikkatlice seçilmiş et ve balık ile bol miktarda yeşil yapraklı sebze tüketin. Bunların içindeki folat ve phytonutrient (bitki özlü molekül) endişenin azalmasına yardım eder.Kahvaltı yapın: Kahvaltıyı atlamayın, birçok anksiyete bozukluğu olan kişi kahvaltıdan uzak durur. Kahvaltıda özellikle yumurta yenmesini öneren uzmanlar, yumurtanın proteinle dolu olduğunu ve doğadaki en iyi kolin kaynağı olduğunu açıklıyorlar. Kolin seviyesinin düşük olması endişeyi artırıyor.Omega 3 tüketin: Balık yağının kalbiniz için yararlı olduğunu bilirsiniz, balık yağı sizi depresyona ve endişeye karşı da koruyabilir. Bir araştırmaya göre, 12 hafta boyunca günde 2,5 miligram karışık Omega-3 yağı tüketen öğrenciler sınavdan önce daha az endişe duydular. Uzmanlar, Omega-3’ü mümkün olduğunca yediğimiz yiyeceklerden almamızı öneriyorlar. Somon gibi yağlı, soğuk su balığı en iyi Omega-3 yağ asidi kaynağıdır. 170 gramlık ızgara somon balığı 3,75 gram Omega-3 yağ asiti içeriyor. Ayrıca hamsi, sardalyede bol miktarda yağ asidi var.Her şeyin kötüsünü düşünmekten vazgeçin: Endişeye kapıldığınızda her şeyin en kötüsünün gerçekleşeceğini düşünm
Zaman
Sağlık
14.11.2013
EndişenizigidermekiçindoğaltedavilerEndişenizi gidermek için doğal tedaviler
Endişenizi gidermek için doğal tedaviler
Zaman
14.11.2013
14:09
Korkmuş, endişeli ve bunalımda olabilirsiniz. Bugüne kadar para, sağlık, aile, sevgi ile ilgili konularda büyük hayal kırıklıkları yaşamış olabilirsiniz.Bu durumlardan birinde kalbiniz hızlı hızlı çarpar, nefesiniz daralır, kafanız karma karışık olur ve gevşemek istersiniz. Peki ilaç almadan bu durumdan nasıl kurtulabilirsiniz?İşte endişelerinizi gidermeniz için uygulayabileceğiniz doğal tedaviler...Papatya: Gergin olduğunuz zamanlarda, bir fincan papatya çayı sakinleşmenize yardım ediyor. Papatyanın içindeki bazı bileşenlerin Valium isimli bazı antidepresanlar gibi görev yapıp bazı beyin reseptörlerini engelliyor. Pennsylvania Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada yaygınlaşmış kaygı bozukluğu hastası olanlar, 8 hafta boyunca papatya takviyesi aldılar ve endişe belirtilerinde önemli bir azalma olduğu gözlemlendi.Yeşil çay: Çeşitli araştırmalara göre, yeşil çayda bulunan L-theanine isimli su bazlı aminoasitin yükselmiş kalp atışı ve kan basıncına gem vurmaya yardım ettiği ve endişeyi azalttığı belirlendi. Ancak L-theanine’i tablet şeklinde alırsanız daha iyi. Çünkü yeşil çaydan yeterli miktarda L-theanine almanız için 5 ile 20 bardak arası içmeniz gerekecektir.Şerbetçi otu: Humulus lupulus isimli acı bir bitki olan bu şifalı bitkinin içinde yatıştırıcı bileşenler vardır. Bu bileşenler uçucu yağdır, bunu öz ya da eriyik olarak edinebilirsiniz. Tadı acı olduğu için papatya ya da naneyle karıştırmadığınız sürece çay olarak içemezsiniz. Şerbetçi otu genellikle uyku getirmesi için yatıştırıcı olarak kullanılır. Fakat, doktorun reçete ettiği bir antidepresan ya da yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız asla şerbetçiotu kullanmayın.Kediotu: Bazı bitkisel takviyeler yatıştırıcı etkiye sahipken bazıları ise uykunuzu getirmeden endişeyi giderir. Kediotu net olarak uyku getirir, uykusuzluk çekenler için birebirdir. Sedatif bileşenler içeren kediotu biraz kötü koktuğu için insanlar kapsül olarak içmeyi tercih ediyor. İlacı akşam yemeğinden sonra alırsanız gece rahatça uyursunuz. Kedi otunu şerbetçi otu, papatya ve oğul otuyla birleştirebilirsiniz.Oğul otu: Latince ismi Melissa officinalis olan oğulotu, Ortaçağ’dan beri stres ve endişeyi azaltmak ve uykuya yardımcı olmak için kullanılmıştır. Bir araştırmada, günde 600 miligram oğul otu özü alanların daha sakin ve zinde oldukları belirlendi. Genellikle güvenilir olmasına rağmen çok fazla tüketilmesi sizi daha endişeli yapabilir. Bu nedenle en az dozla başlayın. Oğul otu çay, kapsül ve eriyik olarak satılır.Çarkıfelek çiçeği: Yatıştırıcı bir etkisi olan çarkıfelek çiçeğinin en az reçeteli ilaçlar kadar endişeyi azalttığı belirlenmiştir. Çarkıfelek çiçeği ayrıca uykusuzluk için kullanılıyor. Reçeteli bir yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız, bu bitkiyi kullanmayın. Bu bitkiyi her seferinde bir aydan fazla kullanmayın.Lavanta: Lavantanın hoş ve güvenli kokusu anti-inflamatuar olabilir. Bir araştırmada, dişhekimine gelen hastaların lavanta yağı kokulu bir odada beklediklerinde daha az endişeli oldukları görüldü. Florida’da yapılan bir araştırmada ise sınavdan önce lavanta yağı koklayan öğrencilerin sınav hakkında daha az endişelendikleri belirlendi.Nefesinizi tutun: Stresi ve endişeyi azaltmada nefes tutma etkili olabiliyor. Nefesinizi tümüyle dışarı verin, sonra 4’e kadar sayarak burundan nefes alın. 7’ye kadar sayıp nefesinizi tutun ve 8’e kadar sayarak yavaş yavaş ağzınızdan nefes verin. Bunu günde en az 2 kez tekrarlayın.Birşeyler yiyin: İnsanlar aç olduklarında daha endişeli ve gergin olabiliyor. Çünkü kan şekeriniz düştüğünde endişe atağı geçirebilirsiniz. Bir avuç dolusu ceviz ya da bir parça bitter çikolata gibi atıştırmalıklar bu hissi azaltabilir. Bitki bazlı, tam tahıllı ve dikkatlice seçilmiş et ve balık ile bol miktarda yeşil yapraklı sebze tüketin. Bunların içindeki folat ve phytonutrient (bitki özlü molekül) endişenin azalmasına yardım eder.Kahvaltı yapın: Kahvaltıyı atlamayın, birçok anksiyete bozukluğu olan kişi kahvaltıdan uzak durur. Kahvaltıda özellikle yumurta yenmesini öneren uzmanlar, yumurtanın proteinle dolu olduğunu ve doğadaki en iyi kolin kaynağı olduğunu açıklıyorlar. Kolin seviyesinin düşük olması endişeyi artırıyor.Omega 3 tüketin: Balık yağının kalbiniz için yararlı olduğunu bilirsiniz, balık yağı sizi depresyona ve endişeye karşı da koruyabilir. Bir araştırmaya göre, 12 hafta boyunca günde 2,5 miligram karışık Omega-3 yağı tüketen öğrenciler sınavdan önce daha az endişe duydular. Uzmanlar, Omega-3’ü mümkün olduğunca yediğimiz yiyeceklerden almamızı öneriyorlar. Somon gibi yağlı, soğuk su balığı en iyi Omega-3 yağ asidi kaynağıdır. 170 gramlık ızgara somon balığı 3,75 gram Omega-3 yağ asiti içeriyor. Ayrıca hamsi, sardalyede bol miktarda yağ asidi var.Her şeyin kötüsünü düşünmekten vazgeçin: Endişeye kapıldığınızda her şeyin en kötüsünün gerçekleşeceğini düşünm
Zaman
Ana Sayfa
14.11.2013
EndişenizigidermekiçindoğaltedavilerEndişenizi gidermek için doğal tedaviler
Endişenizi gidermek için doğal tedaviler
Zaman
14.11.2013
01:53
Korkmuş, endişeli ve bunalımda olabilirsiniz. Bugüne kadar para, sağlık, aile, sevgi ile ilgili konularda büyük hayal kırıklıkları yaşamış olabilirsiniz.Bu durumlardan birinde kalbiniz hızlı hızlı çarpar, nefesiniz daralır, kafanız karma karışık olur ve gevşemek istersiniz. Peki ilaç almadan bu durumdan nasıl kurtulabilirsiniz?İşte endişelerinizi gidermeniz için uygulayabileceğiniz doğal tedaviler...Papatya: Gergin olduğunuz zamanlarda, bir fincan papatya çayı sakinleşmenize yardım ediyor. Papatyanın içindeki bazı bileşenlerin Valium isimli bazı antidepresanlar gibi görev yapıp bazı beyin reseptörlerini engelliyor. Pennsylvania Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada yaygınlaşmış kaygı bozukluğu hastası olanlar, 8 hafta boyunca papatya takviyesi aldılar ve endişe belirtilerinde önemli bir azalma olduğu gözlemlendi.Yeşil çay: Çeşitli araştırmalara göre, yeşil çayda bulunan L-theanine isimli su bazlı aminoasitin yükselmiş kalp atışı ve kan basıncına gem vurmaya yardım ettiği ve endişeyi azalttığı belirlendi. Ancak L-theanine’i tablet şeklinde alırsanız daha iyi. Çünkü yeşil çaydan yeterli miktarda L-theanine almanız için 5 ile 20 bardak arası içmeniz gerekecektir.Şerbetçi otu: Humulus lupulus isimli acı bir bitki olan bu şifalı bitkinin içinde yatıştırıcı bileşenler vardır. Bu bileşenler uçucu yağdır, bunu öz ya da eriyik olarak edinebilirsiniz. Tadı acı olduğu için papatya ya da naneyle karıştırmadığınız sürece çay olarak içemezsiniz. Şerbetçi otu genellikle uyku getirmesi için yatıştırıcı olarak kullanılır. Fakat, doktorun reçete ettiği bir antidepresan ya da yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız asla şerbetçiotu kullanmayın.Kediotu: Bazı bitkisel takviyeler yatıştırıcı etkiye sahipken bazıları ise uykunuzu getirmeden endişeyi giderir. Kediotu net olarak uyku getirir, uykusuzluk çekenler için birebirdir. Sedatif bileşenler içeren kediotu biraz kötü koktuğu için insanlar kapsül olarak içmeyi tercih ediyor. İlacı akşam yemeğinden sonra alırsanız gece rahatça uyursunuz. Kedi otunu şerbetçi otu, papatya ve oğul otuyla birleştirebilirsiniz.Oğul otu: Latince ismi Melissa officinalis olan oğulotu, Ortaçağ’dan beri stres ve endişeyi azaltmak ve uykuya yardımcı olmak için kullanılmıştır. Bir araştırmada, günde 600 miligram oğul otu özü alanların daha sakin ve zinde oldukları belirlendi. Genellikle güvenilir olmasına rağmen çok fazla tüketilmesi sizi daha endişeli yapabilir. Bu nedenle en az dozla başlayın. Oğul otu çay, kapsül ve eriyik olarak satılır.Çarkıfelek çiçeği: Yatıştırıcı bir etkisi olan çarkıfelek çiçeğinin en az reçeteli ilaçlar kadar endişeyi azalttığı belirlenmiştir. Çarkıfelek çiçeği ayrıca uykusuzluk için kullanılıyor. Reçeteli bir yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız, bu bitkiyi kullanmayın. Bu bitkiyi her seferinde bir aydan fazla kullanmayın.Lavanta: Lavantanın hoş ve güvenli kokusu anti-inflamatuar olabilir. Bir araştırmada, dişhekimine gelen hastaların lavanta yağı kokulu bir odada beklediklerinde daha az endişeli oldukları görüldü. Florida’da yapılan bir araştırmada ise sınavdan önce lavanta yağı koklayan öğrencilerin sınav hakkında daha az endişelendikleri belirlendi.Nefesinizi tutun: Stresi ve endişeyi azaltmada nefes tutma etkili olabiliyor. Nefesinizi tümüyle dışarı verin, sonra 4’e kadar sayarak burundan nefes alın. 7’ye kadar sayıp nefesinizi tutun ve 8’e kadar sayarak yavaş yavaş ağzınızdan nefes verin. Bunu günde en az 2 kez tekrarlayın.Birşeyler yiyin: İnsanlar aç olduklarında daha endişeli ve gergin olabiliyor. Çünkü kan şekeriniz düştüğünde endişe atağı geçirebilirsiniz. Bir avuç dolusu ceviz ya da bir parça bitter çikolata gibi atıştırmalıklar bu hissi azaltabilir. Bitki bazlı, tam tahıllı ve dikkatlice seçilmiş et ve balık ile bol miktarda yeşil yapraklı sebze tüketin. Bunların içindeki folat ve phytonutrient (bitki özlü molekül) endişenin azalmasına yardım eder.Kahvaltı yapın: Kahvaltıyı atlamayın, birçok anksiyete bozukluğu olan kişi kahvaltıdan uzak durur. Kahvaltıda özellikle yumurta yenmesini öneren uzmanlar, yumurtanın proteinle dolu olduğunu ve doğadaki en iyi kolin kaynağı olduğunu açıklıyorlar. Kolin seviyesinin düşük olması endişeyi artırıyor.Omega 3 tüketin: Balık yağının kalbiniz için yararlı olduğunu bilirsiniz, balık yağı sizi depresyona ve endişeye karşı da koruyabilir. Bir araştırmaya göre, 12 hafta boyunca günde 2,5 miligram karışık Omega-3 yağı tüketen öğrenciler sınavdan önce daha az endişe duydular. Uzmanlar, Omega-3’ü mümkün olduğunca yediğimiz yiyeceklerden almamızı öneriyorlar. Somon gibi yağlı, soğuk su balığı en iyi Omega-3 yağ asidi kaynağıdır. 170 gramlık ızgara somon balığı 3,75 gram Omega-3 yağ asiti içeriyor. Ayrıca hamsi, sardalyede bol miktarda yağ asidi var.Her şeyin kötüsünü düşünmekten vazgeçin: Endişeye kapıldığınızda her şeyin en kötüsünün gerçekleşeceğini düşünm
Zaman
Ana Sayfa
14.11.2013
EndişenizigidermekiçindoğaltedavilerEndişenizi gidermek için doğal tedaviler
Endişenizi gidermek için doğal tedaviler
Zaman
14.11.2013
01:52
Korkmuş, endişeli ve bunalımda olabilirsiniz. Bugüne kadar para, sağlık, aile, sevgi ile ilgili konularda büyük hayal kırıklıkları yaşamış olabilirsiniz.Bu durumlardan birinde kalbiniz hızlı hızlı çarpar, nefesiniz daralır, kafanız karma karışık olur ve gevşemek istersiniz. Peki ilaç almadan bu durumdan nasıl kurtulabilirsiniz?İşte endişelerinizi gidermeniz için uygulayabileceğiniz doğal tedaviler...Papatya: Gergin olduğunuz zamanlarda, bir fincan papatya çayı sakinleşmenize yardım ediyor. Papatyanın içindeki bazı bileşenlerin Valium isimli bazı antidepresanlar gibi görev yapıp bazı beyin reseptörlerini engelliyor. Pennsylvania Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada yaygınlaşmış kaygı bozukluğu hastası olanlar, 8 hafta boyunca papatya takviyesi aldılar ve endişe belirtilerinde önemli bir azalma olduğu gözlemlendi.Yeşil çay: Çeşitli araştırmalara göre, yeşil çayda bulunan L-theanine isimli su bazlı aminoasitin yükselmiş kalp atışı ve kan basıncına gem vurmaya yardım ettiği ve endişeyi azalttığı belirlendi. Ancak L-theanine’i tablet şeklinde alırsanız daha iyi. Çünkü yeşil çaydan yeterli miktarda L-theanine almanız için 5 ile 20 bardak arası içmeniz gerekecektir.Şerbetçi otu: Humulus lupulus isimli acı bir bitki olan bu şifalı bitkinin içinde yatıştırıcı bileşenler vardır. Bu bileşenler uçucu yağdır, bunu öz ya da eriyik olarak edinebilirsiniz. Tadı acı olduğu için papatya ya da naneyle karıştırmadığınız sürece çay olarak içemezsiniz. Şerbetçi otu genellikle uyku getirmesi için yatıştırıcı olarak kullanılır. Fakat, doktorun reçete ettiği bir antidepresan ya da yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız asla şerbetçiotu kullanmayın.Kediotu: Bazı bitkisel takviyeler yatıştırıcı etkiye sahipken bazıları ise uykunuzu getirmeden endişeyi giderir. Kediotu net olarak uyku getirir, uykusuzluk çekenler için birebirdir. Sedatif bileşenler içeren kediotu biraz kötü koktuğu için insanlar kapsül olarak içmeyi tercih ediyor. İlacı akşam yemeğinden sonra alırsanız gece rahatça uyursunuz. Kedi otunu şerbetçi otu, papatya ve oğul otuyla birleştirebilirsiniz.Oğul otu: Latince ismi Melissa officinalis olan oğulotu, Ortaçağ’dan beri stres ve endişeyi azaltmak ve uykuya yardımcı olmak için kullanılmıştır. Bir araştırmada, günde 600 miligram oğul otu özü alanların daha sakin ve zinde oldukları belirlendi. Genellikle güvenilir olmasına rağmen çok fazla tüketilmesi sizi daha endişeli yapabilir. Bu nedenle en az dozla başlayın. Oğul otu çay, kapsül ve eriyik olarak satılır.Çarkıfelek çiçeği: Yatıştırıcı bir etkisi olan çarkıfelek çiçeğinin en az reçeteli ilaçlar kadar endişeyi azalttığı belirlenmiştir. Çarkıfelek çiçeği ayrıca uykusuzluk için kullanılıyor. Reçeteli bir yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız, bu bitkiyi kullanmayın. Bu bitkiyi her seferinde bir aydan fazla kullanmayın.Lavanta: Lavantanın hoş ve güvenli kokusu anti-inflamatuar olabilir. Bir araştırmada, dişhekimine gelen hastaların lavanta yağı kokulu bir odada beklediklerinde daha az endişeli oldukları görüldü. Florida’da yapılan bir araştırmada ise sınavdan önce lavanta yağı koklayan öğrencilerin sınav hakkında daha az endişelendikleri belirlendi.Nefesinizi tutun: Stresi ve endişeyi azaltmada nefes tutma etkili olabiliyor. Nefesinizi tümüyle dışarı verin, sonra 4’e kadar sayarak burundan nefes alın. 7’ye kadar sayıp nefesinizi tutun ve 8’e kadar sayarak yavaş yavaş ağzınızdan nefes verin. Bunu günde en az 2 kez tekrarlayın.Birşeyler yiyin: İnsanlar aç olduklarında daha endişeli ve gergin olabiliyor. Çünkü kan şekeriniz düştüğünde endişe atağı geçirebilirsiniz. Bir avuç dolusu ceviz ya da bir parça bitter çikolata gibi atıştırmalıklar bu hissi azaltabilir. Bitki bazlı, tam tahıllı ve dikkatlice seçilmiş et ve balık ile bol miktarda yeşil yapraklı sebze tüketin. Bunların içindeki folat ve phytonutrient (bitki özlü molekül) endişenin azalmasına yardım eder.Kahvaltı yapın: Kahvaltıyı atlamayın, birçok anksiyete bozukluğu olan kişi kahvaltıdan uzak durur. Kahvaltıda özellikle yumurta yenmesini öneren uzmanlar, yumurtanın proteinle dolu olduğunu ve doğadaki en iyi kolin kaynağı olduğunu açıklıyorlar. Kolin seviyesinin düşük olması endişeyi artırıyor.Omega 3 tüketin: Balık yağının kalbiniz için yararlı olduğunu bilirsiniz, balık yağı sizi depresyona ve endişeye karşı da koruyabilir. Bir araştırmaya göre, 12 hafta boyunca günde 2,5 miligram karışık Omega-3 yağı tüketen öğrenciler sınavdan önce daha az endişe duydular. Uzmanlar, Omega-3’ü mümkün olduğunca yediğimiz yiyeceklerden almamızı öneriyorlar. Somon gibi yağlı, soğuk su balığı en iyi Omega-3 yağ asidi kaynağıdır. 170 gramlık ızgara somon balığı 3,75 gram Omega-3 yağ asiti içeriyor. Ayrıca hamsi, sardalyede bol miktarda yağ asidi var.Her şeyin kötüsünü düşünmekten vazgeçin: Endişeye kapıldığınızda her şeyin en kötüsünün gerçekleşeceğini düşünm
Zaman
Güncel
14.11.2013
EndişenizigidermekiçindoğaltedavilerEndişenizi gidermek için doğal tedaviler
Ters laleler koruma altına alındı
Zaman
12.11.2013
14:59
Dünyanın nadide çiçekleri arasında yer alan ve halk dilinde ağlayan gelin olarak tabir edilen ters lale doğal ortamında yetiştiği köylerde köylüler tarafından koruma altına alındı.Siirt’tin Şirvan ilçesi Taşlıköy’de oturan köylüler, ters lalenin korunması ve biyokaçakçılığın önüne geçilmesi için bu endemik çiçekleri koruma altına aldı. Konu ile ilgili bilgi veren Siirt Belediye Kültür ve Sosyal İşleri Müdürü Beşir Aksu, ters lalenin renkleri, kadife hassaslığındaki çiçeği ve estetik görünümlü tersliğiyle adeta bir doğa harikası olduğunu anlattı.Ters lalenin Siirt’in Şirvan ilçesinde doğal ortamda yetiştiğini belirten Aksu, nesli tehlike altında olan ve Anadoluda Ağlayan Gelin olarak dünyanın en nadide çiçeklerinden birisi olduğuna dikkati çekerek, “Kozmetik ve ilaç sanayinde kullanılan ters lale, süs bitkisi olarak da değerlendirilmektedir. Dünyada bir benzeri daha bulunmayan, bu çiçek Siirt, Hakkari, Van ve Erzurum’da doğal olarak yetişir. Ters laleler sadece belirli yerlerde görülmektedir. 167 türü bulunan ters lale çeşidinin en fazla görüldüğü ülke Türkiye olarak bilinmektedir. Yapılan araştırmalara göre, Türkiyede 43 türü bulunan ters lalelerin 20si endemik türdür. dedi.Aksu, gövde boyu 30 ile 100 santimetre arasında değişen ters lalenin kırmızı, turuncu ve nadiren sarı renkte olabildiğini kaydederek, Ülkemizin ev sahipliği yaptığı bu nadide çiçeğimize vatandaşlarımız da sahip çıkarsa, biyolojik zenginliğimizi gelecek nesillerimize aktarabiliriz değerlendirmesinde bulundu. CİHAN
Zaman
Son Dakika
12.11.2013
TerslalelerkorumaaltınaalındıTers laleler koruma altına alındı
Kivi hasadı 10 Kasım'da
Zaman
01.11.2013
16:13
Rize Kivi Üreticileri Birliği Başkanı Nevzat Paliç, Teknik heyetin yaptığı ölçüm doğrultusunda en erken kivi hasat tarihi 10 Kasım olarak belirlendi. Üreticilerimiz ve alıcılar buna dikkat etsin. dedi.Rize Kivi Üreticiler Birliği Salonunda kivinin hasat tarihinin belirlenmesi amacıyla toplantı düzenlendi. Paliç, burada yaptığı konuşmada, her yıl düzenli olarak kivi toplanma tarihinin belirlenmesi için toplantı düzenlediklerini, kivi alıcılarıyla satıcılarını buluşturmayı hedeflediklerini belirtti.Samsundan Sarpa kadar olan bölgeden kivi getirilerek ziraat mühendisleri tarafından şeker ölçümlerinin yapıldığını kaydeden Paliç, Kivinin şeker oranı dalındayken yüzde 6.5i geçmeli, yoksa kivi kalitesiz oluyor. Üreticilerimizin kivi toplama mevsimini bilmesi gerekiyor. Amacımız kaliteli kivi yetiştirmek, üretimimizi artırıp ülkemizin ihtiyacını karşılamak. Kivi bölgede ilaç kullanılmadan, doğal olarak yetiştiriliyor. diye konuştu.Trabzonun doğusundan Sarpa kadar olan bölgede kaliteli kivi üretiminin yapıldığını kaydeden Paliç, Üretimde geçen yıl 15 bin ton kaliteli kivi üretimi gerçekleştirdik. Bunda hava şartları son derece etkili oldu. Bu yıl ise üretim azalırken kalite arttı. Bölge kalite ve üretim açısından son derece iyi bir yere sahip. Bölgemizde yeterli depolama alanı olmadığından üreticilerimiz endişeli. 50-60 bin ton kapasitelere çıkarabileceğimiz üretimi depolama ve satış sorunları nedeniyle artıramıyoruz. Kivi değerini bulursa bu üretim gerçekleşir. Eğer depolama alanları oluşturursak üreticimiz kivileri ucuz fiyattan elden çıkarma talaşına kapılmaz. şeklinde konuştu.Şeker ölçümlerinin tamamlanmasının ardından kivinin tam olgunluğa ulaşmadığının tespit edildiğini vurgulayan Paliç, şöyle devam etti: Bazı bölgelerde şeker ölçümlerine göre olgunlaştığı görülse de kivi tam olarak şeker oranını tamamlamamış. Şeker oranı 5-6 arasında değişiyor. Teknik heyetin yaptığı ölçüm doğrultusunda en erken kivi hasat tarihi 10 Kasım olarak belirlendi. Üreticilerimiz ve alıcılar buna dikkat etsin. Üreticiler alıcılarla buluşmadan anlaşmadan kiviyi dalından toplamasın, acele etmesin. Kivi dalında fazladan 10-15 gün bırakılabilir. Üreticilerimiz buna göre hareket etsin. Hava şartları kiviyi dalında bırakmaya son derece uygun.Bölgede üretilen kivilerin şeker ölçümü yapılarak hasat tarihleri ayrı ayrı belirlendi. Tarım İl Müdürlüğü ziraat mühendislerinin yaptığı ölçümlerde, kivinin şeker oranının yüzde 5-6 seviyelerinde olduğu belirlendi. Toplantıya, Rize Vali Yardımcısı Mehmet Özer, Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı ve bazı kivi yetiştiricileri ile alıcıları katıldı. CİHAN
Zaman
Son Dakika
01.11.2013
Kivihasadı10KasımdaKivi hasadı 10 Kasımda
Alıç meyvesi her derde deva
Zaman
31.10.2013
11:32
Kayseri Develi Belediye Başkanı Recep Özkan, ilçenin Erciyes Dağı eteklerinde alıç meyvesi toplamanın tam zamanı olduğunu açıkladı. Başkan Özkan, herkesin alıç toplayabileceğini belirterek, her derde deva olduğunu aktararak, “Bildiğimiz kadarıyla alıç, kalp ve damar hastalıklarına karşı en doğal ilaç.” dedi.Genelde Erciyes Dağı eteklerinde yetişen alıcın, kalp kaslarını ve hafızayı güçlendirici özelliği bulunurken, bu meyve kalp ve damar hastalıklarına karşı en iyi doğal ilaç olarak gösteriliyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının sitesinden alınan bilgiye göre, doğadaki bitkileri yerinde ve zamanında kullanarak, hastalıklarla başa çıkmak ve sağlıklı bir yaşam sürmek mümkün. Alıç, tüketilmesi önerilen, insan sağlığı için en önemli bitkiler arasında yer alıyor. Kuzey Amerika, Asya, Avrupa ve Türkiye gibi kuzey yarım kürenin ılıman bölgelerinde yetişen alıcın 100e yakın türü bulunuyor. Almanyada bazı tıp doktorları tarafından reçetelere doğal kalp ilacı olarak yazılan ve yıllık satış hacmi büyük olan alıç, kalp ve damar hastalıkları için en iyi doğal ilaç olarak gösteriliyor. Bu meyvenin faydalarını bilenler ailesi ile birlikte gidip toplamak için yarış halinde. Alıç meyvesi, hafif ekşimsi lezzetli meyveleri yenilmekte ve salamurası yapılarak kış aylarında da tüketilmektedir. Alıç ağacının yaprak, çiçek ve meyveleri yüzyıllardır özellikle kalp destekleyici ve kalp-damar sistemi fonksiyonlarını normalize etmek için kullanılmaktadır. Uzmanlar, kalp ritim bozuklukları, sinirsel kalp çarpıntıları, kalp yetmezliği, ağır enfeksiyon hastalıkları sonrasındaki kalp kasları zafiyeti, kalp krizi sonrası, yüksek kan basıncı, damar sertliği alıç bitkisinin başarıyla kullanılabileceğini ama sabırlı ve disiplinli olmak gerektiğini belirtiyor. Bitkinin etkisi uzun süreli kullanımlar (4-8 hafta) sonucunda oluşmaya başladığını ve bu olumlu etki gitgide arttığını belirtiyorlar. Alıç meyvesi yörede sinir sisteminde yatıştırıcı, spazmları azaltıcı, idrar söktürücü ve kabız yapıcı etkileri için de kullanılmaktadır. Fidan yetiştiricileri alıç meyvelerinin sonbaharda toplanıp tohumlarının çıkartılarak, 7li veya 5li çizgi ekimi metodu ile metrekareye 40-50 gram arası tohum ekilerek elde edilebileceğini belirtiyorlar.(CİHAN)
Zaman
Sağlık
31.10.2013
AlıçmeyvesiherderdedevaAlıç meyvesi her derde deva
Alıç her derde deva
Zaman
31.10.2013
10:27
Kayseri Develi Belediye Başkanı Recep Özkan, ilçenin Erciyes Dağı eteklerinde alıç meyvesi toplamanın tam zamanı olduğunu açıkladı. Başkan Özkan, herkesin alıç toplayabileceğini belirterek, her derde deva olduğunu aktararak, “Bildiğimiz kadarıyla alıç, kalp ve damar hastalıklarına karşı en doğal ilaç.” dedi. Genelde Erciyes Dağı eteklerinde yetişen alıcın, kalp kaslarını ve hafızayı güçlendirici özelliği bulunurken, bu meyve kalp ve damar hastalıklarına karşı en iyi doğal ilaç olarak gösteriliyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının sitesinden alınan bilgiye göre, doğadaki bitkileri yerinde ve zamanında kullanarak, hastalıklarla başa çıkmak ve sağlıklı bir yaşam sürmek mümkün. Alıç, tüketilmesi önerilen, insan sağlığı için en önemli bitkiler arasında yer alıyor. Kuzey Amerika, Asya, Avrupa ve Türkiye gibi kuzey yarım kürenin ılıman bölgelerinde yetişen alıcın 100e yakın türü bulunuyor. Almanyada bazı tıp doktorları tarafından reçetelere doğal kalp ilacı olarak yazılan ve yıllık satış hacmi büyük olan alıç, kalp ve damar hastalıkları için en iyi doğal ilaç olarak gösteriliyor. Bu meyvenin faydalarını bilenler ailesi ile birlikte gidip toplamak için yarış halinde. Alıç meyvesi, hafif ekşimsi lezzetli meyveleri yenilmekte ve salamurası yapılarak kış aylarında da tüketilmektedir. Alıç ağacının yaprak, çiçek ve meyveleri yüzyıllardır özellikle kalp destekleyici ve kalp-damar sistemi fonksiyonlarını normalize etmek için kullanılmaktadır. Uzmanlar, kalp ritim bozuklukları, sinirsel kalp çarpıntıları, kalp yetmezliği, ağır enfeksiyon hastalıkları sonrasındaki kalp kasları zafiyeti, kalp krizi sonrası, yüksek kan basıncı, damar sertliği alıç bitkisinin başarıyla kullanılabileceğini ama sabırlı ve disiplinli olmak gerektiğini belirtiyor. Bitkinin etkisi uzun süreli kullanımlar (4-8 hafta) sonucunda oluşmaya başladığını ve bu olumlu etki gitgide arttığını belirtiyorlar. Alıç meyvesi yörede sinir sisteminde yatıştırıcı, spazmları azaltıcı, idrar söktürücü ve kabız yapıcı etkileri için de kullanılmaktadır. Fidan yetiştiricileri alıç meyvelerinin sonbaharda toplanıp tohumlarının çıkartılarak, 7’li veya 5’li çizgi ekimi metodu ile metrekareye 40-50 gram arası tohum ekilerek elde edilebileceğini belirtiyorlar. CİHAN
Zaman
Son Dakika
31.10.2013
AlıçherderdedevaAlıç her derde deva
Bu meyvedeki C vitamini elmadan 100, limondan 20 kat fazla
Zaman
10.10.2013
15:52
Elma, armut ve şeftali karışımına benzer hoş bir tadı olan, elmadan 100, limondan 20 kat fazla C vitamini barındıran hünnapa ilgi her geçen yıl artıyor. Nezle ve soğuk algınlığına iyi geldiği için doğal grip ilacı olarak da bilinen hünnap, aktarlarda şeker hastalarının gözde meyvelerinden birisi. Yaş ve kuru olarak yenebilen, kilosu ortalama 410 liradan satılan hünnapın, küçük iğde biçiminde ve ceviz büyüklüğünde iki çeşidi bulunuyor. Büyükleri genellikle sofralık yetiştirilirken küçük hünnapların ise kurusu aktarlarda satılıyor. Hünnap, başlarda yeşilken olgunlaşmaya başladıkça kırmızı ve siyahmor renge dönüyor. Dikenli olması sebebiyle tarlaların etrafına çit bitkisi olarak dikilen hünnap, faydaları anlaşıldıktan sonra çitleri aşarak tarlanın içine ve özel bahçelere girdi. Dikimi ve bakımının kolay olmasıyla farklı ürün çeşidi arayan çiftçinin de en gözde meyvelerinden birisi haline geldi. Denizlinin merkeze bağlı Yeniköy köyünde meyvecilik işiyle uğraşan İsmail Öz, önce hobi olarak diktiği hünnapların para ettiğini görünce dikim alanını 30 dönüme çıkarmış. Öz, Altı yıl önce hobi olarak başladım ben bu işe. 100 adet dikmiştim, ertesi sene meyve verdi. Meyvesini de yüksek fiyatlardan sattık. Satınca tabii hoşuma gitti, üç dört sene sonra 30 dönüme çıkardım. diyor.Fazla tanınmadığı için meyve çoğalınca pazar bulmakta ilk etapta zorlandığını ifade eden Öz, ülke çapındaki bir marketler zincirini bahçesine davet ederek hünnaplarını gösterip anlaşma sağladığını, şu anda talepleri karşılamakta zorluk çektiğini ifade ediyor. Meyvenin dezavantajının ise hasadının dikenlerinden dolayı zor yapılması olduğunu söylüyor: Hasatta işçi bulmak güç. Bu dikenli bir ürün, dikeni de metal gibi acıtıyor. O yüzden yevmiye 30 lira ama biz 50 liraya işçi bulamıyoruz.HÜNNAPTA LİMONUN 20 KATI C VİTAMİNİ BULUNUYOREmekli ziraatçı olan Ekiz Fidancılık İşletme Müdürü Kâmil Okyaz ise hünnapın Suriye kökenli olduğunu, Türkiyede yeni tanınmaya başladığını, kültüre alınma aşamasınınsa son 10 yılda olduğunu ifade ediyor. Okyaz, Merak edenler araştırdığında görecektir ki kamuoyunda C vitamini deposu olarak herkese sorduğumuzda limon bilinir. Oysa hünnapta C vitamini, limonun tam 20 katı. Elma meyvesine ise birebir oranladığımızda tam 100 katı C vitamini var. Ayrıca sindirim sistemi rahatsızlığı çeken insanlar için birebir ürün. Aynı zamanda kolestrolü düşüren bir özelliği var. Zaten dikkat ederseniz daha çok aktarlarda dermanlık bitki olarak bulunurken yeni yeni sofralarımıza gelmeye başladı. diyor.KOLAY YETİŞİYOR FAKAT DİKENLERİNDEN DOLAYI HASADI ZORHünnapı bilen ya da bir defa yiyenlerin ertesi sene mutlaka tekrar istediğini ifade eden Kâmil Okyaz, insanların bu meyveyi çok sert dikenlerinden dolayı biraz yabani görerek çit bitkisi olarak kullandığını, tarlaların etrafına tel çevirmektense hünnap dikilip meyvesinden de istifade edilebileceğini söylüyor. Hünnapın kolay yetiştirilen ve ilaç istemeyen bir meyve olduğunu belirterek, En güzel tarafları, bir kere mayıs sonunda çiçek açtığı için ilkbaharın son donlarından hiç etkilenmiyor. Zirai mücadele gibi bir problemi yok. Zararlı bir hastalığı da yok. Tabii ki dezavantajı da var. Küçük meyveleri olduğu ve hepsi birden olgunlaşmadığı için hasat peyderpey oluyor. Biz Türkiyede tanınmıyor diyoruz ama dünya da fazla tanımıyor hünnapı. Sağlıktaki özelliği bakımından mutlaka bilinmesi ve tanıtılması gereken bir bitki diye düşünüyorum. Sevdiği iklim, çok sert olmadıktan sonra râkım bin metreye kadar, eksi 20 dereceye kadar yerlerde rahatlıkla yetiştirilebilir. Yeniköyde 2 yaşındaki ağaçlar, sanki 5 yaşındaymış gibi 20-25 kg. ürün veriyor. diye konuşuyor.Hünnap toplama işinde çalışan Hacer Özcan, dikenlerinden dolayı kolay olmadığını ifade ederek, Narı akşama kadar çok kesersin, bu az kesiliyor dikenli olduğu için. Gelen bile olmuyor, zor oluyor. derken Hafize Evran da, Dikenleri insanın eline battı mı yırtıyor. Eldivensiz toplanmıyor ama ekmek davası. Başka yerde ne yapalım? Yevmiye 30 lira; 50 lira olsa bizim için daha iyi olacak. diye yakınıyor. Denizlide bir aktardan annesi için hünnap alan Mehmet Yakalıoğlu ise, Valide dört yıldır kullanıyor, faydasını görüyor. Bunu doktor tavsiye etti ona, eklemlerinde sıkıntı vardı. Onun işine yarıyor, şimdi şikâyet yok. şeklinde faydalarını anlatıyor. Attar Barış Sarıoğlu da hünnapın genellikle meyve olarak yendiğini, müşterilerinin kalp rahatsızlıkları, kolestrol ve şekere faydasından dolayı aldığını anlatıyor: Hünnap eskiden beri vardı, aşılı olanlar çıkınca göze hoş gelmeye başladı. Günde 50-60 kilo filan satıyoruz. CİHAN
Zaman
Son Dakika
10.10.2013
BumeyvedekiCvitaminielmadan100limondan20katfazlaBu meyvedeki C vitamini elmadan 100 limondan 20 kat fazla
Türk bilim adamı bitkiden kanser hücresini öldüren madde geliştirdi
Zaman
09.10.2013
18:26
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (RTEÜ) Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Halis Süleyman, 8 yıllık bir çalışmasının ürünü olarak bir bitkiden kanser hücresini öldüren etken madde geliştirdiklerini açıkladıProf. Dr. Süleyman, yaptığı açıklamada, “Çalışmalarımızı tamamen hayvanlar üzerinde gerçekleştirdik. Bazı medya organlarında ‘kanser ilacı bulundu’ yönünde haberler çıktı. Bu bir ilaç değil etken bir maddedir. Hayvanlar üzerinde olumlu sonuçlar aldık. Kanser hücre kültürlerinde de denedik. Hücre kültürlerinde de çok etkili olduğunu gözlemledik. Bu madde ayrıca insanlardan alınan kanser hücrelerini de tamamen öldürdü. Böyle bir buluşu gerçekleştirmek bir bilim adamı olarak en doğal hakkımız.” dedi.Son 8 yıldır kanser konusunda araştırmalar yaptığını ifade eden Prof. Dr. Süleyman, “Bu süre zarfında birçok bitki araştırdım. Sonunda kanser hücresini öldürebilecek etken bir madde taşıyan bitkiye rastladım. Bu bitkinin terkibindeki maddeleri izole ettik. Hücre kültüründe de yüzde 90 ila yüzde 100 oranında kanser hücrelerini öldürdüğünü gördük. Şu anda bazı eksikliklerimiz var. Bu noktada desteğe ihtiyaç duyuyoruz.” diye konuştu. CİHAN
Zaman
Son Dakika
09.10.2013
TürkbilimadamıbitkidenkanserhücresiniöldürenmaddegeliştirdiTürk bilim adamı bitkiden kanser hücresini öldüren madde geliştirdi
Tedavi edilmeyen depresyon, yüzde 80 tekrar ediyor!
Zaman
09.10.2013
02:12
Yediden yetmişe herkeste yaygın olarak görülen depresyon, yeterli tedavi edilmediğinde ömür boyu sürebiliyor. Uzmanlar, antidepresanların uyuşturucu, psikoterapinin ise dertleşme olarak algılanmasının hastayı tedaviden uzaklaştırdığını vurguluyor.“48 yaşında bir kadınım. İlk kez 26 yaşındayken depresyon tanısıyla tedavi gördüm. Daha sonra 10 yıl hiç hastalanmadım ama ondan sonra depresyon defalarca tekrarladı. Vücuduma zarar vermemesi için, kendimi iyi hissettiğimde depresyon ilaçlarını kestim. Son yıllarda ise depresyondan neredeyse hiç çıkmıyorum. Depresyon ilacı kullanmaktan bıktım.” Bu sözler yaklaşık 25 senedir depresyon hastası olan birine ait. Uzmanlar, yetersiz tedavi edilen depresyonun tekrarladığını ve devamlılık oluşturduğunu söylüyor.Araştırmalar, depresyon hastalarının hafızasının her depresyon döneminden sonra biraz daha kötüleştiğini gösteriyor. Bir kişi, en az üç kez ciddi bir depresyon yaşamışsa, o kişinin tekrar depresyona girme riski yüzde 80’in üzerinde. Tıpkı bir tansiyon hastasının düzenli tansiyon ilacı kullanması gibi antidepresan tedaviye, kesmeden devam etmesi gerekiyor. Bu ilaçların uzun vadede kişiye getirdiği kazancın olası risklerinden çok daha fazla olduğunu söyleyen Prof. İlhan Yargıç, dâhiliye hekimlerinin genelde hastada depresyondan şüphelendiğinde, bu tanıyı hastayla paylaşmadan reçeteye antidepresan yazdığını söylüyor. Bu durumda bazı hastaların bunun bir “sinir ilacı” olduğunu öğrendiklerinde ilacı reddettiğini kaydeden uzman, “Çoğu da ilacı alsa da ara sıra kullanır ya da bir kutu kullanıp bırakır. Hastaya, fiziksel bir bozukluk saptanmadığı, bu şikâyetlerinin depresyona bağlı olduğu ve bunun da sinir sistemindeki salgıların düzeninin stres nedeniyle bozulmasından kaynaklandığını anlayabileceği düzeyde açıklanmalı ve ondan sonra antidepresan ilaç yazılmalı. Yazılan ilacın sinir sistemini düzenleyici olduğu, bağımlılık yapmayacağı, etkisinin 3-4 haftada başlayacağı, ilk zamanlarda yan etkilerinin olabileceği ama bunların daha sonra geçeceği, şikayetleri ortadan kalktıktan sonra da ilaca en az 6 ay aynı dozda devam etmesi gerektiği açıklanmalı.” uyarısında bulunuyor. Tıbbî adıyla majör veya klinik depresyonun ciddi, fakat tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu söyleyen Yargıç, bu konuda uzman yardımının önemli olduğunu vurguluyor. Depresyon vakalarının en az yarısının kendiliğinden düzeldiğini ancak tedavi edilmediği takdirde bir kısmının süreklilik kazandığını aktaran uzman, “Tedavi edilmeyen bir depresyon dönemi kendi doğal seyrinin sonunda geçse dahi, ortalama olarak 9 ay sürer.” ifadelerini kullanıyor. Yaşanan sıkıntıların depresyonun nedeni değil tetikleyicisi olduğunu söyleyen Prof. Yargıç, sadece sıkıntıları ortadan kaldırmanın depresyonu sona erdirmediğini söylüyor. Yargıç şu örneği veriyor: “Bir stresle ilişkili olarak depresyonun ortaya çıkması, elektrik voltajındaki yükselmeye bağlı olarak sigortanın atmasına benzer. Normal elektrik akımı gelse de artık evde lambalar yanmaz, sigortanın tamir edilmesi gerekir. Stres yaşayan bir kişinin beyninde bazı salgıların düzeninin bozulması, sigortanın atması gibidir. İlaçlar bunu tamir eder.”‘ANTİDEPRESAN BAĞIMLILIK YAPAR’ DÜŞÜNCESİ, TEDAVİDEN UZAKLAŞTIRIYORDepresyondaki hastanın, tedavinin yardımıyla birkaç hafta içinde düzelmeye başlayacağını ve sonra da özellikle koşma ve diğer sporlarla depresyonu daha çabuk atlatabileceğini ifade eden Yargıç, antidepresan ilaçlarla ilgili de önemli bilgiler veriyor. Depresyon için verilen ilaçların yanlış ve yaygın olarak uyuşturucu, çok yan etkileri olan ve insanı aptallaştıran ilaçlar olarak bilindiğini kaydeden ve aynı zamanda bağımlılık tedavisinde de uzman olan Yargıç, “Antidepresanlar kesinlikle bağımlılık yapmaz. Çünkü bağımlılık yapıcı maddelerden farklı olarak, keyif hali oluşturmazlar. Antidepresanlar uzun vadede ve yavaş bir şekilde patolojik mutsuzluk halini kaldırarak kişiyi normale döndürürler. Oysa bağımlılık yapıcı maddeler alınır alınmaz kişiyi yalancı ve yersiz bir keyif alma durumuna sokarlar. Antidepresanlar ise stres nedeniyle bozulan ve kişinin anormal tepkiler vermesine neden olan sinirsel mekanizmaları onararak gerçekle uyum sağlamalarını temin eder. Antidepresan ilaçların yan etkileri genellikle hafif ve geçicidir, günlük hayatı aksatacak şiddette olmazlar. Hafif düzeyde depresyon geçiren kişiler işlerini sürdürerek bu ilaçları kullanabilirler. Bu ilaçlar araba kullanmaya, ders çalışmaya engel olmazlar. Bağımlılık yapabilen ilaçlar ülkemizde özel kontrole tabidirler; yeşil ve kırmızı reçetelerle satılırlar.” ifadelerini kullanıyor.Depresyondaki bir diğer tedavi yöntemi olan psikoterapi ile ilgili de şu bilgileri veriyor: “Psikoterapi, sohbet etmek ya da nasihat vermek değildir. Hastanın var olan psikolojik
Zaman
Sağlık
09.10.2013
Tedaviedilmeyendepresyonyüzde80tekrarediyorTedavi edilmeyen depresyon yüzde 80 tekrar ediyor
Tedavi edilmeyen depresyon, yüzde 80 tekrar ediyor!
Zaman
09.10.2013
01:53
Yediden yetmişe herkeste yaygın olarak görülen depresyon, yeterli tedavi edilmediğinde ömür boyu sürebiliyor. Uzmanlar, antidepresanların uyuşturucu, psikoterapinin ise dertleşme olarak algılanmasının hastayı tedaviden uzaklaştırdığını vurguluyor.“48 yaşında bir kadınım. İlk kez 26 yaşındayken depresyon tanısıyla tedavi gördüm. Daha sonra 10 yıl hiç hastalanmadım ama ondan sonra depresyon defalarca tekrarladı. Vücuduma zarar vermemesi için, kendimi iyi hissettiğimde depresyon ilaçlarını kestim. Son yıllarda ise depresyondan neredeyse hiç çıkmıyorum. Depresyon ilacı kullanmaktan bıktım.” Bu sözler yaklaşık 25 senedir depresyon hastası olan birine ait. Uzmanlar, yetersiz tedavi edilen depresyonun tekrarladığını ve devamlılık oluşturduğunu söylüyor.Araştırmalar, depresyon hastalarının hafızasının her depresyon döneminden sonra biraz daha kötüleştiğini gösteriyor. Bir kişi, en az üç kez ciddi bir depresyon yaşamışsa, o kişinin tekrar depresyona girme riski yüzde 80’in üzerinde. Tıpkı bir tansiyon hastasının düzenli tansiyon ilacı kullanması gibi antidepresan tedaviye, kesmeden devam etmesi gerekiyor. Bu ilaçların uzun vadede kişiye getirdiği kazancın olası risklerinden çok daha fazla olduğunu söyleyen Prof. İlhan Yargıç, dâhiliye hekimlerinin genelde hastada depresyondan şüphelendiğinde, bu tanıyı hastayla paylaşmadan reçeteye antidepresan yazdığını söylüyor. Bu durumda bazı hastaların bunun bir “sinir ilacı” olduğunu öğrendiklerinde ilacı reddettiğini kaydeden uzman, “Çoğu da ilacı alsa da ara sıra kullanır ya da bir kutu kullanıp bırakır. Hastaya, fiziksel bir bozukluk saptanmadığı, bu şikâyetlerinin depresyona bağlı olduğu ve bunun da sinir sistemindeki salgıların düzeninin stres nedeniyle bozulmasından kaynaklandığını anlayabileceği düzeyde açıklanmalı ve ondan sonra antidepresan ilaç yazılmalı. Yazılan ilacın sinir sistemini düzenleyici olduğu, bağımlılık yapmayacağı, etkisinin 3-4 haftada başlayacağı, ilk zamanlarda yan etkilerinin olabileceği ama bunların daha sonra geçeceği, şikayetleri ortadan kalktıktan sonra da ilaca en az 6 ay aynı dozda devam etmesi gerektiği açıklanmalı.” uyarısında bulunuyor. Tıbbî adıyla majör veya klinik depresyonun ciddi, fakat tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu söyleyen Yargıç, bu konuda uzman yardımının önemli olduğunu vurguluyor. Depresyon vakalarının en az yarısının kendiliğinden düzeldiğini ancak tedavi edilmediği takdirde bir kısmının süreklilik kazandığını aktaran uzman, “Tedavi edilmeyen bir depresyon dönemi kendi doğal seyrinin sonunda geçse dahi, ortalama olarak 9 ay sürer.” ifadelerini kullanıyor. Yaşanan sıkıntıların depresyonun nedeni değil tetikleyicisi olduğunu söyleyen Prof. Yargıç, sadece sıkıntıları ortadan kaldırmanın depresyonu sona erdirmediğini söylüyor. Yargıç şu örneği veriyor: “Bir stresle ilişkili olarak depresyonun ortaya çıkması, elektrik voltajındaki yükselmeye bağlı olarak sigortanın atmasına benzer. Normal elektrik akımı gelse de artık evde lambalar yanmaz, sigortanın tamir edilmesi gerekir. Stres yaşayan bir kişinin beyninde bazı salgıların düzeninin bozulması, sigortanın atması gibidir. İlaçlar bunu tamir eder.”‘ANTİDEPRESAN BAĞIMLILIK YAPAR’ DÜŞÜNCESİ, TEDAVİDEN UZAKLAŞTIRIYORDepresyondaki hastanın, tedavinin yardımıyla birkaç hafta içinde düzelmeye başlayacağını ve sonra da özellikle koşma ve diğer sporlarla depresyonu daha çabuk atlatabileceğini ifade eden Yargıç, antidepresan ilaçlarla ilgili de önemli bilgiler veriyor. Depresyon için verilen ilaçların yanlış ve yaygın olarak uyuşturucu, çok yan etkileri olan ve insanı aptallaştıran ilaçlar olarak bilindiğini kaydeden ve aynı zamanda bağımlılık tedavisinde de uzman olan Yargıç, “Antidepresanlar kesinlikle bağımlılık yapmaz. Çünkü bağımlılık yapıcı maddelerden farklı olarak, keyif hali oluşturmazlar. Antidepresanlar uzun vadede ve yavaş bir şekilde patolojik mutsuzluk halini kaldırarak kişiyi normale döndürürler. Oysa bağımlılık yapıcı maddeler alınır alınmaz kişiyi yalancı ve yersiz bir keyif alma durumuna sokarlar. Antidepresanlar ise stres nedeniyle bozulan ve kişinin anormal tepkiler vermesine neden olan sinirsel mekanizmaları onararak gerçekle uyum sağlamalarını temin eder. Antidepresan ilaçların yan etkileri genellikle hafif ve geçicidir, günlük hayatı aksatacak şiddette olmazlar. Hafif düzeyde depresyon geçiren kişiler işlerini sürdürerek bu ilaçları kullanabilirler. Bu ilaçlar araba kullanmaya, ders çalışmaya engel olmazlar. Bağımlılık yapabilen ilaçlar ülkemizde özel kontrole tabidirler; yeşil ve kırmızı reçetelerle satılırlar.” ifadelerini kullanıyor.Depresyondaki bir diğer tedavi yöntemi olan psikoterapi ile ilgili de şu bilgileri veriyor: “Psikoterapi, sohbet etmek ya da nasihat vermek değildir. Hastanın var olan psikolojik
Zaman
Ana Sayfa
09.10.2013
Tedaviedilmeyendepresyonyüzde80tekrarediyorTedavi edilmeyen depresyon yüzde 80 tekrar ediyor
Çiftçiler organik tarım uygulamalarını yerinde inceledi
Zaman
07.10.2013
15:17
Trabzon’da iyi ve organik tarım uygulamalarının yapıldığı yerler çiftçilere gösterilerek, projeli çalışmaları konusunda uyarılıp teşvik ediliyorlar.Avrupa Komşuluk ve Ortaklık Aracı Karadeniz Havzası Operasyonel Programı çerçevesinde finanse edilen “Tarım ve Çevre Korumasının Sürdürülebilir ve Ekolojik Açıdan Faydalanılması için Araştırmacıların Bilgilerinin Çiftçilerle Paylaşılması Projesi” (ECO-AGRI) Trabzon’da gerçekleştirildi. ECO-AGRI kapsamında gerçekleştirilen 2. Çiftçi Eğitimi çalışmalarına katılanlar, iyi ve organik tarım yapılan bahçelerde incelemelerde bulunup, uzmanlardan bilgiler aldı. Beşikdüzü Ağaçlı köyünde Metin Kalay’a ait bahçe ile Trabzon içme suyunu temin edilen Galyan Barajı’nın bulunduğu ve organik tarım alanı ilan edilen vadide üreticilere Tarım Bakanlığı uzmanları ile bilim adamları tarafından konu ile ilgili bilgiler uygulamalı olarak aktarıldı.Çiftçileri bilgilendiren Ziraat Yüksek Mühendisi Ali Çankaya, bölgedeki gübre uygulamalarının toprak yapısı, verimlilik ve kalite üzerinde büyük etkisi bulunduğunu belirtti. Ziraat Mühendisi Suzan Kol ise, üreticileri organik tarıma yönelmeye ve devletin bu konuda sunduğu imkanlardan yararlanmaya davet etti.Gümüşhane Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Hilal Yıldız da geleneksel tarımda birim alandan yüksek verim almak ve hastalık ile zararlılardan kaynaklanan ürün kaybını en aza indirmek için kimsayal ilaç ve gübrenin kullanıldığına dikkat çekti. Yıldız, organik tarımda ise kimyasal ilaç ve gübrenin kullanılmadığını, bunların yerine doğal mücadele ve bikrobiyoljik olarak isimlendirilen gübrenin tercih edildiğini, bunun da insan sağlığını koruduğunu söyledi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
07.10.2013
ÇiftçilerorganiktarımuygulamalarınıyerindeincelediÇiftçiler organik tarım uygulamalarını yerinde inceledi
Spor salonlarında kas yapayım derken kalbi öldürüyorlar
Zaman
04.10.2013
02:35
Vücut geliştirme için kullanılan sentetik hormon ilaçları gençlerin hayatını karartıyor. İnternetten, sokak satıcılarından, spor salonlarından ile bazı eczanelerden çok kolay temin edilebilen ve bilinçsizce tüketilen bu ilaçlar organ kayıpları ve ölümlere sebep oluyor.Anabolik androjen ve büyüme hormonu içeren testesteron, trenbolon, metadienon, boldenon ve multipower gibi hormonlar, vücut geliştirmede en sık kullanılan ilaçların başında geliyor. Salon sahibi Y.A.’nın itirafları denetim yetersizliğini ve tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Gençlerin bir an önce kaslı bir vücuda sahip olabilmek için bazı salon sahiplerinin telkinleriyle hormon kullanmaya başladığını söyleyen Y.A., “Hormon ilaçları peynir ekmek gibi satılıyor. Hiçbir denetim yok. Kurbanlıklara verilen hormon haplarını kullanan bile gördüm.” diye konuşuyor. 6 yıldır hormon alarak vücut geliştirme sporu yapan M.S. ise kalbinin büyüdüğünü, doktorların bu durumu hormon ilacına bağladığını anlatıyor. M.S ilacı bıraktığında vücudunun sarktığını, görüntüyü kaybetmemek için ilaç kullanmaya devam ettiğini dile getiriyor. Prof. Dr. Ramazan Akdemir de, bilinçsizce alınan sentetik türevli ilaçların kalbin bütün fonksiyonlarını bozduğuna dikkat çekiyor.Tepkilerden çekinerek açık ismini vermek istemeyen ve halen bir vücut geliştirme salonu işleten Y.A.’nın itirafları ise tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Bu salonlarda ‘Kuru fasulye ve pilavla bir yere kadar’ deyip gençlerin hormon ilaçlarına yönlendirildiğini iddia eden Y.A.’nın korkutan itirafları şöyle: “Gençler, bir an önce kaslı bir vücuda sahip olmak istiyor. Bazı salon sahipleri ve arkadaş telkinleriyle hormon kullanmaya başlıyor. Hormon ilaçları peynir ekmek gibi satılıyor. Denetim diye bir şey yok. Kurbanlıklara verilen hormon haplarından kullananı bile gördüm. Birkaç ayda vücut doğal olarak gelişir mi? 4-5 ayda ilaçların yardımıyla gelişen vücutlar var. Gencecik bedenler sadece dış görünüm için mahvoluyor. Hormon kullanmayı tavsiye etmeyen, doğal yollardan vücut geliştirme çalışması yaptırılan salonlar ise rağbet görmüyor.” Spor salonlarının denetimsiz olduğunu, işletme ruhsatı aldıktan sonra herhangi bir yetkilinin gelip ‘Ne yapıyorsunuz’ diye bile sormadığını öne süren Y.A. sözlerine şöyle devam ediyor: “Epeydir bu salonu işletiyorum. Şu ana kadar sağlıkla ilgili bir denetim yapılmadı. Bana göre yapılması gereken çok şey var. Öncelikle kayıt tutmak zorunlu hale getirilmeli. Belli periyotlarda uzmanlar gelip vücut geliştiren gençlere bu ilaçların zararlarını anlatmalı. Ancak bu şekilde tedbir alınabilir. Gerekirse belli aralıklarla hormon tahlilleri istenmeli. Ama bir an önce bir şeyler yapılmalı. Gençlerin sağlığı tehlikede. Bu salonlarda hormon kullanılmadan vücut geliştirme teşvik edilmeli. Ortaya çıkan garip vücutlardan ben bile iğreniyorum.” 19 yaşındaki A.K. 2 yıldır vücut geliştirme sporuyla uğraştığını, günde 3 adet takviye ve hormon ilacı aldığını söylüyor. 27 yaşındaki M.S. ise özenti sonucu vücut geliştirdiğini ve 6 yıldır hormon aldığını dile getirerek şunları anlatıyor: “Son zamanlarda sürekli yorgunluk çekiyordum. Doktora gittim, kalbimin biraz büyüdüğünü, karaciğer tahlillerimin de yükseldiğini öğrendim. Doktorlar kullandığım hormonlardan olabileceğini söylediler. Bir süre hormonu bıraktım, sarkmalar oldu.Tekrar hormon almaya başladım.”Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ramazan Akdemir, bilinçsizce kullanılan sentetik türevli hormon ilaçlarının kalbin bütün fonksiyonunu bozduğuna dikkat çekiyor. Bu ilaçların aşırı oranda kalpte büyümeye neden olduğunu ifade eden Akdemir, “Sadece büyüme kas adalesinde olmaz, damarlarda, aort damarlarında hasarlar olur. Bu durum bir süre sonra da kaçınılmaz bir şekilde kalp krizine ve kalp yetmezliğine sebep olur. Ayrıca yaygın olarak hipertansiyona sebep olur ve bu tansiyon kalıcı olabilir.” dedi. İç Hastalıkları Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Çölbay da, anabolik androjen içeren ilaçların başta üreme sistemi olmak üzere vücudun tüm dengesini bozduğunun altını çiziyor. Daha önce bu ilaçları kullanan bir hastası olduğunu belirten Çölbay “29 yaşında erkek vücut geliştirme sporcusuydu. Bir ay devam eden halsizlik kilo kaybı, ateş, öksürük ve dişeti kanaması şikayetleri ile geldi. 3 yıldır belli aralıklarla anabolik androjenler kullandığını öğrendik. Kemik iliği tahlili ile hastamıza akut myeloid lösemi tanısı kondu.” dedi. Bazı firmaların hormon içeren bazı ilaçları yurtdışından Türkiye’ye getirip bir şekilde Tarım Bakanlığı’ndan onay aldıklarının altını çizen Çölbay, “Bunun onaylı olması zararlı olmadığı manasına gelmiyor.” ifadesini kullanıyor.Otopside gerçek ortaya çıkmıştıVücut geliştirme ilaçlarının in
Zaman
En Çok Okunan
04.10.2013
SporsalonlarındakasyapayımderkenkalbiöldürüyorlarSpor salonlarında kas yapayım derken kalbi öldürüyorlar
Spor salonlarında kas yapayım derken kalbi öldürüyorlar
Zaman
04.10.2013
01:54
Vücut geliştirme için kullanılan sentetik hormon ilaçları gençlerin hayatını karartıyor. İnternetten, sokak satıcılarından, spor salonlarından ile bazı eczanelerden çok kolay temin edilebilen ve bilinçsizce tüketilen bu ilaçlar organ kayıpları ve ölümlere sebep oluyor.Anabolik androjen ve büyüme hormonu içeren testesteron, trenbolon, metadienon, boldenon ve multipower gibi hormonlar, vücut geliştirmede en sık kullanılan ilaçların başında geliyor. Salon sahibi Y.A.’nın itirafları denetim yetersizliğini ve tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Gençlerin bir an önce kaslı bir vücuda sahip olabilmek için bazı salon sahiplerinin telkinleriyle hormon kullanmaya başladığını söyleyen Y.A., “Hormon ilaçları peynir ekmek gibi satılıyor. Hiçbir denetim yok. Kurbanlıklara verilen hormon haplarını kullanan bile gördüm.” diye konuşuyor. 6 yıldır hormon alarak vücut geliştirme sporu yapan M.S. ise kalbinin büyüdüğünü, doktorların bu durumu hormon ilacına bağladığını anlatıyor. M.S ilacı bıraktığında vücudunun sarktığını, görüntüyü kaybetmemek için ilaç kullanmaya devam ettiğini dile getiriyor. Prof. Dr. Ramazan Akdemir de, bilinçsizce alınan sentetik türevli ilaçların kalbin bütün fonksiyonlarını bozduğuna dikkat çekiyor.Tepkilerden çekinerek açık ismini vermek istemeyen ve halen bir vücut geliştirme salonu işleten Y.A.’nın itirafları ise tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Bu salonlarda ‘Kuru fasulye ve pilavla bir yere kadar’ deyip gençlerin hormon ilaçlarına yönlendirildiğini iddia eden Y.A.’nın korkutan itirafları şöyle: “Gençler, bir an önce kaslı bir vücuda sahip olmak istiyor. Bazı salon sahipleri ve arkadaş telkinleriyle hormon kullanmaya başlıyor. Hormon ilaçları peynir ekmek gibi satılıyor. Denetim diye bir şey yok. Kurbanlıklara verilen hormon haplarından kullananı bile gördüm. Birkaç ayda vücut doğal olarak gelişir mi? 4-5 ayda ilaçların yardımıyla gelişen vücutlar var. Gencecik bedenler sadece dış görünüm için mahvoluyor. Hormon kullanmayı tavsiye etmeyen, doğal yollardan vücut geliştirme çalışması yaptırılan salonlar ise rağbet görmüyor.” Spor salonlarının denetimsiz olduğunu, işletme ruhsatı aldıktan sonra herhangi bir yetkilinin gelip ‘Ne yapıyorsunuz’ diye bile sormadığını öne süren Y.A. sözlerine şöyle devam ediyor: “Epeydir bu salonu işletiyorum. Şu ana kadar sağlıkla ilgili bir denetim yapılmadı. Bana göre yapılması gereken çok şey var. Öncelikle kayıt tutmak zorunlu hale getirilmeli. Belli periyotlarda uzmanlar gelip vücut geliştiren gençlere bu ilaçların zararlarını anlatmalı. Ancak bu şekilde tedbir alınabilir. Gerekirse belli aralıklarla hormon tahlilleri istenmeli. Ama bir an önce bir şeyler yapılmalı. Gençlerin sağlığı tehlikede. Bu salonlarda hormon kullanılmadan vücut geliştirme teşvik edilmeli. Ortaya çıkan garip vücutlardan ben bile iğreniyorum.” 19 yaşındaki A.K. 2 yıldır vücut geliştirme sporuyla uğraştığını, günde 3 adet takviye ve hormon ilacı aldığını söylüyor. 27 yaşındaki M.S. ise özenti sonucu vücut geliştirdiğini ve 6 yıldır hormon aldığını dile getirerek şunları anlatıyor: “Son zamanlarda sürekli yorgunluk çekiyordum. Doktora gittim, kalbimin biraz büyüdüğünü, karaciğer tahlillerimin de yükseldiğini öğrendim. Doktorlar kullandığım hormonlardan olabileceğini söylediler. Bir süre hormonu bıraktım, sarkmalar oldu.Tekrar hormon almaya başladım.”Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ramazan Akdemir, bilinçsizce kullanılan sentetik türevli hormon ilaçlarının kalbin bütün fonksiyonunu bozduğuna dikkat çekiyor. Bu ilaçların aşırı oranda kalpte büyümeye neden olduğunu ifade eden Akdemir, “Sadece büyüme kas adalesinde olmaz, damarlarda, aort damarlarında hasarlar olur. Bu durum bir süre sonra da kaçınılmaz bir şekilde kalp krizine ve kalp yetmezliğine sebep olur. Ayrıca yaygın olarak hipertansiyona sebep olur ve bu tansiyon kalıcı olabilir.” dedi. İç Hastalıkları Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Çölbay da, anabolik androjen içeren ilaçların başta üreme sistemi olmak üzere vücudun tüm dengesini bozduğunun altını çiziyor. Daha önce bu ilaçları kullanan bir hastası olduğunu belirten Çölbay “29 yaşında erkek vücut geliştirme sporcusuydu. Bir ay devam eden halsizlik kilo kaybı, ateş, öksürük ve dişeti kanaması şikayetleri ile geldi. 3 yıldır belli aralıklarla anabolik androjenler kullandığını öğrendik. Kemik iliği tahlili ile hastamıza akut myeloid lösemi tanısı kondu.” dedi. Bazı firmaların hormon içeren bazı ilaçları yurtdışından Türkiye’ye getirip bir şekilde Tarım Bakanlığı’ndan onay aldıklarının altını çizen Çölbay, “Bunun onaylı olması zararlı olmadığı manasına gelmiyor.” ifadesini kullanıyor.Otopside gerçek ortaya çıkmıştıVücut geliştirme ilaçlarının in
Zaman
Ana Sayfa
04.10.2013
SporsalonlarındakasyapayımderkenkalbiöldürüyorlarSpor salonlarında kas yapayım derken kalbi öldürüyorlar
Spor salonlarında kas yapayım derken kalbi öldürüyorlar
Zaman
04.10.2013
01:53
Vücut geliştirme için kullanılan sentetik hormon ilaçları gençlerin hayatını karartıyor. İnternetten, sokak satıcılarından, spor salonlarından ile bazı eczanelerden çok kolay temin edilebilen ve bilinçsizce tüketilen bu ilaçlar organ kayıpları ve ölümlere sebep oluyor.Anabolik androjen ve büyüme hormonu içeren testesteron, trenbolon, metadienon, boldenon ve multipower gibi hormonlar, vücut geliştirmede en sık kullanılan ilaçların başında geliyor. Salon sahibi Y.A.’nın itirafları denetim yetersizliğini ve tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Gençlerin bir an önce kaslı bir vücuda sahip olabilmek için bazı salon sahiplerinin telkinleriyle hormon kullanmaya başladığını söyleyen Y.A., “Hormon ilaçları peynir ekmek gibi satılıyor. Hiçbir denetim yok. Kurbanlıklara verilen hormon haplarını kullanan bile gördüm.” diye konuşuyor. 6 yıldır hormon alarak vücut geliştirme sporu yapan M.S. ise kalbinin büyüdüğünü, doktorların bu durumu hormon ilacına bağladığını anlatıyor. M.S ilacı bıraktığında vücudunun sarktığını, görüntüyü kaybetmemek için ilaç kullanmaya devam ettiğini dile getiriyor. Prof. Dr. Ramazan Akdemir de, bilinçsizce alınan sentetik türevli ilaçların kalbin bütün fonksiyonlarını bozduğuna dikkat çekiyor.Tepkilerden çekinerek açık ismini vermek istemeyen ve halen bir vücut geliştirme salonu işleten Y.A.’nın itirafları ise tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Bu salonlarda ‘Kuru fasulye ve pilavla bir yere kadar’ deyip gençlerin hormon ilaçlarına yönlendirildiğini iddia eden Y.A.’nın korkutan itirafları şöyle: “Gençler, bir an önce kaslı bir vücuda sahip olmak istiyor. Bazı salon sahipleri ve arkadaş telkinleriyle hormon kullanmaya başlıyor. Hormon ilaçları peynir ekmek gibi satılıyor. Denetim diye bir şey yok. Kurbanlıklara verilen hormon haplarından kullananı bile gördüm. Birkaç ayda vücut doğal olarak gelişir mi? 4-5 ayda ilaçların yardımıyla gelişen vücutlar var. Gencecik bedenler sadece dış görünüm için mahvoluyor. Hormon kullanmayı tavsiye etmeyen, doğal yollardan vücut geliştirme çalışması yaptırılan salonlar ise rağbet görmüyor.” Spor salonlarının denetimsiz olduğunu, işletme ruhsatı aldıktan sonra herhangi bir yetkilinin gelip ‘Ne yapıyorsunuz’ diye bile sormadığını öne süren Y.A. sözlerine şöyle devam ediyor: “Epeydir bu salonu işletiyorum. Şu ana kadar sağlıkla ilgili bir denetim yapılmadı. Bana göre yapılması gereken çok şey var. Öncelikle kayıt tutmak zorunlu hale getirilmeli. Belli periyotlarda uzmanlar gelip vücut geliştiren gençlere bu ilaçların zararlarını anlatmalı. Ancak bu şekilde tedbir alınabilir. Gerekirse belli aralıklarla hormon tahlilleri istenmeli. Ama bir an önce bir şeyler yapılmalı. Gençlerin sağlığı tehlikede. Bu salonlarda hormon kullanılmadan vücut geliştirme teşvik edilmeli. Ortaya çıkan garip vücutlardan ben bile iğreniyorum.” 19 yaşındaki A.K. 2 yıldır vücut geliştirme sporuyla uğraştığını, günde 3 adet takviye ve hormon ilacı aldığını söylüyor. 27 yaşındaki M.S. ise özenti sonucu vücut geliştirdiğini ve 6 yıldır hormon aldığını dile getirerek şunları anlatıyor: “Son zamanlarda sürekli yorgunluk çekiyordum. Doktora gittim, kalbimin biraz büyüdüğünü, karaciğer tahlillerimin de yükseldiğini öğrendim. Doktorlar kullandığım hormonlardan olabileceğini söylediler. Bir süre hormonu bıraktım, sarkmalar oldu.Tekrar hormon almaya başladım.”Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ramazan Akdemir, bilinçsizce kullanılan sentetik türevli hormon ilaçlarının kalbin bütün fonksiyonunu bozduğuna dikkat çekiyor. Bu ilaçların aşırı oranda kalpte büyümeye neden olduğunu ifade eden Akdemir, “Sadece büyüme kas adalesinde olmaz, damarlarda, aort damarlarında hasarlar olur. Bu durum bir süre sonra da kaçınılmaz bir şekilde kalp krizine ve kalp yetmezliğine sebep olur. Ayrıca yaygın olarak hipertansiyona sebep olur ve bu tansiyon kalıcı olabilir.” dedi. İç Hastalıkları Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Çölbay da, anabolik androjen içeren ilaçların başta üreme sistemi olmak üzere vücudun tüm dengesini bozduğunun altını çiziyor. Daha önce bu ilaçları kullanan bir hastası olduğunu belirten Çölbay “29 yaşında erkek vücut geliştirme sporcusuydu. Bir ay devam eden halsizlik kilo kaybı, ateş, öksürük ve dişeti kanaması şikayetleri ile geldi. 3 yıldır belli aralıklarla anabolik androjenler kullandığını öğrendik. Kemik iliği tahlili ile hastamıza akut myeloid lösemi tanısı kondu.” dedi. Bazı firmaların hormon içeren bazı ilaçları yurtdışından Türkiye’ye getirip bir şekilde Tarım Bakanlığı’ndan onay aldıklarının altını çizen Çölbay, “Bunun onaylı olması zararlı olmadığı manasına gelmiyor.” ifadesini kullanıyor.Otopside gerçek ortaya çıkmıştıVücut geliştirme ilaçlarının in
Zaman
Güncel
04.10.2013
SporsalonlarındakasyapayımderkenkalbiöldürüyorlarSpor salonlarında kas yapayım derken kalbi öldürüyorlar
Kas yapmak için içilen ilaçlar ölüme götürüyor
Zaman
30.09.2013
11:57
Doç.Dr. Oğuz Özyaral, gençlerin kas yapmak için kullandıkları ilaç ve hormonların onları ölüme götürebileceğini, doğal beslenilmesi gerektiğini söyledi.Gençlerin özellikle medyadaki sanatçıların, sporcuların vücutlarına özenip kendilerini bir spor salonunda bulduklarını, spor yapmanın iyi ve önemli olduğunu fakat vücudu o yapıya getirmek için tehlikeli şekilde efor harcadıklarını dile getiren Yeni Yüzyıl Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç.Dr. Oğuz Özyaral, Çünkü gittikleri salonlarda bazı kimyasal ilaçları kullanmaya çalışıyorlar. Bunların içeriğini çok net bilmiyoruz. Kas geliştirici ilaçların içindeki yapı, kasın yapısını şişirmek ve artırmak üzere yapılmıştır dedi. Bilinçsiz ve dengesizce alınan bu tip ilaçların, kalbin, kalp kasları ve dokuların büyümesine neden olduğunu anlatan Özyaral, şöyle konuştu: Çünkü bu alınan kimyasal madde sadece gidip kası geliştirmiyor. Kalp kaslarını da şişiriyor. Dolayısıyla 5 misline kadar şişmiş kalpler gördük vaka olarak. Kalbin büyümesi de bir şey ifade etmiyor. Oraya giriş yapan damarlar ve çıkış yapan damarlarda da aynı şekilde büyüme meydana geliyor ve dolayısıyla bu damarlar boyuna yırtılıyor. Korkunç bir şey ölüm, sonu ölüm.İLAÇ İÇMEK YERİNE DOĞAL BESLENİNGençlerin bu bilgileri bilmediğini, bu şekilde öğreten kimse de olmadığını anlatan Doç.Dr. Özyaral, şunları söyledi: Gençlerin spor yapmasını tavsiye ediyoruz. Fakat doğal yaşamayı öğrenerek, en güzel ve doğru olanın yapılması gerekir. Kimyasallarla beslenmek yerine proteinimizi, karbonhidratımızı ne zaman alacağız, nasıl alacağız? Sebzeyi, meyveyi ve eti hangi planda tüketeceğiz? Şunu görüyoruz, spor yapıldığında ciddi anlamda bir terleme var. Demek ki su ihtiyacını çok iyi planlamak gerekiyor. Bunun yanı sıra mineral su dediğimiz kaynak sularından faydalanabiliriz. Meyve tüketiminin de çok iyi olması gerektiğini, vitamin hapları yerine mevsim meyvelerinden günde bir kiloya kadar yenebileceğini söyleyen Dr. Özyaral, sözlerini şöyle sürdürdü: Yağda kızartılmış et ya da füme edilmiş etler yerine dövdürmeden eti alıp, yağsız tavada kapağını kapatıp kendi suyuyla pişmesini sağlamalı. Onun yanına sebze koymalı, onun kendi aromasını tüketmeyi öğrenmeli.KILLANMA VE MEME BÜYÜMESİ YAPIYORErkeklerde bu ilaçları kullanmanın ciddi anlamda gereksiz kıllanma ve meme büyümesine neden olduğunu çünkü ilaçların hormon vazifesi gördüğünü ifade eden Doç.Dr. Özyaral, sözlerini şöyle tamamladı: Vücudun hormon yapması engelleniyor. Dışarıdan aşırı bir hormon verildiği için yüzde akneler, vücutta gereksiz androjen ya da östrojen hormonların gelişmesi kadınlarda göğüslerin küçülmesi, erkeklerde büyümesi, gereksiz kıllanma, vücutta akne oluşuyor. Tabi ki ilaç bırakıldığında da ciddi yorgunluk, anormal ve gereksiz şişirilmiş kaslar olduğu için birden vücut çöküyor.(İHA)
Zaman
Sağlık
30.09.2013
KasyapmakiçiniçilenilaçlarölümegötürüyorKas yapmak için içilen ilaçlar ölüme götürüyor
Kas yapmak için içilen ilaçlar ölüme götürüyor
Zaman
30.09.2013
11:41
Doç.Dr. Oğuz Özyaral, gençlerin kas yapmak için kullandıkları ilaç ve hormonların onları ölüme götürebileceğini, doğal beslenilmesi gerektiğini söyledi.Gençlerin özellikle medyadaki sanatçıların, sporcuların vücutlarına özenip kendilerini bir spor salonunda bulduklarını, spor yapmanın iyi ve önemli olduğunu fakat vücudu o yapıya getirmek için tehlikeli şekilde efor harcadıklarını dile getiren Yeni Yüzyıl Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç.Dr. Oğuz Özyaral, Çünkü gittikleri salonlarda bazı kimyasal ilaçları kullanmaya çalışıyorlar. Bunların içeriğini çok net bilmiyoruz. Kas geliştirici ilaçların içindeki yapı, kasın yapısını şişirmek ve artırmak üzere yapılmıştır dedi. Bilinçsiz ve dengesizce alınan bu tip ilaçların, kalbin, kalp kasları ve dokuların büyümesine neden olduğunu anlatan Özyaral, şöyle konuştu: Çünkü bu alınan kimyasal madde sadece gidip kası geliştirmiyor. Kalp kaslarını da şişiriyor. Dolayısıyla 5 misline kadar şişmiş kalpler gördük vaka olarak. Kalbin büyümesi de bir şey ifade etmiyor. Oraya giriş yapan damarlar ve çıkış yapan damarlarda da aynı şekilde büyüme meydana geliyor ve dolayısıyla bu damarlar boyuna yırtılıyor. Korkunç bir şey ölüm, sonu ölüm.İLAÇ İÇMEK YERİNE DOĞAL BESLENİNGençlerin bu bilgileri bilmediğini, bu şekilde öğreten kimse de olmadığını anlatan Doç.Dr. Özyaral, şunları söyledi: Gençlerin spor yapmasını tavsiye ediyoruz. Fakat doğal yaşamayı öğrenerek, en güzel ve doğru olanın yapılması gerekir. Kimyasallarla beslenmek yerine proteinimizi, karbonhidratımızı ne zaman alacağız, nasıl alacağız? Sebzeyi, meyveyi ve eti hangi planda tüketeceğiz? Şunu görüyoruz, spor yapıldığında ciddi anlamda bir terleme var. Demek ki su ihtiyacını çok iyi planlamak gerekiyor. Bunun yanı sıra mineral su dediğimiz kaynak sularından faydalanabiliriz. Meyve tüketiminin de çok iyi olması gerektiğini, vitamin hapları yerine mevsim meyvelerinden günde bir kiloya kadar yenebileceğini söyleyen Dr. Özyaral, sözlerini şöyle sürdürdü: Yağda kızartılmış et ya da füme edilmiş etler yerine dövdürmeden eti alıp, yağsız tavada kapağını kapatıp kendi suyuyla pişmesini sağlamalı. Onun yanına sebze koymalı, onun kendi aromasını tüketmeyi öğrenmeli.KILLANMA VE MEME BÜYÜMESİ YAPIYORErkeklerde bu ilaçları kullanmanın ciddi anlamda gereksiz kıllanma ve meme büyümesine neden olduğunu çünkü ilaçların hormon vazifesi gördüğünü ifade eden Doç.Dr. Özyaral, sözlerini şöyle tamamladı: Vücudun hormon yapması engelleniyor. Dışarıdan aşırı bir hormon verildiği için yüzde akneler, vücutta gereksiz androjen ya da östrojen hormonların gelişmesi kadınlarda göğüslerin küçülmesi, erkeklerde büyümesi, gereksiz kıllanma, vücutta akne oluşuyor. Tabi ki ilaç bırakıldığında da ciddi yorgunluk, anormal ve gereksiz şişirilmiş kaslar olduğu için birden vücut çöküyor.(İHA)
Zaman
Son Dakika
30.09.2013
KasyapmakiçiniçilenilaçlarölümegötürüyorKas yapmak için içilen ilaçlar ölüme götürüyor
'Savaşın tek kazananı öldürmek için silah, iyileştirmek için ilaç satanlardır'
Zaman
20.09.2013
17:31
İskenderun Ticaret ve Sanayi Odası (İTSO) Başkanı Levent Hakkı Yılmaz, Suriye’de yaşanan olayların diyalogla çözülebileceğini belirterek, Savaşın tek kazananı öldürmek için silah, iyileştirmek için ilaç satanlardır. Bu acımasızca süren ölümlere duyarsız kalmak kabul edilemez. Sessiz kalmak suça ortak olmaktır. dedi.İTSO eylül ayı meclis toplantısında, Suriye’de yaşanan olayların Türkiyeye ve bölge ekonomisine olumsuz yansımalarına dikkat çekildi. İTSO Başkanı Levent Hakkı Yılmaz, Suriye’de yaşanan olayların diyalogla çözülebileceğini belirterek, “İçinde bulunduğumuz şu zamanlarda hemen yanıbaşımızda yaşanan nice talihsiz olayı görmek ve buna engel olamamak hepimizi üzmektedir. Komşumuz olan Suriye’de binlerce insan, şu ya da bu şekilde yaşamını kaybetmekte ve maalesef bunların önüne geçilmesi için gerekli olan tek unsur diyalog ve demokratik bir anlayış iken, bunun yerine silahların konuşuyor olması son derece üzüntü vericidir. İşin daha da trajik tarafı, bu silahları üreten ve satan ülkeler savaşa ve ölümlere sitem edip yeni savaşlarla ancak bunun önüne geçilebileceğini iddia etmektedirler. Türkçemizde şöyle bir söz vardır; kanı kanla yıkamazlar. Evet, kanı kanla kimse temizleyemez. Barış isteniyorsa gerekli olan tek şey insani değerlere önem veren bir anlayışla diyalog mekanizmasını harekete geçirmektir.” diye konuştu. Suriye’de bir iç savaşın önüne geçmek amacıyla yapılması planlanan bir müdahalenin, aslında enerji ve doğal kaynaklar koridoruna bir hakimiyet sağlamaktan başka bir amaç taşımadığını söyleyen İTSO Başkanı Yılmaz, şöyle devam etti: ”Güçlü devletlerin kendi aralarında görüştükleri ve dünyayla paylaştıklarının yanında, kapalı kapılar ardında görüşülen ve tarihle bile paylaşılmayan nice anlaşma ve mutabakat olmuştur. Savaş, toplumun yapısını bozar, ölümleri getirir ve sıradanlaştırır, ekonomileri çökertir ve en az ölüm kadar acı veren sefaleti getirir. Savaşın, savaşan taraflar açısından bir kazananı yoktur. Tek kazananlar öldürmek için silah, iyileştirmek için ilaç satanlardır. Oysa her insanın yaşamaya hakkı vardır ve insanların yaşamı başka insanların alacağı karara bağlı olmamalıdır. Bu acımasızca süren ölümlere duyarsız kalmanın kabul edilemez olduğunu belirtmek isterim. Sessiz kalmak suça ortak olmaktır. Umuyorum, şu an kimyasal silahların teslim edilmesinin kabulüyle başlayan ve giderek olumlu bir şekilde devam eden süreç daha da olgunlaşır ve tam barışa doğru ulaşır.” Ardından söz alan 16. Meslek Grubu Meclis Üyesi Otel İşletmecisi Serdar Çotulay ise Orta Doğu’da yaşanan olaylar ve ekonomik gelişmelerin turizm sektörüne etkileri hakkında bilgi Verdi. Çotulay, Antakya ve İskenderun’da turizme yatırım yapan firmaların yüklü miktarda kredi çektiklerini ve Suriye olaylarının patlak vermesi ve bölgeye gelen turist sayısının yok denecek kazar azalması ile iflasın eşiğine geldiklerine dikkat çekerek, “Suriye’de yaşanan olaylar özellikle Hatay, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa ve sınır illerimizi olumsuz etkilemiştir.” dedi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
20.09.2013
SavaşıntekkazananıöldürmekiçinsilahiyileştirmekiçinilaçsatanlardırSavaşın tek kazananı öldürmek için silah iyileştirmek için ilaç satanlardır
Kestane iç kurdu ile mücadele için 2 tondan fazla ilaç dağıtıldı
Zaman
19.09.2013
18:41
Dünyada kestane üretiminin yüzde 14’ünün yapıldığı Türkiyede, yıllık 6570 bin ton civarında rekolte elde ediliyor. Üretilen kestanenin yüzde 30’u ise Aydında üretiliyor. Kestane üretiminde söz sahibi olan Aydın’da kestane hastalıklarıyla mücadele için üretcilere ücretsiz 2 tondan fazla ilaç dağıtılacak. Aydın merkezle birlikte 6 ilçede dağıtımı yapılacak ilaçla, kestanenin daha kaliteli ve ihracata uygun olması hedefleniyor. Aydın Tarım Gıda ve Hayvancılık İl Müdürlüğü Bitkisel Üretim ve Bitki Sağlığı Şubesi, kestane iç kurtlarıyla gömü yeri mücadelesi projesine Aydın İl Özel İdaresi tarafından ayrılan ödenekle alınan 2 bin 200 kilogram ilacı, kestane üreticilerine ücretsiz olarak dağıtmaya başladı. Kestane iç kurdunun, kestane meyvelerini kurtlandırarak önemli miktarda meyvenin pazar değerinin düşmesine ve ihracatta da problem oluşmasına yol açtığını belirten Aydın Tarım Gıda ve Hayvancılık İl Müdürü Salih Köksal, önemli ekonomik kayıplara yol açan kestane iç kurtlarına karşı geniş alanlarda mücadele etmek ve bu yöntemi üreticilere alıştırmak ve teşvik etmeyi amaçladıklarını açıkladı. Dağıtılacak bu ilaçla, yaklaşık olarak 9-10 bin ton kestanenin konulacağı 65 bin metrekarelik gömü yerinin ilaçlanması hedeflendiğini aktaran Köksal, “Araştırmacılar tarafından yapılan araştırmalar neticesinde, bitkinin fenolojik yapısı ve zararlının biyolojik dönemleri dikkate alındığında, bu zararlılara karşı en uygun ilaçlamanın gömü yeri ilaçlaması olduğu tespit edilmiştir. Kestane iç kurtları yumurtalarını bitkiye koyduktan sonra burada yumurtadan çıkan larvalar meyvede beslenirler ve kestanenin hasadından sonra kirpileriyle beraber koyuldukları ve üreticilerin gömü yeri diye tabir ettikleri yerde olgunlaşan larvalar meyveyi terk ederek, toprağın 5-30 santimetre derinliğine inerek bir yıl sonra buradan çıkmak üzere burada kışlarlar. Gömü yerlerinin ilaçlanması ile kışlamak için toprağa inecek olan kestane iç kurtlarının ölmesi sağlanır. Bu yöntemin en önemli avantajları ilaç kullanımının azalması, daha az iş gücü ve en önemlisi ağaçların ilaçlanmaması sebebiyle ekosistemdeki faydalıların korunması ve doğal dengenin korunmasıdır. Ancak bu mücadelede sağlanacak fayda bir sonraki yılın ürünü içindir ve mücadelenin başarısı geniş kitlelerin birlikte mücadele etmesiyle artar.” dedi.Aydın’da yıllık ortalama kestane üretimi 13 bin ton ile 18 bin ton arasında değişiyor. Üretilen kestanenin yaklaşık bin 500 tonu ihraç ediliyor. Aydın’da kestane yetiştiriciliği, ekolojik şartların elverişliliğine rağmen dağlık bölgelerde ve yaylalarda, özellikle kuzeye bakan yamaçlarda yapılıyor. Üretim, genellikle dağınık ağaçlardan elde ediliyor. Nazilli, Köşk ve Sultanhisar ilçelerinde az da olsa kapama bahçe tesisleri mevcut. Aydın, Türkiye kestane üretiminin yüzde 30’unu karşılamaktadır. Üretimde yıllara göre dalgalanmalar yaşanmakta, buna da kestane kanseri, kestane iç kurdu ve kuraklık etkili olmakta. CİHAN
Zaman
Son Dakika
19.09.2013
Kestanekurduilemücadeleiçin2tondanfazlailaçdağıtıldıKestane iç kurdu ile mücadele için 2 tondan fazla ilaç dağıtıldı
Uyuşturucu bağımlılarını kurtaracak rehabilitasyon kurumu artık Türkiye'de
Zaman
16.09.2013
12:17
Uyuşturucu Madde Bağımlılıkları ve Alkolizmle Mücadele Federasyonu (UBAM), 45 ülkede faaliyet gösteren ve kurulduğu günden bu yana 2 milyon üzerinde bağımlıyı tedavi eden, dünyanın en büyük tedavi ve rehabilitasyon kurumuyla anlaşma imzaladı. İmzalanan anlaşma kapsamında, bundan böyle Naconon, Türkiyede ortak bir rehabilitasyon merkezi kurarak, uyuşturucu ve alkol bağımlılarını ücretsiz tedavi edecek. Narconon International Avrupa Direktörü Giovanni Citterio yaptığı açıklamada, Türkiye’de bulunmaktan çok memnun olduklarını belirterek; en kısa süre içerisinde Türkiye’de Narconon eğitim ve rehabilitasyon programlarının uygulanması için UBAM ile birlikte bir merkezinin kurulması için gerekli her türlü desteği vermeye hazır olduklarını söyledi.Ankarada yapılan imza törenine UBAM Başkanı Dila Temizer, Narconon International Avrupa Direktörü Giovanni Citterio ve ekibi ile federasyon üyeleri ve bağımlı aileleri katıldı.UBAM Federasyonu Başkanı Dila Tezemir, yaklaşık 10 yıldır Narconon International’ın çalışmalarını takip ettikten sonra, söz konusu kurumun temsilciliğinin imzalanan anlaşmayla alındığını belirtti. Türkiye’ye gelen Narconon heyetiyle birlikte sağlanan yeni imkanları, bütün kamu kurumlarındaki ilgili mercilere ilettiklerini aktaran Temizer, Geçtiğimiz hafta içerisinde Sağlık Bakanlığı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında toplantılar yaparak konunun ispatı için kendileriyle arzu ederlerse pilot uygulamalar yapabileceğimizi belirttik. Devlet büyüklerimizin tamamından randevu talebinde bulunduk. Devletimizin ve insanlarımızın bizi sahiplenmeleri ve çalışmalarımıza katkıda bulunmaları halinde öyle inanıyorum ki önümüzde birkaç yıl içerisinde ülkemizde bir tane bile bağımlı kalmayacaktır. ifadelerini kullandı.BAĞIMLILARI KURTARACAK ALTERNATİF BİRÇOK YÖNTEM MEVCUTGeçen her anın ülke insanları adına kayıp olduğunu kaydeden Tezemir, çalışmalara bir an önce başlayacaklarını da bildirdi. Temizer, bağımlılık tedavisinin bir nefis hastalığı olduğuna değindi. Temizer, hali hazırda bulunan tedavi yöntemleriyle bu bataklığa saplanan yüz insandan ancak yedisinin kurtarıldığını, geri kalanların ise yüksek dozda uyuşturucu kullanarak hayata veda etttiklerini anlattı. Bağımlıların kendilerini mahkum ettikleri karanlık dünyadan çıkaracak gerek tedavi ve gerek rehabilitasyon amaçlı bütün çözümlerin imkanları dahilinde olduğunu ifade eden Temizer, Narconon programına ek olarak bağımlılıktan kurtulma yüzdesini yüzde 170 e çıkaracak alternatif birçok yöntem mevcut. diye konuştu.HER TÜRLÜ KAYBIN MESULİYETİ BUNDAN BÖYLE DEVLETE AİTBakanlıklarda, işin sorumluları ile görüştüklerini ifade eden Temizer, Türkiyede bugünden sonra uyuşturucu bağımlılığı ve alkolizm nedeniyle yaşanacak her aile içi şiddetin, bağımlılık nedeniyle işlenecek her suçun, maddi ve manevi her kaybın sorumluluğunu da devlete ve bürokratlara yükledi. Temizer, Her türlü mesuliyetin gerek makamların ve makam sahiplerinin olacaktır. Biz bir sivil toplum kuruluşu olarak yüzde 50 ye değil yüzde 100 e hizmet ediyoruz ve bu konuyu her fırsatta ve olması gereken bütün yasal ve hukuki platformlarda mutlaka hatırlatacağız. şeklinde konuştu.NARCONON PROGRAMI BİR SİVİL TOPLUM FAALİYETİDİRNarconon International Avrupa Direktörü Giovanni Citterio ise Türkiye’de bulunmaktan çok memnun olduğunu ve tamamen kamu yararına hizmet eden Narconon programının aslında bir sivil toplum faaliyeti olduğunu belirtti. En kısa süre içerisinde Türkiye’de Narconon eğitim ve rehabilitasyon programlarının uygulanması için UBAM ile birlikte bir merkezinin kurulması için gerekli her türlü desteği vermeye hazır olduklarını açıkladı.47 YILDIR FAALİYET GÖSTERİYORBağımlılık alanında büyük başarılara imza atan ve aynı zamanda bir sivil tolum kuruluşu olan Amerika merkezli Narconon International’ın içinde İran ve Mısır’ın da olduğu 45 ülkede 250 den fazla tedavi ve rehabilitasyon kurumu bulunuyor. Bağımlılığın tedavisi ve rehabilitasyonu konusunda yüzde 70 den fazla başarısı olan kurum 47 yıldır bu alanda faaliyet gösteriyor. Oldukça farklı bir programa sahip kurum bağımlıları ilaç kullanmadan geliştirdiği çok özel eğitim ve doğal beslenme yöntemleriyle hiç bir ücret talep etmeden hayata yeniden kazandırıyor.Kuruluşundan bugüne kadar 2 milyondan fazla bağımlıyı rehabilite eden kurumun eğitim programları da mevcut. Her yıl Narconon merkezleri aracılığıyla yaklaşık yüz milyon insana önleme ve eğitim hizmeti ulaştırarak gerekli bilinçlendirme faaliyetlerini yürütüyor.BAĞIMLIYA PSİKOLOJİK CESARET AŞILANIYORNarconon International çalışanlarını rehabilitasyon programına katılarak kurtulan ve bu konuda ki her türlü tecrübeye sahip insanlardan seçiyor. Bu kişiler bağımlıya psikolojik cesaret aşılıyor ve önce hastanın maddelerin etkisinden kurtulabileceğine inandırıyor. Sonra 6 aylık rehabilitasyon programı başlatıyor. Bu süreç içerisinde p
Zaman
Son Dakika
16.09.2013
UyuşturucubağımlılarınıkurtaracakrehabilitasyonkurumuartıkTürkiyedeUyuşturucu bağımlılarını kurtaracak rehabilitasyon kurumu artık Türkiyede
Toplam "126" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti