ey nebî | |
|
| Ey Nebî | Zaman | 03.02.2012 01:58 |  | | | Hicranla yandı gönlüm hâlimi sormaz mısın?Dil ucuyla olsun melâlimi sormaz mısın? | | Zaman Kürsü 03.02.2012 | | | EyNebîEy Nebî |
|
| Hicri yılbaşı ve Hicret (2) | Milli Gazete | 28.11.2011 17:40 |  | | | Muhacirlerin sayısının artması üzerine endişeye kapılan Kureyşliler, Ashame en-Necaşiye bir heyet gönderip Müslümanların iadesini istediler. Hz. Cafer (R.A.), Habeş Kralı huzurunda şu konuşmayı yaptı:
- Ey hükümdar! Biz, cehalet içerisinde yaşayan bir toplum idik. Putlara tapıyor, ölmüş hayvanların etini yiyorduk. Zina yapıyorduk. Akrabalarımızla ilgimizi kesiyor, komşularımızla iyi geçinmiyorduk. Kuvvetli olanlarımız, zayıf olanlarımızı eziyordu. Biz bu halde iken yüce ALLAH bize acıdı. Bizden öncekilerde olduğu gibi bize de içimizden, soylu, asil, doğru, güvenilir, şeref ve namus ehli olduğunu bildiğimiz birisini peygamber olarak gönderdi. O bizi, yalnız ALLAHa ibadet etmeye, atalarımızın taptıkları putları terk etmeye çağırdı. Bize doğru söylemeyi, emanete riayet etmeyi, komşularımızla güzel geçinmeyi, haramdan, adam öldürmekten sakınmayı öğütledi. Bizi, yalandan, yetim malı yemekten ve namuslu kadınlara iftira etmekten sakındırdı. Yalnız bir olan ALLAHa ibadet edip, Ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı emretti. Haram dediğini haram bildik, helâl dediğini helâl bildik. Bundan dolayı halkımızın bir kesimi bize düşman oldu, bize türlü türlü işkenceler yapmaya kalktılar. Biz de onlardan kaçarak ülkenize sığındık. (İbn Hişam, Sîretün-Nebî, 1/359.)... devamı | | Milli Gazete Köşe Yazıları 28.11.2011 | | | HicriyılbaşıveHicret(2)Hicri yılbaşı ve Hicret (2) |
|
| Peygamber Efendimiz bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir | Milli Gazete | 24.05.2010 17:28 |  | | | Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: Andolsun ki içlerinden, kendilerine ALLAHın âyetlerini okuyan, kötülüklerden ve inkârdan kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle ALLAH, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i İmran sûresi:164) Size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı pek şefkatli, çok merhametlidir! (Tevbe sûresi:128. Ayrıca bkz. Enbiyâ sûresi:107.)
Cenab-ı Hakk, bütün peygamberlere kendi isimleriyle hitab ettiği halde Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimize: Ey Resûl! Ey Nebî! Ey Peygamber! gibi sıfatlarla hitâb etti. Bu da Cenâb-ı Hakkın Ona ikramlarından biridir. Cenâb-ı Hakkın Ona olan ikramlarından biri de ümmeti için verdiği iki teminattır. Onlar da: Hani o kâfirler bir zaman da: Ey ALLAHım! Eğer bu Kitap senin katından gelmiş bir gerçekse üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elem verici bir azap getir! demişlerdi. ... devamı | | Milli Gazete Köşe Yazıları 24.05.2010 | | | PeygamberEfendimizbütünâlemlererahmetolarakgönderilmiştirPeygamber Efendimiz bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir |
|
| Nefsinizi Allah'tan satın almaya bakın | Samanyolu Haber | 19.02.2010 07:32 |  | | Cenabı Hak, en büyük vazife olan tebliğ hususunda, Önce en yakın akrabalarını uyar. (Şuarâ, 26/214) buyurarak, Allah Resûlünün, işe akrabalarından başlamasını emretmiştir. Bu ayet indirildiğinde Peygamber Efendimiz ailesinin bütün fertlerini, akraba ve yakın komşularını Ebû Kubeys tepesinde toplamış ve Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Fih oğulları! Ey Lüeyy oğulları! Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman süvarilerinin bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduklarını söylesem bana inanır mısınız? diye sormuştu. Onlar, evet inanırız deyince Efendimiz sözlerine şöyle devam etmişti: Ben şiddetli bir azaptan önce size gönderilmiş bir uyarıcıyım. Bunun üzerine, Ebû Leheb öfkeden yerinde duramaz hâle gelmiş, ?hâşâ ve kellâ? Ağzın kurusun. Sırf bunun için mi bizi buraya çağırdın? demişti. Ebû Lehebin iki eli kurusun. Kurudu da. mealindeki ayet-i kerimeyi ihtiva eden Tebbet Sûresinin indirilmesiyle tesellî olan Efendimiz, Ebû Leheb gibi kimselerin mani olmaya çalışmalarına rağmen Allahın emrini yerine getirmiş, her fırsatta aile ve akrabasına da tebliğ ve irşatta bulunmuştu. Bir defasında, kavim ve kabilesine seslenerek şöyle buyurmuştu:
Ey Kâb b. Mürre oğulları! Nefsinizi Allahtan satın almaya bakın; zira ben, âhirette sizin adınıza bir şey yapamam!
Ey Abdimenâf oğulları! Nefsinizi Allahtan satın almaya bakın; zira âhirette sizin adınıza bir şey yapmak elimden gelmez!
Ey Abdülmuttalip oğulları! Nefsinizi Allahtan satın almaya bakın; zira âhirette sizin adınıza da birşey yapamam!
Efendimiz kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp en yakınlarına gelmiş ve Ey Allah Resûlünün halası Safiyye, sen de nefsini Allahtan satın almaya bak, zira âhirette senin adına da bir şey yapamam! buyurmuştu.
O Safiyye (radıyallahu anhâ) ki, Hazreti Hamzanın kız kardeşiydi. O Safiyye ki, Allah Resûlünün Havarim dediği Zübeyrin anasıydı. O Safiyye ki, zâlim Haccaca karşı Kabeyi müdafaa ederken, asılmak suretiyle şehid olan Abdullah b. Zübeyrin babaannesiydi. Ve bütün bunlardan öte, o Safiyye ki, Allah Resûlünün öz halasıydı. Buna rağmen İki Cihan Serveri, ona da Sen de nefsini Allahtan satın almaya bak, zira âhirette senin adına da bir şey yapamam! demişti.
Efendimiz, sözlerini o kadarla da bitirmemişti, son olarak kendi kızı ve ciğerpâresi Hazreti Fatımaya (radıyallahu anhâ), Ey Muhammedın kızı Fatıma! Sen de nefsini Allahtan satın almaya bak; zira âhirette senin adına da bir şey yapamam. demişti.
O Fatıma (radıyallahu anhâ) ki, gözüne ve hayâline hiçbir günah girmeden, Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) ile evlenmişti. Zâten yaşı 25 olmadan da vefat edip gitmişti. Arkadan gelen bütün evliyâ, asfiyâ onun nurlu neslinin semeresiydi... O ki, sağanak sağanak vahiy yağan Nebî evinde yetişmişti. O ki, Allah Resûlü, onun hakkında Fatıma benden bir parçadır. buyurmuştu... Ve yine o ki, cennet kadınlarının efendisi olduğu bildirilmişti. Ama Allah Resûlü ona da, evet bu Fatımaya da, Kendini Allahtan satın almaya bak! Nefsinin ipoteğini çözdürmeye çalış! demişti.
ONUN HANESİNDE SÜREKLİ HAŞYET TÜTERDİ
İşte, Allah bir emir ferman buyuruyor, Uyarma işine en yakınlarından başla! diyor. Sonra o ayetin mânâsını, murad-ı sübhanîsini de Efendimizin gönlüne duyuruyor. Birinci vahye vahy-i metlüv diyoruz, ikincisine de vahy-i gayr-i metlüv. Emir ve emrin mânâsı, Cenab-ı Hakkın o emirden muradı Allaha aittir. Onun üzerinde sonsuzun şebnemi vardır, ebediyetin çiği vardır. Onu ortaya koyma mevzuundaki ifadelerse Efendimize aittir. Berikinin üzerinde de, Efendimizin sidre kadar muallâ mübarek kalbinin ışığı vardır, ziyası vardır, rengi vardır, deseni vardır. Efendimiz, emri çok iyi anlıyor ve yerine getiriyor; yakınlarından başlayarak hem inzar ediyor, hem de tebşirde bulunuyor. İnzar ederken, ev halkına ve can parçası kızına da söyleyeceğini söylüyor.
Evet, Allah Resûlünün saadet hanesinde sürekli bir haşyet tüter dururdu. Orada oturmalar, kalkmalar hep haşyet televvünlüydü. Allah Resûlünün bakışlarını yakalayabilenler, o bakışlarda her zaman cennetlerin imrendiriciliğini veya cehennemlerin ürperticiliğini görüp hissederlerdi. Namaz kılarken Onun titreyip ürpermeleri, kâh ileriye kâh geriye gidip gelmeleri; cehennem endişesiyle sarsılmaları; cennet arzusuyla üveykler gibi kanatlanmaları Ona bakan herkese Allahı hatırlatırdı. İmam Nesaî naklediyor: Allah Resûlü namaz kılarken içinde bir güveç kaynıyor gibi ses duyulurdu. Daima ağlamalı bir hal ve kaynayan bir içle Allaha teveccüh eder ve namazını öyle kılardı. Peygamber hanesinin sakinleri Onu hep Rabbisinin huzurunda, başı yerde, titreyerek ve irkilerek secde eder vaziyette görürlerdi. Tabii ki, Onun bu hali bile tek başına bir inzardı. Efendimizin örnek hayatı ev halkına da müsbet yönde tesir ediyor ve terbiye adına onlara çok şey kazandırıyordu. Allahtan çok korkan Nebiler Sultanının, hanım ve evlatlarında da aynı haşyet, aynı korku vardı. Çünkü Allah Resûlü, hep yaşadığını söylüyor ve söy | | Samanyolu Haber Son Dakika 19.02.2010 | | | NefsiniziAllahtansatınalmayabakınNefsinizi Allahtan satın almaya bakın |
|
| Selamı yürekten göndermek gerek | Samanyolu Haber | 02.10.2009 07:49 |  | | Her şey Efendimizden hatıradır bizim için. Ezan, ikamet hatıra olduğu gibi, namazda Subhaneke okuyor yine Onu hatırlıyoruz; Fatihayı terennüm ederken bir kere daha Onunla doluyoruz/dolmalıyız. Onlar da birer hatıra.. ve sonra tahiyyâta oturuyoruz. İki rekâtta bir Allaha tahiyyâtımızı, tayyibâtımızı, mübârekâtımızı takdim ettikten sonra, Efendimize de selam veriyoruz.
Et-tahiyyâtu lillahi ves-salavâtu vet-tayyibâtu es-selâmu aleyke eyyuhen-nebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtuhu... - Bütün dualar, senâlar, malî ve bedenî ibâdetler, mülk ve azamet Allaha mahsustur. Ey şanı yüce Nebî! Selâm sana. Allahın rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. diyoruz.
Bu tahiyyâtımızla, Mirac gecesini, o gecenin kutlu yolcusunu, Peygamber Efendimizin Cenab-ı Hakkın selamına mazhar oluşunu da hatırlıyor ve o muhteşem selamlaşmaya Selam sana Yâ Resûlallah diyerek biz de dâhil oluyoruz. Orada bir tefrikte de bulunuyor, salât ile selam arasını ayırıyoruz. Et-tahiyyâtu lillahi ves-salavâtu diyerek salâtı Allaha veriyor, Efendimize de selam ediyoruz. Çünkü salât, Allahtan rahmet, meleklerden istiğfar, müminlerden de dua demektir. Melekler salât ediyor deyince biz, istiğfar anlarız. Allah salât ediyor deyince, merhamet anlarız. Biz salât edince de, bizim yaptığımız dua olur. Dua ise, Efendimiz için olsa da Efendimize olmaz, Allaha olur. İşte, bundan dolayı, namazda Allaha salâtın yanında, Efendimize de salât olsun demiyoruz, Ona selam gönderiyoruz. Fakat kendi kendimize salât u selam okurken, madem Cenab-ı Allah bize Ey müminler, siz de Ona salât edin ve samimiyetle selam verin. (Ahzab, 33/56) buyuruyor, biz de uyuyoruz o emre.
Et-tahiyyâtu dediği zaman Bediüzzaman Hazretleri kim bilir onu kaç defa tekrar ediyordu. Bütün zihin, his, şuur ve iradesiyle Allaha yönelerek ve tam konsantrasyon içinde belki defalarca et-Tahiyyâtu... diyordu; onu söylerken adeta başı dönüyor, gözleri doluyordu. Çünkü Allahın huzurunda olduğunun tam şuuru içindeydi. Biz, Üstadın zevk enginliği ölçüsünde belki onu duyamayız ama kendi söz ve mülahazalarımızı da Sultana arz edilen bir hediye gibi düşünürüz ve kendimizi Üstad Hazretlerinin Yirmi Dördüncü Sözde misal olarak gösterdiği o insanın yerine koyarız: Bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: Benim hediyem hiçtir, ne yapayım? Sonra der: Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini daha sana hediye ederdim. Yani, Ey padişahlar Padişahı! Ey Sultanlar Sultanı! Bu insanlar Sana şu kıymetli hediyeleri arz ediyorlar; benim elimde ise ancak bu pek az sermaye var. Eğer elimden gelseydi, gücüm yetseydi, bütün o hediyeler kadar bir hediye Sana takdim ederdim.. deriz.
HakkInI veremesek de kapIndan ayrIlmayIz
Bu mülahaza, Rabbimize karşı kulluk vazifelerimize hâkim olduğu gibi Efendimize karşı hürmet ve vefa duygumuza da tesir etmelidir. Yani, dudaklarımızdan dökülen her salât ve her selam bin bir âh u eninle, acz ve zaaf hüznüyle, hakkını veremesek de kapıdan da ayrılmama azmiyle dökülmeli; dilimiz salât okurken gönlümüz de:
Varıp bezmine âşıkân bin bir leâl ister,
Ben bir garîb-i nâlân u şeydâyım Efendim!
Geçerler candan, girenler nûr hâlene bir kez,
O dertten bin belâya müptelâyım Efendim..!
Olur Mecnûn görenler ruhsârını a cânân!
Kapında mülk-i serâp bir gedâyım Efendim! demeli.
Bazen, ben de kendimi Ravza-i Tahirenin, muvâcehenin önündeymişim gibi hissederim. Hayalen o mübârek Merkâdin önüne varınca, ümîd ve emel heyecanıyla çırpınıp duran yüzlerce âşık ruh arasında, bir-iki kadem ötede Sevgiliyle buluşacakmışım gibi bir his ve heyecanla köpürür ve dilimin döndüğü kadarıyla Ona salât u selam okurum. Sonra da Onun meclisinden sızıp gelecek en mahrem fısıltıları duymaya çalışırım. Merak ederim, acaba ne dedi benim selamıma karşılık? Acaba nasıl mukabelede bulundu? İçimi derin bir merak sarar... Bir şey demiştir mutlaka. Zira salât u selamın kabul edileceği hususunda şüphe yoktur. Önemli olan onu daha içten, daha gönülden ve derinden söylemektir.
Evet, tahiyyâtta, kabul olmuş bir duaya bir ilavede daha bulunur ve es-selamu aleynâ ve ala ibâdillahissalihîn - Allahım, Habibin hürmetine, bizim üzerimize ve salih kulların üzerine de selam olsun deriz. Belki bazıları bu manayı yakalamak için o lafızları üç- dört defa tekrar ediyorlardır. Siz de vicdanınızda duyuncaya kadar es-selamu aleynâ ve ala ibâdillahissalihîn deyip tekrar edebilirsiniz. Bir defa demekle o manayı duyuyorsanız; o sözler, tepeden tırnağa kadar vücudunuzda bir karıncalanma hâsıl ediyorsa şayet, gerektiği gibi söylemiş ve gönlünüzde duymuşsunuz demektir. Yani, o kelimelere şuur derinliği, his derinliği de katmak lazım. O sözlerin içinde irademizle de bulunmak lazım. Vücudumuzun bütü | | Samanyolu Haber Son Dakika 02.10.2009 | | | SelamıyürektengöndermekgerekSelamı yürekten göndermek gerek |
|
| Bizim mesleğimizin esası | Samanyolu Haber | 22.05.2009 07:45 |  | | Muhammedî ruh, şefkat ve merhametle yoğrulmuş karakter demektir. Bahtımız Hz. Muhammedle gülmüştür
Muhammedî ruh, içten samimi bir dostluk, kardeşlik, ülfet tavrı ve ünsiyet muamelesi şeklinde tezahür eden İbrahimî ve Mesihî üslûbu özünde birleştirmiş insan tabiatıdır. Artık beşeriyetin bu karakter ve tabiattaki insanlara muhtaç olduğunu bilen Cenâb-ı Hak, evvelki iki elçisinin hususiyetlerini Allah Resûlünde (aleyhi ekmelüttehaya) toplamış ve rehber-i ekmel olarak Onu göndermiştir.
Zira Muhammedî ruhla hayatiyet kazanan insanlar, başkalarını şefkatle kucaklayacak ve onları kaçıracak davranışlardan fersah fersah uzak duracaklardır. Onlar, muhataplarını celbetme, yumuşatma ve düşündürme metodunu deneyecek; her meseleyi empatiyle değerlendirip karşıdakileri anlamaya çalışacak, böylece gönüllere girmeyi başaracak, en azından herkesi bir insaf zeminine çekecek ve sonra söylemek istediklerini dile getireceklerdir. Bu suretle, hem diğer insanların ufuklarını açmış hem de onları kendilerine karşı insaflı davranmaya sevk etmiş olacaklardır.
Muhammedî ruh, şefkat ve merhametle yoğrulmuş karakter demektir. Öyle bir karaktere sahip olan insanın, başkalarının dünya ve ahirette mutsuz olmalarını istemesi mevzubahis olamaz. Hatta muhatapları nasıl davranırsa davransın, onun misliyle mukabelede bulunması, kahriyeler okuması ve lanetler yağdırması mümkün değildir. Zira beşere bu ruhu kazandıran Şefkat Peygamberi, şahsına reva görülen işkenceler, eziyetler ve zulümler karşısında dahi insanların hidayetlerini dilemiştir. Hele kendi ümmeti söz konusu olunca, onların ebedî kurtuluşu hesabına gece gündüz dualar etmiş ve gözyaşı dökmüştür.
Ezcümle; Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, sabaha kadar, Hazreti İbrahimin duası olan, Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin. (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsanın duası olan, Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sensin! (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp Allahım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!) diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Ey Cebrail! Muhammede git ve Ona de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz. buyurmuştu.
İşte, bizim mesleğimizin esasını da bu duygu oluşturmaktadır; bizim gözlerimizi diktiğimiz ufuk Muhammedî ruhtur. Her mümin, karakteri itibarıyla olabildiğine ince, fevkalâde narin, bir anne gibi şefkatli; hep mütevazı, mahviyet içinde, yüzü yerde ve herkesi sevgiyle kucaklamaya hazır bir insan olmalıdır. O kendi asrında Muhammedî Ruhun (aleyhi ekmelüttehâyâ) izdüşümü bir varlık olmaya çalışmalıdır. Evet o, en uzaktakilere bile yakın durmalı ve meclisini, Peygamber meclisi gibi herkese açık tutmalıdır ki, can alıcı hasım ruhlar dahi ellerinde olmayarak kendilerini birden onun şefkat iklimine salıversinler.
MUHAMMEDÎ RUHUN TEMSİLCİLERİ MÜTEVAZI OLMALIDIR
Muhammedî ruhun mümessili, ötelerle sağlam irtibat içinde bulunduğu halde, insanlara karşı muamelesinde bu farklılığını hissettirmeyecek kadar muhlis ve mütevazı olmalı; insanlar içinde insanlardan bir insan olarak yaşamalı; onlarla oturup kalkmalı, onlarla yiyip içmelidir. Bütün bunların yanı sıra her zaman gönüllere nüfuz etme yolları araştırmalı; sohbet-i Cânân deyip sürekli nazarları Ona çevirmeli ve iklimine uğrayan herkese hakiki insan olma ufkunu göstermelidir. O, Cenâb-ı Hakkın teveccühünü vifak ve ittifakta görmeli, iftirakı İlahî inayetten mahrum kalmanın sebebi bilmeli ve bu duyguyla hemen herkesle uzlaşmanın, vifak ve ittifakı temin etmenin ve hayatı başkalarıyla paylaşmanın vesilelerini kollamalıdır.
Tabii ki, diğer peygamberlerin hususiyetleri ve yolları da saygıdeğerdir; bütün güzel hasletler enbiya ve mürselînin hepsinde belli ölçüde mevcuttur. Fakat Muhammedî ruh, farklı bir ufuktur. Onda evrensel bir dinin cihanşümul prensipleri ve topyekûn insanları kucaklayıcılığı vardır. Dahası, bu kuşatıcılık sadece Nebiler Serveri Efendimize ve Onun mesajına mahsustur. Bu açıdan, durumumuzu ve konumumuzu çok iyi değerlendirerek, nerede ve kimin arkasında bulunduğumuzu tam kavramamız ve ona göre davranmamız gerekmektedir. Bu idrak sayesinde, Bütün insanlığın gönlüne nasıl gireriz, bağrımızı herkese nasıl açarız, sesimizi-soluğumuzu cihana nasıl duyururuz, Muhammedî ruhun varidâtını ve mevhibelerini başkalarının sinelerine nasıl boşaltırız ve nasıl onları da bu yüce hakikatten haberdâr kılarız? dememiz, bu soruların cevaplarını arayarak, bu istikamette gayret göstermemiz icap etmektedir.
Hâsılı, Muham | | Samanyolu Haber Son Dakika 22.05.2009 | | | BizimmesleğimizinesasıBizim mesleğimizin esası |
|
|
| |