Habergec.Com Aranan Kelimeler:kalan izler Değerlendirme: 10 / 10 694497
habergec.com
22.09.2014 Pazartesi
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

kalan izler

İşkenceyle suçlanan polise 3 yıl hapis istemi
Zaman
05.09.2014
12:42
Antalyadaki Gezi olayları sırasında müzisyen Mustafa Düştegörü sopa ve coplarla dövdüğü ileri sürülen polislerden 1i hakkında 3 yıl, 1i amir 4 polis hakkında ise 6şar ay hapis cezası istendi.Gezi olayları sırasında 3 Haziran 2013 gecesi Kaleiçindeki bir ara sokakta, ellerinde sopa ve cop bulunan polisler tarafından dövüldüğünü öne süren Mustafa Düştegör, avukatı Hakan Evcin aracılığıyla 40 kişiden oluşan amir, müdür, komiser ve polis memuru hakkında 20 Kasım 2013 tarihinde Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulundu. İşkence suçundan dava açılması talep edilen polislere ilişkin soruşturmayı tamamlayan Antalya Cumhuriyet Savcısı Mehmet Uğur, 6 polis memuru hakkında, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle silahla kasten yaralama ve görevi kötüye kullanma suçlarından dava açılmasını talep etti. İddianamede, Düştegörün dövüldüğü anı gösteren bir işyerine ait güvenlik kamerası görüntüleri ve olayın hemen sonrası çekilen fotoğrafları da delil olarak kabul edildi.DÜŞTEGÖRÜ YERDE SÜRÜKLEDİSavcılık iddianamesinde, bir kafenin bahçesinde saklanan Düştegörün, kendisini gören polislerin çağırması üzerine yanlarına gittiği, bu polislerle görüşmesi sırasında gelen polis memuru A.O.P.nin, müştekinin boynundaki fularından tutarak çektiği, sırt üstü yere düşen Düştegörü yerde sürükleyerek elindeki cop veya sopayla birkaç defa vurduğu, nefessiz kalan Düştegörün yerde yığılıp kaldığını görüp oradan ayrıldığının belirlendiği belirtildi.DİĞER POLİSLER MÜDAHALE ETMEDİİddianamede, A.O.P.nin Düştegöre yönelik eylemleri gerçekleştirdiği sırada oradaki kolluk kuvvetlerinin amiri konumundaki komiser yardımcısı A.S. ile polis memurları B.Ş., B.S., S.S., H.Ynin, şüpheli A.O.P.ye herhangi bir müdahalede bulunmadıkları gibi işlenen suçla ilgili herhangi bir bildirim ve işlem yapmadığı, olayı izledikleri ve müştekinin yerde baygın vaziyette yattığını gördükleri halde oradan uzaklaşıp gittiklerinin tanık beyanları, olay yeri görüntülerine ait CDnin izlenmesiyle tespit edildiği kaydedildi.SÜRÜKLEYEN POLİSE 3 YIL İSTENDİSavcı Uğurun iddianamesinde, güvenlik kamerası görüntülerinde de Düştegörü yerde sürükleyen ve elindeki sopayla vurduğu görülen polis memuru A.O.P. hakkında, kanunla kendisine tanınan zor kullanma yetkisinin hudutlarını aşarak müştekiyi boynundaki fularından çekip sırt üstü düşürdüğü, yerde sürükleyip cop veya sopayla vurarak yaraladığı gerekçesiyle 3 yıl hapis cezası istendi.MÜDAHALE ETMEYEN POLİSLERE 6ŞAR AYBiri amir diğer 5 polis hakkında ise işlenen suç nedeniyle A.O.P.ye müdahale etmedikleri gibi suçla ve yaralı kişiyle ilgili gerekli bildirim ve adli eylemleri yapmadıkları ve bu eylemleriyle atılı suçları işledikleri gerekçesiyle 6şar ay hapis cezası istendi.İŞKENCE İTİRAZISavcının iddianamesini değerlendiren Mustafa Düştegörün avukatı Hakan Evcin, işkencenin sadece karakolda olmadığını, sokakta da yapıldığını, bu yönde İstanbulda Yargıtay kararıyla da belirlenmiş polisin karıştığı iki olay bulunduğunu belirtti. Hakan Evcin, şöyle dedi:Öldüğü inancıyla Düştegörü bırakan polis, arkadaşının çığlıkları üzerine kaçıyor. Mavi gömlekli ve saçları biraz uzun olan bu işkenceci polis memurunun görev arkadaşları gözcülük yapmışlar ve bu yasadışı, insanlığa aykırı, insanlık suçunu izlemişlerdir. İşkenceyi izleyen bu suçlular, hiç müdahale etmemiştir. Polis yaralıyı bırakıp gidemez. Yargıtayın sokakta şiddet uygulanmasının da işkence olduğuna hükmettiğine yönelik kararları var. İşkenceye yardım, iştirak ve gözcülük etmek suçtur. Polis film izler gibi işkence izleyemez. İşkence sadece karakolda olmaz. İşkence karakol dışında da olabilir. Burada yaşanan şiddet de basit yaralama veya darp değil işkencedir. İddianamenin bu şekliyle hakim tarafından reddi ve işkence suçlamasıyla tekrar hazırlanması yönünde itiraz edeceğiz.İŞKENCE HALİNDE HAPİS CEZALARI ÇOK YÜKSEKAvukat Hakan Evcin, davanın işkence ve eziyet suçlamasıyla açılması durumunda, 4 yıldan 16 yıla kadar hapis cezası istemiyle polislerin yargılanabileceğini söyledi. Olay yerinde 40 polis veya amiri olduğunu da belirten Evcin, Ancak burada sadece 6sının kimliği tespit edilebilmiş. Elimizde görüntüleri var ve buradaki tüm polislerin kimlik tespiti yapılarak, yargılanmaları gerekiyor dedi.(DHA)
Zaman
Son Dakika
05.09.2014
İşkenceylesuçlananpolise3yılhapisistemiİşkenceyle suçlanan polise 3 yıl hapis istemi
İşte ünlü cerrahın vurulma sonrası yaşananlar kamerada
Zaman
24.08.2014
16:35
Ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, bu sabah Sarıkamışta silahlı saldırıya uğradı. Kol ve bacağından yaralanan Prof. Dr. Bingür Sönmez tedavi altına alınırken, saldırıyı gerçekleştiren Sarıkamış eski Belediye Başkanı İlhan Özbilen gözaltına alındı.Öte yandan saldırının hemen ardandan yaşan panik kameraya yansıdı. İşte Prof. Dr. Bingür Sönmezin bu sabah Sarıkamışta silahlı saldırıya uğradığı anın hemen ardından yaşananlar!..Ünlü kalp cerrahı Bingür Sönmeze silahlı saldırıErzurumun Narman İlçesinin Çimenli ile Şenkayanın Bardız köyleri arasında kalan 65 kilometre uzunluğundaki 9uncu Kolorduya bağlı tümenlerin 22 Aralık 1914te gittiği Top Yolunu gönüllürle ile birlikte 20 Ağustos ile 23 Ağustos günleri arasında tamamlayan Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez ve üyeler, dün akşama doğru Sarıkamışa geldi. Otelde dinlenmeye çekilen Sarıkamış Dayanışma Grubu üyeleri, bu sabah saatlerinde Sarıkamış Belediye Başkanı Göksal Toksoy ile birlikte Sarıkamıştaki şehitlik programı için meydana gitti.AK PARTİLİ ESKİ BAŞKAN SALDIRDISaat 10.30 sıralarında grup toplu halde yürürken, Sarıkamış eski Belediye Başkanı İlhan Özbilen, yanında yeğeni olduğu belirtilen kişiyle geldi ve kalabalığa Bingür diye seslendi. Prof. Dr. Bingür Sönmezi yakından tanıyan ve Sarıkamış Şehitleri Anma Etkinlikleri nedeniyle aralarında sürtüşme olduğu belirtilen İlhan Özbilen, iddiaya göre tabanca ile peş peşe ateş etmeye başladı. Prof. Dr. Bingür Sönmezin vurulduğunu gören gruptaki emekli subaylar ve AKUTçular, saldırganın üzerine atladı. Engellenen saldırgan daha fazla ateş edemedi.Herkesin dehşet dolu bakışları arasında Prof. Dr. Bingür Sönmezi elinden ve ayağından vurduktan sonra kaçmaya kalkışan İlhan Özbilen ve yanındaki yeğenini, emekli subaylar ve AKUTçular yakaladı.Sarıkamış eski Belediye Başkanı Ak Partili İlhan Özbilen ile yeğeni, olay yerine gelen güvenlik görevlileri tarafından gözaltına alınarak Sarıkamış Emniyet Müdürlüğüne götürüldü.İLK MÜDAHALE GRUPTAKİ DOKTORLARDANTop Yolu Yürüyüşünü 55 gönüllü ile gerçekleştiren ve bugün Sarıkamıştaki şehitlikte düzenlenen törene gitmek isterken saldırıya uğrayan ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmeze gönüllüler arasında bulunan doktorlar ilk müdahaleyi yaptı. Doktorlardan bazıları Prof. Dr. Bingür Sönmezi hastaneye götüren ambulansa binerek, yol boyunca müdahaleye devam etti.Ambulans saat 12.00de Karsa vardı ve yaralı Prof. Dr. Bingür Sönmez, Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesinde yoğun bakım altına alındı. Şuuru yerinde olan sol baldırı ile sol bileğinden yaralanan Prof. Dr. Bingür Sönmezin sağlık durumunun iyi olduğu ve kanamasının durdurulduğu belirtildi.Prof. Dr. Bingür Sönmezin yakın arkadaşı olan Atatürk Üniversitesi Rektörü, Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Hikmet Koçak, bir ekip oluşturarak Karsa gitti.FİLM İZLER GİBİOlayı büyük bir şaşkınlık içinde izlediklerini anlatan AKUTun Erzurum Temsilcisi Bünyamin Akbulut, saldırı anını anlattı. Akbulut, dehşet dakikalarını şöyle anlattı:Sarıkamışın meydanında yürüyorduk. 30 kişiden fazlaydık. Sarıkamış Şehitliğini ziyaret edecektik. Sarıkamış Belediye Başkanı Göksal Toksoy ile birlikteydik. Eski belediye başkanı olduğunu söyledikleri kişi geldi, Bingür diye seslendi, sonra ateş etti. Film izler gibi hepimiz şaşkınlıkla izledik. Sonra Bingür hocanın yaralandığını görünce olayın önemini kavradık. Hemen gönüllüler saldırganı yakaladı.BELEDİYE BAŞKANI: VURAN KİŞİ, İLHAN BEYDİSarıkamış Belediye Başkanı Ak Partili Göksal Toksoy, Sarıkamış Dayanışma Grubu üyeleri ile birlikte yürüdükleri sırada olayın meydana geldiğini söyledi.Başkan Toksoy, Beraber dolaşıyorduk. Ateş edildi. Hocamız yere düştü. Orada bulunanlar yakaladı. Vuran kişi, İlhan beydi. Kameralar o sırada kayıttaydı. Ben de Bingür beyle beraber hastaneye geldim. Kanı durdurdular. Hayati tehlikesi yok. Üzücü bir olay. Hala şoktayım dedi.Ünlü kalp cerrahı Bingür Sönmeze silahlı saldırı
Zaman
Son Dakika
24.08.2014
İşteünlücerrahınvurulmasonrasıyaşananlarkameradaİşte ünlü cerrahın vurulma sonrası yaşananlar kamerada
İşte ünlü cerrahın vurulma sonrası yaşananlar kamerada
Zaman
24.08.2014
16:35
Ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, bu sabah Sarıkamışta silahlı saldırıya uğradı. Kol ve bacağından yaralanan Prof. Dr. Bingür Sönmez tedavi altına alınırken, saldırıyı gerçekleştiren Sarıkamış eski Belediye Başkanı İlhan Özbilen gözaltına alındı.Öte yandan saldırının hemen ardandan yaşan panik kameraya yansıdı. İşte Prof. Dr. Bingür Sönmezin bu sabah Sarıkamışta silahlı saldırıya uğradığı anın hemen ardından yaşananlar!..Ünlü kalp cerrahı Bingür Sönmeze silahlı saldırıErzurumun Narman İlçesinin Çimenli ile Şenkayanın Bardız köyleri arasında kalan 65 kilometre uzunluğundaki 9uncu Kolorduya bağlı tümenlerin 22 Aralık 1914te gittiği Top Yolunu gönüllürle ile birlikte 20 Ağustos ile 23 Ağustos günleri arasında tamamlayan Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez ve üyeler, dün akşama doğru Sarıkamışa geldi. Otelde dinlenmeye çekilen Sarıkamış Dayanışma Grubu üyeleri, bu sabah saatlerinde Sarıkamış Belediye Başkanı Göksal Toksoy ile birlikte Sarıkamıştaki şehitlik programı için meydana gitti.AK PARTİLİ ESKİ BAŞKAN SALDIRDISaat 10.30 sıralarında grup toplu halde yürürken, Sarıkamış eski Belediye Başkanı İlhan Özbilen, yanında yeğeni olduğu belirtilen kişiyle geldi ve kalabalığa Bingür diye seslendi. Prof. Dr. Bingür Sönmezi yakından tanıyan ve Sarıkamış Şehitleri Anma Etkinlikleri nedeniyle aralarında sürtüşme olduğu belirtilen İlhan Özbilen, iddiaya göre tabanca ile peş peşe ateş etmeye başladı. Prof. Dr. Bingür Sönmezin vurulduğunu gören gruptaki emekli subaylar ve AKUTçular, saldırganın üzerine atladı. Engellenen saldırgan daha fazla ateş edemedi.Herkesin dehşet dolu bakışları arasında Prof. Dr. Bingür Sönmezi elinden ve ayağından vurduktan sonra kaçmaya kalkışan İlhan Özbilen ve yanındaki yeğenini, emekli subaylar ve AKUTçular yakaladı.Sarıkamış eski Belediye Başkanı Ak Partili İlhan Özbilen ile yeğeni, olay yerine gelen güvenlik görevlileri tarafından gözaltına alınarak Sarıkamış Emniyet Müdürlüğüne götürüldü.İLK MÜDAHALE GRUPTAKİ DOKTORLARDANTop Yolu Yürüyüşünü 55 gönüllü ile gerçekleştiren ve bugün Sarıkamıştaki şehitlikte düzenlenen törene gitmek isterken saldırıya uğrayan ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmeze gönüllüler arasında bulunan doktorlar ilk müdahaleyi yaptı. Doktorlardan bazıları Prof. Dr. Bingür Sönmezi hastaneye götüren ambulansa binerek, yol boyunca müdahaleye devam etti.Ambulans saat 12.00de Karsa vardı ve yaralı Prof. Dr. Bingür Sönmez, Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesinde yoğun bakım altına alındı. Şuuru yerinde olan sol baldırı ile sol bileğinden yaralanan Prof. Dr. Bingür Sönmezin sağlık durumunun iyi olduğu ve kanamasının durdurulduğu belirtildi.Prof. Dr. Bingür Sönmezin yakın arkadaşı olan Atatürk Üniversitesi Rektörü, Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Hikmet Koçak, bir ekip oluşturarak Karsa gitti.FİLM İZLER GİBİOlayı büyük bir şaşkınlık içinde izlediklerini anlatan AKUTun Erzurum Temsilcisi Bünyamin Akbulut, saldırı anını anlattı. Akbulut, dehşet dakikalarını şöyle anlattı:Sarıkamışın meydanında yürüyorduk. 30 kişiden fazlaydık. Sarıkamış Şehitliğini ziyaret edecektik. Sarıkamış Belediye Başkanı Göksal Toksoy ile birlikteydik. Eski belediye başkanı olduğunu söyledikleri kişi geldi, Bingür diye seslendi, sonra ateş etti. Film izler gibi hepimiz şaşkınlıkla izledik. Sonra Bingür hocanın yaralandığını görünce olayın önemini kavradık. Hemen gönüllüler saldırganı yakaladı.BELEDİYE BAŞKANI: VURAN KİŞİ, İLHAN BEYDİSarıkamış Belediye Başkanı Ak Partili Göksal Toksoy, Sarıkamış Dayanışma Grubu üyeleri ile birlikte yürüdükleri sırada olayın meydana geldiğini söyledi.Başkan Toksoy, Beraber dolaşıyorduk. Ateş edildi. Hocamız yere düştü. Orada bulunanlar yakaladı. Vuran kişi, İlhan beydi. Kameralar o sırada kayıttaydı. Ben de Bingür beyle beraber hastaneye geldim. Kanı durdurdular. Hayati tehlikesi yok. Üzücü bir olay. Hala şoktayım dedi.Ünlü kalp cerrahı Bingür Sönmeze silahlı saldırı
Zaman
Ana Sayfa
24.08.2014
İşteünlücerrahınvurulmasonrasıyaşananlarkameradaİşte ünlü cerrahın vurulma sonrası yaşananlar kamerada
Melih Arat - Hangi gruptasınız?
Zaman
24.08.2014
02:13
Philip Zimbardo’nun Time Paradox-Zaman Paradoksu kitabına göre insanlar üç grupta altı farklı zaman perspektifiyle yaşıyorlar. Birinci gruptakiler Geçmişe olumlu ve olumsuz bakanlar; ikinci gruptakiler Şimdiki zamana odaklılar, bunlar da kendi içinde ikiye ayrılıyor: Gününü Gün Etmek İsteyenler ve Sorumsuzlar. Üçüncü gruptakiler ise Gelecek odaklılar ve Yalan Dünyacılar.Birinci gruptakiler Geçmişe Olumsuz Bakanlar; geçmişte yaşadıkları acılar, travmalar ve sıkıntılardan bir türlü kurtulamamış, bugünü ve geleceği sürekli olarak geçmişin o olumsuz deneyimleri üzerinden gören insanlar. Bu insanların kendi gelecekleri için atabilecekleri bir adım ve bu adımı destekleyebilecek enerjileri yok. Geçmişe olumlu bakan insanlarsa nostaljik takılıyorlar. Onları mutlu eden şeyler geçmişten gelen izler, sesler ve tatlar. Nerde o eski bayramlar, o eski günler diyen insanlar. Aileleriyle birlikte olmaktan mutlu olan ama farklı bir gelecek için harekete geçecek cesareti ve enerjisi olmayan insanlar. Şimdiki zamana odaklı olanların birinci grubu Sorumsuzlar. Olan bitene karşı yapabileceğimiz bir şey yok diyen, yaşadığı sorunlar hakkında sorumluluk almak yerine sürekli olarak başkalarını suçlayan insanlar. Öğretmen hatalı, trafikte diğer şoförler hatalı, sistem kötü, politikacılar kötü, mallar adi, işletmeciler üçkâğıtçı diye şikâyet eden insanlar. Şimdiki zamana odaklı olanların ikinci grubu da gününü gün etmeye çalışanlar. Bunlar yarını hiç hesaplamadan para harcarlar. Onlar için en önemli şey zamanın güzel ve eğlenceli geçmesidir. Bu grupta yer alan birçok çocuğun sınırsız ölçüde bilgisayar oynamasının nedeni, yaşama felsefelerinin kendilerini anlık olarak tatmin etmeye ve eğlendirmeye dayalı olmasıdır. Yurtdışında çocuk yaşta hamile kalan kızlar da bu gruptadır. Çünkü anlık tatmine odaklıdırlar, bugünkü eylemlerinin yarınki sonuçlarını hesaplamazlar. Ye, iç, yaşa hesap yapma onların yaşam felsefesidir. Gelecek odaklı olanların ilk grubu, gelecek için hazırlananlardır. Altı gruptan en başarılı olanları bu gruptakilerdir. Bu insanlar plan yaparlar ve planlarını hayata geçirirler. Randevularına gecikmezler. Yapılacak iş listeleri kullanırlar. Evleri ve ofisleri belirli bir düzen içindedir. Eğer yapılacak bir iş varsa, eğlenmeye değil işlerine bakarlar. Yaptıkları şey hoşlarına gitmese bile, gelecekleri için yararlıysa o işi yaparlar. Gelecek odaklı olanların ikinci grubu, “nasıl olsa ölcez, gitcez kasmaya gerek yok” diyenlerdir. Bu dünyanın geçici bir dünya olduğuna inanan onun için bu dünya için çok çalışmaya gerek olmadığını düşünen, meditasyon yaparak zaman geçirmeyi tercih eden bir gruptur bu. Bu gruplardan en başarılı olanı tahmin edeceğiniz üzere Gelecek odaklı olanlardır. Yaptıkları planlar sayesinde kariyer başarısı gösterirler. Yükselirler, ekonomik bir refaha ulaşırlar. Bu sayede daha iyi evlerde yaşarlar, tatile gidebilirler, güzel arabalara binerler. Çocuklarını iyi okullarda okutmak için imkanları olur. Gelecek için hazırlık yaptıklarından gelecek şimdiki zamana dönüştüğünde onu en iyi şekilde değerlendirmek için imkanları olur. Philip Zimbardo’nun çok geniş araştırmalara dayalı bu tanımlamasına göre hangi gruba giriyorsunuz, çevrenizdekiler hangi gruba giriyor? İçinde bulunduğunuz grubu değiştirmek ister miydiniz?
Zaman
Köşe Yazıları
24.08.2014
MelihArat-Hangigruptasınız?Melih Arat - Hangi gruptasınız?
‘Romanın geçmişi geleceğini ipotek altına alamaz’
Zaman
01.07.2014
02:11
Edebiyatın hemen her türünde eserler veren Enis Batur, geçtiğimiz günlerde yeni romanı ‘Kitap Evi’ni yayımladı. Yazarından çokça izler taşıyan roman, kendisine miras olarak geniş bir arazi içinde cam bir binada binlerce kitabın bulunduğu bir kütüphane kalan kahramanın etrafında dönüyor. Romana kitap ve kütüphaneye dair bütün birikimini yansıtan Enis Batur ile Kitap Evi’ni konuştuk.Son romanınız Kitap Evi’nde anlatıcıya kitaplarını bırakan kahraman sadece Beyefendi adıyla karşımıza çıkıyor. Nasıl bir dış görünüme sahip olduğunu, iç dünyasını bilmiyoruz. Akla hemen yıllar önce Kütüphane: Bir Başka Labirent Öyküsü’nde “Bana kütüphanenizi gösterin: Size kim olduğunuzu değilse bile nasıl biri olduğunuzu söyleyeyim.” sözünüz geliyor. Kütüphanesi Beyefendi’yi tanımak için yeterli bir veri midir?Kapsamlıca bir kişisel kitaplık, sahibi hakkında epey ipucu verir düşüncesindeyim. Bir “insan”ı o yoldan tanıyabilir miyiz, ayrı: Bir “insan”ı belki kimse “tanı”yamaz, kendisi bile. Peki, kişinin özel kitaplığı neyi tahlil etmemizi sağlar? Karakterini mi? Zihin haritasını mı? Ufkunu, rakımlarını mı? Biraz hepsini.Metin Celal Kitap Evi bağlamında, “Enis Batur’un romanla garip bir ilişkisi var. Kurmaca edebiyata, anlatıya pek sıcak bakmıyor ama denemeden de edemiyor. Yüzlerce kitabı arasında sadece üç ‘roman denemesi’ vardı…” demişti. “Romanla garip ilişki” belirlemesini nasıl alımlıyorsunuz?Garip ilişki, yerinde bir yaklaşım. Çok olmadı, roman ya da roman denemesi, o alandaki ürünlerimi “katır”a benzetmiştim: Sanırım bundan, klasik tanımlara tam oturmayan şeyler yazdığım için iki arada bir derede kalanlar çoğunlukta, okurlar arasında. Yazın türleri kalıplara sığmak istemeyen yazı adamları için nicedir ayak bağı. Romanın geçmişi geleceğini ipotek altına alamaz. Şunu demek istiyorum: Godard, “bir dişçi genç bir kadına tutulur” diye tanıtılabilen filmlere içerliyor, ben de benzeri biçimde tanıtılabilen anlatılara kapalıyım; bir hikâye yetmez, düşünmek de gerekir.Aslında kitap hüzünlü bir şekilde sona eriyor çünkü romanın sonunda kitap tarihinin çok kıymetli yitik parçalarını anıyorsunuz. Yitik kitaplar, sanırım okumak eylemi sürdükçe bütün has okurların içini kanatacak bir yara olarak varlığını duyumsatacaktır. Ne dersiniz?Tarih boyunca, bütün coğrafyalarda dudak uçuklatıcı vandallıklar yaşanmış. Kaybolduğunu bildiğimiz yapıtların sayısı kaybolduklarını bile bilemediklerimizin yanında pek düşük. Bir yandan derin sızılar yaşatıyor bu insana, bir yandan da cılız bir umut ışığı kenarda duruyor: Biri ya da birkaçı yakında, bir kuytudan çıkagelebilir. Ama, işin kâbus yanı da bekliyor arkada: Birileri elyazmalarını yok etmek için yeni tasarılar geliştiriyor.Romandaki kitap evi, camdan yapılmış. Niçin camdan bir yapı, özel bir anlamı var mı?Cam yapının arkasında uzun bir mimari öykü var. Bir bölümünü metnin içinde deşifre ettiğim, bir bölümünü “Kitap Evi, arka hikâye”de yakında açmayı umduğum bir ilişki zinciri. Kaldı ki yazar, okura her şeyi anlatarak onun yolunu tıkamamalıdır!“Kitap, eninde sonunda, ne olursa olsun, gene de, her şeye karşın eril dünyanın nesnesidir.” diyorsunuz. Sizce dişil dünyanın özneleri bu sözünüzü nasıl algılar, dahası niçin ancak dört ilgeç, edat (eninde sonunda, ne olursa olsun, gene de, her şeye karşın) sonrasında bu yargıya varıyorsunuz?Daha önce başka bir bağlamda söylediğimi tekrarlayacağım: Yanlış anlaşılmamak elimizde değildir! Sizin de pek güzel değindiğiniz gibi, üstelik dört edatla kuşatılmış olmasına karşın, yargım tersten okunabildi işte. Nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, sözümün arkasındayım, çünkü tartımlı biçimde ifade edilmiştir –dikkati elden bırakmadan okuyana tabii! Beni orada “seksist” bir yaklaşıma bağlayanlar için “insaf” sözü yeterlidir.“Kurulu düzen onlara göre değildi çünkü hiçbir kadın bu sonsuz matbuat sevdasına, getireceği sefalete ve keşmekeşe dayanmazdı-tıpkı, hiçbirinin kitaptan daha yakıcı bir aşk ateşi yakmayacağı gibi.” diyorsunuz. Romanın ilerleyen bölümlerinde de kitap tutkusu, anlatıcı ile “can yoldaşı” arasındaki ilişkiyi bozacak kadar anlatıcının yaşamının merkezinde yer etmeye başlıyor. Kitabın başkalarıyla paylaşmaya çok da yanaşmadığı bir iktidar alanından söz edebilir miyiz?Kitap dahil bütün ağır tutkular bir iktidar alanı yaratır insan hayatında. Bu iktidar yanınızdakileri rahatsız etmekle kalmaz, bırakırsanız sizi de kendi ateşinde tutuşturabilir. Hatırlanırsa, Kediler Krallara Bakabilir’de aynı sözü aşk için de dile getirmiştim: İzan yoktur büyük tutkularda.Niteliksiz Adam romanda sağaltıcı bir varlık olarak karşımıza çıksa da aynı rafta yan yana duran Das Kapital ile Mein Kampf
Zaman
Kültür
01.07.2014
‘Romanıngeçmişigeleceğiniipotekaltınaalamaz’‘Romanın geçmişi geleceğini ipotek altına alamaz’
1700 Barış Projesi
Zaman
28.06.2014
14:06
Bugünlerde yurtta savaş, cihanda savaş varken barış projelerinden söz edeceğim. Barışı maalesef savaş günlerinde hatırlıyoruz.Oysa barışın meyvelerini ancak bir şeyler ekersek ve bu yolda sürekli çaba gösterirsek tadabiliriz. 29 Mayıs-1 Haziran günleri de böyle “ekim” günleriydi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) aylardan beri hazırladığı ve yürüttüğü bir projenin önemli bir aşamasını İstanbul’da gerçekleştirdi. Barış Projeleri adını taşıyan bir yarışmayı anlatacağım.Yarışma çok geniş kapsamlıydı. 107 ülkeden bin yedi yüze yakın proje yarıştı. Önce proje önerilerinin yarısı kadarı elendi, sonra ikinci ve üçüncü elemeler yapıldı. En son kalan on altı projenin temsilcileri İstanbul’da bir uzman jüriye sunuşlarını yaptılar. Ben bu son sunuşları izledim. Dünya turuna çıkmış gibi hissettim. Çin, Japonya, Pakistan, Nijerya, Avustralya, Kıbrıs, Peru, Kolombiya, İsrail, Filistin, ABD’nin sorunlarını ve “barış” önerilerini dinledim. Benim açımdan çok öğretici bir semineri izler gibiydi.En başta dünyamızda nelerin “barışı tehlikeye atan sorun” sayıldığını gördük. Milli ve etnik çatışmalar, dini ve kültürel gerginlikler, kadın erkek uyuşmazlığı, eğitimsizliğin ve basındaki kavgaların yaratığı ayrışmalar gündeme geldi. Kimler bu sorunlarla ne tür yaklaşımlarla ne tür çareler peşinde olduklarını görmek de önemliydi. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının bu yönde çabalarını görmek ve çatışma içinde olan karşıt tarafların nasıl bir araya gelip barışı aradıklarını görmek de öğreticiydi. Bu çabalar güzel ve cesaretlendirici örneklerdi. “Bize özgü” bildiğimiz bazı sorunların, dünyamızda başka yerlerde de aynen yaşandığını görmek, en azından bende, bir tür teselli gibi çalıştı: Meğerse Çin ve Japonya’nın da Kardak/İmia sorunu varmış! Bir gün içinde aylık bir kurs görmüş gibi hissettim. En iyi on proje ödüllerini aldılar (ellişer bin dolar); projeler tamamlandıktan sonra da ilk üçü yeniden ödüllendirilecek. Bu barış projesi hem izleyenler hem de bu konuda bilgilendirilenler açısından öğretici ve yararlıdır. Ama Türkiye’nin dünyada kendini tanıtması, dünya ile temasını artırması, kısacası dünyaya entegre olması açısından da yararlıdır. Ve işte tam bu noktada “savaşta olmanın” ne kadar zararlı olduğunu görüyor insan. Toplum olarak kavgalı olduğumuzdan bu etkinlik Türkiye medyasında hak ettiği yeri bulmadı. Proje bir GYV etkinliği olarak görülmüş veya böyle gösterilmek istendiğinden kutuplaşmış Türkiye sathında yaygınca duyurulmadı.İroni de tam bu noktada. Dünyadaki barış çabalarına ödül veren GYV, kendi ülkesinde barışın meyvelerini tadamıyor. Ayrıca acı olan, bu proje yarışmasına Türkiye’den katılımın olmaması. Yani, benim çıkardığım sonuç, bizim barış için yeterince çaba göstermediğimizdir. Kim bilir, belki tarihi bir miras yüzünden barışı askerî zaferin sonundaki durum olarak algılamışız.Barış Projesi çalışmasının paralelinde ve yine 31 Mayıs-1 Haziran tarihlerinde İstanbul Summit adını taşıyan toplantının kapsamında “Kadınlar Perspektifinden 2015 Sonrası Birleşmiş Milletler” buluşması da gerçekleşti. Bu toplantının anlamını kadınların toplu fotoğrafı çok güzel gösteriyor. Çekik gözlüsü, rengarenk giysileriyle Afrikalılar, sarışın Kuzey Avrupalılar, başörtülüsü, başı açıklar, hepsi güleç, güvenli, dostane, hatta kardeşçesine… Türkiye’de gerçekleşen bu evrensel boyutlu tabloyu Türk kadınları sağlamış. Her iki girişim de örnek girişimlerdi.Gelecekte ne yapılacak?Şu an projeyi yürütenlerin elinde çok zengin bir veri tabanı bulunmakta. Bundan yararlanmasına bakılacak. Bu projeler kayda geçirilirken ülkeler, sorunlar, çözümler vb. olarak zaten sınıflandırılmışlardır. Hemen hemen bütün dünya ülkelerinden bin yedi yüzden çok proje önerisi bulunmakta. Bu verilerle en başta dünya çapında “sorun algısının” ne olduğu istatistikî olarak bilinecek. GYV, bu barış programı aracılığıyla bu alanda öncü bir rol oynayacak ve dünyanın bir panoramasına sahip olacak. Bu proje etrafında uzmanlaşacak ve referans kaynağı olacak.Bu projenin ve etkinliğin ek bir yararı, geliştirilmekte olan ilişkilerdir. Dünyanın hemen hemen bütününü kapsayan bu çalışma sayesinde çatışma çözümlemesi alanında çalışanlarla ortaklıkların kurulması sağlanmıştır. Kendi açımdan benim büyük bir kazancım da bu olmuştur: Barış yolunda çalışan akademisyenleri tanımam. Ve onları bulmuşken somut Türkiye sorunları konusunda onlarla bol bol sohbet ettim. İçlerinde Türkler de vardı, Amerikalılar, Avustralyalılar vb. de.Bir çatışmadan nasıl çıkılır, barış ve uyum nasıl sağlanır sorusunu sürekli gündeme getirdim ve onların uluslararası deneyimlerinden Türkiye konusunda bir görüşe varmaya çalıştım. Anladığım kadarıyla, tecrübe, barış sağlanacaksa en başta bazı şartların oluşması gerekli olduğunu göste
Zaman
Yorum
28.06.2014
1700BarışProjesi1700 Barış Projesi
Yassıada’da metruk bir şato
Zaman
22.06.2014
02:12
İstanbul’un ücra köşelerinden Yassıada, darbe ve sürgün tarihiyle anıladursun, bir İngiliz diplomatının da izlerini taşıyor. Bulwer Şatosu, 19. yüzyıldan günümüze hatıralarıyla intikal edebilmiş ender yapılardan.İstanbul’un Prens Adaları, evvelden beri sükûneti, temiz havasıyla rağbet gören bir sayfiye yeri olmuş. Türk, Yunan ve Ermeni nüfusun ihtilatından doğan kendine has bir hüviyete sahip Adalar. Bu hususiyeti halihazırda muhafaza ettiğini söylemek mümkün elbet. Ne var ki, akla geldikçe bir tatlı huzur bırakan hatıraların, bir de talihsiz ve meşum tarihçesi bulunuyor. Şehrin Rumeli yakasından yola çıkar, vapurun gidiş istikametine doğru biraz dikkat buyurursanız, sırasıyla Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyük Ada’dan mürekkep takım adaların hemen ardında iki tanesini daha seçeceksiniz. Bir sivriceyken diğeri daha düz ve yayvan bu iki ada, ismiyle müsemma İstanbul’un Hayırsız Adaları. Tarih seyri boyunca devlet adamları için bir menfa, münzevi keşişlerin manastırı, mücrim devlet adamları için de hapishane görevini görmüş. Burgazada’ya (Proti) üç mil mesafede, güneyde, yine diğer Hayırsızada’ya 1,7 mil uzaklıkta bulunan Yassıada’nın hikâyesi ise diğerine göre biraz daha farklılık gösteriyor. Sivriada diye bilinen Oxia’da hiçbir zaman insan izi görülmezken, Yassıada’nın (Plati) tarihi MS. IV. yüzyılda Ermeni katoğigosu I. Nerses’in sürgününe kadar uzanıyor. Bu meyanda, Sivriada’nın toplanıp getirilen sokak köpekleri için bir sürgün mahalli olduğunu belirtmek lazım. Yassıada’nın talihi Bizans İmparatoru Teofilos’un (829-846) buraya inşa ettirdiği Platea Manastırı ile bir nebze değişirken, sonrasında IX. asra gelinceye değin terk edilmişlik vasfından kurtulamamış Yassıada. Nihayet İngiliz sefiri Sir Henry Bulwer, Sultan Aziz’i ikna ederek satın almış ve şahsi mülküne geçirmiş. Bugün, 27 Mayıs darbesi ardından çeşitli binalarla mamur hale gelen adada, tarihî değeri haiz tek yapı Demokrat Partililerin yargılandığı spor salonu değil. 1947’de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nca 2 bin kişilik bir eğitim tesisine dönüştürülmüş. Bahsi geçen İngiliz aristokrat, burayı satın aldıktan sonra yaz aylarını geçirmek üzere çeşitli binalar ve de bir şato yaptırmış. Bugün iki köpeğin nezaretinde bu metruk cezirede iki asır önceye ve daha evveline dair izler bulmak mümkün.Kimseye yâr olmayan adaYakın tarihe gelene kadar ada birçok badireler atlatmış. Geçen bin yılın başında Kostantinopolis şehri Avrupalı Latinler tarafından istila edilip yağmalanırken, vaktiyle manastır ve kilisenin yükseldiği ada da bu yağmadan nasibini almış. Yine tarihi vesikalar yağmadan sonra bu Hıristiyan mabedin alt kısmındaki mahzenlerin hapishanelere dönüştüğünü naklediyor. Fransız tarihçi Gustave Schlumberger, buradaki müşahetadında, kayalara oyulmuş geniş yer altı odalarından ve demir parmaklıklarla örülü hücrelerden bahsediyor. Şimdi zihnimizdeki zaman makinesine binip biraz da yakın zamana buyur edelim. Adalar Müzesi, İngiliz soylusunun adayı ziyaretini şu cümlelerle rivayet etmiş. “Baron Henry Lytton Bulwer, bastonuna dayanarak Yassıada’da kısa bir tur attı, sonra denize hâkim yüksek bir kayanın kenarına ilişip el değmemiş manzaraya bakarken kararını verdi. Ömrünün kalan kısmını bu adada geçirmeliydi... Henry Bulwer, 1837 yılında henüz genç bir diplomatken elçilik kâtibi olarak geldiği İstanbul’u ve adaları çok sevmişti. Britanya büyükelçisi olarak yeniden döndüğü İstanbul’da, 1858 yılının bir yaz günü ilk kez ayak bastığı Yassıada’ya ve doğasına hayran kaldı. Şimdi 57 yaşında, sağlık sorunlarıyla uğraşıp emekliliğini beklerken bu adada yaşayabilmek ona ilaç gibi gelecek, ömrüne ömür katacaktı.”Yassıada’nın 20. yüzyıl başlarında çekilmiş fotoğrafları. Kaynak: Eski Türkiye fotoğraflarıAda’nın imarı için kollarını sıvayan Sir Bulwer, Schlumberger’in bahsettiği Aziz Ignatius Manastırı kalıntıları üzerine Anglosakson tarzındaki şatosunu inşa ettirdi. Fakat güzel manzaranın cazibesine kapılmış İngiliz soylusunun hevesi çok uzun sürmez. Limon ağaçları ektiği ve bir de üzüm bağı kurduğu adada dilediğince yaşamak nasip olmayacak, ağırlaşan hastalığı ve buraya gidip gelmenin zorluğu nedeniyle bu mülk sahipsiz kalacaktı. Sir Henry Lytton Earle Bulwer, İngiltere’deki aile şatosu Knobworth House’un bir benzerini yaptırdığı adayı 1865 yılında görev süresinin bitmesiyle satılığa çıkardı. Britanya gazetelerine verilen ilanla apar topar satılan Yassıada’nın yeni sahibi Hidiv İsmail Paşa olmuştu. İstanbul’un Rumlarından Yorgo L. Zarifi’nin (1880-1953) hatıraları adanın geçmişiyle alakalı dikkat uyandıracak malumat sunuyor. Zarifi’ye göre, İngiltere’nin büyükelçilik görevini yürüten Sir Bulver-Lytton, Yassı
Zaman
En Çok Okunan
22.06.2014
Yassıada’dametrukbirşatoYassıada’da metruk bir şato
1700 Barış Projesi
Zaman
17.06.2014
02:18
Bugünlerde yurtta savaş, cihanda savaş varken barış projelerinden söz edeceğim. Barışı maalesef savaş günlerinde hatırlıyoruz.Oysa barışın meyvelerini ancak bir şeyler ekersek ve bu yolda sürekli çaba gösterirsek tadabiliriz. 29 Mayıs-1 Haziran günleri de böyle “ekim” günleriydi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) aylardan beri hazırladığı ve yürüttüğü bir projenin önemli bir aşamasını İstanbul’da gerçekleştirdi. Barış Projeleri adını taşıyan bir yarışmayı anlatacağım.Yarışma çok geniş kapsamlıydı. 107 ülkeden bin yedi yüze yakın proje yarıştı. Önce proje önerilerinin yarısı kadarı elendi, sonra ikinci ve üçüncü elemeler yapıldı. En son kalan on altı projenin temsilcileri İstanbul’da bir uzman jüriye sunuşlarını yaptılar. Ben bu son sunuşları izledim. Dünya turuna çıkmış gibi hissettim. Çin, Japonya, Pakistan, Nijerya, Avustralya, Kıbrıs, Peru, Kolombiya, İsrail, Filistin, ABD’nin sorunlarını ve “barış” önerilerini dinledim. Benim açımdan çok öğretici bir semineri izler gibiydi.En başta dünyamızda nelerin “barışı tehlikeye atan sorun” sayıldığını gördük. Milli ve etnik çatışmalar, dini ve kültürel gerginlikler, kadın erkek uyuşmazlığı, eğitimsizliğin ve basındaki kavgaların yaratığı ayrışmalar gündeme geldi. Kimler bu sorunlarla ne tür yaklaşımlarla ne tür çareler peşinde olduklarını görmek de önemliydi. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının bu yönde çabalarını görmek ve çatışma içinde olan karşıt tarafların nasıl bir araya gelip barışı aradıklarını görmek de öğreticiydi. Bu çabalar güzel ve cesaretlendirici örneklerdi. “Bize özgü” bildiğimiz bazı sorunların, dünyamızda başka yerlerde de aynen yaşandığını görmek, en azından bende, bir tür teselli gibi çalıştı: Meğerse Çin ve Japonya’nın da Kardak/İmia sorunu varmış! Bir gün içinde aylık bir kurs görmüş gibi hissettim. En iyi on proje ödüllerini aldılar (ellişer bin dolar); projeler tamamlandıktan sonra da ilk üçü yeniden ödüllendirilecek. Bu barış projesi hem izleyenler hem de bu konuda bilgilendirilenler açısından öğretici ve yararlıdır. Ama Türkiye’nin dünyada kendini tanıtması, dünya ile temasını artırması, kısacası dünyaya entegre olması açısından da yararlıdır. Ve işte tam bu noktada “savaşta olmanın” ne kadar zararlı olduğunu görüyor insan. Toplum olarak kavgalı olduğumuzdan bu etkinlik Türkiye medyasında hak ettiği yeri bulmadı. Proje bir GYV etkinliği olarak görülmüş veya böyle gösterilmek istendiğinden kutuplaşmış Türkiye sathında yaygınca duyurulmadı.İroni de tam bu noktada. Dünyadaki barış çabalarına ödül veren GYV, kendi ülkesinde barışın meyvelerini tadamıyor. Ayrıca acı olan, bu proje yarışmasına Türkiye’den katılımın olmaması. Yani, benim çıkardığım sonuç, bizim barış için yeterince çaba göstermediğimizdir. Kim bilir, belki tarihi bir miras yüzünden barışı askerî zaferin sonundaki durum olarak algılamışız.Barış Projesi çalışmasının paralelinde ve yine 31 Mayıs-1 Haziran tarihlerinde İstanbul Summit adını taşıyan toplantının kapsamında “Kadınlar Perspektifinden 2015 Sonrası Birleşmiş Milletler” buluşması da gerçekleşti. Bu toplantının anlamını kadınların toplu fotoğrafı çok güzel gösteriyor. Çekik gözlüsü, rengarenk giysileriyle Afrikalılar, sarışın Kuzey Avrupalılar, başörtülüsü, başı açıklar, hepsi güleç, güvenli, dostane, hatta kardeşçesine… Türkiye’de gerçekleşen bu evrensel boyutlu tabloyu Türk kadınları sağlamış. Her iki girişim de örnek girişimlerdi.Gelecekte ne yapılacak?Şu an projeyi yürütenlerin elinde çok zengin bir veri tabanı bulunmakta. Bundan yararlanmasına bakılacak. Bu projeler kayda geçirilirken ülkeler, sorunlar, çözümler vb. olarak zaten sınıflandırılmışlardır. Hemen hemen bütün dünya ülkelerinden bin yedi yüzden çok proje önerisi bulunmakta. Bu verilerle en başta dünya çapında “sorun algısının” ne olduğu istatistikî olarak bilinecek. GYV, bu barış programı aracılığıyla bu alanda öncü bir rol oynayacak ve dünyanın bir panoramasına sahip olacak. Bu proje etrafında uzmanlaşacak ve referans kaynağı olacak. Bu projenin ve etkinliğin ek bir yararı, geliştirilmekte olan ilişkilerdir. Dünyanın hemen hemen bütününü kapsayan bu çalışma sayesinde çatışma çözümlemesi alanında çalışanlarla ortaklıkların kurulması sağlanmıştır. Kendi açımdan benim büyük bir kazancım da bu olmuştur: Barış yolunda çalışan akademisyenleri tanımam. Ve onları bulmuşken somut Türkiye sorunları konusunda onlarla bol bol sohbet ettim. İçlerinde Türkler de vardı, Amerikalılar, Avustralyalılar vb. de.Bir çatışmadan nasıl çıkılır, barış ve uyum nasıl sağlanır sorusunu sürekli gündeme getirdim ve onların uluslararası deneyimlerinden Türkiye konusunda bir görüşe varmaya çalıştım. Anladığım kadarıyla, tecrübe, barış sağlanacaksa en başta bazı şartların oluşması gerekli olduğunu göst
Zaman
Yorum
17.06.2014
1700BarışProjesi1700 Barış Projesi
Gezi'nin acı izleri
Zaman
01.06.2014
02:09
AVM, rezidans ya da otel inadının arkasından 9 tabut çıktı, 22 kişi gözünü kaybetti, resmî olmayan rakamlara göre 8 bin kişi yaralandı. Hayatlarını kaybedenlerin acısını, aileleri tek başlarına taşıyacak. Peki, yaralananlar… Neler yaşadılar, Gezi’nin izleriyle yaşamayı başarabildiler mi, nasıl katlanıyorlar?27 Mayıs 2013 sabahı. Saatler 4.30’u gösteriyordu. Taksim Gezi Parkı’nın yerine Topçu Kışlası adı altında AVM, rezidans ya da otel yapılmasına karşı 50 kişilik küçük bir grup çadırlar kurmuş, projeyi engellemeye çalışıyordu. Ancak Çevik Kuvvet polisleri eylemcileri parktan dışarı çıkartırken, Beyoğlu Belediyesi zabıtaları çadırları yaktı. Bu olay duyulduğunda 2 yıllık proje artık tüm ülke tarafından biliniyordu ve bu projeye karşı olanların sayısı 50 kişi değildi. On binlerce kişi bu olaydan sonra Gezi Parkı’nın park olarak kalması için protesto gösterilerine başladı. Polisin müdahalesi sert oldu. Beton bir binanın yapılması için bir parkın ve ağaçların yok edilmesine karşı çıkanların hayatlarını kaybetmeleri, bir gözle ömürlerini tamamlamaları önemli değildi. Hayatlarını kaybetmelerine rağmen darbeci, gözlerini yitirmelerine rağmen terörist olmaktan kurtulamadılar. AVM, rezidans ya da otel inadının arkasından 9 tabut çıktı, 22 kişi gözünü kaybetti, resmi olmayan rakamlara göre 8 bin kişi yaralandı. Hayatlarını kaybedenlerin acısını, aileleri tek başlarına taşıyacak. Peki, yaralananlar… Neler yaşadı, Gezi’nin izleriyle yaşamayı başarabildiler mi, nasıl katlanıyorlar? Gezi Parkı’ndaki bir bankta oturup temiz hava soluyan, kuşların sesini dinleyip keyifli anlar geçiren bir yaşlı amca ya da bir genç kız, polisin gaz kapsülünden kalma izleri taşıyanları anlamayabilir, görmeyebilir. O izlere ortak olan biri olarak, Gezi olaylarından sonra evine kapanıp hayata küsen de var, bununla yaşamayı başaran da… Vücutlarında kalan izler sayesinde birbirlerini tanımışlar. Ne özür, ne ceza ne de tazminat kaybettiklerini geri getirecek; belki sadece hafifletecek.Gözümü kimse geri vermeyecekHakan Yaman - (38 yaşında–Servis şoförü)3 Haziran akşamı 10 buçuk sularında, işi bitirip Sancaktepe’deki evime giderken olaylar oluyor, ben de mecburen o caddeden geçmek zorundayım. Caddeye 15 metre kala polisle karşılaştım. Sorgusuz bir şekilde tazyikli su sıktı. Ondan sonra gaz fişeği ile sağ karın boşluğumdan vurdu. Polisler beni bayılttıktan sonra öldüresiye darp etti. Darptan sonra 10 metre sürüklediler. Sivil polis gözüme bir şey sokup gözümü patlatıyor. 30-40 metre daha götürüp ateşin içine bırakıyorlar. Sırtımda ikinci derece yanıkların izleri duruyor. Burnumun üst kısmı kopmuş, beynimde sıvı akıntısı vardı. Psikolojik tedavi görüyorum, bir sürü ilaç kullanıyorum. Hayatım altüst oldu. İki çocuğum var; 14 ve 8 yaşlarında. 6’ncı ameliyatı olacağım. İlk ameliyatı göz ve beyinden oldum. Göz kurtarılamadı, patlamış. Göz duvarlarının hepsi içe göçmüştü, vücuttan alınıp oraya ilave edildi. Çenede kemik vardı, orası yapıldı. Gözyaşı kanalları patladığı için gözyaşları dışarı akıyor; kan ve yaş 12 aydır geliyor. O yaşın kanala akması için gözden genze hortum bağlandı. Altıncı ameliyatta göz kanalı tekrar yapılacak. Protez göz var. Gerçekten çok zor. Bunun bir çaresi yok. Gören gözümde bulanıklık var, daha toparlanamadım. Elimden geldiği kadar iyi olmaya çalışıyorum; bir şekilde ayakta durmak zorundayım. Hiçbir şey eskisi gibi değil, her şey değişti. Benim gözümü hiç kimse vermeyecek. Emekli etmiyorlar, 10 sene daha çalışman gerekiyor diyorlar. Ne suç işledim de, bu işkenceyi bana yaptılar. Polisleri gördüğüm zaman kendimi zor tutabiliyorum. Arındırmadıkları için çok rahatsız oluyorum.Dört kez ameliyat oldumErdal Sarıkaya - (35 yaşında–İşçi)Evli ve 2 çocuk babasıyım. Gezi sürecine günün belirli zamanlarında eşlik ediyordum. 11 Haziran akşamı saat gece bir sularında Gezi Parkı’nın alt tarafında vuruldum. Sağ gözümü kaybettim. Açılan ateşle gözüm tamamen parçalanmış. Vurulur vurulmaz “Doktor, doktor” diye bağırdım. Bir anda suratım kızıla döndü ama ben gözümden vurulduğumun farkında değilim. Sonra arkadaşlar geldi. Beni Divan Otel’inin altındaki gönüllü doktorların olduğu bölgeye götürdüler. İlk müdahalem orada oldu. Doktor, bu gözü kurtaramayız, dedi. Sonra Şişli Etfal’e kaldırıldım. Bir buçuk saat bekledim. Sonra Okmeydanı Devlet Hastanesi’ne kaldırıldım. Bir dakika bile benim için çok önemliyken vurulmamdan 11 saat sonra ameliyata alındım. Diğer gözümü kaybetme riski olmuş. İkinci ameliyatımı 20 gün sonra Çapa’da yaptılar. Gözü aldılar. Şu an dördüncü ameliyatı bekliyorum. Belki beş olur, altı olur. Şu an gözümün içinde gözyaşı kanalları çalışmıyor. Çipler takıldı. Ümit yok. Göz gitti. Sadece diğer göze bir etki olmasın diye devam ediyor. 6 ay yattım. Yüzde 45 engelli raporuy
Zaman
En Çok Okunan
01.06.2014
GezininacıizleriGezinin acı izleri
Gezi'nin acı izleri
Zaman
01.06.2014
02:08
AVM, rezidans ya da otel inadının arkasından 9 tabut çıktı, 22 kişi gözünü kaybetti, resmî olmayan rakamlara göre 8 bin kişi yaralandı. Hayatlarını kaybedenlerin acısını, aileleri tek başlarına taşıyacak. Peki, yaralananlar… Neler yaşadılar, Gezi’nin izleriyle yaşamayı başarabildiler mi, nasıl katlanıyorlar?27 Mayıs 2013 sabahı. Saatler 4.30’u gösteriyordu. Taksim Gezi Parkı’nın yerine Topçu Kışlası adı altında AVM, rezidans ya da otel yapılmasına karşı 50 kişilik küçük bir grup çadırlar kurmuş, projeyi engellemeye çalışıyordu. Ancak Çevik Kuvvet polisleri eylemcileri parktan dışarı çıkartırken, Beyoğlu Belediyesi zabıtaları çadırları yaktı. Bu olay duyulduğunda 2 yıllık proje artık tüm ülke tarafından biliniyordu ve bu projeye karşı olanların sayısı 50 kişi değildi. On binlerce kişi bu olaydan sonra Gezi Parkı’nın park olarak kalması için protesto gösterilerine başladı. Polisin müdahalesi sert oldu. Beton bir binanın yapılması için bir parkın ve ağaçların yok edilmesine karşı çıkanların hayatlarını kaybetmeleri, bir gözle ömürlerini tamamlamaları önemli değildi. Hayatlarını kaybetmelerine rağmen darbeci, gözlerini yitirmelerine rağmen terörist olmaktan kurtulamadılar. AVM, rezidans ya da otel inadının arkasından 9 tabut çıktı, 22 kişi gözünü kaybetti, resmi olmayan rakamlara göre 8 bin kişi yaralandı. Hayatlarını kaybedenlerin acısını, aileleri tek başlarına taşıyacak. Peki, yaralananlar… Neler yaşadı, Gezi’nin izleriyle yaşamayı başarabildiler mi, nasıl katlanıyorlar? Gezi Parkı’ndaki bir bankta oturup temiz hava soluyan, kuşların sesini dinleyip keyifli anlar geçiren bir yaşlı amca ya da bir genç kız, polisin gaz kapsülünden kalma izleri taşıyanları anlamayabilir, görmeyebilir. O izlere ortak olan biri olarak, Gezi olaylarından sonra evine kapanıp hayata küsen de var, bununla yaşamayı başaran da… Vücutlarında kalan izler sayesinde birbirlerini tanımışlar. Ne özür, ne ceza ne de tazminat kaybettiklerini geri getirecek; belki sadece hafifletecek.Gözümü kimse geri vermeyecekHakan Yaman - (38 yaşında–Servis şoförü)3 Haziran akşamı 10 buçuk sularında, işi bitirip Sancaktepe’deki evime giderken olaylar oluyor, ben de mecburen o caddeden geçmek zorundayım. Caddeye 15 metre kala polisle karşılaştım. Sorgusuz bir şekilde tazyikli su sıktı. Ondan sonra gaz fişeği ile sağ karın boşluğumdan vurdu. Polisler beni bayılttıktan sonra öldüresiye darp etti. Darptan sonra 10 metre sürüklediler. Sivil polis gözüme bir şey sokup gözümü patlatıyor. 30-40 metre daha götürüp ateşin içine bırakıyorlar. Sırtımda ikinci derece yanıkların izleri duruyor. Burnumun üst kısmı kopmuş, beynimde sıvı akıntısı vardı. Psikolojik tedavi görüyorum, bir sürü ilaç kullanıyorum. Hayatım altüst oldu. İki çocuğum var; 14 ve 8 yaşlarında. 6’ncı ameliyatı olacağım. İlk ameliyatı göz ve beyinden oldum. Göz kurtarılamadı, patlamış. Göz duvarlarının hepsi içe göçmüştü, vücuttan alınıp oraya ilave edildi. Çenede kemik vardı, orası yapıldı. Gözyaşı kanalları patladığı için gözyaşları dışarı akıyor; kan ve yaş 12 aydır geliyor. O yaşın kanala akması için gözden genze hortum bağlandı. Altıncı ameliyatta göz kanalı tekrar yapılacak. Protez göz var. Gerçekten çok zor. Bunun bir çaresi yok. Gören gözümde bulanıklık var, daha toparlanamadım. Elimden geldiği kadar iyi olmaya çalışıyorum; bir şekilde ayakta durmak zorundayım. Hiçbir şey eskisi gibi değil, her şey değişti. Benim gözümü hiç kimse vermeyecek. Emekli etmiyorlar, 10 sene daha çalışman gerekiyor diyorlar. Ne suç işledim de, bu işkenceyi bana yaptılar. Polisleri gördüğüm zaman kendimi zor tutabiliyorum. Arındırmadıkları için çok rahatsız oluyorum.Dört kez ameliyat oldumErdal Sarıkaya - (35 yaşında–İşçi)Evli ve 2 çocuk babasıyım. Gezi sürecine günün belirli zamanlarında eşlik ediyordum. 11 Haziran akşamı saat gece bir sularında Gezi Parkı’nın alt tarafında vuruldum. Sağ gözümü kaybettim. Açılan ateşle gözüm tamamen parçalanmış. Vurulur vurulmaz “Doktor, doktor” diye bağırdım. Bir anda suratım kızıla döndü ama ben gözümden vurulduğumun farkında değilim. Sonra arkadaşlar geldi. Beni Divan Otel’inin altındaki gönüllü doktorların olduğu bölgeye götürdüler. İlk müdahalem orada oldu. Doktor, bu gözü kurtaramayız, dedi. Sonra Şişli Etfal’e kaldırıldım. Bir buçuk saat bekledim. Sonra Okmeydanı Devlet Hastanesi’ne kaldırıldım. Bir dakika bile benim için çok önemliyken vurulmamdan 11 saat sonra ameliyata alındım. Diğer gözümü kaybetme riski olmuş. İkinci ameliyatımı 20 gün sonra Çapa’da yaptılar. Gözü aldılar. Şu an dördüncü ameliyatı bekliyorum. Belki beş olur, altı olur. Şu an gözümün içinde gözyaşı kanalları çalışmıyor. Çipler takıldı. Ümit yok. Göz gitti. Sadece diğer göze bir etki olmasın diye devam ediyor. 6 ay yattım. Yüzde 45 engelli raporuy
Zaman
Ana Sayfa
01.06.2014
GezininacıizleriGezinin acı izleri
Nar’ın arşivinden Türkiye’nin son 10 yılı
Zaman
31.05.2014
02:17
Bağımsız fotoğraf sanatçıları tarafından 2003’te kurulan Nar Photos, on yıllık arşivini sergiliyor. İstanbul Modern’de önceki gün açılan sergide Türkiye’de son yıllarda yaşanan toplumsal olaylardan kareler yer alıyor.Bağımsız fotoğraf sanatçıları tarafından 2003’te kurulan Nar Photos, on yıllık arşivini sergiliyor. İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde önceki gün açılan “Yolda” sergisi, usta fotoğrafçıların gözünden, Türkiye’nin son on yılda yaşadığı toplumsal olayları anlatıyor. Adnan Onur Acar, Ahmet Şık, Aylin Kızıl, Barış Sever, Eren Aytuğ, Erhan Arık, Fatma Çelik, Fırat Aygün, Gençer Yurttaş, Gülşin Ketenci, Hüsamettin Bahçe, Kerem Uzel, Lezgin Kani, Mehmet Kaçmaz, Özcan Yurdalan, Ruben Mangasaryan, Saner Şen, Serpil Polat, Serra Akcan ve Tolga Sezgin’in çektiği 75 fotoğrafta, özellikle Türkiye’nin demokratikleşme çabaları ile Kürt sorununun çözüm sürecinde bölgede yaşanan heyecanı hissediyoruz.Zamanın tanıkları Sergide ayrıca Ermeni, Rum ve Süryani vatandaşların da günlük yaşamından izler görmek mümkün. Törenler, hüzünler, sevinçler ve umutlar... Ekonomik ve sosyal yaşamı derinden etkileyen kentsel dönüşüm de çok çarpıcı fotoğraflarıyla sergide yer alıyor. Bunların yanı sıra mevsimlik işçiler, kağıt toplayıcıları ve kot taşlama gibi çok zor koşullar altında çalışmak durumunda kalan işçiler, fotoğraflarıyla adeta sağırlaşan toplum vicdanına dokunuyor. Geçtiğimiz yıla damgasını vuran Gezi Parkı protestolarını anlatan kareler de dikkat çekiyor.Sergide fotoğrafların yanı sıra Mezat, Kalanda, İnönü Stadyumu, Lübbey, Akhuryan İstasyonu ve Kuzey İstanbul başlıklı 6 video da gösteriliyor. Serginin küratörü Sena Çakırkaya, “Fotoğraflarda bizlere sunulmuş doğruları değil, doğru kabul edilenleri sorgulamak için çıkılan bir yolculuğun adımlarını görüyoruz. Konulara dışarıdan bakmayan, tanıklığın ötesinde müdahil olan, samimi bir yaklaşımla ele alınan bu görsel arşiv, bizleri içinde bulunduğumuz zamanla yüzleşmeye, hesaplaşmaya davet ediyor. Nar Photos’taki fotoğrafçılar, toplumsal bir bilinç yaratarak değişimi tetikleyen, etkin bir rol üstleniyor.” diyor.İnsan hayatındaki yaşam koşullarını göz önüne sermeyi amaçlayan Nar Photos’un üye sanatçılarına göre, görsellerin plastik ve estetik değerlerinden çok, fonksiyonları öncelikli konuma sahip. Foto röportajlarla değişime önayak olacak nitelikte eserler üretmeyi önceleyen Nar Photos üyeleri, Yolda sergisi için nasıl bir seçki yaptıklarını şöyle açıklıyor: “Kendimize ‘Türkiye’de neler oluyor?’ sorusundan çok, ‘Biz neleri gördük, bizim için değerli ve önemli olan neydi, Türkiye’nin sosyal, siyasal hayatını etkileyen olay ve olgular nelerdi?’ sorularını sormayı tercih ettik. Biz fotoğrafın mekanik, estetik veya form halinden çok; işleviyle, bir araç oluşuyla ilgileniyoruz. İkincisi ve daha önemli tarafı ise çektiğimiz fotoğrafların, hem bizim hem de başkalarının hayatında neyi dönüştüreceği sorusu. Bizim için ön kabul şudur: Her fotoğraf başkaları için çekilir. Fotoğrafı birine gösterdiğinde onda bir değişim yaratmak istersin. Fotoğrafla dünyayı değiştirmek değil ama en azından kanılarda bir kırılma yaratabilir miyiz, bilgi olarak bir eksiği tamamlayabilir miyiz, kendimizi ve izleyicileri ele aldığımız konular hakkında daha eleştirel, daha dünyaya dokunan ve aynı zamanda kendine de eleştirel bakabilen varlıklar haline getirebilir miyiz, diye düşünüyoruz. Bizi hayatla ve insanlarla kurduğumuz ilişki belirliyor. Bu aslında fotoğrafla ilgili olmaktan çok, bizim hayatla kurduğumuz ilişki ile ilgili.”“Gerçekliği bozmuyoruz”Türkiye’nin görünmeyen, gölgede kalmış konularına daha çok odaklanan Nar Photos, fotoğraflarında gerçekliği bozmadan göstermeye çalışarak, ne olup bittiğiyle ilgileniyor ve bunları bir süzgeçten geçirmeye çalışıyor. Çekim kadar, fotoğrafların nasıl seçileceği ve yan yana geldiklerinde ortaya çıkan büyük cümlenin ne olacağını önemsiyor: “Bugün yaptığımız işin bir değeri olmayabilir ama biriktirmek, zamanın farkında olmak ve bu zamana bugünün bakış açısıyla değil de, bir projeksiyon yaparak daha ilerden bakmak gerektiğinin farkındayız. Bütün bu süreçte çektiğimiz her şeyin ileride farklı bir önem taşıyacağını, geleceğin çocukları ve onların çocukları açısından gerçek bir veri olacağını düşünüyoruz.” Yolda sergisi, 9 Kasım 2014’e kadar açık kalacak.
Zaman
Kültür
31.05.2014
Nar’ınarşivindenTürkiye’ninson10yılıNar’ın arşivinden Türkiye’nin son 10 yılı
Erdoğan: 17 ve 25 Aralık, 27 Mayıs darbesinin tezahürü
Haber3
27.05.2014
15:42
Erdoğan:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 17 Aralık ve 25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını 27 Mayıs darbesine benzetti. Erdoğan, 27 Mayıs’tan bugüne kalan izler olduğunu hepimiz biliyoruz. En son 17 ve 25 Aralık darbe girişimi, 27 Mayıs zihniyetini...

Haber3
Son Dakika
27.05.2014
Erdoğan17ve25Aralık27MayısdarbesinintezahürüErdoğan 17 ve 25 Aralık 27 Mayıs darbesinin tezahürü
Kayadan oyma yeraltı seramik müzesi Kapadokya’da açıldı
Zaman
12.05.2014
14:56
Dünyanın ilk kayadan oyma yeraltı seramik müzesi Kapadokyada hizmet vermeye başladı. Nevşehirin Avanos ilçesinde 5 nesilden beri çanak ve çömlek üretimi ve satışı yapan Tüysüz ailesi tarafından hizmete kazandırılan müzede 500e yakın seramik ve çanak ürünü sergileniyor.Bin 500 metrekarelik kapalı alan içerisinde 15 metre yerin altında oluşturulan Yeraltı Çanak ve Seramik Müzesi hakkında bilgi aktaran işletme sahibi Güray Tüysüz, böyle bir müze oluşturma fikrinin müşterilerinden geldiğini belirtti. Müşterilerinin Atalarınızdan kalan çömlekleri ve seramikleri görebilir miyiz diye yüzlerce soru sonrasının ardından bu müzeyi yapmaya karar verdiğini kaydeden Tüysüz, Bunun neticesinde tarihi eserleri 15 yıldır topluyorum. Son 5 yıldır da müze inşaatı ile uğraştık. Yeni tamamlayabildik. Müzenin açık alanı bin 500 metrekaredir. Müzede üç ana bölüm bulunuyor. Her ana bölümünde kendi içerisinde 8-10 odası var. İlk bölümde ilkçağdan 20. Yüzyıla kadar olan Anadoluda yapılan, orijinal eserleri sergiliyoruz. İkinci bölümde son yüzyıla ait dünyaca ünlü seramik sanatçılarımızı ve onların eserlerini sergiliyoruz. Üçüncü bölümde ise sergi salonumuz, kafeteryamız ve kütüphanemiz var. Burada sanatçılarımız resim, heykel, fotoğraf ve seramikten yaptıkları eserlerini sergileyebilecek. Sonuçta burası memleketimize hizmet edecek bir Kültür Merkezidir. dedi.GÜNDÜZ MÜZE, AKŞAM KÜLTÜR MERKEZİBuraya gelen turistlerin önemli bir kısmının Türkiyeyi az gelişmiş Ortadoğu ülkesi olarak gördüğünü ifade eden Tüysüz Maalesef yabancı ziyaretçilerin çoğu ülkemizi az gelişmiş bir Ortadoğu ülkesi olarak görüyorlar ve o önyargıyla ülkemize geliyorlar. Müzenin içine girince fikirleri değişiyor. Saygıyla ayrılıyorlar, çok keyif alıyorlar. Açıkçası bizden böyle projeler beklemiyorlar. Gördükten sonra kültürümüze daha fazla ilgi duymaya başlıyorlar. Şu anda müzede 500e yakın eser bulunuyor. Yeni eserlerde almaya devam edeceğiz. Burası gündüz çömlek ve seramik müzesi olarak faaliyet gösterecek. Akşamları ise müze ortamında toplantı, seminer, müzik konserleri, kokteyller organize edilebileceğiz. Bu proje Türkiyede bir ilktir. Tahmin ediyorum dünyada da kendi konseptinde bir ilk olacak. Müzemiz yerin 15 metre altına kuruldu. bilgisini verdi. 15 YILLIK BİR HAYAL15 yıl önce böyle bir projenin geliştiğini anlatan Tüysüz, Bu proje benim için 15 yıllık bir hayaldi ve güçlü bir istekti. Bu istek öyle büyüktü ki, sonuçta gerçekleşti. Bu noktaya gelene kadar çok sayıda engeli aşmak zorunda kaldık. Projemize resmi makamlarımızdan da, kültürlü insanlarımızdan da destek gördük ve görmeye devam ediyor. Elindeki eserleri müzeyi gördükten sonra hibe edenler bile oldu. Bir Alman firması müzemizin komple kalorifer tesisatına sponsor oldu. Ahiler Kalkınma Ajansı 160 bin lira tutarında hibe desteği verdi. İnanmayanların olumsuz önerileri de olmuştu. Buradaki ana mesele kayanın müsaade etmesiydi. Kaya sert ve sağlam çıkmasaydı bu proje olmazdı. diye konuştu.RESMİ AÇILIŞ TEMMUZDATemmuz ayı içerisinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün de katılmasının planlandığı bir törenle Kapadokya Yeraltı Seramik Müzesinin resmi olarak hizmete kazandırılmasının planlandığını vurgulayan Tüysüz Projede ana çıkış noktamız, memleketimize ve gelecek nesillere bir müze yaparak hediye bırakmaktı. Bu ticari bir proje değil, gönülden gelen kültürel bir projeydi. İnanıyorum ki, burada yapacağımız etkinliklerle, müzede sergileyeceğimiz eserlerle burası artık ülkemizin bir değeri olacak ve herkes bu müzeyi gezmeye gelecek. Ya da burada yapacağımız etkinlikler zihinlerde izler bırakacak. Çünkü farklı ve insanları etkileyen bir mekan oldu dedi.(CİHAN)
Zaman
Kültür
12.05.2014
KayadanoymayeraltıseramikmüzesiKapadokya’daaçıldıKayadan oyma yeraltı seramik müzesi Kapadokya’da açıldı
Ahmet Çakır - Şampiyonluk öyküsü hazır mı?
Zaman
04.05.2014
02:03
Fenerbahçe’nin şampiyonluğunun ardından, böyle durumlarda mutlaka yapılan birtakım işler gündeme geldi. Elbette ki bu kadar büyük bir başarının ardından başta kutlamalar olmak üzere onunla ilgili ‘ritüel’ denilebilecek bir yığın durum ortaya çıkar.Bu büyük başarının, en çok galibiyeti o aldı, rakiplerine gol yağdırdı türünden istatistiksel verilerinden tutun da şampiyonluk nedeniyle kulübün borsa değerinin artmasına varıncaya kadar olan kazançlarla ilgili haberler yapılır; değerlendirmeler, araştırmalar, yorumlar birbirini izler...Bu kapsamdaki en ilginç işlerden biri, gazetelerde yer alan şampiyonluk öyküleridir. Her şampiyonluk çok değerli ve zahmetli bir iştir. O muhteşem maratonu önde bitirebilmek için hem çok büyük bir organizasyon hem de sürekli çaba gereklidir. Başta yönetim olmak üzere, teknik heyet, futbolcular, taraftarlar bu başarının gelmesindeki temel unsurlardır. Bu kapsamda değerlendirilmesi gereken daha bir yığın etken vardır.Bunlar arasında şampiyonluk öykülerini yazmak zorunda olan muhabirlerin durumu ve kimi zaman da dramı pek bilinmez.En iyi öykü bizdeDurum şudur: Her gazete en iyisini vermek ister ve bunun için de muhabirini zorlar. Süreç içinde yaşanmış birtakım olayların peşpeşe sıralanması hiç kimseyi tatmin etmez. Öncelikle işin perde arkası denilebilecek bilinmeyen, çok şaşırtıcı noktaların bulunup çıkarılması gerekir. Bunlardan bir-ikisi belki muhabirin dağarcığında saklanmıştır ve şimdi de kullanmanın zamanı gelmiştir ama yetmez; mutlaka çok daha fazlası istenir. Hatta bunlarla ilgili anonslar bile verilir gazetelerde:-Başkan bağırırken kapının arkasına saklanan yönetici kimdi?-Hangi futbolcu ‘ben artık bu takımda oynamam’ dedikten sonra geri döndürüldü?-Kimin gözyaşları hangi nedenle sel olmuştu?-Teknik direktörü kovulmaktan kurtaran yönetici hangisiydi?gibisinden anonsların altını doldurmak ve bunun çok daha fazlasını yapmak muhabirin işidir.Öteki bütün kesimler şampiyonluğun keyfini yaşarken muhabirin çilesi başlar. Arasının iyi olduğu yöneticiden futbolcuya kadar herkesten birşeyler almaya çalışır. Fakat bilinenlerin dışında onlardan birşey almak kolay değildir. En azından bir bölümünü sizin de bildiğiniz bazı gizli-saklı durumlar varsa onları deşebilirsiniz. Böylesi zorlamalar sırasında büyük balıklar yakalamak bile mümkün olabilir ama camianın tadını kaçırmamak için onu yazmayı daha uygun bir zamana bırakırsınız. Zaten gazete yönetimi de böyle yapılmasının daha uygun olacağı düşüncesindedir.‘O mu kazanmış şampiyonluğu?’Bu dizilere hep büyük bir iştahla başlanır ama iki bölümün ardından pek dişe dokunur birşey çıkmadığını herkes kabullenir ve “Bitirin artık şunu!” rahatsızlığı ortaya çıkar. “İyi gidiyor, biraz uzatalım” denildiği de olur ama bu çok nadirdir.Dizi bittiğinde bazı kesimlerden tepkiler gelir ya da en azından sitemler olur. Şampiyonlukta onların payını yeterince vurgulamamıştır muhabir ya da bazılarını haksız yere daha önplana çıkarmıştır. “Biz yıllardır bu takımın çilesini çekiyoruz, sen dünkü adamı göklere çıkarmışsın” gibisinden durumlar olur. Yöneticiler arasında da benzer sancılar yaşanır. Muhabir de haliyle kendisine malzeme vereni biraz kollar. Böylece işin raconunu suskun kalan yöneticiye de farkettirmiş olur.Bitmedi, işin üzerinden biraz zaman geçtikten sonra o şampiyonlukla ilgili olarak konuşulduğunda, bazıları artık gerçekleri konuşmanın zamanı gelmiş olduğunu düşünür:“Ne yani, o mu kazanmış şampiyonluğu?” gibisinden çok derin anlamlar taşıyan sözler edilir.Tersine dönen öyküler!İşin en eğlenceli yanlarından biri, şampiyonluğun son anda ve hiç beklenmedik bir biçimde el değiştirmesidir. Böyle bir durum 2005-06 sezonunda yaşanmıştır. Fenerbahçe’nin Denizli’de dramatik biçimde kaybettiği şampiyonlukla ilgili bütün öyküler Sarı Lacivertli takımın zaferi üzerine kurgulanmıştı. Galatasaray cephesinde şampiyonluk öyküsüyle ilgili hazırlık yapan tek arkadaşımın bile bulunmadığını biliyorum. Elbette ki hemen o gece, şampiyonluğun nasıl geldiğiyle ilgili birşeyler bulunup buluşturuldu. İlk bölüm kurtarıldıktan sonra da ‘kervan yolda düzülür’ örneğince işler yapıldı. Birilerinin bu şampiyonluğa ne kadar inandığı, bu zaferin arkasında nasıl bir emek, özveri ve gözyaşı bulunduğu belirtildi falan filan...Fenerbahçe’nin şampiyonluğuyla ilgili öykülerin bir bölümü de ziyan olmasın diye, biraz başı sonu değiştirilerek zaferin nasıl felakete dönüştüğünün öyküsü olarak verildi. Herşey dahil tatil sitelerinde akşam yemeğinden artan makarnaların ertesi gün öğle yemeğinde önünüze salatalık malzeme olarak gelmesi gibi birşey...Gördüğünüz gibi şampiyonluk öyküleri hem epeyce çileli hem de çokça eğlencelidir. Fenerbahçe’yi başarısından dolayı kutlarken şampiyonluk öykülerine de değişik bir gözle
Zaman
Köşe Yazıları
04.05.2014
AhmetÇakır-Şampiyonluköyküsühazırmı?Ahmet Çakır - Şampiyonluk öyküsü hazır mı?
Ahmet Çakır - Şampiyonluk öyküsü hazır mı?
Zaman
04.05.2014
02:03
Fenerbahçe’nin şampiyonluğunun ardından, böyle durumlarda mutlaka yapılan birtakım işler gündeme geldi. Elbette ki bu kadar büyük bir başarının ardından başta kutlamalar olmak üzere onunla ilgili ‘ritüel’ denilebilecek bir yığın durum ortaya çıkar.Bu büyük başarının, en çok galibiyeti o aldı, rakiplerine gol yağdırdı türünden istatistiksel verilerinden tutun da şampiyonluk nedeniyle kulübün borsa değerinin artmasına varıncaya kadar olan kazançlarla ilgili haberler yapılır; değerlendirmeler, araştırmalar, yorumlar birbirini izler...Bu kapsamdaki en ilginç işlerden biri, gazetelerde yer alan şampiyonluk öyküleridir. Her şampiyonluk çok değerli ve zahmetli bir iştir. O muhteşem maratonu önde bitirebilmek için hem çok büyük bir organizasyon hem de sürekli çaba gereklidir. Başta yönetim olmak üzere, teknik heyet, futbolcular, taraftarlar bu başarının gelmesindeki temel unsurlardır. Bu kapsamda değerlendirilmesi gereken daha bir yığın etken vardır.Bunlar arasında şampiyonluk öykülerini yazmak zorunda olan muhabirlerin durumu ve kimi zaman da dramı pek bilinmez.En iyi öykü bizdeDurum şudur: Her gazete en iyisini vermek ister ve bunun için de muhabirini zorlar. Süreç içinde yaşanmış birtakım olayların peşpeşe sıralanması hiç kimseyi tatmin etmez. Öncelikle işin perde arkası denilebilecek bilinmeyen, çok şaşırtıcı noktaların bulunup çıkarılması gerekir. Bunlardan bir-ikisi belki muhabirin dağarcığında saklanmıştır ve şimdi de kullanmanın zamanı gelmiştir ama yetmez; mutlaka çok daha fazlası istenir. Hatta bunlarla ilgili anonslar bile verilir gazetelerde:-Başkan bağırırken kapının arkasına saklanan yönetici kimdi?-Hangi futbolcu ‘ben artık bu takımda oynamam’ dedikten sonra geri döndürüldü?-Kimin gözyaşları hangi nedenle sel olmuştu?-Teknik direktörü kovulmaktan kurtaran yönetici hangisiydi?gibisinden anonsların altını doldurmak ve bunun çok daha fazlasını yapmak muhabirin işidir.Öteki bütün kesimler şampiyonluğun keyfini yaşarken muhabirin çilesi başlar. Arasının iyi olduğu yöneticiden futbolcuya kadar herkesten birşeyler almaya çalışır. Fakat bilinenlerin dışında onlardan birşey almak kolay değildir. En azından bir bölümünü sizin de bildiğiniz bazı gizli-saklı durumlar varsa onları deşebilirsiniz. Böylesi zorlamalar sırasında büyük balıklar yakalamak bile mümkün olabilir ama camianın tadını kaçırmamak için onu yazmayı daha uygun bir zamana bırakırsınız. Zaten gazete yönetimi de böyle yapılmasının daha uygun olacağı düşüncesindedir.‘O mu kazanmış şampiyonluğu?’Bu dizilere hep büyük bir iştahla başlanır ama iki bölümün ardından pek dişe dokunur birşey çıkmadığını herkes kabullenir ve “Bitirin artık şunu!” rahatsızlığı ortaya çıkar. “İyi gidiyor, biraz uzatalım” denildiği de olur ama bu çok nadirdir.Dizi bittiğinde bazı kesimlerden tepkiler gelir ya da en azından sitemler olur. Şampiyonlukta onların payını yeterince vurgulamamıştır muhabir ya da bazılarını haksız yere daha önplana çıkarmıştır. “Biz yıllardır bu takımın çilesini çekiyoruz, sen dünkü adamı göklere çıkarmışsın” gibisinden durumlar olur. Yöneticiler arasında da benzer sancılar yaşanır. Muhabir de haliyle kendisine malzeme vereni biraz kollar. Böylece işin raconunu suskun kalan yöneticiye de farkettirmiş olur.Bitmedi, işin üzerinden biraz zaman geçtikten sonra o şampiyonlukla ilgili olarak konuşulduğunda, bazıları artık gerçekleri konuşmanın zamanı gelmiş olduğunu düşünür:“Ne yani, o mu kazanmış şampiyonluğu?” gibisinden çok derin anlamlar taşıyan sözler edilir.Tersine dönen öyküler!İşin en eğlenceli yanlarından biri, şampiyonluğun son anda ve hiç beklenmedik bir biçimde el değiştirmesidir. Böyle bir durum 2005-06 sezonunda yaşanmıştır. Fenerbahçe’nin Denizli’de dramatik biçimde kaybettiği şampiyonlukla ilgili bütün öyküler Sarı Lacivertli takımın zaferi üzerine kurgulanmıştı. Galatasaray cephesinde şampiyonluk öyküsüyle ilgili hazırlık yapan tek arkadaşımın bile bulunmadığını biliyorum. Elbette ki hemen o gece, şampiyonluğun nasıl geldiğiyle ilgili birşeyler bulunup buluşturuldu. İlk bölüm kurtarıldıktan sonra da ‘kervan yolda düzülür’ örneğince işler yapıldı. Birilerinin bu şampiyonluğa ne kadar inandığı, bu zaferin arkasında nasıl bir emek, özveri ve gözyaşı bulunduğu belirtildi falan filan...Fenerbahçe’nin şampiyonluğuyla ilgili öykülerin bir bölümü de ziyan olmasın diye, biraz başı sonu değiştirilerek zaferin nasıl felakete dönüştüğünün öyküsü olarak verildi. Herşey dahil tatil sitelerinde akşam yemeğinden artan makarnaların ertesi gün öğle yemeğinde önünüze salatalık malzeme olarak gelmesi gibi birşey...Gördüğünüz gibi şampiyonluk öyküleri hem epeyce çileli hem de çokça eğlencelidir. Fenerbahçe’yi başarısından dolayı kutlarken şampiyonluk öykülerine de değişik bir gözle
Zaman
Ana Sayfa
04.05.2014
AhmetÇakır-Şampiyonluköyküsühazırmı?Ahmet Çakır - Şampiyonluk öyküsü hazır mı?
Divan şairlerini nasıl bilirdiniz?
Zaman
02.05.2014
02:15
Kadıdan, müderristen şair olur da kasaptan, helvacıdan, şekerciden, falcıdan olmaz mı? Divan edebiyatı şairlerinin birbirinden ilginç mesleklerinin olduğunu biliyor muydunuz?Divan edebiyatı şairleri dendiğinde aklımıza ilk gelenleri şöyle bir sayacak olsak, hemen hepimiz Bâki, Fuzûlî, Nedim, Nefî, Şeyh Galip’i zikrederiz. Hatta bu isimlerin ünlü beyitleri dilimize dolanır. Ancak divan şairleri ne iş yapar, pek bilmeyiz. Sanılanın aksine Osmanlı’da şairlik bir meslek olarak kabul edilmez. Modern öncesi zamanlarda şairlik geçimi sağlamaya yarayan bir sanat dalı olarak düşünülmediği için her divan şairinin bir mesleği vardır. Kadı, müderris, kâtip ve şeyhlerin yanında çıkrıkçı ustasından cambaza, kasaptan helvacıya kadar birçok farklı meslek erbabı divan şiirine gönül vermiştir.Devlet-i Âli Osman’da saray şiiri ve şairleri destekler, padişahlar yetenekli gördüklerine ihsanda bulunur, unvanlar verirdi. Sultanlardan ilk şiir söyleyen Birinci Murad’dır. Az şiir söylese de haftada iki gün şairleri ve bilginleri toplayıp baştan sona dinler, her hafta her konu için tartışmacılar tayin edermiş. Nükteci biri yerinde güzel nükte söylese veya latife yapsa veya bilgili bir fakih çözümü güç bir meseleyi halletse onu daha yüce bir makama yükseltirmiş. Zaman zaman bazı şairlere yıllık gelirler de bağlanırdı. Örneğin İkinci Beyazıt döneminde bir eser sunan şair en az bir yıllık, bir kaside sunan ise üç aylık geçimini temin edebilecek kadar para kazanabiliyordu. Osmanlı’da padişahların yanı sıra devlet büyükleri ve saray erkânı da şairlere ihsanlarda bulunmuştu. Sadrazamlar, paşalar kalemini ve sözünü beğendiklerini himayelerine alıyordu. Ancak devletlûlerin gösterdikleri maddi teveccüh, şairlerin geçimlerine yetecek düzeyde değildi. Yani bir şair sadece şiir yazarak hayatını idame ettiremiyordu. Çünkü himaye ve ihsan ömür boyu devam etmiyordu. Haminin görevi değişebiliyor, ölüyor ya da şairle arası açılıyordu. Tüm bu durumlarda şiir ustaları geçimlerini zorlukla sağlıyordu. Aç kalan da oluyordu, açıkta kalan da. Bu yüzden bir divan şairinin birden çok mesleği olabiliyordu.Kimi müderris, kimi marangozProf. Dr. Mustafa İsen’e göre divan şairlerinin sayısı 3182, A. Sırrı Levent’e göre ise bu rakam yaklaşık 5 bin. İsen, Tezkireden Biyografiye adlı eserinde divan şairlerinin mesleki dağılımlarını inceliyor. Buna göre, divan şairlerin en önemli bölümünü (yüzde 36) ilmiye sınıfı oluşturuyor. Bunların içinde kadı, naib, kazasker, şeyhülislam, danişmend, müderris ve hoca var. İkinci sırada yüzde 28 ile bürokratlar yer alıyor. Bu sınıfta ise elçi, emin, kâtip, hâcegân, defterdâr, vezir, kethüdâ, mektupçu, tezkireci, muhâsebeci, memur, kaymakam, reîsü’l-küttâb, vakanüvis, rûznâmeci, mühürdâr, mütevelli, kapıcıbaşı ve valî bulunuyor. Bunu şeyh ve dervişler takip ediyor. Şeyh, mesnevîhân, türbedâr, neyzenbaşı bu grupta. Ardından oranları aynı olan asker ve en renklileri olan esnaf sınıfı geliyor. Askerler arasında alaybeyi, beylerbeyi, kaptan-ı derya, kolağası, sancakbeyi, silahtar, silahşor, sipahi, subaşı, yeniçeri ve müteferrika var. Esnaf zümresinde ise aşçı, ateşbâz, attar, ayakkabıcı, bezzaz, canbaz, cerrah, demirci, hattat, helvacı, kasap, kazzaz, mahyacı, marangoz, remmal, ressam, sahhaf, saraç, sarraf, takkeci, terzi, tüccar, yorgancı. Bunu saray mensupları takip ediyor. Sarayda sadece padişah ve şehzadeler şiirle ilgilenmiyor. Beylikçi, çavuş, çuhadarağası, kapıcıbaşı, mabeyinci, miftahağası, nişancı, odabaşı, kavukçubaşı, teşrifatçı, tüfekçibaşı, vekilharç, mukabeleci, şehnameciler de var. Muarrif, müezzin, vaiz, müftü, na’t-hân ise din adamları zümresi olarak en son sırada.Bazı şairlerin şiirlerinde meslekleri belli oluyor. Örneğin hayatını canbazlık yaparak kazanan Süvârî. “Halka-i zülfünde cân u dil muallaklar döner / Birbirine karşı oynar san iki canbaz.” diyor. Benzer şekilde okçuluğuyla bilinen Garîbî’nin “Tîr-i âhumdan sakın kim kâmetüm yây eyledün / Gâfil olma dostum tîr-i kemânumdan benüm.” beytinde de mesleğinden izler bulmak mümkün. Bazılarının mesleği ise mahlasına yansımış. Demirci ustası Hadîdî, ayakkabıcı ustası Haffî, ipek satıcısı Hârîrî, şekerci ve tatlı satıcısı Kandî, attar Rahîkî gibi. İşte tezkirelerde adı geçen bazı şairler ve meslekleri: Adnî, vezir; Aşkî, Manisa’da iyi bir çıkrıkçı ustası nakş-bend ve hattat. Edirneli Celîlî, mesleği yorgancı, şiiri yakıcı. “Ah kim gurbette kaldım bu nigâr eğler beni / Çoktan eylerdim sefer ol şivekâr eyler beni.” bey
Zaman
En Çok Okunan
02.05.2014
Divanşairlerininasılbilirdiniz?Divan şairlerini nasıl bilirdiniz?
Devler Ligi müziğini çaldıracağız
Zaman
26.04.2014
02:06
Beşiktaş Teknik Direktörü Slaven Bilic, Vodafone Arena ismini alacak yeni statlarında Şampiyonlar Ligi müziğini çaldırmak istediklerini söyledi.Hırvat hoca, “Bunu duyduğunuzda biliyorsunuz ki Avrupa’nın en büyük takımlarının olduğu yerdesiniz.” dedi. Sezona başlarken birçok kişinin, Devler arenasına katılım ve Süper Lig’deki kupa hedeflerini imkânsız bulduğunu hatırlatan deneyimli çalıştırıcı, bunun hâyâl olmadığını ispatladıklarını vurguladı.Süper Lig’in 30. haftasında, Olimpiyat Stadı’nda 1-1 berabere tamamladıkları Fenerbahçe derbisinin üzerlerinde olumsuz izler bıraktığını aktaran Slaven Bilic; Jones, Veli, Motta ve İsmail’in, yarın deplasmanda verecekleri Sivasspor sınavında cezalarından ötürü forma giyemeyeceğini anımsattı. Zorlu maratonun son bölümlerinde her türlü sonucun görülebileceğine dikkati çeken tecrübeli taktisyen, “İyi hazırlandık. Yedekler de kazanmak için ellerinden geleni yapacak. Kararlıyız ve özgüvenimiz yüksek.” şeklinde konuştu. Üçüncü Galatasaray ile aralarındaki 2 puanlık farkın azımsanmaması gerektiğinin altını çizen Bilic, Siyah-Beyazlı taraftarlara da seslendi: “Bize harika destek verdiler. Devamına çok ihtiyacımız var.” Öte yandan sözleşmesi 31 Mayıs’ta bitecek olan Manuel Fernandes, ocak ücretini (yıllık 2,2 milyon Euro’dan aylık 220 bin Euro) alamadığı için kulübe ihtarname çekti. Maaşı 1 hafta içerisinde yatmazsa mukavelesini tek taraflı feshedecek olan Portekizli yıldız, kalan parasını mahkeme yoluyla tahsil etmeye çalışacak.
Zaman
Spor
26.04.2014
DevlerLigimüziğiniçaldıracağızDevler Ligi müziğini çaldıracağız
Şahin Alpay - Erdoğan cumhurbaşkanlığına aday olmalı
Zaman
17.04.2014
14:38
Tayyip Erdoğan, ağustos ayında yapılacak seçimde cumhurbaşkanlığına aday olacak mı? Olursa seçilebilir mi? Seçilmesi halinde Abdullah Gül’ün önce AKP’nin, sonra hükümetin başına geçmesine yeşil ışık yakar mı? Türkiye şimdi bu soruları tartışıyor.Erdoğan’a en bağlı isimlerden biri olmakla temayüz eden AB Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun açıkça beyan ettiğine bakılırsa, “Sayın Başbakanımız kendini güvende hissetmiyor. Zaten kendisi de söylüyor…” Erdoğan’ın niçin kendini güvende hissetmediğine dair farklı fikirler olabilir, ama bunların herhalde en baskın olanı, büyük rüşvet ve yolsuzluk soruşturması sonucunda bir gün yargılanmak zorunda kalabileceği ihtimali.Bu ihtimali esas alanlar, önümüzdeki dönemde Erdoğan’ın oyun planına dair başlıca iki teori ileri sürüyorlar. Birinci teoriye göre: Her ne kadar yerel seçimlerde (büyükşehir belediyeleri ve il genel meclisine verilen oylar temelinde) alınan % 43,5 oyun cumhurbaşkanı seçilmesine fersah fersah yeteceğine dair, kendi kendilerini kandırmaya çalışan AKP’liler varsa da, Erdoğan bunun kolay olmayabileceğini hesap edecek kadar akıllı bir insan.Üstelik Erdoğan’ın, seçilmeyi başarsa bile, Çankaya’dan partisini ve hükümeti kontrol altında tutmasının fevkalade güç olacağını, en az Tarhan Erdem kadar bileceği de muhakkak. Bu nedenlerle Erdoğan, başbakan kalmayı, parti tüzüğünü değiştirip, dördüncü dönem (ve belki devamında da) başbakanlığı sürdürmeyi tercih edecektir. Bu takdirde, Gül’ün cumhurbaşkanlığına yeniden aday olmasını ve seçilmesini kuvvetle destekleyebilir. Zira AKP’nin daha güçlü bir aday çıkarması söz konusu olamaz.İkinci teori ise şu: Erdoğan, ancak “vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla” yargılanabileceği cumhurbaşkanlığı koltuğunda kendini çok daha güvende hissedecektir. Bunun için cumhurbaşkanlığına aday olacaktır. Ne var ki seçilebilmesi için, AKP’nin oylarına başka bir partinin oylarını da katabilmesi gerekir.Bunlar da ancak BDP-HDP’nin oyları olabilir. Bu oyların koşulsuz olarak Erdoğan’a verilmesi söz konusu olamaz. Pazarlıkta ileri sürülecek (Öcalan’ın serbest bırakılması gibi) şartlar ağır olabilir. Bu şartların AKP’nin kendi seçmeninden ne kadarının kaybına yol açabileceği, BDP-HDP oylarının toptan Erdoğan lehine kullanılıp kullanılmayacağı da herhalde hesaba katılmalıdır. Diyelim ki Erdoğan cumhurbaşkanı seçilemedi. Aday olmak için başbakanlıktan istifasını gerektiren bir kural olmadığına göre, pekala başbakan olarak göreve devam eder; parti tüzüğünü değiştirip 2015 yazındaki genel seçimlerde dördüncü dönem için başbakan adayı olur.Teoriler bunlar. Tartıp biçtiğimde yukarıdaki teorilerden birincisinin daha akılcı olduğu sonucuna varıyorum. Ne var ki, ikinci teorinin gerçekleşmesi, yani Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olması ülkenin daha hayrına olur diye düşünüyorum. Tercihim Erdoğan’ın, cumhurbaşkanı adaylığına destek olması karşılığında (ve tabii seçilmesi halinde) Gül’ün AKP’nin, giderek hükümetin başına geçmesine yeşil ışık yakması olur.Ama elbette ki bu hiçbir şekilde, geçmişteki hizmetleri ne olursa olsun, bugün toplumu “vatanseverler” ve “vatan hainleri” diye ikiye bölen, topluma nefret aşılayan Erdoğan gibi bir politikacıyı cumhurbaşkanlığına layık gördüğüm anlamına gelmiyor. Tabii ki Erdoğan cumhurbaşkanlığına aday olsun ve seçimi kaybetsin isterim. O zaman belki başbakanlıkta kalan (muhalif bir cumhurbaşkanı ile geçireceği) günlerde daha makul bir yol izler.
Zaman
Köşe Yazıları
17.04.2014
ŞahinAlpay-ErdoğancumhurbaşkanlığınaadayolmalıŞahin Alpay - Erdoğan cumhurbaşkanlığına aday olmalı
Real Madrid Finale Göz Kırptı
Haberler.com
06.02.2014
11:15
İspanya Kral Kupasında yoluna devam eden Real Madrid, Atletico Madridi 3 golle geçip finale göz kırparken, derbiden kalan izler kayıtlara geçti.
Haberler.com
Spor
06.02.2014
RealMadridFinaleGözKırptıReal Madrid Finale Göz Kırptı
Derbiden Kalan İzler...
Haberler.com
06.02.2014
11:06
İspanya Kral Kupasında gol yemeden yoluna devam eden Real Madrid, Atletico Madridi 3 golle geçip finale göz kırparken, derbiden kalan izler kayıtlara geçti.
Haberler.com
Spor
06.02.2014
DerbidenKalanİzlerDerbiden Kalan İzler
DİYANET'İN ALANI YENİDEN BELİRLENMELİ
Zaman
04.02.2014
02:07
Türkiyenin siyasal gündemi 17 Aralık tarihinde başlayan ve halihazırda devam eden yolsuzluk operasyonları ve sonrası yaşananlar ile birlikte iyiden iyiye insan aklının sınırlarını zorlayacak derecede yoğunluğa ve karmaşıklığa bürünmüş durumdadır.Mevcut bu yoğun ve karmaşık ortam, başta ekonomik göstergelerin kötüye gitmesi gibi birçok reel durumu olumsuz etkilemekte ve bunların yanı sıra siyasetin doğasında normatif tahribatlara neden olmaktadır. Siyaset kurumunun mevcut aktörlerine toplumun azalan güveninin yanı sıra kurumun kendisine olan güvensizlik, toplumun hem şimdiki zamanını hem de geleceğini tehdit etmektedir. Ne yazık ki gündemin kaotik olan bu yapısı, siyasi ikbal iddiasında olan aktörleri rasyonel düşünmek yerine faydacı ve çıkarcı düşünmeye itmekte, girilen tehlikeli yolun neden olduğu ve olacağı tahribatı görmelerini engellemektedir. Daha açık söylemek gerekir ise başbakan, hükümet üyeleri ve iktidar partisi mensupları kaos ortamını, gerek sergiledikleri davranışlar gerekse kullandıkları özensiz dil nedeniyle katastrofik bir hale dönüştürme tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Hiç kuşkusuz, yukarıda da değinildiği üzere, Türkiyede yaşanan bu kriz ortamı birçok bireyin vicdanında geri dönüşü zor yaralar açmaktadır. Bireysel problemlerin ortaya çıkmasının yanı sıra siyaset ve ona bağlı olan bürokratik yapının aksaklıkları da bu süreç sayesinde gün ışığına çıkmaktadır. Hükümet mekanizmasında toplanan ve Lord Actonun çok önceleri de ifade ettiği yozlaştırıcı mutlak güç isteği ise çatışmaların çözülme alanı olması gereken siyasetin çatışmaları üretme alanı haline dönüştürmektedir. Bu noktada, hatırı sayılır bir kısmını tenzih etmek gerekse bile, yaşanan gerginlik içerisinde kendisine durumdan vazife çıkaran bir bürokratik yapı ile de karşı karşıyayız. Yürütme organının verdiği gücün daim olacağının düşünülmesi, icra edilen görevin toplum için yapıldığının unutulması, oldukça önemli kurumları idare ile görevlendirilen kişiler üzerinde çeşitli yanılsamalar doğurduğu bir süreci hep beraber yaşamaktayız. Hiç tartışmasız, bu denli bir yanılsama ile olaylara yaklaşmak problemli bir davranış kalıbını göstergesidir. Bununla beraber, Türkiyede bürokratik ve görece bağımsız olması gereken yapıların da, tarihsel olarak kendileri ile beraber taşıdıkları sorunlar süreç içerisinde onların irrasyonel ve konuların geneli ile uyuşmayan beyanlarda bulunmalarına sebebiyet vermektedir. Zamanın değiştirici ve dönüştürücü etkisi olduğu ve bunun insan eli ile olumlu bir yöne çekilebilinmesinin mümkün olduğu görüşünü taşıyarak şunu dile getirmenin yerinde olacağı kanısındayım: Türkiyenin yaşadığı bu sorunlu süreçler elbette geçicidir. Bu süreçlerden uzun vadeli olumlu sonuçlar almak için ise aksayan, görev alanı dışına çıkan ve kendisine yüklediği misyonu yapısal ve tarihsel olarak sorunsallar barındıran kurumlar tespit edilmelidir ki, gelecek dönemler için Türkiyenin daha da büyük sorunlar ile karşı karşıya kalması engellenebilsin. Elbette bu noktada birçok kurum ve kuruluş değerlendirilmeye tabi tutulabilir ve fakat son dönemlerde yaşanan süreçlerde Diyanet İşleri Başkanlığının kendine belirlediği yol onu bu noktada öne çıkarmaktadır. Bu bağlamda, ilgili kişilerin, akademisyenlerin, aydınların Diyanet ile ilgili düşünmesi ve bu düşünmeleri sırasında günümüzde yaşanan hadiseleri de göz önüne almaları gerekmektedir. Diyanet kurumu, kendi görev tanımı dışında başka bir araçsallaştırmanın aktörü yapılmamalıdır. Bu önlemin alınabilmesi için ise hem Türkiyede din devlet ilişkileri iyi bilinmeli hem de Diyanetin tarihsel olarak ne anlamlar taşıdığı ortaya açıkça konulmalıdır. Türkiyede din ve devlet ilişkileri hem iç içe geçmiş yapısı nedeniyle hem de tarihsel olarak geçmişten günümüze taşıdığı problematik izler nedeniyle karmaşık ve sorunlu bir alandır. Bu alanın en başat ve önemli aktörlerinden birisi ise hiç kuşkusuz Diyanettir. Diyanetin din ve devlet işleri konusundaki hem tarihsel hem de güncel önemine karşın, işlevsel ve anlamsal olarak diğer din ve devlet işleri konularına ya da aktörlerine göre akademi içerisinde daha az çalışılan bir alandır. Bu noktada, Prof. Dr. İştar Gözaydına ait Diyanet: Türkiye Cumhuriyetinde Dinin Tanzimi adlı oldukça ciddi, derin ve kapsamlı çalışma dışında literatür içerisinde kaynak olarak gösterilebilecek çalışma sayısı oldukça azdır. Bu kaynak eser Diyanetin tarihsel önemini, hukuksal yerini ve din devlet ilişkileri içerisindeki yerini oldukça kapsamlı olarak incelemektedir. Bu ana kaynağın dışında kalan çalışmaların büyük çoğunluğu ise Gözaydının çalışmasını kaynak olarak kullanmış ve bu noktada da onun devamı sayılacak denemelerdir. Türkiyede, kökleri oldukça derinde olan, kalıplaşmış ve bu bağlamda da iktidar partilerinin düşün dünyası ne olursa olsun, onu belirli zaman sonra kendi lehine dönüştürmeyi başaran bir devlet aklı (rai
Zaman
Yorum
04.02.2014
DİYANETİNALANIYENİDENBELİRLENMELİDİYANETİN ALANI YENİDEN BELİRLENMELİ
Orhan Kemal 100 yaşında
Zaman
20.01.2014
02:03
Çukurova özelinde Anadolu insanını bütün doğallığıyla eserlerine taşıyan, Türk edebiyatının özgün kalemlerinden Orhan Kemal (1914-1970), 100 yaşında. Orhan Kemal, doğumunun 100. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. Baba Evi, Avare Yıllar, Murtaza, Cemile ve Bereketli Topraklar Üzerinde gibi unutulmaz romanlara imza atan yazar için Hece dergisi de özel bir sayı yayımladı.Oyuz yıllık yazarlık hayatına on iki öykü kitabı, yirmi yedi roman ve iki tiyatro oyunu sığdıran Orhan Kemal, 55 yaşında ve hastalıkların pençesindedir. Son yılları ameliyatlar, krizler, kanamalarla geçen yazar; dinlenmesi gerektiğini söyleyen doktorlara rağmen kalemi elinden bırakmaz. Bir zamanlar ekmek parasını çıkardığı “yazmak” artık onun için tutkudur. Güç bela aldığı pasaportla önce bir davet üzerine Moskova’ya uçar. Yeni ameliyat olan yazar, rahatsızlanınca hastaneye kaldırılır. Yıl 1969… O yıl ödüllerine bir yenisi eklenir. “Önce Ekmek” adlı kitabı Türk Dil Kurumu 1969 Hikâye Ödülü’ne değer görülür. Asıl adı Mehmet Raşit olan Orhan Kemal, Bulgaristan göçmeni ailesinin hikâyesini yazmak için eşi Nuriye Hanım’la Mayıs 1970’te Sofya’ya gider. Ama kalbi onu rahat bırakmaz. Kaldırıldığı hastanede vefat eder. Cenazesi konvoy eşliğinde karayoluyla Türkiye’ye getirilir. Orhan Kemal’i taşıyan arabanın üzerinde şöyle yazıyordur: “Biz işçiler senin hatıran önünde saygıyla eğiliriz.” Çukurova’da pamuk tarlalarında, çırçır fabrikalarında çalışan işçileri anlatan, ezilen ırgatların, yoksul köylünün, taşradan geçim derdiyle şehre göçüp hakir görülen Anadolu insanının hikâyesini tüm gerçekliğiyle eserlerine taşıyan Türk edebiyatının usta ismi Orhan Kemal, 100 yaşında. Devlete sadık bir memur babanın oğlu olarak 1914’te doğar. Zamanla devlete muhalif bir tavır alan baba Abdülkadir Kemalî Bey ülkeyi terk etmek zorunda kalınca, ailesiyle Suriye’ye kaçar. Elde avuçta kalan altınlarla açtıkları lokanta iflas edince önce Orhan Kemal, sonra anne ve kardeşleri bir bir Adana’ya dönerler.‘AVARE YILLAR’ BAŞLIYOROrhan Kemal, okul yıllarında edebiyattan adeta nefret etmektedir. Kitapla tanışması da hayatın içinde olur. O yıllar, onun için “varsa futbol, yoksa futbol”dur. İstanbul’a eğitimini tamamlamak için gitmiş ancak bir kız uğruna Adana’ya geri gelmiştir. Artık ‘Avare Yıllar’ başlamıştır. İşsiz güçsüz dolaşırken sıkça uğradığı kahvede İsmail Usta adında bir adamın hediye ettiği birkaç kitap sayesinde edebiyatın dünyasına girer. Yıllar geçer ve bu kitap sevgisi onu romancılığının vesilesi olacak olaya sürükler. Daha ilk çocuğu doğalı yirmi gün olmuştur. Fakat askere çağrılır. Tezkere almasına kırk gün kala bir ihbara uğrar. “Nazım Hikmet ve Maksim Gorki okuduğu için” mahkemeye çıkarılır ve beş yıl hapse mahkûm edilir. Orhan Kemal’in hapishanede yazdığı şiirler, dergilerde yayımlanır. Babası bu sırada ülkeye dönmüş ve oğlunun başına gelenleri öğrenmiştir. Onu önce Adana, sonra da Bursa Cezaevi’ne naklettirir. O yıllarda Nazım Hikmet de hapistedir ve Çankırı Cezaevi’nden Bursa’ya nakledilmiştir. Birkaç gün sonra Orhan Kemal’le kalmak isteyen Nazım Hikmet’in bu isteği kabul edilir. Orhan Kemal de ilk iş olarak şaire kendi şiirlerini okur. Nazım Hikmet beğenmediği gibi sert bir şekilde eleştirir. Nazım Hikmet, “Sizde, sanat için iyi bir kumaş var.” diyerek onunla ilgilenmeye devam eder. Şiir yazmaya devam eden Orhan Kemal, bir de roman kaleme almaya başlar. Bu çalışma Nazım Hikmet’in eline geçer ve şair metne hayran kalır. Orhan Kemal’e şiiri bırakmasını ve roman yazmasını salık verir. O güne kadar Mehmet Raşit olarak çok şey görüp geçiren, fabrikada çalışan, tarlada ırgat olan, mahpus yatan genç adam, o günden sonra kendine has kurduğu ve zamanla geliştirdiği dili ve üslubu ile “Orhan Kemal” olmuştur. Baba Evi, Avare Yıllar, Murtaza, Cemile, Bereketli Topraklar Üzerinde romanları birbirini izler. Ardından Hanımın Çiftliği, Eskici ve Oğulları, Gurbet Kuşları, Evlerden Biri, Kötü Yol, Kaçak ve Tersine Dünya gibi pek çok roman... İlk öyküsünü 1941’de kaleme alan usta romancı, öyküden hiçbir zaman vazgeçmez ve Ekmek Kavgası, 72. Koğuş, Babil Kulesi, Önce Ekmek gibi öykü kitapları da yayımlar. Yazarın, yayımlandığı yıllarda sinemaya ve tiyatroya uyarlanan birçok eseri, son yıllarda adeta yeniden keşfedilerek çeşitli televizyon dizilerini beslemeye devam ediyor.Hece’den Orhan Kemal özel sayısı2010 yılında ölümünün 40. yılında andığımız Orhan Kemal’in 100. doğum yılında da etkinlikler yapılıyor. Usta yazarın doğduğu topraklarda gerçekleşen “Çukurova 7. Kitap Fuarı”nda (4-19 Ocak) ana tema “Orhan Kemal 100 Yaşında” ola
Zaman
Ana Sayfa
20.01.2014
OrhanKemal100yaşındaOrhan Kemal 100 yaşında
Orhan Kemal 100 yaşında
Zaman
19.01.2014
21:30
Çukurova özelinde Anadolu insanını bütün doğallığıyla eserlerine taşıyan, Türk edebiyatının özgün kalemlerinden Orhan Kemal (1914-1970), 100 yaşında. Orhan Kemal, doğumunun 100. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. Baba Evi, Avare Yıllar, Murtaza, Cemile ve Bereketli Topraklar Üzerinde gibi unutulmaz romanlara imza atan yazar için Hece dergisi de özel bir sayı yayımladı.Oyuz yıllık yazarlık hayatına on iki öykü kitabı, yirmi yedi roman ve iki tiyatro oyunu sığdıran Orhan Kemal, 55 yaşında ve hastalıkların pençesindedir. Son yılları ameliyatlar, krizler, kanamalarla geçen yazar; dinlenmesi gerektiğini söyleyen doktorlara rağmen kalemi elinden bırakmaz. Bir zamanlar ekmek parasını çıkardığı “yazmak” artık onun için tutkudur. Güç bela aldığı pasaportla önce bir davet üzerine Moskova’ya uçar. Yeni ameliyat olan yazar, rahatsızlanınca hastaneye kaldırılır. Yıl 1969… O yıl ödüllerine bir yenisi eklenir. “Önce Ekmek” adlı kitabı Türk Dil Kurumu 1969 Hikâye Ödülü’ne değer görülür. Asıl adı Mehmet Raşit olan Orhan Kemal, Bulgaristan göçmeni ailesinin hikâyesini yazmak için eşi Nuriye Hanım’la Mayıs 1970’te Sofya’ya gider. Ama kalbi onu rahat bırakmaz. Kaldırıldığı hastanede vefat eder. Cenazesi konvoy eşliğinde karayoluyla Türkiye’ye getirilir. Orhan Kemal’i taşıyan arabanın üzerinde şöyle yazıyordur: “Biz işçiler senin hatıran önünde saygıyla eğiliriz.” Çukurova’da pamuk tarlalarında, çırçır fabrikalarında çalışan işçileri anlatan, ezilen ırgatların, yoksul köylünün, taşradan geçim derdiyle şehre göçüp hakir görülen Anadolu insanının hikâyesini tüm gerçekliğiyle eserlerine taşıyan Türk edebiyatının usta ismi Orhan Kemal, 100 yaşında. Devlete sadık bir memur babanın oğlu olarak 1914’te doğar. Zamanla devlete muhalif bir tavır alan baba Abdülkadir Kemalî Bey ülkeyi terk etmek zorunda kalınca, ailesiyle Suriye’ye kaçar. Elde avuçta kalan altınlarla açtıkları lokanta iflas edince önce Orhan Kemal, sonra anne ve kardeşleri bir bir Adana’ya dönerler.‘AVARE YILLAR’ BAŞLIYOROrhan Kemal, okul yıllarında edebiyattan adeta nefret etmektedir. Kitapla tanışması da hayatın içinde olur. O yıllar, onun için “varsa futbol, yoksa futbol”dur. İstanbul’a eğitimini tamamlamak için gitmiş ancak bir kız uğruna Adana’ya geri gelmiştir. Artık ‘Avare Yıllar’ başlamıştır. İşsiz güçsüz dolaşırken sıkça uğradığı kahvede İsmail Usta adında bir adamın hediye ettiği birkaç kitap sayesinde edebiyatın dünyasına girer. Yıllar geçer ve bu kitap sevgisi onu romancılığının vesilesi olacak olaya sürükler. Daha ilk çocuğu doğalı yirmi gün olmuştur. Fakat askere çağrılır. Tezkere almasına kırk gün kala bir ihbara uğrar. “Nazım Hikmet ve Maksim Gorki okuduğu için” mahkemeye çıkarılır ve beş yıl hapse mahkûm edilir. Orhan Kemal’in hapishanede yazdığı şiirler, dergilerde yayımlanır. Babası bu sırada ülkeye dönmüş ve oğlunun başına gelenleri öğrenmiştir. Onu önce Adana, sonra da Bursa Cezaevi’ne naklettirir. O yıllarda Nazım Hikmet de hapistedir ve Çankırı Cezaevi’nden Bursa’ya nakledilmiştir. Birkaç gün sonra Orhan Kemal’le kalmak isteyen Nazım Hikmet’in bu isteği kabul edilir. Orhan Kemal de ilk iş olarak şaire kendi şiirlerini okur. Nazım Hikmet beğenmediği gibi sert bir şekilde eleştirir. Nazım Hikmet, “Sizde, sanat için iyi bir kumaş var.” diyerek onunla ilgilenmeye devam eder. Şiir yazmaya devam eden Orhan Kemal, bir de roman kaleme almaya başlar. Bu çalışma Nazım Hikmet’in eline geçer ve şair metne hayran kalır. Orhan Kemal’e şiiri bırakmasını ve roman yazmasını salık verir. O güne kadar Mehmet Raşit olarak çok şey görüp geçiren, fabrikada çalışan, tarlada ırgat olan, mahpus yatan genç adam, o günden sonra kendine has kurduğu ve zamanla geliştirdiği dili ve üslubu ile “Orhan Kemal” olmuştur. Baba Evi, Avare Yıllar, Murtaza, Cemile, Bereketli Topraklar Üzerinde romanları birbirini izler. Ardından Hanımın Çiftliği, Eskici ve Oğulları, Gurbet Kuşları, Evlerden Biri, Kötü Yol, Kaçak ve Tersine Dünya gibi pek çok roman... İlk öyküsünü 1941’de kaleme alan usta romancı, öyküden hiçbir zaman vazgeçmez ve Ekmek Kavgası, 72. Koğuş, Babil Kulesi, Önce Ekmek gibi öykü kitapları da yayımlar. Yazarın, yayımlandığı yıllarda sinemaya ve tiyatroya uyarlanan birçok eseri, son yıllarda adeta yeniden keşfedilerek çeşitli televizyon dizilerini beslemeye devam ediyor.Hece’den Orhan Kemal özel sayısı2010 yılında ölümünün 40. yılında andığımız Orhan Kemal’in 100. doğum yılında da etkinlikler yapılıyor. Usta yazarın doğduğu topraklarda gerçekleşen “Çukurova 7. Kitap Fuarı”nda (4-19 Ocak) ana tema “Orhan Kemal 100 Yaşında” ola
Zaman
Kültür
19.01.2014
OrhanKemal100yaşındaOrhan Kemal 100 yaşında
Evlerin 'sahipsiz' işçileri
Zaman
29.12.2013
01:50
Eski ismiyle gündelikçi, yeni ismiyle ev işçilerine yönelik, toplumda olumsuz bir bakış olduğu aşikar. Zaman zaman farklı ithamlara maruz kalan ev işçilerinin en son yaşadığı hadise ise lüks bir sitenin sakinleriyle aynı servisi kullanmamaları ricası!Müşterilerini ‘her şeyin en iyisine layık’ olduklarına inandırarak daire satan lüks sitelerden birinde, geçtiğimiz hafta tatsız bir duyuru asıldı. İlan, ‘ulu’ site sakinlerinin rahatı için evlere temizliğe gelen kadınlardan servisleri belli saatlerde kullanmamalarını ‘rica ediyordu’. Bir başka ülkede olsa belki nefret suçu sayılacak bu hadise, yoğun gündemin de etkisiyle sosyal medya üzerinden açığa çıkan 1-2 saatlik bir öfkeye sebep oldu sadece. Ve ‘bir sonraki’ vakaya dek unutulmak üzere zihnimizin en kullanmadığımız yerlerinden birine kaldırıldı. Dışarıdan bakıldığında ‘basit bir uyarı’ gibi görünen, ayrıntıya girilince ise derin bir ayrımcılığa işaret eden bu ilanı, öyle bizler gibi bir iki saatte unutamayan birileri var. Ayrımcılığa bizzat maruz kalan ‘ev işçileri’.İlanın sosyal medyada paylaşılmasının ertesi günü konuyu konuşmak üzere, kendisi de uzun yıllar ev işçisi olarak çalışan Ev İşçileri Dayanışma Sendikası (EVİD-SEN) Başkanı Gülhan Benli ile buluşuyoruz. Gülhan Hanım, görüşmeye bir başka ev işçisi Ş.K. ile geliyor. Ş.K.’nın ilandan henüz haberi olmuş ve haliyle çok öfkeli. Neredeyse her soruma ‘Ben daha ne diyeyim ki, bunlar insan değil. Bunun üzerine söyleyecek şey bulamıyorum’ sözleriyle cevap veriyor. Zor da olsa birkaç şey alıyoruz ağzından. Ş.K. eşinden ayrıldıktan sonra ev işçiliğine başlamış. Zaten ona göre bu iş o kadar yıpratıcı ki, insanın evli kalmasını bile zorlaştırıyor: “Bütün enerjini çalıştığın evin düzenine, çocuklarına harcıyorsun. Aileyi ayakta tutmaya enerjin kalmıyor.” diyor. Tam bu sırada birçok ailenin dağıldığını gözlemlediklerini söyleyen Sendika Başkanı Gülhan Benli, “Hem fiziksel hem psikolojik olarak yıpranan kadın, ne ailesiyle ne de çevresiyle bağ kurabiliyor. Çocuğuna gereken ilgiyi gösteremiyor.” diyor.PARDÖSÜNÜN ALTINDA NE SAKLIYORSUN?Ş.K. bu işe ilk çocuk bakarak başlamış. Daha sonra hastabakıcılıktan temizliğe kadar bir dizi işte çalışmış. Boyun ve bel fıtığı, alerji gibi mesleğe bağlı birçok hastalığa sahip. Psikolojik etkilerini hiç saymıyor bile. ‘Neler yaşadınız?’ sorusuna ‘aklına gelebilecek her türlü aşağılamayla karşılaştım’ diyerek cevap veriyor. Mesela bu işlere başladığında tesettürlüymüş. Bir gün çalıştığı yerden çıkarken işvereni hırsızlık imasıyla ‘pardösünün altında ne saklıyorsun’ diye sormuş. Örtüsünden dolayı defalarca imalara ve ithamlara maruz kalan kadın, bunaldığı bir dönemde başörtüsünü çıkardığını anlatıyor.Gülhan Benli’ye göre sendikaya ayrımcılıkla ilgili gelen şikayetler arasında dış görünüş ve giyim kuşam da büyük yer tutuyor. Ş.K.’nın anlattığı türde vakaların yanı sıra bazı ailelerin de evlerinde özellikle başörtülü kişiler çalıştırmak istediğini, bunun da ayrımcılığın bir başka türü olduğunu vurguluyor.BİR ‘OLAĞAN ŞÜPHELİ’ OLARAK EV İŞÇİSİEv işçilerinin birçok sorunu olmakla birlikte en çok muzdarip oldukları konu, evde herhangi bir sorun olduğunda ilk hedefe konulan kişi olmaları. Bir başka deyişle ‘olağan şüpheli’ ya da ‘potansiyel suçlu’ olma durumu. Bu konuda sayısız şikayet aldıklarını belirten Benli, örnek vaka dinlemek istediğimizi söyleyince kendi tecrübesini anlatıyor. İşe ilk başladığı yıllarda Benli’nin baktığı bir çocuğun vücudunda antibiyotiğin yan etkisiyle kızarıklıklar oluşmuş. Anne, çocuğun vücudunun diğer yerlerindeki lekeleri görmeyip gözünün altındaki kızarıklığı görünce ‘çocuğuna zarar verdiği zannıyla’ Gülhan Hanım’a şiddet uygulamış.55 yaşındaki G.K. 30 yıldan fazla bir süredir evlerde çalışıyor. Hafızasını biraz zorlayınca bir kez tacizle, iki kez de hırsızlıkla suçlandığını hatırlıyor. Uzun yıllar yanında çalıştığı bir kadın, bir türlü bulamadığı zümrüt küpelerinden, bir başka kadın da evde kaybolan iki çarşaftan kendisini sorumlu tutmuş onu. Çarşaflar da zümrüt küpeler de sonunda bulunmuş bulunmasına da G.K.’da derin izler bırakmış. Sitede asılan ayrımcı ilanı hatırlattığımda bir of çekip anlatıyor: “Ne yapsınlar, onlar da kendilerince varlıklarını birilerine kanıtlamaya çalışıyorlar. Kibir böyle bir şey işte. Açığa çıkmak istediğinde yöneldiği ilk kesim temizlikçiler, kapıcılar oluyor.” G.K., ilerleyen yaşına rağmen hâlâ haftanın iki günü işe gidiyor. Evin hanımının kendisine en gizli sırlarını anlatacak kadar yakın davranmakla birlikte eve bir arkadaşı ya da akrabası geldiğinde normalde yapmadığı şekilde ‘emir cümleleri’ kurduğunu söylüyor. Görüştüğ
Zaman
Ana Sayfa
29.12.2013
EvlerinsahipsizişçileriEvlerin sahipsiz işçileri
Dergicilikte bir Aksiyon öyküsü
Zaman
15.12.2013
10:42
10 Aralık 1994’te Aliya İzzetbegoviç kapağıyla yayın hayatına başlayan Aksiyon, geçen hafta 20. yaşını kutladı. Eski ve yeni çalışanların aynı sofra etrafında toplandığı aile buluşmasına herkes habere koşarcasına heyecanla geldi.1990’lı yılların başı… Su tankerlerinin işgal ettiği, asfalttan eser olmayan, çamur deryasını andıran, çıkanın giremediği, girenin çıkamadığı Kalender Sokak… İstanbul Çobançeşme’deki bu sokaktan, siyah-beyaz basılan ‘Zaman’ isimli bir gazete, amatör bir ruhla her gün çıkmayı başarıyor. Gel zaman git zaman, sokağın 21 numaralı binasında haftalık bir haber dergisinin fikirleri oluşmaya başlıyor. Bir taraftan dergi için isimler telaffuz edilirken bir taraftan da oluşturulan çekirdek kadro tarafından çıkarılıp çıkarılamayacağı tartışılıyor. Nihayet isimler arasından biri öne çıkıyor ve 10 Aralık 1994’te ‘Aksiyon’ dergisi çamurlu Kalender Sokak’tan çıkıp “Bosna-Hersek’in ‘Bilge Kral’ı Aliya İzzetbegoviç” kapağıyla ‘Vira bismillah’ diyerek binlerce okura ulaşmayı başarıyor. Şüpheyle bakılan genç, idealist ve amatör kadro dergiyi çıkarmakla kalmıyor, üzerlerine hiç çamur bulaştırmadan arka arkaya ses getiren haberler, kapaklar yaparak herkesi şaşırtıyor. Ve aradan tam 19 yıl geçiyor... Habercilik ve yayıncılık anlayışından taviz vermeden yoluna devam eden, rakiplerinin kapanması ya da kulvar değiştirmesiyle sektörde yalnız kalan Aksiyon, 56 bin net satışıyla 20. yaşına basıyor.Ve 7 Aralık 2013 Cumartesi… Yolu Aksiyon’dan geçen, az ya da çok Aksiyon’un ekmeğini yiyip suyunu içen, Aksiyon’a aksiyon katan eski ve yeni isimler, yazarlar dergi tarihinde ilk kez buluşuyor. Zaman Gazetesi’nin Yenibosna’daki binasında gerçekleştirilen aile buluşmasına, habere koşar gibi geliniyor. Herkes heyecanlı, herkes birbirini özlemiş. Salona girenler birbirlerine uzun uzun sarılırken, ‘Şu da geliyor mu, bu da geliyor mu?’ diye soruyor. Geceye katılım neredeyse yüzde 100’e yakın. Amerika, Kanada, Almanya ve Danimarka gibi ülkelerdeki eski ve yeni Aksiyoncular bile salonda. Ayrıca, 17 yıl önce ailece geçirdikleri trafik kazasında vefat eden derginin haber müdürü rahmetli Ömer Erturgut’un eşi Ayşe Hanım, kızı Betül ve oğlu Celil Yıldırım ile 19 yıldır Aksiyon’un hiçbir sayısını kaçırmayan, satır satır okuyup arşivleyen Niğdeli okur Habip Yüksel de orada.Hasret gidermelerin ardından yemeğe geçiliyor. Kaşıklar sanki çorbaya değil, maziye sallanıyor. Sohbetin konusunu eski günler, hatıralar oluşturuyor. Aksiyon Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Bülent Korucu ve Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı birer konuşma yapıyor. Korucu, Cemil Meriç’in “Dergi, hür tefekkürün kalesidir. Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En talihlileri bir nesle seslenir.” sözünü hatırlatıp “Meriç’in bu sözünü üzerimize alıyor, önümüze hedef olarak koymaya çalışıyoruz. Arşiv değeri olan kalıcı izler bırakma peşindeyiz.” diyor. Türkiye’de dergiciliğin zor ve cesaret isteyen bir iş olduğunu da vurguluyor Korucu.Ekrem Dumanlı da haber dergiciliğinin zorluğuna değiniyor. Türkiye’de insanların okuma derinliğinin azlığı sebebiyle, düşünmeye sevk etmeyen çerez gibi haber modelinin çok yaygın olduğunu anlatan Dumanlı, Aksiyon örneğinin bir başarı öyküsü olduğuna dikkat çekiyor: “Bir yıl, iki yıl değil, tam 20 yıl dergicilik yapmak, hele hele Türkiye’de çok kolay bir iş değil, arkadaşlarımızla gurur duyuyoruz.”20 yılı görenlere plaketKonuşmaların ardından, çok istemelerine rağmen geceye katılamayan Mustafa Sungur (Derginin ilk genel yayın yönetmeni, şu an Amerika’da), Hamdullah Öztürk (yayın danışmanıydı, şu an Brezilya’da), Sezai Kalaycı (Ankara muhabiriydi, şu an Amerika’da) ve Yasin Yağcı’nın (muhabirdi, şu an Hollanda’da) görüntülü mesajları perdeye yansıtılıyor. Gecede Habip Yüksel ve rahmetli Ömer Erturgut’un ailesinin yanı sıra, derginin ilk sayısında da son sayısında da bulunan üç isme plaket verildi: Özellikle portre çalışmalarıyla tanınan Cemal Azmi Kalyoncu, Yazı İşleri Müdürü Necati Kola ve sinema yazarı Mahmut Nedim Hazar…Feza Yayın Grubu İmtiyaz Sahibi Ali Akbulut, Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Yardımcısı Mehmet Kamış, Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Abdülhamit Bilici, Today’s Zaman Genel Yayın Müdürü Bülent Keneş, Bugün Gazetesi Genel Yayın Müdürü Yardımcısı Mehmet Yılmaz, Medya Etik Konseyi Derneği Başkanı Halit Esendir, bir dönem Aksiyon’da haber müdürlüğü yapan Mahmut Çebi, derginin danışmanlığını yapan Yalçın Çetinkaya, yazar Ahmet Turan Alkan ile çok sayıda davetlinin katıldığı program, 20
Zaman
Ana Sayfa
15.12.2013
DergiciliktebirAksiyonöyküsüDergicilikte bir Aksiyon öyküsü
‘Koca Sinan’ın küçük hayratı
Zaman
06.12.2013
01:56
Osmanlı coğrafyasını dehası ile süsleyen Mimar Sinan’ın Fatih’te kendi adına yaptığı küçük mescidi biliyor musunuz? Metafizik bir sessizlik içinde cemaatini ağırlayan bu camide ilginç detaylar da mevcut…Osmanlı’nın son başkenti İstanbul’u tezyin eden ve onu ‘estetik bir payitaht’ haline getiren sanatkâr kimdir diye bir soru tevcih edilse, herkesin dilinde ‘Mimar Sinan’ isminin terennüm edildiğine şahit oluruz. Bugün Manhattan’a öykünen ‘Aziz İstanbul’un ustası Koca Sinan’ın dört bir tarafı güzelleştiren eserleri ile övünüyoruz. Kaldı ki yaşadığı 16. yüzyıla damgasını vuran bu eşsiz deha, sadece İstanbul’a değil, Osmanlı coğrafyasının muhtelif yerlerine bir gül inceliğinde kondurduğu eserlerle de adını ölümsüz kılmıştır. Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerini idrak etmiş olan Mimar Sinan, 99 sene yaşadığı fani hayata baki izler bırakmıştır. Haberimizin konusu bir Sinan güzellemesi değil… Onun yaşarken kendi adına yaptırdığı hayratı… Gözler, Sinan gibi bir mimarın hayratını görünür bir yerde (Mesela Çamlıca) ve devasa bir eser olarak görmek istiyor. Ancak, biyografisi Tezkiretü’l Bünyan’da da yazdığı gibi, ‘Bu fakirin mescidi’ diye zikrettiği küçücük mescid, kendini çok da belli etmeyen bir yerde bulunuyor. Açık adresini hemen söyleyelim: Fatih’te Vatan Caddesi’nden Fevzipaşa Caddesi’ne çıkarken Hoca Üveyz Mahallesi’nde. Daha açık bir ifadeyle Ali Emiri Kültür Merkezi’nin karşısındaki parkın hemen alt tarafında…Hem yazlık hem kışlık mescidMescidin yapılış tarihi hakkında elimizde net bir bilgi yok maalesef. 1566’dan önce yapıldığı serdediliyor. 1918’de Fatih yangınında sadece minaresi ve duvarları ayakta kalan mescit, daha sonra yıkılarak temel hizasına kadar inmiş. İstanbul’un betonlaşmaya başladığı 1950’li yıllarda bu küçük caminin kaderi de gri tona bulanmaya başlar. Semavi Eyice’nin gayretleriyle mescit ve arazisi kurtarılır. Bu arada yeri gelmişken hatırlatalım: Cami 1938 ve 1962 yıllarında onarım görür. Sinan’ın kendi adına yaptırdığı caminin nevi şahsına münhasır özellikleri var. Dikdörtgen planlı, vaaz kürsüsü ve minberi ahşaptan… Mescit, yazlık ve kışlık bölümlerden oluşuyor. Yazlık bölüm, içerisinde mihrabı bulunan ve mescidi kısmen L şeklinde kuşatan, oldukça geniş bir son cemaat yeri olarak nitelendirilebilir. Ki burasının da üstü kapatılarak daha fazla insanın rahatça ibadet etmesine yardımcı olunmuş. Lakin belirtildiği gibi minberi kışlık olanda… Bu arada yazlık kısmı son zamana kadar kapalı duruyordu… Ama son zamanlarda burası da ibadete açık… Umarız kapılarını yine kapatmaz.Minarenin gizemi Bir silindir baca şeklinde inşa edilmiş minarede, Sinan’ın dehasının parıltıları görülüyor. Mescidin avlu girişinde ve kufekî taşlarla, yani çoğunlukla küçük istiridye kabuklarının oluşturduğu kalkerle örülü… Sekiz köşeli, şerefesiz, 10 metre yüksekliğindeki taş minare, yatay bilezikle üçe bölünmüş. Sanat tarihçileri, mermer ezan okuma yerini, taşçılık sanatının güzel bir örneği olarak değerlendiriyor. Yine Osmanlı mimarîsinin klasik çağındaki bu şerefesiz minare, bir Mimar Sinan buluşu… Koca mimar, bu estetik yönü, kendi adına yaptığı küçük mescitte denemiş. Minareyi farklı kılan özelliği, şerefe vazifesi gören ve 26 basamaklı taş merdivenle çıkılan ezan köşkü. Burada sekiz adet küçük pencere bulunuyor. Böylece ezanı okuyan müezzinin sesi her yöne ulaşıyor(muş). Ancak bugün burada bir hoparlör takılı, ezan elektrikle yayılıyor. Sinan’ın kendi imkânlarıyla yaptığı mescidin evkafına kendisinden sonra başmimar olacakların nezaret etmesini şart koşmuş. Bir de ‘kıyamete kadar’ yaşatılmasını…
Zaman
En Çok Okunan
06.12.2013
‘KocaSinan’ınküçükhayratı‘Koca Sinan’ın küçük hayratı
Türkiye'nin ilk 'Göç Tarihi Müzesi' kuruluyor
Zaman
06.11.2013
13:27
Balkan ve Kafkas göçmenlerinin yoğun olduğu Bursa’da Göç Tarihi Müzesi kurulacak. Büyükşehir Belediyesi tarafında Merinos’ta kurulacak müzede, göç objeleri, resimler, eşyalar, fotoğraflar, göçe maruz kalan insanların hikayelerinin kulaklıklarla dinlenebileceği bölümler yer alacak. Büyükşehir Belediyesi tarafından kent belleğine kazandırılan Balkanlar ve Göç kitabı İncirli Kültür Merkezi’nde tanıtıldı. Kitap hakkında bilgi veren Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, kitapta Balkanları ele aldıklarını dile getirdi. “GÖÇLERİ, FOTOĞRAFLARLA, EŞYALARLA ANLATACAĞIZAltepe, “Tarihimizde önemli bir yeri olan Balkanlar. Çok etnikli, çok dinli, çok kültürlü, üzerinde herkesin hesaplarının olduğu, kavgaların yapıldığı stratejik topraklar. Balkanlar ve Balkan göçleri, sebepleri, bıraktığı izler, yaşananlar, sonuçları her açıdan ele alındığı, Balkan savaşlarının 100. Yılı nedeniyle gerçekleştirdiğimiz sempozyumun ardından bu güzel eseri kazandırdık.” diye konuştu. Kısa bir sürede Bursa’ya “Göç Tarihi Müzesi’ kuracaklarının bilgisini veren Altepe, şöyle konuştu: “Daha sonra 7 müze daha açacağız. Ama önceliğimiz şuan Göç Müzesi’nde olacak. En yoğun çalıştığımız müze bu. Bu göçleri en iyi şekilde, fotoğraflar, belgeler, malzemeler, eşyalarla anlatacağız. Güzel bir merkez olacak. Son müze çalışmamız ise Tarih Müzesi olacak. Osmanlı Tarihi ve Türk Tarihini ortaya koyacak. Dünyanın gözünü Bursa’ya çevirecek bir müze üniversitemiz bünyesinde kurulacak. Şuan Kent Müzemiz var ama onun onlarca kat büyüklüğünde bir müze olacak.” ERDÖNMEZ: TÜRKİYE’YE ÖRNEK OLACAKKent Müzesi Koordinatörü Ahmet Erdönmez ise müzenin Merinos’ta yapılacağını belirterek, şu bilgileri verdi: “Balkanlar, Kafkaslar ve Kırım’dan Bursa’ya önemli göçler oldu. Bunlarla ilgili bilgiler topluyoruz. En büyük avantajımız, koleksiyon sıkıntısı da çekmiyoruz. Elimizde iyi koleksiyonlar var. O bölgelerden gelen insanlarla ilgili hem koleksiyonlar, hem objeler, hem bilgiler var. Sanıyorum kısa zamanda toparlarız. Türkiye’nin ilginç müzelerinden birisi olacak. Aynı zamanda bazı bölümlerinde göç hikayelerini kulaklıklarla dinleyebileceğiz. Şuanda sözlü tarih topluyoruz, köylere gidiyoruz, göçmen ailelerle görüşüyoruz, hatıraları alıyoruz. Yani güçlü bir alt yapı ile hazırlanıyoruz. Sanıyorum kısa zamanda iyi bir Göç Tarihi Müzesi ortaya çıkacak. Hem de görselliği en güçlü müzelerden bir tanesi olacak. 2 bin 700 metrekareye yakın bir sahada kurulacak. Türkiye’ye örnek olacağını düşünüyorum.” Rumeli Balkan Federasyonu Genel Başkanı Ayhan Bölükbaşı ise hazırlanan Balkanlar ve Göç kitabının önemine dikkat çekti. Bölükbaşı, “Balkanlarla ve Balkan göç tarihi ile alakalı çok fazla bilgi sahibi olmadığımızı gördük. Ben de o coğrafyadan gelmiş ikinci kuşak bir ailenin çocuğu olarak, şu yaptığımız çalışma ile birlikte hiçbir şey bilmediğimi fark ettim.” şeklinde konuştu. Yıldırım Belediye Başkanı Özgen Keskin de Balkan ve Kafkas göçlerinin benzerliğine dikkat çekerek ikisini de 100 yıl sürdüğünü ve Bursa’nın bir Balkan ve Kafkas platformu haline geldiğini kaydetti. CİHAN
Zaman
Son Dakika
06.11.2013
TürkiyeninilkGöçTarihiMüzesikuruluyorTürkiyenin ilk Göç Tarihi Müzesi kuruluyor
Mustafa Ünal - Dün ağlayan, bugün güldüren adam
Zaman
13.10.2013
02:02
İsmini vermeyeceğim. Onu yakından tanıyorsunuz. Ya ekranda ya salonda onun esprisiyle kahkahalara boğuldunuz. Salonlara sığmıyor artık. Adı Türkiye sathına yayıldı.Yıllar önce bir futbol turnuvasının haberi için geldiğinde dokunaklı hikâyesinin ipuçlarını verdi. Turnuva, yetiştirme yurtlarında kalan çocuklar arasındaydı. O da onlardan biri. Konuşmak istemedi, aslında. Çok zorladım. Bugün öğrenebildiklerimi sizinle paylaşacağım. Çok güldüren, çok oynayan insanlar göründükleri gibi değildir. Geçmişleri, iç dünyaları travmalarla doludur. Düz yolda değil, inişli çıkışlı patikalarda yürürler. Bugün duruşuyla, şakalarıyla çok güldüren biri. Ama ağlayarak başladı hayata.Babası maden ocağında göçükte kaldığında henüz 3 yaşındaydı. Tek başınaydı. Amcası sahip çıktı. Roller bile yerli yerinde değildi. Amcasına ‘amca’, yengesine ‘anne’ diyordu. 7 çocuklu kalabalık bir aile. Çaresiz sığındı. Okula başlarken “Annesinin kendisini bırakıp gittiğini” söylediler. Hem yetim hem öksüzdü. Çocukluğunu yaşayamadı. Mutsuzdu. Horlandı. Ne aile sıcaklığını ne de anne-baba sevgisi biliyordu. Amcası bir gün çantasını topladı, elinden tuttu, “Haydi gidiyoruz.” dedi. Yetiştirme yurduydu gittikleri yer. Ve bir daha amcasını hiç görmedi. Kolay değildi yurt hayatı. Arkadaşları, kendi gibi terk edilmiş çocuklardı. Hayata karşı çocukça öfkesi ve isyanı vardı. O içine kapandı, öfkesini de isyanını da iç dünyasında yaşadı.Futbol oynamayı çok seviyordu. Yurtlar arası turnuvada ‘en iyiler’ arasına girmeyi başardı. Bu bir Anadolu şehrinden Başkent’e, Ankara’ya göçmek demekti. Yeni yurda yerleşti. Ticaret lisesine kaydını yaptırdı. Çocukluk geride kalmış, gençliğe adım atıyordu. Gençlik buhranları, platonik aşklar... Ankara zor geldi ona. 18 yaşını doldurduğunda, “Artık reşitsin” diyerek kapının önüne koydular. O günü hiç unutmadı. Doğum günüydü. “Gidecek yerin var mı?” diye sormadılar. Devlet, “benden buraya kadar, başının çaresine bak” dedi. Şu koca şehirde başını sokacak bir yer yoktu. Sokaktaydı. Kimi zaman bir parkın bankında sabahladı. Kimi zaman sabah çorbasını polis amcalarıyla içti. Tutunmalıydı hayata. Bir pastanede iş buldu. Parası azdı. Tutunduğu bir daldı. Gün geldi, ‘Devlet Baba’ hatırladı. Bir bakanlığa memur olarak girdi. Futbolu hiç bırakmadı. Bakanlığın takımında oynadı.Tam düzlüğe çıkarken kanserin soğuk yüzüyle tanıştı. Teşhisi koyan doktor, “Oğlum ne atıyorsun içine bu kadar, tüketmiş seni. Konuş insanlarla...” diye fırçaladı. Hikâyesinden habersizdi tabii. İlk ameliyata sabah girdi, akşam çıktı. Uyandığına pişman oldu. Ağrılar şelale gibi akıyordu bedeninden. Ameliyat çare olmadı. Karnını bir daha açtılar. İlkini arattı. Kemoterapi faslı başladı. Çok kere ölüm ona daha sempatik göründü. İnancı vardı. Dua etti. Sabahlar olmadı. Gece uzadıkça uzadı. Ama bahtı güldü bu kez. Erken teşhis, doğru doktor ve sabır. Kanser hücreleri yok oldu gitti. Doktorun “Oğlum anlat, atma içine.” fırçasını unutamadı. Hayat düsturu edindi kendine. Anlattıkça açıldı, konuştukça güldürdü. Zekiydi. Mizah yönünü geliştirdi. Bir gün bir gösteriye gitti. “Ben de yapabilirim!” dedi. 1999’da sahneye çıktı. Salon doluydu. Güldürmeyi başardı. Arkası geldi.Sonra radyocu oldu. Tam 7 yıl program yaptı. Onunla ilk kez orada karşılaştım. Bahtı açıldı. Turneler birbirini kovaladı. Memleketi gezdi. Memurluğu bıraktı tabii. 2 evlilik sığdırdı, 2 de evladı oldu. Henüz 40’ında bile değil. Yaşadıklarından 10 film çıkar. Hayat onun için bol engelli koşu gibi. Neylersin ki kader. En alttan başladı, en üste doğru yürüyor. Annesi mi? Ne siz sorun ne o anlatsın... Evet, onu tanıyorsunuz, bugün ağlamıyor ama yüzüne dikkatlice bakınca hayatından izler görebilirsiniz. Yolu açık olsun.
Zaman
Köşe Yazıları
13.10.2013
MustafaÜnal-DünağlayanbugüngüldürenadamMustafa Ünal - Dün ağlayan bugün güldüren adam
Şanlıurfa’yı yeniden keşfetme zamanı
Zaman
27.09.2013
06:20
Şanlıurfa, tarihin en kadim şehirlerinden. Bugüne kadar sadece Balıklıgöl ve Eyüp Nebi köyü ile bilinen bu kentte keşfedilmeyi bekleyen birçok tarihî ve turistik mekân mevcut. Önceden gidip de buraları göremeyenler ya da hiç gitmeyenler için bir Urfa rehberi hazırladık.Şanlıurfa son günlerde hep Suriye’deki olaylarla gündeme geliyor. Tarihin en kadim kentlerinden olan bu şehir, bugünlerde yüz binlerce Suriyeliye ev sahipliği yapıyor. Peygamber şehri Şanlıurfa sadece Suriyelileri değil, son yıllarda yerli ve yabancı birçok turisti de ağırlıyor. Bir zamanlar sadece tarım ile anılan kentin son yıllarda turizmle de yıldızı parlıyor. Önceleri sadece Balıklıgöl turist çekerken, bugün şehrin birçok bölgesi ziyaretçilerin ilgi odağı. Türkiye’nin en genç nüfusa sahip illerinden biri olan Şanlıurfa, geleceği turizmde görüyor. Yapılan çalışmalar da bu yönde. İlin yöneticileri bu konuda birçok proje üretmiş, üretmeye de devam ediliyor. Tarihin üstündeki kötü izler yavaş yavaş temizleniyor. Şanlıurfa turizm konusunda neredeyse her beklentiye cevap veren bir şehir. Kent, hem inanç hem tarih hem kültür hem de doğa turizmi için adeta biçilmiş kaftan. Bu yönüyle de dünyanın sayılı şehirlerinden.Dünyanın ilk tapınağının bulunduğu ve yaklaşık 12 bin yıllık tarihe sahip Göbeklitepe, Eyyüp Peygamber’in mezarının bulunduğu Eyüp Nebi köyü ve Peygamberler köyü, adını verdiği ovası ile meşhur tarihi kent Harran, Amazon kadınları mozaiklerinin bulunduğu Haleplibahçe ve bunun gibi birçok görülecek yer var Şanlıurfa’da. Atatürk Barajı’nın yapılması ile sular altında kalan Halfeti, muhteşem manzarası ile görenleri büyüleyen bir mekân. Ayrıca tarihî hanları, camileri, tarihî evleri, sokakları ile keşfedilmeyi bekliyor. Müzesi ise ülkemizin sayılı arkeoloji müzelerinden. Urfa’nın mutfağı da birçok tadı ile ziyaretçilerin hizmetinde. Tüm bunların dışında Şanlıurfa tam bir kültür mozaiği. Türk, Kürt ve Arap nüfusun iç içe yaşadığı bu şehrin bu yönünü de keşfetmenizi öneririz. Özellikle köylere giderek bu kültür dokusunu keşfedebilirsiniz. Şanlıurfa daha buna benzer birçok yönü ile keşfedilmeyi bekliyor. Hâlâ bu şehre gitmediyseniz havaların biraz serinlediği bugünler en uygun zaman. Elbette bir iki günde keşfedilebilecek bir yer değil ama en azından bir hafta sonunu ayırıp bu şehri tanıyabilirsiniz. Eğer beş-on yıl önce gelmişseniz yeniden gelmenizi öneririz zira, o zamanlar pek uğrak yeri olmayan birçok mekân ziyarete açılmış durumda. İşte Şanlıurfa’yı yeniden keşfetmek için birkaç öneri.Peygamber türbelerini ziyaretŞanlıurfa peygamberler şehri. Eyyüp Nebi beldesi ve Eyyüp Peygamber’in türbesi mutlaka keşfedilmesi gereken bir mekân. Viranşehir’in kuzeybatısında yer alan mekânda Hz. Eyyüp Peygamber’in, Hz. Rahime’nin ve Hz. Elyasa peygamberin türbeleri bulunuyor. Türbeler bakımsız ve harap halde iken 1992 yılında valilik tarafından başlatılan restorasyon çalışmaları ile orijinalliği korunarak yeniden inşa edilmiş. Bu türbeler geçmişte karayolu ile Hicaz’a giden hacıların mutlaka ziyaret ettiği mekânlar. Ayrıca çevre il ve ilçelerden her gün, özellikle cuma günleri ve bayram arefelerinde ziyaretçi akınına uğruyor. Hz. Eyyüp’ün hastalık çektiği mağara ve kutsal suyundan yıkanarak şifa bulduğu kuyu da burada bulunuyor.Hanlarda dingin bir yolculukŞanlıurfa’da görülecek en güzel yerler arasında şüphesiz tarihî hanlar var. Şehirde Osmanlı döneminden kalma çok sayıdaki hanın en güzel örnekleri Gümrük Hanı, Hacı Kamil Hanı, Mençek Hanı, Topçu Hanı, Millet Hanı ve Barutçu Hanla­rı. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde “Yetmiş Hanı” adıyla, bazı kaynaklarda ise iki renkli taşlarından dolayı “Alaca” han adıyla geçen Gümrük Hanı şehirdeki en güzel ve anıtsal örneklerinden. Sadece hanlar değil çarşıları da çok meşhur Urfa’nın. Hanlar ve çarşılardan alışveriş yapabilirsiniz. Özellikle isot, yaş fıstık bu mevsimde revaçta. Bu han ve çarşıların etrafında bulunan lokantalarda da Urfa yemeklerinin tadına bakabilirsiniz.Dünyanın en eski tapınağıŞanlıurfa’da turistlerin en önemli uğrak noktalarından biri de Göbeklitepe. Özellikle yabancı turistlerin ve arkeologların uğrak yerlerinden olan mekânı mutlaka keşfetmelisiniz. Şehir merkezine 20 km’lik bir mesafede, Örencik köyü yakınlarında bulunan Göbeklitepe, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biri. İnsanlık tarihinin en eski tapınaklarının bulunduğu bölge, geç keşfedilmiş olmasına rağmen bugün dünyanın en merak edilen yerlerinden biri.Balıklıgöl’e uğramadan olmazŞanlıurfa denince ilk akla gelen yer Balıklıgöl. Aynzeliha ve Halilürrahman Gölleri’nden oluşan Hz. İbrahim’in Nemrut tarafından ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinen bu ik
Zaman
Ana Sayfa
27.09.2013
Şanlıurfa’yıyenidenkeşfetmezamanıŞanlıurfa’yı yeniden keşfetme zamanı
Şanlıurfa’yı yeniden keşfetme zamanı
Zaman
27.09.2013
02:10
Şanlıurfa, tarihin en kadim şehirlerinden. Bugüne kadar sadece Balıklıgöl ve Eyüp Nebi köyü ile bilinen bu kentte keşfedilmeyi bekleyen birçok tarihî ve turistik mekân mevcut. Önceden gidip de buraları göremeyenler ya da hiç gitmeyenler için bir Urfa rehberi hazırladık.Şanlıurfa son günlerde hep Suriye’deki olaylarla gündeme geliyor. Tarihin en kadim kentlerinden olan bu şehir, bugünlerde yüz binlerce Suriyeliye ev sahipliği yapıyor. Peygamber şehri Şanlıurfa sadece Suriyelileri değil, son yıllarda yerli ve yabancı birçok turisti de ağırlıyor. Bir zamanlar sadece tarım ile anılan kentin son yıllarda turizmle de yıldızı parlıyor. Önceleri sadece Balıklıgöl turist çekerken, bugün şehrin birçok bölgesi ziyaretçilerin ilgi odağı. Türkiye’nin en genç nüfusa sahip illerinden biri olan Şanlıurfa, geleceği turizmde görüyor. Yapılan çalışmalar da bu yönde. İlin yöneticileri bu konuda birçok proje üretmiş, üretmeye de devam ediliyor. Tarihin üstündeki kötü izler yavaş yavaş temizleniyor. Şanlıurfa turizm konusunda neredeyse her beklentiye cevap veren bir şehir. Kent, hem inanç hem tarih hem kültür hem de doğa turizmi için adeta biçilmiş kaftan. Bu yönüyle de dünyanın sayılı şehirlerinden.Dünyanın ilk tapınağının bulunduğu ve yaklaşık 12 bin yıllık tarihe sahip Göbeklitepe, Eyyüp Peygamber’in mezarının bulunduğu Eyüp Nebi köyü ve Peygamberler köyü, adını verdiği ovası ile meşhur tarihi kent Harran, Amazon kadınları mozaiklerinin bulunduğu Haleplibahçe ve bunun gibi birçok görülecek yer var Şanlıurfa’da. Atatürk Barajı’nın yapılması ile sular altında kalan Halfeti, muhteşem manzarası ile görenleri büyüleyen bir mekân. Ayrıca tarihî hanları, camileri, tarihî evleri, sokakları ile keşfedilmeyi bekliyor. Müzesi ise ülkemizin sayılı arkeoloji müzelerinden. Urfa’nın mutfağı da birçok tadı ile ziyaretçilerin hizmetinde. Tüm bunların dışında Şanlıurfa tam bir kültür mozaiği. Türk, Kürt ve Arap nüfusun iç içe yaşadığı bu şehrin bu yönünü de keşfetmenizi öneririz. Özellikle köylere giderek bu kültür dokusunu keşfedebilirsiniz. Şanlıurfa daha buna benzer birçok yönü ile keşfedilmeyi bekliyor. Hâlâ bu şehre gitmediyseniz havaların biraz serinlediği bugünler en uygun zaman. Elbette bir iki günde keşfedilebilecek bir yer değil ama en azından bir hafta sonunu ayırıp bu şehri tanıyabilirsiniz. Eğer beş-on yıl önce gelmişseniz yeniden gelmenizi öneririz zira, o zamanlar pek uğrak yeri olmayan birçok mekân ziyarete açılmış durumda. İşte Şanlıurfa’yı yeniden keşfetmek için birkaç öneri.Peygamber türbelerini ziyaretŞanlıurfa peygamberler şehri. Eyyüp Nebi beldesi ve Eyyüp Peygamber’in türbesi mutlaka keşfedilmesi gereken bir mekân. Viranşehir’in kuzeybatısında yer alan mekânda Hz. Eyyüp Peygamber’in, Hz. Rahime’nin ve Hz. Elyasa peygamberin türbeleri bulunuyor. Türbeler bakımsız ve harap halde iken 1992 yılında valilik tarafından başlatılan restorasyon çalışmaları ile orijinalliği korunarak yeniden inşa edilmiş. Bu türbeler geçmişte karayolu ile Hicaz’a giden hacıların mutlaka ziyaret ettiği mekânlar. Ayrıca çevre il ve ilçelerden her gün, özellikle cuma günleri ve bayram arefelerinde ziyaretçi akınına uğruyor. Hz. Eyyüp’ün hastalık çektiği mağara ve kutsal suyundan yıkanarak şifa bulduğu kuyu da burada bulunuyor.Hanlarda dingin bir yolculukŞanlıurfa’da görülecek en güzel yerler arasında şüphesiz tarihî hanlar var. Şehirde Osmanlı döneminden kalma çok sayıdaki hanın en güzel örnekleri Gümrük Hanı, Hacı Kamil Hanı, Mençek Hanı, Topçu Hanı, Millet Hanı ve Barutçu Hanla­rı. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde “Yetmiş Hanı” adıyla, bazı kaynaklarda ise iki renkli taşlarından dolayı “Alaca” han adıyla geçen Gümrük Hanı şehirdeki en güzel ve anıtsal örneklerinden. Sadece hanlar değil çarşıları da çok meşhur Urfa’nın. Hanlar ve çarşılardan alışveriş yapabilirsiniz. Özellikle isot, yaş fıstık bu mevsimde revaçta. Bu han ve çarşıların etrafında bulunan lokantalarda da Urfa yemeklerinin tadına bakabilirsiniz.Dünyanın en eski tapınağıŞanlıurfa’da turistlerin en önemli uğrak noktalarından biri de Göbeklitepe. Özellikle yabancı turistlerin ve arkeologların uğrak yerlerinden olan mekânı mutlaka keşfetmelisiniz. Şehir merkezine 20 km’lik bir mesafede, Örencik köyü yakınlarında bulunan Göbeklitepe, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biri. İnsanlık tarihinin en eski tapınaklarının bulunduğu bölge, geç keşfedilmiş olmasına rağmen bugün dünyanın en merak edilen yerlerinden biri.Balıklıgöl’e uğramadan olmazŞanlıurfa denince ilk akla gelen yer Balıklıgöl. Aynzeliha ve Halilürrahman Gölleri’nden oluşan Hz. İbrahim’in Nemrut tarafından ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinen bu ik
Zaman
En Çok Okunan
27.09.2013
Şanlıurfa’yıyenidenkeşfetmezamanıŞanlıurfa’yı yeniden keşfetme zamanı
Rus akademisyenden Gezi Parkı ve Arap Baharı değerlendirmesi
Zaman
31.07.2013
14:34
St. Petersburg Orta Doğu Araştırmalar Merkezi Başkanı Gumer İsayev, Türkiyede Gezi Parkı olayları ve Mısırdaki askeri darbe ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu.Cihan Haber Ajansına(Cihan) konuşan İsayev gelişmelerin Rusyadan nasıl okunduğuna dair önemli ipuçları verdi.Türkiyede yaşanan gelişmelerin benzerlerinin Yunanistan, Brezilya ve Rusya gibi ülkelerde de yaşandığını, iktidar üzerinde baskı oluşturmak isteyen grupların toplumsal olayları kullandığını kaydeden İsayev, Türkiyede Ak Parti ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğana karşı olan belirli bir çevre var. Protestolar demokratik bir araç olsa da, burada radikal unsurlar öne çıkıyor. Şiddet kullanıyorlar ve polisi de şiddet kullanmaya zorluyorlar. Böylece toplum şiddet sarmalına sürükleniyor. Gazi Parkında her kesim vardı. Ben bazılarının dediği gibi ülkenin İslamlaşmasına karşı olan grupların hükümete tepki gösterdiği yorumuna katılmıyorum. dedi.MEDYA KASITLI YAYIN YAPIYORArap ülkelerinde yaşanan olaylarda medyanın aktif bir tavır aldığı ve kasıtlı olarak olayları çarpıtarak verdiğini kaydeden Rus akademisyen, Libya olaylarını televizyondan izliyordum. Sürekli bombalama ve çatışma gösteriliyordu. Bölgede bulunan arkadaşımla görüştüğümde olayların çok farklı olduğunu anlattı. Yani medya kendisine göre bir resim çiziyor. İçini istediği gibi doldurarak, küresel anlamda kamuoyunu yönlendiriyor. eleştirisi getirdi.Yerel basının yanı sıra CNN, BBC, El Cezire gibi uluslar arası yayın yapan medya kuruluşlarının farklı olaylardaki görüntüleri katıp karıştırarak toplumda istediği algıyı oluşturmak için çalıştığını kaydeden İsayev, Muhalefetin mitingi olduğu zaman kameraya çekiyorlar, ancak Erdoğan daha fazla sayıda insanla miting yaptığı zaman orada gazeteci göremiyorsunuz. Onlar sadece muhalefeti çekiyorlar. Aynı şey Libyada da oldu. Televizyonda Kaddafi muhalifi mitingi gösterdikleri zaman, aslında bu Hindistandaki bir mitingdi. Ve orda da Hintlilerin olduğu belirgin bir şekilde görülüyordu. Ancak bu önemli değil, insanlar bakıyorlar ve inanıyorlar. Bu yüzden şu anlaşılmalı ki, savaş bilgi ve iletişim alanında sürüyor. Bence bunu hem Türkiye hem de Rusya anlamalı. Zor olsa da, dünyaca etkili bir medya kuruluşu oluşturulmalı. Şu an sadece birkaç kanalın bilgi verdiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu gün sizi iyi gösterirler, yarın ise kötü. Ve bunun karşısında bir şey yapamazsınız. değerlendirmesinde bulundu.GEZİ OLAYLARININ ARKASINDA KÖPRÜ, HAVAALANI İSTEMEYENLER DE OLABİLİRGezi olaylarının ilk başladığı zaman doğa koruma güdüsü taşıyan insanların orada olduğunu, ancak daha sonra iktidarın her türlü zayıflığını kullanmayı mazur gören ve iktidarı iyice zayıflatmak isteyen siyasi figürlerin de işin içine girdiğini vurgulayan Rus uzman, Erdoğanın başlangıçtaki tavrını da doğru bulmadım. Bence buradaki olayları kullanmak isteyen farklı güçler var. Mesela üçüncü köprü, üçüncü havaalanı gibi projelere karşı olan lobiciler olabilir. O yüzden iktidar sahiplerinin aklıselim ile hareket etmesi ve zayıflıklarını kullanacak güçlerin her an hazır beklediğini unutmaması lazım. tavsiyesinde bulundu.MISIR NEREYE DÖNERSE ARAP DÜNYASI ORAYA BAKARMısır kafasını nereye çevirirse, Arap dünyası oraya döner. sözünü hatırlatan İsayev, Arap ülkelerinde herkes Mısır dizileri izler, Mısır müziği dinler ve Mısır haberlerini takip eder. Mısır adeta ideolojik bir merkezdir. Afrika ve Asya arasında, Mağrip ve Maşriki birleştirir. Son 10 yılda Mısır bazı tuzaklara düştü. Hayat şartlarının zorlaşması, ekonomik problemler ve diğer sorunlar bunu tetikledi. Tüm bu olanlar adım adım ülkeyi devrime götürdü. İç ve dış faktörlere çok fazla değinmemize gerek yok. Çünkü biliyoruz ki, her devrimin kendine has ekonomik, politik sebepleri vardır. Sonuçta her şey zorlaştı ve patlama ortaya çıktı. Tabi ekonomik zorluk, Mübarekin çok yaşlı olması, oğlunun halk nazarında çok popüler olmaması, ordunun iktidarı liberallere bırakmak istememesi gibi birçok sebep de sayılabilir. dedi.MURSİ, ERDOĞAN OLAMADIMübarekin devrilmesinden sonra Mısırlıların hedefine ulaştığını, tarihlerinde ilk kez seçim yaptıklarını, Cumhurbaşkanını Muhammed Mursiyi seçtiklerini hatırlatan Rus akademisyen şu tespitlerde bulundu: Ancak Mursi, Erdoğanın yaptığını başaramadı. Erdoğan 2002 yılında iktidara geldiği zaman ülke zor bir süreçten geçiyordu. Erdoğan ülkenin en önemli problemi olan ekonomik krizi aşıp ülkenin borç batağından çıkardı ve Türkiyeyi bölgesel lider haline dönüştürdü. Erdoğan ülkenin gayri safi milli hasılasını petrol ve doğalgaz olmaksızın yükseltme başarısı gösterdi ve ekonomik bir model haline geldi.Mısırdaki Müslüman kardeşlerin ise, bunları yapmak için vakti yoktu. Ancak bazı öncelikleri yerine getirmedi. Öncelikle söz verdiği şeyleri yapamadı. İkinci bir hatası da devrimden sonra insanları yönlendiremedi. Çünkü devrimden sonra kalan bütün kaynaklar b
Zaman
Son Dakika
31.07.2013
RusakademisyendenGeziParkıveArapBaharıdeğerlendirmesiRus akademisyenden Gezi Parkı ve Arap Baharı değerlendirmesi
8 film vizyona giriyor
Zaman
25.07.2013
17:13
Sinemaseverler bu hafta dram, romantik, komedi, fantastik türlerinden oluşan seçkiler ile buluşuyor.8 yeni filmin vizyona gireceği 26 Temmuz haftasının öne çıkan yapımı, İspanya Ajantin ortak yapımı Cinayet Terzi.CAMILLE CLAUDEL 19151915 yılının kış ayazında, Camille Claudel eğilip yerdeki bir taşı alır ve dikkatle inceler. Sanki işine yoğunlaşmış bir heykeltıraştır izlediğimiz. Zihninde basit bir taşı yepyeni bir şeye dönüştürüyor gibidir. Ama sonra taşı atar, bir daha da sanata dönmez. Ailesi akıl hastanesine kapatılmasının hayrına olacağına karar kılmıştır. Bruno Dumontun yönettiği ve Juliette Binoche, Jean Luc Vincent, Robert Leroy ile Emmanuel Kauffmanın oynadığı Camille Claudel 1915, Berlinde prömiyerini yapmıştı.SON KONSERDünyaca ünlü yaylı çalgılar dörtlüsünün viyolonsel sanatçısı acımasız bir hastalığa yakalanınca grup dengesini kaybeder. Bastırılmış duygular, yıllardır süren dostluk ve uyumu tehdit etmeye başlar. 25. yıldönümleri için verecekleri konser yaklaştığından, müzisyenler, birlikteliklerini korumak ile sonsuza dek ayrılmak arasında seçim yapmak zorundadır. Philip Seymour Hoffman, Christopher Walken, Catherine Keener oynadığı Son Konseri Yaron Zilberman yönetti.CİNAYET TEZİRoberto Bermudez bir hukuk fakültesinde profesörlük yapan eski bir ceza avukatıdır. Bir gün ders verdiği fakültenin önünde bir cinayet işlenir. Katil, Robertoyu bu tehlikeli oyuna çekmek istercesine bazı izler ve ipuçları bırakmıştır. Roberto Bermudez, cinayet üzerine kendisiyle sürekli teorik tartışmalar yapan zeki öğrencisi Gonzalodan şüphelenmeye başlar. Hernan Goldfridin yönettiği ve Ricardo Darin, Alberto Ammann, Calu Rivero ile Arturo Puigin oynadığı Cinayet Tezi İspanya, Arjantin ortak yapımı.AŞKIN 10 KURALIRenato, kadınları baştan çıkarma konusunda oldukça başarılıdır. Oğlu Marco ise tam tersidir. Çekingen bir karaktere sahip olan Marco, kadınlar konusunda doğuştan şanssız olan bir gençtir. Stefania isimli güzel bir genç kadına aşık olduğunda, Renato oğluna yardım ederek sevdiği kızı kazanmasını sağlayacaktır. Başrollerini Guglielmo Scilla ve Enrika Pintorenin oynadığı, Cristiano Bortonenin yazıp yönettiği Aşkın 10 Kuralı, romantik komedi türünde.KARANLIK CİNAYETLERDedektif Jack son iki yılda 8 kadının benzer şekilde ortadan kaybolmasının ardında bir seri katil olduğundan şüphelenmektedir. Ancak ortada tek sağlam bir ipucu bile yoktur. Fakat bir gün Cindy isimli genç bir kız katilin elinden son anda kurtulmayı başarır. Dedektif Jack, Cindy ile görüşüp kanıt toplamaya çalışırken katil Cindynin peşindedir. Karanlık Cinayetlerin başrollerinde ünlü aktörler Nicolas Cage ve John Cusacke Hollywoodun yeni gözdesi Vanessa Hudgens eşlik ediyor. Filmin yönetmeni ise Scott Walker.SÜPER İNCİRİntihar etmeden önce öldürdüğü aşkı Euterpe ve kendi cesedini mumyalatan Seikilos, 2 bin yıl sonra bir çobanın yanlışlıkla mezarını açması sonucu gözlerini bir Ege köyünde açar. Sevgilisi Euterpeyi mezarında bulamayınca onu aramaya koyulan Seikilos, efe dedesinin kahramanlık hikâyelerinin etkisi altında kalan Mustafa adlı genç ile köyün kızlarından Hatice için mücadeleye girişir. Kerem Sarının yönettiği ve Hasan Aşıcı, Volkan Baş, Coşkun Kemer ile Gülnihal Demirin oynadığı Süper İncir, komedi türünde.SANAL HAYATLARRich Boyd, elinden cep telefonunu düşürmeyen bir avukattır. Eşini kaybetmiş, tek çocuk babası polis, ergenlik dönemindeki oğluyla başa çıkmayan bir babadır. Hırslı bir kadın gazeteci ise keşfettiği bir porno sitede çocuk yaştaki fahişelerin peşine düşmüştür. Gerçeklerden kaçmak için sığındıkları yalan dünyaları, hepsinin tek ortak noktalarıdır. Henry Alex Rubinin yönettiği ve Jason Bateman, Hope Davis, Frank Grillonun oynadığı Sanal Hayatlar, gerilim dram sevenler için.WOLVERINEÇok beğenilen çizgi roman serisinden uyarlanan Wolverine de, aykırı bir tip olan, ezeli savaşçı Loganı Japonyada buluruz. Burada samuray çeliği, adamantium alaşımlı pençe ile birleşecek ve Logan, kendisini ömür boyu değiştirecek efsanevi bir dövüşte geçmişinden gelen gizemli bir kişi ile karşı karşıya gelecektir. Başrollerini Hugh Jackman, Will Yun Lee ve Tao Okamoto oynadığı Wolverinenin yönetmenliğini James Mangold üstlendi. Film 3D seçeneği ile vizyona giriyor.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
25.07.2013
8filmvizyonagiriyor8 film vizyona giriyor
Anadolu'da verdiğim konferanslar beni dinç tutuyor
Zaman
28.06.2013
02:01
Prof. Dr. Suat Yıldırım, Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmasını, “Hayatımdaki en önemli dönüm noktalarından biridir.” diyerek özetliyor. İlerleyen yaşına rağmen konferanslar vererek hizmet etmeye devam ediyor. Bu sayede hem zihnen hem de bedenen sağlığını koruduğunu söylüyor.İlerleyen yaşına rağmen Anadolu’nun farklı illerini dolaşıyor, konferanslar vermeye devam ediyor. Sadece Türkiye ile de sınırlamıyor kendini. Kâh Senegal’de alıyor soluğu kâh İtalya’da… Emekli olduktan sonra bir köşeye çekilmeyi tercih etmiyor. Zaten böyle bir pencereden de bakmıyor hayata. “Konferanslar hem zihnimi hem bedenimi dinç tutuyor.” diyor. Neyse ki, Berat Kandili sonrasında birkaç gün ara verdi yoğun temposuna ve bizleri kabul etti. Maltepe’deki evinin kapısında güler bir yüzle karşıladı bizi.Fethullah Gülen (bereli), Suat Yıldırım (Hocaefendi’nin önünde oturan) ve Edirne’deki diğer arkadaşlarıyla. (1964)Prof. Dr. Suat Yıldırım, bugüne kadar sadece Türkiye’de değil, uluslararası alanda, İspanya’dan İngiltere’ye, Ukrayna’dan Avustralya’ya, Kırgızistan’dan Özbekistan ve Malezya’ya uzanan geniş bir coğrafyada tebliğler sundu. Tefsir ve hadis alanında yaptığı önemli çalışmalar onun dünyaca tanınan bir âlim olmasına vesile oldu. Yıldırım’ın hayat yolculuğu Diyarbakır’ın o dönemdeki en gelişmiş ilçelerinden biri olan Ergani’de 1941 yılında başlıyor. O yıllarda Şeyh Said isyanının aile üzerinde bıraktığı izler hâlâ tazeliğini korumaktadır. İsyana karıştığı gerekçesiyle dedesi Müftü Hacı Hüsnü Bey, hapis cezası alır, çocukları ise Menemen’e sürgün edilir. Sonraları Ergani’de müftülük yapacak olan Suat Yıldırım’ın babası Mehmet Zeki, daha 16 yaşındadır. Aile, parasız pulsuz, zorlu bir tren yolculuğu sonrasında önce Adana’ya daha sonra Mersin’e varır. Buradan da bir vapurla İzmir’e ulaşırlar. Menemen’de üç yıl kalan Yıldırım ailesi, çıkan afla birlikte memleketlerine döner. Aslında dede Hacı Hüsnü Bey’in, Şeyh Said isyanıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hatta Şeyh Said ile görüştüğü bir esnada şu telkinde bulunur: “Böyle bir ortamda devlete başkaldırmak doğru olmaz.”Suat Yıldırım, ortaokulu bitirdikten sonra liseyi okumak için Mardin’e gider. Yokluk günleridir. Diyarbakır’dan komşu Mardin’e gitmek bile bir hayaldir çokları için. Babası, oğlu Suat’ı, Mardin’de öğretmenlik yapan bir ahbabına teslim ettikten sonra Ergani’ye geri döner. Bu arada, üzücü bir hadiseyle sarsılır. Suat Hoca’nın çok sevdiği annesi, 1955 yılında, yakalandığı kanser hastalığı sonucunda Hakk’ın rahmetine kavuşur.Hastalık, dine yönelmesine vesile olurDaha lisede okurken hedefi bellidir Suat Yıldırım’ın. Ankara’ya gidip hukuk sınavlarına girecek, iyi bir avukat olacaktır. 27 Mayıs darbesinin hemen öncesinde imtihanları kazanır ama hem kendisinin hem de ailesinin aklında bazı soru işaretleri vardır. Çünkü 1960’lı yılların ilk aylarıyla birlikte siyaset yavaş yavaş üniversitelere sirayet etmeye başlamış, öğrenciler sokağa dökülmüştür. Birinci sınıfı okuduğu yıl, kendisinin de şu an tam olarak teşhis koyamadığı ama verem başlangıcından şüphelendiği bir hastalığa yakalanır.Hocaefendi, Suat Yıldırım’ı, İstanbul’daki evinde ziyaret ediyor.Hastalıkla birlikte içine kapanır, okulu bırakıp memlekete gitme kararı alır. Yine hastalığın verdiği halet-i ruhiye ile birlikte dine yönelir. O güne kadar beş vakit namaz kılmıyor, oruçlarına da tam anlamıyla özen göstermiyordur. Hem ruhen hem de bedenen kendine gelip hastalıktan kaynaklanan vehimleri üzerinden atar atmaz yine Ankara’nın yolunu tutar. Hukuk hayallerinin yerini bu kez bambaşka bir gaye almıştır. Allah’ın rızasına nail olmak için ilahiyat okuyacak, ömrü yettiği sürece hak bildiği doğruları başkalarına anlatacaktır.Özel yurt yerine Nur dershanesini tercih ederAnkara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne başladığı ilk günlerdir. Şiddetli bir öğrenme isteğiyle kitaplara yönelir. İşte tam da böyle bir anda yeni tanıştığı Faik Sönmez isimli arkadaşı imdadına yetişir. Sönmez’in, “Müsaitsen medreseye gidelim mi?” teklifine bir anlam veremez ilkin. Kimseyle paylaşamadığı şöyle bir soru takılır zihnine, “Yahu medreseler yıllar önce kapanmamış mıydı?” İki arkadaş, biraz daha samimi olduktan sonra Cebeci’deki Nur dershanesinin yolunu tutar. Burası, o yıllarda Nur talebelerinin kaldığı tek evdir. Suat Yıldırım, yedi kişinin ihlas ve samimiyetle bir arada yaşadığı, kavga ve gürültünün olmadığı bu ev ortamını görünce çok etkilenir.Suat Yıldırım, eşi Yıldız Hanım, torunları İsmail Erkam ve Mehmet Ali ile birlikte.Daha sonra anlar ki bu evlerde,
Zaman
En Çok Okunan
28.06.2013
AnadoludaverdiğimkonferanslarbenidinçtutuyorAnadoluda verdiğim konferanslar beni dinç tutuyor
Anadolu'da verdiğim konferanslar beni dinç tutuyor
Zaman
28.06.2013
01:54
Prof. Dr. Suat Yıldırım, Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmasını, “Hayatımdaki en önemli dönüm noktalarından biridir.” diyerek özetliyor. İlerleyen yaşına rağmen konferanslar vererek hizmet etmeye devam ediyor. Bu sayede hem zihnen hem de bedenen sağlığını koruduğunu söylüyor.İlerleyen yaşına rağmen Anadolu’nun farklı illerini dolaşıyor, konferanslar vermeye devam ediyor. Sadece Türkiye ile de sınırlamıyor kendini. Kâh Senegal’de alıyor soluğu kâh İtalya’da… Emekli olduktan sonra bir köşeye çekilmeyi tercih etmiyor. Zaten böyle bir pencereden de bakmıyor hayata. “Konferanslar hem zihnimi hem bedenimi dinç tutuyor.” diyor. Neyse ki, Berat Kandili sonrasında birkaç gün ara verdi yoğun temposuna ve bizleri kabul etti. Maltepe’deki evinin kapısında güler bir yüzle karşıladı bizi.Fethullah Gülen (bereli), Suat Yıldırım (Hocaefendi’nin önünde oturan) ve Edirne’deki diğer arkadaşlarıyla. (1964)Prof. Dr. Suat Yıldırım, bugüne kadar sadece Türkiye’de değil, uluslararası alanda, İspanya’dan İngiltere’ye, Ukrayna’dan Avustralya’ya, Kırgızistan’dan Özbekistan ve Malezya’ya uzanan geniş bir coğrafyada tebliğler sundu. Tefsir ve hadis alanında yaptığı önemli çalışmalar onun dünyaca tanınan bir âlim olmasına vesile oldu. Yıldırım’ın hayat yolculuğu Diyarbakır’ın o dönemdeki en gelişmiş ilçelerinden biri olan Ergani’de 1941 yılında başlıyor. O yıllarda Şeyh Said isyanının aile üzerinde bıraktığı izler hâlâ tazeliğini korumaktadır. İsyana karıştığı gerekçesiyle dedesi Müftü Hacı Hüsnü Bey, hapis cezası alır, çocukları ise Menemen’e sürgün edilir. Sonraları Ergani’de müftülük yapacak olan Suat Yıldırım’ın babası Mehmet Zeki, daha 16 yaşındadır. Aile, parasız pulsuz, zorlu bir tren yolculuğu sonrasında önce Adana’ya daha sonra Mersin’e varır. Buradan da bir vapurla İzmir’e ulaşırlar. Menemen’de üç yıl kalan Yıldırım ailesi, çıkan afla birlikte memleketlerine döner. Aslında dede Hacı Hüsnü Bey’in, Şeyh Said isyanıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hatta Şeyh Said ile görüştüğü bir esnada şu telkinde bulunur: “Böyle bir ortamda devlete başkaldırmak doğru olmaz.”Suat Yıldırım, ortaokulu bitirdikten sonra liseyi okumak için Mardin’e gider. Yokluk günleridir. Diyarbakır’dan komşu Mardin’e gitmek bile bir hayaldir çokları için. Babası, oğlu Suat’ı, Mardin’de öğretmenlik yapan bir ahbabına teslim ettikten sonra Ergani’ye geri döner. Bu arada, üzücü bir hadiseyle sarsılır. Suat Hoca’nın çok sevdiği annesi, 1955 yılında, yakalandığı kanser hastalığı sonucunda Hakk’ın rahmetine kavuşur.Hastalık, dine yönelmesine vesile olurDaha lisede okurken hedefi bellidir Suat Yıldırım’ın. Ankara’ya gidip hukuk sınavlarına girecek, iyi bir avukat olacaktır. 27 Mayıs darbesinin hemen öncesinde imtihanları kazanır ama hem kendisinin hem de ailesinin aklında bazı soru işaretleri vardır. Çünkü 1960’lı yılların ilk aylarıyla birlikte siyaset yavaş yavaş üniversitelere sirayet etmeye başlamış, öğrenciler sokağa dökülmüştür. Birinci sınıfı okuduğu yıl, kendisinin de şu an tam olarak teşhis koyamadığı ama verem başlangıcından şüphelendiği bir hastalığa yakalanır.Hocaefendi, Suat Yıldırım’ı, İstanbul’daki evinde ziyaret ediyor.Hastalıkla birlikte içine kapanır, okulu bırakıp memlekete gitme kararı alır. Yine hastalığın verdiği halet-i ruhiye ile birlikte dine yönelir. O güne kadar beş vakit namaz kılmıyor, oruçlarına da tam anlamıyla özen göstermiyordur. Hem ruhen hem de bedenen kendine gelip hastalıktan kaynaklanan vehimleri üzerinden atar atmaz yine Ankara’nın yolunu tutar. Hukuk hayallerinin yerini bu kez bambaşka bir gaye almıştır. Allah’ın rızasına nail olmak için ilahiyat okuyacak, ömrü yettiği sürece hak bildiği doğruları başkalarına anlatacaktır.Özel yurt yerine Nur dershanesini tercih ederAnkara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne başladığı ilk günlerdir. Şiddetli bir öğrenme isteğiyle kitaplara yönelir. İşte tam da böyle bir anda yeni tanıştığı Faik Sönmez isimli arkadaşı imdadına yetişir. Sönmez’in, “Müsaitsen medreseye gidelim mi?” teklifine bir anlam veremez ilkin. Kimseyle paylaşamadığı şöyle bir soru takılır zihnine, “Yahu medreseler yıllar önce kapanmamış mıydı?” İki arkadaş, biraz daha samimi olduktan sonra Cebeci’deki Nur dershanesinin yolunu tutar. Burası, o yıllarda Nur talebelerinin kaldığı tek evdir. Suat Yıldırım, yedi kişinin ihlas ve samimiyetle bir arada yaşadığı, kavga ve gürültünün olmadığı bu ev ortamını görünce çok etkilenir.Suat Yıldırım, eşi Yıldız Hanım, torunları İsmail Erkam ve Mehmet Ali ile birlikte.Daha sonra anlar ki bu evlerde,
Zaman
Ana Sayfa
28.06.2013
AnadoludaverdiğimkonferanslarbenidinçtutuyorAnadoluda verdiğim konferanslar beni dinç tutuyor
Göz kapağında şekil bozukluğu körlük nedeni
Zaman
29.05.2013
17:47
Memorial Kayseri Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ferdağ Sakioğlu, Göz kapağındaki şekil bozuklukları ilerleyen yaşın etkisiyle ya da yaralanma, yüz felci sonrası ve doğuştan olabilir. Göz kapağının uzun süreli içe dönmesi, ileri dönemde kornea bozukluğuna bağlı körlüklere neden olabilir dedi.Memorial Kayseri Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümünden Op. Dr. Ferdağ Sakioğlu, ileri yaşlarda göz kapaklarında şekil bozuklukları oluşabildiğini, yaşlanmayla birlikte alt göz kapağında meydana gelen gevşekliğin, yer çekiminin etkisiyle alt göz kapağının dışa ya da içe dönmesine yol açabildiğini bildirdi.Göz kapağında uzun süreli içe dönüklüğün, kirpiklerin sürekli korneaya teması nedeniyle gözün saydam tabakasında tahribata ve doku kaybına neden olduğunu kaydeden Dr. Ferdağ Sakioğlu, devam eden bu durum sonrası hastalarda kornea bozukluğuna bağlı körlüğün de ortaya çıkabildiğini vurguladı.Göz kapağı şekil bozukluklarının ilerleyen yaşın etkisinin yanı sıra yaralanma, yüz felci sonrası ve doğuştan oluşabildiğinin altını çizen Dr. Sakioğlu, Kimyasal yaralanmalar, iz bırakan enfeksiyonlar, travma gibi nedenlerle meydana gelen yara dokusu, göz kapağının iç yüzünün kısalmasına ve buna bağlı olarak göz kapağının içe dönmesine yol açar. Göz kapağının uzun süreli olarak içe dönmesi, gözün saydam tabakasında tahribata ve ileri dönemde de kornea bozukluğuna bağlı körlüklere neden olmaktadır diye konuştu.Dr. Ferdağ Sakioğlu, yüz felci geçiren hastalarda da alt göz kapağının göz küresinden uzaklaşıp dışa doğru dönebildiğini, gözlerin kapanmasını sağlayan kasın felç olup gözün açıkta kaldığını belirtti. Dr. Sakioğlu, Kendiliğinden ya da beyin ve tükürük bezi ameliyatlarından sonra oluşabilir. Gözyaşının buruna aktığı deliklerden uzaklaştırılamaması ve korneanın açıkta kalması nedeniyle gözyaşı üretiminde artışa bağlı olarak, gözlerde sulanma ve gözün saydam kısmında yaralar meydana gelir. Tedavisi yüz felcinin kalıcı olup olmamasına göre değişir. Öncelikle suni gözyaşı ilavesi yapılır. Daha sonra geçici olarak botoks, bantlama ve alt üst göz kapaklarının yan taraflarından birbirine dikilmesi işlemi yapılır. 6 ay süresince iyileşmeyen yüz felci kalıcı olarak kabul edilir ve tedavisi cerrahidir. Kalıcı tedavide amaç; alt ve üst kapak arası açıklığın azaltılması ve korneanın açıkta kalmasının önlenmesidir. Cerrahide; gevşeyen bağların onarılması, üst göz kapağının içine altın ağırlık yerleştirilmesi, üst kapağın kapanmasına yardımcı olmaktadır. Altın vücutta en az reaksiyon yaratan madde olduğu için tercih edilmektedir ifadelerini kullandı.Cilt ve cilt altı dokularda yaralanma ya da geçirilmiş cerrahi nedeni ile meydana gelen büzüşmenin, göz kapağının göz küresinden uzaklaşmasına ve dışa dönmesine neden olduğunu vurgulayan Dr. Sakioğlu, şunları kaydetti:Hastalar gözlerinde sürekli sulanma, enfeksiyon, ağrı, ışığa duyarlılık, gözün açıkta olması nedeniyle batma ve kızarma gibi kuru göz şikayetleriyle doktora başvurur. Hastalığın çok ileri dönemlerinde görme kaybı meydana gelmektedir. Tedavide geçici olarak; bantlama, yumuşak kontak lens veya gözyaşı damlaları kullanılabilir ancak göz kapağı şekil bozukluklarının kesin tedavisi cerrahidir. Kapaktaki şekil bozukluğu dokularda gevşekliğe bağlı oluşmuşsa kapak sıkılaştırma ameliyatları tercih edilir. Kapaklar ciltteki büzüşme nedeniyle dışa dönmüşse, bu bölgenin temizlenmesi ve kulak arkası ya da üst göz kapağı gibi vücudun diğer yerlerinden cilt nakli ameliyatı gerekebilir.Dr. Sakioğlu, Halk arasında göz kapağı sarkması ve torbalanması denilen blefaroşalazis, üst ve alt kapak derisinin fazlalığı, göz çukurundaki yağ dokusunun fıtıklaşması ile karakterizedir. Bu durum, yalancı kapak düşüklüğü olan torbalı gözlere neden olmaktadır. Göz çevresinde ağırlık hissi, kaş ağrısı ve ileri vakalarda üst görme alanında bozukluk meydana gelebilir. Hastalar yaşlı ve yorgun görünmektedir. Tedavide blefaroplasti adı verilen göz kapağı estetik operasyonu uygulanmaktadır. Göz kapağı ameliyatları sonrası iz kalma oranı çok düşüktür. Kalan izler de göz kapağı kıvrımına gizlenmektedir dedi.(İHA)
Zaman
Sağlık
29.05.2013
GözkapağındaşekilbozukluğukörlüknedeniGöz kapağında şekil bozukluğu körlük nedeni
Göz kapağında şekil bozukluğu körlük nedeni
Zaman
29.05.2013
16:55
Memorial Kayseri Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ferdağ Sakioğlu, Göz kapağındaki şekil bozuklukları ilerleyen yaşın etkisiyle ya da yaralanma, yüz felci sonrası ve doğuştan olabilir. Göz kapağının uzun süreli içe dönmesi, ileri dönemde kornea bozukluğuna bağlı körlüklere neden olabilir dedi.Memorial Kayseri Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümünden Op. Dr. Ferdağ Sakioğlu, ileri yaşlarda göz kapaklarında şekil bozuklukları oluşabildiğini, yaşlanmayla birlikte alt göz kapağında meydana gelen gevşekliğin, yer çekiminin etkisiyle alt göz kapağının dışa ya da içe dönmesine yol açabildiğini bildirdi.Göz kapağında uzun süreli içe dönüklüğün, kirpiklerin sürekli korneaya teması nedeniyle gözün saydam tabakasında tahribata ve doku kaybına neden olduğunu kaydeden Dr. Ferdağ Sakioğlu, devam eden bu durum sonrası hastalarda kornea bozukluğuna bağlı körlüğün de ortaya çıkabildiğini vurguladı.Göz kapağı şekil bozukluklarının ilerleyen yaşın etkisinin yanı sıra yaralanma, yüz felci sonrası ve doğuştan oluşabildiğinin altını çizen Dr. Sakioğlu, Kimyasal yaralanmalar, iz bırakan enfeksiyonlar, travma gibi nedenlerle meydana gelen yara dokusu, göz kapağının iç yüzünün kısalmasına ve buna bağlı olarak göz kapağının içe dönmesine yol açar. Göz kapağının uzun süreli olarak içe dönmesi, gözün saydam tabakasında tahribata ve ileri dönemde de kornea bozukluğuna bağlı körlüklere neden olmaktadır diye konuştu.Dr. Ferdağ Sakioğlu, yüz felci geçiren hastalarda da alt göz kapağının göz küresinden uzaklaşıp dışa doğru dönebildiğini, gözlerin kapanmasını sağlayan kasın felç olup gözün açıkta kaldığını belirtti. Dr. Sakioğlu, Kendiliğinden ya da beyin ve tükürük bezi ameliyatlarından sonra oluşabilir. Gözyaşının buruna aktığı deliklerden uzaklaştırılamaması ve korneanın açıkta kalması nedeniyle gözyaşı üretiminde artışa bağlı olarak, gözlerde sulanma ve gözün saydam kısmında yaralar meydana gelir. Tedavisi yüz felcinin kalıcı olup olmamasına göre değişir. Öncelikle suni gözyaşı ilavesi yapılır. Daha sonra geçici olarak botoks, bantlama ve alt üst göz kapaklarının yan taraflarından birbirine dikilmesi işlemi yapılır. 6 ay süresince iyileşmeyen yüz felci kalıcı olarak kabul edilir ve tedavisi cerrahidir. Kalıcı tedavide amaç; alt ve üst kapak arası açıklığın azaltılması ve korneanın açıkta kalmasının önlenmesidir. Cerrahide; gevşeyen bağların onarılması, üst göz kapağının içine altın ağırlık yerleştirilmesi, üst kapağın kapanmasına yardımcı olmaktadır. Altın vücutta en az reaksiyon yaratan madde olduğu için tercih edilmektedir ifadelerini kullandı.Cilt ve cilt altı dokularda yaralanma ya da geçirilmiş cerrahi nedeni ile meydana gelen büzüşmenin, göz kapağının göz küresinden uzaklaşmasına ve dışa dönmesine neden olduğunu vurgulayan Dr. Sakioğlu, şunları kaydetti:Hastalar gözlerinde sürekli sulanma, enfeksiyon, ağrı, ışığa duyarlılık, gözün açıkta olması nedeniyle batma ve kızarma gibi kuru göz şikayetleriyle doktora başvurur. Hastalığın çok ileri dönemlerinde görme kaybı meydana gelmektedir. Tedavide geçici olarak; bantlama, yumuşak kontak lens veya gözyaşı damlaları kullanılabilir ancak göz kapağı şekil bozukluklarının kesin tedavisi cerrahidir. Kapaktaki şekil bozukluğu dokularda gevşekliğe bağlı oluşmuşsa kapak sıkılaştırma ameliyatları tercih edilir. Kapaklar ciltteki büzüşme nedeniyle dışa dönmüşse, bu bölgenin temizlenmesi ve kulak arkası ya da üst göz kapağı gibi vücudun diğer yerlerinden cilt nakli ameliyatı gerekebilir.Dr. Sakioğlu, Halk arasında göz kapağı sarkması ve torbalanması denilen blefaroşalazis, üst ve alt kapak derisinin fazlalığı, göz çukurundaki yağ dokusunun fıtıklaşması ile karakterizedir. Bu durum, yalancı kapak düşüklüğü olan torbalı gözlere neden olmaktadır. Göz çevresinde ağırlık hissi, kaş ağrısı ve ileri vakalarda üst görme alanında bozukluk meydana gelebilir. Hastalar yaşlı ve yorgun görünmektedir. Tedavide blefaroplasti adı verilen göz kapağı estetik operasyonu uygulanmaktadır. Göz kapağı ameliyatları sonrası iz kalma oranı çok düşüktür. Kalan izler de göz kapağı kıvrımına gizlenmektedir dedi.(İHA)
Zaman
Son Dakika
29.05.2013
GözkapağındaşekilbozukluğukörlüknedeniGöz kapağında şekil bozukluğu körlük nedeni
Solingen faciasının yıldönümünde Genç ailesine övgü
Zaman
29.05.2013
12:18
Solingen Faciası 20. yıldönümünde üst düzey katılımla anıldı. Törene katılan dönemin Federal Meclis Başkanı Prof. Dr. Rita Süssmuth saldırıya maruz kalan Genç ailesinin sağduyusunun Hıristiyanları ve Müslümanları sevgi ve sağduyuyla birbirine bağladığını söyledi. Törende siyaset ve medyaya hassasiyet çağrısında bulunuldu.29 Mayıs 1993te Genç ailesinden üçü çocuk beş Türkün feci şekilde can verdiği Solingen Faciası, eski başkent Bonndaki dönemin Federal Meclis binasında düzenlenen bir törenle anıldı. Solingen Yangınının 20. yılında neredeyiz? konulu etkinlikte uzmanlar ırkçı saldırıların arttığı o dönemdeki siyasi ve toplumsal atmosfere ve bugün gelinen noktaya mercek tuttu. Saygı duruşu ile başlayan törende konuşan dönemin Federal Meclis Başkanı Prof. Dr. Rita Süssmuth, 20 yıl sonra daha iyi bir noktaya gelindiğini, ancak Thilo Sarrazinin duruşunun entelektüeller arasında sanıldığından daha yaygın kabul gördüğünü söyledi. Süssmuth, Geleceğimizi kaybetmek istemiyorsak okul ve AB kitaplarına yeni sayfalar koymalıyız. dedi. Genç ailesinin sağduyulu tutumunu takdir ettiğini belirten dönemin Federal Meclis Başkanı Prof. Dr. Rita Süssmuth, Müslümanları ve Hıristiyanları sevgi ve sağduyu birbirine bağlıyorlar. dedi. Irkçılık zehirinin toplumun merkezinde bulunduğuna dikkat çeken Süssmuth, İnsan hoşlanmadığı şeye gözünü kapatır, yokmuş gibi yapar, dikkatli olmalıyız. dedi.Kuzey Ren Vestfalya (KRV) Eyalet Uyum Meclisi, Türkiye ve Uyum Araştırmaları Vakfı (TAM) ve Düsseldorf Yüksekokulu Irçılık Araştırma Enstitüsünün (FORENA) düzenlediği etkinliğe KRV Uyum Bakanlığı, Federal Politik Eğitim Merkezi gibi kurumlar destek verdi. Moderatörlüğünü Helga Kirchnerin yaptığı etkinlikte konuşan Bonn Büyükşehir Belediye Başkanı Jürgen Nimptsch, Rheinland bölgesinin göçle şekillendiği için Goethe, Beethoven, Gutenberg gibi değerler çıkarabildiğini söyledi. Etkinliğe katılamayan Berlin Büyükelçisi adına konuşan Köln Başkonsolosu Mustafa Kemal Basa da, Solingen saldırısının sadece Genç ailesine değil, Alman demokrasisine karşı olduğuna dikkat çekti. Basa şöyle devam etti: Solingen Faciası Türk toplumunda derin izler bırakmış, eylemciler yakalansa da oluşan travma giderilememiştir. NSU skandalı; Türklere, ırkçılıkla ciddi şekilde mücadele edildiğini göstermek için Almanyaya önemli bir imkan vermiştir. Kameralara gülümseyen bir kadının yargılanması bu travmanın iyileştirilmesine yetmeyecektir.Facianın 20. yıl dönümü vesilesiyle 38 kentte etkinlik düzenleyeceklerini söyleyen KRV Uyum Meclisi Başkanı Tayfun Keltek, 20 yıl önce yaşadıklarını anlatırken duygulandı. Keltek şöyle konuştu: Bu mekanı rastgele seçmedik. 90lı yıllardaki gelişmelerde politikanın da sorumluluğu vardır. Çünkü o sırada politika iltica ve kim bize ait, kim değil tartışması yürütüyordu. Mülteci problemi hızla yabancı problemine dönüştü, Spiegelin kapağı gemi doldu (Das Boot ist voll) şeklindeydi. Roland Kochun Hessende göçmenlere karşı yürüttüğü kampanyada 5 milyon imza toplandı ki, çifte vatandaşlığa karşı bu kampanya uyum politikalarında geriye gidişini en kötüsüydü. 20 yıl sonra da bazı iyileşmelerin yanı sıra Çok kültürlülük öldü, paralel toplum, uyumu red edenler gibi söylemlere devam edildiğini belirten Keltek, İslam Konferansında Müslümanların güvenlik problemi muamelesi gördüğünü hatırlattı.KRV İçişleri Bakanı Ralf Jäger ise ırkçılık ve yabancı düşmanlığını her ülke için sonunda öldüren bir zehir olarak değerlendirdi. Gizli-açık çok çeşidi olan ırkçılığa karşı mücadelenin çeşitli olması gerektiğini vurgulayan Bakan, Aşırı sağcılık hiç bir zaman küçümsememeli, Weimar Cumhuriyetinin yaptığı yanlışa düşüp sadece aldıkları oy ve üyelerine bakarak hareket etmemeliyiz. dedi. (CİHAN)
Zaman
Son Dakika
29.05.2013
SolingenfaciasınınyıldönümündeGençailesineövgüSolingen faciasının yıldönümünde Genç ailesine övgü
Sivilce izlerini gideren maske
En Son Haber
10.02.2013
09:43
Sivilcelerinizden kurtuldunuz. Peki geriye kalan izler ne olacak?
En Son Haber
Son Dakika
10.02.2013
SivilceizlerinigiderenmaskeSivilce izlerini gideren maske
Çocuk masumiyeti
Evrensel
15.01.2013
07:13
Okula başlarken bilmediğim bir dilde ilkin yemin içirdiler ve sonra sınıfa aldılar. Öğretmenin konuştuklarını yabancı bir film izler gibi izlerdim. Birinci sınıftaki bir akrabam, birileri tarafından dövülmüştü. Ağlayarak bana sığındı ve Kürtçe konuşmak zorunda kaldım. Muhbir öğrenci beni öğretmene şikâyet edince, öğretmenden hiç unutamayacağım bir dayak yedim. Çocukluk masumiyetiyle her sabah okuduğumuz o yemin, bir gölge gibi hep beni takip etti ve hiçbir zaman bana rahat vermedi.   Nihayet öğretmen oldum. Bu kez aynı yemini biz içirdik Kürt-Arap-Çerkez ve baki kalan Ermeni çocuklarına. Anc
Evrensel
Mektup
15.01.2013
ÇocukmasumiyetiÇocuk masumiyeti
BM'nin Büyük Ayıbı
Milli Gazete
01.12.2012
21:21
Arşivlerdeki tarihimizi belgeleyen dokümanları ve belgelerini incelediğiniz vakit Kıbrıs adasına Türklerin, Osmanlı Devletinin 1571de adayı fethetmesinden sonra geldiğini değil, fetih tarihinden asırlar önce adada bulunduklarını ve adanın kaderi üzerinde rol oynadıklarını görürsünüz. Kıbrıs adasının ise 1571 yılından 1878 yılına kadar, toplamda 317 yıl fiilen Türk idaresi altında kaldığını, hem tarih yazmakta, hem de bu dönemden günümüze kalan Osmanlı tarih mirasında bu izler görülmekte. Tabii en kalıcı ve devam edici miras da biz Kıbrıslı Türkleriz. Bazıları ısrarla reddetse de hepimizin ataları Anadoludan gelme.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
01.12.2012
BMninBüyükAyıbıBMnin Büyük Ayıbı
Futbolun Ordinaryüsünün Kitabı UPM nin Kağıt Desteğiyle ...
Haberler.com
16.07.2012
21:16
Türk futbolunda unutulmayacak izler bırakan Lefter Küçükandonyanisin hayatının geçtiği Büyükada şimdi futbolcunun geride kalan değerli anılarına ev sahipliği yapıyor.
Haberler.com
Güncel
16.07.2012
FutbolunOrdinaryüsününKitabıUPMninKağıtDesteğiyleFutbolun Ordinaryüsünün Kitabı UPM nin Kağıt Desteğiyle
Futbolun Ordinaryüsünün Kitabı UPM nin Kağıt Desteğiyle ...
Haberler.com
16.07.2012
21:16
Türk futbolunda unutulmayacak izler bırakan Lefter Küçükandonyanisin hayatının geçtiği Büyükada şimdi futbolcunun geride kalan değerli anılarına ev sahipliği yapıyor.
Haberler.com
Son Dakika
16.07.2012
FutbolunOrdinaryüsününKitabıUPMninKağıtDesteğiyleFutbolun Ordinaryüsünün Kitabı UPM nin Kağıt Desteğiyle
O anlardan geriye kalan...
Cumhuriyet Gazetesi
07.07.2012
22:02
Samsundaki TOKİ konutlarında yaşayan Selma Yazıcı, sel felaketinde sular altında kalan zemin kattaki dairede, eşini ve iki çocuğunu kaybetti. Genç annenin ailesini kurtarmak için attığı çığlıklar ve son çabası yürekleri dağladı. Acı anları, sadece objektiflere değil yüreklere, zihinlere kazındı. İşte o anlardan geriye kalan izler bugün su üstüne çıktı.
Cumhuriyet Gazetesi
Son Dakika
07.07.2012
OanlardangeriyekalanO anlardan geriye kalan
İtiraz
Milli Gazete
26.05.2012
22:48
Kabirler Üzerine türbe meselesiyle ilgili yazıma gelen okuyucu itirazının/sorusunun kalan kısmı şöyle: Şu ifadeleriniz de, ulemanın türbemsi yapılara cevaz verirken gözettikleri gayelerin (gölgelenmeyi, rahat Kuran okumayı sağlama) dışında yer alıyor: Öyleyse Allah ve Resulünün sevdiği, tarihimize silinmez izler bırakmış,İslamlığa ve insanlığa utulmaz hizmetler yapmış büyük zatların kabirlerinin kaybolması onlar için değil, ama bizim için büyük kayıp olacaktır. Kabirlerinin üzerine türbe yaparak onları öldükten sonra dahi hayatımıza aktif olarak katmanın, öldükten sonra dahi onların örnekliğinden, önderliğinden istifade etmenin, özellikle bizi sürekli ahireti olmayan bir dünya gayyasına çeken bu modern tuğyan ortamında çok farklı bir önem arz ettiği izahtan varestedir.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
26.05.2012
İtirazİtiraz
Müslümanların çektiği Endülüs acısı
Milli Gazete
07.05.2012
07:52
İslam tarihi konusundaki çalışmalarıyla tanınan ve bu güne kadar binlerce okuyucuya tarihi sevdiren Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Beyan Yayınlarından yayımlanan eserinde, Endülüs Emevilerini konu ediniyor. Ah Endülüs adıyla yayımlanan kitap, okuyucuyu hem İspanyada hem de Endülüs tarihinde gezintiye çıkararak, bu günkü Endülüsle tarihi arasında bağlantı kurulmasını sağlıyor. İlk dönem Müslümanlarının fethettikleri en önemli yerler arasında kalan Endülüs, İberia yarım adasının, yani bugünkü İspanya ve Portekiz devletlerinin bulunduğu coğrafyanın güney bölgesine verilen isim. Endülüs, Akdenizin Atlas Okyanusuna açılan stratejik bölgesinde bulunduğu için, tarih boyunca pek çok kavmin uğrak yeri olmuş ve bu yerleşmenin tabii neticesinde kültürünü, medeniyetini, dinini, geleneklerini de oraya taşımıştır. Bu nedenle tarihi çok eski asırlara kadar uzanmakta olan Endülüs, bugün hâlâ eski medeniyetlerden izler taşımakta, bu izler günlük yaşam tarzından, sokakta konuşulan dile kadar her alanda görülmektedir.... devamı
Milli Gazete
Son Dakika
07.05.2012
MüslümanlarınçektiğiEndülüsacısıMüslümanların çektiği Endülüs acısı
"Darbeciler annemi, 'oğlun işkence görüyor' haberi ile öldürdü"
Milli Gazete
02.02.2012
14:28
ANKARA - 12 Eylül 1980 askeri darbesinde yapılan işkencelerin cezaevleriyle sınırlı kalmadığı ortaya çıktı. Darbeciler, bir yandan cezaevindekilere işkence yaparken, bir yandan da ailelere yönelik psikolojik işkence uygulamış. Ailesi psikolojik işkenceye maruz kalanlardan biri de Diyarbakır Cezaevinde üç yıl kalan Ömer Ulak. Darbeciler tarafından annesine Oğlun işkence görüyor diye haberler gönderildiğini anlatan Ulak, görüşe gelen annesinin ise oğlum seni dövüyorlar mı? diye sürekli soru sorduğunu belirtiyor. Annesi üzülmesin diye bu soruya hayır karşılığını verdiğini aktaran Ulak, o dönem annesinin üzüntüden rahmetli olduğunu ifade ediyor.İşkencelerden dolayı kulağının hala çınladığını ve tedavisinin artık mümkün olmadığını anlatan Ulak, Kenan Evren radyodan konuştuğu zaman da işkenceye ara verildiğini, konuşma bitince kaldığı yerden devam ettiğini söylüyor.Ömer Ulakın darbeden önce Şanlıurfa-Hilvan arasında birisi aracına çarpmış, ancak kimin çarptığını fark etmemiş. Birkaç ay sonra aracı çalınan Ulak bu konuda ifade vermiş. 12 Eylül 1980 askeri darbesi olduğunda ise Ulak, senin bir dilekçen var denerek jandarma karakoluna götürülür. Burada tam 20 gün boyunca işkence görür. Yasadışı PKK örgütüne üye olmak suçundan mahkumiyetine yeterli delil elde edilemediğinden beraat kararı verilen Ulak, şimdi Ankarada o dönem yaşadığı acıları çiğ köfte ile yoğuruyor. Cihan Haber Ajansı muhabirine konuşan Ulak, darbeden çok önce taksicilik yaptığını dile getiriyor. Ulak, Karakolda askerler beni araya alıyorlardı, sanki top oynar gibi benimle karete yapıyorlardı. Mahkum götürmüşsün, bizden para almışsın, bizden niye para alıyorsun deyip işkence yapıyorlardı. Ama ben o zaman taksicilik yapmıyordum. İşkence yapmak için her türlü bahaneyi buluyorlardı. diyor. İŞKENCE İZLERİNİ TAŞIYORUM İşkence yaparken rahmetli annesine de Oğlun işkence görüyor diye haber gönderildiğini anlatan Ulak şöyle devam ediyor: Annem ziyarete geldiğinde oğlum seni dövüyorlar mı? diye soruyordu. Ben de üzülmesin diye dövmediklerini söylüyordum. Annem üzüntüden rahmetli oldu. Kendisine adam getir seni bırakalım, isim ver bırakalım dendiğini dile getiren Ulak, olaylarla ilgisi bulunmadığı için isim veremediğini kaydediyor. Hilvanda konuşmadın, o zaman seni Şanlıurfaya götürüp işkence yapsınlar, aklın başına gelsin denerek gönderildiğini ifade eden Ulak, Suçsuz olduğumu bildiğim için anneme de beni yüzde yüz bırakırlar diyordum. Kış günüydü, ayaklarım şişmişti, gözümü bağladılar, büyük bir salona koydular. İşkence için 20 gün beklemem gerekiyordu. Sen bunu yapmışsın deyip insanlara psikolojik işkence yapıyorlardı. 2 ay boyunca işkence gördüm, elektrik verdiler. Hala çenemin altında işkenceden kalma izler var. diye konuşuyor.Daha sonra Diyarbakıra götürüldüğünü belirten Ulak, şunları söylüyor: Burada da konuşmadım. Çünkü konuşacak bir şeyim yoktu. PKKya üye olmakla suçlanıyordum ancak bir delil yoktu. Mahkemeye çıkardılar, iki kişi yaralanmış, güya ben onları hastaneye götürmüşüm. diyorlardı. Sonra beni tutukladılar. Bir hücrede 20 kişi kalıyordu. Orada Şanlıurfa milletvekilini de gördüm. Pisliğin içinde banyo yaptırıyorlardı. Havalandırmalardan işkenceden dolayı bağırmalar çağırmalar geliyordu.... devamı
Milli Gazete
Son Dakika
02.02.2012
DarbecilerannemioğlunişkencegörüyorhaberiileöldürdüDarbeciler annemi oğlun işkence görüyor haberi ile öldürdü
Kanıt
Sinemaloji
20.01.2012
16:52
Gecenin bir yarısı otobanda yalnız bir genç kız! Sarhoş bir sürücü! Ve esrarengiz bir kaza! Motor tutkunu Bahar Taşkışla, otobanda yaşanan bir vur kaç olayında hayatını kaybetti. Ancak olayda akıllara takılan birçok soru vardı. Yaya olarak kazaya maruz kalan maktulün, gecenin o saatinde otobanda ne işi vardı? Telefonda saatlerce konuştuğu kişi kimdi? Göğsündeki izler ne [...]
Sinemaloji
Sinema
20.01.2012
KanıtKanıt
Düşlerimin Toprağı albümü çıktı
Evrensel
06.12.2011
07:00
Selva Erdener’in “Düşlerimin Toprağı” ismini taşıyan ikinci albümü Kalan Müzik’ten çıktı. 10 yıl aradan sonra dinleyicileriyle tekrar buluşan Erdener, Piyanist İbrahim Yazıcı’nın eşliğinde Türk bestecilerin şarkılarını seslendirdi. 15 parçanın yer aldığı albümde Muammer Sun’dan Yalçın Tura’ya, Hasan Uçarsu’dan Cem Ediz’e kadar çağdaş Türk bestecilerin eserleri yer alıyor. “Gün Eksilmesin Penceremden”, “Ada Sahilleri”, “Karahisar Kalesi” gibi Türk müziğinde derin izler bırakmış parçalar Erdener’in yorumuyla tekrar hayat buluyor. Selma Ada’nın “Endülüs”, “Uyguristan”, “Anadolu” üçlemesi albümde
Evrensel
Kültür
06.12.2011
DüşleriminToprağıalbümüçıktıDüşlerimin Toprağı albümü çıktı
Son 20 yıldan kalan film yok
Milliyet
28.11.2011
21:43
Spielberg, “Bir filme başlamadan önce birer klasik haline gelmiş Yedi Samuray, Çöl Aslanı, Arabistanlı Lawrence ve Şahane Hayat filmlerini izler...


Milliyet
Toplum Yaşam
28.11.2011
Son20yıldankalanfilmyokSon 20 yıldan kalan film yok
Ne güzel komşumuzsun sen ey okul!
Zaman
09.10.2011
01:56
Büyük şehirlerde mahalle arasında kalan okullar komşu apartmanlarda oturanlar tarafından gözetim altında. Sadece okul bahçesinde koşturan çocuklar değil, dersler de televizyon izler gibi izleniyor. Hal böyle olunca mahallede en büyük dedikodu malzemesi okul oluyor. Öğrenciler, öğretmenler, sınıflar, dersler...
Zaman
En Çok Okunan
09.10.2011
NegüzelkomşumuzsunseneyokulNe güzel komşumuzsun sen ey okul
Toplam "84" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti