Habergec.Com Aranan Kelimeler:en uzun köpek Değerlendirme: 10 / 10 413197
habergec.com
20.08.2014 Çarşamba
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

en uzun köpek

Erman Şarcı vefat etti
Zaman
02.07.2014
15:12
Türk futbolunun emektar tercümanı Erman Şarcı, hayata gözlerini yumdu. Bir süredir solunum yetmezliği tedavisi gören gören Şarcı, 77 yaşındaydı.Şarcının cenazesi bugün İstanbul Fatih Muratpaşa Camiinde ikindi namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Topkapı Mezarlığında toprağa verilecek. Şarcının ölümü üzerine başta Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) olmak üzere birçok spor kulübü başsağlığı mesajı yayımlandı.Erman Şarcı kimdir?1957de ailesi ile birlikte Üsküpten İstanbula göç eden Şarcı, 1970li yılların başında İETTde teknisyen olarak çalıştı. Şarcı, aynı zamanda Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın da top koşturduğu İETT Spor Kulübünde kulüp müdürlüğü yaptı. Tercümanlık kariyerine Fenerbahçede Abdullah Gegiç ile başlayan Şarcı, ardından Tomislav Kaleperoviç, Branko Stankoviç ve Todor Veselinoviç gibi ünlü Yugoslav teknik adamların tercümanlığını da üstlendi. Sarı-Lacivertli kulüpte Toma Kaleperovic (1977-1978), Branko Stankoviç (1982-1983) ve Todor Veselinoviç (1984-1985 sezonu) döneminde toplam 3 lig şampiyonluğu sevinci yaşadı. Yıllarca TFF Dış İlişkiler Kurulu üyeliği görevinde de bulunan Bay Şampiyon lakaplı unutulmaz tercüman, Galatasaray, Sarıyer ve Gaziantepsporda da çalışmıştı.Şarcı’nın gazetemiz Spor Servisi muhabirlerinden Ahmet Uykan’a verdiği son röportaj ise şöyle:1957’de ailesi ile birlikte Üsküp’ten İstanbul’a göç eden Erman Şarcı, 1970’li yılların başında İETT’de hem teknisyen, hem de İETT Spor Kulübü’nün amatör branşlarından sorumlu biri olarak görev alıyordu. Ama o dönemlerde Fenerbahçe’ye tercüman olacağı ise aklının ucundan bile geçmiyordu. Ta ki 1966’nın sonbaharına kadar... Bir sezon önce ligde kötü günler yaşayan F.Bahçe, Partizan’a Şampiyon Kulüpler Kupası’nda final oynatan Abdullah Gegiç’i takımın başına getirmişti. F.Bahçe taraftarı olan ve ana dili gibi Yugoslavca konuşan Erman Şarcı da Gegiç ile tanışmak için soluğu Kadıköy’de aldı. Sonrasını ise Şarcı şöyle anlatıyor : “O günkü idmana Gegiç’in tercümanı gelmemişti. Futbolculardan Selim Soydan ile Nedim Doğan da çift kale maçta tartışmaya başlamıştı. Gegiç de tercümanı olmadığı için ne yapacağını şaşırmıştı. Ben de kendimi tutumayıp bir anda sahaya girdim ve iki futbolcuyu yatıştırdım. Bu davranışım Gegiç’in çok hoşunu gitmişti ve kendisine tercüman olmamı istedi.”O günden sonra Şarcı’nın hayatı değişmeye başladı. Gegiç’in adeta sağ kolu olan Şarcı, İETT ile F.Bahçe arasında mekik dokuyordu. Fakat F.Bahçe sezonu ikinci tamamlayınca Gegiç’in görevine son verildi ve Erman Şarcı boşta kaldı. Bu boşluk fazla uzun sürmedi. G.Saray, 1968-69 sezonunda Tomislav Kaleperoviç ile anlaştı. Şarcı da tercüman olarak G.Saray’ın yolunu tuttu ve o sezon Sarı-Kırmızılı takımda şampiyonluk sevinci yaşadı. Daha sonra Kaleperoviç, F.Bahçe’ye gitti. Şarcı da onunla birlikte tabii... 1977-78 sezonunda bu kez F.Bahçe ile mutlu sona ulaşan Şarcı, artık Yugoslav teknik direktörlerin ve üç büyüklerin vazgeçilmez tercümanı olarak kendini kabul ettirdi. 1982-1983 sezonunda Branko Stankoviç’in tercümanlığını yapan Şarcı, o sezon F.Bahçe ile şampiyonluk dahil olmak üzere tam 5 kupa sevinci yaşadı. Şarcı, 1984-85 sezonunda ise Todor Veselinoviç’le birlikte F.Bahçe’yi 11. şampiyonluğuna taşıdı.Futbol Federasyonu Dış İlişkiler Kurulu üyesi olan Erman Şarcı, tercümanlıktan fazla para kazanamamış. Biriktirdiği paraya emekli ikramiyesini de ekleyerek şu anda Merter’de oturduğu evi almış. Aynı zamanda antrenörlük diploması da sahip olan ihtiyar delikanlı, tercümanlıktan takım çalıştırmaya bir türlü fırsat bulamamış. Birçok ünlü teknik adamla çalışmanın verdiği zevki hiçbir şeye değişmeyeceğini söyleyen Şarcı, en çok F.Bahçe’de görev yaparken heyecanlandığını ifade ediyor. ‘F.Bahçe gibi büyük taraftara sahip bir kulübü şampiyon yapmak, amatör bir takımı şampiyon yapmak kadar kolaydır.’ diyen Şarcı’nın bizimle paylaştığı ilginç anılarından bazıları şöyle:Stankoviç’in köpeği bana hiç havlamadıF.Bahçe, 1982’de otoritesi ile tanınan ‘Ambassador (Büyükelçi)’ lakaplı Branko Stankoviç’le anlaşmıştı. Stankoviç’le tanıştıktan sonra beni evine kahve içmeye davet etti. Evde kahveleri yudumlarken birden odada devasa bir av köpeği belirdi ve benim yanıma gelerek koklamaya başladı. Avcılığa meraklı olan Stankoviç’in ‘Ajax’ adındaki bu köpeği meğer benim güvenilir olup olmadığımı kontrol ediyormuş. Köpek bana hiç havlamadı. Evden çıkarken de Stankoviç benim artık ona tercümanlık yapabileceğimi söyledi. Çünkü köpeği ile beni sınamıştı ve bana havlamamıştı. Ben de bu sınavı geçmiştim.Kaleci Yaşar, Ajax’tan zor kurtulduF.Bahçe’de yine Stankoviç’le çalışıyordum. Samsun
Zaman
Son Dakika
02.07.2014
ErmanŞarcıvefatettiErman Şarcı vefat etti
Erman Şarcı vefat etti
Zaman
02.07.2014
15:12
Türk futbolunun emektar tercümanı Erman Şarcı, hayata gözlerini yumdu. Bir süredir solunum yetmezliği tedavisi gören gören Şarcı, 77 yaşındaydı.Şarcının cenazesi bugün İstanbul Fatih Muratpaşa Camiinde ikindi namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Topkapı Mezarlığında toprağa verilecek. Şarcının ölümü üzerine başta Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) olmak üzere birçok spor kulübü başsağlığı mesajı yayımlandı.Erman Şarcı kimdir?1957de ailesi ile birlikte Üsküpten İstanbula göç eden Şarcı, 1970li yılların başında İETTde teknisyen olarak çalıştı. Şarcı, aynı zamanda Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın da top koşturduğu İETT Spor Kulübünde kulüp müdürlüğü yaptı. Tercümanlık kariyerine Fenerbahçede Abdullah Gegiç ile başlayan Şarcı, ardından Tomislav Kaleperoviç, Branko Stankoviç ve Todor Veselinoviç gibi ünlü Yugoslav teknik adamların tercümanlığını da üstlendi. Sarı-Lacivertli kulüpte Toma Kaleperovic (1977-1978), Branko Stankoviç (1982-1983) ve Todor Veselinoviç (1984-1985 sezonu) döneminde toplam 3 lig şampiyonluğu sevinci yaşadı. Yıllarca TFF Dış İlişkiler Kurulu üyeliği görevinde de bulunan Bay Şampiyon lakaplı unutulmaz tercüman, Galatasaray, Sarıyer ve Gaziantepsporda da çalışmıştı.Şarcı’nın gazetemiz Spor Servisi muhabirlerinden Ahmet Uykan’a verdiği son röportaj ise şöyle:1957’de ailesi ile birlikte Üsküp’ten İstanbul’a göç eden Erman Şarcı, 1970’li yılların başında İETT’de hem teknisyen, hem de İETT Spor Kulübü’nün amatör branşlarından sorumlu biri olarak görev alıyordu. Ama o dönemlerde Fenerbahçe’ye tercüman olacağı ise aklının ucundan bile geçmiyordu. Ta ki 1966’nın sonbaharına kadar... Bir sezon önce ligde kötü günler yaşayan F.Bahçe, Partizan’a Şampiyon Kulüpler Kupası’nda final oynatan Abdullah Gegiç’i takımın başına getirmişti. F.Bahçe taraftarı olan ve ana dili gibi Yugoslavca konuşan Erman Şarcı da Gegiç ile tanışmak için soluğu Kadıköy’de aldı. Sonrasını ise Şarcı şöyle anlatıyor : “O günkü idmana Gegiç’in tercümanı gelmemişti. Futbolculardan Selim Soydan ile Nedim Doğan da çift kale maçta tartışmaya başlamıştı. Gegiç de tercümanı olmadığı için ne yapacağını şaşırmıştı. Ben de kendimi tutumayıp bir anda sahaya girdim ve iki futbolcuyu yatıştırdım. Bu davranışım Gegiç’in çok hoşunu gitmişti ve kendisine tercüman olmamı istedi.”O günden sonra Şarcı’nın hayatı değişmeye başladı. Gegiç’in adeta sağ kolu olan Şarcı, İETT ile F.Bahçe arasında mekik dokuyordu. Fakat F.Bahçe sezonu ikinci tamamlayınca Gegiç’in görevine son verildi ve Erman Şarcı boşta kaldı. Bu boşluk fazla uzun sürmedi. G.Saray, 1968-69 sezonunda Tomislav Kaleperoviç ile anlaştı. Şarcı da tercüman olarak G.Saray’ın yolunu tuttu ve o sezon Sarı-Kırmızılı takımda şampiyonluk sevinci yaşadı. Daha sonra Kaleperoviç, F.Bahçe’ye gitti. Şarcı da onunla birlikte tabii... 1977-78 sezonunda bu kez F.Bahçe ile mutlu sona ulaşan Şarcı, artık Yugoslav teknik direktörlerin ve üç büyüklerin vazgeçilmez tercümanı olarak kendini kabul ettirdi. 1982-1983 sezonunda Branko Stankoviç’in tercümanlığını yapan Şarcı, o sezon F.Bahçe ile şampiyonluk dahil olmak üzere tam 5 kupa sevinci yaşadı. Şarcı, 1984-85 sezonunda ise Todor Veselinoviç’le birlikte F.Bahçe’yi 11. şampiyonluğuna taşıdı.Futbol Federasyonu Dış İlişkiler Kurulu üyesi olan Erman Şarcı, tercümanlıktan fazla para kazanamamış. Biriktirdiği paraya emekli ikramiyesini de ekleyerek şu anda Merter’de oturduğu evi almış. Aynı zamanda antrenörlük diploması da sahip olan ihtiyar delikanlı, tercümanlıktan takım çalıştırmaya bir türlü fırsat bulamamış. Birçok ünlü teknik adamla çalışmanın verdiği zevki hiçbir şeye değişmeyeceğini söyleyen Şarcı, en çok F.Bahçe’de görev yaparken heyecanlandığını ifade ediyor. ‘F.Bahçe gibi büyük taraftara sahip bir kulübü şampiyon yapmak, amatör bir takımı şampiyon yapmak kadar kolaydır.’ diyen Şarcı’nın bizimle paylaştığı ilginç anılarından bazıları şöyle:Stankoviç’in köpeği bana hiç havlamadıF.Bahçe, 1982’de otoritesi ile tanınan ‘Ambassador (Büyükelçi)’ lakaplı Branko Stankoviç’le anlaşmıştı. Stankoviç’le tanıştıktan sonra beni evine kahve içmeye davet etti. Evde kahveleri yudumlarken birden odada devasa bir av köpeği belirdi ve benim yanıma gelerek koklamaya başladı. Avcılığa meraklı olan Stankoviç’in ‘Ajax’ adındaki bu köpeği meğer benim güvenilir olup olmadığımı kontrol ediyormuş. Köpek bana hiç havlamadı. Evden çıkarken de Stankoviç benim artık ona tercümanlık yapabileceğimi söyledi. Çünkü köpeği ile beni sınamıştı ve bana havlamamıştı. Ben de bu sınavı geçmiştim.Kaleci Yaşar, Ajax’tan zor kurtulduF.Bahçe’de yine Stankoviç’le çalışıyordum. Samsun
Zaman
Ana Sayfa
02.07.2014
ErmanŞarcıvefatettiErman Şarcı vefat etti
Danimarka'da alkollü sürücülerin araçlarına devlet el koyuyor
Zaman
01.07.2014
05:41
Danimarkada 1 Temmuzdan itibaren 6 ayrı konuda yeni yasa maddeleri yürürlüğe girecek. Yürürlüğü girecek yeni yasa maddesine göre, alkollü sürücülerin sadece ehliyetlerine değil, araçlarına da devlet tarafından el konulacak.Danimarkada 1 Temmuz tarihinden itibaren 6 ayrı konuda yürürlüğe girecek yasalara göre, alkollü araç kullananların araçlarına el konulabilecek, tüm tren istasyonlarında sigara içmek yasak olacak, seyahat edenler için diğer AB ülkelerinden Danimarkaya telefon etmek daha ucuz olacak, çocuk nafakası ödemek kolaylaşacak, eğitim yardımı süresi uzatılabilecek.Hükümet, yeni yasa konusunda halkı uyararak, sıkıntıya düşmemeleri için yasa konusunda detaylı bilgi edinmeleri tavsiyesinde bulundu.Yürürlüğü girecek yasalar içerisinde en çok dikkati, trafikle ilgili olanmadde çekti.Ayrıca sigara kullanan tren yolcuları da istasyonlarda sigara içiminin yasaklanmasına tepki göstererek, sigara yasağının abartıldığı görüşünü savundu.1 Temmuz 2014 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek maddelere göre:* AB ülkelerine seyahat edenler, bundan böyle yüzde 21 ile 28 arasında daha az konuşma parası ödeyecekler. AB ülkelerinde konuşma ücretleri aynı olacağı için Danimarka da buna uyacak vedaha önce yüksek fiyat ödeyen Danimarkalılar bundan böyle ülkelerine telefon etmeleri durumunda dakikası1.77 kron (0.24 Euro)kendilerinin aranması durumunda0.46 Kron ödeyecekler. Data kullanımı da yüzde 55 daha ucuzlayarak, her bir MB için 1.87 kron olacak.* Köpek sahiplerini ilgilendiren maddeye göre, bir köpeğin ısırması ve polisin köpeğin uyutulmasına karar vermesi durumunda, köpek sahibi köpeğinin tehlikeli olmadığını ispatlamak için bilirkişi raporu isteyebilecek. Bir köpek başkasının arazisine defalarca girerse sahibi 2 bin kron para cezası ödeyecek. Bir başkasının köpeği yada kedisini vurmak da yasaklanıyor. Gıda ve Tarım Bakanı Dan Jörgensen, Bir köpeğin tamamen sahibinin kontrolü altında olması ve başka köpek ve insanlara ısırmaması gerekir. Isırırsa sonucu bellidir. Ancak yeni yasa ile sahibi bilirkişi raporu isteyebilecek. Yani köpek hemen uyutulmayacak dedi.* Eğitim süresinde ekonomik yardım alan tüm lise ve üniversite öğrencileri süreyi 12 ay daha uzatabilecekler. Ancak tek ders eğitimi alanlar eğitim yardımından yararlanamayacaklar.* İstasyonlarda ve peronlarda sigara içilmesi yasak olacak. Tren Yolları DSB Genel Müdürü Susanne Mörch, yolcuların çoğunluğundan gelen talepler üzerine, istasyonlar ve istasyona ait alanlarda sigara içiminin yasaklanmasından memnuniyet duyduklarını, uzun süredir sigarasız bir tren yolculuğu hayal ettiklerini söyledi.* 1 Temmuzdan itibaren çocuk nafakası ödeyen zenginlerin de işi kolaylaşacak. Nafaka konusunda çiftler anlaşamazlarsa devlet sorunu çözmeye yardımcı olacak. Nafaka ödeyecek taraf, yılda 470 bin krondan fazla kazanıyorsa ayrılan eş nafakanın ayda1.750 krondan yüksek olmasını talep edebilecek.* Alkollü veya içinde uyuşturucu bulunan ilaç alıp araç kullanan sürücüler bundan böyle sadece ehliyeti değil araçlarını da kaybedecekler. Sürücünün kanında 2,0 promil alkol tespit edilmesi durumunda polis araca el koyabilecek. Ayrıca kişi 1,2 promil alkollü olarak son 3 yıl içinde ikinci kez yakalanırsa onun da aracına el konulacak.İktidardaki Sosyal Demokrat Parti Trafik sözcüsü Trine Bramsen, Sertleştirilen trafik yasalarına rağmen alkollü araç kullananlar var. Yeni yasa ile artık araçları ellerinden alınacak dedi.(DHA)
Zaman
Son Dakika
01.07.2014
DanimarkadaalkollüsürücülerinaraçlarınadevletelkoyuyorDanimarkada alkollü sürücülerin araçlarına devlet el koyuyor
Başarıyı artırmak için kaygınızı azaltın!
Zaman
28.06.2014
14:06
Günümüzde kaygı ve stres yaşamın bir parçası haline geldi. Heyecan durumunda insan vücudu birtakım hormonlar salgılamaktadır. Araştırmalar salgılanan hormonların normal olması halinde odaklanma ve yoğunlaşma için çok faydalı olduğunu, az ya da çok olması durumunda ise dikkat dağınıklığı gibi problemlere yol açtığını ortaya çıkarmıştır.Geçenlerde bir komşumun sınava girecek oğlu için “Sanki sınava ben gireceğim hiç kaygısı yok” serzenişi ve bir öğrencimin “Çok heyecanlıyım sınav kelimesini duyunca bile bildiklerimi unutuyorum” değerlendirmesi, kaygının az ya da çok olması durumunda ne tür bir etki meydana getirdiğini göstermektedir. Hedefinize ulaşır ulaşmaz, heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rehavete kapılmaya başlamaz mısınız? Bu iki soruya verilecek cevap genellikle evet olacaktır. Çünkü bu gelişmeler kaygının normal düzeyde tutulmasının ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Aslında kaygı ve heyecanı normal düzeyde ve sürekli diri tutmanın yolu Japon balıkçıların balıkları taze tutmak için buldukları yöntemde olduğu gibi çok basittir. Japon balıkçılar, iki üç günlük mesafeden tuttukları balıkları taze olarak getirtebilmek için çok ilginç bir çözüm bulmuştur. Japon balıkçılar, derin büyük akvaryumlara küçük birkaç tane köpek balığı bırakmıştır. Böylece hayatta kalmaya ve yem olmamaya çalışan balıklar, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak akvaryum içerisinde yaşam mücadelesi verdikleri için kıyıya ulaşana kadar zinde ve taze bir şekilde kalmaktadır. Bahar rehaveti ile birlikte ortaya çıkan atalete yakalanmamak için orta düzeyde bir kaygı yaşamak, zihnin içine atılmış bir köpek balığı gibi bizi problemler karşısında heyecanlı ve diri tutmaktadır. Bu nedenle yapılması gereken şey, kaygı oluşturacak problemleri görmezden gelmek ya da ona boyun eğmek değildir. Kaygı oluşturacak problemleri tanımak, tanımlamak, probleme karşı kararlı olmak, problem hakkında daha fazla bilgi sahibi olarak onunla savaşmaktır. Kaygılarımız, farkındalık düzeyimizi artıracak ve bizi zinde tutacak yardımcı aktörler olarak görülmelidir. Bilgilerinizi zinde ve taze tutmak istiyorsanız, problemlerinizle mücadele etmekten kaçınmayın. Başarısız olmak düşüncesi sizi mücadele etmekten alıkoymasın. Çünkü her başarısızlık, başarı yolunda elenen bir seçenek ve yeni denemeler yapmak için başka bir fırsat demektir. *Körfez Yayınları Rehberlik KoordinatörüBunları biliyor musunuz?Soru: Teknoloji fakülteleri mühendislik programlarına mesleki ve teknik ortaöğretim kurumu (M.T.O.K) kontenjanından yerleşen adaylar ile genel kontenjan ve diğer mühendislik fakültelerinde okuyan adaylardan farkı var mıdır? Cevap: Teknoloji fakültelerinde, M.T.O.K. kontenjanıyla yerleşen adaylara bir yıl intibak (matematik ve fen derslerinin gösterildiği hazırlık) programı uygulanır. İntibak programından muaf olmak için matematik ve fen derslerinden yapılacak olan muafiyet sınavında başarılı olmak gerekir. Yani M.T.O.K. bünyesindeki bölümlerin eğitimi intibak dahil 5 yıldır. İlgili derslerden başarılı olup sınavı geçen adaylar ise eğitimlerine birinci sınıftan itibaren başlarlar. Teknoloji fakültesi bünyesinde yer alan mühendislik bölümlerine, M.T.O.K. kontenjanı ile yerleşen adaylara eğitim veren bölümlerin adı ve gösterdikleri intibak eğitimi dışında diğer mühendislik bölümlerinden, imza yetkisi de dahil olmak üzere hiçbir farkı yoktur.Sınav kaygısını yenmek için…Sınavlardan önce uykunuzu iyice alın. Gece uyanık kalıp ders çalışmak düşüncesiyle asla ilaç kullanmayın. Beslenmenize dikkat edin. Yorgunken ders çalışmak için çabalamayın. Bir sınavın tüm yaşamınızı “ya hep ya hiç” şeklinde etkilemesi mümkün değildir. Sakın ümitsizlik tuzağına düşmeyin. Rahatlamayı ve gevşemeyi Öğrenin… Rahat bir kıyafet giyin, rahat bir oturuş durumu alın. Bacaklarınızı gererek kaslarınızı hissedin ve 10’a kadar sayın. Sonra yavaşça gevşetin ve gerginliğin azaldığını hissetmeye çalışın. Sonra; kol, karın, boyun ve omuz içinde kasma ve gevşetme uygulamasını yapın. Yavaşça ve derin nefes alarak rahatlayın. Eğer sınav esnasında donup kalırsanız... Gözlerinizi kapatın, uzun ve derin bir nefes alın, nefesinizi yavaşça bırakın. Nefes alışınıza odaklanın yani nefes alıp verişinizi duyun ve hissedin. Bu egzersizi bir kez daha tekrarlayın ve sonra sınava dönün. Öğrendiğiniz rahatlama tekniklerini… Kendinizi aşırı kaygılı ve gergin hissettiğinizde, sınavdan önceki akşam uyuyamadığınızda, çalışmaya ara verip gücünüzü toplamak istediğinizde kullanabilirsiniz.
Zaman
Eğitim
28.06.2014
BaşarıyıartırmakiçinkaygınızıazaltınBaşarıyı artırmak için kaygınızı azaltın
Başarıyı artırmak için kaygınızı azaltın!
Zaman
24.05.2014
02:01
Günümüzde kaygı ve stres yaşamın bir parçası haline geldi. Heyecan durumunda insan vücudu birtakım hormonlar salgılamaktadır. Araştırmalar salgılanan hormonların normal olması halinde odaklanma ve yoğunlaşma için çok faydalı olduğunu, az ya da çok olması durumunda ise dikkat dağınıklığı gibi problemlere yol açtığını ortaya çıkarmıştır.Geçenlerde bir komşumun sınava girecek oğlu için “Sanki sınava ben gireceğim hiç kaygısı yok” serzenişi ve bir öğrencimin “Çok heyecanlıyım sınav kelimesini duyunca bile bildiklerimi unutuyorum” değerlendirmesi, kaygının az ya da çok olması durumunda ne tür bir etki meydana getirdiğini göstermektedir. Hedefinize ulaşır ulaşmaz, heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rehavete kapılmaya başlamaz mısınız? Bu iki soruya verilecek cevap genellikle evet olacaktır. Çünkü bu gelişmeler kaygının normal düzeyde tutulmasının ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Aslında kaygı ve heyecanı normal düzeyde ve sürekli diri tutmanın yolu Japon balıkçıların balıkları taze tutmak için buldukları yöntemde olduğu gibi çok basittir. Japon balıkçılar, iki üç günlük mesafeden tuttukları balıkları taze olarak getirtebilmek için çok ilginç bir çözüm bulmuştur. Japon balıkçılar, derin büyük akvaryumlara küçük birkaç tane köpek balığı bırakmıştır. Böylece hayatta kalmaya ve yem olmamaya çalışan balıklar, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak akvaryum içerisinde yaşam mücadelesi verdikleri için kıyıya ulaşana kadar zinde ve taze bir şekilde kalmaktadır. Bahar rehaveti ile birlikte ortaya çıkan atalete yakalanmamak için orta düzeyde bir kaygı yaşamak, zihnin içine atılmış bir köpek balığı gibi bizi problemler karşısında heyecanlı ve diri tutmaktadır. Bu nedenle yapılması gereken şey, kaygı oluşturacak problemleri görmezden gelmek ya da ona boyun eğmek değildir. Kaygı oluşturacak problemleri tanımak, tanımlamak, probleme karşı kararlı olmak, problem hakkında daha fazla bilgi sahibi olarak onunla savaşmaktır. Kaygılarımız, farkındalık düzeyimizi artıracak ve bizi zinde tutacak yardımcı aktörler olarak görülmelidir. Bilgilerinizi zinde ve taze tutmak istiyorsanız, problemlerinizle mücadele etmekten kaçınmayın. Başarısız olmak düşüncesi sizi mücadele etmekten alıkoymasın. Çünkü her başarısızlık, başarı yolunda elenen bir seçenek ve yeni denemeler yapmak için başka bir fırsat demektir. *Körfez Yayınları Rehberlik KoordinatörüBunları biliyor musunuz?Soru: Teknoloji fakülteleri mühendislik programlarına mesleki ve teknik ortaöğretim kurumu (M.T.O.K) kontenjanından yerleşen adaylar ile genel kontenjan ve diğer mühendislik fakültelerinde okuyan adaylardan farkı var mıdır? Cevap: Teknoloji fakültelerinde, M.T.O.K. kontenjanıyla yerleşen adaylara bir yıl intibak (matematik ve fen derslerinin gösterildiği hazırlık) programı uygulanır. İntibak programından muaf olmak için matematik ve fen derslerinden yapılacak olan muafiyet sınavında başarılı olmak gerekir. Yani M.T.O.K. bünyesindeki bölümlerin eğitimi intibak dahil 5 yıldır. İlgili derslerden başarılı olup sınavı geçen adaylar ise eğitimlerine birinci sınıftan itibaren başlarlar. Teknoloji fakültesi bünyesinde yer alan mühendislik bölümlerine, M.T.O.K. kontenjanı ile yerleşen adaylara eğitim veren bölümlerin adı ve gösterdikleri intibak eğitimi dışında diğer mühendislik bölümlerinden, imza yetkisi de dahil olmak üzere hiçbir farkı yoktur.Sınav kaygısını yenmek için…Sınavlardan önce uykunuzu iyice alın. Gece uyanık kalıp ders çalışmak düşüncesiyle asla ilaç kullanmayın. Beslenmenize dikkat edin. Yorgunken ders çalışmak için çabalamayın. Bir sınavın tüm yaşamınızı “ya hep ya hiç” şeklinde etkilemesi mümkün değildir. Sakın ümitsizlik tuzağına düşmeyin. Rahatlamayı ve gevşemeyi Öğrenin… Rahat bir kıyafet giyin, rahat bir oturuş durumu alın. Bacaklarınızı gererek kaslarınızı hissedin ve 10’a kadar sayın. Sonra yavaşça gevşetin ve gerginliğin azaldığını hissetmeye çalışın. Sonra; kol, karın, boyun ve omuz içinde kasma ve gevşetme uygulamasını yapın. Yavaşça ve derin nefes alarak rahatlayın. Eğer sınav esnasında donup kalırsanız... Gözlerinizi kapatın, uzun ve derin bir nefes alın, nefesinizi yavaşça bırakın. Nefes alışınıza odaklanın yani nefes alıp verişinizi duyun ve hissedin. Bu egzersizi bir kez daha tekrarlayın ve sonra sınava dönün. Öğrendiğiniz rahatlama tekniklerini… Kendinizi aşırı kaygılı ve gergin hissettiğinizde, sınavdan önceki akşam uyuyamadığınızda, çalışmaya ara verip gücünüzü toplamak istediğinizde kullanabilirsiniz.
Zaman
Eğitim
24.05.2014
BaşarıyıartırmakiçinkaygınızıazaltınBaşarıyı artırmak için kaygınızı azaltın
Alerjiyi yenmek istiyorsanız, kuş tüyü yastık kullanmayın
Zaman
02.05.2014
15:07
Türkiye ve dünyada yaklaşık her dört çocuktan birisinde astım, alerjik rinit, alerjik egzema, gıda alerjisi, ilaç alerjisi, böcek alerjisi, ürtiker gibi herhangi bir alerjik hastalık görülüyor. Uzmanlar, Alerjik hastaların tedavisinde iyi sonuç almak için uzun süreli ve dikkatli bir takip, sabır, titizlik ve iyi bir hasta-hekim işbirliği gerekmektedir. uyarısında bulunuyor.Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Anabilim Dalı Çocuk Alerji Bilim Dalı, çocuklarda alerjenlerden korunmak için alınması gereken tedbirleri açıkladı. Ev tozunun evdeki en önemli alerjen etken olduğunun vurgulandığı açıklamada, akarlar çıplak gözle görülemeyen; 0,3 mili metre boyunda çok küçük canlılar olduğu hatırlatıldı. Akarların dışkı ve artıklarının ev tozu içinde bulunduğuna dikkat çekilen açıklamada, özellikle astım ve alerjik rinitte önemli bir etken olduğu dile getirildi.YATAK, YASTIK VE YORGAN KUŞ TÜYÜ OLMASINAçıklamada, ev tozu akarlarının en çok nemli ortamda ve 25-30 derece sıcaklıkta çoğaldığına ve en çok halı, çarşaf, yatak, yorgan, yastık, tüylü ve yünlü eşyalar, tüylü oyuncaklar, kumaş döşemeli eşyalarda bulunduğu belirtildi.Alerjiden kurtulmak için uygulanabilecek yöntemler:* İlk basamak çevresel korunma tedbirlerine hastanın kullandığı yatak odasından başlanmalıdır. Yatak, yastık ve yorgan yün veya kuş tüyü olmamalıdır.* Halılar kaldırılmalıdır (öncelikle yatak odasındakiler). Kaldırılamıyorsa kısa tüylü, sentetik halı veya kilim kullanılmalıdır. Yün halılar kullanılmamalıdır.* Evde duvardan duvara halı bulunmamalıdır.* Nevresim ve çarşaflar, yastık kılıfları yıkanabilir olmalı ve 60 derece sıcak suda yıkanmalıdır ve haftada bir-iki kez değiştirilmelidir.* Battaniye ve yorganlar ayda bir yıkanmalıdır. Yün battaniye kullanılmamalıdır.* Elektrik süpürgesi ile sık sık temizlik yapılmalı, temizlik sırasında çocuk odadan çıkarılmalıdır. Pahalı elektrik süpürgelerinin hastanın klinik durumunda istenildiği karar yara sağlamadığı bildirilmektedir. Bu nedenle iyi çeken bir elektrikli süpürge yeterlidir.* Yatak odası sık sık havalandırılmalıdır.* Perdeler toz tutmayan yıkanabilir kumaştan olmalıdır. Kadife perde, hayvan postu kullanılmamalıdır.* Üstü kumaşla döşeli bütün eşyalar yatak odasında çıkartılmalıdır.* Kürkler, yün kazak ve süveterler gibi eşyalar çocuğun odası dışında kapalı dolapta bulunmalıdır.* Yer döşemeleri ıslak bezle silinmeli ancak halılar ıslak bezle silinmemelidir.* Tüylü veya içi doldurulmuş oyuncaklar kaldırılmalıdır. Tüylü oyuncak var ise haftada bir çamaşır makinesinde 60 derecede yıkanmalı ve buzdolabının derin dondurucu bölümünde bir gece bırakılmalıdır.* Elyaf yorganlar pamuklu bir nevresim içinde kullanılabilir.* Ayrıca gerek görülürse akarlara karşı ilaçlama yapılmalı, gerekirse ev içi nem ölçer cihazla nem kontrolü yapılmalı, nem oran yüzde 30-50 olmalı, klima veya nem gidericiler faydalı olabilir.Çocuklarda polenlere (çiçek tozları) karşı alerji olabileceğinin hatırlatıldığı açıklamada, Polenler; ağaçlar, çimenler, yabani otlar gibi bitkilerden kaynaklanır. Bitkiler polenlerini mevsimsel şekilde havaya salarlar. İlkbahar-yaz-sonbahar aylarında türüne göre değişik zamanlarda ve değişik miktarlarda havada bulunurlar. Uzak mesafelere ulaşabilirler. Özellikle polen mevsiminde kapı ve pencereler kapalı tutulmalıdır. Havada polen sayısının yüksek olduğu günlerde dışarı çıkılmamalıdır. Gerekirse maske takılmalı, araba camları kapalı tutulmalıdır. Polen oluşturan bitkileri uzak tutmalıdır. Çim biçmek gibi belirli işlerden kaçınılmalıdır. Gerekirse polen filtreli klima (evde ve arabada), hava temizleyici kullanılabilir. denildi.Ev içi ve ev dışı mantar sporlarına alerji görülebildiğinin dile getirildiği açıklamada; küf bulunan yerlerin temizlenmesi gerektiğinin vurgulandı. Açıklamada, Ev içinde saksılar, bitkiler azaltılmalıdır. Ev güneş görmeli, rutubetsiz ve aydınlık olmalıdır. Mutfak ve küvetler çamaşır suyu ile temizlenmeli, banyo perdeleri zaman zaman değiştirilmelidir. Su kaçakları, akıtma sistemleri, damlayan musluklar kontrol edilmelidir. Çiçek saksıları yaprak ve diğer artıklar ev çevresinden uzaklaştırılmalıdır. uyarısına yer verildi.KEDİ KÖPEĞE ALERJİ VARSA BESLEMEYİNEv hayvanları ile olan alerjide bunların salyaları, idrarları, deri döküntüleri, tüyleri etkili olduğunun belirtildiği açıklamada, Alerjenler halı, yatak, duvar üzerinde kurur ve sonrada havada yayılırlar. Kedi, köpek gibi hayvanlar beslenmemeli ve kesinlikle evden uzaklaştırılmalıdır. Eğer bunu yapmıyorsanız, hayvanın ev içindeki hareket alanını kısıtlamalı, ev dışında tutulmalıdır. Halı, kumaş ve mobilyalar kaldırılmalı, özellikle halıda dolaştırılmamalıdır. Hayvan düzenli olarak yıkanmalıdır. Ev sık sık temizlenip, elektrik süpürgesi ile süpürülmelidir, havalandırma artırılmalıdır. Daha seyrek olarak kuş, at, inek, tavşan, fare gibi hayvanlarda alerji nedeni olabilir.
Zaman
Sağlık
02.05.2014
AlerjiyiyenmekistiyorsanızkuştüyüyastıkkullanmayınAlerjiyi yenmek istiyorsanız kuş tüyü yastık kullanmayın
Haw’da bir savaş masalı anlattım
Zaman
27.04.2014
02:09
Kemal Varol’a artık romancı diyoruz. Sonra şair. İkinci romanı Haw’ı (İletişim Yayınları) yayımladı. Varol, Haw’da savaşın ve aşkın kitabını yazıyor ve Türk edebiyatına ileride adı sıkça anılacak bir roman kahramanı kazandırıyor: Mikasa…Romanın başkişisi ve anlatıcısı bir köpek. “Âşıktım, gözden ıraktım ve beni askere almışlardı.” diyen bir mayın arama köpeği Mikasa, romanda “gözyaşı değil hatıralarını” döküyor. Romanı okurken 30 yıl süren savaşın, çatışmanın ruhlarda nasıl yaralar bıraktığını ve bu yaranın nasıl kanamaya devam ettiğini görüyorsunuz. Romanda ustalığını gösteren Kemal Varol’la Haw’ı konuştuk.Romanda bahsi geçen “Arkanya” hayali bir kasaba. Ama romanda yaşananlar yabancımız değil. Kitapta 1990’ların Türkiye’si, Diyarbakır’ı var; karanlık sayfalar... 30 yıl kan döküldü bu topraklarda ve “edebiyat” bu konuda sahici metinler üretmedi. Siz böyle bir dertle mi çıktınız yola?Sanırım benim asıl derdim sahicilikten öte, acı bir meselenin edebiyatın dertleri içinde kalarak nasıl anlatılabileceğiydi başından beri. Gözümü sözünü ettiğiniz olayların içinde açtım. İlk gençliğimin tamamı bizatihi bu olayların gölgesinde geçti. Romanı yazarken sık sık penceremden sokaktaki olayları izledim kederle. Gerçekten “sahici” bir roman da yazabilirdim bu koşullarda. Ama bunun ne bana ne de bu olaylarda ölen binlerce insana bir faydası olmazdı. Bu yüzden, kimsenin hatırasını incitmeden savaşın kendisine dikkat çekmek istedim. Bu savaştan geriye keyifli de olabilecek bir savaş masalı kalsın istedim. Her ne kadar kimi anlattıklarım buna müsaade etmese de, hayata bir “oyun” duygusuyla bakmaya çalıştım. Haw’ın kahramanları iki köpek: Mikasa ve Melsa…Roman kahramanının köpek olması pek karşılaştığımız bir durum değil. Neden böyle bir yol seçtiniz?Çoğu savaş romanında olduğu gibi, sözü insanlara bıraksam başka bir kitap çıkacaktı ortaya. Savaşın tarafları kendi hakikatlerini anlatacaklardı. Savaşta ilk hedef, hakikatin kendisidir çünkü. Uzunca bir zaman bu savaşı insanların dilinden anlatmaya çalıştım ama her seferinde kahramanlarımın hakikati eğip bükmeye çalıştıklarını gördüm. Bu bakımdan teknik olduğu kadar ahlaki bir zorunluluktan doğdu köpek kahramanlar. Otuz yıldır devam eden bu olaylardan sadece insanlar değil, doğa da etkilendi sonuçta. Sözü sadece insanlara değil, köpeklere, börtü böceğe, ırmaklara, ağaçlara, mağaralara da bırakmak istedim. Belki doğanın söyleyecekleri asıl hakikatimiz olur diye umdum.O bölgede doğup büyüdünüz. Diyarbakır’da yaşıyorsunuz. Romanda tarafsız bir göz var. Ajitasyona ve propagandaya girmiyor. “Savaşın en kötü tarafı, bir zaman sonra kimin haklı olduğunu unutturmasıydı.” diyen bir ses. Romanın son cümlesini de hatırlayarak size soralım: Savaş bitti mi?Savaşın bittiği ya da biteceği konusunda iyimser değilim ne yazık ki. Bunun güncel siyasetle ilgili, tarihsel konularla ilgili, Doğulu bir toplum olmamızla ilgili pek çok yönü var. Böyle düşündüğüm için, romanda sözü edilen savaş da bitmiyor zaten. Hatırlarsanız, roman kahramanım, kitabın bir yerinde, “Savaşın en kötüsü hafızalarda devam edenidir.” diyor. Kim kiminle savaşırsa savaşsın, bittiğinde, sona erdiğinde, her şey nihayete erdiğinde asıl o geriye kalan tortuyla baş etmek zorundayız. Bütün olan biteni nasıl unutacağız? Nasıl bakacağız birbirimizin yüzüne? Asıl sorun bu. Mesele savaşın bitmesinden ziyade bu yaraların tamir edilmesi. Bu da şimdilik mümkün görünmüyor ne yazık ki.Kemal Varol’u önce şiiriyle tanıdık. İlk romanınız Jar’ı okurken “Kin Divanı”ndaki şiirlerinizle paralel okumalar yapmıştık. Haw’ı okurken de şu dizelerinizi hatırladım “Köpekler yalaya yalaya iyi edebiliyordu yarasını/kurudu dilim/ben edemedim”. Uzun zamandır şiir yazmadığınızı da biliyoruz. Şiirde kuruyan dil romanda mı yeşerdi?Edebi türlere hiçbir zaman bir kutsiyet atfetmedim. Dün şiirle anlattığım derdimi bugün romanla anlatıyorum. Sık sık tekrarladığım gibi, yarın marangozluk yaparak da derdimi anlatmayı sürdürebilirim. Otuz yaşıma geldiğimde artık şiir yazmak istemediğimi fark ettim. Bunda hiç şüphesiz hem kendi yazdığım şiire hem de bizzat şiirin kendisine dair kimi itirazlarımın da payı vardı. Yine de nankörlük yapmak istemem. Bugün doğru dürüst bir cümlem varsa bu şiir sayesindedir. Fakat roman yazarken, şiir yazdığım zamanlardan daha mesut vakitler geçirdiğimi söylemeliyim.‘Bakiye’, şiire bir tür vedaydıKemal Varol’dan artık şiir okuyamayacak mıyız?Maalesef yakın zamanda şiir görünmüyor. Toplu şiirlerim Bakiye adıyla kitaplaştı ve bu kitap, bir tür veda niteliğindeydi. Yine de büyük sözlere sığınmaktan imtina ederim. Kim bilir, belki ileride bir şiirle dönebilirim. Roman yazarlarını
Zaman
Kültür
27.04.2014
Haw’dabirsavaşmasalıanlattımHaw’da bir savaş masalı anlattım
Haw’da bir savaş masalı anlattım
Zaman
27.04.2014
02:04
Kemal Varol’a artık romancı diyoruz. Sonra şair. İkinci romanı Haw’ı (İletişim Yayınları) yayımladı. Varol, Haw’da savaşın ve aşkın kitabını yazıyor ve Türk edebiyatına ileride adı sıkça anılacak bir roman kahramanı kazandırıyor: Mikasa…Romanın başkişisi ve anlatıcısı bir köpek. “Âşıktım, gözden ıraktım ve beni askere almışlardı.” diyen bir mayın arama köpeği Mikasa, romanda “gözyaşı değil hatıralarını” döküyor. Romanı okurken 30 yıl süren savaşın, çatışmanın ruhlarda nasıl yaralar bıraktığını ve bu yaranın nasıl kanamaya devam ettiğini görüyorsunuz. Romanda ustalığını gösteren Kemal Varol’la Haw’ı konuştuk.Romanda bahsi geçen “Arkanya” hayali bir kasaba. Ama romanda yaşananlar yabancımız değil. Kitapta 1990’ların Türkiye’si, Diyarbakır’ı var; karanlık sayfalar... 30 yıl kan döküldü bu topraklarda ve “edebiyat” bu konuda sahici metinler üretmedi. Siz böyle bir dertle mi çıktınız yola?Sanırım benim asıl derdim sahicilikten öte, acı bir meselenin edebiyatın dertleri içinde kalarak nasıl anlatılabileceğiydi başından beri. Gözümü sözünü ettiğiniz olayların içinde açtım. İlk gençliğimin tamamı bizatihi bu olayların gölgesinde geçti. Romanı yazarken sık sık penceremden sokaktaki olayları izledim kederle. Gerçekten “sahici” bir roman da yazabilirdim bu koşullarda. Ama bunun ne bana ne de bu olaylarda ölen binlerce insana bir faydası olmazdı. Bu yüzden, kimsenin hatırasını incitmeden savaşın kendisine dikkat çekmek istedim. Bu savaştan geriye keyifli de olabilecek bir savaş masalı kalsın istedim. Her ne kadar kimi anlattıklarım buna müsaade etmese de, hayata bir “oyun” duygusuyla bakmaya çalıştım. Haw’ın kahramanları iki köpek: Mikasa ve Melsa…Roman kahramanının köpek olması pek karşılaştığımız bir durum değil. Neden böyle bir yol seçtiniz?Çoğu savaş romanında olduğu gibi, sözü insanlara bıraksam başka bir kitap çıkacaktı ortaya. Savaşın tarafları kendi hakikatlerini anlatacaklardı. Savaşta ilk hedef, hakikatin kendisidir çünkü. Uzunca bir zaman bu savaşı insanların dilinden anlatmaya çalıştım ama her seferinde kahramanlarımın hakikati eğip bükmeye çalıştıklarını gördüm. Bu bakımdan teknik olduğu kadar ahlaki bir zorunluluktan doğdu köpek kahramanlar. Otuz yıldır devam eden bu olaylardan sadece insanlar değil, doğa da etkilendi sonuçta. Sözü sadece insanlara değil, köpeklere, börtü böceğe, ırmaklara, ağaçlara, mağaralara da bırakmak istedim. Belki doğanın söyleyecekleri asıl hakikatimiz olur diye umdum.O bölgede doğup büyüdünüz. Diyarbakır’da yaşıyorsunuz. Romanda tarafsız bir göz var. Ajitasyona ve propagandaya girmiyor. “Savaşın en kötü tarafı, bir zaman sonra kimin haklı olduğunu unutturmasıydı.” diyen bir ses. Romanın son cümlesini de hatırlayarak size soralım: Savaş bitti mi?Savaşın bittiği ya da biteceği konusunda iyimser değilim ne yazık ki. Bunun güncel siyasetle ilgili, tarihsel konularla ilgili, Doğulu bir toplum olmamızla ilgili pek çok yönü var. Böyle düşündüğüm için, romanda sözü edilen savaş da bitmiyor zaten. Hatırlarsanız, roman kahramanım, kitabın bir yerinde, “Savaşın en kötüsü hafızalarda devam edenidir.” diyor. Kim kiminle savaşırsa savaşsın, bittiğinde, sona erdiğinde, her şey nihayete erdiğinde asıl o geriye kalan tortuyla baş etmek zorundayız. Bütün olan biteni nasıl unutacağız? Nasıl bakacağız birbirimizin yüzüne? Asıl sorun bu. Mesele savaşın bitmesinden ziyade bu yaraların tamir edilmesi. Bu da şimdilik mümkün görünmüyor ne yazık ki.Kemal Varol’u önce şiiriyle tanıdık. İlk romanınız Jar’ı okurken “Kin Divanı”ndaki şiirlerinizle paralel okumalar yapmıştık. Haw’ı okurken de şu dizelerinizi hatırladım “Köpekler yalaya yalaya iyi edebiliyordu yarasını/kurudu dilim/ben edemedim”. Uzun zamandır şiir yazmadığınızı da biliyoruz. Şiirde kuruyan dil romanda mı yeşerdi?Edebi türlere hiçbir zaman bir kutsiyet atfetmedim. Dün şiirle anlattığım derdimi bugün romanla anlatıyorum. Sık sık tekrarladığım gibi, yarın marangozluk yaparak da derdimi anlatmayı sürdürebilirim. Otuz yaşıma geldiğimde artık şiir yazmak istemediğimi fark ettim. Bunda hiç şüphesiz hem kendi yazdığım şiire hem de bizzat şiirin kendisine dair kimi itirazlarımın da payı vardı. Yine de nankörlük yapmak istemem. Bugün doğru dürüst bir cümlem varsa bu şiir sayesindedir. Fakat roman yazarken, şiir yazdığım zamanlardan daha mesut vakitler geçirdiğimi söylemeliyim.‘Bakiye’, şiire bir tür vedaydıKemal Varol’dan artık şiir okuyamayacak mıyız?Maalesef yakın zamanda şiir görünmüyor. Toplu şiirlerim Bakiye adıyla kitaplaştı ve bu kitap, bir tür veda niteliğindeydi. Yine de büyük sözlere sığınmaktan imtina ederim. Kim bilir, belki ileride bir şiirle dönebilirim. Roman yazarlarını
Zaman
Ana Sayfa
27.04.2014
Haw’dabirsavaşmasalıanlattımHaw’da bir savaş masalı anlattım
Görme ve duyma engelli sporcu kanoyla Florida Boğazı'nı geçecek
Zaman
26.04.2014
15:33
Peter Crowley isimli görme engelli bir Amerikalı, Küba ve ABD’yi ayıran tehlikeli Florida Boğazı’nı geçmek için kanoyla yola çıktı.Küba’nın başkenti Havana’dan hareket eden 56 yaşındaki Amerikalıya, mavi kanosuyla oğlu eşlik ediyor. İlk 24 saatte Florida’da bulunan Key West adasına ulaşmak için köpek balıklarıyla dolu sularda ilerleyen Crowley’nin, beraberinde ayrıca çift kızaklı bir yelkenli de bulunuyor. “Bu benim için çok şey ifade ediyor.” diyen 3 çocuk babası sporcu, doğuştan görme sinirlerinin düzgün çalışmasını engelleyen optik atrofi rahatsızlığı nedeniyle yalnızca yüzde 7 oranında görebiliyor. Aynı zamanda iki kulağı da çok ağır duyan Crowley, tuzlu havadan etkilenen işitme cihazlarını da bu yolculuk için çıkarmak zorunda kalmış. 1999 yılında ABD’nin Hudson Nehri’nde 125 mil kürek çeken başarılı atlet, 2003 yılında da Manş Denizi’ni (English Channel) geçen ilk görme engelli kişi oldu.Çocukluk yıllarından beri yapmaması gereken birçok şeyi duyarak büyüyen Crowley, daha sonra engellere rağmen “ne yapabileceğine” odaklanmaya karar vermiş.Uluslararası Hemingway Yat Kulübü Başkanı Miguel Angel Diaz Escrich, ilk kez birinin boğazı kano ile geçmeye teşebbüs ettiğini söylüyor.Crowley, bu tehlikeli yolculuğa, engelleri aşmanın önemini göstermek ve uzun zamandır arası açık iki ülke olan ABD ve Küba’yı bir araya getirebilmek amacıyla çıktığını belirtiyor. Amerikalı sporcu, yolcuğa çıkmadan önce Kübalı öğrencilere bağışta bulundu.Son yıllarda Küba ile Florida arasını yüzerek veya başka yöntemlerle geçmek, Amerikalı atletler arasında popüler oldu. En son Eylül ayında Diana Nyad isimli bir sporcu, köpek balığı kafesi olmadan Küba’dan Florida’ya 3 gün süren yolculuğu tamamlayan ilk kişi olarak tarihe geçti.(CİHAN)
Zaman
Dünya
26.04.2014
GörmeveduymaengellisporcukanoylaFloridaBoğazınıgeçecekGörme ve duyma engelli sporcu kanoyla Florida Boğazını geçecek
Görme ve duyma engelli sporcu kanoyla Florida Boğazı'nı geçecek
Zaman
26.04.2014
15:33
Peter Crowley isimli görme engelli bir Amerikalı, Küba ve ABD’yi ayıran tehlikeli Florida Boğazı’nı geçmek için kanoyla yola çıktı.Küba’nın başkenti Havana’dan hareket eden 56 yaşındaki Amerikalıya, mavi kanosuyla oğlu eşlik ediyor. İlk 24 saatte Florida’da bulunan Key West adasına ulaşmak için köpek balıklarıyla dolu sularda ilerleyen Crowley’nin, beraberinde ayrıca çift kızaklı bir yelkenli de bulunuyor. “Bu benim için çok şey ifade ediyor.” diyen 3 çocuk babası sporcu, doğuştan görme sinirlerinin düzgün çalışmasını engelleyen optik atrofi rahatsızlığı nedeniyle yalnızca yüzde 7 oranında görebiliyor. Aynı zamanda iki kulağı da çok ağır duyan Crowley, tuzlu havadan etkilenen işitme cihazlarını da bu yolculuk için çıkarmak zorunda kalmış. 1999 yılında ABD’nin Hudson Nehri’nde 125 mil kürek çeken başarılı atlet, 2003 yılında da Manş Denizi’ni (English Channel) geçen ilk görme engelli kişi oldu.Çocukluk yıllarından beri yapmaması gereken birçok şeyi duyarak büyüyen Crowley, daha sonra engellere rağmen “ne yapabileceğine” odaklanmaya karar vermiş.Uluslararası Hemingway Yat Kulübü Başkanı Miguel Angel Diaz Escrich, ilk kez birinin boğazı kano ile geçmeye teşebbüs ettiğini söylüyor.Crowley, bu tehlikeli yolculuğa, engelleri aşmanın önemini göstermek ve uzun zamandır arası açık iki ülke olan ABD ve Küba’yı bir araya getirebilmek amacıyla çıktığını belirtiyor. Amerikalı sporcu, yolcuğa çıkmadan önce Kübalı öğrencilere bağışta bulundu.Son yıllarda Küba ile Florida arasını yüzerek veya başka yöntemlerle geçmek, Amerikalı atletler arasında popüler oldu. En son Eylül ayında Diana Nyad isimli bir sporcu, köpek balığı kafesi olmadan Küba’dan Florida’ya 3 gün süren yolculuğu tamamlayan ilk kişi olarak tarihe geçti.(CİHAN)
Zaman
Ana Sayfa
26.04.2014
GörmeveduymaengellisporcukanoylaFloridaBoğazınıgeçecekGörme ve duyma engelli sporcu kanoyla Florida Boğazını geçecek
Dünyanın en uzun mektubu, sokak hayvanları için
Zaman
15.03.2014
02:07
Romen çocuklar “Sokak hayvanlarını öldürmeyin” konulu dünyanın en uzun mektubunu yazdı.Romanya’dan 40 çocuğun ve diğer Avrupa ülkeleri ile birlikte toplamda 100 çocuğun yazdığı mektubun uzunluğu bin metreyi buluyor. Mektup Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz’a verilecek. En uzun mektup için Guinness Rekorlar Kitabı’na başvuruda bulunuldu. Romanya’da 2013 Eylül ayı başında 4 yaşında bir çocuğun ölümü bir çocuğun da yaralanmasıyla sonuçlanan köpek saldırısından sonra kanun çıkartılmıştı. Kanun, 14 gün içinde sahipsiz olduğu belirlenen köpeklerin bölgesel idareler tarafından uyutulması, tepkilerin temelini oluşturuyor.
Zaman
Güncel
15.03.2014
DünyanınenuzunmektubusokakhayvanlarıiçinDünyanın en uzun mektubu sokak hayvanları için
Dünya'nın en uzun mektubu sokak hayvanları için
Zaman
13.03.2014
14:22
Romen çocuklar Sokak hayvanlarını öldürmeyin konulu dünyanın en uzun mektubunu yazdı.Romanyada 2013 Eylül ayı başında 4 yaşında bir çocuğun ölümü bir çocuğun da yaralanmasıyla sonuçlanan köpek saldırısından sonra çıkartılan kanun, 14 gün içinde sahipsiz olduğu belirlenen köpeklerin bölgesel idareler tarafından uyutulması tepkilerin temelini oluşturuyor. Romanyadan 40 çocuğun ve diğer Avrupa ülkeleri ile birlikte toplamda 100 çocuğun yazdığı mektubun uzunluğu bin metreyi buluyor. Mektup Avrupa Parlamentosu başkanı Martin Schulza verilecek Ayrıca dünyanın en uzun mektubu için Guinness Rekorlar kitabına başvuruda bulunuldu. (CİHAN)
Zaman
Son Dakika
13.03.2014
DünyanınenuzunmektubusokakhayvanlarıiçinDünyanın en uzun mektubu sokak hayvanları için
Yolsuzluklar o kadar ayan beyan ki gündemi değiştiremiyorlar
Zaman
09.02.2014
18:35
Gazeteci, yazar Nevval Sevindi ile hem gündemdeki olaylar hem de nefret söylemi üzerine konuştuk. Yok saymanın nefret söyleminin temelini oluşturduğunu düşünen Sevindi, “Toplum da buna itiraz etmez. Çünkü içselleştirilmiştir. Nefret söylemi bu nedenle çok tehlikeli.” diyor.Uzun süredir ortalıklarda görünmüyordunuz. Habertürk’te katıldığınız Türkiye’nin Nabzı programı epey konuşuldu. Neler oldu o programda?Program sürekli olarak aynı dört kişiyle yapılıyordu. İkisi Salih Tuna ve Hilal Kaplan. Hükümet yanlısı olarak oradalardı. Onlar gittikten sonra Cumhuriyet Gazetesi yazarı Şükran Soner, ‘Geçen hafta da hiç konuşamamıştım.’ diyerek genel olarak hiç konuşturulmadığını söyledi. Diğer beyefendide de (Nazif Okumuş) aynı şikâyet vardı. Benim anladığım, ikisinin sazı eline alıp diğer ikisini çok konuşturmadıkları. Fakat kendi gazetelerinin yolsuzlukla ilgili aylar öncesinden yapılmış birinci sayfası ve manşetini görünce programı terk ettiler.Reklam arasında ne oldu?Çok ilginç bir şey yaşandı. Salih Tuna geri dönüp, ‘Sen zaten 28 Şubat’ta da köpek demiştin.’ gibi bir laf etti. Demek istediği anlaşılır değil. Bugüne kadar benim karşı duruşumu hiç beğenmemiş ve bunu söylemek için de kendi gazetesinin birinci sayfadan verdiği yolsuzluk haberinden haberi olmadığının ortaya çıktığı güne denk getirmiş. Gazetecilik adına utanç verici bir şey.Sunucu, programı bitirmek zorunda kaldı. Stüdyoda ne yaşandı? Görevi değişenler olduğu söyleniyor...Tam bilmiyorum içeride neler olduğunu ama bildiğim, o programın artık kaldırıldığı.O programdan sonra başka programlara da çıktınız. Hâlâ sizi davet edecek cesur editörler var galiba...(Gülüyor) Valla işte Samanyolu Haber, Halk TV, Ulusal TV cesaret etti. Şimdi de iki gündür Sokak TV’de çıkıyorum. Yani alternatif durumda olanlar. Yoksa başka cesaret eden çıkmaz tabii, mümkün değil. Bir de CNN beş dakika verdi. (Gülüyor)Medya açısından bugün yaşanan süreçte 28 Şubat ile ne gibi bir benzerlik var?Medya kendisine bir düşmanı hedef seçiyor ve onu şeytanlaştırıyor. Sonra etraftaki diğer fikirler silinmiş oluyor. Sadece herkesin o düşmanı taşlaması isteniyor. O gösterilen hedefe karşı siz başka türlü de düşünülebilir, buna farklı açıdan da bakılabilir diye en ufak bir itiraz yaptığınızda –ki benim 28 Şubat’ta başıma gelen buydu- sizi de şeytanlaştırıyor.Şu an bu düşman, paralel devlet metaforu üzerinden gidiyor...Gizlenmeye çalışılan bir şey var elbette. Paralel devlet diyerek bir düşman yaratıldı: Cemaat. 11 yıldır görmedikleri cemaat şimdi düşman. Çeşitli dezenformasyonla karalama en tepeye çekiliyor ki herkes onu taşlasın. Neden bunu yaptı? Çünkü 11 yıl içinde zaman zaman bu yöntemle birçok şeyden kurtuldu. Ama yolsuzluk o kadar ayan beyan ortada ki kurtulamıyor, gündemi değiştiremiyor.‘Ama yolsuzluk yok’ deniliyor.Savcı, MASAK, polis… Bütün bunlar devlete ait kurumlar. Devletin memurları ve uzmanları bu bilgileri oluşturmuş. Fotoğraflar ve kamera kayıtları polis tarafından çekilmiş. Tüm bunlar böylesine açık ve net bir şekilde yasal prosedürler içinde yapılmışken bunları karalama, yalan, dolan diye bizi inandırmak için elbette etrafa saldırmak zorundalar.MİT’in bilgi verdiği de anlaşıldı...MİT iki defa rapor yazdı 2011’de ve 2013’te. Tüm olanları bildiği için hükümete ve Başbakan’a rapor veriyor. Başbakan’a bunun sonuçlarından doğrudan zarar görebilirsiniz diye bir not yazıyor. Raporun kendisi yeterli gelmiyor, ayrıca not yazılıyor. Yani durum o kadar vahim demek istiyor.Peki neden dikkate alınmadı?18 Aralık bunun cevabıdır.Farklı nasıl davranabilirdi hükümet?Milyarlarca dolar kaybettik. Ülke fakirleşti, enflasyon ve devalüasyon oldu. Dövizin durumu ortada. Yok olan kurumlar, insanların hayatı... Olanları herkes biliyor. Bu kadar felaketi yaşamamıza neden olan şey 17 Aralık’ın kabul edilmemesi. 18 Aralık’ta ne denebilirdi? Aslında çok basit. Yetkili bir isim veya Başbakan’ın kendisi çıkar ve derdi ki, ‘Ben çiğ yemedim. Karnım ağrımıyor. Bu olay kime gidiyor diyorsanız herkesi sorgulayabilirsiniz. Suç unsuru kimde bulunursa -bakanlarım, çocukları veya bana yakın olanlar da- bunların takibinin yapılmasından yanayım ve kendim de takipçisi olacağım.’ Bu kadar.Önümüzde seçim var...Mahalli seçimler artık bir güven oylamasına dönüştü. Ağır bir propaganda yürütülüyor. O nedenle internet yasasına sansür bugün torba yasadan çıkıyor.Bu kadar savcının, polisin yerinin değişmesi uzun vadede Türkiye’ye nasıl bir fatura çıkarır?Ekonomik fatura, önümüzdeki 15 yıla damgasını vuracak. Yani çocuklarımız ve torunlarımız etkilenecek. Yakın vadeli olan fatura bu. Esas olarak ekonomi ve devlet çöktü. Çünkü yargı sistemi, polis teşkilatı, ordu çökertildi. Şöyle bir bakıyorsunuz devlette ayakta k
Zaman
Ana Sayfa
09.02.2014
YolsuzluklarokadarayanbeyankigündemideğiştiremiyorlarYolsuzluklar o kadar ayan beyan ki gündemi değiştiremiyorlar
Dünyanın da en uzun köpeği Guinness'e girecek
En Son Haber
09.02.2014
10:58
Arka ayaklarının üzerinde 2.15 olan Freddy isimli köpek 4 santimetre daha uzarsa Guinnesse girecek.
En Son Haber
Son Dakika
09.02.2014
DünyanındaenuzunköpeğiGuinnessegirecekDünyanın da en uzun köpeği Guinnesse girecek
Yolsuzluklar o kadar ayan beyan ki gündemi değiştiremiyorlar
Zaman
09.02.2014
02:35
Gazeteci, yazar Nevval Sevindi ile hem gündemdeki olaylar hem de nefret söylemi üzerine konuştuk. Yok saymanın nefret söyleminin temelini oluşturduğunu düşünen Sevindi, “Toplum da buna itiraz etmez. Çünkü içselleştirilmiştir. Nefret söylemi bu nedenle çok tehlikeli.” diyor.Uzun süredir ortalıklarda görünmüyordunuz. Habertürk’te katıldığınız Türkiye’nin Nabzı programı epey konuşuldu. Neler oldu o programda?Program sürekli olarak aynı dört kişiyle yapılıyordu. İkisi Salih Tuna ve Hilal Kaplan. Hükümet yanlısı olarak oradalardı. Onlar gittikten sonra Cumhuriyet Gazetesi yazarı Şükran Soner, ‘Geçen hafta da hiç konuşamamıştım.’ diyerek genel olarak hiç konuşturulmadığını söyledi. Diğer beyefendide de (Nazif Okumuş) aynı şikâyet vardı. Benim anladığım, ikisinin sazı eline alıp diğer ikisini çok konuşturmadıkları. Fakat kendi gazetelerinin yolsuzlukla ilgili aylar öncesinden yapılmış birinci sayfası ve manşetini görünce programı terk ettiler.Reklam arasında ne oldu?Çok ilginç bir şey yaşandı. Salih Tuna geri dönüp, ‘Sen zaten 28 Şubat’ta da köpek demiştin.’ gibi bir laf etti. Demek istediği anlaşılır değil. Bugüne kadar benim karşı duruşumu hiç beğenmemiş ve bunu söylemek için de kendi gazetesinin birinci sayfadan verdiği yolsuzluk haberinden haberi olmadığının ortaya çıktığı güne denk getirmiş. Gazetecilik adına utanç verici bir şey.Sunucu, programı bitirmek zorunda kaldı. Stüdyoda ne yaşandı? Görevi değişenler olduğu söyleniyor...Tam bilmiyorum içeride neler olduğunu ama bildiğim, o programın artık kaldırıldığı.O programdan sonra başka programlara da çıktınız. Hâlâ sizi davet edecek cesur editörler var galiba...(Gülüyor) Valla işte Samanyolu Haber, Halk TV, Ulusal TV cesaret etti. Şimdi de iki gündür Sokak TV’de çıkıyorum. Yani alternatif durumda olanlar. Yoksa başka cesaret eden çıkmaz tabii, mümkün değil. Bir de CNN beş dakika verdi. (Gülüyor)Medya açısından bugün yaşanan süreçte 28 Şubat ile ne gibi bir benzerlik var?Medya kendisine bir düşmanı hedef seçiyor ve onu şeytanlaştırıyor. Sonra etraftaki diğer fikirler silinmiş oluyor. Sadece herkesin o düşmanı taşlaması isteniyor. O gösterilen hedefe karşı siz başka türlü de düşünülebilir, buna farklı açıdan da bakılabilir diye en ufak bir itiraz yaptığınızda –ki benim 28 Şubat’ta başıma gelen buydu- sizi de şeytanlaştırıyor.Şu an bu düşman, paralel devlet metaforu üzerinden gidiyor...Gizlenmeye çalışılan bir şey var elbette. Paralel devlet diyerek bir düşman yaratıldı: Cemaat. 11 yıldır görmedikleri cemaat şimdi düşman. Çeşitli dezenformasyonla karalama en tepeye çekiliyor ki herkes onu taşlasın. Neden bunu yaptı? Çünkü 11 yıl içinde zaman zaman bu yöntemle birçok şeyden kurtuldu. Ama yolsuzluk o kadar ayan beyan ortada ki kurtulamıyor, gündemi değiştiremiyor.‘Ama yolsuzluk yok’ deniliyor.Savcı, MASAK, polis… Bütün bunlar devlete ait kurumlar. Devletin memurları ve uzmanları bu bilgileri oluşturmuş. Fotoğraflar ve kamera kayıtları polis tarafından çekilmiş. Tüm bunlar böylesine açık ve net bir şekilde yasal prosedürler içinde yapılmışken bunları karalama, yalan, dolan diye bizi inandırmak için elbette etrafa saldırmak zorundalar.MİT’in bilgi verdiği de anlaşıldı...MİT iki defa rapor yazdı 2011’de ve 2013’te. Tüm olanları bildiği için hükümete ve Başbakan’a rapor veriyor. Başbakan’a bunun sonuçlarından doğrudan zarar görebilirsiniz diye bir not yazıyor. Raporun kendisi yeterli gelmiyor, ayrıca not yazılıyor. Yani durum o kadar vahim demek istiyor.Peki neden dikkate alınmadı?18 Aralık bunun cevabıdır.Farklı nasıl davranabilirdi hükümet?Milyarlarca dolar kaybettik. Ülke fakirleşti, enflasyon ve devalüasyon oldu. Dövizin durumu ortada. Yok olan kurumlar, insanların hayatı... Olanları herkes biliyor. Bu kadar felaketi yaşamamıza neden olan şey 17 Aralık’ın kabul edilmemesi. 18 Aralık’ta ne denebilirdi? Aslında çok basit. Yetkili bir isim veya Başbakan’ın kendisi çıkar ve derdi ki, ‘Ben çiğ yemedim. Karnım ağrımıyor. Bu olay kime gidiyor diyorsanız herkesi sorgulayabilirsiniz. Suç unsuru kimde bulunursa -bakanlarım, çocukları veya bana yakın olanlar da- bunların takibinin yapılmasından yanayım ve kendim de takipçisi olacağım.’ Bu kadar.Önümüzde seçim var...Mahalli seçimler artık bir güven oylamasına dönüştü. Ağır bir propaganda yürütülüyor. O nedenle internet yasasına sansür bugün torba yasadan çıkıyor.Bu kadar savcının, polisin yerinin değişmesi uzun vadede Türkiye’ye nasıl bir fatura çıkarır?Ekonomik fatura, önümüzdeki 15 yıla damgasını vuracak. Yani çocuklarımız ve torunlarımız etkilenecek. Yakın vadeli olan fatura bu. Esas olarak ekonomi ve devlet çöktü. Çünkü yargı sistemi, polis teşkilatı, ordu çökertildi. Şöyle bir bakıyorsunuz devlette ayakta k
Zaman
En Çok Okunan
09.02.2014
YolsuzluklarokadarayanbeyankigündemideğiştiremiyorlarYolsuzluklar o kadar ayan beyan ki gündemi değiştiremiyorlar
Pakistan’ın Tahir-ul Kadri’sinin gerçek hikayesi
Zaman
29.01.2014
02:04
Geçmişte uzun süreler imamlık yapmış Tahir-ul Kadri, kendini bugünün Pakistan’ının kurtarıcısı olarak görüyor. Kendini şeyhülislam olarak gören, Türk tipi bir başlık ve Arap tarzı kıyafetler giyen Tahir-ul Kadri, 2012 yılının sonuna doğru sıcak Kanada apartmanındaki uykusundan uyandı.Geçtiğimiz yılın ocak ayındaki gösteriler sırasındaki görevi Pakistan siyasetinin bulanık ve tehlikeli sularına arka kapıdan bir giriş yapmaktı. Hazırlıklı gelmişti. Çok sadık bir sosyal medya ekibi, anonim kaynaklardan bir dolu maddi yardımı ve klimalı, kurşun geçirmez lüks bir aracı vardı.Çok hırslı biri olan Tahir-ul Kadri, kariyerine Punjab Üniversitesi’nde hoca olarak başladı. Daha sonra önde gelen siyasetçilerden Nawaz Sharif’in ailesiyle bir bağ kurdu. Tanınmasının ilk sebebi devletin televizyon kanalında yaptığı konuşmalardı. Kadri, İslam hukuku alanında doktora yapmış olsa da, kendinde “şeyhülislam” unvanına hak görmesi çok büyük hoşnutsuzluk yarattı. Osmanlı halifeleri zamanında şeyhülislam, halifenin atadığı bir konumdu. Pakistan ise o zamanların Türkiye’si gibi İslami bir devlet değildir.Kadri ayrıca Pakistan’ın dine saygısızlık yasası ile ilgili verdiği çelişkili demeçlerle de tartışma yarattı. Urdu dilinde yaptığı bir konuşmada şöyle dedi: “Bu yasanın üstündeki perdeyi kaldırmak istiyorum. Bu yasayı ben yaptım. Kim dine küfrederse, Müslüman ya da gayrimüslim, kadın ya da erkek, Hıristiyan ya da Yahudi, o kişi bir köpek gibi öldürülmelidir!” Daha yakın zamanda çekilmiş bir videoda ise şöyle diyor: “Bu yasa ne olursa olsun, gayrimüslimlere, Yahudilere, Hıristiyanlara uygulanamaz. General Ziya-ul Hak zamanında yapılmış bu yasanın yazılmasıyla hiçbir alakam yoktur.”Kadri, aynı zamanda Nawaz Sharif ailesiyle ilişkili olduğu dönemde halktan ve elitten çok sayıda kimseyle tanıştı. Sonra bu aileyle ilişkisini kesti ve kendi siyasi platformu olan Pakistan Halk Hareketi’ni (PAT) kurdu. Artık onunla ünlenen tarzı çerçevesinde partinin ilk manifestosunda çok radikal siyasi değişimleri savundu. Bir yandan da ulusal ve bölgesel meclislerde yüzlerce aday gösterdi. Seçim sonuçları ise Kadri’nin hiçbir adayının seçilmediğini gösterdi.1990’lar boyunca verdiği siyasi açıklamaların ve yaptığı manevralarının çok az etkisi oldu. 2002 seçimlerinde General Pervez Müşerref’in kurduğu ittifaklar ve değiştirdiği kanunlar sayesinde bir koltukluk bir zafer kazandı. Muhalefette olsa da Kadri’nin parlamento performansı daha ziyade kişisel bağlantılar kurmak yönündeydi. Millete hizmeti pek görülmedi. 2004’te parlamentodan istifa etti. Pakistan’ın 1971’de doğu topraklarını kaybedip Bangladeş’in kurulması sonrasındaki en zor zamanlarında Pakistan siyaset sahnesinde kendisinin izi bile görülmedi.63 yaşındaki din adamı, ülkeden ayrılıp uluslararası ilişkiler kurmaya gitmişti. Arkasında Minhajul Kuran sekreterliğini bırakmıştı. Siyaset ve dinle olan münasebeti Pakistan’a hizmet etmekten ziyade kendi şan şöhret hırsı için bir araçtı.Mütevazı bir geçmişi olan Kadri, hem içeride hem de dışarıda birçok bağışçı bulmuştu. Büyük bir miting ve Pakistan başkenti İslamabad’da oturma eylemiyle başlattığı siyasi kampanyası herkesi şaşırttı. Arada bir siyasete girip çıkan ve esas derdi uluslararası ortamlarda isim yapmak, bu arada da Kanada vatandaşlığı almak olan bu kişinin siyasi uyanışı komplo teorisyenlerine çok malzeme sağladı. Kızgın ve kararlı konuşuyor, seçim komisyonunda reformlar, mayıstaki seçimlerden önce birkaç aylığına yine seçimle gelmiş olan hükümetin ise istifasını istiyordu. Ültimatomları ve hükümete verdiği tarihler milli şakalara dönüştüler. Kendisi ise yargıyı ve kriketi bırakıp siyasetçi olmuş İmran Han’ı hoş tuttu ve onun tarafını tutmalarını sağladı.Buz tutmuş İslamabad’da bir kalabalıkla beraber 4 gün boyunca oturma eylemi yapan Kadri, bu eylemi kendi lüks döşenmiş kapsülünden yönetti. 23 Aralık’tan beri istediklerinin çok daha azına razı olarak bu eylemi bitirdi. Kanada vatandaşı olan Kadri, sistemin temizlenmesini, ordu ve yargıya danışılmasını, meclislerin ve Pakistan Seçim Komisyonu’nun dağıtılmasını istemişti. Meclislerin dağıtılması için belirsiz bir tarih ve ona da danışılacağına dair bir söz alarak geri döndü.Pakistan’da her şey anayasaya ve takvime göre işledi. Kadri’nin ne ülke yönetiminde ne de demokratik sürecin geleceğinde bir etkisi olmadı. Onun dört gün süren şan ve şöhreti bir sene önce yine kış vakti dışarıda yatanların hayatında hiçbir şey değiştirmedi. Bu şeyhülislamın tarzı o kadar demokratikti ki 11 Mayıs seçimlerinde oy verme karşıtı bir kampanya başlattı! Halk, özellikle gençler ve kadınlar, çok büyük oranlarda seçime katıldılar.Siyaset sahnesine geri geldiğinden beri Kadri’nin Kanada vatandaşlığı dolayısı
Zaman
Yorum
29.01.2014
Pakistan’ınTahir-ulKadri’siningerçekhikayesiPakistan’ın Tahir-ul Kadri’sinin gerçek hikayesi
A. Turan Alkan - Simitçi
Zaman
19.01.2014
02:16
Üç saat için bu karda soğukta koca yolu tepmek yerine bekleme salonunun bir köşesine tüneyiverse ne olurdu; pekâlâ olurdu lâkin istasyon müdürünün kesin tâlimâtı var: -Yolcu olsa neyse; ipini kıran burada sabahlayamaz; söyleyin ona, tren olmadığı vakitler dolaşıp durmasın buralarda... Otel midir burası, han mıdır, dışarıda beklesinler... “Kesin talimât”ı Halil İbrahim’e tebliğ eden hareket memuru, “Adam haklı biraz” dercesine baktı: “Doğru değil İbrahim, genci var yaşlısı var, genç kızı var; anladın!” Anladı elbet. Dâvâ Gülendam. Gülendam, müdürün en büyük kızı, lise ikiye gidiyor. Halil İbrahim ne zaman onu görse içinde katmer katmer kızıl bir karanfil açıyor, türüm türüm tütüyor. Ne uykuda ne uyanık. Ekspres te’hirli değilse 3.30 gibi buralarda olur. Yaşlı teyzesinin ılık eli saçlarında: “İbrahim, İbrahim... haydi oğlum; tren ha geldi ha gelecek!” Uyumuyor ki zaten. Ökçesi delik yün çorabını giyerken teyzesi, “Kapının arkasına iki dal sandık tahtası bıraktım. Ortalık ayaz, üşüme oralarda.” diye tembihleyip gece namazı için abdeste gidiyor. “Şöyle trencilerin giydiği cinsten kalın, içi kürklü bir meşin gocuğum olsa vız gelirdi bu ayazlar bana” diye iç geçiriyor genç adam. İki gömleğini üstüste giyip eski ceketini, kasketini çekiyor başına. Ay parlak. Bayatlayıp sertleşmesin diye üstüne kalınca bir bez örttüğü simit tablasını kucaklıyor. Tam kapıdan çıkarken yine teyzesinin sesi: -Kapının arkasında oğlum tahtalar; götür de ısın, unutma... İki sokak geçip köşeyi dönünce istasyonun uzak ışıkları lacivert gecede beliriveriyor, “Köpekler musallat olmasa bari” diye temenni ediyor içinden, sonra hemen “Köpeğe razıyım, kurtlar düze indiyse fenâ” diye endişeleniyor. Geçen sene bu vakitler ekspres dönüşü kurtlar düze inmişti de sabaha kadar istasyonda beklememiş miydi? “Geçen seneki soğuk yok neyse bu sene.” Simit tablası ağır değil, yol uzun ama. Kar atıştırmaya başlıyor. Tuhaf; yıldızlar takıp takıştırmışlar gelinlik kız gibi gökyüzünde süzülmekteyken, “Bu kar neyin nesi ola; ayazın öfkesi midir nedir?” Eh, soğuğun hatırı sayılır; böyle havalarda bazen serpiştirdiği olur karın, arkası uzun sürmez. Şehirle istasyon arasında çiğnenmekten ince bir patika haline gelmiş yolda üşümedik yeri kalmadı; hele ayakları. “Gocuk olmalıydı ki!” diyor içinden yine. İstasyonun ışıkları büyüyor, uzaklarda uluma sesleri “Kurt mudur, köpek midir?” Kimseler yok. Neyse ki istasyonun önündeki lamba yanıyor. Bekleme salonunun önünden geçip içeriyi kolaçan ediyor. Binecek yolcu yok. Hani mevsim yaz olsa neyse; yine de üçbuçuk ekspresine birkaç yolcu çıkardı ama... Gişe açık, içeride Kemal’in karaltısı belli belirsiz. Gece trenleri için gişeyi açınca gişe memuru Kemal zaman boş geçmesin diye evrâd okuyor, tesbih çekiyor. İbrahim’in duyduğu doğruysa “bağlı” imiş. Düzgün adam. Simit tablasının ayaklarını açıp yerleştirdi Halil İbrahim. Örtüyü kaldırıp simitleri yokluyor. 18 tane simidi var; fırından çıkalı şöyle böyle bir gün olacak. “Bayat değil pek ama gece yolcusu için idare eder” diyor içinden. Tehiri sormak da yasak değil ya; kapıyı açıp Kemal’e “Durum nasıl” der gibi işmar ediyor. Kemal parmağının yarısını gösteriyor, “Yarım saat”. Bu havada... dışarıda... Kemal, çağırmasına çağıracak içeri İbrahim’i ama müdürün ters tarafına rastlamaktan çekiniyor. Aslında aksi bir adam değil, kötü bir memur hiç değil velâkin İbrahim’e taktı bir kere. Bir defasında Gülendam’ı lojmanın penceresinden İbrahim’e bakarken mi görmüş ne... Yarım saat nasıl geçer? Ayakkabının dışarıdan sağlam göründüğüne bakmayın siz öyle; altı mukavvadan beter. Ayakları buz kesmeye başladı. Yerinde zıplayıp ısınmaya çalışıyor. Faydasız! Koltuğunun altına sıkıştırdığı sandık tahtalarını yere bırakıyor. Gaz tenekesini ağaçların altına sakladığı yerden alıp getiriyor. Zaten kâğıt gibi incecik tahta parçalarını eliyle çıtır çıtır kırıp çatıyor tenekenin içine. En incesini çıra gibi tuturuk seçip muhtar çakmağıyla tutuşturuyor. Sonra itina ile tahtaların arasına yerleştirip ateşin nazlanmasını seyrediyor. Sen bilemedin on dakika dayanmaz bu tahta Halil İbrahim, bari talih yüzüne gülse de ekspres vaktinde geliverse. Beş dakika bile durmaz zaten, alelacele pılısını pırtısını toplayıp oflaya çuflaya çeker gider. Ateş büyüyor, ohh sıcacık, önce ellerini ısıtıyor, ardından ayakkabılarını teker teker çıkarıp tek ayak üstüne durarak onları ateşe tutuyor. İşe yarıyor ama yere basar basmaz kayboluveriyor sıcaklık. Ah, niçin gelmiyor bu tren; hani bir güzellik yapıp vaktinde geliverse; yolcular Halil İbrahim’in sim
Zaman
Köşe Yazıları
19.01.2014
ATuranAlkan-SimitçiA Turan Alkan - Simitçi
Göz hastalığı, göz rengini değiştiriyor
Zaman
02.01.2014
11:12
Dünyagöz Adana Hastanesi Opr. Dr. Yetkin Özgan, fuchs hastalığını irisin yıllar içerisinde renk farklılığı göstererek, kahverengi gözlerin yeşile, yeşil gözlerin maviye dönmesi olduğunu söyledi.Özgan yaptığı açıklamada, göz renklerinin farklılığı olarak tarif edilen fuchs hastalığı, katarakt ve göz tansiyonuna (Glokom) neden olabildiğini belirterek, Kişinin gözünün bir tarafının açık diğer tarafının koyu olması doğumsal bir hastalığa işaret ediyor. Fuchs hastalığı denilen bu özel sendromda açık olan göz, doktorlar tarafından doğuştan rahatsız olan göz olarak tarif ediliyor dedi.Özgan, göz renginin değişmesinin katarakt ve glokomun habercisi olduğuna dikkat çekerek şunları kaydetti:Fuchs hastaları, üveit denilen göz içi iltihabı, göz tansiyonu ve katarakt riski taşıyor. Bir gözü koyu diğer gözü açık olan kişilerin hiçbir yakınmaları olmasa bile mutlaka doktor tarafından takip edilmeleri gerekiyor. Fuchs hastalığının belirtileri hafif ağrı, gözde sulanma ve kızarıklık olabililir. Uzun yıllar hiç belirtisi olmadan da kişi fuchs hastası olabilir. Bu hastalığın sebebi tam olarak bilinmiyor ancak kedi-köpek parazitleri, virüslerin veya öküler travmanın bu hastalığa neden olabilir. Hastalık gözde ağır hasara neden olmayabilir.Özgan, fuchs hastalığının en sık görülen komplikasyonunun katarakt olduğunu kaydederek, glokomun daha az görüldüğünü, görme kayıplarının da bu komplikasyonların şiddetine göre değiştiğini anlattı. Fuchs hastalığının tedavisinde kortizonlu damlalara başvurduklarını dile getiren Opr. Dr. Yetkin Özgan, Bu damlalar kontrolsüz kullanılırsa glokom katarakta yol açar. Bu nedenle hastalığın tedavisi yan etkileri düşünüldüğünde çoğu zaman tedavi önerilmez. Ancak şiddetli enflamasyonun olduğu alevlenmelerde dikkatlice kortizonlu damlalar kullanılır dedi.(İHA)
Zaman
Sağlık
02.01.2014
GözhastalığıgözrenginideğiştiriyorGöz hastalığı göz rengini değiştiriyor
Ömer Erdem - Yatakta yaşamak…
Zaman
21.12.2013
01:54
Arsız bir klakson sesi patlıyor birden sokakta. Sabahın bu bakir alacasında belki bir kedi belki de şaşkın bir köpek için oklanıyor bu klakson ama hedefinin dışında bambaşka kulaklara doluyor, köşelerden sekiyor.Fakat kimin elinin marifeti bu arsızlık, bu abanış kimse bilemeyecek. Araba hızının o sürtünen yankısı kaybolmaya yüz tutmuşken aniden uyandırıyor onu bir anlık uykusundan. Buna uyku demek de zor. Hatta imkânsız. Herkesin yatağa, uyumak, günü silmek için girdiği gece vaktinde, o güne, uyanmaya doğuyor sanki. İlaçların tesiriyle gün içinde birkaç kez teslim alıyor uyku. Ve zaten hep yatakta. Kaç yıl oldu? Daha ne kadar sürecek? Bilse?Şu klakson sesi de olmasa, birden uyanmasa uyuduğunu, yatakta olduğunu da hatırlamayacak aslında. Sağa sola nadiren dönebiliyor. En büyük dileği, umut kaynağı pencereye dönmek. Ama ağrılar, rahatsızlığı, uzun süre yüzünü ışığa çevirmesine izin vermiyor. Daha çok sırt üstü yatması gerekiyor. Allah’tan kendisi için özel hazırlanan yatak istediği gibi kaldırılabiliyor, vücudunu zorlamadan istenilen şekle dönüştürülebiliyor. Böyle zamanlarda boynu gözleriyle birleşiyor, bazen bir el bazen de ayakları gibi onu uzaklara götürüyor. Gerçi onu da gençliğindeki gibi dilediğince çeviremiyor ama gözlerinin ve yüz kaslarının yardımıyla amacına ulaşıyor. Ahh, bu sürücü diyor kelimesizce. Şu serçe uykusundan devirmeseler olmaz mıydı beni? Düş mü görüyordum, ışığı mı özlemiştim? Sonra, telaşlı bir serçe sesi duyuyor. Zor da olsa dönüp bakıyor. Gagasını göz gibi kullanıyor, öterken seker gibi yapıyor. Gülümsüyor. Gülümsediğini hissediyor ve serçenin boynunu ustalıkla çevirmesine bir kere daha hayran oluyor. İnsan değil de kuş mu olsaydım, diyor.Onu, yatakta yatanı bilmiyor, tanımıyordum. Gerçekten bir klakson sesi duydu mu, bu da önemli mi? İşte, perdenin bir anlık aralığında istemeden görüverdim onu. O an, birkaç kez gördüğüm ambulans arabası hatırıma geliverdi. Onun için miydi? Kriz dönemlerinde ambulans çare mi oluyordu ona. Ben ki ambulanslara dayanamam. Yürüyen, ne yürümesi hızla koşan mini bir ölüm hastanesi canlanır gözümde. Hiçbir şeyi olmak istemem o aracın. İzleyeni bile. O karanlık mağaralardan çıkmışçasına etrafı tarayan çiğ ve vahşi ışıklar o müziği yırtıp gelen siren uğultusu. Fakat hayat işte… Şimdi saat kaç?Ağırdan ve gizli bir su sızıntısı gibi teslim alıyor onun bu hali. Büyük sayılabilecek bir salonun en geniş duvarına yaslanmış yatağı. O kısa bakışta bu dikkatimi çekti. Neden böyle yapılmış? Kim bilir? Kimse bilemez! Bilse bile bir gereği var demek ki! İşte o, pek de yaşlı olmayan, hatta orta yaşın tükenmemiş umutlarını taşıyan yüzü ve gümüş kırması ağarmış saçlarıyla mutsuz değil, henüz yapraklarını dökmemiş bir söğüt dalı gibi tutunuyor bakışlarıyla. Bu kadar zamanda nasıl emin olabiliyorum bu bakıştan? Yoksa onu, oraya, o odaya yerleştiren, ambulansı sokağa bir film setine çağırır gibi çağıran ben miyim? Kalkıyorum, ilkin sokağa sonra da onun penceresine bakıyorum. Hayır hayır, daha örtük perdeleri, belli ki uyuyor…İlk gördüğümde yatağı dikkatimi çekmiştiİtiraf edeyim ilk bakışlar hep belirleyicidir ve sonraki yönelimlere kuluçka olur. Onu ilk gördüğümde yatağı dikkatimi çekmiş hatta hayret etmiştim. Bir ahşap bebek yatağının büyütülmüş haline benziyordu. Her yanı ahşap çitlerle çevrilmişti ve bu haliyle özel hazırlanmış bir bahçe duygusu veriyordu. Her şey çocuğun özgürce hareket etmesi için düşünülmüş fakat belli ki düşmesinin de önlemleri alınmıştı. Onun yatağı da öyleydi. Bir farkla, o bir bebek gibi içine değil de tahtına, üstüne uzanmıştı yatağın. Yine de bu görünüş yatağı mobilya olmaktan çıkarıyor, bu ıstırap otağında onu yüceltmeye çalışıyordu.Birazdan hemen aynı saatlerde yine simitçi geçecek, Ahmet Rasim’in yazılarından fırlamışçasına, bu beş harflik kelimeyi uzatabileceği denli uzatacak, neredeyse Türkçenin en uzun kelimesi yapacaktı. Sesin ilkin tavana çarpan yankısı aşama aşama pencereden perdelere yapışacak, sonra da kim bilir hangi saksının körpe sardunyalarını gagalayan kumruların kuyruğuna dolanacaktı. O, bu sesi seviyor ancak yaklaşık bir aydır gece on sularında daha davudi ve hatta daha teatral dağılan bozacının sesinden ürküyor, hatta korkuyordu. O da simitçi gibi bu kez dört harflik kelimeyi uzatarak sesliyor, sokağı tarayarak geçiyor ama sesinin içinde birçok yaşlı ağaç kabuğu gibi kırılamayan hisler taşıyordu. Biraz da maveradan, çok kaynamış kazanların fokurtusundan izler taşıyordu.O yöne bakmamaya çalışıyorumOnu tanımıyordum. Komşu sayılır mıydı? Hayır hayır, şimdilerde aynı apartmanlarda yaşayanlar bile komşu sayılmıyor. Gitsem, kapıyı çalsam ne diyecekti? Belki konuşamıyordu. Boynu, gözlerini, ellerini, ayaklarını değil, dilini de devralmıştı belki. Ya deseydi, benim yerime kışa inat geniş ve doygun yapraklarını dökmemiş bir dut ağacı bulun ve dibine o
Zaman
Köşe Yazıları
21.12.2013
ÖmerErdem-Yataktayaşamak…Ömer Erdem - Yatakta yaşamak…
"Sultansazlığı'nda bilim adamları için altyapı oluşturulmalı"
Zaman
16.12.2013
18:43
Kayseri Valisi Orhan Düzgün, Sultansazlığı Milli Parkı’na ilişkin, “Barındırdığı 301 kuş türü ve 38’i endemik 430 bitki türü ile turistlerin en önemli uğrak yerlerinden biri olmaya aday. Bunun için yerli ve yabancı ziyaretçiler ile bilim adamları için gerekli altyapıların oluşturulması gerekiyor.” dedi. Vali Düzgün, Sultansazlığı Milli Parkı Çevre Belediyeler Birliği tarafından Sultansazlığı’nın tanıtımına katkı sağlayanlara plaket verilmesi amacıyla düzenlenen törene katıldı. Sultansazlığı Milli Parkı alanına gelişinde, saz keserek geçimini sağlayan yöre halkının çocuklarından Ayşe Curlu ve Derya Yalınkaya’nın hazırladığı Saz buketi ile karşılanan Vali Düzgün, beraberindeki kaymakamlar ve belediye başkanları ile birlikte sazlık işleme tesislerinin bulunduğu alanı gezerek yetkililerden bilgi aldı. Sultansazlığı’nın önemli simgeleri arasında yer alan kamışlardan yapılan ve görselliği ile de ilgi uyandıran kuş yuvası, hazır şemsiye, çatı ve köpek kulübesi gibi yapıları inceleyen Vali Düzgün, yurtdışına ihraç edilen kamışlardan yapılan eserlerin yer aldığı fotoğraf sergisini de beğeniyle izledi. İncelemelerinin ardından düzenlenen törene katılan Vali Düzgün, burada yaptığı konuşmada, Sultansazlığı Milli Parkı’nın Kayseri’nin çok önemli turizm değerleri arasında yer aldığını belirterek, “Barındırdığı 301 kuş türü ve 38’i endemik 430 bitki türü ile turistlerin en önemli uğrak yerlerinden biri olmaya aday.” dedi. Kapadokya ile Erciyes arasındaki coğrafyada bulunan Sultansazlığı’nın flamingodan dik kuyruk ördeklere varıncaya kadar kuş türlerinin Avrupa ile Afrika arasındaki göç yolları üzerinde bulunması nedeniyle özel bir önemi bulunduğunu ifade eden Vali Düzgün, ulusal ve uluslararası tanıtımlarla çok daha tanınabilir hale getirilmesi sonucu bölgenin bir cazibe merkezi haline gelebileceğini dile getirdi. Bugüne kadar Milli Parklar, İl Özel İdaresi ve Sultansazlığı Çevre Belediyeler Birliği başta olmak üzere ilgili kurumların Sultansazlığı’nda yaptığı çalışmaların takdire değer olduğunu kaydeden Vali Düzgün, şöyle devam etti: “Doğa ve kültür turizmi açısından gerçekten çok güzel şeyler vaat eden bölgemizde Sultansazlığı’nın da tanıtılarak buranın yerli ve yabancı ziyaretçilere ve meraklılarına açılması konusunda bugüne kadar bazı çalışmalar yapılmış. Özellikle altyapı çalışmaları bakımından, katı atıkların temizlenmesi, atık su arıtma tesislerinin kurulması gibi önemli çalışmalar yürütülmüş. Yaklaşık 3 ay kadar önce Ovaçiftlik tarafından yapılan yürüyüş parkuru ile Sultansazlığı Kuş Cenneti’nin gölüne girmiş ve yerinde gözlemleme yapmıştık. Kuş türlerinin izlenebileceği kuş gözlemevlerinin yapılması, 1600 metrelik yürüyüş parkurunun oluşturulması önemli çalışmalar. Yerli ve yabancı ziyaretçiler ile bilim adamları için gerekli altyapıların oluşturulması gerekiyor. Ovaçiftlik bölgesinde oluşturulan tanıtma merkezimiz, Sindelhöyük kasabasında oluşturulan karşılama ve tanıtma merkezimiz bu konuda önemli bir eksikliği gideriyor. Soysallı bölgemizde yapılacak olan günübirlik alan ve sosyal tesislerle buraya gelecek misafirler için bir kır lokantası ve onun yanında çocuk bahçesinden yürüyüş patikalarına varıncaya kadar pek çok düzenleme yapılacak. Bunun ihalesi ay sonunda gerçekleştiriliyor. Ayrıca buradaki kuş türlerinden bazılarının sergileneceği ‘Kuş Müzesi’ de inşallah bahar aylarında açılacak.” Vali Düzgün, Osmanlı sultanlarının uzun sefere çıktıklarında uğrak yeri olarak kullandıkları Sultansazlığı’ndaki kamışların ekonomiye kazandırılmasını da önemsediğini vurgulayarak, bu sayede yöre insanının önemli bir gelir kapısına kavuştuğu gibi ülkenin ihracat yoluyla döviz kazanmasının önemine işaret etti. Develi Kaymakamı Enver Ünlü de 2006 yılında Milli Park statüsüne kavuşan Sultansazlığı’nın 14 bin 500’ü tampon bölge olmak üzere 39 bin hektarlık bir alana sahip olduğunu, step ekoloji sistemi içerisinde hem tatlı hem de tuzlu ekosisteme sahip olması nedeniyle benzerlerinden farkı bulunduğunu anlattı. Kaymakam Ünlü, önemli doğa turizmi değerlerinden Sultansazlığı içerisindeki sazlıkların değerlendirilmesi sonucu yöre halkının yıllık 1 milyon TL gelir sağladığını bildirdi. Develi Belediye Başkanı ve Sultansazlığı Milli Parkı Çevre Belediyeler Birliği Başkanı Recep Özkan ise Sultansazlığı Milli Parkı’nı çevreleyen 9 ilçe ve belde belediye başkanı ile birlikte 2006 yılından beri birlik çatısı altında hizmet verdiklerini, el birliği ile Sultansazlığı’nı korumak ve yaşatmak için mücadele ettiklerini ifade etti. Konuşmaların ardından Başkan Recep Özkan tarafından, Sultansazlığı’nın korunması, tanıtılması ve altyapı çalışmalarına verdiği destekten dolayı Vali Orhan Düzgün’e plaket takdim edildi. Daha sonra Vali Düzgün tarafından, 30 Mart seçimlerinden sonra kapanacak Sultansazlığı Çevre Belediyeler Birliği üyesi olan Develi, Yeşilhisar, Yahyalı, Tomarza ilçe belediyeleri ile Sinde
Zaman
Son Dakika
16.12.2013
SultansazlığındabilimadamlarıiçinaltyapıoluşturulmalıSultansazlığında bilim adamları için altyapı oluşturulmalı
Köpek, aslan yavrusu ve maymunun arasından su sızmıyor
Zaman
10.12.2013
13:08
Kayseri Büyükşehir Belediyesinin Kayseriye kazandırdığı Harikalar Diyarı Hayvanat Bahçesinde bugünlerde muhteşem dörtlü konuşuluyor. İki köpek, bir aslan yavrusu ve bir maymun arasında görenleri hayrete düşüren bir arkadaşlık yaşanıyor. Hilal, dişi bir aslan yavrusu. Hayvanat Bahçesinde dünyaya geldi ve 4,5 aylık. Ares, vervet türü bir maymun. Örümcek maymun da deniyor. Çok yaramaz ve 1,5 yaşında. Herkül, bir sokak köpeğinin yavrusu. Çok hasta bir şekilde Hayvanat Bahçesi içerisindeki Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezine getirildi. 15-20 gün tedaviden sonra hayata döndü. Şu an 5 aylık. Duman, o da sokakta bulunan bir köpek. Bulunduğunda yaralıydı, uzun bir tedavi sonucu iyileşti. Dört hayvanın en büyüğü şu an 5 yaşında; dörtlü arasında sorun yaşanmasını engelliyor. Hayvanların birbirleriyle iletişimine yardımcı oluyor ve olay çıkma ihtimalinde araya giriyor. Birbirlerinden nadiren ayrılan dört hayvan arasında inanılmaz bir arkadaşlık yaşanıyor. AYNI KAPTAN YEMEK YİYORLARMuhteşem Dörtlünün en sevdikleri yiyecek süt. Aynı kaptan birlikte yemek yiyorlar ve birbirlerine asla müdahale etmiyorlar. Bu grubun en yaramazı Ares. Çok hareketli olan ve oyunu çok seven Aresin zaman zaman Hilali kızdırdığı ve Hilalin de aslan yavrusu olduğunu kükreyişi ile gösterdiği anlar oluyor. Ama bu durumlarda Duman ve Herkül araya girerek işi tatlıya bağlıyor. CİHAN
Zaman
Son Dakika
10.12.2013
KöpekaslanyavrusuvemaymununarasındansusızmıyorKöpek aslan yavrusu ve maymunun arasından su sızmıyor
Bakü'de Uluslararası Köpek Festivali renkli görüntülerle başladı
Zaman
19.10.2013
14:19
Azerbaycan’ın başkenti Baküde düzenlenen ‘Uluslararası Köpek Festivali’ renkli görüntülerle başladı. Biri birinden farklı çok sayıda köpek cinsi, festival kapsamında düzenlenen güzellik yarışmasında dereceye girmeye çalışıyor. Köpek sahiplerinin yarışma öncesi köpeklerini jöle ve sprey kullanarak taramaları, tüylerine fön çektirmeleri, kurdele takmaları ilginç görüntüler oluşturdu. Sevimli bakışları ile dikkatleri üzerlerine çeken minik köpeklerin yanı sıra keskin dişleri ile korku salan rottweiler cinsi köpekler de yarışmayı izlemeye gelenlerin ilgi odağı oldu. Yarışmayı izlemeye aileleri ile birlikte gelen çocuklar uzun süre kafeslerdeki köpeklerin yanından ayrılmamaları kameralara yansıdı. Basına açıklamalarda bulunan köpek yarıştırıcısı Yelena Aleksandrovna Baküye ilk defa geldiğini daha önce Belarus ,Ukrayna ve Polonyada yapılan köpek festivallerine katıldığını söyledi. Yarışmaya Rusyanın Novasbirski şehrinden katıldığını bildiren Natali Baranova ise yaptığı açıklamada festivalin oldukça seviyeli organize olduğunu, yarışmalara katılan hemen her köpeğin ise dereceye girme konusunda iddialı olduğunu söyledi. Yarışmaya Japon Sibeu cinsi köpeği ile katıldığını bildiren Baranova köpeğinin Amerikadan getirildiğini ve Sibiryanın soğuk iklimine alışık olduğunu söyledi. Azerbaycan Kinoloji Derneği Başkanı ve festivalin organizatörü Zaur Ağabeyli de basına yaptığı açıklamada festivale katılımın Rusya, Kazakistan ve Ukrayna başta olmak üzere en çok Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkelerinden olduğunu bildirdi. Festivale katılım coğrafyasının geniş olduğunu belirten Ağabeyli, Portekizden Sibiryaya Atlas Okyanusundan Büyük Okyanusa kadar olan büyük bir bölgeyi kapsıyor. dedi.Festivalde 48 farklı cinsten 150den fazla köpek yer alıyor. Festival kapsamında her cins köpeğin en iyisi seçiliyor. Son gün ise dereceye giren köpekler arasından seçilen köpeğe yılın en iyi köpeği ödülü veriliyor. CİHAN
Zaman
Son Dakika
19.10.2013
BaküdeUluslararasıKöpekFestivalirenkligörüntülerlebaşladıBaküde Uluslararası Köpek Festivali renkli görüntülerle başladı
Kistli organları köpeklere yedirmeyin
Zaman
13.10.2013
14:42
Kurban Bayramı öncesi köpeklerden insan ya da diğer hayvanlara bulaşan kistik ekinokokkozis hastalığı uyarısı geldi. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Yazar, kurbanlardan çıkacak kistli organların hastalığın yayılmaması için köpeklere yedirilmemesi gerektiğini söyledi. Yazar, tek tedavi yöntemi ameliyat olan bu hastalığın geç fark edilmesi ve kistin vücutta patlaması sonucu ölümle sonuçlanabileceğini ifade etti. Köpekten insanlara ya da diğer hayvanlara bulaşan kistik ekinokokkozis hastalığının en sık rastlandığı ülkelerin başında Türkiye geliyor. Köpek kisti yediğinde bağırsağında parazit oluşuyor. O parazitin yumurtaları da dışkı yoluyla dışarı atılıyor. Bu yumurtaları kasaplık hayvanlar ya da insanlar ağız yoluyla aldığında yumurta ince bağırsak duvarında açılarak bağırsak duvarını delip karaciğere yerleşebiliyor. Yüzde 70’i karaciğerde kist oluşturuyor. Karaciğere yerleşemeyenler de kan yoluyla akciğere ya da sistemik dolaşım yoluyla bütün vücuda yayılabiliyor. Öyle ki yayıldığı organlar arasında beyin, kas, böbrek, dalak ve hatta kemik bulunuyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre yılda ortalama 4 bin kişi bu hastalıktan ameliyat ediliyor. Sıkıntılı olan hastalıktan ölümle sonuçlanan vakalar da var. Kist hastanın vücudunda patlaması halinde ise kişinin anında ölme ihtimali yüksek. Kistler değişik büyüklüklerde olabiliyor. İnsandan bugüne kadar ameliyatla çıkarılan en büyük kist insan başı büyüklüğünde olmuştur. Kistik ekinokokkozis hastalığı, kurban bayramında çok daha önem arz ediyor. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Yazar, insanların köpek dışkısıyla atılan kist yumurtalarını almakla enfekte olduğunu söyledi. Bu parazitten insanların korunması gerektiğini vurgulayan Yazar, kesilen kurbanların kistli organlarının köpeklere yedirilmemesi uyarısında bulundu. Kistin daha çok hayvanın karaciğer ve akciğerinde bulunacağını belirten Yazar, “Kistli organlar kesinlikle köpeklere yedirilmemeli. Bu organları köpeğin önüne ya da çöpe atmak kendi kendimizi riske atmak anlamına geliyor. Söz konusu hastalıklı organ kesinlikle imha edilmeli. İmha şekli de organın yüksek dereceli fırında yakılması ya da hayvanların ulaşamayacağı derinlikte toprağa gömme şeklinde olmalı.” diye konuştu. Bir köpek enfekte olduğunda kist yumurtasını o civardaki herkesi bulaştırabileceğini anlatan Yazar, “Köpekleri korursak dolayısıyla biz kendimizi korumuş oluruz.” dedi. Hastalığın en büyük dezavantajının ise belirti vermeden uzun süre vücutta bulunması olduğunu belirten Yazar, “Rast gele görülebilir, radyolojik tetkiklerde ortaya çıkabilir ya da ağrılı belirtilerle kendisini gösterebilir. Kistin yerleştiği organa göre farklı belirtiler verir.” şeklinde konuştu. Kistin köpeğin tüyünden bulaştığı yönünde yanlış bir inanış olduğunu da dile getiren Yazar, “Kist yumurtaları tüye bulaştıysa ve bu ağız yoluyla alındıysa bulaşır.” dedi. Hastalığın kesin tedavisinin cerrahi yöntem olduğunu belirten Yazar, ilaç tedavileri uygulansa da kesin sonuç alınamadığını kaydetti. Parazitoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Yazar, kesilen hayvanların etinde bulunan kistten insanlara bulaşma ihtimalinin olmadığını söyledi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
13.10.2013
KistliorganlarıköpeklereyedirmeyinKistli organları köpeklere yedirmeyin
Abi senin başka işin yok mu?
Zaman
29.09.2013
02:38
Berlinden Parise hangi ulaşım aracını kullanırdınız? Uçak? Araba? Tren? Ya da bisiklet?! Avrupada bisikletle uzun seyahatler tatil kültürünün bir parçası olduğu için beni gören bir Avrupalı Aaa bir Türk bisikletle Parise gidiyor.” derken karşılaştığım Türkler ise “Abi senin başka işin yok mu? Korkmuyor musun? Bu ne cesaret!” sözleriyle şaşkınlıklarını dile getirseler de “Helal olsun. Keşke ben de yapabilsem.” demeleri insanı mutlu ediyor.İsmail Çevik, yaz tatillerinde bisikleti ile Avrupa turuna çıkan bir gazeteci. Bu seneki rotası Berlin, Amsterdam, Brüksel ve Paris’ti. 15 gün süren macerada turunu 7 kilo vererek tamamladı. Türlü türlü insan ve sorunla karşılaşan Çevik, ‘iyilik insanın özünde var’ dedirtecek olaylara da şahit oldu. Cüzdanını kaybettiğini anlayınca kendisine yine gurbetçiler sahip çıktı. Sırtında çadır, elinde harita 1.400 km’nin hikâyesi...Berlinden Parise, aceleniz varsa uçakla bir saatte, yok “arada bir mola vererek gideyim” derseniz araçla on saatte, “ben en iyisi tren yolculuğu yapayım” derseniz 13 saatte ulaşabilirsiniz. Ama benim gibi “Vaktim var. Sağlıklı ve çevre dostu bir seyahat olsun. Şöyle bir etrafı göreyim. Avrupanın şehirleri, kasabaları, köyleri nasıldır? Doğası, kültürü bizim oralara benziyor mu? İnsanları yardım sever mi? İnsanlarla konuşmak, tanışmak için GPS yerine harita kullanarak yolumu kaybettiğimde hangi Alman, Fransız, Belçikalı veya Hollandalı durup dakikalarca yol tarifi yapacak?” diyorsanız... Hangi yöne gideceğinizi sormak için dakikalarca birisinin geçmesini bekleyebilecekseniz, yağmurda, rüzgârda, güneşte pedallamayı, geceleri yorulduğunuz yerde çadırda kalmayı göze alıyorsanız... Berlinden bisikletle Parise uzanacaksınız.Öyle “hadi bisiklete atladım yola çıktım” demek kolay değil. Kondisyonun yanında haftalar öncesinden planlar yapılıp, nerelerin görüleceği belirlenip, günde ortalama kaç kilometre gidileceğinin programlanması gerekiyor. Bisiklet için yedek malzemelerden, ilk yardım kutusu ve tırnak makasına kadar birçok ayrıntıyı tedarik etmek şart.DOĞU ALMANYADA GÖZLERİM NAZİ ARADIAlmanya etabının ilk günlerinde Doğu Almanya eyaletleri Brandenburg ve Sachsen-Anhaltta pedalladım. Boş köyler, eski ve bakımsız binalar, insana “Almanyada mıyım?” dedirtirken, medyada yer alan dazlak yürüyüşlerinin çoğu buralarda yapıldığı için gözlerim aşırı sağcı Nazi aradı. Doğu Almanyayı görmeden, Almanya analizi yapmak eksik olacaktır. Dazlağa rastlamadım ama yardım etmeye çalışan, yol gösterme gayretinde olan insanlarla karşılaştım. Doğu Almanyada hâlâ işsizlik yüksek ve eğitim seviyesi oldukça düşük.ÇOCUKLUĞUMUN KAHRAMANLARI “BREMEN MIZIKACILARI”NI ZİYARETBremen Mızıkacılarını duymayan neredeyse yoktur. Grimm Kardeşlerin kaleme aldığı, yaşlandıkları ve işe yaramadıkları düşüncesiyle sahiplerinin kötü davranışları nedeniyle yerlerini terk eden kedi, köpek, horoz ve eşeğin hikâyesi. Heykelleri Bremen şehir merkezinde hikâyede geçen binanın önünde ziyaretçilerini ağırlıyor. Belediye binası ve kilise birçok şehirde olduğu gibi mimarî olarak orijinalliğini koruyor. İkinci Dünya Savaşından sonra Almanyanın işgal anlaşması da Bremende imzalanmış.ALMANYANIN KARADENİZİ “OSTFRİESEN”Bremenden sonra Almanyanın “Karadeniz”i Ostfriesene uzanıyorum. Kuzey Denizine kıyısı olan Ostfriesen bölgesi, yeşilliği, tabiatı, kuş gözetleme alanları ve halkının üzerine üretildiği fıkralarla tam bir Karadeniz. İnsanlar geçimlerini tarım ve hayvancılık ile sağlıyor. Köylüler diğer yerlere göre daha insancıl. İşte Ostfriesenliler hakkında üretilen fıkralardan bir örnek: Gemisi delinen ve su alan Ostfriesenli ne yapar? Gemiye bir delik daha açar ki su diğer taraftan boşalsın...Ostfriesen bölgesinde yaşlısı, çocuğu yolda gördükleri herkesi ‘Moin diyerek selamlıyor. Bisikletle yol bulmam konusunda birçok defa kimseye bir şey sormadan “Yardımcı olabilir miyiz?” diye sordular. Geceyi Emden Eyüp Sultan Camiinde geçirdim. Emdende 500 kadar Türk yaşıyor. Fakat diğer Arap ülkelerinden gelenlerle birlikte biraz Müslüman var. Güzel bir cami yaptırmış işadamının birisi. Emdende Türklerin çoğu gemi yapım şirketlerine işçi tedarik ediyor. Kiralık personel şirketi olan Türkler var.BİSİKLET ÜLKESİ HOLLANDAHollanda etabında Groningen, Lylstedt, Amsterdam, Avrupa Adalet Divanının bulunduğu Lahey, Rotterdam ve Middelburgda pedalladım. Hollanda, tam bir bisiklet ülkesi. Çinden sonra dünyada bisiklet kullanımının en yaygın olduğu ikinci ülke. Hem yolları hem tabelalarıyla bisikletliler için kurulmuş bir ülke. İlkokulda çocuklara bisiklet kullanımı ve kuralları ders olarak okutuluyor. Rotterdamdan Middelburga giderken Kuzey Denizi kıyısında
Zaman
En Çok Okunan
29.09.2013
Abiseninbaşkaişinyokmu?Abi senin başka işin yok mu?
Abi senin başka işin yok mu?
Zaman
29.09.2013
01:54
Berlinden Parise hangi ulaşım aracını kullanırdınız? Uçak? Araba? Tren? Ya da bisiklet?! Avrupada bisikletle uzun seyahatler tatil kültürünün bir parçası olduğu için beni gören bir Avrupalı Aaa bir Türk bisikletle Parise gidiyor.” derken karşılaştığım Türkler ise “Abi senin başka işin yok mu? Korkmuyor musun? Bu ne cesaret!” sözleriyle şaşkınlıklarını dile getirseler de “Helal olsun. Keşke ben de yapabilsem.” demeleri insanı mutlu ediyor.İsmail Çevik, yaz tatillerinde bisikleti ile Avrupa turuna çıkan bir gazeteci. Bu seneki rotası Berlin, Amsterdam, Brüksel ve Paris’ti. 15 gün süren macerada turunu 7 kilo vererek tamamladı. Türlü türlü insan ve sorunla karşılaşan Çevik, ‘iyilik insanın özünde var’ dedirtecek olaylara da şahit oldu. Cüzdanını kaybettiğini anlayınca kendisine yine gurbetçiler sahip çıktı. Sırtında çadır, elinde harita 1.400 km’nin hikâyesi...Berlinden Parise, aceleniz varsa uçakla bir saatte, yok “arada bir mola vererek gideyim” derseniz araçla on saatte, “ben en iyisi tren yolculuğu yapayım” derseniz 13 saatte ulaşabilirsiniz. Ama benim gibi “Vaktim var. Sağlıklı ve çevre dostu bir seyahat olsun. Şöyle bir etrafı göreyim. Avrupanın şehirleri, kasabaları, köyleri nasıldır? Doğası, kültürü bizim oralara benziyor mu? İnsanları yardım sever mi? İnsanlarla konuşmak, tanışmak için GPS yerine harita kullanarak yolumu kaybettiğimde hangi Alman, Fransız, Belçikalı veya Hollandalı durup dakikalarca yol tarifi yapacak?” diyorsanız... Hangi yöne gideceğinizi sormak için dakikalarca birisinin geçmesini bekleyebilecekseniz, yağmurda, rüzgârda, güneşte pedallamayı, geceleri yorulduğunuz yerde çadırda kalmayı göze alıyorsanız... Berlinden bisikletle Parise uzanacaksınız.Öyle “hadi bisiklete atladım yola çıktım” demek kolay değil. Kondisyonun yanında haftalar öncesinden planlar yapılıp, nerelerin görüleceği belirlenip, günde ortalama kaç kilometre gidileceğinin programlanması gerekiyor. Bisiklet için yedek malzemelerden, ilk yardım kutusu ve tırnak makasına kadar birçok ayrıntıyı tedarik etmek şart.DOĞU ALMANYADA GÖZLERİM NAZİ ARADIAlmanya etabının ilk günlerinde Doğu Almanya eyaletleri Brandenburg ve Sachsen-Anhaltta pedalladım. Boş köyler, eski ve bakımsız binalar, insana “Almanyada mıyım?” dedirtirken, medyada yer alan dazlak yürüyüşlerinin çoğu buralarda yapıldığı için gözlerim aşırı sağcı Nazi aradı. Doğu Almanyayı görmeden, Almanya analizi yapmak eksik olacaktır. Dazlağa rastlamadım ama yardım etmeye çalışan, yol gösterme gayretinde olan insanlarla karşılaştım. Doğu Almanyada hâlâ işsizlik yüksek ve eğitim seviyesi oldukça düşük.ÇOCUKLUĞUMUN KAHRAMANLARI “BREMEN MIZIKACILARI”NI ZİYARETBremen Mızıkacılarını duymayan neredeyse yoktur. Grimm Kardeşlerin kaleme aldığı, yaşlandıkları ve işe yaramadıkları düşüncesiyle sahiplerinin kötü davranışları nedeniyle yerlerini terk eden kedi, köpek, horoz ve eşeğin hikâyesi. Heykelleri Bremen şehir merkezinde hikâyede geçen binanın önünde ziyaretçilerini ağırlıyor. Belediye binası ve kilise birçok şehirde olduğu gibi mimarî olarak orijinalliğini koruyor. İkinci Dünya Savaşından sonra Almanyanın işgal anlaşması da Bremende imzalanmış.ALMANYANIN KARADENİZİ “OSTFRİESEN”Bremenden sonra Almanyanın “Karadeniz”i Ostfriesene uzanıyorum. Kuzey Denizine kıyısı olan Ostfriesen bölgesi, yeşilliği, tabiatı, kuş gözetleme alanları ve halkının üzerine üretildiği fıkralarla tam bir Karadeniz. İnsanlar geçimlerini tarım ve hayvancılık ile sağlıyor. Köylüler diğer yerlere göre daha insancıl. İşte Ostfriesenliler hakkında üretilen fıkralardan bir örnek: Gemisi delinen ve su alan Ostfriesenli ne yapar? Gemiye bir delik daha açar ki su diğer taraftan boşalsın...Ostfriesen bölgesinde yaşlısı, çocuğu yolda gördükleri herkesi ‘Moin diyerek selamlıyor. Bisikletle yol bulmam konusunda birçok defa kimseye bir şey sormadan “Yardımcı olabilir miyiz?” diye sordular. Geceyi Emden Eyüp Sultan Camiinde geçirdim. Emdende 500 kadar Türk yaşıyor. Fakat diğer Arap ülkelerinden gelenlerle birlikte biraz Müslüman var. Güzel bir cami yaptırmış işadamının birisi. Emdende Türklerin çoğu gemi yapım şirketlerine işçi tedarik ediyor. Kiralık personel şirketi olan Türkler var.BİSİKLET ÜLKESİ HOLLANDAHollanda etabında Groningen, Lylstedt, Amsterdam, Avrupa Adalet Divanının bulunduğu Lahey, Rotterdam ve Middelburgda pedalladım. Hollanda, tam bir bisiklet ülkesi. Çinden sonra dünyada bisiklet kullanımının en yaygın olduğu ikinci ülke. Hem yolları hem tabelalarıyla bisikletliler için kurulmuş bir ülke. İlkokulda çocuklara bisiklet kullanımı ve kuralları ders olarak okutuluyor. Rotterdamdan Middelburga giderken Kuzey Denizi kıyısında
Zaman
Ana Sayfa
29.09.2013
Abiseninbaşkaişinyokmu?Abi senin başka işin yok mu?
Gökkuşağı...
Zaman
28.09.2013
01:58
İleride, çok uzakta, denizin ufkunda, tozlu kırmızıdan camgöbeği mavisine doğru gelişen, diri, geniş ve okkalı bir gökkuşağı dikiliyor.Çok kısa bir zaman önce, yan yana iki gökkuşağı birden oluşmuştu ve adeta güzellik yarışına girişmişlerdi. Ben de ilk kez görüyordum ikiz olanını. Belki bu denizin ve bulutların birlikte hazırladıkları bir oyundu. Sonra dedim içimden kim bilir aslında yan yana kaç gökkuşağı oluşuyordur da biz şu ışığın mutlak mahkûmu gözlerimizle sadece birisini gördüğümüzde çocuklar gibi seviniyoruz. Işık ve renk ağaçları gibi dizilmiş yüzlerce gökkuşağı görseydik şüphesiz dönüp toprağı işlemez, aklımız sanrı sarhoşluğunun bahçelerinde gününü gün eder, bir gün de Leyla’sından vazgeçmiş Mecnun gibi bir kum tanesi olup yiterdik.Uzak silinmiş, mesafe erimişti sankiİşte bu gökkuşağı, ufkun burnunda, bütün tekin çağrışımlarıyla denizden yakına daha yakına gelmişti sanki. Uzak silinmiş. Mesafe erimişti. İnsan böyledir. Hiçbir zaman onun, sevip hayran olduğunun kendisine uzakta olduğuna inanmaz. Bu yüzden nice genç kız nice sevdalı delikanlı yürek, bir zafer takı kahramanı gibi onun mucizesine dokunmak, onun iklimine yüz sürmek için heyecana kapılır, nefesinin yettiği kadar koşmaya başlar. Diller de aynı koşuya katılmış olmalılar ki alaimisema demiş Araplar ona. Biz hem ebemkuşağı, ebe kuşağı, alkım hem de gökkuşağı demişiz. Tiraje kelimesiyle karşılamışlar Farisiler onu. İngilizler rainbow adını takmışlar. Çinliler, Almanlar, Hintliler, Finliler her biri farklı kelimelerle karşılamışlar bu çapkını. Evrende güneş gibi ortak ama çok farklı kelimelerle karşılanması onun nasıl bir şenlik nasıl bir tabiat çiçeklenişi diye algılandığının da karşılığı olmalı.Fakat her şeyden önce gökkuşağı, yağmurun çocuğudur. Bu sebepten yağmur kuşağı da deriz kendisine. Onun dikilip de bol ödüllü ve çok güzel bir sinema oyuncusu gibi hafiften yana yatıp poz verebilmesi için yağmurun hükmünü icra etmesi gerekir. Yağmur dediğimiz de sağanak yağmurdur. Öyle günlerce süren, gökyüzünü bütün surat asıklığı ile biteviye karaltıya boğan, umutsuzluk brandası gibi göğün başına geçirilen günlerde çıkmaz ortaya o. İlkbahar ve sonbaharın başları cilvelinin saltanat günleridir. Bazen yaz sağanakları içinde de yüzünü gösterip türlü şirinlikler yapar yapmasına fakat onun mevsimi baharlardır. Güneş, bulut, yağmur ve yeryüzü (denizler dahil) bir olup sahnelerler bu tek kişilik ve çok kısa süreli oyunu. Uzun sürerse bir gökkuşağı yavaş yavaş cazibesini yitirir günün maskarası olur. Ona yönelen dikkat, ona atılan adım, ona düşen kalp çarpıntısı, ona çevrilen işaret parmağı, ona seslenen şuna bak şuna ünlemi, her an çekip gideceğini bilmekten de kaynaklanır.O, gökkuşağı, ebemkuşağı, eleğimsağma, hayatın insan omzuna bütün ağırlığı ile çöktüğü zamanlarda tabiatın bir umut ve teselli, bir teneffüs ve merhamet, bir kucaklayış ve sarıp sarmalama duygusu olarak armağanıdır. O armağanın tek bedeli o vakte denk gelmek ve onun hayranı olmaktır. Güneşin batışı, yağmurun yağışı, karın köşelere yığılışı, nehrin şelaleye dönüşüp dökülüşü uzun uzun ve tekrar tekrar yaşanılabilir ama gökkuşağı öyle değil. Onun oluşabilmesi için bir bir zevk ve keyfin yerini bulması, aşka gelmesi ve zamanın onun üstünde çınlaması gerekir. Ve her insan ömründe en az bir kere olsun onunla ödüllendirilir. Ki bir inanışa göre, kişi bir kez olsun gökkuşağını görmeden, neşeli bir çocuk gibi anlaşılmaz seslerle onu işaret etmeden bu dünyadan göçmezmiş. Belki de bu, insana hayatın ve varlığın hakikatinin aslında ne olduğuna dair bir işaretmiş.Öyle ya! Durup dururken nereden gelir bu gökkuşağı! Bu ışık ve elvan direkleri nasıl da böyle dikilir! İşi gücü bırakır, saatlerin hızından anın kesitine nasıl da düşeriz. Bir şey söylüyor, bir şey fısıldıyor olmalı bize. Şu gördüğümüz ufkun aslında hiç de öyle olmadığını, bulutun sadece bulut, güneşin sadece ışık, yağmurun da su damlası değil iç içe, paralel ve sonsuz geçişler, sarmalanışlar, ışıyışlar, şekillenişler, uçuşlar ve bürünüşler olduğunu da söylüyor olmalı. Birkaç dakika önce olmayan, sağanağın ağaç yapraklarında, çatılarda, kuş kanatlarında, deniz taşlarında, insan koşuşturmalarında, buğulanmış fırıncı vitrinlerinde, balkon çiçeklerinde hasılı her yerde başka bir çığlığa dönüştüğü yerde, onun beklenmedik yerde ve birdenbire ortaya çıkıvermesinin bir anlamı olmalı!Bir hayret çığlığıyla gördümBu sabah bu sürprizli sonbahar sağanağı arasında deniz ufkunda karşıma dikilen gökkuşağını ben de bir hayret çığlığıyla gördüm. Bir genç kadın birdenbire döndü ve yanındaki köpeğine onu gösterdi. Köpek onu mu yoksa kayalıklarda yiyecek bekleyen aristokrat kedileri mi anladı emin değilim, fakat yan yana çift iki gökkuşağı sağda birer yumruk köpürmesi gibi denize doğru patlamış çitlembik ağaçlarının püsküren yapraklarının hemen önünde bütün saltanatıyla dikiliyorlardı. Üç beş meraklı ce
Zaman
En Çok Okunan
28.09.2013
GökkuşağıGökkuşağı
Ömer Erdem - Gökkuşağı...
Zaman
28.09.2013
01:57
İleride, çok uzakta, denizin ufkunda, tozlu kırmızıdan camgöbeği mavisine doğru gelişen, diri, geniş ve okkalı bir gökkuşağı dikiliyor.Çok kısa bir zaman önce, yan yana iki gökkuşağı birden oluşmuştu ve adeta güzellik yarışına girişmişlerdi. Ben de ilk kez görüyordum ikiz olanını. Belki bu denizin ve bulutların birlikte hazırladıkları bir oyundu. Sonra dedim içimden kim bilir aslında yan yana kaç gökkuşağı oluşuyordur da biz şu ışığın mutlak mahkûmu gözlerimizle sadece birisini gördüğümüzde çocuklar gibi seviniyoruz. Işık ve renk ağaçları gibi dizilmiş yüzlerce gökkuşağı görseydik şüphesiz dönüp toprağı işlemez, aklımız sanrı sarhoşluğunun bahçelerinde gününü gün eder, bir gün de Leyla’sından vazgeçmiş Mecnun gibi bir kum tanesi olup yiterdik.Uzak silinmiş, mesafe erimişti sankiİşte bu gökkuşağı, ufkun burnunda, bütün tekin çağrışımlarıyla denizden yakına daha yakına gelmişti sanki. Uzak silinmiş. Mesafe erimişti. İnsan böyledir. Hiçbir zaman onun, sevip hayran olduğunun kendisine uzakta olduğuna inanmaz. Bu yüzden nice genç kız nice sevdalı delikanlı yürek, bir zafer takı kahramanı gibi onun mucizesine dokunmak, onun iklimine yüz sürmek için heyecana kapılır, nefesinin yettiği kadar koşmaya başlar. Diller de aynı koşuya katılmış olmalılar ki alaimisema demiş Araplar ona. Biz hem ebemkuşağı, ebe kuşağı, alkım hem de gökkuşağı demişiz. Tiraje kelimesiyle karşılamışlar Farisiler onu. İngilizler rainbow adını takmışlar. Çinliler, Almanlar, Hintliler, Finliler her biri farklı kelimelerle karşılamışlar bu çapkını. Evrende güneş gibi ortak ama çok farklı kelimelerle karşılanması onun nasıl bir şenlik nasıl bir tabiat çiçeklenişi diye algılandığının da karşılığı olmalı.Fakat her şeyden önce gökkuşağı, yağmurun çocuğudur. Bu sebepten yağmur kuşağı da deriz kendisine. Onun dikilip de bol ödüllü ve çok güzel bir sinema oyuncusu gibi hafiften yana yatıp poz verebilmesi için yağmurun hükmünü icra etmesi gerekir. Yağmur dediğimiz de sağanak yağmurdur. Öyle günlerce süren, gökyüzünü bütün surat asıklığı ile biteviye karaltıya boğan, umutsuzluk brandası gibi göğün başına geçirilen günlerde çıkmaz ortaya o. İlkbahar ve sonbaharın başları cilvelinin saltanat günleridir. Bazen yaz sağanakları içinde de yüzünü gösterip türlü şirinlikler yapar yapmasına fakat onun mevsimi baharlardır. Güneş, bulut, yağmur ve yeryüzü (denizler dahil) bir olup sahnelerler bu tek kişilik ve çok kısa süreli oyunu. Uzun sürerse bir gökkuşağı yavaş yavaş cazibesini yitirir günün maskarası olur. Ona yönelen dikkat, ona atılan adım, ona düşen kalp çarpıntısı, ona çevrilen işaret parmağı, ona seslenen şuna bak şuna ünlemi, her an çekip gideceğini bilmekten de kaynaklanır.O, gökkuşağı, ebemkuşağı, eleğimsağma, hayatın insan omzuna bütün ağırlığı ile çöktüğü zamanlarda tabiatın bir umut ve teselli, bir teneffüs ve merhamet, bir kucaklayış ve sarıp sarmalama duygusu olarak armağanıdır. O armağanın tek bedeli o vakte denk gelmek ve onun hayranı olmaktır. Güneşin batışı, yağmurun yağışı, karın köşelere yığılışı, nehrin şelaleye dönüşüp dökülüşü uzun uzun ve tekrar tekrar yaşanılabilir ama gökkuşağı öyle değil. Onun oluşabilmesi için bir bir zevk ve keyfin yerini bulması, aşka gelmesi ve zamanın onun üstünde çınlaması gerekir. Ve her insan ömründe en az bir kere olsun onunla ödüllendirilir. Ki bir inanışa göre, kişi bir kez olsun gökkuşağını görmeden, neşeli bir çocuk gibi anlaşılmaz seslerle onu işaret etmeden bu dünyadan göçmezmiş. Belki de bu, insana hayatın ve varlığın hakikatinin aslında ne olduğuna dair bir işaretmiş.Öyle ya! Durup dururken nereden gelir bu gökkuşağı! Bu ışık ve elvan direkleri nasıl da böyle dikilir! İşi gücü bırakır, saatlerin hızından anın kesitine nasıl da düşeriz. Bir şey söylüyor, bir şey fısıldıyor olmalı bize. Şu gördüğümüz ufkun aslında hiç de öyle olmadığını, bulutun sadece bulut, güneşin sadece ışık, yağmurun da su damlası değil iç içe, paralel ve sonsuz geçişler, sarmalanışlar, ışıyışlar, şekillenişler, uçuşlar ve bürünüşler olduğunu da söylüyor olmalı. Birkaç dakika önce olmayan, sağanağın ağaç yapraklarında, çatılarda, kuş kanatlarında, deniz taşlarında, insan koşuşturmalarında, buğulanmış fırıncı vitrinlerinde, balkon çiçeklerinde hasılı her yerde başka bir çığlığa dönüştüğü yerde, onun beklenmedik yerde ve birdenbire ortaya çıkıvermesinin bir anlamı olmalı!Bir hayret çığlığıyla gördümBu sabah bu sürprizli sonbahar sağanağı arasında deniz ufkunda karşıma dikilen gökkuşağını ben de bir hayret çığlığıyla gördüm. Bir genç kadın birdenbire döndü ve yanındaki köpeğine onu gösterdi. Köpek onu mu yoksa kayalıklarda yiyecek bekleyen aristokrat kedileri mi anladı emin değilim, fakat yan yana çift iki gökkuşağı sağda birer yumruk köpürmesi gibi denize doğru patlamış çitlembik ağaçlarının püsküren yapraklarının hemen önünde bütün saltanatıyla dikiliyorlardı. Üç beş
Zaman
Köşe Yazıları
28.09.2013
ÖmerErdem-GökkuşağıÖmer Erdem - Gökkuşağı
Hükümet, anlatma zorunluluğunun farkında mı?
Zaman
20.09.2013
01:57
Medeni Yıldırım, 28 Haziran günü Licede yapılan karakolun yapılmaması için düzenlenen eyleme katılmıştı. Hani şu, kocaman gözleriyle bize bakan Ceylanın parçalara ayrılmasına neden olan karakol.“Hükümet adım at” eylemlerinden birine, “Madem barış sürecindeyiz karakol yapılmasın” demek için. Karakol-kalekol yapımının yeni olmadığını söylemezseniz, oradaki tadilatın gerekliliğini gerekçeleriyle izah etmezseniz, o şehrin sahipleri kendilerine silah doğrultan devletin yaptıklarına yenilerini ekleyeceğini düşünür. Medeni Yıldırım da öyle düşünmüştü. 28 Haziran günü olanların ardından hükümet yetkilileri ve başbakan danışmanları, “yapılan yeni karakol-kalekol yok, Licedeki de eski karakolun tadilatından ibaret” diye açıklama yarışına girdiklerinde ise çok geçti. Karakol-kalekol tepkisi uzun zamandır dile getiriliyordu. Canhıraş açıklama yapmak için olay çıkması, Medeni Yıldırımın öldürülmesi gerekmiyordu. Tarihi günler yaşıyoruz aslında. Ocak ayından beri Öcalan ile görüşmeler yürütüldüğünü, buna bağlı olarak ateşkes olduğunu, nihai hedef olan barış için adımlar atıldığını biliyoruz. Az buz değil, tarihin en önemli kavşaklarından birinde olduğumuzu görüyoruz. Peki neden hükümet bunları bize anlatmak konusunda bu kadar çekingen?“Full şeffaflık” sürece zarar verecek gelişmelere neden olabilir elbette. Çözüme giden yolda geçilecek köprüleri en baştan tüm ayrıntılarıyla söylerseniz onlara sabotaj yapılacağından korkarsınız haklı olarak. Ama böyle ketumluğu abartırsanız, bu kez de güven tesisindeki sorunlarla karşı karşıya kalırsınız. “Görüşmeler tamamen şeffaf olsun” değil demek istediğim, barış, biraz da atmosfer yaratma işi. Temkinli olmak büsbütün konuşmamak veya sadece tabanı teskin edecek “o yok, bu yok” türünden beyanlar vermek demek değil. Güven inşası gereği gibi yapılmadıkça hep “kırılgan” bir zemin üzerinde yürüdüğümüzü düşüneceğiz. Korkarak, dolardaki yükselişte bile “Aman barışa dikkat” diyerek.Kalekol inşaatı gördüğümüzde işkenceleri, zorla kaybettirilmeleri, faili meçhul cinayetleri hatırlıyoruz. Oysa Adalet Bakanı Sadullah Ergin, ağustos ayı sonunda katıldığı bir televizyon programında Avrupa Birliği ile 24. faslın açılış kriterlerinden bir tanesinin entegre sınır yönetimi projesi gereğince, fiziki güvenliğin sağlanması gerektiğini söyledi. Anlatılmadığı sürece bunun bilinmesi mümkün mü? Psikoloji yönetimi karşı çıkılan hususlarda yanlı bilgilerin egemen olmasına göz yummamayı gerektirir. Ama hükümet, geldiğimiz aşamada hukuki ve siyasi olandan çok psikolojik bariyerlerle karşı karşıya olduğumuzu ve bu aşamada sürecin psikolojik yönetimi için özel bir çalışma yapması gerektiğini yeterince idrak edebilmiş değil. Özellikle de, bütün enerjisini süreci sabote etmeye hasretmiş ve tam da şu günlerde Kürtlere karşı ani bir sempati geliştirmiş görünen çevrelerin, “Kürtler kandırılıyor, süreç hiçbir yere gitmiyor” şeklindeki propagandalarına aralıksız devam ettikleri bir zamanda.Süreç tek başına yapılan icraatları değil, barış psikolojisinin konsolidasyonu için korkuları gidermeyi de zorunlu kılıyor. Çünkü hükümet, yeni korucu alımı yapılacağını söylediğinde, Temizözle birlikte Cizreyi kana bulamış Kamil Atağı; anadilde eğitime karşı çıkıldığında “Vatandaş Türkçe konuş” diyen devleti, kendisine tekmil verilen köpek Coyu hatırlıyoruz. Anayasal engellerin veya bu değişikliklerin yapılamamasının gerekçelerini değil. “Ben iyi bir şey yapıyorum, hâlâ yaranamıyorum” mantığıyla hareket etme lüksü yok hükümetin. Eğer görünürdeki icraatların barışla bağlantısını kuramıyorsak veya karşı çıkılan uygulamaların bu bağlantıyı zayıflattığını düşünüyorsak bunu bize anlatmak zorunda.Ama anlatmıyor. Tam da bu yüzden tabanından KCKnin çekilmeyi durdurmasına yönelik bir tepki duymuyoruz. Çünkü o güven inşa edilemedi henüz. Yani taraflar kendileri adına masada oturana güven duyuyor; barışa değil. Bu güvenin tesisinde aktif olması gereken hükümet, anlatmadığı için barışın tarafı, sadece kendi temsilcisini tüm yaptıklarıyla sahipleniyor; barışı değil. KCK-PKK yenilmedi. Tabanına yenilgiyi değil, barışı sunuyor. Bu amaçla da Öcalan tarafından dile getirilen taleplerin gerçekleştirilmesi için elindeki araçları demokratik zeminde kullanmak zorunda. Müzakerenin taraflarından biri olarak, aynı zamanda tabanının da bu sürece dahil edilmesini tek başına sağladığı için, kan dökülmesini engelleyerek, sürecin kendi cephesinden de kabul edilebilir olduğunu göstermekle mükellef. Çekilmenin durdurulmuş olması bu anlamda süreci zayıflatacak değil, güçlendirecek bir adım.Kaldı ki Cemil Bayıkın dediği gibi, gerilla çekilse dahi geri gelebilir. Mühim olan, çekilmenin ardından geri dönüşün engellenmesi, “Silahlı mücadele devri bitmiştir” dendikten son
Zaman
Yorum
20.09.2013
Hükümetanlatmazorunluluğununfarkındamı?Hükümet anlatma zorunluluğunun farkında mı?
Yunanlıların sahiplendiği padişah tazısı Sivas'ta yetişecek
Zaman
17.09.2013
13:18
Sivaslı bir hayvansever, Yunanistanın sahip çıktığı ve Anadolutaki soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan Türk tazısının üretilmesine katkı sağlayacak. Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleymanın avlarında kullandığı bilinen Türk tazıları, Köpek Irkları ve Bilimleri Federasyonunun (KIF) girişimleriyle koruma altına alınacak.Hayvansever Ali Polat (30), Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleymanın avlarında kullandığı, Osmanlı minyatürlerine konu olan Türk tazısına Yunanistanın sahip çıktığını belirtti. Polat, tazıların yüksek bedellerle Türk avcılara satıldığını söyleyen Polat, bu tazılardan Sivasta sadece iki tane olduğunu ve birinin ise hala yakalanamadığını kaydetti.BABASI KAZADA ÖLÜNCE, ANNESİ DAĞA KAÇTIÇiftliğinde beslediği ve kartopu ismini verdiği 10 aylık tazısının başından geçenleri de anlatan Polat, Bu tazı birkaç aylıkken babası trafik kazasında yaşamını yitirdi. Annesi ise kazanın ardından kaçıp gitti. En son Kümbet mevkiinde görüldü. Belediyemize soyu tükenmekte olan bu tazının yakalanması için bilgi verdik ancak hala yakalanmadı. Araştırdığımız kadarıyla Sivasta bu ırklardan sadece iki tane var. Biri dağa kaçan anne diğeri ise 10 aylık Kartopu. şeklinde konuştu.NESLİ DEVAM ETMELİTürk tazılarının düz arazilerde hızlı koşarak tavşan veya tilkiyi yakalamak için yetiştirildiğini ancak bugün soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını da vurgulayan Polat, şöyle devam etti: Türk tazıları ince bele, derin bir göğse, küçük bir kafaya, uzun bacaklara ve kuyruğa sahip. Bu hayvanlar koşmak için yaratılmış. Çok hızlılar. Avını gördüğünde yerinde duramıyor. Yakalamadan da kesinlikle dönmüyor. Ayrıca sahibine çok sadık bir hayvan. Bu tür hayvanlar İngiltere, Amerika, Fransa ve İsviçrede büyük paraların döndüğü koşu yarışlarında kullanılıyor. Ülkemizde ise sahip çıkılmadığı soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.TÜRK IRKLARINA YUNANLAR SAHİP ÇIKTIEge bölgesine ait Zaar ırkı tazılara Yunanistanın sahip çıktığını ve Kopay ismini vererek Türkiyedeki avcılara fahiş fiyatlara sattığını öne süren Polat, Bu ırklar zaten ülkemize ait. Ancak bir şekilde Yunanistana götürülmüş ve üretilmiş olan bu tazılar tekrar ülkemize satılıyor. Sahip çıkmadığımız için safkan Türk ırkı tazılarımız maalesef Yunanistanın elinde. Biz ise bugün bunların soyunu korumaya çalışıyoruz. Çatal burnu, Türk tazısı ve Zaar olmak üzere 3 adet tazı türü var ve tamamının da soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. ifadelerini kullandı. Polat, yetkililerin bir an önce bu hayvanlara sahip çıkması gerektiğini vurguladı.Ali Polat çiftliğinde beslediği 10 aylık Kartopu ismini verdiği Türk tazısını kendi imkânlarıyla çoğaltmayı planladığını sözlerine ekledi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
17.09.2013
YunanlılarınsahiplendiğipadişahtazısıSivasta/">SivastayetişecekSivasta-yetişecek/">Yunanlıların sahiplendiği padişah tazısı Sivasta yetişecek
Nuriye Akman - Köpeğin piyano ihtiyacı
Zaman
31.08.2013
02:02
Bir sanat projesinin parçası olarak Kaliforniya Half Moon körfezinin farklı noktalarına konulan on iki piyanodan biri Spencer adlı bu köpeğin ilgisini çekmiş görünüyor.Fotoğrafı görünce reklamcılığın “Afrikalılara kalorifer peteği, kutuplarda yaşayanlara vantilatör satma becerisi olarak” tanımlandığını hatırladım. Bu tanımı daha kestirmeden “Reklamcılık bir köpeğe bile piyano satabilmektir” şeklinde ifade edebilirdik. Bir reklamcının becerisi, muhtemel alıcılarda suni de olsa ihtiyaç yaratmakla ölçülüyordu. Üstelik bunu kafamıza silah dayamadan yapıyordu. Gerçekte hiç ihtiyacımız olmadığı halde, reklamcının almamızı istediği nesnelere gönüllü olarak para yatırıyorduk. Reklamcının bilinçaltımıza “eğlenceli saldırısı” kesintisiz olduğundan, biz aldıklarımızı eskitemeden yeni modellerini de edinmek istiyorduk. Köpek Spencer’e bakarken nasıl gülümsüyorsak, reklamcı da bizim satınalma performansımıza öyle gülüyordu herhalde. Soru şuydu: Bize verdiği kapitalist kanunlara uygun zehriyle kendini de zehirlediğini biliyor muydu acaba?***Balarısı mıyız, eşekarısı mı?Allah’ın balarısına vahyettiğini bildirdiği Nahl Suresi 68 ve 69’uncu ayetler ne kadar heyecan vericidir. Suat Yıldırım’ın mealinde şöyledir bu ayetler: “Rabb’in bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabb’inin sana yayılman için belirlediği yolları tut. Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır.”İnsan bu ayetleri okurken kendisini adeta arı gibi hisseder ve acaba vahye gönlü açık bir balarısı mıyım, yoksa kendinden başkasına yararı olmayan, bal yapma becerisi bulunmayan, zorda kaldığı vakit zehirli iğnesini kullanmaktan çekinmeyen eşekarısı mıyım diye sorgulamak ihtiyacı hisseder. Başkalarının ağzından hep bal damlasın isterken, kendi ağzımızdan çıkanların tadına da bakabilseydik keşke. Midemiz bulanırdı belki de, felç olmasak bile uyuşurduk, en azından yüzümüzü buruştururduk herhalde. Bırakalım başkalarını da kendimize bakalım: Dilimizi kullanma biçimimizin acaba “eşekarısı soksun” bedduasını kışkırtan bir yanı var mı, yok mu?***Ördekten al dersiniAvusturya’nın Weissensee gölünde, üç yavrusunu sırtında taşıyan şu ördeğin güzelliğine bakın. Üçüz ebeveyni olduğunuzu düşünelim, bebeklerin hepsini birden kucağımızda taşıyamayız. Belki bir fotoğraf çekimi kadar tutarız da, tek başımıza uzun süreli bir yürüyüşe kalkışamayız. Fakat onları büyütürken yardım alamasak bile severiz onları, kendi canımız kanımız diye dişimizi tırnağımıza takar elimizden gelen fedakarlığı yapmaya çalışırız. “Peki” diyor bu ördek, “acaba imtihan edildiğiniz başka dertler için bu sabrın binde birini gösterebiliyor musunuz? Üç değil tek derdiniz olduğunu varsayalım. O yük üzerinizden kalkıncaya kadar hiç şikayet etmeden durabiliyor musunuz? Doğru söyleyin bana, oflayıp poflamaktan isyana, yükü başkalarına devretmekten öfkeyle çevrenize saldırmaya kadar çeşit çeşit kaçış yollarına girip sıfırı çekmiyor musunuz?” Soruyorum ördeğe, peki sen ne öneriyorsun? Diyor ki, “Dertlerinizi bebekleriniz kabul edin. Bakın o zaman nasıl kolaylaşıyor işiniz.”
Zaman
Köşe Yazıları
31.08.2013
NuriyeAkman-KöpeğinpiyanoihtiyacıNuriye Akman - Köpeğin piyano ihtiyacı
İşte dünyanın en ilginç hayvanları
Zaman
28.08.2013
13:50
Bütün hayvanlar sevimlidir kabul ediyoruz; ama bu, içlerinden bazılarının çirkin olduğu gerçeğini değiştirmez.Uzun burunlu maymun, yeni doğmuş bir köpek yavrusu, domuz burunlu kaplumbağa... Sizce hangisi dünyanın en çirkin hayvanı. Siz kararınızı vermeden söyleyelim, Çirkin Hayvanları Koruma Derneği, bu sorunun cevabını bulmak için yarışma düzenliyor. Amaç, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvanların korunmasını teşvik etmek. Başlatılan kampanya ile hayvanlar dünyasının en çirkin maskotu belirlenecek. Listenin başında ise Avustralya ve Tazmanya kıyılarındaki derin sularda yaşayan bolbfish, kuyruklular takımından ikiyaşayışlı bir hayvan olan semender, Yeni Zelanda ormanlarında yaşayan kakapo papağanı bulunuyor. Kampanyanın destekçileri arasında İngiliz komedyen ve televizyon yıldızı Stephen Fry ile aktör Simon Pegg de var. Yarışmanın sonuçları 12 Eylül’de Newcastle İngiliz Bilim Festivali’nde açıklanacak.
Zaman
Güncel
28.08.2013
İştedünyanınenilginçhayvanlarıİşte dünyanın en ilginç hayvanları
İşte dünyanın en çirkin hayvanları
Zaman
28.08.2013
01:54
Bütün hayvanlar sevimlidir kabul ediyoruz; ama bu, içlerinden bazılarının çirkin olduğu gerçeğini değiştirmez.Uzun burunlu maymun, yeni doğmuş bir köpek yavrusu, domuz burunlu kaplumbağa... Sizce hangisi dünyanın en çirkin hayvanı. Siz kararınızı vermeden söyleyelim, Çirkin Hayvanları Koruma Derneği, bu sorunun cevabını bulmak için yarışma düzenliyor. Amaç, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvanların korunmasını teşvik etmek. Başlatılan kampanya ile hayvanlar dünyasının en çirkin maskotu belirlenecek. Listenin başında ise Avustralya ve Tazmanya kıyılarındaki derin sularda yaşayan bolbfish, kuyruklular takımından ikiyaşayışlı bir hayvan olan semender, Yeni Zelanda ormanlarında yaşayan kakapo papağanı bulunuyor. Kampanyanın destekçileri arasında İngiliz komedyen ve televizyon yıldızı Stephen Fry ile aktör Simon Pegg de var. Yarışmanın sonuçları 12 Eylül’de Newcastle İngiliz Bilim Festivali’nde açıklanacak.
Zaman
Güncel
28.08.2013
İştedünyanınençirkinhayvanlarıİşte dünyanın en çirkin hayvanları
Sokak köpekleri hastalık saçıyor
Zaman
08.07.2013
19:02
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Uzmanı Prof. Dr. Davut Alptekin, aşısız başıboş köpeklerin kuduz, uyuz ve köpek tenyası gibi tedavisi güç hastalıklara neden olduğunu bildirdi.Prof. Dr. Davut Alptekin, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, başıboş dolaşan köpeklerin vatandaş için özellikle çocuklar için tehdit oluşturduğunu belirtti. Köpeklerle ilgili en temel tehdidin kuduz olduğunu söyleyen Alptekin, Başıboş köpeklerle ilgili en temel düşmanımız kuduz. Bundan birkaç yıl önce Yüreğir bölgesinde kuduz vakası görülmüştü. Adana sıcak bir bölge dolayısıyla kuduz bir yerlerde kalmış olabilir. Kuduz başıboş köpeklerle ilgili temel tehlikelerden bir tanesidir dedi.Köpeklerden insanlara bulaşan diğer önemli hastalıklardan birinin de uyuz olduğunu vurgulayan Alptekin, Özellikle uyuz bir insana bir kere bulaştıktan sonra onun tedavisi çok zor. Uyuz olmuş köpekleri gördüğünüz zaman anlarsınız hemen çünkü bütün tüyleri dökülmüş, perişan bir şekilde sürekli kaşınır. Uyuz hastalığı da temel tehlikelerden biridir. Uyuz hastalığı deriden girdiği zaman deride tüneller açıyor. Onunda tedavisi çok zor oluyor. Uyuza neden olan şey aslında küçük bir böcektir. Uyuz bu evlerde astım hastalığına neden olan mayk dediğimiz böceğin bir türüdür. Ancak mayk tozda yetişiyor, uyuz da deride tünel açarak derinin altına yerleşiyor. O yüzden hayvanlarda tedavisi var ama uzun süre kontrol edilmesi gerekiyor diye konuştu.Köpeklerle ilgili diğer bir tehlikenin de köpek tenyası olduğuna vurgu yapan Alptekin, köpek tenyasının köpeklere zarar vermediğini ama insanlar için tehdit oluşturduğunu belirterek şöyle devam etti:Köpek tenyası da erişkin köpeklerde yaşar, köpeklere bir zarar vermez ama köpekten sürekli yumurtasını dışarıya atar. O yumurtayı da insan aldığı zaman, o yumurtadan çıkan larvası insanın sindirim sisteminde açılır oradan kan yoluyla karaciğere gider orada köpek kistini oluşturur. Bazen karaciğerde durmaz kan yoluyla beyne gider, göze gider. Karaciğerde kalırsa orada tedavi edilmesi mümkün. Karaciğerin bir kısmı kesilip alınabilir ancak beyne giderse tedavisi mümkün değil. Evlerde beslenen köpeklerde aşıları düzenli yaptırıldığı sürece herhangi bir tehdit oluşturmaz. Belediyelerin aşılayıp sokaklara gönderdikleri köpeklerde hangi aşıların yapıldığını bilmiyoruz. Sokaklardaki köpeklere baktığımızda yarısı hastalıklı bir kısmı da zaten sokaklarda çoğalıyor. Barınaklarda kısırlaştırılıyor ama yinede çoğalıyorlar o çoğalanlar da kısır değil onlarda çoğalıyor.Prof. Dr. Davut Alptekin, bu hastalıkların yanında köpeklerin üzerinde yaşayan kene ya da pirenin de tifo ve kırım Kongo hastalıklarına sebep olduğunu belirtti.Başıboş köpeklerin çoğalmasında en büyük sorunun aileler olduğunu söyleyen Alptekin, En büyük sorun aileler çocuklarını tatmin etmek için alıyorlar bir süre sonra bakamayıp sokağa ya da barınağa bırakıyorlar. Eğer o köpeği alıyorsanız onların sorumluluğunu da almak zorundasınız. Alınan köpeklerin ölünceye kadar alan kişilerin üstlerine ruhsatı olmalı dedi.Başıboş köpeklerin daha çok çocukların sağlığını tehdit ettiğini ifade eden Prof. Dr. Davut Alptekin şu şekilde konuştu:Eğer köpekler aşısızsa özellikle çocuklar daha büyük risk altında çünkü çocuklar köpeklerde oynadıktan sonra gerekli temizliği bilmiyorlar. Özellikle çocuklar hayvanların kuyruklarıyla oynamıyor severler. Köpek tenyaları da köpeklerin kuyruk kısımlarında yoğun olur. Bu kısımları elleyen çocuklar daha sonra gidip bir şeyler yiyorlar böylece köpek tenyası çocuğun vücuduna girmiş oluyor. Halk arasında köpeğin tüyü zararlıdır diye bilinir ama aslında zararlı olan şey köpeğin tüyü değildir herhangi bir alerjik rahatsızlığı yoksa.(İHA)
Zaman
Sağlık
08.07.2013
SokakköpeklerihastalıksaçıyorSokak köpekleri hastalık saçıyor
Hayvan Hakları ve İnsan
Zaman
08.07.2013
18:56
İnsanoğlu, evrenin kuruluşundan itibaren hayvanları çok yönlü maksatlarla kullanmaktadır. Özellikle gıda, giysi, eğlence, sağlık, arkadaşlık, bilimsel araştırma ve eğitim alanlarında hayvanlardan faydalanılmaktadır.Ancak tüm bu durumlarda hayvanların genetik ve çevre koşulları belirli oranlarda değişime uğramaktadır. Hayvanlara yönelik bu tür değişimler, toplum bünyesindeki çoğu bireyler tarafından kabul edilemez nitelikte bulunmaktadır. Çünkü hayvanların rahatsız edileceği işlemlere maruz kalması, Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı/Gönenci kapsama alanına girmektedir. Bugüne kadar hayvan refahını farklı açılardan tanımlayan çok sayıda girişim olmuştur. Kısaca, insanların hayvanları gıda, bilimsel araştırma, giyinme ve eğlence amaçlı kullanırken ahlaki bakımdan kabul edilebilir ve onlara gereksiz ıstırap yaratmayacak düzeyde davranılması ilkesine hayvan refahı denir. En çok kabul gören ve bilimsel arenada tercih edilen hayvan refahı tanımı ise Birleşik Krallık Farm Animal Welfare Council tarafından Temmuz 1979da benimsenen Hayvan refahı için 5 özgürlük kavramlarıyla ifade edilendir. Buna göre hayvanlar; (1) Açlık ve susuzluktan uzak olmalıdır; (2) Isıl ve fiziksel rahatsızlıktan uzak olmalıdır; (3) Ağrı, yaralanma ve hastalıktan uzak olmalıdır; (4) Korku ve baskıdan uzak olmalıdır; (5) Türüne özgü olağan davranışını sergileyebilmelidir. İlk üç madde kapsamındaki konular uzun yıllar hayvan bilimcileri ve veteriner hekimler tarafından yorucu çalışmalara konu olmuştur. Bu konuların hem iyi bir refah ve hem de iyi bir biyolojik performans için anlaşılması ve yerine getirilmesi gerekmektedir. Ancak dördüncü özgürlüğün değerlendirilmesi nispeten zor bir kavramdır. Etik ve ekonomik hedeflerin birbirleriyle etkileşimi söz konusudur ve iyi bir hayvan yetiştiriciliğinin en temel düsturlarındandır. Öte yandan beşinci özgürlüğün yorumlanması ise daha zordur. Bu kavramı bilim adamları doğaya dönüş gibi tarif etmesine karşın davranış gereksinimlerinin karşılanmasını ifade ettiğini savunanlar da vardır. İnsanların çoğu inançları gereği hayvanlara kasti ve gereksiz yere yapılan eziyetlerin hemen hepsini etik dışı kabul ederler. Ancak inancı etkileyen ekonomik şartlar ve bireyin mensubu olduğu kültürel normlar insanın hayvana karşı davranışlarına yön vermektedir. Peygamberimiz, “Öldürmek istediğiniz kuduz bir köpek dahi olsa ona işkence yapmayınız.” buyurmaktadır. Hayvanlara eziyetin, işkencenin ve gereksiz yere zararlı uygulamaların düzenlenmesine yönelik genel içerikli kanunlar ancak 20. yüzyıl başlarında yürürlüğe girme imkânı bulmuştur. Türk hukuk sistemi, insan dışındaki her şeyi “mal” veya “eşya” vasfında sınıflandırmaktadır. Türk Ceza Kanununun 151/1 ve 151/2 maddelerinde “mala zarar verme” ve “hayvanı öldüren ve işe yaramayacak hale getirenler”le ilgili hükümler vardır. Bu hususun tekrar gözden geçirilerek hayvanların da hissedebilen birer canlı oldukları, ağrı, eziyet ve kötü muameleden olumsuz etkilendikleri, bundan dolayı refahının ve yaşam kalitelerinin bizim değil kendilerinin arzu ettikleri! düzeyde olması için gerekli etik ve hukuki müeyyidelerin etkin bir şekilde işler hale getirilmesi insanlığın onur ve şerefi dahilinde değerlendirilmesi gereken bir mefhumdur. Ürün üreten hayvanların yetiştirildiği işletmelerde refah düzeyi iyi olmayan bireylerden elde edilen ürünlerin hem biyolojik hem de ekonomik özelliklerinin çok düşük kalitede olduğu görülmüştür. Bunun arkasında yatan neden ise birbirleriyle sıkı bir etkileşimde olan kötü refah ve büyüme, üretim ve ürün kalitesi ile hormonal değişimlerdir. Hayvanların hissedebilirliğinin değerlendirilmesinin öznel olduğu aşikârdır. Değerlendirici tarafından her zaman insancıl olma eğilimi vardır. Ancak yine de hayvanların refahının geliştirilmesi için nesnel değerlendirme amacıyla bazı yöntemlerin hayati öneme sahip olduğu unutulmamalıdır. Bilimsel yönden refahın fiziksel değerlendirilmesi oldukça kolay olmasına (çünkü kötü refah koşulları vücudun düzenleme mekanizmasının fizyolojik ve patolojik değişimiyle sonuçlanır) karşın zihinsel refahın yorumlanmasına yönelik çalışmalar henüz erken aşamadadır. Refahın ölçülmesinde sağlık, üretim, stres fizyolojisi, immünoloji, olağan ve olağan dışı davranışlar ölçü kriterleri olarak göz önünde bulundurulur. Ancak bu ölçümlerin yorumlanması bazen zor olmaktadır. Çünkü hayvanlar arasında kocaman bireysel farklar vardır. Hayvan refahı değerlendirirken multidisipliner işbirliği şarttır. Ülkemizde 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun birinci maddesi, bu kanunun amacını Hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır şekl
Zaman
Yorum
08.07.2013
HayvanHaklarıveİnsanHayvan Hakları ve İnsan
Sokak köpekleri hastalık saçıyor
Zaman
04.07.2013
12:50
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Uzmanı Prof. Dr. Davut Alptekin, aşısız başıboş köpeklerin kuduz, uyuz ve köpek tenyası gibi tedavisi güç hastalıklara neden olduğunu bildirdi.Prof. Dr. Davut Alptekin, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, başıboş dolaşan köpeklerin vatandaş için özellikle çocuklar için tehdit oluşturduğunu belirtti. Köpeklerle ilgili en temel tehdidin kuduz olduğunu söyleyen Alptekin, Başıboş köpeklerle ilgili en temel düşmanımız kuduz. Bundan birkaç yıl önce Yüreğir bölgesinde kuduz vakası görülmüştü. Adana sıcak bir bölge dolayısıyla kuduz bir yerlerde kalmış olabilir. Kuduz başıboş köpeklerle ilgili temel tehlikelerden bir tanesidir dedi.Köpeklerden insanlara bulaşan diğer önemli hastalıklardan birinin de uyuz olduğunu vurgulayan Alptekin, Özellikle uyuz bir insana bir kere bulaştıktan sonra onun tedavisi çok zor. Uyuz olmuş köpekleri gördüğünüz zaman anlarsınız hemen çünkü bütün tüyleri dökülmüş, perişan bir şekilde sürekli kaşınır. Uyuz hastalığı da temel tehlikelerden biridir. Uyuz hastalığı deriden girdiği zaman deride tüneller açıyor. Onunda tedavisi çok zor oluyor. Uyuza neden olan şey aslında küçük bir böcektir. Uyuz bu evlerde astım hastalığına neden olan mayk dediğimiz böceğin bir türüdür. Ancak mayk tozda yetişiyor, uyuz da deride tünel açarak derinin altına yerleşiyor. O yüzden hayvanlarda tedavisi var ama uzun süre kontrol edilmesi gerekiyor diye konuştu.Köpeklerle ilgili diğer bir tehlikenin de köpek tenyası olduğuna vurgu yapan Alptekin, köpek tenyasının köpeklere zarar vermediğini ama insanlar için tehdit oluşturduğunu belirterek şöyle devam etti:Köpek tenyası da erişkin köpeklerde yaşar, köpeklere bir zarar vermez ama köpekten sürekli yumurtasını dışarıya atar. O yumurtayı da insan aldığı zaman, o yumurtadan çıkan larvası insanın sindirim sisteminde açılır oradan kan yoluyla karaciğere gider orada köpek kistini oluşturur. Bazen karaciğerde durmaz kan yoluyla beyne gider, göze gider. Karaciğerde kalırsa orada tedavi edilmesi mümkün. Karaciğerin bir kısmı kesilip alınabilir ancak beyne giderse tedavisi mümkün değil. Evlerde beslenen köpeklerde aşıları düzenli yaptırıldığı sürece herhangi bir tehdit oluşturmaz. Belediyelerin aşılayıp sokaklara gönderdikleri köpeklerde hangi aşıların yapıldığını bilmiyoruz. Sokaklardaki köpeklere baktığımızda yarısı hastalıklı bir kısmı da zaten sokaklarda çoğalıyor. Barınaklarda kısırlaştırılıyor ama yinede çoğalıyorlar o çoğalanlar da kısır değil onlarda çoğalıyor.Prof. Dr. Davut Alptekin, bu hastalıkların yanında köpeklerin üzerinde yaşayan kene ya da pirenin de tifo ve kırım Kongo hastalıklarına sebep olduğunu belirtti.Başıboş köpeklerin çoğalmasında en büyük sorunun aileler olduğunu söyleyen Alptekin, En büyük sorun aileler çocuklarını tatmin etmek için alıyorlar bir süre sonra bakamayıp sokağa ya da barınağa bırakıyorlar. Eğer o köpeği alıyorsanız onların sorumluluğunu da almak zorundasınız. Alınan köpeklerin ölünceye kadar alan kişilerin üstlerine ruhsatı olmalı dedi.Başıboş köpeklerin daha çok çocukların sağlığını tehdit ettiğini ifade eden Prof. Dr. Davut Alptekin şu şekilde konuştu:Eğer köpekler aşısızsa özellikle çocuklar daha büyük risk altında çünkü çocuklar köpeklerde oynadıktan sonra gerekli temizliği bilmiyorlar. Özellikle çocuklar hayvanların kuyruklarıyla oynamıyor severler. Köpek tenyaları da köpeklerin kuyruk kısımlarında yoğun olur. Bu kısımları elleyen çocuklar daha sonra gidip bir şeyler yiyorlar böylece köpek tenyası çocuğun vücuduna girmiş oluyor. Halk arasında köpeğin tüyü zararlıdır diye bilinir ama aslında zararlı olan şey köpeğin tüyü değildir herhangi bir alerjik rahatsızlığı yoksa.(İHA)
Zaman
Sağlık
04.07.2013
SokakköpeklerihastalıksaçıyorSokak köpekleri hastalık saçıyor
Sokak köpekleri hastalık saçıyor
Zaman
04.07.2013
11:46
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Uzmanı Prof. Dr. Davut Alptekin, aşısız başıboş köpeklerin kuduz, uyuz ve köpek tenyası gibi tedavisi güç hastalıklara neden olduğunu bildirdi.Prof. Dr. Davut Alptekin, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, başıboş dolaşan köpeklerin vatandaş için özellikle çocuklar için tehdit oluşturduğunu belirtti. Köpeklerle ilgili en temel tehdidin kuduz olduğunu söyleyen Alptekin, Başıboş köpeklerle ilgili en temel düşmanımız kuduz. Bundan birkaç yıl önce Yüreğir bölgesinde kuduz vakası görülmüştü. Adana sıcak bir bölge dolayısıyla kuduz bir yerlerde kalmış olabilir. Kuduz başıboş köpeklerle ilgili temel tehlikelerden bir tanesidir dedi.Köpeklerden insanlara bulaşan diğer önemli hastalıklardan birinin de uyuz olduğunu vurgulayan Alptekin, Özellikle uyuz bir insana bir kere bulaştıktan sonra onun tedavisi çok zor. Uyuz olmuş köpekleri gördüğünüz zaman anlarsınız hemen çünkü bütün tüyleri dökülmüş, perişan bir şekilde sürekli kaşınır. Uyuz hastalığı da temel tehlikelerden biridir. Uyuz hastalığı deriden girdiği zaman deride tüneller açıyor. Onunda tedavisi çok zor oluyor. Uyuza neden olan şey aslında küçük bir böcektir. Uyuz bu evlerde astım hastalığına neden olan mayk dediğimiz böceğin bir türüdür. Ancak mayk tozda yetişiyor, uyuz da deride tünel açarak derinin altına yerleşiyor. O yüzden hayvanlarda tedavisi var ama uzun süre kontrol edilmesi gerekiyor diye konuştu.Köpeklerle ilgili diğer bir tehlikenin de köpek tenyası olduğuna vurgu yapan Alptekin, köpek tenyasının köpeklere zarar vermediğini ama insanlar için tehdit oluşturduğunu belirterek şöyle devam etti:Köpek tenyası da erişkin köpeklerde yaşar, köpeklere bir zarar vermez ama köpekten sürekli yumurtasını dışarıya atar. O yumurtayı da insan aldığı zaman, o yumurtadan çıkan larvası insanın sindirim sisteminde açılır oradan kan yoluyla karaciğere gider orada köpek kistini oluşturur. Bazen karaciğerde durmaz kan yoluyla beyne gider, göze gider. Karaciğerde kalırsa orada tedavi edilmesi mümkün. Karaciğerin bir kısmı kesilip alınabilir ancak beyne giderse tedavisi mümkün değil. Evlerde beslenen köpeklerde aşıları düzenli yaptırıldığı sürece herhangi bir tehdit oluşturmaz. Belediyelerin aşılayıp sokaklara gönderdikleri köpeklerde hangi aşıların yapıldığını bilmiyoruz. Sokaklardaki köpeklere baktığımızda yarısı hastalıklı bir kısmı da zaten sokaklarda çoğalıyor. Barınaklarda kısırlaştırılıyor ama yinede çoğalıyorlar o çoğalanlar da kısır değil onlarda çoğalıyor.Prof. Dr. Davut Alptekin, bu hastalıkların yanında köpeklerin üzerinde yaşayan kene ya da pirenin de tifo ve kırım Kongo hastalıklarına sebep olduğunu belirtti.Başıboş köpeklerin çoğalmasında en büyük sorunun aileler olduğunu söyleyen Alptekin, En büyük sorun aileler çocuklarını tatmin etmek için alıyorlar bir süre sonra bakamayıp sokağa ya da barınağa bırakıyorlar. Eğer o köpeği alıyorsanız onların sorumluluğunu da almak zorundasınız. Alınan köpeklerin ölünceye kadar alan kişilerin üstlerine ruhsatı olmalı dedi.Başıboş köpeklerin daha çok çocukların sağlığını tehdit ettiğini ifade eden Prof. Dr. Davut Alptekin şu şekilde konuştu:Eğer köpekler aşısızsa özellikle çocuklar daha büyük risk altında çünkü çocuklar köpeklerde oynadıktan sonra gerekli temizliği bilmiyorlar. Özellikle çocuklar hayvanların kuyruklarıyla oynamıyor severler. Köpek tenyaları da köpeklerin kuyruk kısımlarında yoğun olur. Bu kısımları elleyen çocuklar daha sonra gidip bir şeyler yiyorlar böylece köpek tenyası çocuğun vücuduna girmiş oluyor. Halk arasında köpeğin tüyü zararlıdır diye bilinir ama aslında zararlı olan şey köpeğin tüyü değildir herhangi bir alerjik rahatsızlığı yoksa.(İHA)
Zaman
Son Dakika
04.07.2013
SokakköpeklerihastalıksaçıyorSokak köpekleri hastalık saçıyor
Hayvan Hakları ve İnsan
Zaman
23.06.2013
02:05
İnsanoğlu, evrenin kuruluşundan itibaren hayvanları çok yönlü maksatlarla kullanmaktadır. Özellikle gıda, giysi, eğlence, sağlık, arkadaşlık, bilimsel araştırma ve eğitim alanlarında hayvanlardan faydalanılmaktadır.Ancak tüm bu durumlarda hayvanların genetik ve çevre koşulları belirli oranlarda değişime uğramaktadır. Hayvanlara yönelik bu tür değişimler, toplum bünyesindeki çoğu bireyler tarafından kabul edilemez nitelikte bulunmaktadır. Çünkü hayvanların rahatsız edileceği işlemlere maruz kalması, Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı/Gönenci kapsama alanına girmektedir. Bugüne kadar hayvan refahını farklı açılardan tanımlayan çok sayıda girişim olmuştur. Kısaca, insanların hayvanları gıda, bilimsel araştırma, giyinme ve eğlence amaçlı kullanırken ahlaki bakımdan kabul edilebilir ve onlara gereksiz ıstırap yaratmayacak düzeyde davranılması ilkesine hayvan refahı denir. En çok kabul gören ve bilimsel arenada tercih edilen hayvan refahı tanımı ise Birleşik Krallık Farm Animal Welfare Council tarafından Temmuz 1979da benimsenen Hayvan refahı için 5 özgürlük kavramlarıyla ifade edilendir. Buna göre hayvanlar; (1) Açlık ve susuzluktan uzak olmalıdır; (2) Isıl ve fiziksel rahatsızlıktan uzak olmalıdır; (3) Ağrı, yaralanma ve hastalıktan uzak olmalıdır; (4) Korku ve baskıdan uzak olmalıdır; (5) Türüne özgü olağan davranışını sergileyebilmelidir. İlk üç madde kapsamındaki konular uzun yıllar hayvan bilimcileri ve veteriner hekimler tarafından yorucu çalışmalara konu olmuştur. Bu konuların hem iyi bir refah ve hem de iyi bir biyolojik performans için anlaşılması ve yerine getirilmesi gerekmektedir. Ancak dördüncü özgürlüğün değerlendirilmesi nispeten zor bir kavramdır. Etik ve ekonomik hedeflerin birbirleriyle etkileşimi söz konusudur ve iyi bir hayvan yetiştiriciliğinin en temel düsturlarındandır. Öte yandan beşinci özgürlüğün yorumlanması ise daha zordur. Bu kavramı bilim adamları doğaya dönüş gibi tarif etmesine karşın davranış gereksinimlerinin karşılanmasını ifade ettiğini savunanlar da vardır. İnsanların çoğu inançları gereği hayvanlara kasti ve gereksiz yere yapılan eziyetlerin hemen hepsini etik dışı kabul ederler. Ancak inancı etkileyen ekonomik şartlar ve bireyin mensubu olduğu kültürel normlar insanın hayvana karşı davranışlarına yön vermektedir. Peygamberimiz, “Öldürmek istediğiniz kuduz bir köpek dahi olsa ona işkence yapmayınız.” buyurmaktadır. Hayvanlara eziyetin, işkencenin ve gereksiz yere zararlı uygulamaların düzenlenmesine yönelik genel içerikli kanunlar ancak 20. yüzyıl başlarında yürürlüğe girme imkânı bulmuştur. Türk hukuk sistemi, insan dışındaki her şeyi “mal” veya “eşya” vasfında sınıflandırmaktadır. Türk Ceza Kanununun 151/1 ve 151/2 maddelerinde “mala zarar verme” ve “hayvanı öldüren ve işe yaramayacak hale getirenler”le ilgili hükümler vardır. Bu hususun tekrar gözden geçirilerek hayvanların da hissedebilen birer canlı oldukları, ağrı, eziyet ve kötü muameleden olumsuz etkilendikleri, bundan dolayı refahının ve yaşam kalitelerinin bizim değil kendilerinin arzu ettikleri! düzeyde olması için gerekli etik ve hukuki müeyyidelerin etkin bir şekilde işler hale getirilmesi insanlığın onur ve şerefi dahilinde değerlendirilmesi gereken bir mefhumdur. Ürün üreten hayvanların yetiştirildiği işletmelerde refah düzeyi iyi olmayan bireylerden elde edilen ürünlerin hem biyolojik hem de ekonomik özelliklerinin çok düşük kalitede olduğu görülmüştür. Bunun arkasında yatan neden ise birbirleriyle sıkı bir etkileşimde olan kötü refah ve büyüme, üretim ve ürün kalitesi ile hormonal değişimlerdir. Hayvanların hissedebilirliğinin değerlendirilmesinin öznel olduğu aşikârdır. Değerlendirici tarafından her zaman insancıl olma eğilimi vardır. Ancak yine de hayvanların refahının geliştirilmesi için nesnel değerlendirme amacıyla bazı yöntemlerin hayati öneme sahip olduğu unutulmamalıdır. Bilimsel yönden refahın fiziksel değerlendirilmesi oldukça kolay olmasına (çünkü kötü refah koşulları vücudun düzenleme mekanizmasının fizyolojik ve patolojik değişimiyle sonuçlanır) karşın zihinsel refahın yorumlanmasına yönelik çalışmalar henüz erken aşamadadır. Refahın ölçülmesinde sağlık, üretim, stres fizyolojisi, immünoloji, olağan ve olağan dışı davranışlar ölçü kriterleri olarak göz önünde bulundurulur. Ancak bu ölçümlerin yorumlanması bazen zor olmaktadır. Çünkü hayvanlar arasında kocaman bireysel farklar vardır. Hayvan refahı değerlendirirken multidisipliner işbirliği şarttır. Ülkemizde 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun birinci maddesi, bu kanunun amacını Hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır şekl
Zaman
Yorum
23.06.2013
HayvanHaklarıveİnsanHayvan Hakları ve İnsan
14:05 Minibüsçü de almadı!
Milliyet
28.03.2013
14:48
SAMSUN’un İlkadım İlçesi’nde bir otomobilin çarptığı yavru köpek, uzun süre acılar içinde bekledi. Vatandaşların çağırdığı hayvan ambulansı da g...


Milliyet
Son Dakika
28.03.2013
1405Minibüsçüdealmadı1405 Minibüsçü de almadı
14:31 Köpek korkusuyla silahına sarıldı
Milliyet
18.11.2012
15:06
Silahla yaralanan köpek, yaklaşık bir saat yardım bekledi. Vatandaşlar, yaralı köpeği veterinere götürmek için uzun süre araç bulamayan zabıta e...
Milliyet
Son Dakika
18.11.2012
1431Köpekkorkusuylasilahınasarıldı1431 Köpek korkusuyla silahına sarıldı
11:15 Köpek, bir ay önce düştüğü çukurdan operasyonla kurtarıldı
Milliyet
16.08.2012
11:56
Kocaelinin Gebze ilçesi Muallimköyde bir köpek, yaklaşık bir ay önce düştüğü çukurdan, Gebze İtfaiyesi ve AKUT görevlilerinin 4,5 saatlik uzun...
Milliyet
Son Dakika
16.08.2012
1115Köpekbirayöncedüştüğüçukurdanoperasyonlakurtarıldı1115 Köpek bir ay önce düştüğü çukurdan operasyonla kurtarıldı
Uyumsuz bir şaman hikayesi
Evrensel
10.05.2012
07:14
Son yıllarda en çok konuşulan konuların başında geliyor şiddet. Kadın cinayetleri, doktorlara uygulanan şiddet, taciz ve tecavüzler, yol verme kavgaları, gözaltında işkenceler vb. anlaşılması güç bir hengamenin içinde ve tahammülsüz, hoşgörüsüz bir toplum yaratılıyor. Geçenlerde bahçesinde köpek bakan bir komşuma bir başka komşum köpeğin havlamalarından dolayı rahatsız olduğunu söyledi. Üstelik ‘Evimde rahat oturamıyorum sürekli havlıyor ayol bu köpek’ diyerek. Oysa bu gökyüzü, toprak, ağaç her şey bizim olduğu kadar onların da. Her şeyin pazarlanabildiği günümüze gelmeden çok uzun seneler önc
Evrensel
Kültür
10.05.2012
UyumsuzbirşamanhikayesiUyumsuz bir şaman hikayesi
Uyumsuz bir şaman hikayesi
Evrensel
10.05.2012
07:13
Son yıllarda en çok konuşulan konuların başında geliyor şiddet. Kadın cinayetleri, doktorlara uygulanan şiddet, taciz ve tecavüzler, yol verme kavgaları, gözaltında işkenceler vb. anlaşılması güç bir hengamenin içinde ve tahammülsüz, hoşgörüsüz bir toplum yaratılıyor. Geçenlerde bahçesinde köpek bakan bir komşuma bir başka komşum köpeğin havlamalarından dolayı rahatsız olduğunu söyledi. Üstelik ‘Evimde rahat oturamıyorum sürekli havlıyor ayol bu köpek’ diyerek. Oysa bu gökyüzü, toprak, ağaç her şey bizim olduğu kadar onların da. Her şeyin pazarlanabildiği günümüze gelmeden çok uzun seneler önc
Evrensel
Ana Sayfa
10.05.2012
UyumsuzbirşamanhikayesiUyumsuz bir şaman hikayesi
AİHM'den Türkiye'ye ısırıktan mahkûmiyet
Sabah
16.03.2012
03:06
Türkiye, köpek ısırması sonucu ölen çocuğun davasıyla ilgili uzun sürdü gerekçesiyle 21 bin euro; omzunu polisin ısırdığını iddia eden hırsız içinse yeterince araştırılmadı denilerek 6 bin euro tazminata... Devamı için tıklayınız


Sabah
Güncel
16.03.2012
AİHMdenTürkiyeyeısırıktanmahkûmiyetAİHMden Türkiyeye ısırıktan mahkûmiyet
AİHM'den Türkiye'ye ısırıktan mahkûmiyet
Sabah
16.03.2012
03:05
Türkiye, köpek ısırması sonucu ölen çocuğun davasıyla ilgili uzun sürdü gerekçesiyle 21 bin euro; omzunu polisin ısırdığını iddia eden hırsız içinse yeterince araştırılmadı denilerek 6 bin euro tazminata... Devamı için tıklayınız
Sabah
Ana Sayfa
16.03.2012
AİHMdenTürkiyeyeısırıktanmahkûmiyetAİHMden Türkiyeye ısırıktan mahkûmiyet
01:00 Dünyanın "en çirkin" köpeği öldü
Net Gazete
16.03.2012
01:00
Evcil hayvanlarını kaybeden insanlar, genellikle sadık dostlarının iyi ve sevimli özelliklerini anlatır, ancak Yoda adlı köpek öldüğünde arkasında çok da hoş olmayan bir unvan bıraktı: 2011 Dünyanın En Çirkin Köpeği Yarışması Şampiyonu. Kısa ve yoluk tüyleri, ağzından sarkan uzun dili ve çırpı bacaklarıyla unvanının hakkını veren Yodanın, 15 yaşında uykusundayken öldüğü belirtildi.
Net Gazete
Son Dakika
16.03.2012
0100Dünyanınençirkinköpeğiöldü0100 Dünyanın en çirkin köpeği öldü
Birbirinden saçma yeni dünya rekorları
Evrensel
16.09.2011
20:01
GUINNESS Rekorlar Kitabı’nın 2012 versiyonu, raflardaki yerini almaya hazırlanıyor. İlk baskı ABD’de satışa çıkarıldı. İşte o yeni rekorlardan bazıları: - En uzun kulaklara sahip köpek: ABD’nin Colorado eyaletinde yaşayan Jennifer Wert’in sahibi olduğu Harbor’un sol kulağı tam 31.1 santimetre, sağ kulağı ise 34.3 santimetre uzunluğunda. 8 yaşında olan 40.51 kilogram ağırlığındaki sağlıklı köpek Harbor’un bu özelliği 8 Haziran 2010’da ortaya çıktı. - En uzun kedi: ABD’de yaşayan 5 yaşındaki Stewie, tam 128 santimetre uzunluğunda. Sahipleri Robin Hendrickson ve Erik Brandsness, kedinin b
Evrensel
Toplum Yaşam
16.09.2011
BirbirindensaçmayenidünyarekorlarıBirbirinden saçma yeni dünya rekorları
Dünyanın en uzun köpeği
En Son Haber
24.07.2011
15:26
George adlı bu köpek, 114 kilogramlık ağırlığı ve 2 metre boyu ile türünün en büyüğü
En Son Haber
Son Dakika
24.07.2011
DünyanınenuzunköpeğiDünyanın en uzun köpeği
Dünyanın en uzun köpeği
Vatan Gazetesi
24.07.2011
14:13
George adlı bu köpek, 114 kilogramlık ağırlığı ve 2 metre boyu ile türünün en büyüğü


Vatan Gazetesi
Son Dakika
24.07.2011
DünyanınenuzunköpeğiDünyanın en uzun köpeği
Başkent'te köpek dövüşlerinden vahşet görüntüler
Samanyolu Haber
18.04.2011
13:49


Ankarada vahşet görüntülerini aratmayan köpek dövüşleri yapıldığı ortaya çıktı. Hafta sonu bir spor organizasyonunu aratmayacak şekilde köpek dövüşleri tertipleyen kişiler, uzun süre dövüş yaptıracakları boş araziyi bulmak için uğraştılar. İlk olarak köpeklerle Elmadağa giden kişiler, arkasından İvedik Organize Sanayi Bölgesinde yer baktı. Daha sonra yakalanacakları korkusuyla Akyurtta karar kıldılar. Sabahın çok erken saatlerinde köpekleri acımasızca dövüştüren şahıslar, dövüşmekten kaçınan köpekleri de sinirlendirerek dövüşe zorladıkları ortaya çıktı. Yaşanan vahşette birbirlerine boğazlayan köpekler kanlar içinde kaldı. Söz konusu dövüşlere, köpeklere karşı özel bir ilgisi bulunan İvedik Organize Sanayi Bölgesi Başkanı Hasan Gültekinin de katıldığı belirlendi. Vahşet içerikli köpek dövüşlerini izleyen Gültekinin ismi, İvedik Sanayi Bölgesindeki patlamalarda 11 kişinin ölümünün ardından gündeme gelmişti. Gültekinin dövüşlere köpek ağası olarak katıldığı iddia edildi. Köpek ağası sıfatının, dövüş severler tarafından müsabakaların gerçekleşmesine destek veren kişilere verildiği öne sürüldü. KÖPEKLER KANLAR İÇİNDE Köpek sahipleri, bahis uğruna dövüştürdükleri köpeklerinin kanlar içinde kalmasına aldırmadı. Görüntüler, vahşetin boyutunu gün yüzüne çıkarırken, amatör kamera tarafından kaydedilen görüntülerde, onlarca kişinin köpek dövüştürülecek alanda toplandığı görülüyor. Hafta sonu yapıldığı belirtilen dövüşlerde, köpek sahipleri araçlarıyla hayvanları dövüşün yapılacağı yere getiriyor. Köpek dövüştürücüleri ilk olarak Elmadağda toplandı. Jandarma tarafından baskın olacağı haberini alan grup apar topar Ankaranın yolunu tuttu. İddiaya göre, bu durumu öğrenen ve tertip heyetinin başında olduğu söylenen İvedik Organize Sanayi Bölgesi Başkanı Hasan Gültekin, grubu, dövüşlerin yapılması için İvedik Sanayi Bölgesine çağırdı. Ancak burada da rahat bırakılmayan kalabalık grup, daha sonra Çubuka, oradan da Akyurta geçti. Dağlık bir alanda gözden ırak bir yerde bir araya gelen grup, daha sonra köpeklerini alana getirdi. Köpeklerin alana gelmesiyle vahşi görüntüler de başlamış oldu. Bir taraftan boğuşan köpekler, diğer taraftan onları yönlendiren sahipleri, ortaya kötü görüntülerin çıkmasına neden oldu. Görüntülerde, iplerinin bırakılmasıyla birbirine giren köpeklere sahipleri de taktik veriyor. Birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışan köpeklerden bazıları sivri dişleriyle rakibini yaralarken, birçok köpek kan içinde kalıyor. Bu duruma köpek sahiplerinin hiç aldırmaması dikkat çekiyor. Bu sırada, görüntülerde İvedik Organize Sanayi Başkanı Hasan Gültekin de görülüyor. Yanındakilerle konuşan Gültekin, mümkün olduğunca alandan uzak bir yerde duruyor. Ortaya çıkan bu görüntülere hayvan hakları savunucularının ne diyeceği merak konusu. TÜRKİYE ŞAMPİYONASI Dövüşlerin paralı yapıldığını iddia eden bir vatandaş, Ankara şampiyonuyla İstanbul şampiyonu köpeğin dövüştürüleceğini, bu dövüşte kazananın Türkiye şampiyonu olacağını öne sürdü. Türkiye şampiyonunun da Bulgaristan şampiyonuyla dövüştürüleceğini iddia eden aynı kişi, yaşanan vahşete dur denmesini talep etti. KÖPEK DÖVÜŞLERİNE GİTTİM Yaşanan patlamalarda 11 işçinin yaşamını yitirmesiyle gündeme gelen İvedik Organize Sanayi Bölgesi Başkanı Hasan Gültekin, köpek dövüşlerini organize ettiğine ilişkin iddialara şu cevapları verdi: Köpek hobim, köpek dövüşlerine gittiğim doğrudur. Ama köpek boğuşturma yok. İyi köpek bulursam alıyorum ve bahçemde bekçi olarak duruyor. Ben orada bazı arkadaşlara dedim. Bu çok kötü. Böyle şeyleri yapmak doğru olmaz dedim. Gittim ama benim köpek dövüştürme yok. İyi bir köpek varsa çiftleştirmek istedim. Buyurun gelin bahçede göstereyim. Benim köpeklerimde en ufak yara yok. Bir sefer gittim. Ömrümde gitmedim. Fazla beklemedim orada. Köpek dövüşü yapanlara, bu dövüşleri kanlı şekilde yapmanın doğru olmadığını söylediğini belirten Gültekin, Köpek organizasyonu yaptığım doğru değil. Vasfımız olunca böyle şeyler yüklemek istediler. İvedikte organize ettiğim de doğru değil. Bana telefon ettiler, falanca yere gidiyoruz dediler. Ben de sabah erkenden gittim. Organizasyonla işim yok. Boğuşturulan köpek erkek olur. Benim iki tane dişi köpeğim var. diye konuştu.
Samanyolu Haber
Son Dakika
18.04.2011
BaşkentteköpekdövüşlerindenvahşetgörüntülerBaşkentte köpek dövüşlerinden vahşet görüntüler
Güvercin tutkunları tatile çıktığında gözü arkada kalmıyor
Samanyolu Haber
15.04.2011
11:01


Güvercin tutkusu şehir ya da köy dinlemiyor. Büyükşehirlerde bile sevdalıları bir yolunu bulup güvercin besliyor. Bahçesinin bir köşesini bu güzel kuşlara ayıran çok sayıda öğretmen, doktor ve esnaf var. Her gün kanat çırpmalarını seyretmek için türlü zahmetlere katlanıyorlar. Tatile giden veya iş gezisine çıkanların imdadına ise Konyadaki Taklacı Irk Kuşlarını Koruma Derneğinin güvercinlere tahsis ettiği otel yetişiyor. Derneğe ait kahvehanenin alt katında bulunan güvercin otelinin 4 ayrı kafesi bulunuyor. Şimdilik iki kafesi faal olan otelin diğer bölümleri yazın hizmet vermeye başlayacak. Dernek üyelerinden otel parası alınmıyor. Ancak kuşlarla birlikte yemini de getirme zorunluluğu var. Hobi amaçlı güvercin besleyenler, Taklacı Irk Kuşlarını Koruma Derneğinde buluşuyor. Derneğin her yaş ve meslekten üyesi var. Baharın gelmesini dört gözle beklediler ve artık güvercinlerini kümesten çıkardılar. En güzel taklayı hangisi atacak diye gözleri sürekli gökyüzünde. Şehirde güvercinler arası en güzel takla atma ve en uzun mesafe uçma yarışmaları yapılıyor. Güzel takla atan güvercinler sahipleri için hem övünç hem gelir kaynağı. Kuş ne kadar iyi takla atarsa fiyatı da o ölçüde artıyor. Mardinli, Selçuklu, devetüyü, elifli, bozlak cinsi güvercinler 10 TL ile 20 bin TL arasında alıcı buluyor. Fiyatları pahalı olunca kuşlar sıkı güvenlik önlemleriyle korunuyor. Kümeslere alarm taktıran da var, güvercinleri koruması için köpek besleyen de. İyi cins taklacı ırkların bakımları ihmal edilmiyor. Veteriner kontrolünden geçen güvercinlere kuş vebası ve diğer hastalıklara karşı ilaç veriliyor. ESNAF, ÖĞRETMEN, HAKİM, DOKTOR GÜVERCİN AŞIKLARI VAR Dernek Başkanı İban Demirci (45), güvercin beslemenin kolay ve masrafsız olduğunu düşünüyor. Derneklerinin güvercin sevenlerin buluşma noktası olduğunu belirten Demircinin birçok türden 40 güvercini var. Derneklerinde bir araya gelenlerin saatlerce kuş sohbeti yaptığını anlatan Demirci, dernekte aynı zamanda güvercin takası da yapıldığını anlatıyor. Demirci, raf şeklinde tüneme sahası, plastik sulukları ve ahşap yemlikleri bulunan kuş otelini 3 yıldır işletiyor. Özellikle tatilciler ve iş gezisine gidecekler için güvercin otelinin bulunmaz bir nimet olduğunu dile getiren Demirci, Esnaf, öğretmen, hakim, doktor ve yönetici güvercin aşıkları var. Yazın tatile gidiyorlar. Bazen iş için şehir dışına çıkıyorlar. Böyle zamanlar da kuşlarını getirip gönül rahatlığıyla otelimize bırakıyorlar. Üyelerimizden yemlerini getirmek şartıyla ücret almıyoruz. Sahipleri dönünceye kadar güvercinlerinin bakımını yapıyoruz diyor. Sedat Akarda derneğe devamlı gelenlerden. İlkokuldan beri güvercinlerle haşir neşir. Lacivert, Selçuklu, şarabi cins güvercinleri var. Şehirden ayrılacağı zaman güvercinlerini derneğin oteline bıraktığını belirten Akar, Bir saat güvercinlerle ilgilendiğim zaman tüm stresim gidiyor. Uçmalarını ve takla atmalarını izlemek ayrı bir heyecan veriyor. diyor. GÜVERCİN SEVGİSİ GENÇLEŞTİRİYOR 77 yaşındaki Abdi Büyükağaççı, Konyanın en meşhur güvercin tutkunu. Yeni nesil onu bu hobinin piri olarak görüyor. Yaşlandığı için derneğe gidemese de evinin çatısında 500 güvercin besliyor. Bu sayı güvercin besleyenler arasında bir rekor. Cins cins güvercinler Abdi amcanın eline bakıyor. Her gün onları yemleyip, sularını veriyor. Saatlerce izlediği güvercinler onun gözünde bunalım savar. Bu kadar güvercine yem dayanmaz, ne kadar harcıyorsun aylık? diye soruyoruz, Onların sevgisi beni ayakta tutuyor. Güvercinler sayesinde kendimi 15 yaşında gibi hissediyorum. Hastalanıp, yatağa düşsem gidip kuşlarıma bakıyorum bir şeyim kalmıyor. Böyle olunca da yem parasının bir önemi kalmıyor. diyor. Özellikle Selçuklu güvercinleri besleyen Büyükağaççı, kuşlarını uçurmak için havaların iyice ısınmasını bekliyor.
Samanyolu Haber
Son Dakika
15.04.2011
GüvercintutkunlarıtatileçıktığındagözüarkadakalmıyorGüvercin tutkunları tatile çıktığında gözü arkada kalmıyor
Toplam "91" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti