Habergec.Com Aranan Kelimeler:gül gibi başarı Değerlendirme: 10 / 10 983066
habergec.com
25.10.2014 Cumartesi
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

gül gibi başarı

Gül: Bundan sonra daha dikkatli olmalıyız
Zaman
21.09.2014
02:10
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, terör örgütü IŞİD tarafından 101 gündür rehin tutulan 49 konsolosluk çalışanının serbest bırakılmasıyla Türkiye’nin büyük bir sevinç yaşadığını söyledi.Zor bir süreçten geçildiğini, bu süreçte tereyağından kıl çeker gibi çalışıldığını vurgulayan Gül, Türkiye’nin, bulunduğu bölge itibarıyla bundan sonra çok daha dikkatli olması gerektiğini belirtti. Memleketi Kayseri’de sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile bir araya gelen Gül, buradaki konuşmasında, rehineler ve ailelerine geçmiş olsun dileklerini iletti. 11. Cumhurbaşkanı şöyle konuştu:“Türkiye çok güzel bir haberle başladı. Uzun süre rehin alınan rehineler ilk günden itibaren hepimizi tedirgin etti. Yaptığımız toplantılarda ‘nasıl bu işi tereyağından kıl çeker gibi yaparız. Kimseye zarar vermeden, rehinelerimizi vatandaşlarımızı kurtarırız’ çalışması yaptık. Bütün çalışmaların neticesinde, sabır göstererek ve titiz çalışarak başarı elde edildi.
Zaman
Politika
21.09.2014
GülBundansonradahadikkatliolmalıyızGül Bundan sonra daha dikkatli olmalıyız
Siyasiler rehinelerin kurtarılmasını böyle yorumladı
Zaman
20.09.2014
14:14
Irakta rehin alınmalarının ardından Suriyeye geçirildiği bildirilen 49 rehineden 46sı bu sabah Akçakale Sınır Kapısına giden Şanlıurfa Emniyet Müdürü Eyüp Pınarbaşı, MİT Bölge Başkanının da aralarında bulunduğu görevliler tarafından teslim alındı. Konsolosluk çalışanlarının dönüşü tüm yurtta sevinçle karşılandı. Siyasiler de konuyla ilgili olarak açıklamalarda bulundu. CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN: VATANDAŞLARIMIZ OPERASYONLA KURTARILMIŞTIRIrakta bir süredir alıkonulan Musul Başkonsolosumuz, ailesi ve Başkonsolosluğumuzda bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, yapılan başarılı bir operasyonla kurtarılmıştır. Öncelikle, uzun süredir özgürlüklerinden mahrum kalmış olan Başkonsolosumuz ve ailesine, çalışma arkadaşlarına, Türkiye Cumhuriyetinin tüm aziz vatandaşlarına geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, milletimizin gözü aydın diyorum.BAŞBAKAN AHMET DAVUTOĞLU: GELİN BARİ BUGÜN BU SEVİNCİ PAYLAŞINBugün bir bayram günüdür. Gelin bari bugün bu sevinci paylaşın. Bir kere de bu millet ne hissediyorsa onu hissedin. Bu milletle sevinin, bu milletle ağlayın. Sadece Musuldan gelenler değerli kardeşlerimiz ve onların aileleri için değil Hakkariden Edirneye, Artvinden Muğlaya bütün bir millet için bir bayram günüdür. 3 ayı aşkın bir zamandır, gece gündüz onları hayal ettik, rüyalarımıza girdiler. Gözümüzün önünden hiç gitmediler. Hep onlarla düşündük, onlarla uyuduk ve onlarla kalktık. Çocuklarımızı okşadığımızda, Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte onları düşündük, torunlarımızı okşadığımızda buradaki Denizi Elayı düşündük. Hep bir aile gibi tek bir yürekle, dualar ettik. Şimdi bayram, şimdi şükür zamanı. Her şeyden önce, değerli başkonsolosumuz ve tüm ekibine teşekkür ediyorum.CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU: ÖZGÜRLÜĞE VE ÜLKENİZE HOŞ GELDİNİZ IŞİD terör örgütü elinde 101 gün rehin kaldıktan sonra kurtarılan kardeşlerimize, vatandaşlarımıza ‘özgürlüğe, vatanınıza hoş geldiniz diyorum. Rehinelerimizin kayıpsız ve sağlıklı kurtarılmış olmalarınndan büyük bir mutluluk duydum. Vatanımızın özgür topraklarına, ailelerine, yakınlarına ve özgürlüklerine kavuşan vatandaşlarımıza geçmiş olsun, aileleriyle milletimize de gözünüz aydın diyor, kurtarma operasyonunun düşünülmesi, planlanması, uygulanması ve tam istediğimiz gibi sonuçlandırılmasında payı, katkısı, emeği olan herkese teşekkür ediyor, sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.Davutoğlunu kutladıCHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Ahmet Davutoğlunu aradı, rehinelerin kurtarılması nedeniyle kutladı. Davutoğlunu telefonla arayan Kemal Kılıçdaroğlu, 49 vatandaşımızın IŞİD terör örgütünün elinden sağ salim kurtarılmasından büyük memnuniyet duydum, geçmiş olsun ve kutlarım. dedi. Davutoğlu da, böyle zamanlarda gösterilen birlik ve duyarlılığın önemine dikkat çekerek Kılıçdaroğluna teşekkür etti.11. CUMHURBAŞKANI GÜL: TEREYAĞINDAN KIL ÇEKER GİBİ ÇALIŞILDI Zor bir süreçti, bu süreçte tereyağından kıl çeker gibi çalışıldı dedi. Gül şunları söyledi: Bu işler sürecin sıkıntılı olması nedeneniyle hassasiyet ve gizlilik içerisinde yapılıyor. Yapılanlar kamuoyuna açık anlatılsaydı, rehineler için zordu. Kaygı duyularak her şey açık açık anlatılmadı. Zor bir süreçti, niye anlatılmıyor diyenler de oldu. İşte bu iki çelişki içinde kalındı. Çalışmalar çok gizli ve örtülü yürütüldü. Hepimizi büyük sevince sokan, mutlu eden bir gelişmeyle karşı karşıya kaldık. Ben de buraya gelmeden önce sabah bilgiyi aldım. Özgürlüğüne kavuşan vatandaşlarımıza ve ailelerine Geçmiş olsun diyorum. Çok dikkatli olmak zorundayız. Çünkü elimizde olmayan nedenlerden dolayı zor olaylarla karşılaşıyoruz.BAŞBAKAN YARDIMCISI ARINÇ: EN BÜYÜK BAŞARI MİTİN Bu kardeşlerimizin kurtulmuş olduğu haberini aldık, büyük bir sevinç duyduk, hepimiz bayram ettik. Çünkü maalesef 3 aydan bu yana her geç en gün hepimizi üzen, alacağımız haberlerin endişesi ile gerçekten uykularımızın kaçtığı günleri yaşadık. Kadını, çocuğu, erkeği, görevlisi ve siviliyle kurtulmuş olan o yurttaşlarımızı can yüreğimden tebrik ediyor, selamlıyorum, bağrıma basıyorum. Başta Başbakanımız olmak üzere hükümetimize teşekkür ediyorum. Şüphesiz en büyük başarı Milli İstihbarat Teşkilatımızın. O günden bu yana yerel bütün unsurları işin içersine koymak suretiyle kazasız-, belasız yurttaşlarımızın Türkiyeye getirilmesiydi. Bu görevi alnımızın akıyla İstihbarat Teşkilatımız ifa etmiştir.BAŞBAKAN YARDIMCISI KURTULMUŞ: REHİNELERİN KURTARILMASI, TÜRKİYENİN GÜCÜNÜ GÖSTERİYOR49 rehinenin kurtarılması, kardeşlerimizin salimen Türkiyeye gelmiş olması Türkiyenin gücünü göstermesi bakımından da fevkalade önemlidir. Burada biz Suruçta başlayan yeni göç dalgası ortaya çıkar çıkmaz bu konuyla ilgili göçmenlere yardım konusunu koordine etmek için İstanbulda sivil toplum kuruluşları ile hızlı bir şekilde toplantı yapmak için bu organizasyonu gerçekleştirmiştik. Bu nedenle bugün iki konumuz
Zaman
Ana Sayfa
20.09.2014
SiyasilerrehinelerinkurtarılmasınıböyleyorumladıSiyasiler rehinelerin kurtarılmasını böyle yorumladı
Siyasiler rehinelerin kurtarılmasını böyle yorumladı
Zaman
20.09.2014
14:05
Irakta rehin alınmalarının ardından Suriyeye geçirildiği bildirilen 49 rehineden 46sı bu sabah Akçakale Sınır Kapısına giden Şanlıurfa Emniyet Müdürü Eyüp Pınarbaşı, MİT Bölge Başkanının da aralarında bulunduğu görevliler tarafından teslim alındı. Konsolosluk çalışanlarının dönüşü tüm yurtta sevinçle karşılandı. Siyasiler de konuyla ilgili olarak açıklamalarda bulundu. CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN: VATANDAŞLARIMIZ OPERASYONLA KURTARILMIŞTIRIrakta bir süredir alıkonulan Musul Başkonsolosumuz, ailesi ve Başkonsolosluğumuzda bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, yapılan başarılı bir operasyonla kurtarılmıştır. Öncelikle, uzun süredir özgürlüklerinden mahrum kalmış olan Başkonsolosumuz ve ailesine, çalışma arkadaşlarına, Türkiye Cumhuriyetinin tüm aziz vatandaşlarına geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, milletimizin gözü aydın diyorum.BAŞBAKAN AHMET DAVUTOĞLU: GELİN BARİ BUGÜN BU SEVİNCİ PAYLAŞINBugün bir bayram günüdür. Gelin bari bugün bu sevinci paylaşın. Bir kere de bu millet ne hissediyorsa onu hissedin. Bu milletle sevinin, bu milletle ağlayın. Sadece Musuldan gelenler değerli kardeşlerimiz ve onların aileleri için değil Hakkariden Edirneye, Artvinden Muğlaya bütün bir millet için bir bayram günüdür. 3 ayı aşkın bir zamandır, gece gündüz onları hayal ettik, rüyalarımıza girdiler. Gözümüzün önünden hiç gitmediler. Hep onlarla düşündük, onlarla uyuduk ve onlarla kalktık. Çocuklarımızı okşadığımızda, Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte onları düşündük, torunlarımızı okşadığımızda buradaki Denizi Elayı düşündük. Hep bir aile gibi tek bir yürekle, dualar ettik. Şimdi bayram, şimdi şükür zamanı. Her şeyden önce, değerli başkonsolosumuz ve tüm ekibine teşekkür ediyorum.CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU: ÖZGÜRLÜĞE VE ÜLKENİZE HOŞ GELDİNİZ IŞİD terör örgütü elinde 101 gün rehin kaldıktan sonra kurtarılan kardeşlerimize, vatandaşlarımıza ‘özgürlüğe, vatanınıza hoş geldiniz diyorum. Rehinelerimizin kayıpsız ve sağlıklı kurtarılmış olmalarınndan büyük bir mutluluk duydum. Vatanımızın özgür topraklarına, ailelerine, yakınlarına ve özgürlüklerine kavuşan vatandaşlarımıza geçmiş olsun, aileleriyle milletimize de gözünüz aydın diyor, kurtarma operasyonunun düşünülmesi, planlanması, uygulanması ve tam istediğimiz gibi sonuçlandırılmasında payı, katkısı, emeği olan herkese teşekkür ediyor, sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.Davutoğlunu kutladıCHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Ahmet Davutoğlunu aradı, rehinelerin kurtarılması nedeniyle kutladı. Davutoğlunu telefonla arayan Kemal Kılıçdaroğlu, 49 vatandaşımızın IŞİD terör örgütünün elinden sağ salim kurtarılmasından büyük memnuniyet duydum, geçmiş olsun ve kutlarım. dedi. Davutoğlu da, böyle zamanlarda gösterilen birlik ve duyarlılığın önemine dikkat çekerek Kılıçdaroğluna teşekkür etti.11. CUMHURBAŞKANI GÜL: TEREYAĞINDAN KIL ÇEKER GİBİ ÇALIŞILDI Zor bir süreçti, bu süreçte tereyağından kıl çeker gibi çalışıldı dedi. Gül şunları söyledi: Bu işler sürecin sıkıntılı olması nedeneniyle hassasiyet ve gizlilik içerisinde yapılıyor. Yapılanlar kamuoyuna açık anlatılsaydı, rehineler için zordu. Kaygı duyularak her şey açık açık anlatılmadı. Zor bir süreçti, niye anlatılmıyor diyenler de oldu. İşte bu iki çelişki içinde kalındı. Çalışmalar çok gizli ve örtülü yürütüldü. Hepimizi büyük sevince sokan, mutlu eden bir gelişmeyle karşı karşıya kaldık. Ben de buraya gelmeden önce sabah bilgiyi aldım. Özgürlüğüne kavuşan vatandaşlarımıza ve ailelerine Geçmiş olsun diyorum. Çok dikkatli olmak zorundayız. Çünkü elimizde olmayan nedenlerden dolayı zor olaylarla karşılaşıyoruz.BAŞBAKAN YARDIMCISI ARINÇ: EN BÜYÜK BAŞARI MİTİN Bu kardeşlerimizin kurtulmuş olduğu haberini aldık, büyük bir sevinç duyduk, hepimiz bayram ettik. Çünkü maalesef 3 aydan bu yana her geç en gün hepimizi üzen, alacağımız haberlerin endişesi ile gerçekten uykularımızın kaçtığı günleri yaşadık. Kadını, çocuğu, erkeği, görevlisi ve siviliyle kurtulmuş olan o yurttaşlarımızı can yüreğimden tebrik ediyor, selamlıyorum, bağrıma basıyorum. Başta Başbakanımız olmak üzere hükümetimize teşekkür ediyorum. Şüphesiz en büyük başarı Milli İstihbarat Teşkilatımızın. O günden bu yana yerel bütün unsurları işin içersine koymak suretiyle kazasız-, belasız yurttaşlarımızın Türkiyeye getirilmesiydi. Bu görevi alnımızın akıyla İstihbarat Teşkilatımız ifa etmiştir.BAŞBAKAN YARDIMCISI KURTULMUŞ: REHİNELERİN KURTARILMASI, TÜRKİYENİN GÜCÜNÜ GÖSTERİYOR49 rehinenin kurtarılması, kardeşlerimizin salimen Türkiyeye gelmiş olması Türkiyenin gücünü göstermesi bakımından da fevkalade önemlidir. Burada biz Suruçta başlayan yeni göç dalgası ortaya çıkar çıkmaz bu konuyla ilgili göçmenlere yardım konusunu koordine etmek için İstanbulda sivil toplum kuruluşları ile hızlı bir şekilde toplantı yapmak için bu organizasyonu gerçekleştirmiştik. Bu nedenle bugün iki konumuz
Zaman
Politika
20.09.2014
SiyasilerrehinelerinkurtarılmasınıböyleyorumladıSiyasiler rehinelerin kurtarılmasını böyle yorumladı
Sirius Koleji’nin başarısı Federal Parlementoya taşındı
Zaman
18.09.2014
17:19
2013 Eğitim Öğretim yılında Üniversite sınavında rekor kırarak, Avustralya genelindeki ilk 500 öğrencinin arasına üç öğrencisini sokan Sirius Eğitim Kurumları, gerek eyalet gerekse Federal hükümetlerin büyük takdirini kazandı. Victoria Bölge Milletvekili Maria Vamvakinou, Sirius Eğitim Kurumları öğrenilerinin, ilk 500 öğrenci arasına giren Saba Gül, Rıdvan Atlıhan ve Halil Erciyasin başarı hikayesini Federal Parlamentonun toplantısına taşıyarak, sözkonusu başarıdan büyük bir gurur duyduğunu söyledi.Avustarlyanın Melbourne şehrinde uzun yıllardan beri Selimiye Vakfı çatısında eğitim veren Sirius Eğitim Kurumları, önemli bir başarıya daha imza attı. Victoria Eyaleti’nin en iyi ilk 20’si arasına giren Sirius Koleji’nin başarısı başkent Canberrada gündem oldu. 2013 Eğitim Öğretim yılında Üniversite sınavında rekor kırarak, Avustarlya gelenindeki ilk 500 öğrencinin arasında üç öğrencisini sokan Sirius Eğitim Kurumları, gerek eyalet gerekse Federal hükümetlerin büyük takdirini kazandı. Victoria Bölge Milletvekili Maria Vamvakinou, Sirius Eğitim Kurumları öğrenilerinin, ilk 500 öğrenci arasına giren Saba Gül, Rıdvan Atlıhan ve Halil Erciyasin başşarı hikayesini Federal Parlamentonun toplantısına taşıyarak, sözkonusu başarıdan büyük bir gurur duyduğunu söyledi.Ülke tarihinde ilk kez böyle bir okulun sözkonusu başarıyı yakaladığını hatırlatan Milletvekili Vanvakinou, Başkent Canberra’daki Federal Parlementoda yaptığı konuşmada Sirius Koleji’ni, dereceye giren öğrencileri ve ailelerini tebrik ederek başladı. Vanvakinou şöyle konuştu; ‘Öncelikle, Eyaletemizin ülke genelindeki Üniversite sınavında,akademik başarı ile dereceye giren 3 Sirius Koleji öğrencisini tebrik ediyorum. Melborunenin Broadmeadows bölgesinde bulunan Sirius Koleji’nin öğrencileri olan Saba Gül, Rıdvan Atlıhan ve Halil Erciyas, ülke çapında ilk 500 öğrencinin arasına girerek, 2013 eğitim ve Öğretim yılında harika bir başarıya imza attılar. Bu başarıyla her üç öğrencimiz, önemli bir özelliğe sahip olan Avustralya Öğrenci Ödülü’ne sahip oldular. Bildiğiniz gibi, öğrencilerimize layık görülen Avustralya Öğrenci Ödülü akademik olarak üstün başarı sağlamış olan lise öğrencilerine veriliyor. İşte bu nedenle Uzun yıllardan beri seçim bölgem olan Melborunede bulunan Sirius eğitim kurumları öğrencileri de bu başarıyı elde etmiş oldu.Bundan da son derece büyük bir memnuniyet duydum. Bu güzel başarıyı bugün paralmentoda sizlerle paylaşmak istedimdedi.Sirius Eğitim Kurumları Genel Müdürü Mehmet Koca’da, okul olarak üstün başarı sağlamış olan bu öğrencilernin bu başarısını paralmentoya taşıyan Federal Milletvekili Maria Vavakinoua teşekkür etti. Genel Müdür Koca, hem öğrencilerinin Avustralya Öğrenci Ödülü’ ödülünü elte etmeleri hem de elde edilen bu başarının federal parlamento çatısının altında dile getirilerek, gurur vesilesi yapılması, okul yöneticileri olarak sevinçlerinin ikiye katlandığını belirtti. Koca Bu öğrenciler, başta biz okul yöneticilerini başta olmak üzere velileri ve bölge milletvekilllerini çok mutlu ettiler. Bu nedenle başta üç öğrencimiz olan Saba Gül, Rıdvan Atlıhan ve Halil Erciyasi başta olmak üzere ailelerini ve hiç bir fedakarlıktan sakınmayan öğrentenlerini tebrik etmek istiyorum. Ayrıca her üç öğrencimiz de Melbourne Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitime başladılar. Her üç öğrenci de 3.kuşak Avustralyalı Türklerdir. Özellikle özelde türk topulumunu genelende ise Avustarlyadaki tüm müsülmanların, Federal parlamentodaki adeta gururu oldular. Eemeği geçenleri tebrik ederim. dedi.Göstermiş oldukları yüksek performanstan dolayı Saba, Rıdvan ve Halil isimli öğrenciler Avustralya Federal Hükümeti tarafından verilen 2 bin dolar para ödülü ve özel taktir belgesini almaya hak kazandılar. Saba ve Rıdvan, 2013 eğitim öğretim yılı Üniversite sınavında 100 üzerinden 99.95, 99.90 ve 99.85 puanla ülke genelenideki ilk 500 başarılı öğrencinin arasında yer alırken, Victoria Eyaleti’nin en iyi ilk 21 öğrencisi arasına girdiler. Sözkonusu başarıdan dolayı ise Eyalet Hükümeti adına sözkonusu öğrencilere ‘‘Başbakanlık Özel Ödülü’’nün de sahibi oldular.
Zaman
Eğitim
18.09.2014
SiriusKoleji’ninbaşarısıFederalParlementoyataşındıSirius Koleji’nin başarısı Federal Parlementoya taşındı
En kıymetli insan, üreten insandır
Zaman
08.07.2014
02:02
Çekyat atölyesiyken mobilya devine dönüşen Boydaklar’ın çalışma modeli kitaplaştırıldı. Kitapta görüşlerine yer verilen Boydak Grubu CEO’su Memduh Boydak, firmaların, çalışanların iş emniyetini sağlamaktan kurumsallaşma sürecine girmeye kadar birçok noktada çalışma metotlarını geliştirmeleri gerektiğini vurguluyor.Çekyat üreten küçük bir işletmeyken ülkenin dev holdinglerinden biri haline gelen Kayserili Boydak ailesinin hikâyesi kitaplaştı. Zaman Kitap’tan çıkan ‘Bir Anadolu Hikâyesi-Boydak Modeli’ ismiyle yayımlanan kitabın yazarı Bugün Gazetesi Ekonomi Müdürü Zafer Özcan. Kitabın ilk bölümünde Kayseri’nin ticari atmosferi anlatılarak bölgenin iş ahlâkı ortaya konuluyor. “En kıymetli insan üreten insandır” anlayışının hakim olduğu bölge insanının ele alındığı sayfalarda kentin Sakıp Sabancı, Kadir Has, Murat Dedeman gibi ailelere dikkat çekiliyor. Bir Anadolu Hikâyesi, 1950’lerde Hacı Mustafa Boydak ve kardeşi Hacı Sami Boydak tarafından temeli atılan Boydaklar’ın sanayileşme öyküsünü anlatıyor. 50 metrekarelik bir atölyede başlanılan ticaret hayatı şu anda faaliyet gösteren İstikbal, Bellona ve Mondi gibi 3 mobilya markasını beraberinde getirmiş. Boydak Holding bugün 8 farklı sektörde faaliyet gösteriyor. 2013 yılını 6,2 milyar TL ciroyla kapatan grubun toplam istihdamı 14 bin kişi. Yurt genelinde 2 bini aşkın bayii olan holding, ayrıca 110 ülkeye ihracat yapıyor. Zafer Özcan, kitabında, Türkiye’de iş dünyasının 2 dezavantajından bahsediyor. Birincisi ortaklık kültürünün zayıf olması, ikincisiyse aile şirketlerindeki bölünmeler. Boydaklar’ın yükselişi ise ortaklık kültürüne bağlı. Hacı Mustafa Boydak ve Hacı Sami Boydak kardeşlerin bir anlaşmazlık sonucu 30 sene sonra işleri ayırma kararı Boydak kardeşleri daha bir kaynaştırmış. “İşleri bize devredin, biz beraber çalışalım” teklifini babalarına sundukları o günden sonra Boydak kardeşler hakkaniyeti hep ön planda tutmuş. Boydak ailesi kendi içindeki birlikteliğin yanında Arap, İngiliz, Alman ortaklara da sahip. Grubun CEO’su Memduh Boydak’a göre, Anadolu’daki yatırımcıların tek sorunu ortaklık yapamamak değil. Boydak, çalışanların iş emniyetini sağlamaktan kurumsallaşmaya dek birçok noktada girişimcilerin iş yapma metodunu geliştirmeleri gerektiğini vurguluyor. Boydaklar sadece girişimcilikteki başarıları ile anlatılabilecek bir aile değil. Kitapta bahsedilen ‘Boydak modeli’ tevazu, girişimcilik ve hayırseverlik sacayağına oturmuş. Aile değerleri başarı hikâyesini beraberinde getirmiş. Yıllık 25 liralık bütçesi bulunan Boydak Eğitim Kültür Vakfı, bu hayırseverlik anlayışının bir sonucu. Boydak ailesinin yazılı bir anayasası henüz yok ancak buna yönelik hazırlıkları devam ediyor. Şirket içerisindeki ilişki ve pozisyonları ise yazılı metinden önce aile kültürü belirliyor. Holdingin CEO’su Memduh Boydak, bu durumu, “Profesyonelliğin bittiği yerde lidere tabi olmak esastır.” diyor. Grubun liderliğini Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Boydak yürütüyor. Kitapta yer verilen anekdotlardan biri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Hacı Boydak arasında geçiyor. 2001 krizinin en şiddetli yaşandığı günlerde Boydak Grubu şubat ayı maaşlarını 14 gün geçmesine rağmen veremiyor. İşçilerin maaşı ilk kez bu kadar geciktiğinden Hacı Bey fabrikadaki odasında kara kara düşünmekteyken dönemin Fazilet Partisi Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, Hacı Bey’i arar. Kendisini ziyarete gelmek ister. Gül, beraberinde milletvekilleri Mustafa Elitaş, Cevat Ayhan ve Salih Kapusuz’la fabrikaya gelir. Sohbet edilirken Gül, Hacı Boydak’a ‘İşler nasıl gidiyor?’ diye sorar. Bu soru üzerine Hacı Bey cevap veremez, ağlamaya başlar ve “14 gün geçti maaş veremiyorum, işçinin çocuğu hasta oluyor yardımcı olamıyorum.” der. Dönemin milletvekili Gül de duygulanır, Hacı Boydak’ı teselli ederek oradan ayrılır. Kriz atlatılır, Kayseri’ye kurulan 430 fabrikanın temel atma töreninde konuşan Gül, Boydak’la aralarında geçen bu olayı anlatır, işçiler de duygulanır.
Zaman
Ekonomi
08.07.2014
EnkıymetliinsanüreteninsandırEn kıymetli insan üreten insandır
En kıymetli insan, üreten insandır
Zaman
08.07.2014
02:01
Çekyat atölyesiyken mobilya devine dönüşen Boydaklar’ın çalışma modeli kitaplaştırıldı. Kitapta görüşlerine yer verilen Boydak Grubu CEO’su Memduh Boydak, firmaların, çalışanların iş emniyetini sağlamaktan kurumsallaşma sürecine girmeye kadar birçok noktada çalışma metotlarını geliştirmeleri gerektiğini vurguluyor.Çekyat üreten küçük bir işletmeyken ülkenin dev holdinglerinden biri haline gelen Kayserili Boydak ailesinin hikâyesi kitaplaştı. Zaman Kitap’tan çıkan ‘Bir Anadolu Hikâyesi-Boydak Modeli’ ismiyle yayımlanan kitabın yazarı Bugün Gazetesi Ekonomi Müdürü Zafer Özcan. Kitabın ilk bölümünde Kayseri’nin ticari atmosferi anlatılarak bölgenin iş ahlâkı ortaya konuluyor. “En kıymetli insan üreten insandır” anlayışının hakim olduğu bölge insanının ele alındığı sayfalarda kentin Sakıp Sabancı, Kadir Has, Murat Dedeman gibi ailelere dikkat çekiliyor. Bir Anadolu Hikâyesi, 1950’lerde Hacı Mustafa Boydak ve kardeşi Hacı Sami Boydak tarafından temeli atılan Boydaklar’ın sanayileşme öyküsünü anlatıyor. 50 metrekarelik bir atölyede başlanılan ticaret hayatı şu anda faaliyet gösteren İstikbal, Bellona ve Mondi gibi 3 mobilya markasını beraberinde getirmiş. Boydak Holding bugün 8 farklı sektörde faaliyet gösteriyor. 2013 yılını 6,2 milyar TL ciroyla kapatan grubun toplam istihdamı 14 bin kişi. Yurt genelinde 2 bini aşkın bayii olan holding, ayrıca 110 ülkeye ihracat yapıyor. Zafer Özcan, kitabında, Türkiye’de iş dünyasının 2 dezavantajından bahsediyor. Birincisi ortaklık kültürünün zayıf olması, ikincisiyse aile şirketlerindeki bölünmeler. Boydaklar’ın yükselişi ise ortaklık kültürüne bağlı. Hacı Mustafa Boydak ve Hacı Sami Boydak kardeşlerin bir anlaşmazlık sonucu 30 sene sonra işleri ayırma kararı Boydak kardeşleri daha bir kaynaştırmış. “İşleri bize devredin, biz beraber çalışalım” teklifini babalarına sundukları o günden sonra Boydak kardeşler hakkaniyeti hep ön planda tutmuş. Boydak ailesi kendi içindeki birlikteliğin yanında Arap, İngiliz, Alman ortaklara da sahip. Grubun CEO’su Memduh Boydak’a göre, Anadolu’daki yatırımcıların tek sorunu ortaklık yapamamak değil. Boydak, çalışanların iş emniyetini sağlamaktan kurumsallaşmaya dek birçok noktada girişimcilerin iş yapma metodunu geliştirmeleri gerektiğini vurguluyor. Boydaklar sadece girişimcilikteki başarıları ile anlatılabilecek bir aile değil. Kitapta bahsedilen ‘Boydak modeli’ tevazu, girişimcilik ve hayırseverlik sacayağına oturmuş. Aile değerleri başarı hikâyesini beraberinde getirmiş. Yıllık 25 liralık bütçesi bulunan Boydak Eğitim Kültür Vakfı, bu hayırseverlik anlayışının bir sonucu. Boydak ailesinin yazılı bir anayasası henüz yok ancak buna yönelik hazırlıkları devam ediyor. Şirket içerisindeki ilişki ve pozisyonları ise yazılı metinden önce aile kültürü belirliyor. Holdingin CEO’su Memduh Boydak, bu durumu, “Profesyonelliğin bittiği yerde lidere tabi olmak esastır.” diyor. Grubun liderliğini Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Boydak yürütüyor. Kitapta yer verilen anekdotlardan biri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Hacı Boydak arasında geçiyor. 2001 krizinin en şiddetli yaşandığı günlerde Boydak Grubu şubat ayı maaşlarını 14 gün geçmesine rağmen veremiyor. İşçilerin maaşı ilk kez bu kadar geciktiğinden Hacı Bey fabrikadaki odasında kara kara düşünmekteyken dönemin Fazilet Partisi Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, Hacı Bey’i arar. Kendisini ziyarete gelmek ister. Gül, beraberinde milletvekilleri Mustafa Elitaş, Cevat Ayhan ve Salih Kapusuz’la fabrikaya gelir. Sohbet edilirken Gül, Hacı Boydak’a ‘İşler nasıl gidiyor?’ diye sorar. Bu soru üzerine Hacı Bey cevap veremez, ağlamaya başlar ve “14 gün geçti maaş veremiyorum, işçinin çocuğu hasta oluyor yardımcı olamıyorum.” der. Dönemin milletvekili Gül de duygulanır, Hacı Boydak’ı teselli ederek oradan ayrılır. Kriz atlatılır, Kayseri’ye kurulan 430 fabrikanın temel atma töreninde konuşan Gül, Boydak’la aralarında geçen bu olayı anlatır, işçiler de duygulanır.
Zaman
Ana Sayfa
08.07.2014
EnkıymetliinsanüreteninsandırEn kıymetli insan üreten insandır
Ali Yurttagül - 'Başkanlık' kurumuna Avrupa'dan bir bakış
Zaman
08.06.2014
02:08
Genel olarak Türkiye siyasetine hakim AKP, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan ile cumhurbaşkanı seçimi sürecinde de gündemi belirliyor. Seçim sonuçlarını muhalefetin ciddi bir isim bile tartışamadığı bu günlerde öngörmek zor değil.Eğilmek istediğimiz mesele; “cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesi, başkanlık sistemine giden bir yol mu?” sorusu ve bu durumu Avrupa’daki örnekleri, tarihi, etkileri ile tartışmak. İsterseniz Almanya, Fransa ve Avusturya örnekleri ile kralların bile demokrasi unsuruna dönüştüğü yaşlı Avrupa kıtasında ‘cumhuriyetlerin başını’ tartıştıktan sonra, Türkiye ve bu makamın geleceğine kısa bir göz atalım.AKP’nin yeni anayasa sürecini tıkayan başkanlık sistemi ile ilgili teklifine kısa bir göz atmak, arzulanan sistemin Fransa örneğinden esinlendiğini görmek için yeterlidir. Fransa’da cumhurbaşkanı siyasi yapılanmanın merkezini oluşturduğu gibi, devlet ve yürütmenin de başı konumunda. Bu ülkede başkan partili olmasına, genellikle yüzde 50’nin biraz üzerinde bir oyla seçilmesine rağmen devleti, Fransa’yı temsil eder. Muhafazakâr başkanların çoğunlukta olduğu Beşinci Cumhuriyet döneminde ilk defa François Mitterrand, sol aday olarak iki dönem seçilmiş, soldan “II. François” Hollande’ın bir kez daha seçileceği ise meçhul. Parlamento seçimleri genellikle başkanlık seçimleri ile aynı dönemde gerçekleştiği için, iki dönem hariç “Cohabitation”, yani cumhurbaşkanı ile başbakanın ayrı siyasi akımlardan olduğu durum pek yaşanmadı.Fransa seçimlerinin ilk turunda ulaşılan başarı, genel olarak politik akımların gücüne işaret ettiği gibi, geleceklerine de ışık tutar ve siyaset pazarında değerlerinin ölçüsü gibidir. İkinci tur ise siyasi akımları iki aday etrafında birleşmeye zorladığı için, dayanışma kültürünü oluşturur. Genellikle sağ ve sol ayrımı ile görünür olan bu süreç, sadece Jaques Chirac’ın ikinci dönemine giden seçimlerde aşırı sağ Jean-Marie Le Pen (yüzde 20), demokrat Chirac ( yüzde 80) olarak cepheleşmişti. Gelecek seçimlerinde benzer bir süreç olacağa benziyor.Almanya ve Avusturya’da cumhurbaşkanı makamı, kurum olarak Türkiye ile örtüşüyor. Temsilî bir konumu olan devlet başkanı, bu ülkelerde yürütme üzerinde pek söz sahibi değil. Almanya’da Federal Meclis (Bundestag) üyeleri ve eyaletlerden gelen temsilcilerin ortak oturumunda seçilen cumhurbaşkanı, seçim sürecinde koalisyonları zorlasa da, ülkenin politik yaşamında pek belirleyici bir kurum değil.Avusturya’da ise Cumhurbaşkanı Türkiye ile benzer yetkilerle donatılmış olmasına rağmen İkinci Cumhuriyet ile doğrudan seçilmeye başlandı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana doğrudan seçilen bu makam, siyasetin merkezi olmadığı gibi, siyasi akımlar için Fransa gibi belirleyici de değil. Genellikle muhafazakâr partilerin parlamento seçimlerinde etkin olduğu bu ülkede, cumhurbaşkanları çoğu zaman soldan gelen adaylar oldu. Başbakan gibi güçlü siyasi konumları olmadığı için adayların politik kimliklerinin ikinci plana düştüğü, toplumsal saygınlıkların öne çıktığı Avusturya seçimlerinde adayların kişiliği, seçim sonuçlarını belirliyor. Nerede ise 70 yıldır doğrudan seçilse de Avusturya Cumhurbaşkanı yürütme üzerinde etkin bir konuma sahip olmadı. Anayasa değişikliğine gidilemediği için Türkiye’de cumhurbaşkanının doğrudan seçilecek olması, bazı AKP sözcülerinin beklentilerine rağmen yürütme üzerinde daha etkin olacağını beklemek, abartılı olur. Adayın “güçlü” olması da bu gerçeği değiştirmez. AKP içerisinde sürmekte olan başkanlık tartışması, özünde Erdoğan ile iktidarda olan çevresinin arzularını yansıttığını, siyasi ve kurumsal gerçeklerle örtüşmediğini söyleyebiliriz. Çünkü cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra Erdoğan partinin başında olmayacağı için, AKP seçimleri kazanabilecek bir aday arayışı içerisinde olacaktır. “Kukla” bir başbakan adayının seçmen için çekici olmayacağını, herhalde AKP kurmayları da biliyordur.Tüm veriler Türkiye’de cepheleşmenin Fransa gibi sağ-sol değil, AKP ve karşıtları olarak şekilleneceğine işaret ediyor. Kürtlerin ne yapacağını şimdilik kestirmek zor olsa da, başkanlık sistemine giden bir sürece destek vereceklerini sanmıyoruz.Toparlarsak, cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesi Türkiye siyasi yaşamı için istikrar kazanımı olacaktır. Umarız bu demokratik süreç kurumsal demokrasiye, hukuk devletine giden bir adım olur. Doğrudan seçimin büyük bir ihtimalle Fansa örneğine giden ilk adımdan ziyade, Avusturya gibi toplumun saygın bulduğu kişilerin bu makama seçilmesine dönüşecek bir süreç olacağını sanıyoruz. Türkiye’de bu tür bir normalleşme süreci post Erdoğan döneminde mümkün görünüyor.
Zaman
Köşe Yazıları
08.06.2014
AliYurttagül-BaşkanlıkkurumunaAvrupadanbirbakışAli Yurttagül - Başkanlık kurumuna Avrupadan bir bakış
Sevgi Akarçeşme - Bir Amerika seyahatinin düşündürdükleri
Zaman
27.05.2014
02:09
Bugün bir değişiklik yapıp Türkiye’nin her daim boğucu gündeminden bir nebze uzaklaştırmak istiyorum sizleri. Bir an gaflete dalıp Amerika’dan bile Başbakan’ın çelişkilerle dolu Almanya konuşmasını dinleyince en iyisinin kendimi Türkiye gündemine bir süre daha kapatmak olduğuna kanaat getirdim zaten.Neredeyse hiç değişmeyen geleneksel seyahat rotama rağmen beni buraya gelmenin nesinin rahatlattığını soruyorum kendime. Ne de olsa sosyal bilimlerde yabancı bir doktora öğrencisine has bütün sıkıntıları yaşamış biri olarak aslında normal şartlar altında pek de güzel anılar bırakmaması gerekirdi bu ülkenin bende. Ne var ki ABD her milletten insana sizi olduğunuz gibi kabul ediyorum mesajı verdiği, yıllar geçse de değişmeyen sistemi istikrar ve standart bir gelişmişlik sunduğu ve birkaç büyük şehir hariç bozulmamış doğası ile huzur hissi verdiği için cazibesini korumaya devam ediyor.Okuduğum eyalet olan Pennsylvania’nın uçsuz bucaksız gibi gözüken yeşilinde kuş sesleri arasında teknolojiden uzak birkaç gün geçirince adeta bir gündem detoksu yapmış oldum. Dünya kendi etraflarında dönen ve gezegenin kalanı pek de umurlarında olmayan Amerikalıları görünce büyük resmi tekrar hatırlama fırsatım oldu... Dünya Türkiye’den ibaret değildi ve zaten doğası gereği öyle olmamalıydı. Bugünlerin bir de yarınları vardı ve yaşarken sürreal hissi veren bize özgü sorunlarımız da elbet geçecekti.Nasıl tek bir Türkiye yoksa tek bir Amerika da yok. Devasa bu ülkeyi tarif etmek aslında neresinden baktığınıza bağlı olarak fil tarifine benzeyebiliyor. En kırsal kesimi bile bizim şehirlerimizden daha düzenli ve gelişmiş olan bu ülkede görünürdeki refah ilk bakışta homojen bir insan kitlesi olduğu izlenimi veriyor. Ne var ki ülkenin karar alıcılarına, sadece elitlerin gidebildiği özel okullara ve iş dünyasındaki ilişkiler ağına baktığınızda aslında ABD’de de görünmez bir kast sistemi olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz.Siyaset bilimi ABD’de Avrupa’da olduğu gibi feodalizm yaşanmadığından sosyolojik gelişimin farklı olduğunu ve bu nedenle Avrupa’daki gibi sınıf sisteminin olmadığını söylese de aslında ABD’yi en iyi okullarda okuyan, ortalama Amerikalının aksine dünyayı çok iyi takip eden ve mutlaka sağlam bağlantıları olan bir kesim yönlendiriyor. Bu sistemin dengeleyici yanı yeterince yetenekli ve çalışkanlara fırsat eşitliği sağlaması.Büyük şehirlerde ya da zengin banliyölerde kendi dünyalarında yaşayan ve toplumun çoğunluğuna dokunmayan bu Amerikalılar dışındakiler için hayat nasıl peki? Acımasız ve ‘corportation’ adı verilen büyük şirketlerin her şeyi belirlediği sistemde uzun saatler çalışmadan insani standartlarda bir hayat sürdürmek zor, ama insanlar çocuk yaştan itibaren bu sistemin gereklerini kabul ediyor. Bol çalışma karşılığı dünya ortalamasının üstünde refah elde eden ortalama Amerikalıların en büyük eğlencesi ise ömürlerini taksitlerini ödemek için geçirdikleri büyük evlerinde verdikleri barbekü partileri oluşturuyor. New York gibi emlak fiyatlarının fahiş olduğu yerlerde ise mesela Central Park kurtarıcı vazifesi görüyor. Bu devasa parkın etrafındaki evler doğa sayesinde daha bir değer kazanmış ve kimse AVM yapmayı düşünmemiş. İnsan acaba bizdeki inşaat lobisi ne zaman kısa vadeli düşünmekten vazgeçip geleceğe ve hayat kalitesine yatırım yapacak diye sormadan edemiyor.Amerika dikensiz gül bahçesi değil ve konular tek yazıya sığmayacak kadar uzun. Üniversite mezuniyet törenlerinin yapıldığı bu dönemde bilim ve teknik eğitimde geride kalma korkusu gündemde. Ne var ki bu ülke sosyal ve insani bilimlerde iyi bir temelin hayatta başarı için şart olduğunu da görmüş durumda. O nedenle sosyal bilimler eğitiminin ilk hedeflerinden biri analitik düşünen ve kendini hem yazılı hem sözlü iyi ifade eden bireyler yetiştirmek. Amerika boşuna Amerika değil özetle.
Zaman
Köşe Yazıları
27.05.2014
SevgiAkarçeşme-BirAmerikaseyahatinindüşündürdükleriSevgi Akarçeşme - Bir Amerika seyahatinin düşündürdükleri
Abdülhamit Bilici - Müşavirin tekmesi, AKP'nin döngüsü!
Zaman
17.05.2014
04:11
İslam dünyasında ve Batı’da siyasi ve ekonomik başarılarıyla örnek gösterilen ülkemize bir hal oldu.İslam dünyasında ve Batı’da siyasi ve ekonomik başarılarıyla örnek gösterilen ülkemize bir hal oldu. Medyamızın bir kısmı görmezden gelse de dünya gazetelerinin hemen hepsinde dün Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel’in hınçla vatandaşı tekmelediği fotoğraf vardı. Brezilya’dan Almanya’ya, Arjantin’den ABD’ye, İngiltere’den Nepal’e birçok ülkede insanlar, büyük bir facianın yaşandığı Soma’dan yansıyan bu karelere eminim çok şaşırdı. Başbakanın bir vatandaşa saldırdığını gösteren kareleri izleyince belki dehşete düştüler. Brezilya medyasından Globo, “Türk başbakanının danışmanı, madende protestocuyu dövdü” ifadesini kullanırken, Washington Post sitesinin en çok okunan haberi buydu. AP, yerde yatan protestocuyu tekmelemenin cumhurbaşkanı olmak isteyen Erdoğan’ın imajını lekelediğini yazarken, El Arabiye kanalı, “Müşavirin protestocuyu tekmeleme görüntülerinin öfkeye yol açtığını” duyurdu. Soma’dan dünyaya yansıyan görüntüler şoke edici olsa da çok sürpriz sayılmaz. Zira bir süredir Twitter ve YouTube yasağı gibi ancak Çin, K.Kore ve İran’daki uygulamalarla dünya gündemindeyiz. Bu yasaklar, işini kaybeden gazeteciler ve medya patronlarına baskılar nedeniyle Türkiye’nin medyası özgür olmayan ülkeler ligine düştüğü biliniyor. Uludere aydınlatılmadan Gezi sürecinde yaşanan trajik olaylar, rüşvet ve yolsuzluk iddialarını şeffafça soruşturmak yerine üstünü örtme çabaları, fişlemeler, binlerce memuru kapsayan sürgünler, yargı bağımsızlığını tehlikeye atacak gelişmeler, Başbakan’ın ağzından “cadı avı” itirafları, dinleme skandalları ve ortaya çıkardığı dehşet verici bilgiler, Türkiye’nin son 10 yılda izlediği yoldan saptığının açık işaretleriydi. İçeride ve dışarıda gidişatın yanlışlığı söyleniyor ama bunlar düşmanca algılandığı için işe yaramak yerine ters tepiyor. AK Parti’yi iyi-kötü ne yapsa eleştiren müzmin muhaliflerden söz etmiyoruz. Zor zamanda hakperestliğini ispatlamış olanların söylediği, ülkenin de AKP’nin faydasına olacak eleştirilerin niye dikkate alınmadığı önemli bir soru. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için burada nezaketle yaptığım küçük bir eleştirinin bile “sistematik saldırı” gibi algılanması vahim bir durum. Kanaatimce, ilk iki döneminde AKP iktidarı doğurgan/salih bir döngü yakalamıştı. İç dengeler açısından zayıf olan parti, gücünü devletten değil, haklı duruşundan alıyor ve tevazu içinde ortak akılla adım atıyordu. Alınan parlak sonuçlar, içeride olduğu kadar hem Batı hem İslam dünyası tarafından alkışlanıyor; Türkiye ve partinin marka değeri beraber yükseliyordu. Şimdi her eleştirisi düşmanca görülen Batı medyası, o günlerde AKP’nin yanındaydı. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı mitinglerin yapıldığı, 27 Nisan gece yarısı bildirisinin verildiği 2007’de Guardian gazetesi, şöyle yazmıştı: “Sayın Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecindeki öncülerinden. Bu, insan hakları ve yönetim açısından Türkiye’yi AB standartlarına getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomik alanda da Erdoğan’la büyük başarı sağladı.” Washington Post da başyazısında şöyle diyordu: “Erdoğan, İslami ajanda gütmek bir yana, önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB sürecine liderlik etti. Türkiye ekonomisi büyüyüp modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, karşıtlarından geliyor.” Bir süredir doğurgan döngü, yerini kısır döngüye bıraktı. Kendini güçlü hisseden AKP’de kibir, tevazunun önünde. Bu yüzden artık ortak akıl aranmıyor. Gücün kaynağı ise haklılıktan ziyade devlete sahip olmak. Böyle bir yola girince doğal olarak yanlışlar artıyor. Yanlışlar artınca da içte ve dıştaki eleştiriler artıyor. Zayıfken yapıldığı gibi eleştirileri dinleyip ders çıkarmak yerine “iç/dış düşmanlar bizi yıkmaya çalışıyor” paranoyası ile parti, komplocu ve üçüncü dünyacı anlayışa savruluyor. Topluma dost ve düşmanlar diye bakınca, muhaberat devleti kurumlarına ihtiyaç doğuyor. Özgür medyanın eleştirileri ve bağımsız yargının denetimi yük gibi görülüyor. Bunları bastırmak için çabalarken, demokrasi ve hukuktan uzaklaşıldığı ölçüde eleştiriler şiddetleniyor. Kısaca çırpındıkça daha fazla batma durumu. Türkiye’nin acilen bu kısır döngüden çıkması lazım. Soru; AK Parti’nin problemi teşhis edip yanlıştan dönme ihtimali zayıflarken, bunu kimin, nasıl yapacağı?
Zaman
En Çok Okunan
17.05.2014
AbdülhamitBilici-MüşavirintekmesiAKPnindöngüsüAbdülhamit Bilici - Müşavirin tekmesi AKPnin döngüsü
Abdülhamit Bilici - Müşavirin tekmesi, AKP'nin döngüsü!
Zaman
17.05.2014
02:19
İslam dünyasında ve Batı’da siyasi ve ekonomik başarılarıyla örnek gösterilen ülkemize bir hal oldu.İslam dünyasında ve Batı’da siyasi ve ekonomik başarılarıyla örnek gösterilen ülkemize bir hal oldu. Medyamızın bir kısmı görmezden gelse de dünya gazetelerinin hemen hepsinde dün Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel’in hınçla vatandaşı tekmelediği fotoğraf vardı. Brezilya’dan Almanya’ya, Arjantin’den ABD’ye, İngiltere’den Nepal’e birçok ülkede insanlar, büyük bir facianın yaşandığı Soma’dan yansıyan bu karelere eminim çok şaşırdı. Başbakanın bir vatandaşa saldırdığını gösteren kareleri izleyince belki dehşete düştüler. Brezilya medyasından Globo, “Türk başbakanının danışmanı, madende protestocuyu dövdü” ifadesini kullanırken, Washington Post sitesinin en çok okunan haberi buydu. AP, yerde yatan protestocuyu tekmelemenin cumhurbaşkanı olmak isteyen Erdoğan’ın imajını lekelediğini yazarken, El Arabiye kanalı, “Müşavirin protestocuyu tekmeleme görüntülerinin öfkeye yol açtığını” duyurdu. Soma’dan dünyaya yansıyan görüntüler şoke edici olsa da çok sürpriz sayılmaz. Zira bir süredir Twitter ve YouTube yasağı gibi ancak Çin, K.Kore ve İran’daki uygulamalarla dünya gündemindeyiz. Bu yasaklar, işini kaybeden gazeteciler ve medya patronlarına baskılar nedeniyle Türkiye’nin medyası özgür olmayan ülkeler ligine düştüğü biliniyor. Uludere aydınlatılmadan Gezi sürecinde yaşanan trajik olaylar, rüşvet ve yolsuzluk iddialarını şeffafça soruşturmak yerine üstünü örtme çabaları, fişlemeler, binlerce memuru kapsayan sürgünler, yargı bağımsızlığını tehlikeye atacak gelişmeler, Başbakan’ın ağzından “cadı avı” itirafları, dinleme skandalları ve ortaya çıkardığı dehşet verici bilgiler, Türkiye’nin son 10 yılda izlediği yoldan saptığının açık işaretleriydi. İçeride ve dışarıda gidişatın yanlışlığı söyleniyor ama bunlar düşmanca algılandığı için işe yaramak yerine ters tepiyor. AK Parti’yi iyi-kötü ne yapsa eleştiren müzmin muhaliflerden söz etmiyoruz. Zor zamanda hakperestliğini ispatlamış olanların söylediği, ülkenin de AKP’nin faydasına olacak eleştirilerin niye dikkate alınmadığı önemli bir soru. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için burada nezaketle yaptığım küçük bir eleştirinin bile “sistematik saldırı” gibi algılanması vahim bir durum. Kanaatimce, ilk iki döneminde AKP iktidarı doğurgan/salih bir döngü yakalamıştı. İç dengeler açısından zayıf olan parti, gücünü devletten değil, haklı duruşundan alıyor ve tevazu içinde ortak akılla adım atıyordu. Alınan parlak sonuçlar, içeride olduğu kadar hem Batı hem İslam dünyası tarafından alkışlanıyor; Türkiye ve partinin marka değeri beraber yükseliyordu. Şimdi her eleştirisi düşmanca görülen Batı medyası, o günlerde AKP’nin yanındaydı. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı mitinglerin yapıldığı, 27 Nisan gece yarısı bildirisinin verildiği 2007’de Guardian gazetesi, şöyle yazmıştı: “Sayın Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecindeki öncülerinden. Bu, insan hakları ve yönetim açısından Türkiye’yi AB standartlarına getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomik alanda da Erdoğan’la büyük başarı sağladı.” Washington Post da başyazısında şöyle diyordu: “Erdoğan, İslami ajanda gütmek bir yana, önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB sürecine liderlik etti. Türkiye ekonomisi büyüyüp modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, karşıtlarından geliyor.” Bir süredir doğurgan döngü, yerini kısır döngüye bıraktı. Kendini güçlü hisseden AKP’de kibir, tevazunun önünde. Bu yüzden artık ortak akıl aranmıyor. Gücün kaynağı ise haklılıktan ziyade devlete sahip olmak. Böyle bir yola girince doğal olarak yanlışlar artıyor. Yanlışlar artınca da içte ve dıştaki eleştiriler artıyor. Zayıfken yapıldığı gibi eleştirileri dinleyip ders çıkarmak yerine “iç/dış düşmanlar bizi yıkmaya çalışıyor” paranoyası ile parti, komplocu ve üçüncü dünyacı anlayışa savruluyor. Topluma dost ve düşmanlar diye bakınca, muhaberat devleti kurumlarına ihtiyaç doğuyor. Özgür medyanın eleştirileri ve bağımsız yargının denetimi yük gibi görülüyor. Bunları bastırmak için çabalarken, demokrasi ve hukuktan uzaklaşıldığı ölçüde eleştiriler şiddetleniyor. Kısaca çırpındıkça daha fazla batma durumu. Türkiye’nin acilen bu kısır döngüden çıkması lazım. Soru; AK Parti’nin problemi teşhis edip yanlıştan dönme ihtimali zayıflarken, bunu kimin, nasıl yapacağı?
Zaman
Köşe Yazıları
17.05.2014
AbdülhamitBilici-MüşavirintekmesiAKPnindöngüsüAbdülhamit Bilici - Müşavirin tekmesi AKPnin döngüsü
Abdülhamit Bilici - Müşavirin tekmesi, AKP'nin döngüsü!
Zaman
17.05.2014
02:19
İslam dünyasında ve Batı’da siyasi ve ekonomik başarılarıyla örnek gösterilen ülkemize bir hal oldu.İslam dünyasında ve Batı’da siyasi ve ekonomik başarılarıyla örnek gösterilen ülkemize bir hal oldu. Medyamızın bir kısmı görmezden gelse de dünya gazetelerinin hemen hepsinde dün Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel’in hınçla vatandaşı tekmelediği fotoğraf vardı. Brezilya’dan Almanya’ya, Arjantin’den ABD’ye, İngiltere’den Nepal’e birçok ülkede insanlar, büyük bir facianın yaşandığı Soma’dan yansıyan bu karelere eminim çok şaşırdı. Başbakanın bir vatandaşa saldırdığını gösteren kareleri izleyince belki dehşete düştüler. Brezilya medyasından Globo, “Türk başbakanının danışmanı, madende protestocuyu dövdü” ifadesini kullanırken, Washington Post sitesinin en çok okunan haberi buydu. AP, yerde yatan protestocuyu tekmelemenin cumhurbaşkanı olmak isteyen Erdoğan’ın imajını lekelediğini yazarken, El Arabiye kanalı, “Müşavirin protestocuyu tekmeleme görüntülerinin öfkeye yol açtığını” duyurdu. Soma’dan dünyaya yansıyan görüntüler şoke edici olsa da çok sürpriz sayılmaz. Zira bir süredir Twitter ve YouTube yasağı gibi ancak Çin, K.Kore ve İran’daki uygulamalarla dünya gündemindeyiz. Bu yasaklar, işini kaybeden gazeteciler ve medya patronlarına baskılar nedeniyle Türkiye’nin medyası özgür olmayan ülkeler ligine düştüğü biliniyor. Uludere aydınlatılmadan Gezi sürecinde yaşanan trajik olaylar, rüşvet ve yolsuzluk iddialarını şeffafça soruşturmak yerine üstünü örtme çabaları, fişlemeler, binlerce memuru kapsayan sürgünler, yargı bağımsızlığını tehlikeye atacak gelişmeler, Başbakan’ın ağzından “cadı avı” itirafları, dinleme skandalları ve ortaya çıkardığı dehşet verici bilgiler, Türkiye’nin son 10 yılda izlediği yoldan saptığının açık işaretleriydi. İçeride ve dışarıda gidişatın yanlışlığı söyleniyor ama bunlar düşmanca algılandığı için işe yaramak yerine ters tepiyor. AK Parti’yi iyi-kötü ne yapsa eleştiren müzmin muhaliflerden söz etmiyoruz. Zor zamanda hakperestliğini ispatlamış olanların söylediği, ülkenin de AKP’nin faydasına olacak eleştirilerin niye dikkate alınmadığı önemli bir soru. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için burada nezaketle yaptığım küçük bir eleştirinin bile “sistematik saldırı” gibi algılanması vahim bir durum. Kanaatimce, ilk iki döneminde AKP iktidarı doğurgan/salih bir döngü yakalamıştı. İç dengeler açısından zayıf olan parti, gücünü devletten değil, haklı duruşundan alıyor ve tevazu içinde ortak akılla adım atıyordu. Alınan parlak sonuçlar, içeride olduğu kadar hem Batı hem İslam dünyası tarafından alkışlanıyor; Türkiye ve partinin marka değeri beraber yükseliyordu. Şimdi her eleştirisi düşmanca görülen Batı medyası, o günlerde AKP’nin yanındaydı. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı mitinglerin yapıldığı, 27 Nisan gece yarısı bildirisinin verildiği 2007’de Guardian gazetesi, şöyle yazmıştı: “Sayın Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecindeki öncülerinden. Bu, insan hakları ve yönetim açısından Türkiye’yi AB standartlarına getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomik alanda da Erdoğan’la büyük başarı sağladı.” Washington Post da başyazısında şöyle diyordu: “Erdoğan, İslami ajanda gütmek bir yana, önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB sürecine liderlik etti. Türkiye ekonomisi büyüyüp modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, karşıtlarından geliyor.” Bir süredir doğurgan döngü, yerini kısır döngüye bıraktı. Kendini güçlü hisseden AKP’de kibir, tevazunun önünde. Bu yüzden artık ortak akıl aranmıyor. Gücün kaynağı ise haklılıktan ziyade devlete sahip olmak. Böyle bir yola girince doğal olarak yanlışlar artıyor. Yanlışlar artınca da içte ve dıştaki eleştiriler artıyor. Zayıfken yapıldığı gibi eleştirileri dinleyip ders çıkarmak yerine “iç/dış düşmanlar bizi yıkmaya çalışıyor” paranoyası ile parti, komplocu ve üçüncü dünyacı anlayışa savruluyor. Topluma dost ve düşmanlar diye bakınca, muhaberat devleti kurumlarına ihtiyaç doğuyor. Özgür medyanın eleştirileri ve bağımsız yargının denetimi yük gibi görülüyor. Bunları bastırmak için çabalarken, demokrasi ve hukuktan uzaklaşıldığı ölçüde eleştiriler şiddetleniyor. Kısaca çırpındıkça daha fazla batma durumu. Türkiye’nin acilen bu kısır döngüden çıkması lazım. Soru; AK Parti’nin problemi teşhis edip yanlıştan dönme ihtimali zayıflarken, bunu kimin, nasıl yapacağı?
Zaman
Ana Sayfa
17.05.2014
AbdülhamitBilici-MüşavirintekmesiAKPnindöngüsüAbdülhamit Bilici - Müşavirin tekmesi AKPnin döngüsü
İhsan Dağı - Seçimlerden sonra, seçimlerden önce
Zaman
04.04.2014
17:12
Türkiye, tarihinde bu denli bir iktidar yoğunlaşması yaşamadı. Devletin otoritesi, kaynakları ve araçları iktidarın sürekli kılınması için yeniden tanzim ediliyor. Demokrasiden vazgeçtim, ufukta barış bile görünmüyor.Hukuk devleti gereğini geride bırakıp keyfî bir yönetime yol alırken seçim analizi yazmak pek de anlamlı değil. Yine de bazı notlar;AKP yerel seçimlerin galibi görünüyor. Ancak sadece yerel seçimleri değil, cumhurbaşkanlığı seçimini, ardından da genel seçimleri kazanmak zorunda. Sonra gelecek seçimleri. 17 Aralık iddiaları AKP lideri Erdoğan’ın önümüzdeki bütün seçimleri kazanmaya ‘mahkûm ve mecbur’ ediyor. Peki, nasıl olacak bu iş? Türkiye’nin sorunu bu.Ancak herhalde AKP şunu da gördü; oyları düşme eğiliminde. % 50’den % 43’e düşüş ciddi. Daha açık olan 2011 seçimlerine göre yaklaşık 2 milyon oy kaybetmiş olması. Bu arada sisteme bir milyonun üzerinde yeni seçmen de girmişken. Peki, gelecek seçimleri nasıl kazanacak?Mevcut % 43 oy cumhurbaşkanlığı için Erdoğan’ı düşündürüyor olmalı. Her seçim risk içerir. Bu oranın da riskleri var. Riski azaltmanın yolu BDP ile işbirliği yapması gibi görünüyor ilk bakışta. Barış sürecine ilişkin bazı taleplerin karşılanması karşılığında BDP’nin buna hazır olduğunu söylemek zor değil. Ancak böyle bir ittifakın Türkiye’nin diğer bölgelerinde nasıl bir karşılık bulacağını öngörmek zor. Adı konulmuş veya konulmamış bir ittifak yeni ‘risk’ler de getirebilir Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi için ‘normal koşullarda’.Böyle bir durumda Gül’ün adaylığının devamı daha emniyetli bir yol olabilir. Ancak ikinci ve son kez cumhurbaşkanı seçilen Gül’ün gelecek krizlerde şimdiye kadar sergilediği gibi bir tavır sergileyeceğinin garantisi yok.CHP kendini yenileme çabasında. Söylemi değişiyor, daha geniş kitleleri kucaklayacak bir dile yönelmiş durumda. Ancak karşısında koca bir sosyal hafıza duruyor. Büyük çoğunluğu muhafazakâr sağda konumlanan Türkiye seçmenindeki tarihsel hafıza CHP’ye yönelişi kesiyor. CHP’nin açmazı bu. Sol-Kemalist bir parti olarak kalırsa % 20’leri aşması imkânsız. ‘Merkez’ bir partiye dönüşmek ise söylemden fazlasını gerektiriyor. Bu seçim sonuçlarının ardından partinin merkeze daha da yanaşması zor. Muhtemelen cumhurbaşkanlığı adayının tespiti konusunda bu kısıt görülecek. Ulusalcı baskı, Kılıçdaroğlu’nu zorlayacak.MHP, seçimlerde yukarıya doğru yükselen partilerden. 2011 seçimlerine göre oyunu iki milyon artırması başarı. AKP’den kopan muhafazakârların ve kentli sekülerlerin oylarını alabilmesi ilginç bir sosyolojik karma yapıyor MHP’yi. ‘Milliyetçi demokrat’ bir çizgiye evrilmesi parti tabanını aşan kitlelere ulaşmasını kolaylaştıracak.BDP bu seçimlerden istediğini aldı. Güneydoğu’da alanını biraz daha genişletti. Hâlâ Türkiye genelinde Kürt siyasal gündeminden bağımsız bir varlık gösteremiyor, ama belli bir coğrafyada artık kalıcı gibi görülen hakimiyeti BDP’ye özel bir statü kazandırıyor. Dahası, Erdoğan’ın aday olması durumunda cumhurbaşkanlığı seçiminin ‘anahtar’ partisi olacak.Ve Cemaat... Cemaat ne siyasal bir hareket ne de AKP’ye karşı muhalefetin merkezinde. Olmaması da lazım eğer sosyal bir hareket iddiası geçerliyse. Ama AKP, 17 Aralık sonrası Cemaat’i ‘siyasi rakibi’ olarak kodladı. Cemaat de bu tanımlamadan kendini çıkaramadı. Çıkaramadıkça da hem formel bir muhalefet partisinin işlevini yerine getiremediği hem de ‘ana tema ve aktör’ olarak gündemde kaldığı için ‘formel muhalefet’in işlevini yerine getirmesini sınırladı. Artık muhalefeti siyasal aktörlere bırakıp esas işlevine dönmeli.Belki de bütün bu analizlerin bir anlamı yok artık. Demokratik meşruiyetiyle halka, İslamî referanslarıyla dine, yaptırım gücüyle devlete dayanan yeni bir rejim kuruluyor ve bu rejim, halkın sandıkta ‘yanlış oy’ kullanmasını engelleyecek araçlara da sahip. Yeni ve farklı bir ‘devlet-toplum’ çatışması ufukta...
Zaman
Köşe Yazıları
04.04.2014
İhsanDağı-Seçimlerdensonraseçimlerdenönceİhsan Dağı - Seçimlerden sonra seçimlerden önce
Abdülhamit Bilici - Demokrasiden kopuş!
Zaman
15.03.2014
02:07
Ayışığı, Yakamoz, Balyoz gibi darbe planları, 27 Nisan e-muhtırası, 367 krizi ve AKP’yi kapatma girişimi gibi demokrasimizi tehdit eden bunaltıcı hadiseler yaşanırken, içeride demokrat ve liberal isimler ile Hizmet Hareketi nasıl hayatî bir rol oynadıysa, hükümetin dış dünyada tutunduğu en önemli dal da Avrupa Birliği’ndeki (AB) Türkiye dostları idi.İçerideki statükocu çevreler, İslamî kökleri olan iktidarı, şeriatı getirmek gibi bir gizli ajandası olmakla suçlarken ve Batı’daki neo-con çevreler de bu ithamları onaylarken, Türkiye’nin dostları, demokrasiye ve o gün demokratik duruşu temsil eden AKP’ye büyük destek verdi.Avrupalı Sosyal Demokrat liderlerden Martin Schulz ve Hannes Swoboda; Liberallerin önde gelen temsilcilerinden Graham Watson, Alexander Lambsdorff, Andrew Duff; Yeşiller’in önemli isimlerinden Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Hollandalı Joost Lagendijk, Daniel Cohn Bendit ve Cem Özdemir; Washington’dan Morton Abromowitz, Hanri Barkey ve Ömer Taşpınar gibi Türkiye uzmanları, adeta Türkiye’nin demokratik dönüşümü için tüm kredilerini AKP lehine kullandılar. Uluslararası platformlarda demokrasi lehine tavır aldılar. Demokrasiye baskının zirve yaptığı günlerde bir araya gelip Batı gazetelerine ilan verdiler. Türkiye karşıtlarına karşı Avrupa Parlamentosu’nda (AP) bayraklarımızla eylem bile yaptı; 12 Eylül referandumunu desteklediler. Her konuda kutuplaşmış Türkiye için Avrupa’dan gelen demokrat sesler pusula gibiydi. Üçüncü göz olarak bir tür hakemlik konumundaydı.Son 10 yılda demokratikleşme açısından bir mesafe alındıysa içerideki toplumsal dinamiklerin yanı sıra AB süreci ve dünyadaki demokrat dostların katkısıyla oldu. Bu gerçeği, Gül’den Erdoğan’a, Babacan’dan Davutoğlu’na pek çok isim de sanırım kabul eder. Dün vesayetçi güçlere karşı tüm demokratların birlikte desteklediği aynı sivil iktidar, bugün demokrasi adına öyle iç karartıcı adımlar atıyor ki, içeride olduğu gibi dışarıdaki hayal kırıklığı da tarifsiz. AP’nin en büyük 3. grubu olan Liberal Demokratların, AB üyelik sürecimize verdikleri desteği geri çekmesi, bu hayal kırıklığının sonuçlarından sadece biri.AB’nin eski Ankara Büyükelçisi Marc Pierini, yaşadığı hayal kırıklığını, “Türkiye, 10 yıldır ekonomik başarı ve demokratik siyasi istikrarla elde ettiği uluslararası prestijin büyük kısmını yitiriyor.” sözleriyle anlatıyor. Fransız Haber Ajansı’na konuşan bir AB yetkilisi, “Şoke olmuş durumdayız ve daha kötüsünün gelebileceğinden korkuyoruz.” diyor. “Avrupa’daki dostlarınızı kaybediyorsunuz.” diye uyaran AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Füle, Türkiye’nin gidişatında derin endişe oluşturacak durumların olduğunu, son yolsuzluk soruşturmalarına karşı hükümetin tutumunun yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını derinden etkilediğini söylüyor.Çözüm sürecini ve Kıbrıs’taki gelişmeleri olumlu bulduğunu söyleyen AP’nin Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten de hükümetin attığı son adımlarla yargı bağımsızlığına ve modern toplum hedefine büyük darbe vurduğu görüşünde. EUobserver, isimlerini vermeden Brüksel’deki Türk diplomatların, “Erdoğan’ın son dönemdeki yaptıklarından utandıklarını söylediğini” yazdı. AP’nin Türkiye’yi iyi bilen kıdemli üyelerinden Duff, Erdoğan’ın “güçler ayrılığı ilkesinin önemini anlamadığını” ve artık Türkiye’nin demokratik bir şekilde yönetilmediğini düşünüyor. Lambsdorff, Facebook ve YouTube’un yasaklanmasının bile konuşulduğu Türkiye’de özgürlüklerin tehlikede olduğunu, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasında görev alan binlerce polis ve yargı mensubunun yerinin değiştirildiğini ifade ediyor.İşin acı tarafı, bütün bunların Türkiye’nin yine kendi içinde kutuplaştığı ve en azından demokratik standartlar açısından evrensel doğruları söyleyecek üçüncü bir tarafa çok ihtiyaç duyduğu ve Erdoğan’ın da “2014, AB yılı olacak.” dediği bir dönemde yaşanıyor olması. Maalesef geçmişinde örnek alacağı bir demokrasi tecrübesi bulunmayan ülkemiz için AB, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve insan hakları açısından en geçerli yol haritası. AP’nin 475 ‘evet’ oyuyla kabul ettiği son Türkiye raporu da tam bir endam aynası. İşte orada yansıyanlar: Türkiye Kopenhag Kriterleri’nden uzaklaştı. Devlet kurumlarında dinî ve etnik kimliklere göre yapılan fişleme kaygı verici. HSYK ve internet kanunları AB kriterlerine uygun değil. Yolsuzluk soruşturmasına tepki olarak yapılanlar, yargı bağımsızlığına büyük darbe vurdu… Dua edelim, içimizi dışımızı saran bu hayal kırıklığı geçici olsun ve ülkemize, demokrasimize kalıcı hasar vermesin. a.bilici@zaman.com
Zaman
Köşe Yazıları
15.03.2014
AbdülhamitBilici-DemokrasidenkopuşAbdülhamit Bilici - Demokrasiden kopuş
Abdülhamit Bilici - Demokrasiden kopuş!
Zaman
15.03.2014
02:07
Ayışığı, Yakamoz, Balyoz gibi darbe planları, 27 Nisan e-muhtırası, 367 krizi ve AKP’yi kapatma girişimi gibi demokrasimizi tehdit eden bunaltıcı hadiseler yaşanırken, içeride demokrat ve liberal isimler ile Hizmet Hareketi nasıl hayatî bir rol oynadıysa, hükümetin dış dünyada tutunduğu en önemli dal da Avrupa Birliği’ndeki (AB) Türkiye dostları idi.İçerideki statükocu çevreler, İslamî kökleri olan iktidarı, şeriatı getirmek gibi bir gizli ajandası olmakla suçlarken ve Batı’daki neo-con çevreler de bu ithamları onaylarken, Türkiye’nin dostları, demokrasiye ve o gün demokratik duruşu temsil eden AKP’ye büyük destek verdi.Avrupalı Sosyal Demokrat liderlerden Martin Schulz ve Hannes Swoboda; Liberallerin önde gelen temsilcilerinden Graham Watson, Alexander Lambsdorff, Andrew Duff; Yeşiller’in önemli isimlerinden Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Hollandalı Joost Lagendijk, Daniel Cohn Bendit ve Cem Özdemir; Washington’dan Morton Abromowitz, Hanri Barkey ve Ömer Taşpınar gibi Türkiye uzmanları, adeta Türkiye’nin demokratik dönüşümü için tüm kredilerini AKP lehine kullandılar. Uluslararası platformlarda demokrasi lehine tavır aldılar. Demokrasiye baskının zirve yaptığı günlerde bir araya gelip Batı gazetelerine ilan verdiler. Türkiye karşıtlarına karşı Avrupa Parlamentosu’nda (AP) bayraklarımızla eylem bile yaptı; 12 Eylül referandumunu desteklediler. Her konuda kutuplaşmış Türkiye için Avrupa’dan gelen demokrat sesler pusula gibiydi. Üçüncü göz olarak bir tür hakemlik konumundaydı.Son 10 yılda demokratikleşme açısından bir mesafe alındıysa içerideki toplumsal dinamiklerin yanı sıra AB süreci ve dünyadaki demokrat dostların katkısıyla oldu. Bu gerçeği, Gül’den Erdoğan’a, Babacan’dan Davutoğlu’na pek çok isim de sanırım kabul eder. Dün vesayetçi güçlere karşı tüm demokratların birlikte desteklediği aynı sivil iktidar, bugün demokrasi adına öyle iç karartıcı adımlar atıyor ki, içeride olduğu gibi dışarıdaki hayal kırıklığı da tarifsiz. AP’nin en büyük 3. grubu olan Liberal Demokratların, AB üyelik sürecimize verdikleri desteği geri çekmesi, bu hayal kırıklığının sonuçlarından sadece biri.AB’nin eski Ankara Büyükelçisi Marc Pierini, yaşadığı hayal kırıklığını, “Türkiye, 10 yıldır ekonomik başarı ve demokratik siyasi istikrarla elde ettiği uluslararası prestijin büyük kısmını yitiriyor.” sözleriyle anlatıyor. Fransız Haber Ajansı’na konuşan bir AB yetkilisi, “Şoke olmuş durumdayız ve daha kötüsünün gelebileceğinden korkuyoruz.” diyor. “Avrupa’daki dostlarınızı kaybediyorsunuz.” diye uyaran AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Füle, Türkiye’nin gidişatında derin endişe oluşturacak durumların olduğunu, son yolsuzluk soruşturmalarına karşı hükümetin tutumunun yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını derinden etkilediğini söylüyor.Çözüm sürecini ve Kıbrıs’taki gelişmeleri olumlu bulduğunu söyleyen AP’nin Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten de hükümetin attığı son adımlarla yargı bağımsızlığına ve modern toplum hedefine büyük darbe vurduğu görüşünde. EUobserver, isimlerini vermeden Brüksel’deki Türk diplomatların, “Erdoğan’ın son dönemdeki yaptıklarından utandıklarını söylediğini” yazdı. AP’nin Türkiye’yi iyi bilen kıdemli üyelerinden Duff, Erdoğan’ın “güçler ayrılığı ilkesinin önemini anlamadığını” ve artık Türkiye’nin demokratik bir şekilde yönetilmediğini düşünüyor. Lambsdorff, Facebook ve YouTube’un yasaklanmasının bile konuşulduğu Türkiye’de özgürlüklerin tehlikede olduğunu, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasında görev alan binlerce polis ve yargı mensubunun yerinin değiştirildiğini ifade ediyor.İşin acı tarafı, bütün bunların Türkiye’nin yine kendi içinde kutuplaştığı ve en azından demokratik standartlar açısından evrensel doğruları söyleyecek üçüncü bir tarafa çok ihtiyaç duyduğu ve Erdoğan’ın da “2014, AB yılı olacak.” dediği bir dönemde yaşanıyor olması. Maalesef geçmişinde örnek alacağı bir demokrasi tecrübesi bulunmayan ülkemiz için AB, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve insan hakları açısından en geçerli yol haritası. AP’nin 475 ‘evet’ oyuyla kabul ettiği son Türkiye raporu da tam bir endam aynası. İşte orada yansıyanlar: Türkiye Kopenhag Kriterleri’nden uzaklaştı. Devlet kurumlarında dinî ve etnik kimliklere göre yapılan fişleme kaygı verici. HSYK ve internet kanunları AB kriterlerine uygun değil. Yolsuzluk soruşturmasına tepki olarak yapılanlar, yargı bağımsızlığına büyük darbe vurdu… Dua edelim, içimizi dışımızı saran bu hayal kırıklığı geçici olsun ve ülkemize, demokrasimize kalıcı hasar vermesin. a.bilici@zaman.com
Zaman
Ana Sayfa
15.03.2014
AbdülhamitBilici-DemokrasidenkopuşAbdülhamit Bilici - Demokrasiden kopuş
Abdülhamit Bilici - 28 Şubat'ın ibretlik dönüşü!
Zaman
01.03.2014
03:05
Son 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, &
Zaman
En Çok Okunan
01.03.2014
AbdülhamitBilici-28ŞubatınibretlikdönüşüAbdülhamit Bilici - 28 Şubatın ibretlik dönüşü
Abdülhamit Bilici - 28 Şubat'ın ibretlik dönüşü
Zaman
01.03.2014
02:46
Son 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, &
Zaman
En Çok Okunan
01.03.2014
AbdülhamitBilici-28ŞubatınibretlikdönüşüAbdülhamit Bilici - 28 Şubatın ibretlik dönüşü
Abdülhamit Bilici - 28 Şubat'ın ibretlik dönüşü!
Zaman
01.03.2014
02:46
Son 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, &
Zaman
Köşe Yazıları
01.03.2014
AbdülhamitBilici-28ŞubatınibretlikdönüşüAbdülhamit Bilici - 28 Şubatın ibretlik dönüşü
Abdülhamit Bilici - 28 Şubat'ın ibretlik dönüşü!
Zaman
01.03.2014
02:46
Son 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, &
Zaman
Ana Sayfa
01.03.2014
AbdülhamitBilici-28ŞubatınibretlikdönüşüAbdülhamit Bilici - 28 Şubatın ibretlik dönüşü
Abdülhamit Bilici - 28 Şubat'ın ibretlik dönüşü
Zaman
01.03.2014
02:37
Son 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, &
Zaman
Ana Sayfa
01.03.2014
AbdülhamitBilici-28ŞubatınibretlikdönüşüAbdülhamit Bilici - 28 Şubatın ibretlik dönüşü
Abdülhamit Bilici - 28 Şubat'ın kirli ruhu!
Zaman
01.03.2014
02:09
Son 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, &
Zaman
En Çok Okunan
01.03.2014
AbdülhamitBilici-28ŞubatınkirliruhuAbdülhamit Bilici - 28 Şubatın kirli ruhu
Abdülhamit Bilici - 28 Şubat'ın kirli ruhu!
Zaman
01.03.2014
02:09
Son 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, &
Zaman
Köşe Yazıları
01.03.2014
AbdülhamitBilici-28ŞubatınkirliruhuAbdülhamit Bilici - 28 Şubatın kirli ruhu
Abdülhamit Bilici - 28 Şubat'ın kirli ruhu!
Zaman
01.03.2014
02:09
Son 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, &
Zaman
Ana Sayfa
01.03.2014
AbdülhamitBilici-28ŞubatınkirliruhuAbdülhamit Bilici - 28 Şubatın kirli ruhu
Mustafa Ünal - 28 Şubat'ın 2014 versiyonu
Zaman
28.02.2014
02:10
T. S. Eliot yanılmış, ‘ayların en zalimi’ nisan değil. Tahmin ettiğiniz gibi şubat ayı. Güdük ama soğuğu sert, zulmü ağır. 1997’nin 28 Şubat’ı ‘1000 yıl sürmedi’. Ancak bugünlerde tekrar nüksetti.Daha beter şekilde. Yine MGK. Milli Güvenlik Kurulu, önceki gün en kısa toplantılarından birini yaptı. Açıklamada bir cümle dikkat çekti. “Halkın huzurunu ve ulusal güvenliği tehdit eden yapılanmalar ve faaliyetler ele alındı.” dendi. Hayır, kastedilen PKK veya KCK değil. Orada milli güvenliği tehdit eden gelişmeler söz konusu. BDP niyetini gizlemiyor. Ankara duymak istemese de mesajları çok açık.Her konuşan BDP’linin dilinde. Bölücü örgüt Güneydoğu’da ‘özerklik inşasının’ planlarını yapıyor. 30 Mart seçimleri kritik eşik. Beklenen sandık sonuçları. Önceki seçimlere göre BDP’nin daha başarılı olacağı kesin gibi. Mevcutlara yeni şehirler ekleyecek. Sonrasının ‘eylem planı’ hazır. Çözüm sürecinin romantizmine kapılan AK Parti hükümeti bölgeden gelen özerklik mesajlarına, tehlike sinyallerine sağır. MGK’da olası Güneydoğu risklerinin konuşulması beklenirdi. 28 Şubat’ın yıldönümüne iki gün kala ‘paralel yapı’yı gündemine aldı. Adı açıkça zikredilmedi ancak duyuru metninde yer alan ‘yapılanma ve faaliyetlerinden’ neyin kastedildiğini herkes anladı. O cümlenin adresi belli. Başbakan Erdoğan, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra dilinden düşürmediği ‘paralel yapı, örgüt, çete...’ gündemini, ABD Başkanı Obama’dan sonra MGK’ya da taşıdı. Erdoğan’ın niyeti aşikâr: Parti politikasını devlet politikasına dönüştürmenin gayreti içinde. Hedef 17 Aralık girdabından kurtulmak. Hırsızın peşine düşen emniyet ve yargı mensupları dağıtıldı. Yeni bir dizayn yapıldı. Peş peşe ‘17 Aralık’ kanunları çıktı. HSYK Adalet Bakanlığı’na bağlandı.Garip olan Cumhurbaşkanı Gül’ün ‘Anayasa’ya aykırılıkları’ görmesine rağmen HSYK düzenlemesine onay vermesi. Kanunun ruhu anayasal sistemle çelişiyor. Kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıyor. Devletin başı olarak Gül’ün topu Anayasa Mahkemesi’ne atmak yerine güçlü bir iradeyle ‘veto etmesi’ beklenirdi. Hükümetin istediği de buydu. Anayasa Mahkemesi’nden dönmenin bir anlamı yok. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacak. Cumhurbaşkanı Gül, hassas süreçte kötü sınav verdi.Yargı, bürokrasi hükümet tarafından ne kadar kuşatma altına alınırsa alınsın 17 Aralık dosyalarından ortaya saçılanlar vicdanlarda karşılığını buluyor. Gündemin ortasına ‘ses bombası’ gibi düşen son telefon konuşmasının etkisini ne ‘montaj’ ne ‘dublaj’ çıkışları silebildi. Bu savunma üslubu, telefon kaydının doğruluğunu güçlendiriyor. AK Parti duymak istemese de öteki Türkiye’nin birinci gündemi bu.Çıkış yolları bir bir kapanan Başbakan son çare olarak 28 Şubat’ın 2014 versiyonuna sarıldı. Kaderin cilvesi birinci 28 Şubat’ın mağduruydu. Bugünkü 28 Şubat’ın ise en ateşli aktörü. Çevik Bir’i de, Nuh Mete Yüksel’i de aştı. Yüksel’in iddianamesinden cümleler var konuşmalarında. Vural Savaş’ın RP iddianamesindeki ‘kan emiciler’ gibi sert ifadelerini de kullanmaktan çekinmemekte. Erdoğan’ın bugün söylediği ‘örgüt, çete, devlete sızma’ gibi her iddia yargıya taşındı. Sonuç beraat. Üstelik o günün zor şartlarında. Cumhurbaşkanı Gül mü? O soru işareti. İkinci 28 Şubat’taki rolü belirsiz. Birinci 28 Şubat’ın aktörleri çok kararlıydı. 1000 yıla yayılacaktı. Ömrü çok kısa oldu. 2014, 28 Şubat’ının aktörü de gözünü karartmış durumda. Ötekiler kadar ‘ihlâslı’ değil. O yüzden başarı şansı hiç yok.Ne yeni kanunlar, ne başta yargı ve istihbarat olmak üzere devleti partileştirme çabaları, ne de 28 Şubat’ı canlandırma politikaları 17 Aralık girdabından kurtarmaz. 16 Aralık’a dönüş mümkün değil. Kader hükmünü icra edecek.
Zaman
En Çok Okunan
28.02.2014
MustafaÜnal-28Şubatın2014versiyonuMustafa Ünal - 28 Şubatın 2014 versiyonu
Mustafa Ünal - 28 Şubat'ın 2014 versiyonu
Zaman
28.02.2014
02:10
T. S. Eliot yanılmış, ‘ayların en zalimi’ nisan değil. Tahmin ettiğiniz gibi şubat ayı. Güdük ama soğuğu sert, zulmü ağır. 1997’nin 28 Şubat’ı ‘1000 yıl sürmedi’. Ancak bugünlerde tekrar nüksetti.Daha beter şekilde. Yine MGK. Milli Güvenlik Kurulu, önceki gün en kısa toplantılarından birini yaptı. Açıklamada bir cümle dikkat çekti. “Halkın huzurunu ve ulusal güvenliği tehdit eden yapılanmalar ve faaliyetler ele alındı.” dendi. Hayır, kastedilen PKK veya KCK değil. Orada milli güvenliği tehdit eden gelişmeler söz konusu. BDP niyetini gizlemiyor. Ankara duymak istemese de mesajları çok açık.Her konuşan BDP’linin dilinde. Bölücü örgüt Güneydoğu’da ‘özerklik inşasının’ planlarını yapıyor. 30 Mart seçimleri kritik eşik. Beklenen sandık sonuçları. Önceki seçimlere göre BDP’nin daha başarılı olacağı kesin gibi. Mevcutlara yeni şehirler ekleyecek. Sonrasının ‘eylem planı’ hazır. Çözüm sürecinin romantizmine kapılan AK Parti hükümeti bölgeden gelen özerklik mesajlarına, tehlike sinyallerine sağır. MGK’da olası Güneydoğu risklerinin konuşulması beklenirdi. 28 Şubat’ın yıldönümüne iki gün kala ‘paralel yapı’yı gündemine aldı. Adı açıkça zikredilmedi ancak duyuru metninde yer alan ‘yapılanma ve faaliyetlerinden’ neyin kastedildiğini herkes anladı. O cümlenin adresi belli. Başbakan Erdoğan, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra dilinden düşürmediği ‘paralel yapı, örgüt, çete...’ gündemini, ABD Başkanı Obama’dan sonra MGK’ya da taşıdı. Erdoğan’ın niyeti aşikâr: Parti politikasını devlet politikasına dönüştürmenin gayreti içinde. Hedef 17 Aralık girdabından kurtulmak. Hırsızın peşine düşen emniyet ve yargı mensupları dağıtıldı. Yeni bir dizayn yapıldı. Peş peşe ‘17 Aralık’ kanunları çıktı. HSYK Adalet Bakanlığı’na bağlandı.Garip olan Cumhurbaşkanı Gül’ün ‘Anayasa’ya aykırılıkları’ görmesine rağmen HSYK düzenlemesine onay vermesi. Kanunun ruhu anayasal sistemle çelişiyor. Kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıyor. Devletin başı olarak Gül’ün topu Anayasa Mahkemesi’ne atmak yerine güçlü bir iradeyle ‘veto etmesi’ beklenirdi. Hükümetin istediği de buydu. Anayasa Mahkemesi’nden dönmenin bir anlamı yok. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacak. Cumhurbaşkanı Gül, hassas süreçte kötü sınav verdi.Yargı, bürokrasi hükümet tarafından ne kadar kuşatma altına alınırsa alınsın 17 Aralık dosyalarından ortaya saçılanlar vicdanlarda karşılığını buluyor. Gündemin ortasına ‘ses bombası’ gibi düşen son telefon konuşmasının etkisini ne ‘montaj’ ne ‘dublaj’ çıkışları silebildi. Bu savunma üslubu, telefon kaydının doğruluğunu güçlendiriyor. AK Parti duymak istemese de öteki Türkiye’nin birinci gündemi bu.Çıkış yolları bir bir kapanan Başbakan son çare olarak 28 Şubat’ın 2014 versiyonuna sarıldı. Kaderin cilvesi birinci 28 Şubat’ın mağduruydu. Bugünkü 28 Şubat’ın ise en ateşli aktörü. Çevik Bir’i de, Nuh Mete Yüksel’i de aştı. Yüksel’in iddianamesinden cümleler var konuşmalarında. Vural Savaş’ın RP iddianamesindeki ‘kan emiciler’ gibi sert ifadelerini de kullanmaktan çekinmemekte. Erdoğan’ın bugün söylediği ‘örgüt, çete, devlete sızma’ gibi her iddia yargıya taşındı. Sonuç beraat. Üstelik o günün zor şartlarında. Cumhurbaşkanı Gül mü? O soru işareti. İkinci 28 Şubat’taki rolü belirsiz. Birinci 28 Şubat’ın aktörleri çok kararlıydı. 1000 yıla yayılacaktı. Ömrü çok kısa oldu. 2014, 28 Şubat’ının aktörü de gözünü karartmış durumda. Ötekiler kadar ‘ihlâslı’ değil. O yüzden başarı şansı hiç yok.Ne yeni kanunlar, ne başta yargı ve istihbarat olmak üzere devleti partileştirme çabaları, ne de 28 Şubat’ı canlandırma politikaları 17 Aralık girdabından kurtarmaz. 16 Aralık’a dönüş mümkün değil. Kader hükmünü icra edecek.
Zaman
Köşe Yazıları
28.02.2014
MustafaÜnal-28Şubatın2014versiyonuMustafa Ünal - 28 Şubatın 2014 versiyonu
Mustafa Ünal - 28 Şubat'ın 2014 versiyonu
Zaman
28.02.2014
02:09
T. S. Eliot yanılmış, ‘ayların en zalimi’ nisan değil. Tahmin ettiğiniz gibi şubat ayı. Güdük ama soğuğu sert, zulmü ağır. 1997’nin 28 Şubat’ı ‘1000 yıl sürmedi’. Ancak bugünlerde tekrar nüksetti.Daha beter şekilde. Yine MGK. Milli Güvenlik Kurulu, önceki gün en kısa toplantılarından birini yaptı. Açıklamada bir cümle dikkat çekti. “Halkın huzurunu ve ulusal güvenliği tehdit eden yapılanmalar ve faaliyetler ele alındı.” dendi. Hayır, kastedilen PKK veya KCK değil. Orada milli güvenliği tehdit eden gelişmeler söz konusu. BDP niyetini gizlemiyor. Ankara duymak istemese de mesajları çok açık.Her konuşan BDP’linin dilinde. Bölücü örgüt Güneydoğu’da ‘özerklik inşasının’ planlarını yapıyor. 30 Mart seçimleri kritik eşik. Beklenen sandık sonuçları. Önceki seçimlere göre BDP’nin daha başarılı olacağı kesin gibi. Mevcutlara yeni şehirler ekleyecek. Sonrasının ‘eylem planı’ hazır. Çözüm sürecinin romantizmine kapılan AK Parti hükümeti bölgeden gelen özerklik mesajlarına, tehlike sinyallerine sağır. MGK’da olası Güneydoğu risklerinin konuşulması beklenirdi. 28 Şubat’ın yıldönümüne iki gün kala ‘paralel yapı’yı gündemine aldı. Adı açıkça zikredilmedi ancak duyuru metninde yer alan ‘yapılanma ve faaliyetlerinden’ neyin kastedildiğini herkes anladı. O cümlenin adresi belli. Başbakan Erdoğan, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra dilinden düşürmediği ‘paralel yapı, örgüt, çete...’ gündemini, ABD Başkanı Obama’dan sonra MGK’ya da taşıdı. Erdoğan’ın niyeti aşikâr: Parti politikasını devlet politikasına dönüştürmenin gayreti içinde. Hedef 17 Aralık girdabından kurtulmak. Hırsızın peşine düşen emniyet ve yargı mensupları dağıtıldı. Yeni bir dizayn yapıldı. Peş peşe ‘17 Aralık’ kanunları çıktı. HSYK Adalet Bakanlığı’na bağlandı.Garip olan Cumhurbaşkanı Gül’ün ‘Anayasa’ya aykırılıkları’ görmesine rağmen HSYK düzenlemesine onay vermesi. Kanunun ruhu anayasal sistemle çelişiyor. Kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıyor. Devletin başı olarak Gül’ün topu Anayasa Mahkemesi’ne atmak yerine güçlü bir iradeyle ‘veto etmesi’ beklenirdi. Hükümetin istediği de buydu. Anayasa Mahkemesi’nden dönmenin bir anlamı yok. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacak. Cumhurbaşkanı Gül, hassas süreçte kötü sınav verdi.Yargı, bürokrasi hükümet tarafından ne kadar kuşatma altına alınırsa alınsın 17 Aralık dosyalarından ortaya saçılanlar vicdanlarda karşılığını buluyor. Gündemin ortasına ‘ses bombası’ gibi düşen son telefon konuşmasının etkisini ne ‘montaj’ ne ‘dublaj’ çıkışları silebildi. Bu savunma üslubu, telefon kaydının doğruluğunu güçlendiriyor. AK Parti duymak istemese de öteki Türkiye’nin birinci gündemi bu.Çıkış yolları bir bir kapanan Başbakan son çare olarak 28 Şubat’ın 2014 versiyonuna sarıldı. Kaderin cilvesi birinci 28 Şubat’ın mağduruydu. Bugünkü 28 Şubat’ın ise en ateşli aktörü. Çevik Bir’i de, Nuh Mete Yüksel’i de aştı. Yüksel’in iddianamesinden cümleler var konuşmalarında. Vural Savaş’ın RP iddianamesindeki ‘kan emiciler’ gibi sert ifadelerini de kullanmaktan çekinmemekte. Erdoğan’ın bugün söylediği ‘örgüt, çete, devlete sızma’ gibi her iddia yargıya taşındı. Sonuç beraat. Üstelik o günün zor şartlarında. Cumhurbaşkanı Gül mü? O soru işareti. İkinci 28 Şubat’taki rolü belirsiz. Birinci 28 Şubat’ın aktörleri çok kararlıydı. 1000 yıla yayılacaktı. Ömrü çok kısa oldu. 2014, 28 Şubat’ının aktörü de gözünü karartmış durumda. Ötekiler kadar ‘ihlâslı’ değil. O yüzden başarı şansı hiç yok.Ne yeni kanunlar, ne başta yargı ve istihbarat olmak üzere devleti partileştirme çabaları, ne de 28 Şubat’ı canlandırma politikaları 17 Aralık girdabından kurtarmaz. 16 Aralık’a dönüş mümkün değil. Kader hükmünü icra edecek.
Zaman
Ana Sayfa
28.02.2014
MustafaÜnal-28Şubatın2014versiyonuMustafa Ünal - 28 Şubatın 2014 versiyonu
Abdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Times da kötü oldu!
Zaman
04.02.2014
02:51
Kutuplaşma zirve yapmıştı. Statükonun; yargı, üniversite, siyaset ve asker içindeki temsilcileri, AK Parti’nin yeni cumhurbaşkanını seçme hakkına itiraz ediyor; eşi başörtülü olduğu için Abdullah Gül’ün adaylığına karşı çıkıyordu.Anayasa Mahkemesi, 367 kararıyla cumhurbaşkanı seçme kuralını tersyüz etti. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, gece yarısı bildirisiyle açıkça demokrasiye müdahale etti. Kutuplaşma sokağa da taştı. Ergenekon davasından mahkûm olan eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur’un başkanlık yaptığı ADD, şehir şehir Cumhuriyet Mitingleri yapıyordu. Hep statükonun emrindeki gazeteciler ve şimdi AK Parti saflarından masum insanlara saldıran bazı meslektaşlar, ekran ekran dolaşıp antidemokratik müdahaleleri övüyordu.Bugün olduğu gibi o gün de demokrasiyi savunan Zaman ve benzeri gazeteler ile Hasan Cemal gibi demokrat aydınlar ise müdahaleye karşı çıkıyordu. Ama toplum kutuplaştığı için iki tarafın tezleri de objektif duruşu değil, bir tarafı temsil ediyordu. Dolayısıyla tartışma dışındakiler hakemlik yapabilirdi. Bu açıdan Batı’daki demokrat kanaat önderlerinin tutumu kritikti.Nitekim o günkü badirelerin atlatılmasında başta AB olmak üzere Batı’dan gelen demokrasi desteği hayati rol oynadı. Mesela, 27 Nisan muhtırasının verildiği günlerde Guardian, “Laiklerin korkularının temeli var mı?” sorusuna şu cevabı verdi: “Bu, abartılı korku. Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecindeki öncülerden biri. Bu, insan hakları açısından Türkiye’yi AB standartlarına getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomide de Erdoğan yönetiminde büyük başarı sağladı.”Washington Post’un, muhtıradan sonraki başyazısı da farklı değildi. Yazıda, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’nin liberal demokrasiyi sağlamlaştırma çabalarının bir dönüm noktasına ulaştığı ve Erdoğan’ın yakın Türkiye tarihindeki en başarılı hükümeti yönettiği belirtiliyordu. Muhtıra için “talihsiz açıklama” denilen başyazıda, Abdullah Gül övülerek şöyle deniyordu: “İslami ajanda gütmek bir yana, Erdoğan önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB üyeliği çabasına liderlik etti. Ekonomi büyüyüp modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, karşıtlarından geliyor.” Böyle yazılar, o günlerde demokrat herkes için çok kıymetliydi ve iktidara yakın medyada geniş yer buluyordu.Bir süredir Türkiye yine kutuplaşmış durumda. Gezi’de olduğu gibi, yolsuzluk ve rüşvet davalarının nasıl okunması gerektiğinde de taraflar bölündü. Bir tarafın, “demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine siyasetin darbesi” dediği süreç için, diğer taraf “gösteriler ve yolsuzluk dosyaları üzerinden siyasete darbe” diyor. Aynı siyasi çizgiden Gül ile Erdoğan’ın bakışı bile farklı. Erdoğan’a göre Gezi de, yolsuzluk soruşturması da darbe. Ama Gül, Gezi’nin başlangıcıyla gurur duyuyor ve 17 Aralık’ın Gezi ile alakası yok.Sorun sadece yolsuzlukta değil fişleme, tasfiye, yargıya müdahele, şirketlere ve medyaya baskı, yasa dışı dinleme gibi birçok anti demokratik uygulamalar yaşanıyor. Dolayısıyla yine demokrat gözlemcilerin hakemliği önemli. Nitekim bugün yaşananlara dair de Batı’da ve Doğu’da önemli analizler yapılıyor. Örneğin, New York Times başyazısında, “Bir zamanların Müslüman demokrasi modeli lideri” dediği Erdoğan’ın, şimdilerde ülkeyi sadece Türkiye için değil, NATO müttefiklerini de tehlikeye sokacak otoriter bir devlete dönüştürdüğünü yazdı. Polis ve savcıları sürgün ederek iktidarın yargıyı kontrol etmeye çalıştığı belirtilen yazıda, yargı bağımsızlığını ihlal edecek, hakim ve savcıların atamaları ile hükümetin gücünü genişletecek bir yasa tasarısı hazırlandığına ve gazetecilerin özgürce yazmasının engellendiğine dikkat çekildi. Bütün bunlar olurken Erdoğan’ın, bitmek bilmeyen komplo teorileri ve kışkırtıcı söylemlere sarıldığı vurgulandı. Soruşturmaların raydan çıkarılmamasını öneren gazete, AB’nin demokratik beklentilerinin ayaklar altına alındığını, NATO üyelerinin temel kuralları ile de uyuşmadığını yazdı.Doğu’nun bakışı da farklı değil. El Hayat yazarı Abdulvehhab Bedirhan, AK Parti hükümetinin Ortadoğu’da izlediği politikaların yanı sıra iç yönetimde de karanlık yönlerinin ortaya çıkması üzerine Arap âlemindeki eski cazibesini yitirdiği görüşünde. El Nahar gazetesi editörü Nadia Sheki, Erdoğan’ın yolsuzluk iddialarının üzerine gitmemesinin hayal kırıklığı oluşturduğunu; Ortadoğu uzmanı Dr. Sait Shehata ise Arap-İslam alemi için başta ümit oluşturan AK Parti tecrübesinin iç ve dış politikada yaşananlar yüzünden sekteye uğradığını düşünüyor.Ciddiye alınması gereken ikazlar. Ama dün dış dünyadan demokrasi için gelen desteği alkışlayan iktidara yakın isimler
Zaman
En Çok Okunan
04.02.2014
AbdülhamitBilici-ŞimdiHasanCemaldeNewYorkTimesdakötüolduAbdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Times da kötü oldu
Abdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Times da kötü oldu!
Zaman
04.02.2014
02:51
Kutuplaşma zirve yapmıştı. Statükonun; yargı, üniversite, siyaset ve asker içindeki temsilcileri, AK Parti’nin yeni cumhurbaşkanını seçme hakkına itiraz ediyor; eşi başörtülü olduğu için Abdullah Gül’ün adaylığına karşı çıkıyordu.Anayasa Mahkemesi, 367 kararıyla cumhurbaşkanı seçme kuralını tersyüz etti. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, gece yarısı bildirisiyle açıkça demokrasiye müdahale etti. Kutuplaşma sokağa da taştı. Ergenekon davasından mahkûm olan eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur’un başkanlık yaptığı ADD, şehir şehir Cumhuriyet Mitingleri yapıyordu. Hep statükonun emrindeki gazeteciler ve şimdi AK Parti saflarından masum insanlara saldıran bazı meslektaşlar, ekran ekran dolaşıp antidemokratik müdahaleleri övüyordu.Bugün olduğu gibi o gün de demokrasiyi savunan Zaman ve benzeri gazeteler ile Hasan Cemal gibi demokrat aydınlar ise müdahaleye karşı çıkıyordu. Ama toplum kutuplaştığı için iki tarafın tezleri de objektif duruşu değil, bir tarafı temsil ediyordu. Dolayısıyla tartışma dışındakiler hakemlik yapabilirdi. Bu açıdan Batı’daki demokrat kanaat önderlerinin tutumu kritikti.Nitekim o günkü badirelerin atlatılmasında başta AB olmak üzere Batı’dan gelen demokrasi desteği hayati rol oynadı. Mesela, 27 Nisan muhtırasının verildiği günlerde Guardian, “Laiklerin korkularının temeli var mı?” sorusuna şu cevabı verdi: “Bu, abartılı korku. Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecindeki öncülerden biri. Bu, insan hakları açısından Türkiye’yi AB standartlarına getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomide de Erdoğan yönetiminde büyük başarı sağladı.”Washington Post’un, muhtıradan sonraki başyazısı da farklı değildi. Yazıda, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’nin liberal demokrasiyi sağlamlaştırma çabalarının bir dönüm noktasına ulaştığı ve Erdoğan’ın yakın Türkiye tarihindeki en başarılı hükümeti yönettiği belirtiliyordu. Muhtıra için “talihsiz açıklama” denilen başyazıda, Abdullah Gül övülerek şöyle deniyordu: “İslami ajanda gütmek bir yana, Erdoğan önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB üyeliği çabasına liderlik etti. Ekonomi büyüyüp modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, karşıtlarından geliyor.” Böyle yazılar, o günlerde demokrat herkes için çok kıymetliydi ve iktidara yakın medyada geniş yer buluyordu.Bir süredir Türkiye yine kutuplaşmış durumda. Gezi’de olduğu gibi, yolsuzluk ve rüşvet davalarının nasıl okunması gerektiğinde de taraflar bölündü. Bir tarafın, “demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine siyasetin darbesi” dediği süreç için, diğer taraf “gösteriler ve yolsuzluk dosyaları üzerinden siyasete darbe” diyor. Aynı siyasi çizgiden Gül ile Erdoğan’ın bakışı bile farklı. Erdoğan’a göre Gezi de, yolsuzluk soruşturması da darbe. Ama Gül, Gezi’nin başlangıcıyla gurur duyuyor ve 17 Aralık’ın Gezi ile alakası yok.Sorun sadece yolsuzlukta değil fişleme, tasfiye, yargıya müdahele, şirketlere ve medyaya baskı, yasa dışı dinleme gibi birçok anti demokratik uygulamalar yaşanıyor. Dolayısıyla yine demokrat gözlemcilerin hakemliği önemli. Nitekim bugün yaşananlara dair de Batı’da ve Doğu’da önemli analizler yapılıyor. Örneğin, New York Times başyazısında, “Bir zamanların Müslüman demokrasi modeli lideri” dediği Erdoğan’ın, şimdilerde ülkeyi sadece Türkiye için değil, NATO müttefiklerini de tehlikeye sokacak otoriter bir devlete dönüştürdüğünü yazdı. Polis ve savcıları sürgün ederek iktidarın yargıyı kontrol etmeye çalıştığı belirtilen yazıda, yargı bağımsızlığını ihlal edecek, hakim ve savcıların atamaları ile hükümetin gücünü genişletecek bir yasa tasarısı hazırlandığına ve gazetecilerin özgürce yazmasının engellendiğine dikkat çekildi. Bütün bunlar olurken Erdoğan’ın, bitmek bilmeyen komplo teorileri ve kışkırtıcı söylemlere sarıldığı vurgulandı. Soruşturmaların raydan çıkarılmamasını öneren gazete, AB’nin demokratik beklentilerinin ayaklar altına alındığını, NATO üyelerinin temel kuralları ile de uyuşmadığını yazdı.Doğu’nun bakışı da farklı değil. El Hayat yazarı Abdulvehhab Bedirhan, AK Parti hükümetinin Ortadoğu’da izlediği politikaların yanı sıra iç yönetimde de karanlık yönlerinin ortaya çıkması üzerine Arap âlemindeki eski cazibesini yitirdiği görüşünde. El Nahar gazetesi editörü Nadia Sheki, Erdoğan’ın yolsuzluk iddialarının üzerine gitmemesinin hayal kırıklığı oluşturduğunu; Ortadoğu uzmanı Dr. Sait Shehata ise Arap-İslam alemi için başta ümit oluşturan AK Parti tecrübesinin iç ve dış politikada yaşananlar yüzünden sekteye uğradığını düşünüyor.Ciddiye alınması gereken ikazlar. Ama dün dış dünyadan demokrasi için gelen desteği alkışlayan iktidara yakın isimler
Zaman
Köşe Yazıları
04.02.2014
AbdülhamitBilici-ŞimdiHasanCemaldeNewYorkTimesdakötüolduAbdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Times da kötü oldu
Abdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Times da kötü oldu!
Zaman
04.02.2014
02:51
Kutuplaşma zirve yapmıştı. Statükonun; yargı, üniversite, siyaset ve asker içindeki temsilcileri, AK Parti’nin yeni cumhurbaşkanını seçme hakkına itiraz ediyor; eşi başörtülü olduğu için Abdullah Gül’ün adaylığına karşı çıkıyordu.Anayasa Mahkemesi, 367 kararıyla cumhurbaşkanı seçme kuralını tersyüz etti. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, gece yarısı bildirisiyle açıkça demokrasiye müdahale etti. Kutuplaşma sokağa da taştı. Ergenekon davasından mahkûm olan eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur’un başkanlık yaptığı ADD, şehir şehir Cumhuriyet Mitingleri yapıyordu. Hep statükonun emrindeki gazeteciler ve şimdi AK Parti saflarından masum insanlara saldıran bazı meslektaşlar, ekran ekran dolaşıp antidemokratik müdahaleleri övüyordu.Bugün olduğu gibi o gün de demokrasiyi savunan Zaman ve benzeri gazeteler ile Hasan Cemal gibi demokrat aydınlar ise müdahaleye karşı çıkıyordu. Ama toplum kutuplaştığı için iki tarafın tezleri de objektif duruşu değil, bir tarafı temsil ediyordu. Dolayısıyla tartışma dışındakiler hakemlik yapabilirdi. Bu açıdan Batı’daki demokrat kanaat önderlerinin tutumu kritikti.Nitekim o günkü badirelerin atlatılmasında başta AB olmak üzere Batı’dan gelen demokrasi desteği hayati rol oynadı. Mesela, 27 Nisan muhtırasının verildiği günlerde Guardian, “Laiklerin korkularının temeli var mı?” sorusuna şu cevabı verdi: “Bu, abartılı korku. Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecindeki öncülerden biri. Bu, insan hakları açısından Türkiye’yi AB standartlarına getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomide de Erdoğan yönetiminde büyük başarı sağladı.”Washington Post’un, muhtıradan sonraki başyazısı da farklı değildi. Yazıda, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’nin liberal demokrasiyi sağlamlaştırma çabalarının bir dönüm noktasına ulaştığı ve Erdoğan’ın yakın Türkiye tarihindeki en başarılı hükümeti yönettiği belirtiliyordu. Muhtıra için “talihsiz açıklama” denilen başyazıda, Abdullah Gül övülerek şöyle deniyordu: “İslami ajanda gütmek bir yana, Erdoğan önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB üyeliği çabasına liderlik etti. Ekonomi büyüyüp modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, karşıtlarından geliyor.” Böyle yazılar, o günlerde demokrat herkes için çok kıymetliydi ve iktidara yakın medyada geniş yer buluyordu.Bir süredir Türkiye yine kutuplaşmış durumda. Gezi’de olduğu gibi, yolsuzluk ve rüşvet davalarının nasıl okunması gerektiğinde de taraflar bölündü. Bir tarafın, “demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine siyasetin darbesi” dediği süreç için, diğer taraf “gösteriler ve yolsuzluk dosyaları üzerinden siyasete darbe” diyor. Aynı siyasi çizgiden Gül ile Erdoğan’ın bakışı bile farklı. Erdoğan’a göre Gezi de, yolsuzluk soruşturması da darbe. Ama Gül, Gezi’nin başlangıcıyla gurur duyuyor ve 17 Aralık’ın Gezi ile alakası yok.Sorun sadece yolsuzlukta değil fişleme, tasfiye, yargıya müdahele, şirketlere ve medyaya baskı, yasa dışı dinleme gibi birçok anti demokratik uygulamalar yaşanıyor. Dolayısıyla yine demokrat gözlemcilerin hakemliği önemli. Nitekim bugün yaşananlara dair de Batı’da ve Doğu’da önemli analizler yapılıyor. Örneğin, New York Times başyazısında, “Bir zamanların Müslüman demokrasi modeli lideri” dediği Erdoğan’ın, şimdilerde ülkeyi sadece Türkiye için değil, NATO müttefiklerini de tehlikeye sokacak otoriter bir devlete dönüştürdüğünü yazdı. Polis ve savcıları sürgün ederek iktidarın yargıyı kontrol etmeye çalıştığı belirtilen yazıda, yargı bağımsızlığını ihlal edecek, hakim ve savcıların atamaları ile hükümetin gücünü genişletecek bir yasa tasarısı hazırlandığına ve gazetecilerin özgürce yazmasının engellendiğine dikkat çekildi. Bütün bunlar olurken Erdoğan’ın, bitmek bilmeyen komplo teorileri ve kışkırtıcı söylemlere sarıldığı vurgulandı. Soruşturmaların raydan çıkarılmamasını öneren gazete, AB’nin demokratik beklentilerinin ayaklar altına alındığını, NATO üyelerinin temel kuralları ile de uyuşmadığını yazdı.Doğu’nun bakışı da farklı değil. El Hayat yazarı Abdulvehhab Bedirhan, AK Parti hükümetinin Ortadoğu’da izlediği politikaların yanı sıra iç yönetimde de karanlık yönlerinin ortaya çıkması üzerine Arap âlemindeki eski cazibesini yitirdiği görüşünde. El Nahar gazetesi editörü Nadia Sheki, Erdoğan’ın yolsuzluk iddialarının üzerine gitmemesinin hayal kırıklığı oluşturduğunu; Ortadoğu uzmanı Dr. Sait Shehata ise Arap-İslam alemi için başta ümit oluşturan AK Parti tecrübesinin iç ve dış politikada yaşananlar yüzünden sekteye uğradığını düşünüyor.Ciddiye alınması gereken ikazlar. Ama dün dış dünyadan demokrasi için gelen desteği alkışlayan iktidara yakın isimler
Zaman
Ana Sayfa
04.02.2014
AbdülhamitBilici-ŞimdiHasanCemaldeNewYorkTimesdakötüolduAbdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Times da kötü oldu
Abdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Times'ta kötü oldu!
Zaman
04.02.2014
02:15
Kutuplaşma zirve yapmıştı. Statükonun; yargı, üniversite, siyaset ve asker içindeki temsilcileri, AK Parti’nin yeni cumhurbaşkanını seçme hakkına itiraz ediyor; eşi başörtülü olduğu için Abdullah Gül’ün adaylığına karşı çıkıyordu.Anayasa Mahkemesi, 367 kararıyla cumhurbaşkanı seçme kuralını tersyüz etti. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, gece yarısı bildirisiyle açıkça demokrasiye müdahale etti. Kutuplaşma sokağa da taştı. Ergenekon davasından mahkûm olan eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur’un başkanlık yaptığı ADD, şehir şehir Cumhuriyet Mitingleri yapıyordu. Hep statükonun emrindeki gazeteciler ve şimdi AK Parti saflarından masum insanlara saldıran bazı meslektaşlar, ekran ekran dolaşıp antidemokratik müdahaleleri övüyordu.Bugün olduğu gibi o gün de demokrasiyi savunan Zaman ve benzeri gazeteler ile Hasan Cemal gibi demokrat aydınlar ise müdahaleye karşı çıkıyordu. Ama toplum kutuplaştığı için iki tarafın tezleri de objektif duruşu değil, bir tarafı temsil ediyordu. Dolayısıyla tartışma dışındakiler hakemlik yapabilirdi. Bu açıdan Batı’daki demokrat kanaat önderlerinin tutumu kritikti.Nitekim o günkü badirelerin atlatılmasında başta AB olmak üzere Batı’dan gelen demokrasi desteği hayati rol oynadı. Mesela, 27 Nisan muhtırasının verildiği günlerde Guardian, “Laiklerin korkularının temeli var mı?” sorusuna şu cevabı verdi: “Bu, abartılı korku. Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecindeki öncülerden biri. Bu, insan hakları açısından Türkiye’yi AB standartlarına getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomide de Erdoğan yönetiminde büyük başarı sağladı.”Washington Post’un, muhtıradan sonraki başyazısı da farklı değildi. Yazıda, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’nin liberal demokrasiyi sağlamlaştırma çabalarının bir dönüm noktasına ulaştığı ve Erdoğan’ın yakın Türkiye tarihindeki en başarılı hükümeti yönettiği belirtiliyordu. Muhtıra için “talihsiz açıklama” denilen başyazıda, Abdullah Gül övülerek şöyle deniyordu: “İslami ajanda gütmek bir yana, Erdoğan önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB üyeliği çabasına liderlik etti. Ekonomi büyüyüp modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, karşıtlarından geliyor.” Böyle yazılar, o günlerde demokrat herkes için çok kıymetliydi ve iktidara yakın medyada geniş yer buluyordu.Bir süredir Türkiye yine kutuplaşmış durumda. Gezi’de olduğu gibi, yolsuzluk ve rüşvet davalarının nasıl okunması gerektiğinde de taraflar bölündü. Bir tarafın, “demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine siyasetin darbesi” dediği süreç için, diğer taraf “gösteriler ve yolsuzluk dosyaları üzerinden siyasete darbe” diyor. Aynı siyasi çizgiden Gül ile Erdoğan’ın bakışı bile farklı. Erdoğan’a göre Gezi de, yolsuzluk soruşturması da darbe. Ama Gül, Gezi’nin başlangıcıyla gurur duyuyor ve 17 Aralık’ın Gezi ile alakası yok.Sorun sadece yolsuzlukta değil fişleme, tasfiye, yargıya müdahele, şirketlere ve medyaya baskı, yasa dışı dinleme gibi birçok anti demokratik uygulamalar yaşanıyor. Dolayısıyla yine demokrat gözlemcilerin hakemliği önemli. Nitekim bugün yaşananlara dair de Batı’da ve Doğu’da önemli analizler yapılıyor. Örneğin, New York Times başyazısında, “Bir zamanların Müslüman demokrasi modeli lideri” dediği Erdoğan’ın, şimdilerde ülkeyi sadece Türkiye için değil, NATO müttefiklerini de tehlikeye sokacak otoriter bir devlete dönüştürdüğünü yazdı. Polis ve savcıları sürgün ederek iktidarın yargıyı kontrol etmeye çalıştığı belirtilen yazıda, yargı bağımsızlığını ihlal edecek, hakim ve savcıların atamaları ile hükümetin gücünü genişletecek bir yasa tasarısı hazırlandığına ve gazetecilerin özgürce yazmasının engellendiğine dikkat çekildi. Bütün bunlar olurken Erdoğan’ın, bitmek bilmeyen komplo teorileri ve kışkırtıcı söylemlere sarıldığı vurgulandı. Soruşturmaların raydan çıkarılmamasını öneren gazete, AB’nin demokratik beklentilerinin ayaklar altına alındığını, NATO üyelerinin temel kuralları ile de uyuşmadığını yazdı.Doğu’nun bakışı da farklı değil. El Hayat yazarı Abdulvehhab Bedirhan, AK Parti hükümetinin Ortadoğu’da izlediği politikaların yanı sıra iç yönetimde de karanlık yönlerinin ortaya çıkması üzerine Arap âlemindeki eski cazibesini yitirdiği görüşünde. El Nahar gazetesi editörü Nadia Sheki, Erdoğan’ın yolsuzluk iddialarının üzerine gitmemesinin hayal kırıklığı oluşturduğunu; Ortadoğu uzmanı Dr. Sait Shehata ise Arap-İslam alemi için başta ümit oluşturan AK Parti tecrübesinin iç ve dış politikada yaşananlar yüzünden sekteye uğradığını düşünüyor.Ciddiye alınması gereken ikazlar. Ama dün dış dünyadan demokrasi için gelen desteği alkışlayan iktidara yakın isimler
Zaman
Köşe Yazıları
04.02.2014
AbdülhamitBilici-ŞimdiHasanCemaldeNewYorkTimestakötüolduAbdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Timesta kötü oldu
Abdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Times'ta kötü oldu!
Zaman
04.02.2014
02:06
Kutuplaşma zirve yapmıştı. Statükonun; yargı, üniversite, siyaset ve asker içindeki temsilcileri, AK Parti’nin yeni cumhurbaşkanını seçme hakkına itiraz ediyor; eşi başörtülü olduğu için Abdullah Gül’ün adaylığına karşı çıkıyordu.Anayasa Mahkemesi, 367 kararıyla cumhurbaşkanı seçme kuralını tersyüz etti. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, gece yarısı bildirisiyle açıkça demokrasiye müdahale etti. Kutuplaşma sokağa da taştı. Ergenekon davasından mahkûm olan eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur’un başkanlık yaptığı ADD, şehir şehir Cumhuriyet Mitingleri yapıyordu. Hep statükonun emrindeki gazeteciler ve şimdi AK Parti saflarından masum insanlara saldıran bazı meslektaşlar, ekran ekran dolaşıp antidemokratik müdahaleleri övüyordu.Bugün olduğu gibi o gün de demokrasiyi savunan Zaman ve benzeri gazeteler ile Hasan Cemal gibi demokrat aydınlar ise müdahaleye karşı çıkıyordu. Ama toplum kutuplaştığı için iki tarafın tezleri de objektif duruşu değil, bir tarafı temsil ediyordu. Dolayısıyla tartışma dışındakiler hakemlik yapabilirdi. Bu açıdan Batı’daki demokrat kanaat önderlerinin tutumu kritikti.Nitekim o günkü badirelerin atlatılmasında başta AB olmak üzere Batı’dan gelen demokrasi desteği hayati rol oynadı. Mesela, 27 Nisan muhtırasının verildiği günlerde Guardian, “Laiklerin korkularının temeli var mı?” sorusuna şu cevabı verdi: “Bu, abartılı korku. Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecindeki öncülerden biri. Bu, insan hakları açısından Türkiye’yi AB standartlarına getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomide de Erdoğan yönetiminde büyük başarı sağladı.”Washington Post’un, muhtıradan sonraki başyazısı da farklı değildi. Yazıda, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’nin liberal demokrasiyi sağlamlaştırma çabalarının bir dönüm noktasına ulaştığı ve Erdoğan’ın yakın Türkiye tarihindeki en başarılı hükümeti yönettiği belirtiliyordu. Muhtıra için “talihsiz açıklama” denilen başyazıda, Abdullah Gül övülerek şöyle deniyordu: “İslami ajanda gütmek bir yana, Erdoğan önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB üyeliği çabasına liderlik etti. Ekonomi büyüyüp modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, karşıtlarından geliyor.” Böyle yazılar, o günlerde demokrat herkes için çok kıymetliydi ve iktidara yakın medyada geniş yer buluyordu.Bir süredir Türkiye yine kutuplaşmış durumda. Gezi’de olduğu gibi, yolsuzluk ve rüşvet davalarının nasıl okunması gerektiğinde de taraflar bölündü. Bir tarafın, “demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine siyasetin darbesi” dediği süreç için, diğer taraf “gösteriler ve yolsuzluk dosyaları üzerinden siyasete darbe” diyor. Aynı siyasi çizgiden Gül ile Erdoğan’ın bakışı bile farklı. Erdoğan’a göre Gezi de, yolsuzluk soruşturması da darbe. Ama Gül, Gezi’nin başlangıcıyla gurur duyuyor ve 17 Aralık’ın Gezi ile alakası yok.Sorun sadece yolsuzlukta değil fişleme, tasfiye, yargıya müdahele, şirketlere ve medyaya baskı, yasa dışı dinleme gibi birçok anti demokratik uygulamalar yaşanıyor. Dolayısıyla yine demokrat gözlemcilerin hakemliği önemli. Nitekim bugün yaşananlara dair de Batı’da ve Doğu’da önemli analizler yapılıyor. Örneğin, New York Times başyazısında, “Bir zamanların Müslüman demokrasi modeli lideri” dediği Erdoğan’ın, şimdilerde ülkeyi sadece Türkiye için değil, NATO müttefiklerini de tehlikeye sokacak otoriter bir devlete dönüştürdüğünü yazdı. Polis ve savcıları sürgün ederek iktidarın yargıyı kontrol etmeye çalıştığı belirtilen yazıda, yargı bağımsızlığını ihlal edecek, hakim ve savcıların atamaları ile hükümetin gücünü genişletecek bir yasa tasarısı hazırlandığına ve gazetecilerin özgürce yazmasının engellendiğine dikkat çekildi. Bütün bunlar olurken Erdoğan’ın, bitmek bilmeyen komplo teorileri ve kışkırtıcı söylemlere sarıldığı vurgulandı. Soruşturmaların raydan çıkarılmamasını öneren gazete, AB’nin demokratik beklentilerinin ayaklar altına alındığını, NATO üyelerinin temel kuralları ile de uyuşmadığını yazdı.Doğu’nun bakışı da farklı değil. El Hayat yazarı Abdulvehhab Bedirhan, AK Parti hükümetinin Ortadoğu’da izlediği politikaların yanı sıra iç yönetimde de karanlık yönlerinin ortaya çıkması üzerine Arap âlemindeki eski cazibesini yitirdiği görüşünde. El Nahar gazetesi editörü Nadia Sheki, Erdoğan’ın yolsuzluk iddialarının üzerine gitmemesinin hayal kırıklığı oluşturduğunu; Ortadoğu uzmanı Dr. Sait Shehata ise Arap-İslam alemi için başta ümit oluşturan AK Parti tecrübesinin iç ve dış politikada yaşananlar yüzünden sekteye uğradığını düşünüyor.Ciddiye alınması gereken ikazlar. Ama dün dış dünyadan demokrasi için gelen desteği alkışlayan iktidara yakın isimler
Zaman
Ana Sayfa
04.02.2014
AbdülhamitBilici-ŞimdiHasanCemaldeNewYorkTimestakötüolduAbdülhamit Bilici - Şimdi Hasan Cemal de New York Timesta kötü oldu
Abdülhamit Bilici - Suriye politikasında doğrular!
Zaman
21.01.2014
02:07
En az 150 bin insanın hayatını kaybettiği, milyonların mülteci durumuna düştüğü, birçok şehrin füze ve savaş uçaklarıyla bombalanıp yerle bir edildiği, bölgesel ve küresel güçlerin bilek güreşinin de sahnelendiği Suriye krizi hemen yanı başımızda.Sınırın diğer tarafından atılan mermiler, yatağında uyuyan vatandaşımızı hayatından edebiliyor. 1 milyondan fazla Suriyeli muhacir kardeşimizle de artık iç içe yaşıyoruz.Hiçbir hukuk ve ahlak ilkesinin geçerli olmadığı bu çapta bir sorunu ele alırken asgari insanî değerlere saygılı olmak, dürüst yorumlarda bulunmak ve ciddi olmak zorundayız. Krizdeki kendi konumumuzu da doğru koyalım: Bu, önce Suriyelilerin, sonra Arap dünyasının, sonra bütün bölge ülkelerinin, daha sonra uluslararası sistemin sorunu. Dolayısıyla ne kriz boyunca yaptığımız hataları başkalarının üzerine yıkmak için günah keçisi arayalım; ne de sanki Suriye’de olup biten her yanlışın sorumlusu Türkiye’ymiş gibi içeriden ve dışarıdan yapılan abartılı değerlendirmeleri ciddiye alalım.Başından beri soruna, olabilecek en büyük insanî duyarlılıkla yaklaşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Harran’daki Suriye’ye Komşu Ülke Bakanları Toplantısı’nda yaptığı şu tespit son derece doğru: “Suriye’de yaşanan dramın baş sorumlusu üç yıldır herhangi bir karar çıkartamayan BM Güvenlik Konseyi’dir.” Gerçekten de uluslararası sistem nasıl 1990’larda Bosna’da 200 bin masum insanın katledilmesi karşısında aciz ve seyirci kaldıysa 3 yıldır Suriye’de yaşanan dram karşısında da aynı yüz kızartıcı acziyet içindedir.910 km’lik uzun bir sınır paylaştığımız, her düzeyde akrabalık bağlarımızın bulunduğu, bölgeye geçişte önemli bir güzergah olan Suriye’de yaşanan krizde, angajman düzeyi tartışılsa da Türkiye’nin seyirci kalma gibi bir lüksü maalesef yoktu. Ancak, Türkiye’nin bu yangın karşısında aldığı tavrı, izlediği politikalardaki doğru ve yanlışları konuşabiliriz. Nasıl 10 sene önce savaşın eşiğine gelen Ankara-Şam ilişkilerinin, her alanda gelişerek 3 sene önce stratejik ortaklık düzeyine yükselmesi, AK Parti Hükümeti’nin başarı hanesine yazıldıysa, kriz sürecindeki sevap ve hataların sorumluluğunu da bu politikayı yönetenler üstlenmeli. İktidarın, Suriye krizi bağlamında yaşanan sorunlar için ilgisiz tarafları günah keçisi ilan etmeye kalkması yakışıksız. Aynı şekilde, muhalefet de sorunla ilgili yapıcı öneri ve eleştirilerini elbette dile getirmeli ama bu çapta bir insanî dram üzerinden ucuz siyaset yapmaktan kesinlikle uzak durmalı.MİT’e ait esrarengiz TIR’larla ilgili sıcak tartışma ve 22 Ocak’ta başlayacak 2. Cenevre toplantısı nedeniyle yeniden gündeme giren Suriye krizinin başından bu yana Türkiye’nin yanlış ve doğruları üzerine yeniden düşünmek mümkün. Doğrulardan başlarsak, Türkiye’nin halkını katleden bir rejim karşısında ahlakî olarak halkın yanında yer alması doğru bir tercihti. Bu, 137 demokratik ülkenin tercihine de paraleldi. Demokrat bir Türkiye’nin aksini yapıp İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerle hareket etmesi imkânsızdı. CHP’nin, Esed’in zulmünü görmezden gelen tavrı ise yanlıştı.Türkiye’nin uluslararası platformlarda Suriye’deki dramı gündeme getirmesi, bu yönde kamuoyu oluşturmaya çalışması, rejim yanlısı ve muhalif sivil unsurlara ev sahipliği yaparak diyaloğa yardımcı olması, özellikle sivil alanda muhalefetin örgütlenmesi için her türlü desteği sağlaması doğru adımlardı. Benzer şekilde, mültecilere sınırın açılması ve dünyanın imrendiği kamplarda 215 bin, Türkiye genelinde 1 milyona yakın Suriyeli kardeşimize kucak açılması kesinlikle doğru bir karardı. Cumhurbaşkanı Gül’den Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Fidan’a, Türkiye’nin dünkü iyi ilişkiler içinde olduğu Esed rejimini değişim ve diyaloğa ikna için çaba harcaması da doğru bir politika idi. Baas rejiminin tüm tahriklerine rağmen Ankara’nın soğukkanlılığını koruyarak tek taraflı bir silahlı çatışmaya girmemesi de doğru bir tavırdı.Bunlar doğrular… İzlenen politikadaki yanlışlar ise bir sonraki yazıya.
Zaman
Köşe Yazıları
21.01.2014
AbdülhamitBilici-SuriyepolitikasındadoğrularAbdülhamit Bilici - Suriye politikasında doğrular
Koşulsuz iyilik
Zaman
01.01.2014
02:08
“Karanlık bir köşede beş yaşında bir erkek çocuğu yatıyordu, her tarafı sargılıydı, atılan yangın bombasıyla korkunç şekilde yanmış ve henüz hayati tehlikeyi atlatamamıştı. Burun deliklerinde plastik hortumlar vardı, göğüs kısmı ve uylukları ince tüllerle kaplanmıştı, yaşlı gözlerini acıyla kısmıştı; gözleri, düşünmek bile istemeyeceğimiz bir ızdırabın küçük mahrem dünyasına açılan kapılardı adeta.”Yukarıdaki paragraf dünyaca ünlü ve Financial Times tarafından alanında rakipsiz görülen savaş muhabiri Robert Fisk’in Büyük Medeniyet Savaşı kitabından. Bir ülke çıkarı için diğer ülke insanlarının hayatlarına ızdıraplı sahnelerle son verildiği, askerler dışında masum çocuk, kadın ve yaşlıların da düşman kabul edilerek sakat bırakıldığı, derilerinin yüzüldüğü, asitli sularda eritilerek ölümün bir gül dikeninin ipek bir kumaşa takılmışçasına acıyla hissettirildiği anlardan yansımalar… Ortadoğu’nun ve dahi insanlığın medeniyet adına kaybetmiş olduğu acı yılları, tarafsız bir yaklaşımdan anlamak isteyenler için edebi yönden kuvvetli önemli bir yapıt.Ortadoğu, sıcak çatışmaların tarihte ve günümüzde yaşandığı örneklerden biri. Güç anlayışında verilen mücadele değişen dengelere göre tekrar şekil alırken, insanoğlunun zulmetmeye, çatışmaya ve egoizme bu derece meyilli davranışlarını uluslararası ilişkiler teorisyenleri “güç” kavramı ve bunun sürdürülebilirliği çerçevesinde tartışır; çözüm önerileri için “medeniyetler diyaloğu” alternatif bir yaklaşım olarak sunulurken her birimizin yaşanan sıcak gerçeklerle ilgili çare olarak yapabileceği ne olabilir?İnsanlık; iki veya daha fazla ülkenin ya da aynı ülkede farklı grupların çatışması içinde mücadele verir. Hatta bireylerin farklılıkları nedeniyle uyumlu olarak ortak ve faydalı bir amaç için hareket edemediği de görülebilir. Toplumsal bir bütünlük elde edilememesinin sonuçlarından biri olarak sosyal ve ekonomik anlamda farklılaşma ve birbirlerinden uzak kutuplar haline gelmek söz konusudur. Bu ayrışma, medeniyetleri dönüştürme, ülkelerin sınırlarına ve ekonomik bağımlılıklarına etki etmede rol oynamaktadır. Hâlbuki insanlığa katkıda bulunan, başarı elde edilen çoğu çalışma, farklılıkları bünyesinde bulundurabildiği için artı değer oluşturmuştur. IBM’in “Türünün İlk Örneği” kitabında da ifade edildiği gibi “iyi fikirlerin çoğu; farklı disiplinler, endüstriler, kültürler, sistemler ve coğrafyalar tarafından yürütülmeye ihtiyaç duymaktadır”. Farklılıkların zenginliğe dönüşmesi dünyadaki insan sayısınca mümkün. Her bir değerli bireyin insanlığın sorunlarına yaklaştığı farklı bakış açılarından getireceği çözüm önerileri “sosyal uyum”u sağlarken, mücadele edilen ya da gelişme gösterilmesi gereken olgunun çare önerileri bir araya getirilerek puzzle tamamlanabilecektir.İyilik davranışı, farklılıkların birbirini anlaması, bir diğerini düşünmesi ve ortak çare arayışının örneklerini sergilemesi yönüyle huzuru, barışı, birlikte yaşayabilmeyi ve kalkınmayı destekleyici özelliğe sahip bir olgudur. Bu yaklaşımda alturizm/diğerkâmlık anlayışı sahip olunan ve sahip çıkılması gereken insani, kültürel ve evrensel bir değerdir. Alturizm (Latince köken other/diğer); başkalarını da kendisi kadar düşünme, sevme; başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme anlamındadır. Farsça digar (başkası) ile kâm (seven, sevgi) kelimelerinin bir araya gelişiyle 19. yy başında türetilen akademik bir kavram olarak “diğerkâmlık” da olguyu ifade etmek için kullanılan ve “akli muhakemeyle onaylanmış” eyleme yönelik bir kelimedir. İnsanı kendi başına bir amaç olarak ele alan Immanuel Kant’ın -ahlaklı bir davranışı herkes için genel bir yasa olabilecek bir davranış- gerçeğine göre baktığımızda “iyilik” hareketi “evrensel”dir, “hiçbir koşul taşımaz” ve “duruma göre değişmez”. Aynı inancı paylaşmamak, aynı perspektiften bakmamak, aynı duyguları taşımamak fedakârlık yapmaktan, diğerini düşünmekten ve hayatını sürdürebilmesi için desteklemekten alı koy(a)maz insanı.Bencilliğin (egoizm) karşıt anlamlısı olan diğerkâmlık bir bakıma, kişinin bir parçası olduğu toplumda kendi üzerine düşen vazifeleri yerine getirmesidir de. İnsanoğlunun bireysel (diğer insanlardan ayrı olarak) yaşaması doğal yapısına aykırıdır. İnsan toplu yaşama gereksinimi içinde olan bir varlıktır. Toplumun çeşitli organlarını oluşturan birey, sosyal uyum içinde, dayanışma örnekleri göstererek organizmanın sağlıklı çalışabilmesi sonucuyla bu değeri yaşatır. Dolayısıyla diğerkâmlık aslında kişinin menfaatlerinden vazgeçmesi değil, tersine menfaatine yansıyan bir yaklaşımdır; çünkü organizmanın kusursuz işlemesindeki bir aksaklık kendisini de etkileyecektir. Ayrıca, bağlı bulunduğu organizmanı
Zaman
Yorum
01.01.2014
KoşulsuziyilikKoşulsuz iyilik
Başbakan Erdoğan’a Pakistan’dan mektup
Zaman
08.12.2013
02:06
Gazeteciliğe başladığım 1993’ten bu yana tekil şahıs ifadesi kullanmaktan her zaman kaçınmışımdır.Bugün ise bir istisna yapıyorum. Daima ikinci evim olarak addettiğim özgür bir cumhuriyetin saygıdeğer bir başbakanına bir açık mektup yazmam ise ikinci bir istisna!Pakistan ve Türkiye, iki ülke ve bir millet. Saygın bir Türk âlimi olan Fethullah Gülen’in ifadeleriyle, Pakistan ve Türkiye aynı babanın ve farklı annelerin evlatları olan iki kardeş. Dolayısıyla, Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, size doğrudan konuşma adına yeterli gerekçelerimin olduğuna inanıyorum. Türkiye’ye bir ekonomik ve siyasal başarı hikâyesi olarak bakmaktayız. Doğumuzda, batımızda ve kuzeyimizde kayıtsız liderler ve sömürücü komşularla karşı karşıya iken, sizin sıfır-problem dış politikanızı taklit etmeyi arzuladık. Davos Zirvesi’ni terk ettiğinizde, duyduğumuz gururdan gözlerimiz yaşlı ve başımız dikti. Sizinle bizzat tanışmam 2010 yılında Brezilya’da, Rio de Janeiro’da oldu. Elimi sıkıca kavrayarak sıkmanız benim için, vatanınızdaki ve yurtdışındaki çalışmalarınızla eş anlam taşıyordu. Pakistan’a dönüş yolunda İstanbul’a indiğimde Türkiye, Mavi Marmara destanı sonrasında kızgınlığını dışa vuruyordu. Gazze’ye uygulanan ablukaya karşı gösterdiğiniz cesur duruştan dolayı bütün İslam dünyası önünüzde saygıyla eğildi. Arap halkları tarafından tutulmanız savunmasız Baasçı liderlere ve petrol zengini Körfez şeyhlerine tehdit mahiyetindeydi. Brezilya ile birlikte takım kurarak İran’ın çıkmaza girmiş nükleer krizinden çıkar bir yol bulmaya çalıştınız. 2010 yılında Pakistan, muazzam bir sel sonucunda baştan başa hasar gördüğünde yardımına Türkiye koştu. Bir Türkiye-Afganistan diyaloğu, iki komşu Müslüman ülkenin birbirlerine olan güvensizliklerini sona erdirdi. Tunuslular diktatörlerini kovduklarında, Suriyeliler şeref ve demokrasi uğrunda sokaklara taştılar. Suriye’nin bütün komşuları bakışlarını öte yana çevirmişken, siz Esed askerleri tarafından şiddete maruz bırakılan binlerce Suriyeli aileye sınır kapılarını açtınız. Bangladeş, Burma’daki Rohingyalı Müslümanlarına sırtını döndüğünde siz dışişleri bakanınızı eziyet gören bu azınlık adına konuşması için o ülkeye gönderdiniz. Yakın bir geçmişte, Mısır’ın askeri cuntası ülkenin demokratik olarak seçilen ilk lideri Muhammed Mursi’yi yasa dışı şekilde devirdiklerinde siz, diğer birkaç liderle birlikte darbeyi kararlı bir dille kınayan bir lider oldunuz.Sayın Başbakan, siz Türkiye’ye son on yıl içerisinde başka hiç kimseye benzemez şekilde liderlik yaptınız. İstanbul’dan Gaziantep’e ve Diyarbakır’a kadar seyahat ettim. Ülkenizin mükemmel altyapısının ve kamu hizmetlerinin etkileyici kalitesini şaşkınlıkla müşahede ettim ve AB üyesi komşularınızın sağladığı imkânlardan daha öte olduğunu gördüm. Mısır ve Pakistan’dakiler gibi sert muhafız mahiyetindeki bir orduyu dizginlemeniz ve devlet dairelerinde mantıksızca uygulana gelen başörtüsü yasağını kaldırmanız da simgesel ama güçlü iki adım oldu. Ülkenin çoğunluğu başörtüsü serbestliğini kutlarken, laik-Kemalist dostlarımın size farklı lakaplar taktıklarına ve muhafazakâr giyimli Türk kadınları hakkında fıkralar anlattıklarına tanık oldum. Türkiye, dört başörtülü milletvekilinin Meclis oturumuna katılması ile bir başka köprüyü aştı. Siz de kadın haklarını destekler mahiyette açıklamalarda bulundunuz. Birdenbire, düşman oluşturma iştahınız kendi oy tabanınızın kutlamalarını gölgede bıraktı. İslam dünyasındaki bizler Gezi Parkı protestolarını abartılmış ve kötü niyetli olarak gördük. Polisin nezaketsiz, hatta acımasız şekilde davranarak sonunda protestoların uzamasına ve dozunun artmasına sebep olduklarını anladık. O zamanlar gelişmeleri sessizce izlemeyi yeğlemediniz. Gündelik olarak kuvvetli mesajlarla sert çıktınız. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç daha uzlaşmacı bir üslup takınırlarken, sözleriniz protestocuların sizi eleştirilerini haklı görmelerine yardımcı oldu. O zaman işlenen hatanın asla farkına varmadınız. Ve şimdi özel dershanelerin kapatılma planıyla yeni bir Pandora’nın Kutusu açılmış oldu. Yüzde 75’i farklı Türk kurumları tarafından işletilen dershanelerin geriye kalan yüzde 25’i Gülen Hareketi’nin ya da Hizmet’in etkisinde olanlar. Ülkenin eğitim kurumları, kuşku verici bir verimlilikle işlerken, dershanelerle karşı karşıya gelmek çok gereksiz ve gayet yanlış zamanlanmış görünüyor. Makamınızda geçirdiğiniz uzun yıllar tabii olarak sizden daha geniş bir kabul ve kapsama hissi talep ediyor. Otoriter rejimin bir kurbanı olarak, yasamanın başbakanlık yerine seçmenlerden ve sivil toplumdan esinlenmesi ve harekete geçirilmesi geleneğini tesis edebilirdiniz. Kamuoyu baskısı sonucunda geri çekilen kürtaj yas
Zaman
Yorum
08.12.2013
BaşbakanErdoğan’aPakistan’danmektupBaşbakan Erdoğan’a Pakistan’dan mektup
"Üniversiteleri en iyi anlayanlardan birisi Boydak ailesidir"
Zaman
06.12.2013
11:06
Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, üniversitelerine sadece bina değil birçok ihtiyaçlarının karşılanmasında Boydak Holding’in ciddi katkıları olduğunu ifade ederek, “Üniversiteleri en iyi anlayanlardan birisi Boydak ailesidir. Kendilerine teşekkür ediyorum.” dedi. Erciyes Üniversitesi, üniversiteye katkılarından dolayı Boydak Holding’e teşekkür için tören düzenledi ve plaket verdi. Üniversitenin Boydak Mobilya ve Dekorasyon Atölyesi’nde gerçekleştirilen törene Rektör Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, Boydak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Boydak, öğretim üyeleri ve öğrenciler katıldı. İlk konuşmayı yapan Kayseri Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Tahir Ayata, üniversiteye desteklerinden dolayı Hacı Boydak’a teşekkür etti. Rektör Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur da yaptığı konuşmada, üniversitelerinde hayırseverler için gün düzenlediklerini hatırlatarak, şöyle konuştu: “Her hayırseverimiz üniversitemize yaptırdığı hayır işleri ile ilgili temel attıkları, açılış yaptıkları günü hayırsever günü ilan ediyoruz. Boydak ailesi içinde hangi günü yapmayı düşündüğümüzde de neredeyse her ay yapmamız gerekiyor. Ki eğer öyle olursa zaman yetmeyecek. Bunun için biz Boydak ailesi ile görüşerek Boydak Günü yapacağız. Uygun bir tarihte bunu yapmamız gerekiyor.” Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, Boydak ailesinin üniversitelerine katkılarını sıralamakla bitmeyeceğini anımsatarak, şunları söyledi: “Neden her ay bir gün yapmamız gerekiyor bunu açıklamak istiyorum. Milli Eğitim Bakanlığına devredilen bir ilköğretim okulu Boydak ailesi yaptırdı. Daha sonra binanın bakım ve onarımlarını yine Boydak ailesi üstlendi ve yaptırdı. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin uygun olmayan, kötü bir kütüphanesi vardı. Ama oraya da bir kütüphane yaptırdılar. Çok ilginç bir kütüphanedir. Boydak Mobilya ve Dekorasyon Atölyesi yaptırdı. İçindeki bütün malzemeleri ve makineleri de yine kendileri verdi. Üniversite içinde çalışanlarımızın ihtiyacı olduğu kreşi yine Boydak ailesi yaptırdı. Aklıma gelmeyen o kadar çok hayırları var ki, binaları yaptırmakla yetinmediler içlerinin donanımını da bizzat kendileri yaptırdı.”Üniversite meselesini en iyi anlayanlardan birisinin de Boydak ailesi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Keleştemur, “Başından beri bize çok destek verdiler. Bu atölye çok büyük bir ihtiyaçtı. Hocalarımız büyük sıkıntı çekiyordu. Malzemeleri, cihazları ve makineleri de karşıladılar. Bu hayır bizim medeniyette çok iyi bir gelenek. Bunu devam ettiriyorlar. Ben kendilerine ve Boydak ailesine teşekkür ediyorum. Her yıl kutlayacağımız Boydak günü olacaktır.” diye konuştu. İşadamı Hacı Boydak, aslında teşekkür edilmesi gerekenin Rektör Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur olduğunu dile getirerek, “Biz teşekkürü Fahrettin hocamıza ediyoruz. Neden? Hocam bütün üniversitelerin ağabeysi konumundadır. Kayseri’deki üniversitelerin açılmasında, o şehirdeki üniversitenin izni olmadan diğerleri kurulamıyor. İcazet almak gerekiyor. Hocam Melikşah, Nuh Naci Yazgan ve Abdullah Gül Üniversitesi için icazet verdi ve üniversite şehri olduk. Kayseri’de 4, Adana ve Bursa’da iki üniversite var. Kayseri bilim şehri oluyor. Üniversitemize daha önce de görev alan rektörlerimizde önemli katkılarda bulundu. Bütün hocalarımızın katkısı var. Ama hocam göreve geldikten sonra sadece binadan ziyade, ki bina işleri, yapımı devam ediyor. İnsana ve bilime yatırım yapılmaya başlandı. Üniversitemiz Ankara, İstanbul ve İzmir’den sonra başarı sıralamasında 8’inci oldu. 180 üniversite içinde bu sıralama çok önemlidir. Kendilerine teşekkür ediyoruz. Bizim emeklerimiz boya gitmedi ve bunları görüyoruz.” şeklinde konuştu. Hacı Boydak, yıllar önce Hacılar ilçesinde bir uygulamayı başlattıklarını hatırlatarak, bu uygulama hakkında şu bilgileri verdi: “İlkokulu bitirdikten sonra çocuklarımız sanayiye gidiyordu. Bunlar okuyamayanlardı. Çırak, kalfa ve usta oluyordu. Böyle gelenek vardı. Ama 8 yıllık kesintisiz eğitim çıktıktan sonra bu çocukları sanata göndermek zor dedik. Bunlara bir şey öğretmemiz gerekiyordu. Bir toplantı yapmıştık o zaman. Başkanlar filan katılmıştı. Önce binaların fiziksel yapılarını değiştirerek, içerisine öğretmen tedarik edilerek, bu çocukları okutmamız lazım denildi. Hacılar, Kayseri’de 16 ilçe içinde 13’üncü sırada idi. Orta öğretimdeki başarı sıralaması bu kadar kötüydü. Yıllar içinde ilk ikiye girme başarısı gösterdi. Şu an 4 yıldır birinci durumda. Ben Erciyes Üniversitesi’nin de inşallah birinci olacağına inanıyorum. Meslek yüksekokulu ile ilgili şirketimizin hayrı devam edecek. Bütün üniversitelerimize devam edecek. Burada üniversitemizin ne tür ihtiyacı varsa, alet, malzeme gibi ihtiyaçları karşılanacaktır.” Konuşmaların ardından Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, işadamı Boydak’a teşekkür ederek plaket takdim etti. CİHAN
Zaman
Son Dakika
06.12.2013
ÜniversitelerieniyianlayanlardanbirisiBoydakailesidirÜniversiteleri en iyi anlayanlardan birisi Boydak ailesidir
Mustafa Ünal - Konuşan kitap, okumayı artırdı
Zaman
15.11.2013
01:53
Cumhurbaşkanlığı Abdullah Gül döneminde sosyal ve kültürel etkinleriyle de öne çıktı. Eşi Hayrünnisa Gül birçok projeyi sahiplendi. ‘Eğitim her engeli aşar’ bunlardan biri. Eğitim kurumlarının engellilerin eğitimlerine devam etmelerini sağlayacak fizikî şartlara kavuşturulmasıydı amaç.Sonuçları olumlu oldu. Eğitim gören engelli sayısında yüzde 50 hedeflenmişken artış yüzde 144’ü buldu. Kampanya süresince 63 özel eğitim okulu ve 2 bin 242 özel sınıf açıldı. 63 bin engelli ailesine ulaşıldı. Bu başarı gerçekten başka ülkelere de örnek olabilecek nitelikte. Hayrünnisa Gül’ün himayesinde yürüyen bir başka proje: ‘81 İlden 81 Yıldız’ ismiyle kamuoyuna duyuruldu. 81 ilde ortaöğretimde maddî durumu yetersiz sporda ve derslerinde başarılı öğrenciler arasından seçilen bir öğrenciye destek sağlandı. Toplam 405 öğrenci yararlandı. Projenin iki meyvesi: Van yıldızı Nur Tatar ile Eskişehir yıldızı Gamze Bulut Londra Olimpiyatları’nda gümüş madalya aldı. ‘Emekliyiz Gönüllüyüz’ ve ‘Diyabeti Durduralım’ diğer iki proje. 17 ilde uygulandı. Gönüllü öğretmenler görev aldı. Diğer proje ise diyabet konusunda bilinçlenmeyi hedefledi. Kayıtlara giren bir rekor var. İstanbul’da sekiz saat içinde 7 bin 42 kişinin şeker taraması yapıldı.Hayrünnisa Gül’ün himayesine aldığı projeleri tek tek tanıtmak değil amacım, kısa bir hatırlatma yapmak ve dün Mersin’de katıldığım ‘Konuşan Kitap Şenliği’ programından izlenimler aktarmak. Gül, sosyal faaliyetlere Çankaya Köşkü’nü açmakla kalmadı. Sahaya da indi. Hedef belli: Toplumda okuma bilincini geliştirmek, özellikle çocuklara ve gençlere okuma alışkanlığı kazandırmak... İlk etkinlik 2008’de Sultanahmet Meydanı’nda başladı, 7 ayrı ile yayıldı ve dün Mersin’de noktalandı. Hayrünnisa Gül, etkinliklere bizzat katıldı. Verdiği mesajlarla kitap okumayı teşvik etti. Adana’dan Mersin’e doğru karayoluyla gelirken Tarsus’ta Ashab-ı Kehf’in mağarasına uğradık, dua ettik. Rehber, kralın zulmünden mağaraya sığınan 7 inanmış adamın dokunaklı hikâyesini anlattı. Konuşma, mülakat ve kitap okumalarla uzun bir program ama başarılı bir organizasyonla şenlik havasında geçti. Bir bölümünü öğrencilerin doldurduğu salon doluydu. Kürsü ve ödüller kitap şeklindeydi. Hayrünnisa Gül, konuşmasında kitabın ve okumanın önemine vurgu yaptı: “Unutmayın hepimizin hayatını değiştiren bir kitap vardır. Onu okuyarak bulabiliriz.” Kitap okuma oranının çok düşük yüzde 32’lerde olduğuna dikkat çekti ve “Okumaya ihtiyacımız var.” dedi.Meslekte 50 yılı deviren duayen gazeteci Yavuz Donat programın katılımcılarındandı. Mersin’den ‘Hoşgörünün şehri’ diye söz etti ve ekledi: “Mezarlıkta Müslim gayrimüslim yan yana yatıyor.” Gazeteciliğe ortaokul yıllarında ‘Duvar Gazetesi’ ile başlamış. Bir daha da bırakmamış. “Yıllar rüzgâr gibi geçti.” dedi. Duruşuna bakılırsa bırakmaya da niyeti yok. Kütüphanede en çok kitabı istenen İpek Ongun, yazarlık serüvenini anlattı. Bugün büyük bir ressam olan Mersinli Ahmet Yeşil’in hikâyesi de ilginç. Futbolcu ve doktor hayalleri kurarken nasıl ressam olduğunu anlattı. İlkokulda resim yaptığı için dayak yediğini belirtti ve ‘adam gibi resim yap’ diye uyarıldığından söz etti. Karikatürist Erdil Yaşaroğlu’nun mizah ağırlıklı sunumu beğeniyle izlendi. En renkli isim ise henüz ortaöğretim öğrencisi olan Şefika Günay’dı. Bir kitap müptelası... Yılda okuduğu kitap sayısı 300’e yakın. Bir de kitap kaleme almış. Hem okur hem yazar. 6 yıl süren kampanyanın sonucu ne oldu? Yayıncı Faruk Bayrak, rakamları açıkladı. Buna göre kitap okuma oranı kampanyanın başladığı 2008’de yüzde 4 iken, her sene artarak 2012 yılında 6,8’e kadar geldi. Başka etkenler de söz konusu elbette ama bu projenin katkısı olduğu da muhakkak. Hayrünnisa Gül’e teşekkürler.
Zaman
Köşe Yazıları
15.11.2013
MustafaÜnal-KonuşankitapokumayıartırdıMustafa Ünal - Konuşan kitap okumayı artırdı
Cumhurbaşkanı Gül'den Pakistan Başbakanı'na Cumhuriyet Nişanı
Zaman
17.09.2013
13:44
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, iki ülke arasındaki dostça ilişkilerin geliştirilmesi ve halkların birbirine yakınlaştırılmasını sağladığı için Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’e, Cumhuriyet Nişanı takdim etti.Çankaya Köşkü’nde gerçekleşen Cumhuriyet Nişanı Tevcih Töreni, iki ülke milli marşlarının okunması ile başladı. Ardından, Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’in özgeçmişi ve Cumhuriyet Nişanı tevcihine ilişkin Bakanlar Kurulu kararı okundu. Törene Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek de katıldı.Törende konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Bugün burada, Pakistan Başbakanı, kıymetli dostumuz, Sayın Navaz Şerif’e Cumhuriyet Nişanı takdimi için toplanmış bulunuyoruz. Bu, ülkemizin devlet başkanları haricindeki zevata verilen en büyük nişandır.” dedi. Cumhuriyet Nişanı’nın dostça ilişkilerin geliştirilmesinde ve hakların birbirlerine yakınlaştırılmasında üstün başarı sergileyen devlet adamlarına verildiğini hatırlatan Gül, “Bu nişanı, Pakistan gibi bir ülkenin Başbakanı’na takdim etmekten gerçekten onur duyuyorum. Pakistan, köklü tarihi geçmişe dayanan dostluk ve kardeşlik bağlarımızın bulunduğu müstesna bir ülkedir. Bugün de ikili ve çok taraflı işbirliğimiz, en ileri seviyededir.” diye konuştu.Konuk Başbakan Şerif’e ‘Aziz kardeşim’ diye hitap eden Gül, şöyle devam etti: “Bütün siyasi hayatınız boyunca ülkenizde demokrasinin hüküm sürmesi ve kalkınmanın hızlanması için mücadele ettiniz. Demokrasinin askıya alındığı dönemlerde dahi ülkenize zarar vermemek için hep sağduyu, sabır, fedakarlık ve vatanperverlik duygusu içinde hareket ettiniz. Bu erdemlerinizle Pakistan halkına ve biz dostlarınıza hep güven verdiniz, umut aşıladınız. Nitekim ülkenizin tarihinde bir ilke imza atarak üçüncü defa Başbakan seçilme başarısını gösterdiniz. Bu hiç şüphesiz, örnek liderlik ve devlet adamlığı vasıflarınızın Pakistan halkı tarafından takdir edildiğini ve Zat-ı Alilerine duyulan güveni göstermektedir.Pakistan’da şimdiye kadarki en yüksek katılım oranıyla 11 Mayıs’ta yapılan seçimlerin, sivil iktidarın, demokratik siyasi süreç dahilinde kesintiye uğramadan el değiştirmesi bakımından bir ilki oluşturduğunu dile getiren Gül, “Bu durum Pakistan demokrasisinin ulaştığı mertebeyi göstermekte ve İslam dünyasına gerek siyasi liderlik, gerek demokratik olgunluk bakımından bir ilham kaynağı teşkil etmektedir.” ifadesini kullandı. Gül, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Engin tecrübeniz ve dirayetli önderliğinizle, ülkenizi daha huzurlu ve daha müreffeh bir geleceğe taşıyacağınıza olan güvenim tamdır. Dost Pakistan’ı kalkındırmak için kapsamlı ekonomik reformları ve büyük projeleri hayata geçireceğinizden eminim. Ayrıca Türkiye ile Pakistan arasında dostluk ve kardeşlik temelinde tesis edilen ilişkilerin pekiştirilmesi için üstün gayretlerinizi sürdüreceğinize de tüm kalbimle inanıyorum. Bu vesile ile Türkiye-Pakistan ilişkilerinin parlak geleceğine olan sarsılmaz inancımı yineliyor, Zat-ı Alileri’ne sağlık, başarı ve mutluluk, dost ve kardeş Pakistan halkına huzur ve refah diliyorum. Türkiye – Pakistan Zindabad (Yaşasın Türkiye ve Pakistan).” Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasının ardından Konuk Başbakan Navaz Şerif’e Cumhuriyet Nişanı ve beratı takdim etti. PAKİSTAN BAŞBAKANI NAVAZ ŞERİF: BÜYÜK ONUR VE MUTLULUK DUYDUMKonuk Cumhurbaşkanı Navaz Şerif ise Cumhuriyet Nişanı tevcihinden dolayı büyük onur ve mutluluk duyduğunu belirtti. Şerif, “Bu aynı zamanda ülkelerimiz arasındaki işbirliği alanlarını daha da geliştirmek ve yeni alanlar belirlemek için sürekli ve yorulmaksızın birlikte çalışmak yönündeki inancımızın bir kere daha yinelendiğini göstermektedir.” dedi. Bu ‘zarif törenin’ sadece simgesel olmadığını söyleyen Şerif, sözlerine eşöyle devam etti: “Himalayaların tepesinden Anadolu’nun yaylalarına uzanan ve haklarımızın kalbinde yaşayan özel ve kendine has ilişkilerimizin de bir nişanesi niteliğindedir. Diğer taraftan bahse konu ilişki geçmişimiz ve dünümüzle ilgili olduğu kadar ortak vizyonumuza ve paylaştığımız bakış açılarına binaen demokrasilerimizin için parlak bir geleceğin de habercisidir. Adı çok doğru bir şekilde Stratejik Konsey olarak değiştirilen 3. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısını yapmak sureti ile bu amaca doğru somut adımlar attığımıza inanıyorum. Bu akşam tartışacağımız geniş kapsamlı girişimlerin, stratejik ilişkilerimizin dinamik ve geleceğe dönük yönünü belirlemek için temel teşkil edeceğine dair inancım tamdır.” Tören, toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
17.09.2013
CumhurbaşkanıGüldenPakistanBaşbakanınaCumhuriyetNişanıCumhurbaşkanı Gülden Pakistan Başbakanına Cumhuriyet Nişanı
Türk halkının damak zevki, dünya çikolata devi Ferrero'ya yatırım yaptırdı
Zaman
08.09.2013
15:01
Dünyanın en büyük çikolata üreticilerinden İtalyan Ferrero, Manisa’ya yaptığı 300 milyon liralık dev yatırımla 200 kişiye istihdam sağladı. Manisada Ferrero’nun dünyadaki 19’uncu fabrikasında Nutella, Kinder Pingui ve Kinder Süt Dilimi markalı çikolatalar üretilecek. Dünyanın önde gelen çikolata üreticisi Ferrero, 19’uncu fabrikasını Manisa’da hizmete açtı. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde 300 milyon TL’lik yatırımla kurulan ve ilk aşamada 200 kişiye iş imkanı sağlayacak fabrikanın açılış törenine Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İtalya Ekonomi Geliştirme Bakan Yardımcısı Carlo Calenda, Başbakanlık Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı Başkan Yardımcısı Arda Ermut, Ferrero Türkiye Başkanı ve İtalya eski Büyükelçisi Carlo Marsili, Ferrero Güney Avrupa Bölge Direktörü Marco Capurso, Ferrero Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Renato Danna ve üst düzey protokol ile fabrika çalışanları aileleriyle birlikte katıldı. Açılış töreni sonrasında yapılan seremonide Bülent Arınç’a isminin yazılı olduğu 5 kilogramlık dev Nutella kavanozu hediye edildi. Ayrıca Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için özel olarak hazırlanan Nutella kavanozları da Bülent Arınç’a teslim edildi. Açılış sonrası Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve beraberindeki heyet fabrikayı gezerek üretim hattı ve kullanılan teknoloji hakkında detaylı bilgi alıp, ürünleri test etme şansı da buldu. TÜRKİYE, FERRERO’NUN GÖZBEBEĞİ OLACAKTürkiyenin Ferrero Grubu ve Ferrero Ailesi için stratejik öneme sahip olduğunu belirten Ferrero Türkiye Başkanı ve İtalya eski Büyükelçisi Carlo Marsili Türkiye’nin gerek politik gerekse ekonomik açıdan hem Avrupa hem de Ortadoğu ülkeleri açısından çok önemli bir merkez olduğunu vurguladı. Dünya genelinde 19’uncu fabrikayı Türkiye’de açtıkları için büyük mutluluk duyduklarını ifade eden Marsili, “Ferrero Grubu olarak yaklaşık 70 yıllık tecrübeyle en üst kalitede ürünler sunuyoruz. Bu gurur duyduğumuz ve tüketicilerimiz beğenisi ile taçlanan bir başarı. Ferrero Ailesi bugüne kadar üretim noktalarına karar verirken büyük hassasiyet gösterdi. Türkiye’ye olan güvenle birlikte Manisa’da fabrika kurma ve yatırım yapma kararı aldılar. Yıllarca kurduğumuz hayal artık gerçeğe dönüştü. Manisa, Ferrero Grubu’nun gözbebeği olacak ve üretimimizde dünyanın her noktasında sunduğumuz kalite standartlarında en iyi ürünleri Türkiye pazarına sunmaya devam edeceğiz.” diye konuştu. TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNE GÜVENİYORUZFerrero Güney Avrupa Bölge Direktörü Marco Capurso, Ferrero’nun 41 ülkede 25 bin 200 çalışanı ile faaliyette olduğunu söyledi. Ferrero’nun başarının sırrını ürettiği eşsiz ürünler, üretimin her aşamasındaki titizlik, çalışanlara duyulan derin saygı, uyguladığı sosyal sorumluluk bilincine bağlayan Capurso, Manisa’da açılan fabrikada da dünya standartlarındaki en üstün teknoloji ile üretim yapacaklarının altını çizdi. Manisa’da Nutella, Kinder Pingui ve Kinder Süt Dilimi üreteceklerini açıklayan Capurso, Ferrero Grubu için Türkiye’den elde edilen fındık çok önemli. Karadeniz’den ihraç ettiğimiz fındık dünyadaki tüm üretimimizin yüzde 30’unu karşılıyor. Bu çerçevede Tarım Bakanlığı ile birlikte kısa bir süre önce ‘Ferrero Değerli Tarım’ adlı projeyi hayata geçirdik. Karadeniz Bölgesi’ndeki fındık üreticilerine tarımsal uygulamalarda gelişim konusunda destek veren bu proje ile Türkiye’ye olan inancımızı göstermek istiyoruz. Ferrero Grubun değerleri ve ruhuna uygun olarak Manisa Valiliği ve Ferrero Vakfı’nın onayını alacak bir sosyal proje geliştireceğiz. Bu proje, kurucumuz Pietro Ferrero ve onun girişimci ruhu ile Ferrero Grup kültürüyle örtüşen bir seçim olacak. Sosyal sorumluluk çalışmamız tüm dünyada uyguladığımız ‘United Kinder of the World’ kapsamında çocukların ve gençlerin sağlık ve eğitimlerine yönelik olacak. Projeyi hayata geçirebilmek için fabrikada yıllık olarak üretilen ürün sayısı üzerinden bir fon ayrılacak. dedi.TÜRK HALKININ DAMAK ZEVKİ YATIRIMA TEŞVİK ETTİFerrero Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Renato Danna, Ferrero Grubu’nun dünya çapında 4’üncü büyük çikolata üreticisi olduğunu ve 2012 yılı cirosunun 8 milyar Euro’luk hacme ulaştığını kaydetti. Avrupa ülkelerinin Ferrero Grubun ana merkezini oluşturduğunu belirten Danna son yıllarda uyguladıkları genişleme planı çerçevesinde Türkiye’nin bu plan içinde en önemli ülkelerin başında yer aldığı bilgisini verdi. Türkiye’de yaklaşık 30 yıldır gösterdiklerini kaydeden Danna, “ Ferrero’nun efsanevi hikayesini oluşturan Ferrero Rocher, Nutella ve Kinder Bueno gibi ürünlerimizde kullandığımız fındıkları uzun yıllardır Türkiye’den alıyoruz. Bu ürünlerimizi diğer markalardan ayıran en önemli özellik eşsiz ürünlerin yüksek kalitedeki hammaddelerle üretiliyor olması. Yıllar önce sadece büyük şehirlere satılan Nutella ve Kinder markaları artık tüm Türkiye’de bulunuyor. Ferrero’nun Türkiye’de elde ettiğ
Zaman
Son Dakika
08.09.2013
TürkhalkınındamakzevkidünyaçikolatadeviFerreroyayatırımyaptırdıTürk halkının damak zevki dünya çikolata devi Ferreroya yatırım yaptırdı
Cumhurbaşkanı Gül, rektör arkadaşını ziyaret edip üniversiteye ağaç dikti
Zaman
06.09.2013
17:30
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yalova ziyareti kapsamında Yalova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Niyazi Eruslu’yu ziyaret etti. Okuldan arkadaşı olan Eruslu ile birlikte üniversite bahçesine ağaç diken Gül, Mühendislik Fakültesi ek hizmet binasının temelini attı.Cumhurbaşkanı Gül, Yalova Üniversitesi Rektörlüğü ziyaretinde yaptığı açıklamada, Yalova’nın cazibe merkezi olduğuna dikkat çekti. Cumhurbaşkanı Gül, şunları söyledi: “İl ziyaretlerimde üniversiteleri mutlaka ziyaret ediyorum. Türkiye’de birçok yeni üniversiteler kuruldu. Bu üniversiteler içinde en çok avantajı olan üniversite Yalova Üniversitesi’dir. Hem İstanbul’a yakın, hem İstanbul’un içinde hem dışında. Bursa, Kocaeli’ye yakın. Marmara’nın hem içinde hem dışındadır. Böyle büyük bir avantajı var. ‘Bu üniversite en iyi hocaları getirelim, en iyi imkanları verelim’ diye bir şey yok. Herkes buraya gelmek isteyecektir.”Üniversiteler arasında başarı için rekabet bulunduğunu dile getiren Cumhurbaşkanı Gül, şöyle devam etti: “Burayı, Türkiye içinde en iyilerle yarışan, Türkiye dışındaki üniversiteler ile yarışan bir üniversite yaparsak o zaman görevimizi yapmış oluruz. O zaman üniversiteleri kamu kuruluşu gibi düşünürsek bu çok büyük bir kamu israfı olur. Nihayetinde üniversiteler kamu kaynağını kullanıyorlar. Üniversiteler için çok büyük bütçeler ayrılıyor. Türkiye’yi dolaştığım zaman şehirlerde en güzel kampuslar hem üniversite alanlarına aitler. Bu demek ki, büyük kamu kaynakları ayrılıyor. Bu üniversiteler ne kadar donanımlı genç yetiştirirsek, mezun ettiğimiz öğrenciler sadece illerinde ve Türkiye’de değil dünyanın her tarafında çalışabilecek kabiliyette, kapasite ile bilgi donanımı ile mezun olurlarsa o zaman yukarıda olmuş oluruz.”Yalova Üniversitesi’ni iyi yerlerde görmek istediğini anlatan Gül, “Bu gerçekleşmezse kendimizi de sorgulamamız gerekir. Ne ihtiyacınız varsa bunu da bilelim. Yalova’da herkes sizi destekliyor. Kısa sürede içinde herkesin öğrenci olarak girmeye yarıştığı, en üst sırada öğrenci olan bir üniversite haline gelmeniz, bizim sizden arzumuz, talebimizdir. Bunu da yapacağınıza inanıyoruz.” şeklinde konuştu.Rektör Eruslu ise kampus alanı içindeki 3 bin 991 fidan dikilen 201 dönümlük alana Abdullah Gül Ormanı ismini vereceklerini açıkladı. CİHAN
Zaman
Son Dakika
06.09.2013
CumhurbaşkanıGülrektörarkadaşınıziyaretedipüniversiteyeağaçdiktiCumhurbaşkanı Gül rektör arkadaşını ziyaret edip üniversiteye ağaç dikti
Abdülhamit Bilici - Batı medyası, Erdoğan'ı çok sevmişti!
Zaman
03.09.2013
01:59
Türkiye’de kimileri, siyah-beyaz tekdüzeliğine indirgenmiş bir kutuplaşmayı keskinleştirmek ve nüanslı düşünmeyi bitirmek için adeta can atıyor.Zıt ideolojilere sahip bu ‘kesin inançlıların’ empoze ettiği tablo şu: Ya iktidarın yanında yer alacaksınız ya karşısında. Erdoğan’a ya biat edecek ya ondan nefret edeceksiniz. Ya çözüm sürecini itirazsız alkışlayacak ya da bir gerekçe bulup karşı çıkacaksınız.Gezi olaylarını ya Türkiye’ye karşı bir komplo ve darbe girişimi olarak görecek ya da her türlü şiddet, hakaret ve taşkınlığı gözardı edip demokratik-sivil bir eylem diyeceksiniz. Şu keskin, toptancı yaklaşımdaki gibi: “Gezi olayı bir komplodur. Komplo değil diyenler de komplonun parçasıdır.”Dış politikada ya hiçbir yanlışı görmeyeceksiniz ya da ters giden her şeyin sorumlusu Türkiye imiş gibi yerin dibine batıracaksınız. Ya Batı’yı yüceltecek ya şeytanlaştıracaksınız.Medya özgürlüğü alanında ya Türkiye’nin Çin’den, İran’dan da beter otoriterleştiğini tekrarlayıp duracaksınız ya da her şeyin sütliman olduğunu savunacaksınız. Sadece konular bazında değil, şahıslar ve gruplar bazında bu yaklaşım moda. Kritik dönemlerde demokratik duruş sergilemiş insanlar, anında düşman sayılabiliyor.Listeyi uzatmak mümkün ama gereksiz. Çünkü gerçek, bu uçlarda değil, ortada bir yerde. Örneğin, demokrasi ve medya özgürlüğü alanında bazı sıkıntıların olduğu kesin. Ama bu haklı eleştiriyi söylerken, demokratikleşme ve özgürlükler alanında en büyük reformların son 10 yılda yapıldığını teslim etmek gerek. Dış politikadaki yanlışları eleştirirken, dünyanın alkışladığı başarıları ve Türkiye’nin iradesi dışında yaşanan olayların kötü gidişteki payını görmezden gelmemeli.Bu toptancı ve kutuplaştırıcı bakış açısına göre uluslararası medya da son dönemde iktidarla ilgili artan eleştirel yayınları nedeniyle düşman kategorisine sokulmuş durumda. Evet, bir süredir uluslararası medyada AK Parti ve Başbakan Erdoğan’a yönelik ciddi eleştiriler var. Ama sırf bundan hareketle çok farklı görüşleri barındıran medyayı düşman ilan etmek, çare olmadığı gibi doğru da değil. Çünkü düşman ilan edilen bu gazeteler, aynı şimdilerde düşman ilan edilen Türkiye’deki kimi isimler gibi, 2007 cumhurbaşkanlığı krizi sırasında ve kapatılma tehdidi karşısında AK Parti’ye büyük destek vermişti. Çünkü Türkiye’yi ekonomik ve demokratik açıdan dönüştüren, hem Batı hem İslam dünyasıyla iyi ilişkileri geliştiren AK Parti’ye sempatiyle bakıyorlardı.Mesela, Cumhuriyet Mitingleri’nin yapıldığı, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı askerin 27 Nisan muhtırasını verdiği günlerde Guardian, “Laiklerin dile getirdiği korkularının bir temeli var mı?” sorusuna şu cevabı vermişti: “Bu abartılmış bir korku. Sayın Erdoğan, Türkiye’nin AB üyelik sürecindeki öncülerden biri. Bu, insan hakları ve yönetim açısından Türkiye’yi Avrupa standartları çizgisine getirmek demek. Milli geliri ikiye katlayan Türkiye, ekonomik alanda da Erdoğan yönetiminde büyük başarı sağladı.” (3 Mayıs 2007)Son dönemde ciddi eleştirileriyle dikkat çeken, dünya ekonomi elitlerinin takip ettiği gazetelerden Financial Times, uzun süre AK Parti’nin başarılarına en fazla yer veren medyaydı. Gazetenin yazarlarından David Gardner, 16 Eylül 2011 tarihli yazısında “Erdoğan markası, hem Araplar hem de Batı için yararlı” diyordu. Başbakan Erdoğan’ın “Arap dünyasının en popüler politikacısı” olduğunu belirten yazar, Selahaddin Eyyubi’den sonra bölgede en çok sevilen isim olan Erdoğan’ın Arap dünyasında İran ile rekabet ettiğini, bu bölgesel yarışmanın sonucunun Ortadoğu’nun geleceğini belirlemeye katkı yapacağını kaydediyordu. “Hizbullah kalesi” Lübnan’da bile Erdoğan’ı beğenenlerin oranının da yüzde 87’yi bulduğuna dikkat çekiyordu.Washington Post’un, 27 Nisan e-muhtırasından 4 gün sonraki başyazısı da farklı değildi. Yazıda, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’nin liberal demokrasiyi sağlamlaştırma çabalarının bir dönüm noktasına ulaştığı ve Erdoğan’ın yakın Türkiye tarihindeki en başarılı hükümeti yönettiği belirtiliyordu. Ordunun 27 Nisan gece yarısı bildirisine “talihsiz açıklama” diyen başyazıda, cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün dışişleri bakanlığını başarıyla yaptığı ve Batı başkentlerinde saygıyla karşılandığı ifade ediliyordu. Şu satırlar da o yazıdan: “İslami ajanda gütmek bir yana, Erdoğan önceki hükümetlerin başaramadığı ilerici reformları uygulayarak AB üyeliği çabalarına liderlik etti. Türkiye ekonomisi hızla büyüyor ve modernleşiyor. Demokrasiye en büyük tehdit AKP’den değil, ona karşı çıkanlardan geliyor.”Aynı gazetelerin bugünkü eleştirilerini, bir de dün yazdıkl
Zaman
Köşe Yazıları
03.09.2013
AbdülhamitBilici-BatımedyasıErdoğanıçoksevmiştiAbdülhamit Bilici - Batı medyası Erdoğanı çok sevmişti
Abdülhamit Bilici - Türkiye'ye Ortadoğu dersleri!
Zaman
23.07.2013
16:28
Ortadoğu’da barış ve istikrarın en son sağlandığı düzen, vârisi olduğumuz Osmanlı imzası taşısa da bugünkü durumumuz, dedenin büyük tecrübeyle yaptığı ustalığı, “ben de yaparım” diye atılıp her şeyi karıştıran acemi torunun halini andırıyor.Bölgede 400 yıllık acı tatlı Osmanlı döneminin 1. Dünya Savaşı ile sona ermesinden sonra belki ilk kez Türkiye’ye bakış bu kadar olumlu hale gelmişti. Dizilerimiz Arap kanallarınca kapışılıyor; Arap turistler ülkemize akın ediyor; Arap yatırımları Türkiye’ye kayıyor; siyasi, kültürel, medya ilişkileri hızla ilerliyordu.Bölge halkları üzerinde yapılan anketlerde Türkiye en popüler ülke çıkıyor; Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan gibi isimler Arap sokağında sempatiyle izleniyordu. Ekonomiden demokrasiye Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği başarı ülkemizin bir model gibi görülmesine neden olmuştu.Ülkemizin ‘yumuşak güç’ özelliklerine duyulan ilgi, Batı’nın uzantısı olarak görülen Ankara’nın, yeri geldiğinde ABD’ye, İsrail’e hayır diyebilen yeni dış politikası, dünya siyasetinde daha görünür hale gelmesi de bu algıda etkiliydi. Aradaki önyargıların sarsılması tarihî bir fırsattı.Mütevazı bir şekilde değerlendirilip geliştirilmesi gereken bu tablonun parlaklığı, bizi önce kendimizle ilgili abartılı bir değerlendirmeye; sonra da bölge hakkında üstünkörü bir bakış açısına itti. Bölgeyi büyük inceliklerle 4 asır yöneten dedenin torunu olduğumuza kuşku yoktu ama o ustalığı kazanmak için daha çok eksiğimiz vardı. Diplomasimiz, siyasetimiz, üniversitemiz, medyamız aynı derecede acemiydi. Ne Osmanlı ne Cumhuriyet tecrübesini yeterince kale aldık. Bilen birkaç kişiyi de heyecanımıza soğuk geldiği için dinlemedik.Yönetimler ve halkların bize hayran olduğu yanılgısıyla bir dediğimizin iki edilmeyeceğini, makul tekliflerimizin dinleneceğini varsaydık. Gücümüzü abarttığımız; yeni oluşumuzdan dolayı bize homojen görünen bölge içindeki/üzerindeki mücadeleleri göremediğimiz ve bize yönelen teveccühün asıl nedenini gözden kaçırdığımız oranda hatalar yapmaya başladık.Yumuşak gücün ötesinde attığımız hemen her adımda sorun çıktı. Irak iç siyasi mücadelesine taraf olduk. Desteklediğimiz grup kaybedince ve ABD de ilginç şekilde İran’a yakın listeye Maliki’ye destek verince Bağdat’la iyi ilişkimiz askıya alındı.Suriye olayında, sağlam ilişkilerimize güvenerek önce Esed’i ikna ederek krizi çözebileceğimizi düşündük. Olmayınca Esed’le köprüleri atıp, muhalefete destek verdik. Kendi gücümüzün bu iş için yetmediğini görünce, başta ABD olmak üzere müttefikleri harekete geçirmeye çalıştık ama bugüne dek gerekli desteği alamadık. Olayın sıcaklığını bizim kadar hissetmeyen ve kendi öncelikleriyle uğraşan Batı’nın tutarsız yaklaşımını, Suriye muhalefetinden bir isim şöyle özetliyordu: “Batı, bize sabahleyin ‘muhalefet olarak aranızda birleşin’; öğlen, ‘aranıza sızan teröristlerle savaşın’, akşam ‘rejimle uzlaşmanın yolunu arayın’ diyor.”Esed’in saldırıları karşısında kaç kez zor durumlara düştük. Şimdi önümüzde; büyük bir mülteci yükü, sınırın hemen ötesinde biri El Kaide, diğeri PKK çizgisindeki iki grubun etkinlik mücadelesi, krizin sınır illerimize yansıyan gerilimi ve çok sayıda belirsizlik var.İran ve Hizbullah gibi geçmişte yakın durduğumuz, kendileri için risk aldığımız aktörler Suriye’de karşımıza dikildi. Kısa sürede düşmesini beklediğimiz Esed, 2 yıldır ayakta ve sahadaki gelişmeler lehine.AK Parti iktidarının çok yakın ilişkilere sahip olduğu Müslüman Kardeşler’in Mısır’da devlet başkanlığını kazanması, Kahire-Ankara ilişkilerini geliştirmek için bir fırsattı. Ama maddi ve manevi her açıdan desteklediğimiz Mursi’nin iktidarı 1 yıl sürebildi. Demokratik ve ahlaki duruş gereği, darbe mağduru Mursi’den yana tavır alınca ne müttefiklerimiz olan Batı’yı ne de bölgesel liderliğimizi benimsediklerini farz ettiğimiz Arap ülkeleri yanımızda yer aldı. Aksine Suriye politikasında işbirliği yaptığımız Körfez ülkeleri, darbe yönetimine destek için kesenin ağzını açtı. Başbakan Erdoğan’ın Gazze’ye gitmek planı şimdi de Mısır krizine takıldı. İnsani yardım gemisi Mavi Marmara’ya yapılan kanlı saldırıya karşılık İsrail ile tazminat görüşmeleri ise sürüyor. Suriye’den sonra Arap dünyasına ulaşmak için kullandığımız Mısır yolu da tehlikede.Sanki Ortadoğu ve dünyanın bize ders vermek için bir araya geldiği ibretlik bir tablo bu. Acemi torun için bu kadar kısa sürede, bu kadar ders biraz ağır değil mi?
Zaman
En Çok Okunan
23.07.2013
AbdülhamitBilici-TürkiyeyeOrtadoğudersleriAbdülhamit Bilici - Türkiyeye Ortadoğu dersleri
Abdülhamit Bilici - Türkiye'ye Ortadoğu dersleri!
Zaman
23.07.2013
01:58
Ortadoğu’da barış ve istikrarın en son sağlandığı düzen, vârisi olduğumuz Osmanlı imzası taşısa da bugünkü durumumuz, dedenin büyük tecrübeyle yaptığı ustalığı, “ben de yaparım” diye atılıp her şeyi karıştıran acemi torunun halini andırıyor.Bölgede 400 yıllık acı tatlı Osmanlı döneminin 1. Dünya Savaşı ile sona ermesinden sonra belki ilk kez Türkiye’ye bakış bu kadar olumlu hale gelmişti. Dizilerimiz Arap kanallarınca kapışılıyor; Arap turistler ülkemize akın ediyor; Arap yatırımları Türkiye’ye kayıyor; siyasi, kültürel, medya ilişkileri hızla ilerliyordu.Bölge halkları üzerinde yapılan anketlerde Türkiye en popüler ülke çıkıyor; Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan gibi isimler Arap sokağında sempatiyle izleniyordu. Ekonomiden demokrasiye Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği başarı ülkemizin bir model gibi görülmesine neden olmuştu.Ülkemizin ‘yumuşak güç’ özelliklerine duyulan ilgi, Batı’nın uzantısı olarak görülen Ankara’nın, yeri geldiğinde ABD’ye, İsrail’e hayır diyebilen yeni dış politikası, dünya siyasetinde daha görünür hale gelmesi de bu algıda etkiliydi. Aradaki önyargıların sarsılması tarihî bir fırsattı.Mütevazı bir şekilde değerlendirilip geliştirilmesi gereken bu tablonun parlaklığı, bizi önce kendimizle ilgili abartılı bir değerlendirmeye; sonra da bölge hakkında üstünkörü bir bakış açısına itti. Bölgeyi büyük inceliklerle 4 asır yöneten dedenin torunu olduğumuza kuşku yoktu ama o ustalığı kazanmak için daha çok eksiğimiz vardı. Diplomasimiz, siyasetimiz, üniversitemiz, medyamız aynı derecede acemiydi. Ne Osmanlı ne Cumhuriyet tecrübesini yeterince kale aldık. Bilen birkaç kişiyi de heyecanımıza soğuk geldiği için dinlemedik.Yönetimler ve halkların bize hayran olduğu yanılgısıyla bir dediğimizin iki edilmeyeceğini, makul tekliflerimizin dinleneceğini varsaydık. Gücümüzü abarttığımız; yeni oluşumuzdan dolayı bize homojen görünen bölge içindeki/üzerindeki mücadeleleri göremediğimiz ve bize yönelen teveccühün asıl nedenini gözden kaçırdığımız oranda hatalar yapmaya başladık.Yumuşak gücün ötesinde attığımız hemen her adımda sorun çıktı. Irak iç siyasi mücadelesine taraf olduk. Desteklediğimiz grup kaybedince ve ABD de ilginç şekilde İran’a yakın listeye Maliki’ye destek verince Bağdat’la iyi ilişkimiz askıya alındı.Suriye olayında, sağlam ilişkilerimize güvenerek önce Esed’i ikna ederek krizi çözebileceğimizi düşündük. Olmayınca Esed’le köprüleri atıp, muhalefete destek verdik. Kendi gücümüzün bu iş için yetmediğini görünce, başta ABD olmak üzere müttefikleri harekete geçirmeye çalıştık ama bugüne dek gerekli desteği alamadık. Olayın sıcaklığını bizim kadar hissetmeyen ve kendi öncelikleriyle uğraşan Batı’nın tutarsız yaklaşımını, Suriye muhalefetinden bir isim şöyle özetliyordu: “Batı, bize sabahleyin ‘muhalefet olarak aranızda birleşin’; öğlen, ‘aranıza sızan teröristlerle savaşın’, akşam ‘rejimle uzlaşmanın yolunu arayın’ diyor.”Esed’in saldırıları karşısında kaç kez zor durumlara düştük. Şimdi önümüzde; büyük bir mülteci yükü, sınırın hemen ötesinde biri El Kaide, diğeri PKK çizgisindeki iki grubun etkinlik mücadelesi, krizin sınır illerimize yansıyan gerilimi ve çok sayıda belirsizlik var.İran ve Hizbullah gibi geçmişte yakın durduğumuz, kendileri için risk aldığımız aktörler Suriye’de karşımıza dikildi. Kısa sürede düşmesini beklediğimiz Esed, 2 yıldır ayakta ve sahadaki gelişmeler lehine.AK Parti iktidarının çok yakın ilişkilere sahip olduğu Müslüman Kardeşler’in Mısır’da devlet başkanlığını kazanması, Kahire-Ankara ilişkilerini geliştirmek için bir fırsattı. Ama maddi ve manevi her açıdan desteklediğimiz Mursi’nin iktidarı 1 yıl sürebildi. Demokratik ve ahlaki duruş gereği, darbe mağduru Mursi’den yana tavır alınca ne müttefiklerimiz olan Batı’yı ne de bölgesel liderliğimizi benimsediklerini farz ettiğimiz Arap ülkeleri yanımızda yer aldı. Aksine Suriye politikasında işbirliği yaptığımız Körfez ülkeleri, darbe yönetimine destek için kesenin ağzını açtı. Başbakan Erdoğan’ın Gazze’ye gitmek planı şimdi de Mısır krizine takıldı. İnsani yardım gemisi Mavi Marmara’ya yapılan kanlı saldırıya karşılık İsrail ile tazminat görüşmeleri ise sürüyor. Suriye’den sonra Arap dünyasına ulaşmak için kullandığımız Mısır yolu da tehlikede.Sanki Ortadoğu ve dünyanın bize ders vermek için bir araya geldiği ibretlik bir tablo bu. Acemi torun için bu kadar kısa sürede, bu kadar ders biraz ağır değil mi?
Zaman
Köşe Yazıları
23.07.2013
AbdülhamitBilici-TürkiyeyeOrtadoğudersleriAbdülhamit Bilici - Türkiyeye Ortadoğu dersleri
Abdülhamit Bilici - Penguen komplosu!
Zaman
25.06.2013
12:13
Türkiye’nin çılgın gündeminden biraz uzaklaşınca, hayatın normale döneceğini sanmak ham hayalmiş. Sinirler hâlâ gergin, kaşlar çatık. Siyaset kavgalı. Piyasa tedirgin.Serinkanlı analizlerle problemi çözmek yerine laf yarıştırıyoruz. Seçim havasına girilmiş gibi Başbakan Erdoğan şehir şehir miting yapmakta. Sağduyu çağrısı ve özeleştiri yapması beklenenler, krizi her gün farklı komplo teorisine bağlamakla meşgul.Dindar kesimlerin hor görüldüğü günlerde özgürlükçü tavır alan Nilüfer Göle gibi bir ismin, olayı anlama çabasına bile tahammül yok. Eski Türkiye’de kaldığını düşündüğümüz “iç düşman, dış düşman” kavramları, dünün kurbanlarının dilinde yeniden hortlamış durumda. Herkes daha fazla kutuplaşma için kürek çekiyor.Sanki, 367 garabeti, 27 Nisan e-bildirisi ve Cumhuriyet mitingleri ile 2007’de oluşturulana benzer bir cepheleşme arzulanıyor. O sürecin ardında, eşinin başörtüsü dolayısıyla Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına karşı çıkan vesayetçiler vardı. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye sokaklara döküldü ama ne halkı ne dünyayı ikna edebildiler. Nitekim millet, 22 Temmuz’da AK Parti’ye yüzde 47 gibi rekor destek vererek hem demokrasiye sahip çıktı hem de Gül’ün yolunu açtı.Şimdi Erdoğan’ın ‘muhatap kabul etmediği’ Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil, Liberal ve Sosyal Demokrat üyeler, o gün bu vesayetçilere itiraz etmişti. J. Fischer, C. Özdemir, J. Lagendijk gibi isimler, gazetelere ilan vererek eski ADD Başkanı, Ergenekon sanığı Şener Eruygur, Aydınlık, YARSAV çevrelerinin iddialarının temelsiz olduğunu, AK Parti’nin reformlarıyla demokrasiyi geliştirdiğini duyurdular. ABD tereddüt etse de AB’nin demokrasi yanlısı net tavrı, o badirenin aşılmasında çok önemliydi.Şimdi Gezi haberleri nedeniyle yerden yere vurulan Le Monde, NY Times, F.Times, Guardian gibi dünya medyası da vesayetçilere kanmamıştı. Cuntacılara karşı AK Parti’ye açık destek verdiler.Türkiye’de farklı kökenlerden demokrat birçok aydın da Kemalistlerin hakaretleri ve cuntanın tehditlerine rağmen AK Parti’nin yanında yer aldı.İçte ve dışta AK Parti’den yana tavır alan bu cephenin karşısında, o gün de Türkiye ve dünya başkentlerinde vesayetçilerden yana olanlar da vardı. Askerin kontrolü olmadan Türkiye’nin demokratik kalamayacağını savunuyorlardı. AK Parti’yi, gizli ajandası olmak ve ülkeyi İranlaştırmakla suçluyorlardı. ABD’de neocon bazı isimler, AK Parti’yi “İslamofaşist” diye niteliyordu. İslamofobik ve Türkiye’deki değişimi anlayamayan bu kişilerin çabası bir işe yaramadı. Çünkü iktidar, toplumun tümünü kucaklayan reformlarla gündemdeydi. AB süreci canlıydı. İç siyasette uzlaşmacı bir dil; diplomaside ‘barış’, ‘yumuşak güç’, ‘kazan-kazan’ gibi kavramlar öndeydi.Bazı gel-gitlere rağmen yakın zamana kadar bu destek sürdü. Hatta bu yüzden vesayetçilere göre AK Parti, bir BOP komplosuydu. Çok değil, Gezi olaylarından 2 hafta önce ABD’ye giden Erdoğan, A protokolüyle devlet başkanı gibi ağırlandı. Yandaş, candaş tüm medyamız Gezi için büyük başarı dedi. Yeni Şafak, John Kerry’nin şu sözünü ilk sayfaya taşıdı: “Türkiye hayati partner”. Star, “ABD ile tarihi dönüm noktası” diyordu. Aynı gün Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltti.Bugün Türkiye karşıtı ilan edilen Avrupalı siyasetçilerden biri olan Swoboda, kısa süre önce Erdoğan’ı Esed’e benzetti diye Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemişti. Hafızamızı tazelersek örnek çok.Şayet çözüm isteniyorsa sorulması gereken soru şu: Dün Türkiye’de demokrasi, AK Parti ve Erdoğan’ın yanında yer alanlar neden bugün farklı bir tavırda? Ciddi reformlara imza atarken bile AK Parti ile savaşan ve değişen Türkiye’nin önüne her fırsatta engel çıkaran iç ve dış çevrelerin Gezi fırsatını değerlendirmesi doğal. Önemli olan, basiretle buna fırsat vermemek. Ancak zor zamanda AK Parti’nin yanında yer alanlar, bir süredir iktidarı eleştiriyorsa, önceki 7-8 yıla uymayan bazı yanlışlar var demektir. Ana akım medyanın eleştiriye kapanarak Taksim olayları sırasında Penguen belgeseli yayınlayacak hale gelmesi, başkanlık ısrarı, üst yargıya yeni düzenleme arayışı, Sayıştay’ın yetkisini kısma gayreti, Çamlıca Camii’nden kürtaj, içki ve ayrana toplumu geren üslup, az sayıda cesaret sahibi dost tarafından epeydir eleştiriliyor ama dikkate alınmak yerine tacize uğruyorlardı. Bugünün düne göre farkı bu.Türkiye’ye ve seçilmiş iktidara komplo varsa tabii ki ortaya çıkarılsın ve demokratlar yine demokrasinin, AK Parti’nin yanında yer alsın. Ama komplo iddiası; problemin anlaşılmasını engelleyen, sorunları perdeleyen ve kutuplaştıran bir bahaneye dönüşmesin. İnşall
Zaman
En Çok Okunan
25.06.2013
AbdülhamitBilici-PenguenkomplosuAbdülhamit Bilici - Penguen komplosu
Abdülhamit Bilici - Penguen komplosu!
Zaman
25.06.2013
01:51
Türkiye’nin çılgın gündeminden biraz uzaklaşınca, hayatın normale döneceğini sanmak ham hayalmiş. Sinirler hâlâ gergin, kaşlar çatık. Siyaset kavgalı. Piyasa tedirgin.Serinkanlı analizlerle problemi çözmek yerine laf yarıştırıyoruz. Seçim havasına girilmiş gibi Başbakan Erdoğan şehir şehir miting yapmakta. Sağduyu çağrısı ve özeleştiri yapması beklenenler, krizi her gün farklı komplo teorisine bağlamakla meşgul.Dindar kesimlerin hor görüldüğü günlerde özgürlükçü tavır alan Nilüfer Göle gibi bir ismin, olayı anlama çabasına bile tahammül yok. Eski Türkiye’de kaldığını düşündüğümüz “iç düşman, dış düşman” kavramları, dünün kurbanlarının dilinde yeniden hortlamış durumda. Herkes daha fazla kutuplaşma için kürek çekiyor.Sanki, 367 garabeti, 27 Nisan e-bildirisi ve Cumhuriyet mitingleri ile 2007’de oluşturulana benzer bir cepheleşme arzulanıyor. O sürecin ardında, eşinin başörtüsü dolayısıyla Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına karşı çıkan vesayetçiler vardı. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye sokaklara döküldü ama ne halkı ne dünyayı ikna edebildiler. Nitekim millet, 22 Temmuz’da AK Parti’ye yüzde 47 gibi rekor destek vererek hem demokrasiye sahip çıktı hem de Gül’ün yolunu açtı.Şimdi Erdoğan’ın ‘muhatap kabul etmediği’ Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil, Liberal ve Sosyal Demokrat üyeler, o gün bu vesayetçilere itiraz etmişti. J. Fischer, C. Özdemir, J. Lagendijk gibi isimler, gazetelere ilan vererek eski ADD Başkanı, Ergenekon sanığı Şener Eruygur, Aydınlık, YARSAV çevrelerinin iddialarının temelsiz olduğunu, AK Parti’nin reformlarıyla demokrasiyi geliştirdiğini duyurdular. ABD tereddüt etse de AB’nin demokrasi yanlısı net tavrı, o badirenin aşılmasında çok önemliydi.Şimdi Gezi haberleri nedeniyle yerden yere vurulan Le Monde, NY Times, F.Times, Guardian gibi dünya medyası da vesayetçilere kanmamıştı. Cuntacılara karşı AK Parti’ye açık destek verdiler.Türkiye’de farklı kökenlerden demokrat birçok aydın da Kemalistlerin hakaretleri ve cuntanın tehditlerine rağmen AK Parti’nin yanında yer aldı.İçte ve dışta AK Parti’den yana tavır alan bu cephenin karşısında, o gün de Türkiye ve dünya başkentlerinde vesayetçilerden yana olanlar da vardı. Askerin kontrolü olmadan Türkiye’nin demokratik kalamayacağını savunuyorlardı. AK Parti’yi, gizli ajandası olmak ve ülkeyi İranlaştırmakla suçluyorlardı. ABD’de neocon bazı isimler, AK Parti’yi “İslamofaşist” diye niteliyordu. İslamofobik ve Türkiye’deki değişimi anlayamayan bu kişilerin çabası bir işe yaramadı. Çünkü iktidar, toplumun tümünü kucaklayan reformlarla gündemdeydi. AB süreci canlıydı. İç siyasette uzlaşmacı bir dil; diplomaside ‘barış’, ‘yumuşak güç’, ‘kazan-kazan’ gibi kavramlar öndeydi.Bazı gel-gitlere rağmen yakın zamana kadar bu destek sürdü. Hatta bu yüzden vesayetçilere göre AK Parti, bir BOP komplosuydu. Çok değil, Gezi olaylarından 2 hafta önce ABD’ye giden Erdoğan, A protokolüyle devlet başkanı gibi ağırlandı. Yandaş, candaş tüm medyamız Gezi için büyük başarı dedi. Yeni Şafak, John Kerry’nin şu sözünü ilk sayfaya taşıdı: “Türkiye hayati partner”. Star, “ABD ile tarihi dönüm noktası” diyordu. Aynı gün Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltti.Bugün Türkiye karşıtı ilan edilen Avrupalı siyasetçilerden biri olan Swoboda, kısa süre önce Erdoğan’ı Esed’e benzetti diye Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemişti. Hafızamızı tazelersek örnek çok.Şayet çözüm isteniyorsa sorulması gereken soru şu: Dün Türkiye’de demokrasi, AK Parti ve Erdoğan’ın yanında yer alanlar neden bugün farklı bir tavırda? Ciddi reformlara imza atarken bile AK Parti ile savaşan ve değişen Türkiye’nin önüne her fırsatta engel çıkaran iç ve dış çevrelerin Gezi fırsatını değerlendirmesi doğal. Önemli olan, basiretle buna fırsat vermemek. Ancak zor zamanda AK Parti’nin yanında yer alanlar, bir süredir iktidarı eleştiriyorsa, önceki 7-8 yıla uymayan bazı yanlışlar var demektir. Ana akım medyanın eleştiriye kapanarak Taksim olayları sırasında Penguen belgeseli yayınlayacak hale gelmesi, başkanlık ısrarı, üst yargıya yeni düzenleme arayışı, Sayıştay’ın yetkisini kısma gayreti, Çamlıca Camii’nden kürtaj, içki ve ayrana toplumu geren üslup, az sayıda cesaret sahibi dost tarafından epeydir eleştiriliyor ama dikkate alınmak yerine tacize uğruyorlardı. Bugünün düne göre farkı bu.Türkiye’ye ve seçilmiş iktidara komplo varsa tabii ki ortaya çıkarılsın ve demokratlar yine demokrasinin, AK Parti’nin yanında yer alsın. Ama komplo iddiası; problemin anlaşılmasını engelleyen, sorunları perdeleyen ve kutuplaştıran bir bahaneye dönüşmesin. İnşall
Zaman
Köşe Yazıları
25.06.2013
AbdülhamitBilici-PenguenkomplosuAbdülhamit Bilici - Penguen komplosu
Abdülhamit Bilici - Türk baharı?!
Zaman
04.06.2013
02:04
Taksim Gezi Parkındaki ağaçların kaldırılarak yerine tarihi Topçu Kışlası görünümlü bina yapılmasına karşı barışçıl bir eylemin, Türkiyeyi Tahrir benzeri görüntülerle dünya gündeminin ilk sırasına taşıyacak sosyal bir patlamanın kıvılcımı olacağını kim tahmin edebilirdi.İstanbulun her köşesinde bir kısmı tartışmalı pekçok devasa inşaat projesi yapılırken, küçük bir parkın bunca kıyamete yol açması, sebep ile netice arasındaki uyumsuzluk oranında herkes bu sosyal patlamanın nedenini anlamaya çalışıyor.Adet olduğu üzere ilk akla gelen, komplolar. Sondan geriye doğru bakıp, bir sürü komplo teorisi üretmek kolay. Sağlam deliller varsa yüreğimizi ağzımıza getiren olayların ardındaki komployu bulmak da mümkün. Ancak istihbarat servislerinin böyle bilgisi veya öngörüsü olsaydı, her halde yetkilileri uyarıp olayların bu kadar tırmanmasını engellemiş olurlardı. Aksini, yani böyle bir bilgi olmasına rağmen ilgililerle paylaşılmama ihtimalini düşünmek bile korkunç. Fasa hareketinden önce Başbakan Erdoğan, olayın ardındaki bağlantıların araştırmaldığını söyledi ama bir şey çıkıp çıkıp çıkmayacağı şimdilik meçhul. Hadisenin arkasında böyle bir faktör varsa devlet mutlaka deşifre etmeli.İşin istihbari ve polisiye kısmı kenara bırakılırsa, parlak ekonomik görünümümüz ve çözüm sürecinin iyimser atmosferinin aksine sosyolojik ve siyasi açıdan bir şeylerin ters gittiği; bu çapta bir patlama olmasa bile bir enerji birikmesinin olduğu açıktı. Kutuplaşmanın ziyadesiyle arttığı, tek yanlı düzenlemelerin insanları hırçınlaştırdığı, muhalefetin etkisizliği, ana akım medyanın muhalefete gittikçe daha kapalı hale gelmesi, Çamlıca camiinden Suriye/kürtaj/içki/ayrana her alanda çatışmacı yaklaşımın adeta milli gelenek haline geldiğini aşikardı. Dıştdan biri gelip siyasi liderlerin Meclis grup konuşmalarını dinlese gidişatın hayra alamet olmadığını görürdü.Nitekim geçen cuma günü, AkPartinin 10 yılını irdeleyen bir konferansta, partinin siyasi teorisyeni Yalçın Akdoğanın bardağın dolu tarafını çok güzel ortaya koyan konuşmasından hareketle kaleme aldığım son yazının sonuna koyduğum soru işaretleri, bugün Türkiye ve dünyada bir numaralı tartışılma konusu oldu. AKPnin İslamcı veya kimlik partisi olmadığını söyleyen Akdoğan, partisinin Türkiyede demokrasi isteyen tüm kesimleri içeren toplumsal koalsiyonun lokomotifi olduğunu vurgulamıştı.Ben de bunun birkaç yıl öncesi için geçerli olduğunu ancak dün bu partiye destek veren birçokları dahil şimdi birçok insanın şu 2 soruya cevap aradığını yazmıştım: Eski vesayet geriledi ama AkPartinin yerine önerdiği sistem ne kadar demokratik? Anayasa referandumunda partiye %58lik başarı getiren, farklı kesimleri kapsayan demokratik anlayış sürüyor mu? Tam da bu yazının çıktığı gün, İstanbul adeta savaş alanına döndü. BBC, El Cezire gibi dünya kanallarında Türkiye, halkın otoriter yönetime isyanı ya da Türk baharı gibi başlıklarla birinci haber oldu. Ankara, İzmir ve başka şehirlere yayılan olaylar öyle büyüdü ki ABD ve ABden açıklamalar geldi. Savaş içindeki Suriye bile Türkiyeye gidilmemesi çağrısı yaptı. Gezi ParkıGezi Parkı hassasiyetine sadece sol ve marjinal gruplar değil; Sibel Eraslan, Cihan Aktaş, Etyen Mahçupyan, Cemal Uşşak, Ahmet T. Alkan gibi, bir kısmı Erdoğanın akiller heyetine seçtiği demokrat dindar isimler de destek vermesine rağmen Topçu Kışlasında ısrar eden Başbakana bunu anlatmak mümkün olamadı. Çoğunluğunu her kesimden vatandaşların oluşturduğu çevreci eylem, eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günayın dediği gibi bir kuru pastayla tatlıya bağlanabilecek iken çığa dönüştü. Mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen eylemcileri Taksim ve Gezi Parkına sokmama konusundaki gereksiz ısrar cumayı cumartesiye bağlayan geceyi kabusa çevirdi.Kaygılara biraz kulak verilerek kolaylıkla çözülecek bir sorun, siyasi inatlaşma, yasadışı grupların eyleme şiddet bulaştırması ve polisin aşırı gazlı tepkisi yüzünden ayaklanmaya dönüşümce Cumhurbaşkanı Gül, sağduyulu mesajlarıyla hem göstericileri hem Hükümeti uyarmak zorunda kaldı.Bazı yabancı medyanın iddiasının aksine bu olay Türk baharı değil. Çünkü Türkiyenin Ortadoğu halkları tarafından örnek olarak görülmesini sağlayan baharı 30 yıl önce Rahmetli Özalın teformlarıyla başladı. Aslında Ak Parti de bu sürecin bir sonucu. Tahrir öncesi Mısır ileTürkiyeyi; Erdoğan ile Mübarek, Bin Ali veya Esedi karşılaştırmak akla ziyan. Taksimde yaşanan, son dönemde Londra, New York, Londrada görülen isyanlara daha çok benziyor. Amaç rejimi yıkmak değil, son dönemde artan tek yanlı uygulamalar ve otoriter/kavgacı eğilimlerle arızalanan demokrasinin kalitesini artırmak. Aslında belediye başkanlığı döneminde İstanbulun yeşillenmesine büyük önem veren Erdoğanın Taksim konusunda toplumun görüşlerini dikkate almadan attığı tek taraflı adıma bir itiraz. Park olayı, belki de
Zaman
En Çok Okunan
04.06.2013
AbdülhamitBilici-Türkbaharı?Abdülhamit Bilici - Türk baharı?
Abdülhamit Bilici - Türk baharı?!
Zaman
04.06.2013
01:52
Taksim Gezi Parkındaki ağaçların kaldırılarak yerine tarihi Topçu Kışlası görünümlü bina yapılmasına karşı barışçıl bir eylemin, Türkiyeyi Tahrir benzeri görüntülerle dünya gündeminin ilk sırasına taşıyacak sosyal bir patlamanın kıvılcımı olacağını kim tahmin edebilirdi.İstanbulun her köşesinde bir kısmı tartışmalı pekçok devasa inşaat projesi yapılırken, küçük bir parkın bunca kıyamete yol açması, sebep ile netice arasındaki uyumsuzluk oranında herkes bu sosyal patlamanın nedenini anlamaya çalışıyor.Adet olduğu üzere ilk akla gelen, komplolar. Sondan geriye doğru bakıp, bir sürü komplo teorisi üretmek kolay. Sağlam deliller varsa yüreğimizi ağzımıza getiren olayların ardındaki komployu bulmak da mümkün. Ancak istihbarat servislerinin böyle bilgisi veya öngörüsü olsaydı, her halde yetkilileri uyarıp olayların bu kadar tırmanmasını engellemiş olurlardı. Aksini, yani böyle bir bilgi olmasına rağmen ilgililerle paylaşılmama ihtimalini düşünmek bile korkunç. Fasa hareketinden önce Başbakan Erdoğan, olayın ardındaki bağlantıların araştırmaldığını söyledi ama bir şey çıkıp çıkıp çıkmayacağı şimdilik meçhul. Hadisenin arkasında böyle bir faktör varsa devlet mutlaka deşifre etmeli.İşin istihbari ve polisiye kısmı kenara bırakılırsa, parlak ekonomik görünümümüz ve çözüm sürecinin iyimser atmosferinin aksine sosyolojik ve siyasi açıdan bir şeylerin ters gittiği; bu çapta bir patlama olmasa bile bir enerji birikmesinin olduğu açıktı. Kutuplaşmanın ziyadesiyle arttığı, tek yanlı düzenlemelerin insanları hırçınlaştırdığı, muhalefetin etkisizliği, ana akım medyanın muhalefete gittikçe daha kapalı hale gelmesi, Çamlıca camiinden Suriye/kürtaj/içki/ayrana her alanda çatışmacı yaklaşımın adeta milli gelenek haline geldiğini aşikardı. Dıştdan biri gelip siyasi liderlerin Meclis grup konuşmalarını dinlese gidişatın hayra alamet olmadığını görürdü.Nitekim geçen cuma günü, AkPartinin 10 yılını irdeleyen bir konferansta, partinin siyasi teorisyeni Yalçın Akdoğanın bardağın dolu tarafını çok güzel ortaya koyan konuşmasından hareketle kaleme aldığım son yazının sonuna koyduğum soru işaretleri, bugün Türkiye ve dünyada bir numaralı tartışılma konusu oldu. AKPnin İslamcı veya kimlik partisi olmadığını söyleyen Akdoğan, partisinin Türkiyede demokrasi isteyen tüm kesimleri içeren toplumsal koalsiyonun lokomotifi olduğunu vurgulamıştı.Ben de bunun birkaç yıl öncesi için geçerli olduğunu ancak dün bu partiye destek veren birçokları dahil şimdi birçok insanın şu 2 soruya cevap aradığını yazmıştım: Eski vesayet geriledi ama AkPartinin yerine önerdiği sistem ne kadar demokratik? Anayasa referandumunda partiye %58lik başarı getiren, farklı kesimleri kapsayan demokratik anlayış sürüyor mu? Tam da bu yazının çıktığı gün, İstanbul adeta savaş alanına döndü. BBC, El Cezire gibi dünya kanallarında Türkiye, halkın otoriter yönetime isyanı ya da Türk baharı gibi başlıklarla birinci haber oldu. Ankara, İzmir ve başka şehirlere yayılan olaylar öyle büyüdü ki ABD ve ABden açıklamalar geldi. Savaş içindeki Suriye bile Türkiyeye gidilmemesi çağrısı yaptı. Gezi ParkıGezi Parkı hassasiyetine sadece sol ve marjinal gruplar değil; Sibel Eraslan, Cihan Aktaş, Etyen Mahçupyan, Cemal Uşşak, Ahmet T. Alkan gibi, bir kısmı Erdoğanın akiller heyetine seçtiği demokrat dindar isimler de destek vermesine rağmen Topçu Kışlasında ısrar eden Başbakana bunu anlatmak mümkün olamadı. Çoğunluğunu her kesimden vatandaşların oluşturduğu çevreci eylem, eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günayın dediği gibi bir kuru pastayla tatlıya bağlanabilecek iken çığa dönüştü. Mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen eylemcileri Taksim ve Gezi Parkına sokmama konusundaki gereksiz ısrar cumayı cumartesiye bağlayan geceyi kabusa çevirdi.Kaygılara biraz kulak verilerek kolaylıkla çözülecek bir sorun, siyasi inatlaşma, yasadışı grupların eyleme şiddet bulaştırması ve polisin aşırı gazlı tepkisi yüzünden ayaklanmaya dönüşümce Cumhurbaşkanı Gül, sağduyulu mesajlarıyla hem göstericileri hem Hükümeti uyarmak zorunda kaldı.Bazı yabancı medyanın iddiasının aksine bu olay Türk baharı değil. Çünkü Türkiyenin Ortadoğu halkları tarafından örnek olarak görülmesini sağlayan baharı 30 yıl önce Rahmetli Özalın teformlarıyla başladı. Aslında Ak Parti de bu sürecin bir sonucu. Tahrir öncesi Mısır ileTürkiyeyi; Erdoğan ile Mübarek, Bin Ali veya Esedi karşılaştırmak akla ziyan. Taksimde yaşanan, son dönemde Londra, New York, Londrada görülen isyanlara daha çok benziyor. Amaç rejimi yıkmak değil, son dönemde artan tek yanlı uygulamalar ve otoriter/kavgacı eğilimlerle arızalanan demokrasinin kalitesini artırmak. Aslında belediye başkanlığı döneminde İstanbulun yeşillenmesine büyük önem veren Erdoğanın Taksim konusunda toplumun görüşlerini dikkate almadan attığı tek taraflı adıma bir itiraz. Park olayı, belki de
Zaman
Köşe Yazıları
04.06.2013
AbdülhamitBilici-Türkbaharı?Abdülhamit Bilici - Türk baharı?
Gül: Kendinize güvenin dünyayı değiştirin
Türkiye Gazetesi
03.06.2012
02:07
Buket Güven BOLU/ABANT > Abant’ta pikniğe katılan Gül, penaltı atışı da yaptı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, google, facebook gibi dünyayı yakından ilgilendiren buluşlara ve yeniliklere imza atanların 60 yaşında profesörler değil gençler olduğunu belirterek, Türk gençlerinin de dünya çapında projelere imza atabileceğini söyledi. Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül’ün himayesinde derslerinde ve spor branş larında başarı gösteren ancak maddi imkânsızlıklar yaşayan çocukların desteklenmesini sağlayan ‘81 İlden 81 Yıldız’ Projesinin dördüncüsü Bolu Abant’ta düzenlenen bir etkinlikle gerçekleştirildi. Etkinlikte bir konuşma yapan Hayrunnisa Hanım, NATO Zirvesi sırasında gittikleri Silikon Vadine ilişkin izlenimlerini anlatan Firt Lady ...
Türkiye Gazetesi
Son Dakika
03.06.2012
GülKendinizegüvenindünyayıdeğiştirinGül Kendinize güvenin dünyayı değiştirin
'Gül' gibi başarı
Takvim
29.05.2012
09:49
Akdeniz Lisesi öğrencisi Özge Tuğba Ay (16), dersleri ve yüzmedeki başarılarıyla, First Lady Hayrünnisa Gülün himayesinde gerçekleştirilen 81 İlden 81 Yıldız projesi kapsamında Antalyanın yıldızı... Devamı için tıklayınız
Takvim
Güncel
29.05.2012
GülgibibaşarıGül gibi başarı
Devlet erkanından Türkçe Olimpiyatına tam not
Zaman
25.06.2011
18:15
9. Türkçe Olimpiyatları için Türkiyeye gelen öğrenciler, Ankara devletin zirvesine yönelik ziyaretlerinde tam not aldı. Gittikleri her kurumda ilgiyle karşılanan öğrencilere övgüler yağdı. Yurt dışındaki Türk okullarında öğrenim gören öğrencilerin sadece Türkçe öğrenmeleri değil her alanda gösterdiği başarı, yetkililer tarafından da takdir edildi. Başkentte neredeyse ziyaret etmedik yer bırakmayan öğrencilere ilgi had safhadaydı. Çankaya Köşkünden Diyanete; Yargıtaydan Barolar Birliğine; Saadet Partisinden medya kuruluşlarına kadar birçok yeri gezen ve Türkçe gösteriler sergileyen öğrenciler, her gün Kızılcahamamdan Başkente gelerek ziyaretlerde bulundu. Öğrencilerin ziyaret ettiği kişilerin Türkçe Olimpiyatları ve Yurtdışındaki Türk Okulları ile ilgili görüşleri şöyle; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: Dünyanın bütün renklerini taşıyan sizlere hoş geldiniz diyorum. Sizleri burada görmekten büyük bir memnuniyet duyuyorum. Ayrıca bu kadar rengârenk bir topluluğa Türkçe hitap etmekten de gerçekten mutluluk duyuyorum. Bu büyük bir organizasyon. Bu organizasyona emeği geçen herkesi gönülden tebrik ediyorum. Yurt dışı ziyaretlerim sırasında, bazılarınızın okullarına uğrama fırsatı buluyorum ve orada büyük bir fedakârlıkla yapılan çalışmaları gördüğüm gibi, oradaki çocukların güzel bir biçimde eğitildiğini görüyorum ve orada güzel bir biçimde Türkçe öğretildiğini görüyorum. Türkçeye en büyük hizmeti yapıyorsunuz. Şimdi siz bu sınırları genişletiyorsunuz. Türk asıllı olmayan, ama Türkçe konuşan yeni nesiller yetişmesine katkı veriyorsunuz ve bunu temin ediyorsunuz. Türkler, başkalarının Türkçe konuştuklarını görünce çok mutlu olurlar ve onları bağrına basarlar. Gittiğiniz her yerde de sizi bütün Türk milleti bağrına basacaktır ve sizin güzel şarkılarınızı, türkülerinizi, gösterilerinizi büyük bir zevkle takip edecekler, sizi bir nevi dünyanın, geldiğiniz ülkenin starları olarak karşılayacaklardır. Devlet Bakanı Egemen Bağış: Bu ziyaret bize doping gibi oldu. Performansınız için teşekkür ederim. Her sene duygulanıyoruz zaman zaman gözyaşı döküyoruz ama bunlar sevinç gözyaşları. Sizlerin istekle Türkçe öğrenmesi bizi gururlandırıyor. Öğrendiğiniz Türkçe, 200 milyon nüfusun konuştuğu bir dildir. Bunun arkasında çok ciddi bir emek var. Size bu dili öğretebilmek için evlerinden binlerce kilometre uzakta olan, sancaktar olan, kendilerini feda eden öğretmenler var. Onları da tebrik ediyorum. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay: Türkçenin dünyaya tanıtılması konusunda en etkin çalışmalardan birisi bu yürekten alkışlıyorum. Geçtiğimiz yıllarda dünyanın önemli büyük ülkeleri bu tür çalışmaları yapıyordu. Bu ülkeler dillerini, kültürlerini öğretmek için okullar, kolejler hatta üniversiteler açmaya çalışıyordu. Biz de bunları gıptayla, biraz da kıskanarak izliyorduk. Nihayet biz de bir büyük medeniyet olmanın gereklerini yerine getirmeye başladık, biraz gecikmiş de olsa. Biz de engin ve derin Türkiye kültürünü ve Türkçeyi dünyanın her tarafına taşımaya çalışıyoruz. Orada dostlar ediniyoruz, Türkiyenin dostları oluyor. Bir kez daha emek veren herkesi yürekten kutluyorum.
Zaman
Multimedya
25.06.2011
DevleterkanındanTürkçeOlimpiyatınatamnotDevlet erkanından Türkçe Olimpiyatına tam not
Turkcell için kritik gün
Samanyolu Haber
21.04.2011
07:29
Türkiyede gözler Turkcellin İstanbul Odakuledeki genel müdürlük binasında yapılacak genel kurulda olacak.

Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet (solda) ile TeliaSoneranın CEOsu Lars Nyberg, son güne kadar Ankarada üst düzey temaslarda bulunarak kendi tezlerini ilgililere aktardı. Konuya yakın kaynaklar İskandinav TeliaSonera ile Rus Altimonun ortak hareket ederek yönetimi ele geçirme planına karşı Çukurovanın patronu Karamehmetin hazırlıklı olduğunu bildirdi. BTK da sahiplik değişimine onay vermeyeceğini yineledi. Türkiyede 3 cep telefonu (GSM) operatörü arasında ilk sıradaki Turkcelli ele geçirme tartışmalarının odağında yer alan genel kurul bugün İstanbul Odakulede yapılıyor. 13 milyar dolarlık piyasa değeri ve New York Borsasına kote olan tek Türk şirketi olan Turkcellin geleceğini genel kuruldan çıkacak kararlar belirleyecek. Şirketin ortaklarından İskandinav TeliaSonera (TS) ile Rus Altimo (Alfa) yöneticileri Turkcelli ele geçirmekte kararlı olduklarını açıklamışlardı. Çukurova Grubunun böyle bir ittifak karşısında azınlık durumuna düşürülmesi ve Nisan 2010da 3 yıllığına yönetim kurulu başkanlığına oybirliği ile seçilen Colin Williamsın değiştirilmesi halinde Turkcellin dünyaya açılma stratejisi sekteye uğrayacak. Genel kurula saatler kala kulisler de hareketlendi. Edinilen bilgiye göre Ankara, TSye Williamstan rahatsız iseniz şu isim yerine bağımsız üye kontenjanından başkan olsun mesajı verdi. Ancak teklif edilen ismi TS kabul etmedi. Bunun üzerine mevcut yönetim ile devam edilmesi gerektiği taraflara yinelendi. Aksi takdirde değişikliklerin lisans sözleşmesinden doğan haklar sebebiyle Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunca onaylanmayacağı hatırlatıldı. Konuya yakın kaynaklar, bu gelişmenin genel kurulda gündem maddeleri dışına çıkılamayacağı anlamına geldiğini kaydetti. Bu arada Çankaya Köşkü, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile TS CEOsu Lars Nyberg arasındaki görüşmenin kamuoyuna Cumhurbaşkanı bize destek verdi şeklinde çarpıtılarak aksettirilmesinden duyduğu rahatsızlığı TSye iletti. Gülün görüşmede Turkcell, Türkiyenin amiral gemisidir. Buradaki gelişmeleri yakından takip ediyorum. ifadelerini kullandığı kaydedildi. Bir başka kulis bilgisi ise TSnin Türkiyedeki avukatlığını yapan Ali Göksu tarafından Sermaye Piyasası Kuruluna (SPK) 6 isim sunduğu yönünde idi. Buna göre bağımsız üyenin değiştirilmesi ya da üye sayısının artması halinde 6 isim arasından bir seçim yapılmasını planlıyor. Ancak SPKnın da söz konusu isimleri reddettiği iddia edildi. Bağımsız üye Colin Williamsın TS lehine karar alacağı veya istifa edeceği ihtimalleri de gündeme geldi. Yüzde 34,5i halka açık olan Turkcelldeki hisseleri temsil eden Borsa Yatırımcıları Derneği (BORYAD), genel kurula biri avukat 4 kişi ile katılacak. Genel kurulda TS ile Altimonun yönetimi ele geçirme girişiminin sonuç vermesi halinde BORYAD, yönetim kurulunu ibra etmeyecek. Böylece 90 gün içinde kararların iptali talebiyle mahkemeye müracaat etme hakkı doğacak. Bursada düzenlenen bir toplantıda konuşan Turkcell CEOsu Süreyya Ciliv, Yönetim Kurulunun değişmesi gündemde yok... Bu şirket 18 yaşında Türk insanının çıkardığı bir şirket. Ortaya çıkmış muazzam bir başarı var. dedi. Doğuş Otomotiv Yönetim Kurulu Başkanı Aclan Acar da, Yönetişim çok önemli. Turkcell hepimiz için çok değerli. Umarım farklı bir yapı olmadan devam edecektir diye düşünüyorum. Gönlüm böyle istiyor. dedi. Konuyla ilgili konuşan Otomotiv Distribütörleri Derneği Başkanı Mustafa Bayraktar da, İngiliz markalarını Hintliler aldı, İskandinav markası Çinde. Bu treni kaçırıyor muyuz diye sorabiliriz? Adının önünde Türk olan (Turkcell) gibi küresel bir markayı kaçırmayalım bari. şeklinde konuştu. Kenan Mehmetzade
Samanyolu Haber
Son Dakika
21.04.2011
TurkcelliçinkritikgünTurkcell için kritik gün
Zardari'ye devlet nişanı
Samanyolu Haber
14.04.2011
02:01
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Pakistan Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zardariye Çankaya Köşkünde düzenlenen bir törenle Devlet Nişanı takdim etti.

Çankaya Köşkünde akşam saatlerinde düzenlenen törene Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir ile çok sayıda davetli katıldı. Pakistanın Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Rabbani Khar genç olması ve yöresel kıyafetlerle törene katılması dikkat çekti. Çankaya Köşkündeki tören her iki ülkenin milli marşlarının dinlenmesiyle başladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, törende yaptığı konuşmada, Türkiye ile Pakistan arasındaki tarihsel dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin bir neticesi olarak Pakistan Cumhurbaşkanı Zardari?ye Devlet Nişanı takdim edildiğini bildirdi. Cumhurbaşkanı Gül, Zardarinin dünyanın önemli bir coğrafyasında, son derece zor şartlar altında örnek bir liderlik ve devlet adamlığı sergilediğini belirterek, Çalışmalarınız bölgesel ve küresel barış, huzur, istikrar ve refahın geliştirilmesi bakımından hayati önem taşımaktadır dedi. Zardarinin Türkiye ile Pakistan arasındaki köklü dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin pekiştirilmesine yaptığı katkıların ise her türlü takdirin üstünde olduğuna işaret eden Gül, sözlerini şöyle sürdürdü: Bu kıymetli çalışmalarınız dolayısıyla, Türk Milleti adına, Zat-ı Devletlerine Türkiye Cumhuriyetinin en yüksek nişanı olan Devlet Nişanını takdim etmekten büyük bir onur duyuyorum. Sözkonusu Nişanı dost ve kardeş ülke Pakistanın Cumhurbaşkanına veriyor olmak, benim için ayrı bir kıvanç ve mutluluk kaynağıdır. Türkiye ile Pakistanın köklü bir tarihi geçmişe dayanan dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin temelinde, halklarımız arasındaki derin ve samimi muhabbet hisleri yatmaktadır. Nitekim, Pakistana gerçekleştirdiğim son ziyaretim sırasında Zat-ı Devletleri tarafından takdim edilen Nişan-ı Pakistan gibi, bu Nişan da, ülkelerimiz ve halklarımız arasındaki ezeli, ebedi ve sarsılmaz kardeşliğin güçlü bir timsalini daha teşkil etmektedir. Bu vesileyle, Türkiye-Pakistan ilişkilerinin parlak geleceğine olan sarsılmaz inancımı yineliyor, Zat-ı Devletlerine sağlık, başarı ve mutluluk, dost ve kardeş Pakistan halkına huzur ve refah diliyorum. Gül, konuşmasını Pakistan çok yaşa anlamına gelen, Jive (Cive) Pakistan! diyerek tamamladı. BU NİŞAN OMUZLARIMA YENİ YÜK GETİRMİŞTİR Gül, konuşmasının ardından Pakistan Cumhurbaşkanı Zardariyi Devlet Nişanı ve Beratını takdim etti. Daha sonra kürsüye gelen Zardari, kendisine takdim edilen Devlet Nişanından büyük bir mutluluk ve onur duyduğunu belirterek, Nişanı çok değerli bir hazine olarak saklayacağım dedi. Zardari, bu nişanın iki ülke halkı arasındaki kardeş ilişkileri hatırlatacağını ve temsil edeceğini söyledi. Bu törenin bir sembol olmaktan daha çok, iki ülke tarihinde çok önemli bir yer alacağını belirten Zardari, Bu nişanı, Pakistan halkı, Zülfikar Butto ve Benazir Butto adına büyük bir onurla kabul ediyorum. Bu nişan omuzlarıma yeni bir yük getirmiştir. İki ülke arasındaki ilişkileri derinleştirmek ve geliştirmek sorumluluğu. Türkiye-Pakistan kardeşliği çok yaşa diye konuştu. Cumhurbaşkanı Gül, törenin ardından konuk cumhurbaşkanı onuruna akşam yemeği verdi. Gül ve Zardari, konuklarını tek tek ellerini sıkarak, yemek salonun kapısında karşıladı. Gül ve Zardari, yemekte de birer konuşma yaptı.
Samanyolu Haber
Son Dakika
14.04.2011
ZardariyedevletnişanıZardariye devlet nişanı
Toplam "85" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti