Habergec.Com Aranan Kelimeler:kardeşi değil annesi Değerlendirme: 10 / 10 988737
habergec.com
26.10.2014 Pazar
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

kardeşi değil annesi

Polis yakınının görüş isteğine dinlemeden ret
Zaman
17.10.2014
14:00
Sahur operasyonuyla gözaltına alındıktan sonra tutuklanan emniyet mensuplarına yapılan usülsuz uygulamalar devam ediyor.Cezaevindeki kapalı görüş izinlerinde zorluk çeken aileler uğradıkları zulmün devam ettiğini söylüyor. Eski Komiser Mehmet Dilaverin kardeşi Zeynep Dilaver de Cuma günü kapalı görüş için izin istemeye gittiğini ancak kendisiyle kimsenin muhattap olmadığını söyledi. Mesai saatlerinde görüşmek istediği savcı vekilinin kendisini dinlemediğini söyleyen Dilaver, Hem okuyup hem çalıştığım için cuma günleri dışında abimi görme fırsatım yok. Ancak beni dinlemediler bile. Görevlilerin kötü muamelelerini artık önemsemiyorum. Hırsızlar her gün görüşüyordu, bize uygulanan zulüm devam ediyor. ifadelerini kullandı. Zeynep Dilaver, Metris Cezaevinde tutuklu bulunan abisi genellikle annesi ve ablasının görmeye gittiğini ancak kendisinin yoğunluğu sebebiyle çok sık göremediğini söyledi. Savcının kendi özel durumunu dahi dinlemeden izin vermemesini haksızlık olarak değerlendiren Dilaver, izin vermeyecekse dahi en azından kendisini dinlemesi gerektiğini dile getirdi. Abisinin ziyaretlere önem verdiğini belirten Dilaver, Abim ailemle her görüştüğünde mutlaka ziyarete gelmemizi istediğini söylüyor. Hırsızlar eşleriyle her gün görüştü, siz mutlaka bütün haklarınızı kullanın ve gelin diyor. Ben de abim istediği için görüşmeye çalışacağım. ifadelerini kullandı. Mehmet Dilaverin aynı zamanda yüksek lisans öğrencisi olduğunu ifade eden kardeşi, dünkü ziyaretininin de okula devam etme ya da bir yıl dondurmayla ilgili olduğunu bu nedenle önemli olduğunu söyledi. Abisinin cezaevinde çeşitli dil sınavlarına hazırlandığını söyleyen Dilaver, Abimin kayıt işlemleri ve kitaplarıyla ben ilgileniyorum. Benim de zamanım sınırlı. Bu görüşme keyfi değil onun ihtiyaçlarını öğrenebilmem içindi. dedi.
Zaman
Son Dakika
17.10.2014
PolisyakınınıngörüşisteğinedinlemedenretPolis yakınının görüş isteğine dinlemeden ret
Polis yakınının görüş isteğine dinlemeden ret
Zaman
17.10.2014
14:00
Sahur operasyonuyla gözaltına alındıktan sonra tutuklanan emniyet mensuplarına yapılan usülsuz uygulamalar devam ediyor.Cezaevindeki kapalı görüş izinlerinde zorluk çeken aileler uğradıkları zulmün devam ettiğini söylüyor. Eski Komiser Mehmet Dilaverin kardeşi Zeynep Dilaver de Cuma günü kapalı görüş için izin istemeye gittiğini ancak kendisiyle kimsenin muhattap olmadığını söyledi. Mesai saatlerinde görüşmek istediği savcı vekilinin kendisini dinlemediğini söyleyen Dilaver, Hem okuyup hem çalıştığım için cuma günleri dışında abimi görme fırsatım yok. Ancak beni dinlemediler bile. Görevlilerin kötü muamelelerini artık önemsemiyorum. Hırsızlar her gün görüşüyordu, bize uygulanan zulüm devam ediyor. ifadelerini kullandı. Zeynep Dilaver, Metris Cezaevinde tutuklu bulunan abisi genellikle annesi ve ablasının görmeye gittiğini ancak kendisinin yoğunluğu sebebiyle çok sık göremediğini söyledi. Savcının kendi özel durumunu dahi dinlemeden izin vermemesini haksızlık olarak değerlendiren Dilaver, izin vermeyecekse dahi en azından kendisini dinlemesi gerektiğini dile getirdi. Abisinin ziyaretlere önem verdiğini belirten Dilaver, Abim ailemle her görüştüğünde mutlaka ziyarete gelmemizi istediğini söylüyor. Hırsızlar eşleriyle her gün görüştü, siz mutlaka bütün haklarınızı kullanın ve gelin diyor. Ben de abim istediği için görüşmeye çalışacağım. ifadelerini kullandı. Mehmet Dilaverin aynı zamanda yüksek lisans öğrencisi olduğunu ifade eden kardeşi, dünkü ziyaretininin de okula devam etme ya da bir yıl dondurmayla ilgili olduğunu bu nedenle önemli olduğunu söyledi. Abisinin cezaevinde çeşitli dil sınavlarına hazırlandığını söyleyen Dilaver, Abimin kayıt işlemleri ve kitaplarıyla ben ilgileniyorum. Benim de zamanım sınırlı. Bu görüşme keyfi değil onun ihtiyaçlarını öğrenebilmem içindi. dedi.
Zaman
Ana Sayfa
17.10.2014
PolisyakınınıngörüşisteğinedinlemedenretPolis yakınının görüş isteğine dinlemeden ret
‘Beni ibadette geri bırakmayın’
Zaman
07.10.2014
14:20
Engelli çocuk ve gençlerin birçoğu, ailesinin ihmalkârlığı veya başka sebeplerden dolayı dinini öğrenemiyor. Sinan, Alican, Elif, Ahmet ve Yunus ise kader arkadaşlarına göre bu konuda şanslı.Görmüyorsun zaten, dini öğrensen ne olacak ki? Namaz kılmasan da olur...” Sinan Yurttav’ın küçük yaşlardan beri aşina olduğu cümleler bunlar. Öyle çevre, komşu, arkadaşlarından da duymuyor bu sözleri. Canı ciğeri babası sarf ediyor. Sadece Sinan mı? Ülkemizdeki birçok zihinsel ve fiziksel engelli çocuk ve genç bu durumu yaşıyor. Ailelerinin sadece bakımlarına odaklanmaları ya da yakın çevrelerinden duydukları sözler ve ihmalkârlıklar sebebiyle dinlerini öğrenemiyor ve yaşayamıyorlar. Ancak Sinan, Alican, Elif, Ahmet ve Yunus, kader arkadaşlarına göre bu konuda daha şanslı. Ailelerinin özveri ve duyarlılıkları sayesinde dini vecibelerini yerine getiriyorlar. Onlara göre engellilik kul olmaya engel değil. Günlerini camide geçiriyorlar Ahmet Özkan 19, kardeşi Yunus ise 16 yaşında. Fiziksel olarak yaşıtlarından farkları olmasa da zihinleri 5-6 yaşında bir çocuğa eşdeğer şu an. Ancak Ahmet ve Yunus’un ailesi tuvalet ve dini eğitimlerini hiçbir zaman aksatmamış. Evin tüm fertleri, yalnızca tuvalet eğitimleri için bile sabırla uğraşmış, ancak birkaç yıl önce başarıya ulaşmışlar. Hikâye ve masallar okuyarak çocuklarının Peygamber Efendimiz’i (sallâllahu aleyhi ve sellem) tanımalarını sağlıyor Özkan ailesi. Çocuklarını evlerinin karşısındaki camiye yıllardır gönderiyorlar. Caminin imamı da Özkan kardeşlerle yakından ilgileniyor. İmam, bir gün onlara elif cüzünden bir harf, diğer gün sûre yahut dini bir bilgi öğretiyor. Aileyi de sürekli telefonla bilgilendiriyor. Ahmet ve Yunus, abdestlerini alıp camiye gitmeyi çok seviyor. Zaten günlerini de camide geçiriyorlar. Cami cemaati de onlarla ilgileniyor, muhabbet ediyor. Aile, çocuklarının ergenlik döneminin sıkıntılarını daha fazla sevgi ve şefkat göstererek atlatıyor. Gusül abdestini babaları Mehmet Bey, “Daha fazla temiz olmamız gerekiyor. Peygamberimiz böyle yapardı.” şeklinde cümleler ve hikâyelerle anlatıyor. “Ahirette bizi Alican kurtaracak” 10 yaşındaki Alican Zazoğlu, prematüre doğduğu için yaşıtlarına göre öğrenme güçlüğü çekiyor. Ailesi, çocuklarının bu durumunu okula başladığında öğreniyor.Alican’ın öğretmeni, aileyi rehabilitasyon merkezine yönlendiriyor. Şu an Alican, toplama ve çıkartmayı yapabiliyor. Annesi İfakat Hanım tüm bunların yanında çocuğunun dini eğitimi için de çaba sarf ediyor. Önce onu camiye gönderiyor. Orada arkadaşlarıyla üzücü hadiseler yaşadığı için kursa veriyor.Birkaç yıldır buraya devam eden Alican, daha iyi bilen arkadaşlarının yanına oturup onlardan bilgi öğreniyor. Sübhaneke, salli ve barik dualarını ezberlemiş bile. Hatta bize yatarken okuduğu kısa duayı okuyor. Alican’ın dini mevzuları öğrenmesinde en büyük yardımcısı ise abisi. Ondan abdest almayı, namazda ne yapılması gerektiğini öğrenmiş. Abisi abdest alırken onu da yanına çağırıyor, ayrıca birlikte namaz kılıyorlar. İfakat Hanım “Biz çocuğumuza dinini öğretmekle yükümlüyüz. Ahirette bizi Alican kurtaracak.” diyor. NAMAZ KILMAMAK ENGELLİYE DE GÜNAH Ülkemizde 8,5 milyon civarında zihinsel ve fiziksel engelli bulunuyor. İstihdam edilerek, sosyal projeler üretilerek bir nebze de olsa yaşamları kolaylaşıyor. Lakin küçüklükten itibaren birtakım sebeplerden dolayı dinlerini öğrenme ve yaşama hususunda zorluklar yaşıyorlar. Bu faktörlerin başında onların sadece bakımıyla ilgilenilmesi geliyor. Aile fertleri çocuğunun kişisel bakımına ve eğitimine o kadar çok odaklanıyor ki dini mevzuları öğretmeyi ihmal edebiliyor. Bazıları da farz ibadetleri öğretmeye çalışıyor ancak zorlandıkları, sabredemedikleri için çok çabuk pes ediyor. Kimi aileler ve çevrelerde de “Dini vecibelerini yerine getirmese de olur. Ona günah olmaz.” algısı var maalesef. Öyle ki geçtiğimiz haftalarda bir arkadaşın muhabbet esnasında anlattığı bir olay tam da bu durumu özetliyor: Bebeklikte geçirdiği bir hastalık sebebiyle elleri ve kollarını kullanamayan delikanlı, sağlığı elverdiği müddetçe dini vazifelerini yapıyordur. Hatta o gün oruçludur. Komşularından biri -hâşâ- “Allah neyini düzgün verdi ki oruç tutuyorsun!” der. Hâlbuki bizi nimetleriyle karşılıksız lütuflandıran Rabb’imiz, dini yükümlülükten sadece akil baliğ olmayanlar ve akli melekelerini yitiren engellileri muaf tutuyor. Fatih Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hasan Yenibaş, kişinin engellilik durumuna göre ibadetlerini yapması gerektiğini belirtiyor. Örneğin bir kimsenin ayakta durmasını engelleyen bir rahatsızlığı varsa namazı oturarak kılmalı. Ebeveynler ‘çocuğum engelli’ diyerek bu sorumluluğu üzerinden atamıyor.“Beni din
Zaman
Ana Sayfa
07.10.2014
‘Beniibadettegeribırakmayın’‘Beni ibadette geri bırakmayın’
‘Beni ibadette geri bırakmayın’
Zaman
07.10.2014
13:27
Engelli çocuk ve gençlerin birçoğu, ailesinin ihmalkârlığı veya başka sebeplerden dolayı dinini öğrenemiyor. Sinan, Alican, Elif, Ahmet ve Yunus ise kader arkadaşlarına göre bu konuda şanslı.Görmüyorsun zaten, dini öğrensen ne olacak ki? Namaz kılmasan da olur...” Sinan Yurttav’ın küçük yaşlardan beri aşina olduğu cümleler bunlar. Öyle çevre, komşu, arkadaşlarından da duymuyor bu sözleri. Canı ciğeri babası sarf ediyor. Sadece Sinan mı? Ülkemizdeki birçok zihinsel ve fiziksel engelli çocuk ve genç bu durumu yaşıyor. Ailelerinin sadece bakımlarına odaklanmaları ya da yakın çevrelerinden duydukları sözler ve ihmalkârlıklar sebebiyle dinlerini öğrenemiyor ve yaşayamıyorlar. Ancak Sinan, Alican, Elif, Ahmet ve Yunus, kader arkadaşlarına göre bu konuda daha şanslı. Ailelerinin özveri ve duyarlılıkları sayesinde dini vecibelerini yerine getiriyorlar. Onlara göre engellilik kul olmaya engel değil. Günlerini camide geçiriyorlar Ahmet Özkan 19, kardeşi Yunus ise 16 yaşında. Fiziksel olarak yaşıtlarından farkları olmasa da zihinleri 5-6 yaşında bir çocuğa eşdeğer şu an. Ancak Ahmet ve Yunus’un ailesi tuvalet ve dini eğitimlerini hiçbir zaman aksatmamış. Evin tüm fertleri, yalnızca tuvalet eğitimleri için bile sabırla uğraşmış, ancak birkaç yıl önce başarıya ulaşmışlar. Hikâye ve masallar okuyarak çocuklarının Peygamber Efendimiz’i (sallâllahu aleyhi ve sellem) tanımalarını sağlıyor Özkan ailesi. Çocuklarını evlerinin karşısındaki camiye yıllardır gönderiyorlar. Caminin imamı da Özkan kardeşlerle yakından ilgileniyor. İmam, bir gün onlara elif cüzünden bir harf, diğer gün sûre yahut dini bir bilgi öğretiyor. Aileyi de sürekli telefonla bilgilendiriyor. Ahmet ve Yunus, abdestlerini alıp camiye gitmeyi çok seviyor. Zaten günlerini de camide geçiriyorlar. Cami cemaati de onlarla ilgileniyor, muhabbet ediyor. Aile, çocuklarının ergenlik döneminin sıkıntılarını daha fazla sevgi ve şefkat göstererek atlatıyor. Gusül abdestini babaları Mehmet Bey, “Daha fazla temiz olmamız gerekiyor. Peygamberimiz böyle yapardı.” şeklinde cümleler ve hikâyelerle anlatıyor. “Ahirette bizi Alican kurtaracak” 10 yaşındaki Alican Zazoğlu, prematüre doğduğu için yaşıtlarına göre öğrenme güçlüğü çekiyor. Ailesi, çocuklarının bu durumunu okula başladığında öğreniyor.Alican’ın öğretmeni, aileyi rehabilitasyon merkezine yönlendiriyor. Şu an Alican, toplama ve çıkartmayı yapabiliyor. Annesi İfakat Hanım tüm bunların yanında çocuğunun dini eğitimi için de çaba sarf ediyor. Önce onu camiye gönderiyor. Orada arkadaşlarıyla üzücü hadiseler yaşadığı için kursa veriyor.Birkaç yıldır buraya devam eden Alican, daha iyi bilen arkadaşlarının yanına oturup onlardan bilgi öğreniyor. Sübhaneke, salli ve barik dualarını ezberlemiş bile. Hatta bize yatarken okuduğu kısa duayı okuyor. Alican’ın dini mevzuları öğrenmesinde en büyük yardımcısı ise abisi. Ondan abdest almayı, namazda ne yapılması gerektiğini öğrenmiş. Abisi abdest alırken onu da yanına çağırıyor, ayrıca birlikte namaz kılıyorlar. İfakat Hanım “Biz çocuğumuza dinini öğretmekle yükümlüyüz. Ahirette bizi Alican kurtaracak.” diyor. NAMAZ KILMAMAK ENGELLİYE DE GÜNAH Ülkemizde 8,5 milyon civarında zihinsel ve fiziksel engelli bulunuyor. İstihdam edilerek, sosyal projeler üretilerek bir nebze de olsa yaşamları kolaylaşıyor. Lakin küçüklükten itibaren birtakım sebeplerden dolayı dinlerini öğrenme ve yaşama hususunda zorluklar yaşıyorlar. Bu faktörlerin başında onların sadece bakımıyla ilgilenilmesi geliyor. Aile fertleri çocuğunun kişisel bakımına ve eğitimine o kadar çok odaklanıyor ki dini mevzuları öğretmeyi ihmal edebiliyor. Bazıları da farz ibadetleri öğretmeye çalışıyor ancak zorlandıkları, sabredemedikleri için çok çabuk pes ediyor. Kimi aileler ve çevrelerde de “Dini vecibelerini yerine getirmese de olur. Ona günah olmaz.” algısı var maalesef. Öyle ki geçtiğimiz haftalarda bir arkadaşın muhabbet esnasında anlattığı bir olay tam da bu durumu özetliyor: Bebeklikte geçirdiği bir hastalık sebebiyle elleri ve kollarını kullanamayan delikanlı, sağlığı elverdiği müddetçe dini vazifelerini yapıyordur. Hatta o gün oruçludur. Komşularından biri -hâşâ- “Allah neyini düzgün verdi ki oruç tutuyorsun!” der. Hâlbuki bizi nimetleriyle karşılıksız lütuflandıran Rabb’imiz, dini yükümlülükten sadece akil baliğ olmayanlar ve akli melekelerini yitiren engellileri muaf tutuyor. Fatih Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hasan Yenibaş, kişinin engellilik durumuna göre ibadetlerini yapması gerektiğini belirtiyor. Örneğin bir kimsenin ayakta durmasını engelleyen bir rahatsızlığı varsa namazı oturarak kılmalı. Ebeveynler ‘çocuğum engelli’ diyerek bu sorumluluğu üzerinden atamıyor.“Beni din
Zaman
Ana Sayfa
07.10.2014
‘Beniibadettegeribırakmayın’‘Beni ibadette geri bırakmayın’
Kaderleri meslekleri oldu
Zaman
05.07.2014
02:08
Yaramazlık yaptığınızda size kızan bir baba sesi, karanlık odada bir ‘Anne!’ sesi. Herkesin benzer çocukluk anıları vardır. İşitme engelli ailelerin çocuklarının böyle anıları yok. Onların anıları, işaret dilleri. Hatta bazen de meslekleri...İşitme ve görme engelli bir kızın hikâyesinin anlatıldığı ‘Benim Dünyam’ filminde baş karakter Ela’nın dış dünyayla iletişim kur-ama-ması hemen hemen herkesin aklındadır. Filmde duyamayan, konuşamayan ve göremeyen Elâ, yalnızca işaret dilini kullanabiliyordur. Annesi ve kız kardeşi de bu dilin tercümanlığını yapar. Bunlar film kareleri tabii ama gerçek hayatta da işitme engellilerin iletişim kurmasında aile bireylerine büyük rol düşüyor. Duyamayan ve konuşamayan anne-babaların çocukları onlara tercümanlık yapıyor. Önce ebeveynlerine, ardından yakınlarına, konu komşuya tercüman oluyorlar. Bir de bakıyorlar ki iş büyümüş, “Bari bunu profesyonel meslek olarak icra edelim.” diyerek işaret dili tercümanlığı yapıyorlar. İşte hayatlarındaki bu zor durumu avantaja dönüştürenlerin hikayeleri...Arkadaşlarımın yüzde ellisi işitme engelliİşaret dili tercümanı ve eğitmeni Hakan Albay’ın da anne, baba, amca ve dayısı işitme engelli. Arkadaşlarının yüzde ellisinin işitme engelli olduğunu söyleyen Albay, “İşitme engelli arkadaşımın iki yaşında bir çocuğu var. Çocuk konuşabiliyor. Ağlamak istediğinde bile annesini dürtüyor, annesi dönüyor, ondan sonra ağlıyor. Çünkü annesinin duymadığının farkında. Biz de bu şekilde büyüdük.” diyerek çok küçük yaşlarda bu dile alıştığını ifade ediyor. Onun da tercümanlık tecrübesi oldukça erken başlamış. Dokuz yaşındayken Mersin’den ev aldıklarında babasına, hastanede de annesine tercümanlık yapmış. Asıl mesleği muhasebecilik olan Hakan Albay, özel bir eğitim kurumunda işaret dili eğitimi veriyor. Beş yıldır tercümanlık ve eğitmenlik yapan Albay, konferans, sempozyum, AKP-CHP-MHP kurultaylarında tercümanlık yapmış. Kamu kurumları ve özel kurumlarda eğitimler veren Hakan Albay, TRT Okul’da Günlük Rehber programında canlı yayında çeviri yapıyor. Albay ablasıyla da meslektaş.Türkçeden önce işaret dilini öğrendimAnne ve babası doğuştan işitme engelli olan Türk işaret dili tercümanı ve eğitmeni Başak Türkuğur bunlardan biri. İşaret Dili Tercümanları Derneği başkan yardımcısı olan Türkuğur’un ebeveynlerinin yanı sıra amcası, dayısı, kayınvalidesi ve kayınpederi de sağır ve dilsiz. Türkuğur, işaret dilini ilk ne zaman öğrendiğini hatırlamıyor. Anne-babasının anlattığına göre Türkçeden önce Türk işaret dilini öğrenmiş. Ailesinin bu durumundan dolayı konuşarak değil, işaretlerle iletişim kurmaya başlamışlar. Türkçe konuşmayı öğrenmesi ise komşular, anneanne ve teyze yardımıyla olmuş. Tercümanlığa başladığında ise daha beş yaşındaymış. Dikimevi’nde çalışan babasıyla üstleri arasında aracı olmuş. İlerleyen yıllarda alaylı olarak öğrendiği bu dili meslek olarak yapmaya karar vermiş. Türkuğur, “Türkiye Sağırlar Milli Federasyonu’ndan kurs aldım. Tercümanlık için stajlar yaptım. Amatör olarak tiyatro oyunculuğu yaparken işitme engellilerle birlikte çalıştım. Onlarla tiyatro çıkararak, onların oyunlarını tercüme ederek staj yaptım.” diyerek aldığı eğitimleri anlatıyor. Konferans, seminerlerde tercümanlık yapıyor. Yedi yıldır bu mesleği icra eden Türkuğur, TRT Okul’da güncel konuları içeren tüm programlarda tercüman. Başak Türkuğur, “Bir süre sonra otomatiğe bağlanıyoruz. Yayında ben ben olmaktan çıkıyorum. Tamamen beynim o yönde çalışıyor.” diyor. Bunun dışında ise talep üzerine tercümanlığa gidiyor. Noter, adliye, tapu ve karakolların yanı sıra özel kurum ve kuruluşlardan da talep geliyor. Türkuğur, tercümanlığın dışında eğitmenlik de yapıyor. Ona göre eğitmenlik daha keyifli ve son yıllarda oldukça revaçta.Mesaimiz eve gelince bitmiyorGülçin Yılmaz, YENİMEK’te (Yenimahalle Belediyesi Meslek Edindirme Kursları) beş yıldır işaret dili eğitmenliği yapıyor. Öğrencileri kamu personeli olduğu gibi işaret dili meraklıları da olabiliyor. Üniversitelere, bakanlıklara, doktorlara, polislere vs. ders vermiş. Yılmaz’ın ailesinde ebeveynleri ve teyzesi olmak üzere üç kişi duyamıyor ve konuşamıyor. Ablası da İŞKUR kurslarında tercümanlık yapıyor. Gülçin Yılmaz, “Onların normal bireylerle iletişim kurmasında köprü olduğumuz için üzerimizde çok fazla sorumluluk var. Bu bizim yaşam şeklimiz oldu. Mesaimiz eve gelince bitmiyor, evde de devam ediyoruz.” diyor.İşaret dilinin kadrosu yokUzun yıllardır işaret dili tercümanlığı yapan Banu Türkuğur Şahin’in ailesinde dört kişi sağır ve dilsiz. İşaret Dili Tercümanları Derneği Başkanı, aynı zamanda Türkiye Sağırlar Milli Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi olan Şahin, “Bizde dil gelişimi işaret diliyle başlıyor. Çünkü annemiz işitme en
Zaman
En Çok Okunan
05.07.2014
KaderlerimeslekleriolduKaderleri meslekleri oldu
Türkiye'yi ağlatan o madenci konuştu
Zaman
15.05.2014
17:10
Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin Bu sözleriyle Türkiyenin yüreğine ateş düşürdü. Manisa Kırkağaçta yaşayan Murat Yalçın yaşadıklarını anlattı.ÇİZMESİNİ ÇIKARMAK İSTEYEN MADENCİ ANLATTI Manisanın Soma İlçesinde, maden faciasından sağ kurtulduktan sonra ambulansta sedyeye yatırılırken, Çizmeleri çıkartayım mı? diye soran madenci Murat Yalçın, Ekipler bizi kurtardı, ambulansa bindiğimde ise o kadar insan can derdiyken, bulunduğum yeri kirletmemek nasıl aklıma geldi bilmiyorum. Yattığım yere benden sonra gelebilecek arkadaşlarımı da düşündüm dedi.Ağrıdan 2002 yılında Somaya gelerek 12 yıldır üç kardeşi ile birlikte maden ocağında çalışan ve yerin 400 metre altındaki facia sırasında 11 saat kurtarılmayı bekleyen 36 yaşındaki evli ve bir çocuk babası Murat Yalçın, yerin 400 metre altında yaşadıklarını DHA muhabirie anlattı.BORUYU DELEREK HAVA ALDIKFaciadan hava borusunu delerek çıkanlar arasında yer alan Murat Yalçın, şunları söyledi:Ölümle burun buruna geldim. Olay saat 03.00te oldu. Şeflerimden haber geldi yerinizden ayrılmayın dediler. Bir süre sonra patlamanın dumanı bölgemize geldi. Kimi arkadaşım dumana dayanamadı bayıldı. Biz arkadaşlarla yerimizden ayrılmadık daha sonra farklı bir bölgeye götürüldük. Buradan ayrılmayın dediler. İçeri duman gelmesin diye kapıları kapattılar. Kapıları açın dediğimde içeri duman girdi. Benim ise ayaklarım belden aşağı tutmamaya başlamıştı. Süründüm bir boruya ulaştık. Boruyu 10-15 yerinden deldik, hava aldık ve rahatladık. Ben eski bir eleman olduğum için tecrübem ile arkadaşlarıma moral verdim. Birbirimize destek olduk, buradan kurtulacağız diye. Ailelerimize kavuşacağız inşallah dedik. Dışarıya çıktık şükürler olsun.ASLA ÜMİDİMİ KAYBETMEDİMYerin altında iken asla ümidini kaybetmediğini söyleyen 15 yıldır madencilik hayatında ilk defa böyle bir şey ile karşılaştığını dile getiren Yalçın, Daha önceden kazalar oluyordu göçük olarak ufak kazalar da oluyordu. Fakat böylesi ilk kez yaşandı. Çok arkadaşımı kaybettim çok büyük acı yaşıyoruz. Allah ailelerine sabır versin diye konuştu.O ÇİZME KAYIPAmbulansa binerken çizmesini farkında olmadan çıkartmaya çalıştığını söyleyen Murat Yalçın, o anı da şöyle anlattı: Ekipler bizi kurtardı, ambulansa bindiğimde ise o kadar insan can derdiyken bulundum yeri kirletmemek nasıl aklıma geldi bilmiyorum. Ama biz Anadolu insanı olarak zaten temizliğe, Müslümanlığın verdiği inançla zaten bağlıyız. Yattığım yere benden sonra gelebilecek arkadaşlarımı da düşündüm. Çizmeleri daha sonra çıkardım ama yılda bir kez verdikleri o çizmeleri daha sonra bulamadım.İŞ BULURSA ÇALIŞMAYACAKKendisi gibi madende 3 kardeşinin farklı vardiyada çalıştığını söyleyen Murat Yalçın Devletimiz bize başka iş verir mi? Olayın şokunu atlatabilmemiz mümkün değil. Aklımızdan çıkmayacak. Ama şu içinde bulunduğumuz ve yaklaşık 20 kişi yaşadığımız evi güç bela borçla yaptık. Çalışıp bu paraları ödemek zorundayız. Ne yapacağız mecburen yine o madene ineceğiz. Tek dileğim içerden kalan arkadaşlarımın sağ salim kurtarılması dedi.Yalçın 3 yaşındaki kızı Dicle Yalçını bir an olsun yanından bırakmadı. Sık sık kucağına alıp sevdi.ANNESİ KURBAN KESTİMurat Yalçının annesi Aysel Yalçın, önceden evlat acısı yaşadığını söyleyip, İlk duyduğumda içim acıdı. Bir acı gördüm bir acı daha görmeyeyim dedim. Kendimi yerlere vurdum. Yavruma kavuşayım dedim. Diğer çocuklarımı aldım olay yerine gittiğimizde her yer mahşer yeri gibiydi. Muratıma bağırdım her çıkan kişiye oğlum geliyor mu diye bakıyordum. Ölüler çıkıyordu, yaralılar çıkıyordu. Muratımı sen kurtar kurban keseceğim diye bağırdım. Oğlum kurtuldu. Kurbanımı kestim, görevimi yerine getirdim. Bundan sonrada iyi olacağız inşallah başkanımıza seslenmek istiyorum oğullarımı madene göndermek istemiyorum. Onlara iş verilmesini istiyorum dedi.Kardeşi Erhan Yıldırım da Olayı ilk duyduğum anda olay yerine gittim. Orayı gördüğümde şok olmuştum. Facia vardı, ağabeyimin çıkmasını bekledik. Hastaneye kaldırdık tedavisi görüldü. Diğer ağabeylerim de kurtarma amacıyla girdi, o da zehirlendi. Tedavisi sonradan yapıldı. Allahıma şükürler olsun hepsi sağ salim çıktı, yanımızdalar dedi.Öte yandan, Kırkağaç Soğuk Hava Deposunda kimliği tespit edilemeyen 5 işçinin kaldığı belirtildi.
Zaman
Son Dakika
15.05.2014
TürkiyeyiağlatanomadencikonuştuTürkiyeyi ağlatan o madenci konuştu
Türkiye'yi ağlatan o madenci konuştu
Zaman
15.05.2014
17:10
Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin Bu sözleriyle Türkiyenin yüreğine ateş düşürdü. Manisa Kırkağaçta yaşayan Murat Yalçın yaşadıklarını anlattı.ÇİZMESİNİ ÇIKARMAK İSTEYEN MADENCİ ANLATTI Manisanın Soma İlçesinde, maden faciasından sağ kurtulduktan sonra ambulansta sedyeye yatırılırken, Çizmeleri çıkartayım mı? diye soran madenci Murat Yalçın, Ekipler bizi kurtardı, ambulansa bindiğimde ise o kadar insan can derdiyken, bulunduğum yeri kirletmemek nasıl aklıma geldi bilmiyorum. Yattığım yere benden sonra gelebilecek arkadaşlarımı da düşündüm dedi.Ağrıdan 2002 yılında Somaya gelerek 12 yıldır üç kardeşi ile birlikte maden ocağında çalışan ve yerin 400 metre altındaki facia sırasında 11 saat kurtarılmayı bekleyen 36 yaşındaki evli ve bir çocuk babası Murat Yalçın, yerin 400 metre altında yaşadıklarını DHA muhabirie anlattı.BORUYU DELEREK HAVA ALDIKFaciadan hava borusunu delerek çıkanlar arasında yer alan Murat Yalçın, şunları söyledi:Ölümle burun buruna geldim. Olay saat 03.00te oldu. Şeflerimden haber geldi yerinizden ayrılmayın dediler. Bir süre sonra patlamanın dumanı bölgemize geldi. Kimi arkadaşım dumana dayanamadı bayıldı. Biz arkadaşlarla yerimizden ayrılmadık daha sonra farklı bir bölgeye götürüldük. Buradan ayrılmayın dediler. İçeri duman gelmesin diye kapıları kapattılar. Kapıları açın dediğimde içeri duman girdi. Benim ise ayaklarım belden aşağı tutmamaya başlamıştı. Süründüm bir boruya ulaştık. Boruyu 10-15 yerinden deldik, hava aldık ve rahatladık. Ben eski bir eleman olduğum için tecrübem ile arkadaşlarıma moral verdim. Birbirimize destek olduk, buradan kurtulacağız diye. Ailelerimize kavuşacağız inşallah dedik. Dışarıya çıktık şükürler olsun.ASLA ÜMİDİMİ KAYBETMEDİMYerin altında iken asla ümidini kaybetmediğini söyleyen 15 yıldır madencilik hayatında ilk defa böyle bir şey ile karşılaştığını dile getiren Yalçın, Daha önceden kazalar oluyordu göçük olarak ufak kazalar da oluyordu. Fakat böylesi ilk kez yaşandı. Çok arkadaşımı kaybettim çok büyük acı yaşıyoruz. Allah ailelerine sabır versin diye konuştu.O ÇİZME KAYIPAmbulansa binerken çizmesini farkında olmadan çıkartmaya çalıştığını söyleyen Murat Yalçın, o anı da şöyle anlattı: Ekipler bizi kurtardı, ambulansa bindiğimde ise o kadar insan can derdiyken bulundum yeri kirletmemek nasıl aklıma geldi bilmiyorum. Ama biz Anadolu insanı olarak zaten temizliğe, Müslümanlığın verdiği inançla zaten bağlıyız. Yattığım yere benden sonra gelebilecek arkadaşlarımı da düşündüm. Çizmeleri daha sonra çıkardım ama yılda bir kez verdikleri o çizmeleri daha sonra bulamadım.İŞ BULURSA ÇALIŞMAYACAKKendisi gibi madende 3 kardeşinin farklı vardiyada çalıştığını söyleyen Murat Yalçın Devletimiz bize başka iş verir mi? Olayın şokunu atlatabilmemiz mümkün değil. Aklımızdan çıkmayacak. Ama şu içinde bulunduğumuz ve yaklaşık 20 kişi yaşadığımız evi güç bela borçla yaptık. Çalışıp bu paraları ödemek zorundayız. Ne yapacağız mecburen yine o madene ineceğiz. Tek dileğim içerden kalan arkadaşlarımın sağ salim kurtarılması dedi.Yalçın 3 yaşındaki kızı Dicle Yalçını bir an olsun yanından bırakmadı. Sık sık kucağına alıp sevdi.ANNESİ KURBAN KESTİMurat Yalçının annesi Aysel Yalçın, önceden evlat acısı yaşadığını söyleyip, İlk duyduğumda içim acıdı. Bir acı gördüm bir acı daha görmeyeyim dedim. Kendimi yerlere vurdum. Yavruma kavuşayım dedim. Diğer çocuklarımı aldım olay yerine gittiğimizde her yer mahşer yeri gibiydi. Muratıma bağırdım her çıkan kişiye oğlum geliyor mu diye bakıyordum. Ölüler çıkıyordu, yaralılar çıkıyordu. Muratımı sen kurtar kurban keseceğim diye bağırdım. Oğlum kurtuldu. Kurbanımı kestim, görevimi yerine getirdim. Bundan sonrada iyi olacağız inşallah başkanımıza seslenmek istiyorum oğullarımı madene göndermek istemiyorum. Onlara iş verilmesini istiyorum dedi.Kardeşi Erhan Yıldırım da Olayı ilk duyduğum anda olay yerine gittim. Orayı gördüğümde şok olmuştum. Facia vardı, ağabeyimin çıkmasını bekledik. Hastaneye kaldırdık tedavisi görüldü. Diğer ağabeylerim de kurtarma amacıyla girdi, o da zehirlendi. Tedavisi sonradan yapıldı. Allahıma şükürler olsun hepsi sağ salim çıktı, yanımızdalar dedi.Öte yandan, Kırkağaç Soğuk Hava Deposunda kimliği tespit edilemeyen 5 işçinin kaldığı belirtildi.
Zaman
Ana Sayfa
15.05.2014
TürkiyeyiağlatanomadencikonuştuTürkiyeyi ağlatan o madenci konuştu
Şahin Alpay - Süleymaniye'de bir gün
Zaman
10.05.2014
02:03
Çarşamba akşamları fırsat buldukça, artık sonuna yaklaşmakta olan, “Muhteşem Yüzyıl” dizisini izliyorum. Reji, oyunculuk, dekor, müzik, hepsiyle diziyi genelde çok başarılı buluyorum. Senaryosu tarih gerçeklere de çok ters düşmüyor; “ecdadımız”ın ahvalini oldukça gerçekçi bir şekilde yansıtıyor.Dizinin de dürtüklemesiyle olacak, geçen pazar eşimle birlikte, üç yıl önce tamamlanan restorasyonu sonrasında görmediğim Süleymaniye’ye gittik. Muhteşem Süleyman ile Hürrem Sultan’ın türbelerinin ziyarete kapalı olmasından hayal kırıklığına uğradık. Geçen yıl, babası tarafından boğdurularak öldürülen Şehzade Mustafa’nın Bursa Muradiye’deki türbesini ziyaret etmiştik. (Türbenin, dizide ileri sürüldüğü gibi annesi Mahi Devran Hatun tarafından değil, kardeşi II. Selim tarafından yaptırıldığını sonradan öğrendim.)Süleymaniye’nin uhrevî ortamı, her zaman olduğu gibi derinden etkiledi. Düşündüm: Dinî inançların insanların ve toplumların hayatında oynadığı rolü, ancak otuzuna gelince de olsa anladığıma şükrettim. Koca camide kadınlara arka tarafta, daracık bir alan ayrılması ise her zamanki gibi son derece ters geldi. Kadınların bu denli geri plana itilmesi, Allah’a kulluk bakımından kadınla erkeği eşit gören Peygamber’in çağrısı mıdır, yoksa erkek egemen törelerin dayatması mı? Herhalde ikincisi. Sonra külliye içinde yer alan Darüzziyafe lokantasında öğle yemeği yedik. Yemekler muhteşem değildi ama beş asırlık ağaçlarla dolu avlunun tarihî havası yemeğe başka bir tad kattı. Ecdadımızı yâd ettik… Sonra, yokuş aşağı Haliç kıyısına yürüyelim dedik. Anladığım kadarıyla kentsel dönüşüm nedeniyle boşaltılmış, harabeye dönmüş evler arasından yürürken, ters yönden gelen kimi turistlerin bize “No! No!” diye seslenmelerine anlam veremedim. Belki de bizleri karşılaşacağımız üzücü manzaraya karşı uyarıyorlardı. Şöyle ki, Süleymaniye’nin yokuşları, ev artıklarından geçim sağlayan yurttaşların karargâhı haline gelmiş. Bu çağda, bu şekilde geçinmeye çalışan yurttaşlarımızın varlığı vicdanları paralıyor. Öncelikle onların yaşamları ama Süleymaniye’nin yokuşları da ihya edilmek zorunda.Haliç’e inerken niyetimiz bir taksiye binip Piyer Loti’ye gitmek ve kahveyi orada içmekti. Taksiyi bulabildik, fakat amacımıza ulaşamadık. Zira, şoförümüzün uyarısına rağmen gitmeyi denediğimizde Feshane trafiğinde tıkanıp kaldık. (Ders: Hafta sonları Piyer Loti’ye gitmeye asla kalkışmayınız!) Rotayı eve çevirdik. Yol uzundu ve şoförümüz Süleyman da Erganili olunca sohbet kaçınılmaz oldu. Bir gün olsun siyaset konuşmaktan kaçınamadım.Cumhurbaşkanlığı seçiminde “Kürtler oylarını Erdoğan’a mı verecek?” diye sordum. “Kürtler çok aptal, çoğu dindar belledikleri için Erdoğan’a oy veriyor…” dedi. (Onlardan olmadığını ima ediyordu.) “Türkler sanki daha mı az aptal?” dedim, sonra toparladım: “Verilen oylar aptallıktan değil. Vefa oyları. Bu hükümetin ilk iki döneminde yaptığı henüz unutulmayan hizmetlerin karşılığı…”AKP oyları 2010’da yüzde 58,0’den, 2011’de 49,9’a, 2014’te de (YSK geçen gün açıkladı; öyle 45–46 değil) 43,1’e indi. Belli ki Tayyip Erdoğan, HDP’den ya da MHP tabanından oy almayı başaramazsa, cumhurbaşkanlığı hayal olabilir. Bu arada, Tarhan Erdem uyardı: Bütün kamu görevlilerinin adaylıkları kesinleştiğinde görevi bırakmaları kanuni bir zorunluluk olduğuna göre, Başbakan’ın da öyle yapması gerekmez mi? (Radikal, 5.5.2014) Kesinlikle gerekir. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Cumhurbaşkanını halka seçtirmek öylesine sorunlara yol açacak ki, eminim ileride bundan vazgeçilecek.
Zaman
Köşe Yazıları
10.05.2014
ŞahinAlpay-SüleymaniyedebirgünŞahin Alpay - Süleymaniyede bir gün
Ahmet Kurucan - Suna Art Galeri
Zaman
02.05.2014
02:15
Çocukluğumun geçtiği mahalle. Günde 10 defa desem yalan olmaz, her gün evden işe, evden çarşıya, evden pazara giderken önünden geçtiğim bir yer.Hacı Ali Efendiler’in, Tavşanlı deyişiyle Hacelefetlen evi. Uzun çarşıda konfeksiyon işi yapan Mehmet abilerin evi olarak bilirim orayı. Hiç içine girmedim ama tarihî dokuya sahip bir konak olduğu konusunda bilgim var. Hemen üst tarafında Gemamaz Hafız olarak bilinen merhum Hafız İbrahim Akalın’ın evine çok gittim geldim. Uzaktan da olsa akrabamızdı merhum Hafız Amca. Ulucami’ye doğru giderken Zeytinlerin, Serdarların konaklarını da bilirim. Her ikisinin içine de girdim. Üçü birbirine yakın, yürüme mesafesinde. Her üç yapı da klasik Osmanlı mimarisinin uzantısı gibi gelirdi bana. Sanat tarihine vukufiyetimden söylemiyorum bunu. Sadece binalar arasındaki farkı fark ettiğimi ifade ediyorum.Şimdi bugüne geleyim. Seyrek aralıklarla da olsa gidip geldiğimde dikkatimi çeken bir yenileşme söz konusu Hacı Ali Efendilerin o konağında. Restore yapılmış. Her şey aslına uygun gibi dışarıdan bakıldığında. Özen gösterildiği kesin. Ama kim ve neden? Yukarıda bahsettiğim Gemamaz Hafız’ın evi yıkılmışken, o evin özenle korunmasının nedeni ne? Ya da böylesi evler sit alanı içinde bile olsa kaderine terk edilirken bunun terk edilmemesinin sebebi ne ola? Bir defasında kapının yanına kadar yaklaştım. Ressam Suna Gürsoy Konuşlu Konağı yazıyor.Bir dakika, Konuşlu soyadı bana yabancı değil. Naci Konuşlu, benim hem mahalleden hem de ilkokuldan arkadaşım. Kardeşi Sami. Kız kardeşi Nuray. Küçük dayımın eşi üzerinden uzaktan akrabamız olan birisi ile evli. Babaları Abdullah abi, babamın futbolculuk dönemlerinden arkadaşı. Annesi Sevim teyze, elinde büyüdük. Dedesi çocukluğumuzun zeytincisi Şerif Ali amca.Acaba irtibatı var mı? Sordum çevremdekilere; Sami’nin eşi dediler Suna Hanım için. Pekala kimin kızı? Merhum Çamcı Sabahattin’in kızıymış. Sabahattin abiyi de tanırım. Öldüğünü de bu vesile ile öğrendim. Şimdi bu kadar tanışıklık olunca kapıyı çalmamak olmazdı. Kadim dostum Salih Ayaşlı ile çaldık kapıyı. Yanımızda eşim, babam, dayım, kız kardeşim ve yeğenim de var.Ömür törpüsü, ama değmişİlginç hikayesi var konağın. Ermeni bir usta tarafından yapılmış 120 yıl önce. 100 yılı geçince belli sivil mimari özellik taşıyan binalara tescil hakkı veriliyormuş. Bunun manası bina tescilli. Konağı kızı Hacer’e çeyiz hediyesi olarak almış babası. Hacer’in kocasının adı merhum Sadık Öğütçü. 2006 yılında el değiştirmiş. Suna Hanım’ın babası Sabahattin ağabey almış konağı ve hediye etmiş kızına. Hibe kredisi almışlar Kültür Bakanlığı’ndan. Restorasyonu bunlar yapmış. Yapmış deyip geçmemek lazım; sadece izin almaları bir yıl sürmüş. Ömür törpüsü. Ama değmiş.Suna Hanım, eşi Sami ve iki çocuğu ile bu konakta yaşıyor. Ama konak aynı zamanda işyeri. Çünkü Suna Hanım, bir ressam. Sorularım iki kısımdan oluşuyor. İlki konakla alâkalı, ikincisi sanatla. Konaktan başladım. “Neden bu modern dünyada böylesi eski stil bir ev? Çocukların ne diyor?” dedim. “Çok memnunlar.” “Ya sen ve eşin?” “Eşim tam destek veriyor. Hem burada yaşamaya hem de yaptığım sanata desteği tam. Zaten bu destek olmasa yapamam.”“Modernliğin içinde boğuluyor insanlar” Suna Hanım’a göre. “Nefes alıyorum burada yaşamakla.” diyor. Ya zamanlı-zamansız, randevulu-randevusuz gelen giden? “Topluma borcum olduğunu düşünüyor ve evimi ziyarete açmakla bu borcu ödediğimi düşünüyorum.” diye cevap alıyorum. İlginç bir yaklaşım. İlavesi de var: “Ben bu ve benzeri eski yapıların ruhu olduğuna inanıyorum. Modern dediğiniz evlerde hissetmediğim maneviyatı yakaladım ben burada. Ömrüm burada geçsin istiyorum.”Konak hakkında konuşurken bir detay öğrendim Suna Hanım’dan. Tapu kayıtlarında “içinde akar suyu bulunan avlulu ahşap ev” diye geçiyormuş ve “ev bedeli su bedeli” kadarmış. İkinci ilginç detay; birçok mülke sahip “Mâi Leziz” vakfı varmış bir zamanlar Tavşanlı’da. Gayesi mahallelerde çeşme sayısını artırmak. Ama 1930’lu ve 1940’lı yıllarda hem de sekiz seneye yayılan ödeme planlarıyla satılan vakıflar arasında maalesef Mâi Leziz vakıf da var.Gelelim sanatkârlığına. “Alaylıyım.” diyor Suna Hanım ressamlığı için. “Eğer Güzel Sanatlar okusaydım şu an yaptığımı yapamazdım.” “Sanatçı mısınız?” diye sordum. “Sanatçıyım, ressamım diyemem. Bu bir iddia olur. Ama güzellikleri göstermek, insanların zihnine pencereler açmak için sanat yapıyorum diyebilirim.”Yağlı boya çalışıyor. Nar ve Lale üzerinde yoğunlaşmış. Orijinal manzara resimleri ressamın ve ressamlığın olmazsa olmazı zaten. Onu saymaya gerek yok zannederim. &ldq
Zaman
En Çok Okunan
02.05.2014
AhmetKurucan-SunaArtGaleriAhmet Kurucan - Suna Art Galeri
Ahmet Kurucan - Suna Art Galeri
Zaman
02.05.2014
02:15
Çocukluğumun geçtiği mahalle. Günde 10 defa desem yalan olmaz, her gün evden işe, evden çarşıya, evden pazara giderken önünden geçtiğim bir yer.Hacı Ali Efendiler’in, Tavşanlı deyişiyle Hacelefetlen evi. Uzun çarşıda konfeksiyon işi yapan Mehmet abilerin evi olarak bilirim orayı. Hiç içine girmedim ama tarihî dokuya sahip bir konak olduğu konusunda bilgim var. Hemen üst tarafında Gemamaz Hafız olarak bilinen merhum Hafız İbrahim Akalın’ın evine çok gittim geldim. Uzaktan da olsa akrabamızdı merhum Hafız Amca. Ulucami’ye doğru giderken Zeytinlerin, Serdarların konaklarını da bilirim. Her ikisinin içine de girdim. Üçü birbirine yakın, yürüme mesafesinde. Her üç yapı da klasik Osmanlı mimarisinin uzantısı gibi gelirdi bana. Sanat tarihine vukufiyetimden söylemiyorum bunu. Sadece binalar arasındaki farkı fark ettiğimi ifade ediyorum.Şimdi bugüne geleyim. Seyrek aralıklarla da olsa gidip geldiğimde dikkatimi çeken bir yenileşme söz konusu Hacı Ali Efendilerin o konağında. Restore yapılmış. Her şey aslına uygun gibi dışarıdan bakıldığında. Özen gösterildiği kesin. Ama kim ve neden? Yukarıda bahsettiğim Gemamaz Hafız’ın evi yıkılmışken, o evin özenle korunmasının nedeni ne? Ya da böylesi evler sit alanı içinde bile olsa kaderine terk edilirken bunun terk edilmemesinin sebebi ne ola? Bir defasında kapının yanına kadar yaklaştım. Ressam Suna Gürsoy Konuşlu Konağı yazıyor.Bir dakika, Konuşlu soyadı bana yabancı değil. Naci Konuşlu, benim hem mahalleden hem de ilkokuldan arkadaşım. Kardeşi Sami. Kız kardeşi Nuray. Küçük dayımın eşi üzerinden uzaktan akrabamız olan birisi ile evli. Babaları Abdullah abi, babamın futbolculuk dönemlerinden arkadaşı. Annesi Sevim teyze, elinde büyüdük. Dedesi çocukluğumuzun zeytincisi Şerif Ali amca.Acaba irtibatı var mı? Sordum çevremdekilere; Sami’nin eşi dediler Suna Hanım için. Pekala kimin kızı? Merhum Çamcı Sabahattin’in kızıymış. Sabahattin abiyi de tanırım. Öldüğünü de bu vesile ile öğrendim. Şimdi bu kadar tanışıklık olunca kapıyı çalmamak olmazdı. Kadim dostum Salih Ayaşlı ile çaldık kapıyı. Yanımızda eşim, babam, dayım, kız kardeşim ve yeğenim de var.Ömür törpüsü, ama değmişİlginç hikayesi var konağın. Ermeni bir usta tarafından yapılmış 120 yıl önce. 100 yılı geçince belli sivil mimari özellik taşıyan binalara tescil hakkı veriliyormuş. Bunun manası bina tescilli. Konağı kızı Hacer’e çeyiz hediyesi olarak almış babası. Hacer’in kocasının adı merhum Sadık Öğütçü. 2006 yılında el değiştirmiş. Suna Hanım’ın babası Sabahattin ağabey almış konağı ve hediye etmiş kızına. Hibe kredisi almışlar Kültür Bakanlığı’ndan. Restorasyonu bunlar yapmış. Yapmış deyip geçmemek lazım; sadece izin almaları bir yıl sürmüş. Ömür törpüsü. Ama değmiş.Suna Hanım, eşi Sami ve iki çocuğu ile bu konakta yaşıyor. Ama konak aynı zamanda işyeri. Çünkü Suna Hanım, bir ressam. Sorularım iki kısımdan oluşuyor. İlki konakla alâkalı, ikincisi sanatla. Konaktan başladım. “Neden bu modern dünyada böylesi eski stil bir ev? Çocukların ne diyor?” dedim. “Çok memnunlar.” “Ya sen ve eşin?” “Eşim tam destek veriyor. Hem burada yaşamaya hem de yaptığım sanata desteği tam. Zaten bu destek olmasa yapamam.”“Modernliğin içinde boğuluyor insanlar” Suna Hanım’a göre. “Nefes alıyorum burada yaşamakla.” diyor. Ya zamanlı-zamansız, randevulu-randevusuz gelen giden? “Topluma borcum olduğunu düşünüyor ve evimi ziyarete açmakla bu borcu ödediğimi düşünüyorum.” diye cevap alıyorum. İlginç bir yaklaşım. İlavesi de var: “Ben bu ve benzeri eski yapıların ruhu olduğuna inanıyorum. Modern dediğiniz evlerde hissetmediğim maneviyatı yakaladım ben burada. Ömrüm burada geçsin istiyorum.”Konak hakkında konuşurken bir detay öğrendim Suna Hanım’dan. Tapu kayıtlarında “içinde akar suyu bulunan avlulu ahşap ev” diye geçiyormuş ve “ev bedeli su bedeli” kadarmış. İkinci ilginç detay; birçok mülke sahip “Mâi Leziz” vakfı varmış bir zamanlar Tavşanlı’da. Gayesi mahallelerde çeşme sayısını artırmak. Ama 1930’lu ve 1940’lı yıllarda hem de sekiz seneye yayılan ödeme planlarıyla satılan vakıflar arasında maalesef Mâi Leziz vakıf da var.Gelelim sanatkârlığına. “Alaylıyım.” diyor Suna Hanım ressamlığı için. “Eğer Güzel Sanatlar okusaydım şu an yaptığımı yapamazdım.” “Sanatçı mısınız?” diye sordum. “Sanatçıyım, ressamım diyemem. Bu bir iddia olur. Ama güzellikleri göstermek, insanların zihnine pencereler açmak için sanat yapıyorum diyebilirim.”Yağlı boya çalışıyor. Nar ve Lale üzerinde yoğunlaşmış. Orijinal manzara resimleri ressamın ve ressamlığın olmazsa olmazı zaten. Onu saymaya gerek yok zannederim. &ldq
Zaman
Köşe Yazıları
02.05.2014
AhmetKurucan-SunaArtGaleriAhmet Kurucan - Suna Art Galeri
Liderler oyunu nerede kullanıyor?
Zaman
30.03.2014
12:42
Erdoğan, Üsküdarda oy kullanacakBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan, oyunu Üsküdar Saffet Çebi İlkokulunda 3308 numaralı sandıkta kullanacak. Erdoğanın yanı sıra eşi Emine Erdoğan, oğulları Burak ve Bilal ile gelinleri Reyyan ve Sema, kardeşi Mustafa Erdoğan da aynı sandıkta oy kullanacak. Sabah saat 08:00den hemen önce yemin eden sandık görevlileri ilk oylar için vatandaşları sandığa davet etti. Oy kullanma saatinin ilk dakikalarından itibaren vatandaşlar kuyruk oluşturmaya başladı. Başbakan Erdoğanın saat 11:00 sıralarında okula gelerek oy kullanması bekleniyor.Cemil Çiçek, oyunu Ankarada kullandıTBMM Başkanı Cemil Çiçek, siyasi iklimin bir karakış ortamında geçtiğine işaret ederek, Nevruz ile beraber bahar sezonuna girildiyse siyasette de bir bahar havası esmesi gerektiğini söyledi. Cemil Çiçek, yerel seçimler için oyunu Haymana Yolundaki Şahin Sevin İlkokulunda eşi ile birlikte kullandı.Çıkışta gazetecilere açıklama yapan Çiçek, tüm vatandaşları çok haklı bir mazereti yoksa görevini yapmaya davet etti. Bu seçimin tüm ülke ve millet için hayırlı uğurlu olmasını, huzurlu bir seçim olmasını temenni eden Çiçek, Elbette bu seçimin kazananı olacak, kaybedeni olacak. Ama kazananı milletimizdir, demokrasidir. Bu anlayışla bu seçimlere bakmak gerekir. dedi.Bakan Yıldız, oyunu Ankarada kullandıEnerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, oyunu eşi ve çocuklarıyla birlikte geldiği Ankara Beştepe mahallesindeki Sofuoğlu İlkokulunda kullandı.Oy vermek için sandık sırasını bekleyen Yıldız, kuyrukta bekleyen vatandaşlarla sohbet etti. Yıldız annesi kuyrukta bekleyen bir kız çocuğu ile de kameralara poz verdi.Oyunu kullandıktan sonra basın mensuplarına açıklama yapan Yıldız, Paraleldi, kirişti derken Türkiyenin bir düzleme oturması lazım. İnşallah 30 Mart seçimlerinin akşamleyin Türkiyenin siyasi istikrarına, Türkiyenin büyümesine, ilerlemesine koyacağı katkıyı mutlaka sağlamamız lazım, temin etmemiz lazım. Şuana kadar zaman zaman çok sertleşen üslubun da inşallah 30 Mart sonrasında yerine biraz daha sükûnete bırakması lazım geldiğine inanıyorum. Her birimizin siyasi istikrara borcu var. İktidarı veya muhalefeti fark etmiyor ama 30 Mart seçimlerinin özellikle Türkiye siyaset hayatına şu ana kadar iktidarla koalisyon yapan partilerin yerine şuanda muhalefette koalisyon yapan partiler damgasını vuracak diye düşünüyorum. dedi.Rasim Acar, oyunu Ümraniyede kullandıMilliyetçi Hareket Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayı Rasim Acar, oyunu Ümraniyede kullandı.Sabah saatlerinde Çakmak Mahallesindeki Fatih İlköğretim Okuluna gelen Acar, vatandaşları selamladıktan sonra oy kullanacağı sandığa gitti. Önce sandık görevlileriyle tokalaşan Rasim Acar, daha sonra oyunu kullandı. Çıkışta gazetecilere açıklama yapan Acar, 17 ve 25 Aralık süreçlerinin seçimi demokrasi şöleninden çıkardığını, iktidarın yerel seçimi güven oylamasına dönüştürmek istediğini söyledi. Acar, Oyumuzu kullandık. Devletimize milletimize, vatanımıza ve İstanbula hayırlı olsun. Gönül isterdi ki bu süreç demokrasi şöleni şeklinde geçsin. Maalesef 17 Aralık ve 25 Aralık süreçleri bu seçimleri yerel seçim havasından çıkardı. Tamamen genel seçim havasına soktu. İktidar özellikle bu süreci güven oylaması şeklinde çevirmek istedi. Biz bu süreçte projelerimizle halkımızın önüne çıktık. Halkımız da bize büyük destek verdi. Gittiğimiz her yerde daha önce başka partilere oy veren seçmenlerin bu seçimde bize oy vereceklerini gördük. Katılım oranı çok yüksek görünüyor. İnşallah halkımızın gerçek iradesi sandığa yansır. dedi. Rasim Acar, daha sonra partililerle birlikte okuldan ayrıldı.Ahmet Türk, Mardinde oyunu kullandıBDPnin desteklediği Bağımsız Mardin Büyükşehir Belediye başkan adayı Ahmet Türk, Yalım İlköğretim Okulu 1215 nolu sandıkta oyunu kullandı. Eşi Mülkiye Türk ile birlikte oyunu kullanan Ahmet Türk, vatandaşların yoğun ilgisiyle karşılandı.Gazetecilere açıklamalarda bulunan Türk, yerel seçimlerin Türkiyenin demokrasisi adına çok önemli olduğunu belirterek, bunu bir referandum olarak değerlendiklerini söyledi. Türkiyedeki değişim ve dönüşüm konusunda genel olarak çok daha önemli bir seçim olduğunu belirten Türk, Bu bir referandumdur. Herkesin bir sınavdan geçeceği bir seçimdir. Biz bu ülkede çoğulcu, katılımcı ve demokrasinin gelişimini istiyoruz. dedi.Yerinde yönetim ilkesini esas alarak halkı yönetime katılmaya esas aldıklarını ifade eden Türk, Biz burada yerinde yönetim anlayışının esas alınmasını istiyoruz. Sadece Kürdistanda değil bütün Türkiyeye yerinde yönetim ilkesi açısından önemli bir seçim olarak görüyoruz. Orta Doğuya ve Türkiyeye baktığımızda artık halkların demokrasiye katılımının kaçınılmaz olduğunu görüyoruz. Umut ediyoruz ki yeni dönemde belediyede çoğulcu ve katılımcı halkların güçlü ittifakı ile yeni bir anlayışla geleceğiz. diye konuştu.Gültan Kışanak, oyunu
Zaman
Politika
30.03.2014
Liderleroyununeredekullanıyor?Liderler oyunu nerede kullanıyor?
Liderler oyunu nerede kullanıyor?
Zaman
30.03.2014
12:35
Erdoğan, Üsküdarda oy kullanacakBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan, oyunu Üsküdar Saffet Çebi İlkokulunda 3308 numaralı sandıkta kullanacak. Erdoğanın yanı sıra eşi Emine Erdoğan, oğulları Burak ve Bilal ile gelinleri Reyyan ve Sema, kardeşi Mustafa Erdoğan da aynı sandıkta oy kullanacak. Sabah saat 08:00den hemen önce yemin eden sandık görevlileri ilk oylar için vatandaşları sandığa davet etti. Oy kullanma saatinin ilk dakikalarından itibaren vatandaşlar kuyruk oluşturmaya başladı. Başbakan Erdoğanın saat 11:00 sıralarında okula gelerek oy kullanması bekleniyor.Cemil Çiçek, oyunu Ankarada kullandıTBMM Başkanı Cemil Çiçek, siyasi iklimin bir karakış ortamında geçtiğine işaret ederek, Nevruz ile beraber bahar sezonuna girildiyse siyasette de bir bahar havası esmesi gerektiğini söyledi. Cemil Çiçek, yerel seçimler için oyunu Haymana Yolundaki Şahin Sevin İlkokulunda eşi ile birlikte kullandı.Çıkışta gazetecilere açıklama yapan Çiçek, tüm vatandaşları çok haklı bir mazereti yoksa görevini yapmaya davet etti. Bu seçimin tüm ülke ve millet için hayırlı uğurlu olmasını, huzurlu bir seçim olmasını temenni eden Çiçek, Elbette bu seçimin kazananı olacak, kaybedeni olacak. Ama kazananı milletimizdir, demokrasidir. Bu anlayışla bu seçimlere bakmak gerekir. dedi.Bakan Yıldız, oyunu Ankarada kullandıEnerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, oyunu eşi ve çocuklarıyla birlikte geldiği Ankara Beştepe mahallesindeki Sofuoğlu İlkokulunda kullandı.Oy vermek için sandık sırasını bekleyen Yıldız, kuyrukta bekleyen vatandaşlarla sohbet etti. Yıldız annesi kuyrukta bekleyen bir kız çocuğu ile de kameralara poz verdi.Oyunu kullandıktan sonra basın mensuplarına açıklama yapan Yıldız, Paraleldi, kirişti derken Türkiyenin bir düzleme oturması lazım. İnşallah 30 Mart seçimlerinin akşamleyin Türkiyenin siyasi istikrarına, Türkiyenin büyümesine, ilerlemesine koyacağı katkıyı mutlaka sağlamamız lazım, temin etmemiz lazım. Şuana kadar zaman zaman çok sertleşen üslubun da inşallah 30 Mart sonrasında yerine biraz daha sükûnete bırakması lazım geldiğine inanıyorum. Her birimizin siyasi istikrara borcu var. İktidarı veya muhalefeti fark etmiyor ama 30 Mart seçimlerinin özellikle Türkiye siyaset hayatına şu ana kadar iktidarla koalisyon yapan partilerin yerine şuanda muhalefette koalisyon yapan partiler damgasını vuracak diye düşünüyorum. dedi.Rasim Acar, oyunu Ümraniyede kullandıMilliyetçi Hareket Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayı Rasim Acar, oyunu Ümraniyede kullandı.Sabah saatlerinde Çakmak Mahallesindeki Fatih İlköğretim Okuluna gelen Acar, vatandaşları selamladıktan sonra oy kullanacağı sandığa gitti. Önce sandık görevlileriyle tokalaşan Rasim Acar, daha sonra oyunu kullandı. Çıkışta gazetecilere açıklama yapan Acar, 17 ve 25 Aralık süreçlerinin seçimi demokrasi şöleninden çıkardığını, iktidarın yerel seçimi güven oylamasına dönüştürmek istediğini söyledi. Acar, Oyumuzu kullandık. Devletimize milletimize, vatanımıza ve İstanbula hayırlı olsun. Gönül isterdi ki bu süreç demokrasi şöleni şeklinde geçsin. Maalesef 17 Aralık ve 25 Aralık süreçleri bu seçimleri yerel seçim havasından çıkardı. Tamamen genel seçim havasına soktu. İktidar özellikle bu süreci güven oylaması şeklinde çevirmek istedi. Biz bu süreçte projelerimizle halkımızın önüne çıktık. Halkımız da bize büyük destek verdi. Gittiğimiz her yerde daha önce başka partilere oy veren seçmenlerin bu seçimde bize oy vereceklerini gördük. Katılım oranı çok yüksek görünüyor. İnşallah halkımızın gerçek iradesi sandığa yansır. dedi. Rasim Acar, daha sonra partililerle birlikte okuldan ayrıldı.Ahmet Türk, Mardinde oyunu kullandıBDPnin desteklediği Bağımsız Mardin Büyükşehir Belediye başkan adayı Ahmet Türk, Yalım İlköğretim Okulu 1215 nolu sandıkta oyunu kullandı. Eşi Mülkiye Türk ile birlikte oyunu kullanan Ahmet Türk, vatandaşların yoğun ilgisiyle karşılandı.Gazetecilere açıklamalarda bulunan Türk, yerel seçimlerin Türkiyenin demokrasisi adına çok önemli olduğunu belirterek, bunu bir referandum olarak değerlendiklerini söyledi. Türkiyedeki değişim ve dönüşüm konusunda genel olarak çok daha önemli bir seçim olduğunu belirten Türk, Bu bir referandumdur. Herkesin bir sınavdan geçeceği bir seçimdir. Biz bu ülkede çoğulcu, katılımcı ve demokrasinin gelişimini istiyoruz. dedi.Yerinde yönetim ilkesini esas alarak halkı yönetime katılmaya esas aldıklarını ifade eden Türk, Biz burada yerinde yönetim anlayışının esas alınmasını istiyoruz. Sadece Kürdistanda değil bütün Türkiyeye yerinde yönetim ilkesi açısından önemli bir seçim olarak görüyoruz. Orta Doğuya ve Türkiyeye baktığımızda artık halkların demokrasiye katılımının kaçınılmaz olduğunu görüyoruz. Umut ediyoruz ki yeni dönemde belediyede çoğulcu ve katılımcı halkların güçlü ittifakı ile yeni bir anlayışla geleceğiz. diye konuştu.Gültan Kışanak, oyunu
Zaman
Ana Sayfa
30.03.2014
Liderleroyununeredekullanıyor?Liderler oyunu nerede kullanıyor?
Hocaefendi'nin kökleri nereye dayanıyor?
Zaman
21.03.2014
02:15
Son dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ‘sahte veli, yalancı peygamber, âlim müsveddesi’ gibi vicdanı yaralayan kelimelerin yanında nüfus siciline dair de karalamalar yapılıyor. Hocaefendi için kimileri Ermeni kimileri Yahudi yakıştırmasında bulunuyor. Oysa ufak bir araştırmayla şeceresi hakkında kolayca bilgi sahibi olmak mümkün.Dershanelerle başlayan, 17 Aralık yolsuzluk operasyonuyla devam eden süreçte, gözümüzün önünden inanması güç dezenformasyon bilgiler akıp gidiyor. Özellikle Camia ve Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında akıl almaz karalama ve iftiralar kalpleri kırıyor, vicdanları yaralıyor. Muhatabı tarafından tekzip edilmiş ya da yalanlanmış haberlere hâlâ çölde bulduğu vaha gibi koşanlara, insan gerçekten hayret ediyor. Bu bilinçli kampanyaya su taşıyanlar; hakikati bilmediklerinden mi, araştırmadıklarından mı, yoksa bildikleri halde manipüleye devam etmek için mi bu karaktersiz duruşu sergiliyor? Bu soruya Hocaefendi’nin hüsnüzan dolu, “Yalan söylüyorlar demeyeceğim. Hilâf-ı vâki hususlarla insanları yanıltıyorlar demeyi tercih edeceğim.” ifadesiyle mukabelede bulunup, haberimizin asıl konusuna geçelim.Son dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ehl-i vicdanın kabul etmediği ‘sahte veli, yalancı peygamber, âlim müsveddesi’ gibi yakıştırmaların yanında nüfus siciline dair de karalamalar yapılıyor. Hocaefendi için kimileri Ermeni, kimileri Yahudi yakıştırması yapıyor. Bu iki kimliğe sahip olmada, demokrasi ve insan haklarının olduğu hiçbir ülkede beis yoktur. Ancak söz konusu, trafik cezasında bile dış mihrak arayan bizim ülkemizde durum biraz farklı.Günümüz Türkiye’sinde arşivler araştırmacılara daha açık hale geldi. Yapılacak küçük bir çalışma, dedelerimizin bilgilerine hızla erişim imkânı tanıyor. Hocaefendi’nin doğduğu ve yaşadığı yerler belli, akrabalarının ve dedelerinin kim olduğu net bir şekilde ortadayken, ufak bir araştırmayla sülalesi ve şeceresi hakkında kolayca bilgi sahibi olunabilir. Fethullah Gülen, Korucuk Köyü’nde akrabalarıyla sohbet ederken...Arşivlerden dedelerinizin lakabını bile öğrenebilirsinizBugün Türkiye’de pek çok kişi soy kütüğü hakkında üç göbek ötesini sayamaz. Fethullah Gülen’in anne ve baba tarafından büyük dedeleri hakkında ise hem şifahi hem de belgeye dayalı bilgiler mevcut. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu Tahrir kayıtları, Kadı Sicilleri ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus Sicilleri’nde bir kişi kendi ataları hakkında bilgiye kolaylıkla erişebiliyor. Özellikle, 16. yüzyılda çok sağlam bir şekilde tutulduğunu bildiğimiz Tahrir kayıtları ve 19. yüzyıldaki Anadolu ve Balkanlar’ın önemli bir kısmında düzenli bir surette kayda alınmış olan Temettuat (kazanç) arşivleri bu yönüyle çok zengin bir içeriğe sahip. Bu defterlerde, bilhassa erkek nüfusa ait isimler, köy ve kaza adları, aşiret ve kabile isimleri, lakaplar, gayrimenkul, tarım ürünleri ve sahip olunan hayvan sayısına varıncaya kadar ayrıntılı verilere ulaşabilmek mümkün. Son yıllarda, II. Mahmud devrinde yapılan ilk nüfus sayımına dair kayıtların büyük bir kısmının araştırmacıların istifadesine sunulması da şecere çalışmaları için mühim bir kolaylık oluşturdu. Özellikle, bu kayıtlar içinde erkek nüfusun fizikî özelliklerinden doğum veya ölüm tarihlerine veyahut göç ettiyse bu tür bilgilere dahi ulaşmak artık zor değil. Bugün maalesef tezvirat ve iftirada sınır tanımayan anlayış ‘sülâle-i tâhireden’ gelen bir insana bile dil uzatabiliyor. İşin uzmanları tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek kayıtlar Hocaefendi’nin dedeleri hakkında şu bilgileri veriyor:Hocaefendi’nin baba tarafından şeceresi 5. nesle kadar biliniyor. Babası Ramiz Efendi’nin babası Şamil Ağa. Şamil Ağa’nın Mehmet Ali Efendi, Zakir Efendi, Akif Efendi ve Şakir Efendi adlı 4 kardeşi var. Onların babası Molla Ahmet. Molla Ahmet’in Hasan Efendi adlı bir kardeşi var. Onların babası ise Hurşit Efendi. Hurşit Efendi’nin babası Halil Ağa önce Hasankale’ye, sonra Korucuk’a yerleşiyor. Onun babası Seyyit Hamza. Seyyit Hamza Efendi’nin kabri vefat ettiği Ahlat’ta bulunuyor. Ailenin ve Korucuk köyünün yaşlılarının ilettiği baba tarafına ait sözlü olarak şahitlik ettiği silsilenin tevsiki Kadı Sicilleri ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus Sicilleri’nde araştırma yapacak akademisyenleri bekliyor.Hocaefendi’nin anne tarafı Müslüman Sığırlı köyündenHocaefendi’nin merhum annesi Refia Gülen Hanımefendi’nin ise Pasinler’e ait 65 No’lu cildin 42. sayfasındaki nüfus kayıtlarına bakıldığı zaman, babasının ismi Ahmed’dir. Aile içinde Seyyid Ahmed şeklinde tanınır. Onun babası ise Mevlüt Ağa’dır. Mevlüt Ağa ise babası Numan Ağa üzerinden dedes
Zaman
En Çok Okunan
21.03.2014
Hocaefendininköklerinereyedayanıyor?Hocaefendinin kökleri nereye dayanıyor?
Hocaefendi'nin kökleri nereye dayanıyor?
Zaman
21.03.2014
02:14
Son dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ‘sahte veli, yalancı peygamber, âlim müsveddesi’ gibi vicdanı yaralayan kelimelerin yanında nüfus siciline dair de karalamalar yapılıyor. Hocaefendi için kimileri Ermeni kimileri Yahudi yakıştırmasında bulunuyor. Oysa ufak bir araştırmayla şeceresi hakkında kolayca bilgi sahibi olmak mümkün.Dershanelerle başlayan, 17 Aralık yolsuzluk operasyonuyla devam eden süreçte, gözümüzün önünden inanması güç dezenformasyon bilgiler akıp gidiyor. Özellikle Camia ve Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında akıl almaz karalama ve iftiralar kalpleri kırıyor, vicdanları yaralıyor. Muhatabı tarafından tekzip edilmiş ya da yalanlanmış haberlere hâlâ çölde bulduğu vaha gibi koşanlara, insan gerçekten hayret ediyor. Bu bilinçli kampanyaya su taşıyanlar; hakikati bilmediklerinden mi, araştırmadıklarından mı, yoksa bildikleri halde manipüleye devam etmek için mi bu karaktersiz duruşu sergiliyor? Bu soruya Hocaefendi’nin hüsnüzan dolu, “Yalan söylüyorlar demeyeceğim. Hilâf-ı vâki hususlarla insanları yanıltıyorlar demeyi tercih edeceğim.” ifadesiyle mukabelede bulunup, haberimizin asıl konusuna geçelim.Son dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ehl-i vicdanın kabul etmediği ‘sahte veli, yalancı peygamber, âlim müsveddesi’ gibi yakıştırmaların yanında nüfus siciline dair de karalamalar yapılıyor. Hocaefendi için kimileri Ermeni, kimileri Yahudi yakıştırması yapıyor. Bu iki kimliğe sahip olmada, demokrasi ve insan haklarının olduğu hiçbir ülkede beis yoktur. Ancak söz konusu, trafik cezasında bile dış mihrak arayan bizim ülkemizde durum biraz farklı.Günümüz Türkiye’sinde arşivler araştırmacılara daha açık hale geldi. Yapılacak küçük bir çalışma, dedelerimizin bilgilerine hızla erişim imkânı tanıyor. Hocaefendi’nin doğduğu ve yaşadığı yerler belli, akrabalarının ve dedelerinin kim olduğu net bir şekilde ortadayken, ufak bir araştırmayla sülalesi ve şeceresi hakkında kolayca bilgi sahibi olunabilir. Fethullah Gülen, Korucuk Köyü’nde akrabalarıyla sohbet ederken...Arşivlerden dedelerinizin lakabını bile öğrenebilirsinizBugün Türkiye’de pek çok kişi soy kütüğü hakkında üç göbek ötesini sayamaz. Fethullah Gülen’in anne ve baba tarafından büyük dedeleri hakkında ise hem şifahi hem de belgeye dayalı bilgiler mevcut. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu Tahrir kayıtları, Kadı Sicilleri ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus Sicilleri’nde bir kişi kendi ataları hakkında bilgiye kolaylıkla erişebiliyor. Özellikle, 16. yüzyılda çok sağlam bir şekilde tutulduğunu bildiğimiz Tahrir kayıtları ve 19. yüzyıldaki Anadolu ve Balkanlar’ın önemli bir kısmında düzenli bir surette kayda alınmış olan Temettuat (kazanç) arşivleri bu yönüyle çok zengin bir içeriğe sahip. Bu defterlerde, bilhassa erkek nüfusa ait isimler, köy ve kaza adları, aşiret ve kabile isimleri, lakaplar, gayrimenkul, tarım ürünleri ve sahip olunan hayvan sayısına varıncaya kadar ayrıntılı verilere ulaşabilmek mümkün. Son yıllarda, II. Mahmud devrinde yapılan ilk nüfus sayımına dair kayıtların büyük bir kısmının araştırmacıların istifadesine sunulması da şecere çalışmaları için mühim bir kolaylık oluşturdu. Özellikle, bu kayıtlar içinde erkek nüfusun fizikî özelliklerinden doğum veya ölüm tarihlerine veyahut göç ettiyse bu tür bilgilere dahi ulaşmak artık zor değil. Bugün maalesef tezvirat ve iftirada sınır tanımayan anlayış ‘sülâle-i tâhireden’ gelen bir insana bile dil uzatabiliyor. İşin uzmanları tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek kayıtlar Hocaefendi’nin dedeleri hakkında şu bilgileri veriyor:Hocaefendi’nin baba tarafından şeceresi 5. nesle kadar biliniyor. Babası Ramiz Efendi’nin babası Şamil Ağa. Şamil Ağa’nın Mehmet Ali Efendi, Zakir Efendi, Akif Efendi ve Şakir Efendi adlı 4 kardeşi var. Onların babası Molla Ahmet. Molla Ahmet’in Hasan Efendi adlı bir kardeşi var. Onların babası ise Hurşit Efendi. Hurşit Efendi’nin babası Halil Ağa önce Hasankale’ye, sonra Korucuk’a yerleşiyor. Onun babası Seyyit Hamza. Seyyit Hamza Efendi’nin kabri vefat ettiği Ahlat’ta bulunuyor. Ailenin ve Korucuk köyünün yaşlılarının ilettiği baba tarafına ait sözlü olarak şahitlik ettiği silsilenin tevsiki Kadı Sicilleri ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus Sicilleri’nde araştırma yapacak akademisyenleri bekliyor.Hocaefendi’nin anne tarafı Müslüman Sığırlı köyündenHocaefendi’nin merhum annesi Refia Gülen Hanımefendi’nin ise Pasinler’e ait 65 No’lu cildin 42. sayfasındaki nüfus kayıtlarına bakıldığı zaman, babasının ismi Ahmed’dir. Aile içinde Seyyid Ahmed şeklinde tanınır. Onun babası ise Mevlüt Ağa’dır. Mevlüt Ağa ise babası Numan Ağa üzerinden dedes
Zaman
Ana Sayfa
21.03.2014
Hocaefendininköklerinereyedayanıyor?Hocaefendinin kökleri nereye dayanıyor?
Suriyeli çocuklar ‘kumbara’ ile okullarını ayakta tutmaya çalışıyor
Zaman
05.03.2014
02:07
Türkiye’deki Suriyelilerin en önemli sıkıntılarından biri de çocuklarının eğitimi. Onlara hizmet veren İstanbul’daki okul, ekonomik sıkıntıda. Okumak isteyen öğrenciler, kumbaralarını boşaltmaya hazır. Okul yönetimi, Türklerden yardım bekliyor.18 yaşındaki Abdullah Halil, İstanbul’da yaşayan binlerce Suriyeli mülteciden biri. Lise son sınıf öğrencisi; ancak sınıf yetersizliğinden dolayı okula gidemiyor, sadece sınavlar için okula uğruyor. Öte yandan da bir konfeksiyon atölyesinde çalışıyor. Babası Suriye’de tutuklu kaldığı için ailenin geçimi Abdullah ve abisine düşüyor. Ülkesindeki karışıklık aklından hiç çıkmıyor. Bir gün ülkesine mutlaka dönme heyecanı ise her daim aklında.Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan Abdullah Halil gibilerin sayısı her geçen gün artıyor. Ancak, barınma, iş gibi sıkıntıların yanı sıra çocukların eğitimi de aileler için bir sıkıntı. Türkiye’deki bir milyonu aşan Suriyeli mültecinin 100 bine yakını İstanbul’da yaşıyor. Bu rakamın yaklaşık 15 binini Suriyeli çocuklar oluşturuyor. 15 bin çocuktan da sadece 8 bini eğitim alma şansına sahip. İstanbul’da Zeytinburnu, Bağcılar, Okmeydanı, Başakşehir gibi ilçelerde özel teşebbüs ve desteklerle açılan 18 Suriye okulu bulunuyor. Geçtiğimiz yıllarda Esenler ve Esenyurt’ta açılan Kademoon Suriye Okulları bu okullardan sadece biri. 2 bin 500 öğrencinin bulunduğu okulda 145 Suriyeli öğretmen eğitim veriyor. Bugüne kadar hayırseverlerin bağışlarıyla ayakta kalan bu okullar şu an ekonomik sıkıntı çekiyor. Öyle ki öğrenciler, okulları kapanmasın diye kumbaralarında topladıkları paralarla okul yönetimine yardımcı olmak istiyor. Okul için sırada bekleyen çok sayıda öğrenci olduğunu belirten Suriye Eğitim Hizmetleri ve İstişare Derneği (SYR-DER) Yönetim Kurulu Üyesi Hasib Arkavi, “Bu okullar kapanırsa bu çocuklarımız dilenci, hırsız olabilir. Ama bunun yerine onlar Suriye ve Türkiye’nin geleceği olsun istiyoruz. Türk insanından bize destek vermelerini bekliyoruz.” diyor. Kademoon Suriye Okulları’nda ilkokul düzeyinde 860, ortaokulda 758, lisede 611 öğrenci öğrenim görüyor. Bu sayı gün geçtikçe eklenen yeni kayıtlarla daha da artıyor. Bir öğrencinin yıllık eğitim masrafı servis ücretiyle birlikte 3 bin 500 TL’yi buluyor.‘Babamın yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum’Lise son sınıfta okuyan Abdullah Halil, bir buçuk yıldır babası ile görüşemiyor. Suriye’ye döndüğünde ailesini yeniden bir araya getirmek en büyük dileği. “İleride gazeteci olmak istiyorum. Bu şekilde doğruları insanlara ulaştırabileceğimi düşünüyorum.” diyor Abdullah. En büyük özlemi olan babasıyla ilgili de şöyle konuşuyor: “Abim ve ben savaşa karışmayalım diye annemle buraya taşındık. Şimdi abim de bir fırında çalışıyor. Babam yaşıyor mu yaşamıyor mu bunu bile bilmiyoruz.” 15 yaşındaki Beyan Uveyce de, Esed’in zulmünden kaçarak Türkiye’ye yerleşen Suriyelilerden. Geçtiğimiz yıl ailesi ile İstanbul’a gelen Beyan’ın babası İstanbul’da çalışmak için bir dükkan açmış ancak işler yolunda gitmeyince dükkanı kapatmış. Babasının onlara para göndermek için Suriye’ye geri döndüğünü anlatan Beyan, “Abim, kardeşim ve annemle birlikte kalıyoruz. Abim hem lisede okuyor hem de çalışıp bize bakıyor.” diyor. İleride eczacı olmak isteyen Beyan bu mesleği tercih etmesinin sebebini ise şu sözlerle açıklıyor: “Suriye’de tıbbın ilerlemesi için eczacı olmak istiyorum. Orada ilaca çok ihtiyaç var. Bu yaşadıklarımız bir sınav. Sadece bizim değil tüm insanlığın sınavı. İnşallah tüm Müslümanlar birleşir ve bu sınavı geçeriz.” Humus şehrinden ailesi ile birlikte Türkiye’ye sığınan 17 yaşındaki Sara Akra da liseye gidiyor. 6 kardeş olan Sara’nın en büyük kardeşi şehit olmuş. Diğeri kardeşi ise Muhalif Özgür Suriye Ordusu’nda rejime karşı mücadele veriyor. 6 aydır İstanbul’da yaşayan Sara’nın babası tesisatçılık yapıyor. Sara ise gelecekte mimar olma düşüncesini, “Suriye’de yıkılan evleri tekrar inşa etmek için mimar olmak istiyorum.” sözleriyle açıklıyor. Babası Suriye’de tutuklu olan 8 yaşındaki Muhammed Mendu’nun bundan haberi bile yok. 1. sınıfa giden Muhammed, kendisinden küçük iki kardeşi ve annesi ile birlikte yaşıyor. Suriye’deki savaşı evlerine düşen füzeler ve gördüğü tanklarla anlatan küçük Muhammed, en çok geride bıraktığı akrabalarına özlem duyduğunu dile getiriyor.
Zaman
Güncel
05.03.2014
Suriyeliçocuklar‘kumbara’ileokullarınıayaktatutmayaçalışıyorSuriyeli çocuklar ‘kumbara’ ile okullarını ayakta tutmaya çalışıyor
Suriyeli çocuklar ‘kumbara’ ile okullarını ayakta tutmaya çalışıyor
Zaman
05.03.2014
02:00
Türkiye’deki Suriyelilerin en önemli sıkıntılarından biri de çocuklarının eğitimi. Onlara hizmet veren İstanbul’daki okul, ekonomik sıkıntıda. Okumak isteyen öğrenciler, kumbaralarını boşaltmaya hazır. Okul yönetimi, Türklerden yardım bekliyor.18 yaşındaki Abdullah Halil, İstanbul’da yaşayan binlerce Suriyeli mülteciden biri. Lise son sınıf öğrencisi; ancak sınıf yetersizliğinden dolayı okula gidemiyor, sadece sınavlar için okula uğruyor. Öte yandan da bir konfeksiyon atölyesinde çalışıyor. Babası Suriye’de tutuklu kaldığı için ailenin geçimi Abdullah ve abisine düşüyor. Ülkesindeki karışıklık aklından hiç çıkmıyor. Bir gün ülkesine mutlaka dönme heyecanı ise her daim aklında.Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan Abdullah Halil gibilerin sayısı her geçen gün artıyor. Ancak, barınma, iş gibi sıkıntıların yanı sıra çocukların eğitimi de aileler için bir sıkıntı. Türkiye’deki bir milyonu aşan Suriyeli mültecinin 100 bine yakını İstanbul’da yaşıyor. Bu rakamın yaklaşık 15 binini Suriyeli çocuklar oluşturuyor. 15 bin çocuktan da sadece 8 bini eğitim alma şansına sahip. İstanbul’da Zeytinburnu, Bağcılar, Okmeydanı, Başakşehir gibi ilçelerde özel teşebbüs ve desteklerle açılan 18 Suriye okulu bulunuyor. Geçtiğimiz yıllarda Esenler ve Esenyurt’ta açılan Kademoon Suriye Okulları bu okullardan sadece biri. 2 bin 500 öğrencinin bulunduğu okulda 145 Suriyeli öğretmen eğitim veriyor. Bugüne kadar hayırseverlerin bağışlarıyla ayakta kalan bu okullar şu an ekonomik sıkıntı çekiyor. Öyle ki öğrenciler, okulları kapanmasın diye kumbaralarında topladıkları paralarla okul yönetimine yardımcı olmak istiyor. Okul için sırada bekleyen çok sayıda öğrenci olduğunu belirten Suriye Eğitim Hizmetleri ve İstişare Derneği (SYR-DER) Yönetim Kurulu Üyesi Hasib Arkavi, “Bu okullar kapanırsa bu çocuklarımız dilenci, hırsız olabilir. Ama bunun yerine onlar Suriye ve Türkiye’nin geleceği olsun istiyoruz. Türk insanından bize destek vermelerini bekliyoruz.” diyor. Kademoon Suriye Okulları’nda ilkokul düzeyinde 860, ortaokulda 758, lisede 611 öğrenci öğrenim görüyor. Bu sayı gün geçtikçe eklenen yeni kayıtlarla daha da artıyor. Bir öğrencinin yıllık eğitim masrafı servis ücretiyle birlikte 3 bin 500 TL’yi buluyor.‘Babamın yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum’Lise son sınıfta okuyan Abdullah Halil, bir buçuk yıldır babası ile görüşemiyor. Suriye’ye döndüğünde ailesini yeniden bir araya getirmek en büyük dileği. “İleride gazeteci olmak istiyorum. Bu şekilde doğruları insanlara ulaştırabileceğimi düşünüyorum.” diyor Abdullah. En büyük özlemi olan babasıyla ilgili de şöyle konuşuyor: “Abim ve ben savaşa karışmayalım diye annemle buraya taşındık. Şimdi abim de bir fırında çalışıyor. Babam yaşıyor mu yaşamıyor mu bunu bile bilmiyoruz.” 15 yaşındaki Beyan Uveyce de, Esed’in zulmünden kaçarak Türkiye’ye yerleşen Suriyelilerden. Geçtiğimiz yıl ailesi ile İstanbul’a gelen Beyan’ın babası İstanbul’da çalışmak için bir dükkan açmış ancak işler yolunda gitmeyince dükkanı kapatmış. Babasının onlara para göndermek için Suriye’ye geri döndüğünü anlatan Beyan, “Abim, kardeşim ve annemle birlikte kalıyoruz. Abim hem lisede okuyor hem de çalışıp bize bakıyor.” diyor. İleride eczacı olmak isteyen Beyan bu mesleği tercih etmesinin sebebini ise şu sözlerle açıklıyor: “Suriye’de tıbbın ilerlemesi için eczacı olmak istiyorum. Orada ilaca çok ihtiyaç var. Bu yaşadıklarımız bir sınav. Sadece bizim değil tüm insanlığın sınavı. İnşallah tüm Müslümanlar birleşir ve bu sınavı geçeriz.” Humus şehrinden ailesi ile birlikte Türkiye’ye sığınan 17 yaşındaki Sara Akra da liseye gidiyor. 6 kardeş olan Sara’nın en büyük kardeşi şehit olmuş. Diğeri kardeşi ise Muhalif Özgür Suriye Ordusu’nda rejime karşı mücadele veriyor. 6 aydır İstanbul’da yaşayan Sara’nın babası tesisatçılık yapıyor. Sara ise gelecekte mimar olma düşüncesini, “Suriye’de yıkılan evleri tekrar inşa etmek için mimar olmak istiyorum.” sözleriyle açıklıyor. Babası Suriye’de tutuklu olan 8 yaşındaki Muhammed Mendu’nun bundan haberi bile yok. 1. sınıfa giden Muhammed, kendisinden küçük iki kardeşi ve annesi ile birlikte yaşıyor. Suriye’deki savaşı evlerine düşen füzeler ve gördüğü tanklarla anlatan küçük Muhammed, en çok geride bıraktığı akrabalarına özlem duyduğunu dile getiriyor.
Zaman
Ana Sayfa
05.03.2014
Suriyeliçocuklar‘kumbara’ileokullarınıayaktatutmayaçalışıyorSuriyeli çocuklar ‘kumbara’ ile okullarını ayakta tutmaya çalışıyor
Devlet ‘sehven’ verdiği bakım parasını geri istiyor
Zaman
07.02.2014
02:04
Mersin’de Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü, 5 yıl önce damdan düşünce felç kalan 42 yaşındaki Nimet Çakırca’nın kız kardeşi 35 yaşındaki Hacer Özden’e ‘sehven’ ödediği 5 bin 128 lira tutarındaki evde bakım ücretini geri istedi.Eşinden boşanan 4 çocuk annesi Nimet Çakırca’ya bakan kız kardeşi Hacer Özden, 2012’de Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’ne başvurarak evde bakım ücreti istedi. İşlemler yapılırken Nimet Çakırca, Gaziantep’e taşındı, kız kardeşi Hacer Özden de kuruma dilekçe vererek işlemlerin durdurulmasını talep etti. Ancak ağustos ayından itibaren evde bakım ücreti ödenmeye başlandı. Hacer Özden, hesabına yatırılan parayı başka ilde olan ablası Nimet Çakırca’ya gönderdi. Geçtiğimiz yılın mart ayında gerçek anlaşılınca bakım ücreti kesildi, daha sonra da ödenen 5 bin 128 liranın iadesi için Hacer Özden’e yazı gönderildi. Bunun üzerine Özden, ablasından bu parayı ödemesini istedi. Bu arada tekrar Mersin’e taşınan Nimet Çakırca, parayı geri ödemelerinin mümkün olmadığını söyledi. Parayı ihtiyaçları için kendisinin kullandığını belirten Çakırca, “Geri ödemesi gereken kişi de benim ama yasal muhatap kız kardeşim. Zaten komşuların yardımıyla yaşamımı sürdürmeye çalışıyoruz. Hiçbir gelirim yok. Evim kira, 4 aydır onu da ödeyemiyorum. Şu anda iki çocuğum benimle yaşıyor. Bu parayı ödemem mümkün değil.” şeklinde sıkıntısını dile getirdi.
Zaman
Güncel
07.02.2014
Devlet‘sehven’verdiğibakımparasınıgeriistiyorDevlet ‘sehven’ verdiği bakım parasını geri istiyor
Devlet ‘sehven’ verdiği bakım parasını geri istiyor
Zaman
07.02.2014
02:04
Mersin’de Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü, 5 yıl önce damdan düşünce felç kalan 42 yaşındaki Nimet Çakırca’nın kız kardeşi 35 yaşındaki Hacer Özden’e ‘sehven’ ödediği 5 bin 128 lira tutarındaki evde bakım ücretini geri istedi.Eşinden boşanan 4 çocuk annesi Nimet Çakırca’ya bakan kız kardeşi Hacer Özden, 2012’de Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’ne başvurarak evde bakım ücreti istedi. İşlemler yapılırken Nimet Çakırca, Gaziantep’e taşındı, kız kardeşi Hacer Özden de kuruma dilekçe vererek işlemlerin durdurulmasını talep etti. Ancak ağustos ayından itibaren evde bakım ücreti ödenmeye başlandı. Hacer Özden, hesabına yatırılan parayı başka ilde olan ablası Nimet Çakırca’ya gönderdi. Geçtiğimiz yılın mart ayında gerçek anlaşılınca bakım ücreti kesildi, daha sonra da ödenen 5 bin 128 liranın iadesi için Hacer Özden’e yazı gönderildi. Bunun üzerine Özden, ablasından bu parayı ödemesini istedi. Bu arada tekrar Mersin’e taşınan Nimet Çakırca, parayı geri ödemelerinin mümkün olmadığını söyledi. Parayı ihtiyaçları için kendisinin kullandığını belirten Çakırca, “Geri ödemesi gereken kişi de benim ama yasal muhatap kız kardeşim. Zaten komşuların yardımıyla yaşamımı sürdürmeye çalışıyoruz. Hiçbir gelirim yok. Evim kira, 4 aydır onu da ödeyemiyorum. Şu anda iki çocuğum benimle yaşıyor. Bu parayı ödemem mümkün değil.” şeklinde sıkıntısını dile getirdi.
Zaman
Ana Sayfa
07.02.2014
Devlet‘sehven’verdiğibakımparasınıgeriistiyorDevlet ‘sehven’ verdiği bakım parasını geri istiyor
Abdullah Aymaz - Hesap verenlerin peşinden
Zaman
06.01.2014
02:06
Her şeyleri şeffaf, her zaman hesap veren ve vermeye hazır olanlardan bir misal olarak Bediüzzaman Hazretleri, “Ne ile yaşıyorsun?” diye soranlara şöyle diyor: “Şu altı aydır otuz altı ekmekten ibaret bir KİLE BUĞDAY bana kâfi geldi.Daha varmış bitmemiş. Ne miktar kifayet edecek bilmiyorum.” (Daha sonra yazılan haşiyede – Bir sene devam etti – deniliyor.) (...)“Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi.”“İşte, şu numuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i İlâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy (Barla) halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz. Belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma ihsandır; veya hizmet-i Kur’âniyeye bir ikramdır; veya iktisadın bereketli bir menfaatidir; veyahut ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm’ ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırlarını dikkatle dinlesen, ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm’ çektiklerini anlarsın.”“Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta yumurta makinesi gibi, pek az fâsılayla (ara vererek) her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum, ‘Böyle olur mu?’ dedim. Dediler: ‘Belki bir ihsan-ı İlâhîdir.’ Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan’da bu mübarek hali bir ikram-ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.” (On Altıncı Mektup, Dördüncü Nokta)Bundan iki sene önce Amerika’dan Afrika asıllı Müslümanlardan bir grup, Türkiye’ye geliyorlar. Kayseri’de Yunus Hocamızla karşılaşıyorlar. Ona Hizmet’i ve Hocaefendi’yi soruyorlar. O da, Erzurum’da öğrencilik yıllarından başlayan Hizmet ve Hocaefendi hakkında bildiklerini anlatıyor... Dikkatle ve hayranlıkla dinliyorlar. Sonunda şöyle bir soru soruyorlar: “Sen anlaşılan epeyce zamandan beri, ta başından itibaren Hizmet’i de Hocaefendi’nin ailesini de yakından tanıyorsun. Peki, ilk tanıdığın günlerde Hocaefendi’nin kardeşlerinin maddî durumları nasıldı, şimdi nasıl? Yani daha zengin mi?” Bu soru karşısında Yunus hocamız gülümsüyor ve onlara şunları söylüyor: “İlk tanıdığım zamanlar, Hocaefendi’nin kardeşlerinin babadan kalma bir matbaaları vardı. Onun sahibi idiler, eski olmasına rağmen bir şeyler basıp geçinip gidiyorlardı. Şimdi yine matbaada çalışıyorlar ama işçi olarak... hatta geçenlerde Hocaefendi’nin kardeşi Salih ağabeyle karşılaştık, ‘Nasılsınız?’ diye sordum. Haline şükrettikten sonra dedi ki: ‘Ağabeyim, bizim bu halde kalmamız ve asla zengin olmamamız için dua ediyor. Az unutsa da biraz dünyalığımız olsa.’ Bu latifeden anladım ki kardeşleri, akrabaları ve yakınları için Hocaefendi’nin arzusu bu.”Yunus Hocamızın bu sözlerinden sonra onlar: “Tam aradığımız hizmet şekli! Biz bu hizmete iltihak edelim...” diyorlar.Onlara daha sonra böyle bir iltihaka gerek olmadığı, herkesin birbirine fikrî yardım ve desteklerinin olabileceğini ama iltihaka gerek kalmadan herkesin kendi hizmet şekliyle devam etmesinin daha iyi ve daha hayırlı olabileceği ifade ediliyor...Ahsen-i takvimde yaratılan insan fıtratı kimin peşinden gideceğini biliyor. Zaten akıl için yol bir değil mi?
Zaman
Köşe Yazıları
06.01.2014
AbdullahAymaz-HesapverenlerinpeşindenAbdullah Aymaz - Hesap verenlerin peşinden
Abdullah Aymaz - Siz Müslümansınız, herkesin hakkını verirsiniz
Zaman
23.12.2013
02:07
Hasan Akbaş Bey anlatıyor: Time To Help (Yardım Zamanı) Derneği’nin aracılığıyla gönüllü olarak bayramımızı Somali’nin başkenti Mogadişu’da geçirdik.Almanya’dan bağışta bulunan yardımseverlerin vermiş olduğu kurbanlar yaklaşık 3.000 kişiye ulaştı. Meğerse bayram orada birlikte olmakmış. Gerçekten ihtiyacın asıl ne olduğunu, kurbanın da buna en güzel vesile olduğunu bizzat yaşadık. Somali’de eğitim gönüllülerinin referans olduğu ihtiyaç sahipleri saat 15.00’te et dağıtılacağını bilmelerine rağmen bayram namazı sonrası kapıda beklemeye başladılar. Belki de üstünden geçen bir seneden sonra tekrar et yiyebilme nasip olacaktı ve onun için sabırla beklemekteydiler. Bu beklemenin bir anlamı da KURBAN’ın mânâsında olduğu gibi “yakınlaşma” idi. Belki de hiç telaş göstermeden beklemeleri, eğitim gönüllülerini kendilerinin “yakını” olarak bilmelerinden kaynaklanıyordu. Çünkü yakını, kardeşi onları eli boş geri göndermezdi. İsbatı ise yaşanan olayla bir defa daha kendini gösteriyordu. Yakın zamanda okul öğrencilerinden birisinin velisi, hastalık neticesi vefat eder. Acılı haberi okulda yatılı kalan biricik yavrumuz derste alır, bu sırada yaşlı gözlerle annesi de aşağıda onu götürmek için gelmiş beklemektedir. Oktan fırlamış yay gibi koşarak aşağı iner. Okulun lobisinde annesiyle bekleyen fedakâr eğitim gönüllüsü abimiz karşısında durmaktadır. İkisiyle de göz göze gelir. Hiç durmaksızın koşar ve annesinden önce öğretmenin boynuna sarılarak ağlar. Bu nasıl bir sine ki, muhatabı bir valideyn şefkatini tereddütsüz orada bulacağını biliyor da ilk ona gidiyor. Sinesini dünyaya açmış gönüller onun için de teselli ve dayanak noktası olmuştur. İşte sokakta yanınızda askerlerden koruma ordusu ile gezebildiğiniz bir ülkede görünüşte sadece et olan Kurban, mânâ âleminde hangi “kurbiyetlerin” anahtarı olmuş, onu bizzat yaşadık. Gaye sadece ihtiyaç sahiplerine birkaç kilo et vermek değil, bir kurbiyet köprüsü kurmak. Teşekkürler Time To Help, bize kurbiyet içinde bir kurban yaşamaya sebep olduğun için. Mozambik’te olanları bir arkadaşımız şöyle anlatıyor: Kurban Bayramı’nda muhtaçlara et ulaştırmak için binlerce km yol kat edip giden gönüllüler, kurbanları kesip paketledikten sonra dağıtıma gidiyorlar. İnsanlar bir meydanda toplanmış, kendilerine verilecek 3-5 kg eti saatlerdir bekliyorlar. Aynı şehirde bir Avrupalı yardım kuruluşunun yardım dağıtımı olmuş kısa zaman önce. Ama izdihamda 8 kişi ezilerek ölmüş. Bu durumu arkadaşlarımız öğrenmişler. Dağıtım başlamadan önce gönüllülerden bir tanesi tercüman aracılığı ile beklemekte olanlardan birine bu durumu sorma ihtiyacı hissetmiş. “Herkes sakin sakin bekliyor. Ama geçenlerde burada yardım dağıtımında ezilerek ölen insanlar olmuş…” deyince aldığı cevap karşısında şaşırmış: “Siz Müslümansınız, herkesin hakkını verirsiniz!..” Bir gönüllü grup ile de Somalili mültecilerin barındığı Dadaab Kampı’na gıda yardımı ulaştırmıştık. Ortalama 25 kg ağırlığındaki gıda çuvalında bir aileye bir ay yetebilecek kadar kuru gıda vardı. Kamp yetkililerinden birisinin “Biz yardımı sizden istiyoruz. Siz gerçekten yardım ediyorsunuz ve karşılığında bir şey istemiyorsunuz…” demesi, bizi çok etkiledi. Dünyada binlerce yardım organizasyonu var. Ama sağlık, cehalet ve zaruret problemlerine üretilen çözümler çok yetersiz. Muhtaç insanların “Sadece siz gerçekten yardım ediyorsunuz” demesi kendimiz adına sevindirici olsa da dünya adına çok acı bir gerçek… Muhtaç insanların “Yardım ederiz ama şunu şunu yapmanız lazım” demeleri karşısında “İNSANLIK NEREDE?” sorusu akla geliyor…
Zaman
Köşe Yazıları
23.12.2013
AbdullahAymaz-SizMüslümansınızherkesinhakkınıverirsinizAbdullah Aymaz - Siz Müslümansınız herkesin hakkını verirsiniz
Mehmed Niyazi - Tarihte Türk ırkı
Zaman
16.12.2013
02:04
Yasin Aktay’ın, katıldığı bir panelde “Türk dediğin bir sentezdir; Türk diye bir ırk yoktur” demesi kıyametler kopardı.Bizde bir insanın neyi temsil ettiği değil kimi temsil ettiği önemlidir. Bazıları onun partisini, bazıları da kökenini ortaya attı. Cemal Granda, “Atatürk’ün Uşağıydım” diye bir kitap yazdı; ömrünün sonlarına doğru Necip Fazıl’a, Atatürk’ün kendisine Anadolu’ya Vahdettin tarafından gönderildiğini söylediğini aktardı. Necip Fazıl ona; “Bunu yazılı olarak verir misin?” dedi, o da verdi. Üstad bunu Büyükdoğu’da yayınladı. Cemal Granda’ya bir şey olmadı, Necip Fazıl ancak rapor alarak ceza yemekten kurtuldu. Mahkeme Necip Fazıl’a; “Biz Granda’nın ne dediğini, senin de ne yaptığını biliyoruz.” dedi. Bir niyet okumasıyla cezai sorumluluğa hükmedildi. Hz. Ali, kendisine muhalif olan bir gruba haber gönderdi; “Benim hakkımda her şeyi söyleyebilirsiniz, bunlara mukabele etmem; ama fiiliyata dökerseniz tepenize inerim.” İşte biz hukuk bakımından Hz. Ali’den geriye gittik. Togan’ın, De Groot’un, daha pek çok büyük Türk tarihçisinin dedikleri aynı şeydi. Avrupalılar İslamiyet’i bizimle tanıdıkları için bütün Avrupa’da İslamiyet ve Türklük arasında fark olmadığı sanılıyordu. Almanya’da bir arkadaşımın kız kardeşi bir Arap’la evlenmişti, bir süre sonra o arkadaş bana geldi; “Kardeşim Türk oldu” dedi; çünkü onlar Türklükle İslamiyet’i müteradif olarak kullanıyorlardı. Irkçılık bize Avrupa’dan geldi. Mesela Almanya’da soyadı değiştirmek mümkün değildir; pek çok müstehcen soyadı vardır. Mehmed Akif’in babası Arnavut’tur; annesi Buharalıdır; evlerinde Türkçe konuşulur. Akif Alman olsa babasının soyadı ona verilir; cemiyette ayrı bir konumda bulunurdu; ama Türk olmanın hakkını Akif kadar hiçbir babayiğit veremedi. Ahmet Haşim, babası onu İstanbul’a getirdiği zaman hiç Türkçe bilmiyordu; fakat Haşim Türklerin önemli bir şairi oldu. Bizim kültürümüzde ırk değil, ehliyet hakimdir; Avrupa’da, Rusya’da, o milletten başkası başbakan olamazdı. Türkiye’de ise Osmanlı’dan beri Arnavut’tan, Boşnak’tan, Hırvat’tan, değişik milletlerden sadrazamlar gelip geçmiştir. İslamiyet’ten önce de bizim kültürümüz farklı değildi. Bilge Tonyukuk büyük bir ihtimalle Çinlidir. Bir insan bizim kültürümüzü, bizim kimliğimizi bilir, bizim duygularımıza hitap ederse o Türk’tür. Bizim ananemiz bütün insanlıkça kabul gördü. Biz insanlığı milletimizin üzerinde kabul ettik; bundan daha büyük bir şeref olabilir mi? Rivayet edilmektedir ki Hz. Nuh’un üç çocuğundan birinin adı Türk’müş. Tarihi dönemlere baktığımız zaman Türklerin, Peçenekler, Kırgızlar, Uzlar, Çepniler gibi değişik boylardan oluştuklarını görürüz. İlk tarih devrelerinde bizim tarihimizi hangi boy temsil ediyorsa, devletimize o boyun adı verilirdi; Hunlar, Göktürkler, Uygurlar vs. veya kahramanın adından dolayı Selçuklular, Osmanlılar gibi isimler verilmiştir. Türk, törenin adıdır, bizim töremize girmiş bütün milletler üst kimlik olarak öyle anılır. Yani, Hint, Çin, Cermen gibi bir üst kavramdır. Değişik boyların bir araya gelerek kurdukları devletlere de Türk denmeye başlandı. 873 senesinde Kıpçaklar, Peçenekler, Kürtler, Uzlar Macaristan’da bir devlet kurdular. Avrupalılar bu devlete Türk dediler. Daha sonra XIV. yüzyılda Kölemenlerin kurduğu Mısır’a Türk denildi. O devlet Kölemendi ama Peçenekler, Uzlar yani diğer Turani kavimler karışmıştı. Ardından Osmanlı’ya “Die Türkei” dediler. Çünkü Osmanlı’yı da temsil edenler Oğuzlar, Çepniler, Kürtlerdi. Şunu açıkça söylemeliyiz ki bizim tarihimiz bakirdir; Albert Sorel ders yılının ilk gününde öğrencisi Yahya Kemal’e sınıfta şunu söyler; “Coğrafyada kutuplar, tarihte Türkler meçhuldür.” Mesela biz Orta Asya’dan mı Ön Asya’ya geldik, yoksa Ön Asya’dan mı Orta Asya’ya gittik, bu husus bile tarihçiler arasında tartışma konusudur. Atalarımız bize insanlığı bırakmıştır; onun kıymetini bilmeliyiz. Batılı tarihçilerin şu hükmüne de sırtımızı dönmemeliyiz: “Türk ırkı olmasa tarih olmazdı.”
Zaman
Köşe Yazıları
16.12.2013
MehmedNiyazi-TarihteTürkırkıMehmed Niyazi - Tarihte Türk ırkı
Hacopulo'nun dili olsa da anlatsa!
Zaman
30.11.2013
01:51
Beyoğlu’nda geçmişi 1800’lere uzanan tarihî Hacopulo Pasajı, günümüze ulaşana kadar pek çok olaya tanıklık etmiş. Namık Kemal bu pasajda tutuklanmış, Jön Türkler burayı mesken edinmiş, Ahmet Haşim pasajdaki İran lokantasının müdavimiymiş... Hülasa ayakta kalan son tarihî yapılardan…Çiçek, Aznavur, Akmar, Suriye, Atlas, Avrupa, Rumeli, Markiz… Adlarını peşi sıra yazdığımız İstanbul Beyoğlu’ndaki bu pasajlar 100 yılı aşan varlıklarıyla yakın tarihe şahitlik ediyor. Lakin içlerinden biri var ki yaşadığı olaylarla ve 142 yıllık tarihiyle diğerlerinden ayrılıyor: Hacopulo Pasajı. Kurucusunun kim olduğu hakkında kaynaklar farklı bilgiler veriyor. Bir rivayete göre ilk sahibinin zengin Rum tüccar M. Hacopulo olduğu söylenirken, bir diğerine göre İstanbul’un ünlü Rum bankerlerinden Kiryako John Hacopulos olduğu anlatılıyor. Başka bir kaynak ise pasajın ilk sahibinin Galata bankerlerinden Yorgo Zarifi Hacopulo olduğu bilgisini veriyor.Son otuz yılda ismi üç kez değişen pasaj, Danişment veya Han Geçidi olarak da biliniyor. İstiklal Caddesi ile Meşrutiyet Caddesi’ni birbirine bağlayan Hacopulo Pasajı’nın her iki caddeden giriş yapılabilen kapılarından başka, Panayia İsodion Kilisesi’ne açılan üçüncü bir kapısı var. Handa göze çarpan bir ayrıntı da farkında olmadan basıp geçtiğimiz zemini. Bizi günümüzden alıp yakın tarihe götüren Podima ismi verilen taşlar, Çatalca’ya bağlı eski Rum köyü (Podima) Yalıköy’den getirtilmiş ve orijinalliğini ilk günkü gibi koruyor.Namık Kemal’in tutuklandığı han…Pasajın bariz özelliklerinden biri, yakın geçmişe ait tarihi olayları bağrında saklaması. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan Jön Türklerin toplanma yeri burası. Sadece siyasilerin değil, ünlü şair ve yazarların da tanığı olmuş duvarlar. Ahmet Haşim, İran (Acem) Lokantası’na sıklıkla gelir, avluda da kahvesini yudumlarmış. O dönemlerde pasajın 13 numaralı dükkânında Ahmet Mithat Efendi’nin evinin alt katına kurduğu matbaa yer alıyormuş. Namık Kemal’in 13 Haziran 1872’de çıkardığı İbret Gazetesi de bu matbaada basılıyormuş. Fakat gazetenin buradaki ömrü 27 gün sürüp gazete kapatılmış. Ahmet Mithat Efendi ile Namık Kemal, Hacopulo Pasajı’nda tutuklanarak sürgüne gönderilmiş. Bu olaydan sonra pasaj Jön Türklerin buluşma noktası haline gelmiş.Pasajın en eski esnafından, Madam Katia ve Celalettin Benli...Şimdiki AVM’lerin bir nevi çekirdeği hükmünde olan pasajlar, dönemin en ünlü sanatkârlarını, ustalarını ve ünlü dükkânlarını bünyesinde barındırıyordu. Yazar Behzat Üsdiken’in ifadelerine göre, pasajda 1869’un sonlarına doğru açılan Adam Musiki Mağazası’nın üst katında bir dinleti odası bulunuyordu ve Dikran Çuhacıyan burayı 1874’te Türkçe opera sanatçıları yetiştiren bir okul haline getirdi. İlerleyen yıllarda İstanbul’daki ilk oda orkestrası bu mekânda açıldı. 1890’da Zoli adındaki sanatçı tarafından yeniden düzenlenerek tiyatro haline getirildi. Dönemin en ünlü modacıları, şapkacıları, terzileri de burada bulunuyordu. Bunlardan biri pasajda hâlâ şapkacılık yapan Madam Katia... Dükkânının geçmişi 1930’lara dayanan ve 56 yıldır model şapkalar üzerinde çalışan Madam Katia’nın pek çok ünlü müşterisi var. Annesi Madam Eva’dan aldığı emanetle şimdilerde dizi, film ve kliplere sipariş üzerine şapkalar tasarlıyor.Altı tane cumhurbaşkanına gömlek diken Celalettin Benli de Hacopulo zanaatkârlarından. Pasajdaki ünlü Yorgo ustanın yanında yetişen Benli, 1965 yılında kendi dükkânını açan ilk Türk esnaf olma özelliğini taşıyor. Fotoğraf denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Ara Güler’in babası Dacat Güler’in eczanesi de bu pasajda 38 numaradaydı.‘Pasaj benimdir’ tartışmasıPasajda 1970’lerden bu yana süregelen bir sahiplik kavgası hakim. Tapu kayıtlarına göre ilk sahibi Elisavet Glanzmann. Yurtdışında olduğu için 1956-1966 yıllarında idare etmesi için Rum Nikola Yurla’ya vekâlet verir. Glanzmann 1969’da vefat edince kocası Alberto idareyi devralır ancak o da fazla yaşamaz. Alberto’nun kız kardeşi Amalia vesayeti devralır. O da burayı idare için tekrar Nikola’ya vekâlet verir. 1980’e dek bu durum devam eder. Nikola kiraları toplar. İşler bundan sonra değişir. Beyoğlu 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nden pasajın sahiplerinin kayıp olduğu ve buranın kayyumla idare edilmesi gerektiği yönünde bir karar gelir. Bu safhadan sonra Nikola, elinde pasajın kendine ait olduğunu gösteren bir belgeyle arzı endam eder. Ancak bu belgedeki imzaların gerçek vârise ait olup olmadığı konusunda ihtilaf oluşmuş ve yetkili merciler tarafından karar birliğine varılamamıştır. Nikola’nın sah
Zaman
Ana Sayfa
30.11.2013
HacopulonundiliolsadaanlatsaHacopulonun dili olsa da anlatsa
Milli Eğitim'e göre Fethiye'deki intiharın arkasında parçalanmış aile yapısı var
Zaman
28.11.2013
13:19
Muğlanın Fethiye ilçesinde üç yıl önce dershane borcu yüzünden intihar ettiği ileri sürülen 18 yaşındaki Soner Semih Sipahinin ölümünün arkasında başka sebepler olduğu ortaya çıktı. Milli Eğitim Müdürlüğü müfettişinin hazırladığı raporda, söz konusu dershane borcunun kendisine değil ağabeyine ait olduğu, ailesinin kısa bir süre önce boşandığı, baba kontrolünden uzak ve annesinin velayetinde yaşadığı, annesinin hapse girdiği ve bunların üstüne kız arkadaşının ihaneti yüzünden canına kıydığı belirtildi. Çatalarık Mahallesinde oturan Soner Semih Sipahi, 2 Nisan 2010 tarihinde evin balkonundaki çardak demirine ip bağlamak suretiyle canına kıydı. Fethiye Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesine 2006-2007 eğitim öğretim yılında kayıt yaptırarak aynı yıl sınıfta kalan Sipahinin tasdiknamesi, 2007-2008 dönemi başında babası Mustafa Sipahi tarafından okuldan alındı. İntihar ettiğinde öğrenci olmayan Sonerin anne ve babası, ilk olarak 12 Mayıs 2008 tarihinde boşandı. Kendisi, ağabeyi Samet Suat ve kız kardeşi Arzu Özlemin velayetleri, anne Emine Arslana verildi. Anne ve baba, bir ay sonra tekrar nikâh masasına oturdu. Soner Semih, intihardan 10 gün önce annesi cezaevinde olmasına rağmen tekrar boşanmalarıyla bunalıma girdi. Ağabeyinin kurs borcunu ödemediği için üç ay hapis cezasına çarptırılan annesini cezaevinden çıkarmak için bu defa evlerini satılığa çıkardı. Bir alıcıyla anlaşan Sipahi, evi boşaltarak kiraya çıktı. Anlaştığı kişi son anda evi almaktan vazgeçince yıkıldı. Son olarak da gönül ilişkisi olduğu öne sürülen kızın kendisine ihanet ettiğini öğrenince, intihardan iki saat önce Facebookta, Kaderde ölmekte varmış bee. Yalan oldu yaşanan onca şey. Ecelle kalktım sabah uykumdan. Lanet olsun kiii. İhanetini bir türlü unutamıyorum. Zalimsin. Tek istediğim sevdiğimin kollarında ölmekti ama sevdiğim kollarını başkasına açtı, başkasıyla doldurdu. Kaderimde ölmekte var ama sevdiği yanında olmayıp da ölmek koyuyor bee kankaaa.. yazdı. 18 yaşındaki genç, Herkes hakkını helal etsin yazılı bir not bırakarak canına kıydı.Olayın ardından savcılık ve Milli Eğitim yetkililerinin yaptıkları soruşturma sonucunda Soner Semih Sipahinin intihar sebebinin dershane borcu olmadığı, aksine ailevi sebeplere bağlı olduğu kanısına varıldı. Milli Eğitim müfettişlerince hazırlanan inceleme raporunda özetle, Kendini asarak intihar eden Soner Semih Sipahinin öğrenci olmadığı ve dershane borcunun kendisine ait olmadığı, parçalanmış bir aile yapısı içerisinde baba kontrolünden uzak, annesinin velayetinde yaşadığı, bu arada bir kıza âşık olarak aşk hayatı yaşayıp kızın kendisine ihanet ettiğini öğrendiği (Facebooktaki kendi ifadesi) ve yaşamayı istemediği anlaşılmaktadır. denildi. Ağabeyi Samet Suatı dershaneye kaydettirirken kontenjandan faydalanmak için başvurmadıkları kaydedilen raporda, şu ifadelere yer verildi: “Dershane yönetici ve kurucularının, her yıl kursiyer sayılarının yüzde 7si civarında ücretsiz öğrenci okuttukları ve bu oranın 11.02.2009 tarih ve 27138 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Özel Öğretim Kurumlarında Ücretsiz veya Burslu Okutulacak Öğrenci ve Kursiyerler Hakkındaki Yönetmelik, madde 5/1de belirtilen yüzde 3 oranının iki katından daha fazla olduğu anlaşıldığından, dershane yönetici ve kurucusunun ücretsiz okutulacak kursiyerlerle ilgili olarak kusurlarının bulunmadığı yönünde görüş ve kanaatlerimle işbu inceleme raporunu 5 sayfa, 2 nüsha ve dizi pusulasına bağlı ekleriyle birlikte Muğla İl Milli Eğitim Müdürlüğüne arz ederim. Fethiye Cumhuriyet Savcılığı ise intihara sebep olan ağır bir olay yaşanmaması sebebiyle 2010/1201 sayısıyla kovuşturmaya yer olmadığı kararını verdi. Savcılık, 2010/2233 sayılı soruşturma dosyasında, intihar olayının ardından 3 Nisan 2010, saat 00.30 sıralarında tutulan ve düzenlenen olay yeri inceleme ölü muayene otopsi tutanağındaki beyanında kimlik tanığı Z.S. ise şu ifadeleri kullandı: Bildiğim kadarıyla intihar eden Sonerin babası Mustafa bir ara, bir ya da iki yıl önce evi terketmiş. Başka bir bayanla yaşıyordu. Ondan sonra eve geldi. Ailevi problemleri vardı. Bundan dolayı intihar etmiş olabilir. YIL BOYUNCA ÖDEME YAPMAMIŞ58 yaşındaki Emine Arslan, oğlu Samet Suatı 2007-2008 döneminde YGS hazırlığı için Nokta Dil Kursuna kaydettirdi. Dershane sahibi, maddi durumları iyi olmadığı için eğitim yılı sonuna kadar ödeme yapamayan Arslandan alacağı bin 460 lira üzerinden icra dosyasını Fethiye 2. İcra Ceza Müdürlüğüne sundu. Arslan, icra dosyası masrafıyla 2 bin 618 lira olan borcu dört taksit halinde ödeme taahhüdünde bulundu. Taksitlerinin sadece ilkini ödeyebilen Arslan için Fethiye İcra Ceza Mahkemesine, 2008/1048 esas nolu kayıtla şikâyette bulunuldu. Mahkeme de 4 Kasım 2009 tarihinde 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Şubat 2010 tarihinde cezaevine koyulan Emine Arslanın oğlunun intiharının ardından Fethiye İlçe
Zaman
Son Dakika
28.11.2013
MilliEğitimegöreFethiyedekiintiharınarkasındaparçalanmışaileyapısıvarMilli Eğitime göre Fethiyedeki intiharın arkasında parçalanmış aile yapısı var
El örgüsünden kazandığı parayla otistik çocuğunu tedavi ettiriyor
Zaman
31.10.2013
10:27
İstanbul’un Bağcılar ilçesinde yaşayan 5 çocuk annesi Fatma İnan’ın fedakârlığı göz yaşartıyor. Evin geçimini ve otizm hastası oğlunun tedavi masraflarını el örgüsünden kazandığı parayla karşılamaya çalışıyor Fatma Hanım. Kapı kapı dolaşıp lif satıyor. 15 yaşındaki Mustafa’nın aylık tedavi masrafı ise 5 bin lirayı buluyor.Fatma İnan, hayata çocukları için tutunan bir anne. Kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürmek isteyen fedakâr anne, neredeyse ailenin bütün yükünü sırtlamış. Fatma Hanım, kapı kapı dolaşarak elinde işlediği lifleri satmaya çalışıyor. Eşi Hasan İnan ise iş bulamadığı için çalışamıyor. Sadece evin günlük ihtiyacını karşılayabiliyor. Onları maddi sıkıntıdan ziyade üzen şey, otizm hastası oğulları Mustafanın eğitimi. Zira oğullarının özel otizm merkezlerinin ücretlerinin pahalı olması sebebiyle eğitimi yarım kalıyor. Türkiyede yaklaşık 500 bin otizmle mücadele eden hasta var. Mustafa İnan da bunlardan sadece bir tanesi. Daha iyi tedavi alması için devlet hastanelerinde otizm tedavi merkezi açılmasını talep eden baba İnan, oğlunun madde bağımlılarıyla birlikte aynı mekânda tedavi edildiğini söylüyor.4 yaşında iken Mustafaya otizm teşhisi konulduktan sonra hastane odaları Mustafanın hiç peşini bırakmamış. Beyninde oluşan tümör sonucu epilepsi nöbetleri ile felç de geçiren Mustafa, ameliyat ve tedaviler sonucu tekrar birkaç kelime de olsa konuşmaya başlamış. Mustafanın 4 kız kardeşi daha var. Anne, baba ve kardeşler, bütün varlıklarını Mustafanın tedavisine adamış. Anne kapı kapı dolaşarak lif satıyor, baba günü kurtaracak işler yaparak Mustafayı otizm merkezlerine gönderiyor. Mustafanın iki kere ölümden döndüğünü anlatan anne Fatma, Günde on defa nöbet geçiriyordu. Beynindeki tümör için ameliyat olurken kalbi durmuş. Allah onu bana bir kez daha bağışladı. Ben Mustafadan nasıl vazgeçebilirim ki? diyor. Mustafa 8 yaşına geldiğinde okula başladığını anlatan anne, oğlunun yaşadığı sıkıntıları şöyle anlatıyor: Önce normal okula gönderdik Mustafayı, engelli çocuklar için rehberlik kaynaştırma sınıfları var, oraya gitti. İlk zamanlar her şey çok iyiydi. Ta ki öğretmeni, Mustafanın sırtında sopa kırana kadar. Daha sonra oradan alıp Güneşli’de bulunan özel bir rehabilitasyon merkezine gönderdik çocuğu, orada da şiddet gördüğüne bizzat şahit oldum. Mustafa, yaşadığı sıkıntılardan sonra iki yıl kendisini eve kapattı. Eğitim alması için verdiğim bu otizm merkezlerinde oğlum çok daha kötü oldu. Sinir krizi geçiriyor, camları kırıyordu. Aile, Mustafanın bu davranışlarından sonra devlet hastanesine yatırmaya karar verdiklerini söylüyor. Psikiyatri servisinde tedavi olması için doktorlar tarafından teşhis konulduktan sonra bir hafta hastanede kaldığının bilgisini veren anne Fatma, Çocuğumu madde bağımlılarıyla aynı yere koydular. Ellerini kollarını bağlayıp odaya attılar. Bunun sebebini sorduğumda tedavi yönteminin bu olduğunu söylediler. Çocuğum burada kaldıktan sonra çok daha kötü oldu. Hırçınlığı kat be kat arttı. diyor.Otizmli çocukları tedavi edecek hastane yokDevlet hastanelerinde otizmli çocuklar için tedavi merkezlerinin olmadığının altını çizen Fatma İnan, Türkiyede otizmli çocuk gerçeği var. Sadece tanı konuluyor hastanelerde. Biz çocuklarımızı tedavi ettirecek bir yer bulamıyoruz. diye yakınıyor. Çocukların sadece özel rehabilite merkezlerinde tedavi olduklarını söyleyen Fatma Hanım, Bu merkezler çok pahalı ve verdikleri eğitim de ortada. Buralar, bu insanları iyileştirmeye yönelik değil, tamamen ticaret amaçlı kurulmuş merkezler. diyor ve ekliyor: Şu an Mustafayı evime çok uzak olmasına rağmen Beylikdüzünde Yaşam Otizm Eğitim Merkezine göndermeye çalışıyorum. Eğitim ücretinin bir miktarını ünlü bir yapımcı karşılıyordu, o da bitti, geri kalan kısmını da sattığım lifler ve yardımlarla halletmeye çalışıyorum. Mustafa burada çok ilerleme kaydetti, eğitiminin yarıda kalmasını istemiyorum. Mustafanın eğitmeni olan Yusuf Gülten ise 8 aydır Mustafa ile bire bir haftanın 3 günü ilgileniyorum. Bu kadar az bir eğitimle çok ilerleme kaydettik. Eğitiminin tam zamanlıya çıkması şart.” ifadelerini kullanıyor.
Zaman
Sağlık
31.10.2013
ElörgüsündenkazandığıparaylaotistikçocuğunutedaviettiriyorEl örgüsünden kazandığı parayla otistik çocuğunu tedavi ettiriyor
Kızına böbreğini vermek için 6 ayda 16.5 kilo zayıfladı
Zaman
20.10.2013
11:35
Diyalize giren diyabet hastası kızı Fatma Sıvış’ı (38) kurtarmak isteyen, ancak fazla kiloları buna engel olan 63 yaşındaki Hatice Gündoğmuş, doktorların ‘zayıflamanız şart’ demesi üzerine 6 ayda 16.5 kilo vermeyi başarınca bir böbreği kızına nakledildi. Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde yaşayan iki çocuk annesi ev hanımı Fatma Sıvış, ikinci hamileliğinde diyabet hastası oldu. Diyabet, 16 ay önce Sıvış’ın böbreklerini iflas ettirdi. Talihsiz kadın diyalize bağlı bir yaşama başladı. Kızı Fatma Sıvış’ın haftanın üç günü makineye bağlanmasını kabullenemeyen 4 çocuk 7 torun sahibi annesi Hatice Gündoğmuş, kadavradan bağış beklemeyi göze alamadı. Eşi ve üç çocuğu da gönüllü verici olmak isterken anne Gündoğmuş, hiçbirini kabul etmeyip kızının donör adayı oldu. Anne ve kızı böbrek nakli için İzmir Kent Hastanesi’ne başvurdu. Ancak Gündoğmuş’un fazla kiloları donör olmasına engel çıkardı. Hastanenin böbrek nakli programı sorumlusu Opr. Dr. Işık Özgü, böbrek vericisi olabilmesi için anne Gündoğmuş’un kilo vermesi gerektiğini söyledi. Gündoğmuş, doktorların önerisi üzerine bir diyetisyen gözetiminde diyete başladı. Gündoğmuş, 6 ayda 106.5 kilodan 90 kiloya düştü. Kızına can aşısı olabilmek için zayıflayan Gündoğmuş ve Sıvış, geçtiğimiz günlerde nakil operasyonuna alındı. Anne Gündoğmuş’tan alınan bir böbrek, diyabet hastası kızı Fatma Sıvış’a nakledildi. Nakil sonrasında kızını diyalizden kurtarmanın mutluluğu yaşayan Gündoğmuş, duygularını şöyle dile getirdi: “Kadavradan bağış bekleyecek durumda değildik. Aday oldum ancak bu kez fazla kilolar sorun çıkardı. 106.5 kiloydum. Önümde hiç zaman yoktu. Doktorlarımız, ‘Hemen kilo ver gel’ dedi. Bir ara metabolizmam durmuş kilo veremedim. Bir ara ekmeği tamamen kestim. O da zararlı oluyormuş. Sabah akşam öğlen bir dilim ekmek yemem lazımmış. Ben ekmek yemezsem daha çok kilo veririm dedim ama öyle olmuyormuş. 90’a inince nakil yapıldı. Babası da üç kardeşi de kızıma verici olmak istedi. Ama eşim hastaydı, çocuklarıma da kıyamadım. Zayıflayıp verici oldum. Kızım şeker hastası, pankreasımı da vermek istedim. Kızımı makineye bağlı görmeye dayanamıyordum, kıyamıyordum. Ona böbrek, pankreas değil kalbimi, canımı veririm. Evlat her şeye değer. Şimdi çok iyi, ben de çok mutluyum.” 18 yıldır diyabet hastası olduğunu, diyabet yüzünden böbreklerini kaybettiğini belirten Fatma Sıvış ise “Annem bana böbreğini vermek istediğinde ben de ona kıyamadım, kıyamam dedim. Anneme bir şey olsa katlanamazdım. Çok şükür her şey yolunda gitti, ikimiz de iyiyiz, mutluyuz.” dedi.Öte yandan, Opr. Dr. Özgü de annenin kızına verici olabilmek için zayıflamasının takdir edilecek bir şey olduğunu belirtti. Vücut kitle indeksi belli bir sınırın üzerindeyse ameliyat yapmadıklarını anlatan Dr. Özgü, “O yüzden hastaların vücut kitle indeksinin uygun olmasını istiyoruz. Hastamızın annesine bunu, ne kadar kilo vermesi gerektiğini de söyledik. Önerilerimize uydu, yeteri kadar kilo verdikten sonra biz de ameliyatımızı gerçekleştirdik. Hem anne hem de kızı için iyi gitti. Umarım bundan sonra da iyi gider.” diye konuştu. CİHAN
Zaman
Son Dakika
20.10.2013
Kızınaböbreğinivermekiçin6ayda165kilozayıfladıKızına böbreğini vermek için 6 ayda 165 kilo zayıfladı
Atatürk’ün tartışmalı evlatlıkları
Zaman
15.10.2013
02:15
Pek çoğu yakın tarihlerde vefat etmesine rağmen Atatürk’ün manevi evlatları şüpheli ölümleri, aile bağları, hatta kaç kişi oldukları ile bile hâlâ tartışma konusu. Abdürrahim, Zehra, Rukiye, Sabiha, Afet, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Ülkü isimleri Atatürk’ün manevi evlatları olarak biliniyor.Kemalizm gölgesi altında geçinen Atatürkçüler dahi Mustafa Kemal hakkında doğru bilgi ortaya koymuş değil.Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun onca araştırmaya rağmen daha nicesine konu edilecek yönleri var. Manevi evlatları konusu da bunlardan biri. Pek çokları, sorduğunuzda, Atatürk’ün bilinen, belli başlı 4-5 manevi evladının ismini hatırlıyor ki onlar hakkında da pek bilgi sahibi olunmadığı anlaşılıyor. Kimileri manevi evlatlarının sayısını 11’e kadar çıkarırken, kimileri onların biyografilerinde hoşlarına gitmeyecek yanları ‘gizlemeyi’ tercih etmiş, ediyor.Atatürk’ün manevi evlatları da vasiyeti gibi tartışma konusu. Atatürk’ün Fatma, Ahmet, Ömer ve Naciye gibi erken vefat edenlerin dışında hayatta kalan tek kardeşi Makbule Hanım bile, 1955 yılında kendisine sorulan bu soruya, düşünerek de olsa “Zühre, Afife, Abdürrahim ve İhsan” diyebilmişti. Zühre dediği, Mustafa Kemal’in 1924’te bir yetimler yurdunda görüp yanına aldığı ilk manevi evladı, 9-10 yaşlarındaki Zehra Aylin’di.Zehra’nın dışında Rukiye, Sabiha, Afet, Nebile, Abdürrahim, Sığırtmaç Mustafa, İhsan, Ülkü isimleri Atatürk’ün manevi evlatları olarak biliniyor. Ancak bir kısmının ‘manevi evlatlığı’ tartışmalı iken bunlara, özellikle hayatlarının son anlarında Nuriye İdil, hatta Macide Tanır gibi isimler de eklenmişti kamuoyu tarafından.Bugüne kadar yazılanlar Zehra Aylin’in ilk manevi evlat olduğunu söylüyordu. Ancak Mete Akyol’un, 1981’de, Milliyet Gazetesi’nde ‘Bu çocuğu yetiştirdi’ şeklinde manşetten duyurduğu ve Atatürk’e benzerliği ile hâlâ tartışma konusu olan bir de Abdürrahim Tuncak vardı. Öyle ki Tuncak, 3 yaşından beri Mustafa Kemal ve annesi Zübeyde Hanım’ın yanında kaldığını hatırlayıp beyan etmesine rağmen sıralamaya konmuyordu. Türkiye, Abdürrahim Tuncak’ı son 30 yıldır Mete Akyol’dan duymuştu belki ama gazeteci Şemsi Belli, Makbule Atadan ile yaptığı röportaj sırasında evde bulunduğundan onu da 1955 yılında tanıtmıştı. Abdürrahim’in Atatürk’e benzerliği ve çok küçük yaştan itibaren Zübeyde Hanım’ın yanında barındırılıp büyütülmesi, onun Fikriye Hanım’la Mustafa Kemal’in çocuğu olduğu iddialarını da yıllarca beraberinde sürüklemişti. Hatta Tuncak’ın, Akyol’a verdiği röportajda “Ben ana da bilmem, baba da bilmem” diyerek suallere kapalı cevaplar vermesi de iddialara gizem katmıştı. O kadar ki Sunday Times gazetesi muhabiri bile aradaki benzerliği fark edip Tuncak ile röportaj yapmaya Türkiye’ye gelmiş, ancak o İngiliz muhabirle görüşmemiş, muhabir de Akyol’dan ve yaptığı röportajdan faydalanmakla yetinmişti. Akyol, İngiliz gazeteciye, ‘Kendisi böyle bir şey söylemiyor, başkalarının da söylemesini istemiyor’ diyerek, ‘Tuncak, Atatürk’ün oğludur’ diye yazmamak şartıyla tüm bilgileri vermişti. Yazı, Sunday Times’da ‘Modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’e bir oğul (mu)?’ başlığıyla yayımlanacaktı.Atatürk’ün ölümünden sonra kız kardeşi Makbule Atadan’ın Abdürrahim Tuncak’ı ‘nüfusuna almak istemesi de dikkat çekiciydi. Akyol’un, Milliyet’teki yazısında belirtildiği gibi Makbule Atadan, Abdürrahim’i evlat edinmek isteyecekti önce. Bazı kanuni engellerle karşılaşınca da bu sefer Tuncak’ın eşi Mualla Hanım’ı evlat edinecekti. Böylece Atatürk’ten Makbule Atadan’a kalan ‘özel mirası’ da Tuncak ailesine intikal edecekti.Abdürrahim Tuncak, “Gerçek babamın Ali adlı bir memur olduğunu söylerler. Ancak annemin adını bilmiyorum” dediği yine Milliyet’te, bu sefer Perihan Çakıroğlu tarafından 1985’te yapılan röportajda, öksüz kaldıktan sonra babaannesi tarafından bakıldığını belirtmişti. O da ölünce babaannesinin Selanik’ten arkadaşı Zübeyde Hanım’ın himayesine geçtiğini anlatıyordu.Bütün bunlara rağmen, “Atatürk’ün kendi oğlu muydu?” sorusuna 13 Ağustos 1999’da İstanbul’da vefat eden Tuncak’ın kızı Nuray Çulha “Ben böyle bir şeyi söylemeye söz sahibi değilim.” diye cevap verecek, konunun arafta kalması herkesin işine gelecekti anlaşılan.Zehra Aylin’in şüpheli ölümüMustafa Kemal’in evlatlıkları içerisinde en talihsiz olan Zehra Aylin’di demek yanlış olmaz. Amasyalı Mehmed adında bir babanın kızı olan 1912 doğumlu Zehra, 1916’da babasını
Zaman
En Çok Okunan
15.10.2013
Atatürk’üntartışmalıevlatlıklarıAtatürk’ün tartışmalı evlatlıkları
Atatürk’ün tartışmalı evlatlıkları
Zaman
15.10.2013
01:52
Pek çoğu yakın tarihlerde vefat etmesine rağmen Atatürk’ün manevi evlatları şüpheli ölümleri, aile bağları, hatta kaç kişi oldukları ile bile hâlâ tartışma konusu. Abdürrahim, Zehra, Rukiye, Sabiha, Afet, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Ülkü isimleri Atatürk’ün manevi evlatları olarak biliniyor.Kemalizm gölgesi altında geçinen Atatürkçüler dahi Mustafa Kemal hakkında doğru bilgi ortaya koymuş değil.Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun onca araştırmaya rağmen daha nicesine konu edilecek yönleri var. Manevi evlatları konusu da bunlardan biri. Pek çokları, sorduğunuzda, Atatürk’ün bilinen, belli başlı 4-5 manevi evladının ismini hatırlıyor ki onlar hakkında da pek bilgi sahibi olunmadığı anlaşılıyor. Kimileri manevi evlatlarının sayısını 11’e kadar çıkarırken, kimileri onların biyografilerinde hoşlarına gitmeyecek yanları ‘gizlemeyi’ tercih etmiş, ediyor.Atatürk’ün manevi evlatları da vasiyeti gibi tartışma konusu. Atatürk’ün Fatma, Ahmet, Ömer ve Naciye gibi erken vefat edenlerin dışında hayatta kalan tek kardeşi Makbule Hanım bile, 1955 yılında kendisine sorulan bu soruya, düşünerek de olsa “Zühre, Afife, Abdürrahim ve İhsan” diyebilmişti. Zühre dediği, Mustafa Kemal’in 1924’te bir yetimler yurdunda görüp yanına aldığı ilk manevi evladı, 9-10 yaşlarındaki Zehra Aylin’di.Zehra’nın dışında Rukiye, Sabiha, Afet, Nebile, Abdürrahim, Sığırtmaç Mustafa, İhsan, Ülkü isimleri Atatürk’ün manevi evlatları olarak biliniyor. Ancak bir kısmının ‘manevi evlatlığı’ tartışmalı iken bunlara, özellikle hayatlarının son anlarında Nuriye İdil, hatta Macide Tanır gibi isimler de eklenmişti kamuoyu tarafından.Bugüne kadar yazılanlar Zehra Aylin’in ilk manevi evlat olduğunu söylüyordu. Ancak Mete Akyol’un, 1981’de, Milliyet Gazetesi’nde ‘Bu çocuğu yetiştirdi’ şeklinde manşetten duyurduğu ve Atatürk’e benzerliği ile hâlâ tartışma konusu olan bir de Abdürrahim Tuncak vardı. Öyle ki Tuncak, 3 yaşından beri Mustafa Kemal ve annesi Zübeyde Hanım’ın yanında kaldığını hatırlayıp beyan etmesine rağmen sıralamaya konmuyordu. Türkiye, Abdürrahim Tuncak’ı son 30 yıldır Mete Akyol’dan duymuştu belki ama gazeteci Şemsi Belli, Makbule Atadan ile yaptığı röportaj sırasında evde bulunduğundan onu da 1955 yılında tanıtmıştı. Abdürrahim’in Atatürk’e benzerliği ve çok küçük yaştan itibaren Zübeyde Hanım’ın yanında barındırılıp büyütülmesi, onun Fikriye Hanım’la Mustafa Kemal’in çocuğu olduğu iddialarını da yıllarca beraberinde sürüklemişti. Hatta Tuncak’ın, Akyol’a verdiği röportajda “Ben ana da bilmem, baba da bilmem” diyerek suallere kapalı cevaplar vermesi de iddialara gizem katmıştı. O kadar ki Sunday Times gazetesi muhabiri bile aradaki benzerliği fark edip Tuncak ile röportaj yapmaya Türkiye’ye gelmiş, ancak o İngiliz muhabirle görüşmemiş, muhabir de Akyol’dan ve yaptığı röportajdan faydalanmakla yetinmişti. Akyol, İngiliz gazeteciye, ‘Kendisi böyle bir şey söylemiyor, başkalarının da söylemesini istemiyor’ diyerek, ‘Tuncak, Atatürk’ün oğludur’ diye yazmamak şartıyla tüm bilgileri vermişti. Yazı, Sunday Times’da ‘Modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’e bir oğul (mu)?’ başlığıyla yayımlanacaktı.Atatürk’ün ölümünden sonra kız kardeşi Makbule Atadan’ın Abdürrahim Tuncak’ı ‘nüfusuna almak istemesi de dikkat çekiciydi. Akyol’un, Milliyet’teki yazısında belirtildiği gibi Makbule Atadan, Abdürrahim’i evlat edinmek isteyecekti önce. Bazı kanuni engellerle karşılaşınca da bu sefer Tuncak’ın eşi Mualla Hanım’ı evlat edinecekti. Böylece Atatürk’ten Makbule Atadan’a kalan ‘özel mirası’ da Tuncak ailesine intikal edecekti.Abdürrahim Tuncak, “Gerçek babamın Ali adlı bir memur olduğunu söylerler. Ancak annemin adını bilmiyorum” dediği yine Milliyet’te, bu sefer Perihan Çakıroğlu tarafından 1985’te yapılan röportajda, öksüz kaldıktan sonra babaannesi tarafından bakıldığını belirtmişti. O da ölünce babaannesinin Selanik’ten arkadaşı Zübeyde Hanım’ın himayesine geçtiğini anlatıyordu.Bütün bunlara rağmen, “Atatürk’ün kendi oğlu muydu?” sorusuna 13 Ağustos 1999’da İstanbul’da vefat eden Tuncak’ın kızı Nuray Çulha “Ben böyle bir şeyi söylemeye söz sahibi değilim.” diye cevap verecek, konunun arafta kalması herkesin işine gelecekti anlaşılan.Zehra Aylin’in şüpheli ölümüMustafa Kemal’in evlatlıkları içerisinde en talihsiz olan Zehra Aylin’di demek yanlış olmaz. Amasyalı Mehmed adında bir babanın kızı olan 1912 doğumlu Zehra, 1916’da babasını
Zaman
Güncel
15.10.2013
Atatürk’üntartışmalıevlatlıklarıAtatürk’ün tartışmalı evlatlıkları
Atatürk’ün tartışmalı evlatlıkları
Zaman
15.10.2013
01:52
Pek çoğu yakın tarihlerde vefat etmesine rağmen Atatürk’ün manevi evlatları şüpheli ölümleri, aile bağları, hatta kaç kişi oldukları ile bile hâlâ tartışma konusu. Abdürrahim, Zehra, Rukiye, Sabiha, Afet, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Ülkü isimleri Atatürk’ün manevi evlatları olarak biliniyor.Kemalizm gölgesi altında geçinen Atatürkçüler dahi Mustafa Kemal hakkında doğru bilgi ortaya koymuş değil.Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun onca araştırmaya rağmen daha nicesine konu edilecek yönleri var. Manevi evlatları konusu da bunlardan biri. Pek çokları, sorduğunuzda, Atatürk’ün bilinen, belli başlı 4-5 manevi evladının ismini hatırlıyor ki onlar hakkında da pek bilgi sahibi olunmadığı anlaşılıyor. Kimileri manevi evlatlarının sayısını 11’e kadar çıkarırken, kimileri onların biyografilerinde hoşlarına gitmeyecek yanları ‘gizlemeyi’ tercih etmiş, ediyor.Atatürk’ün manevi evlatları da vasiyeti gibi tartışma konusu. Atatürk’ün Fatma, Ahmet, Ömer ve Naciye gibi erken vefat edenlerin dışında hayatta kalan tek kardeşi Makbule Hanım bile, 1955 yılında kendisine sorulan bu soruya, düşünerek de olsa “Zühre, Afife, Abdürrahim ve İhsan” diyebilmişti. Zühre dediği, Mustafa Kemal’in 1924’te bir yetimler yurdunda görüp yanına aldığı ilk manevi evladı, 9-10 yaşlarındaki Zehra Aylin’di.Zehra’nın dışında Rukiye, Sabiha, Afet, Nebile, Abdürrahim, Sığırtmaç Mustafa, İhsan, Ülkü isimleri Atatürk’ün manevi evlatları olarak biliniyor. Ancak bir kısmının ‘manevi evlatlığı’ tartışmalı iken bunlara, özellikle hayatlarının son anlarında Nuriye İdil, hatta Macide Tanır gibi isimler de eklenmişti kamuoyu tarafından.Bugüne kadar yazılanlar Zehra Aylin’in ilk manevi evlat olduğunu söylüyordu. Ancak Mete Akyol’un, 1981’de, Milliyet Gazetesi’nde ‘Bu çocuğu yetiştirdi’ şeklinde manşetten duyurduğu ve Atatürk’e benzerliği ile hâlâ tartışma konusu olan bir de Abdürrahim Tuncak vardı. Öyle ki Tuncak, 3 yaşından beri Mustafa Kemal ve annesi Zübeyde Hanım’ın yanında kaldığını hatırlayıp beyan etmesine rağmen sıralamaya konmuyordu. Türkiye, Abdürrahim Tuncak’ı son 30 yıldır Mete Akyol’dan duymuştu belki ama gazeteci Şemsi Belli, Makbule Atadan ile yaptığı röportaj sırasında evde bulunduğundan onu da 1955 yılında tanıtmıştı. Abdürrahim’in Atatürk’e benzerliği ve çok küçük yaştan itibaren Zübeyde Hanım’ın yanında barındırılıp büyütülmesi, onun Fikriye Hanım’la Mustafa Kemal’in çocuğu olduğu iddialarını da yıllarca beraberinde sürüklemişti. Hatta Tuncak’ın, Akyol’a verdiği röportajda “Ben ana da bilmem, baba da bilmem” diyerek suallere kapalı cevaplar vermesi de iddialara gizem katmıştı. O kadar ki Sunday Times gazetesi muhabiri bile aradaki benzerliği fark edip Tuncak ile röportaj yapmaya Türkiye’ye gelmiş, ancak o İngiliz muhabirle görüşmemiş, muhabir de Akyol’dan ve yaptığı röportajdan faydalanmakla yetinmişti. Akyol, İngiliz gazeteciye, ‘Kendisi böyle bir şey söylemiyor, başkalarının da söylemesini istemiyor’ diyerek, ‘Tuncak, Atatürk’ün oğludur’ diye yazmamak şartıyla tüm bilgileri vermişti. Yazı, Sunday Times’da ‘Modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’e bir oğul (mu)?’ başlığıyla yayımlanacaktı.Atatürk’ün ölümünden sonra kız kardeşi Makbule Atadan’ın Abdürrahim Tuncak’ı ‘nüfusuna almak istemesi de dikkat çekiciydi. Akyol’un, Milliyet’teki yazısında belirtildiği gibi Makbule Atadan, Abdürrahim’i evlat edinmek isteyecekti önce. Bazı kanuni engellerle karşılaşınca da bu sefer Tuncak’ın eşi Mualla Hanım’ı evlat edinecekti. Böylece Atatürk’ten Makbule Atadan’a kalan ‘özel mirası’ da Tuncak ailesine intikal edecekti.Abdürrahim Tuncak, “Gerçek babamın Ali adlı bir memur olduğunu söylerler. Ancak annemin adını bilmiyorum” dediği yine Milliyet’te, bu sefer Perihan Çakıroğlu tarafından 1985’te yapılan röportajda, öksüz kaldıktan sonra babaannesi tarafından bakıldığını belirtmişti. O da ölünce babaannesinin Selanik’ten arkadaşı Zübeyde Hanım’ın himayesine geçtiğini anlatıyordu.Bütün bunlara rağmen, “Atatürk’ün kendi oğlu muydu?” sorusuna 13 Ağustos 1999’da İstanbul’da vefat eden Tuncak’ın kızı Nuray Çulha “Ben böyle bir şeyi söylemeye söz sahibi değilim.” diye cevap verecek, konunun arafta kalması herkesin işine gelecekti anlaşılan.Zehra Aylin’in şüpheli ölümüMustafa Kemal’in evlatlıkları içerisinde en talihsiz olan Zehra Aylin’di demek yanlış olmaz. Amasyalı Mehmed adında bir babanın kızı olan 1912 doğumlu Zehra, 1916’da babasını
Zaman
Ana Sayfa
15.10.2013
Atatürk’üntartışmalıevlatlıklarıAtatürk’ün tartışmalı evlatlıkları
İşte çocukların çok seveceği arkadaş
Zaman
05.10.2013
01:57
Can ve ailesinin maceraları yarından itibaren Yumurcak TV’de ekrana geliyor. Gişede 2 milyondan fazla seyirci toplayan ‘Allah’ın Sadık Kulu: Barla’ animasyon filminin kadrosu tarafından üretilen yeni çizgi dizinin mutfağındayız.Televizyon dünyası yarın yeni bir çizgi diziyle tanışıyor. Can, arkadaşları ve ailesinin günlük yaşamını konu edinen bir dizi… Sinemalarda 2 milyondan fazla seyirciye ulaşan ‘Allah’ın Sadık Kulu: Barla’ animasyon filmini yapan kadronun ete kemiğe büründürdüğü yeni karakter, çocuklara evrensel değerleri öğretirken; ebeveynlere, çocuklarına nasıl yaklaşmaları gerektiği hakkında tüyolar verecek.Yumurcak TV’nin hayata aktardığı dizide, sitede yaşayan Can adında şirin mi şirin bir çocuğun maceraları anlatılıyor. Can’ın babası manavdır, annesi sosyal yardım derneğine başkanlık yapan sosyal bir kadın. Meryem adında şirin bir kardeşi vardır, bir de Murat adında sorumluluk sahibi bir abisi. Can, ailesi ve arkadaşlarıyla birlikte hayatı keşfe çıkar. Bazen anne-babasına yardım eder, bazen babaannesiyle oyunlar oynar, abisi ve kardeşiyle keyifli vakit geçirir. Hele bir de kuzeni Mert geldi mi, o zaman görün evdeki şenliği. Yaşı küçük olduğu için başına tahmini güç birçok olay gelir. Bu süreçte günlük yaşamda karşılaştığı zorluklara çözüm üretebilmeyi öğrenir, duygusal farkındalığını geliştirir, ekran başındaki çocukların duygularını tanımasına yardımcı olur. Hayata dair gerçekleri işlediği için çocukları kendine ve çevresine duyarlı olmaya, güzel davranmaya teşvik eder.Can ne mükemmel bir çocuk, ne de bir süper kahraman. Eli, ayağı uzamıyor, doğaüstü yeteneklere sahip değil. Kendi yaşında bir çocuğun başına neler gelirse onlarla muhatap oluyor. Farkı, pozitif olması, yaşanan her şeyden ders çıkarmayı başarabilmesi. Bu süreçte çocuk izleyici ve ebeveynler birçok şey öğreniyor ondan. Bir sorunla karşılaştıkları vakit A planı olmadığında duvara çakılmadan B planı oluşturmayı mesela. Hikâyeler paylaşılırken ebeveynlere çocuğa yaklaşma metotları hakkında psikologların süzgecinden geçmiş ipuçları veriliyor. Geç yatma sıkıntısı olan, karanlıktan korkan veyahut annesini babasından kıskanan bir çocuğa nasıl davranılması gerektiği arka planda anlatılıyor. Bu sanılmasın ki yetişkinlere hitap eden bir yapım. Projenin yapımcısı Esin Orhan bu noktaya dikkat çekiyor: “Ebeveynlerin alacakları da var ama onlara yapılmış eğitici bir program değil. Çocuklar eğlensin, eğlenirken evrensel değerleri öğrensin, duygusal farkındalıkları da gelişsin istiyoruz.”Evrensel değerleri öğretiyoruz3-6 yaş kategorisindeki çocuklara hitap eden çizgi dizi aynı yaşa hitap eden diğer yapımlar gibi kavramlar (renkler öğretme vb.) üzerinden ilerlemiyor. Esin Orhan’ın da söylediği gibi temel hedef çocuklara evrensel değerleri öğretmek, duygusal gelişiminde farkındalık oluşturmak, çocukları sıkmadan, yeni ve eğlenceli bir dil oluşturarak… Hem şehirde hem taşradaki çocuğun ilişki kurması için herhangi bir çerçeveye hapsedilmemiş Can. Sitede yaşasa da kardeşleri ve komşu çocuklarıyla oyunlar oynuyor, yaramazlıklar yapıyor.Onun kadar öne çıkan başka bir karakter daha var, kuzeni Mert. O da bir hayli zeki, eğlenceli ama bir o kadar kötü alışkanlığa sahip. Öyle aklınıza kötü kötü şeyler gelmesin. Yer yer küçük yalanlar söylüyor, bilgisayar oyunlarından başını kaldırmıyor, arkadaşları meyve suyu içerken gazlı içecekler içiyor. Yani daha az filtresiz bir hayatın içinde. Can’la oyunlar oynadıkça bu kötü alışkanlıklar da yavaş yavaş azalıyor.Misafire ‘hoş geldin’ demeyen çocuklar yetişiyorDizinin bir diğer dikkat çeken özelliği, geniş aileye yer vermesi. Daha doğrusu babaannenin içinde bulunduğu bir çekirdek aile. Bu tercihinde özel bir sebebinin olduğunu anlatıyor Orhan: “Can, üç çocuklu bir ailenin çocuğu. İlk bölümde ailemize yeni bir fert daha katılacak: Babaanne. İnsanların çok fazla bireyselleştiği, iki çocuğun bile fazla görüldüğü bu çağda geniş aileye doğru vizyonumuzu genişletmemiz gerektiğini düşündüğümüz için bu karakteri ekledik. Şimdilerde eş, dost, akraba nedir bilmeyen, eve gelen misafire hoş geldin demeyen bir nesil yetişiyor. Bu görsele alışsın, babaannenin bir eve nasıl renk katacağını görsün istedik.”Can’ın tüm sahneleri Allah’ın Sadık Kulu: Barla’da olduğu gibi hareket yakalama (motion capture) tekniğiyle çekiliyor. Profesyonel çocuk tiyatrosu oyuncularının hareketleri dijital ortama aktarılıyor, animasyonları yapılıyor. Dizinin bir bölümü 7-10 dakika sürüyor ama çekimler ortalama üç-dört saati buluyor.Çocuklara yeni arkadaş getiriyorProjenin yapımcısı Esin Orhan, Can ve ailesinin maceralarını konu edinin çizgi dizide çocuklara yeni arkadaş getirdiklerini söylüyor: “Bir çocuğun tek arkadaşı olmaz. Farklı arkadaşlarıyla farklı oyunlar oyna
Zaman
En Çok Okunan
05.10.2013
İşteçocuklarınçokseveceğiarkadaşİşte çocukların çok seveceği arkadaş
İşte çocukların çok seveceği arkadaş
Zaman
05.10.2013
01:57
Can ve ailesinin maceraları yarından itibaren Yumurcak TV’de ekrana geliyor. Gişede 2 milyondan fazla seyirci toplayan ‘Allah’ın Sadık Kulu: Barla’ animasyon filminin kadrosu tarafından üretilen yeni çizgi dizinin mutfağındayız.Televizyon dünyası yarın yeni bir çizgi diziyle tanışıyor. Can, arkadaşları ve ailesinin günlük yaşamını konu edinen bir dizi… Sinemalarda 2 milyondan fazla seyirciye ulaşan ‘Allah’ın Sadık Kulu: Barla’ animasyon filmini yapan kadronun ete kemiğe büründürdüğü yeni karakter, çocuklara evrensel değerleri öğretirken; ebeveynlere, çocuklarına nasıl yaklaşmaları gerektiği hakkında tüyolar verecek.Yumurcak TV’nin hayata aktardığı dizide, sitede yaşayan Can adında şirin mi şirin bir çocuğun maceraları anlatılıyor. Can’ın babası manavdır, annesi sosyal yardım derneğine başkanlık yapan sosyal bir kadın. Meryem adında şirin bir kardeşi vardır, bir de Murat adında sorumluluk sahibi bir abisi. Can, ailesi ve arkadaşlarıyla birlikte hayatı keşfe çıkar. Bazen anne-babasına yardım eder, bazen babaannesiyle oyunlar oynar, abisi ve kardeşiyle keyifli vakit geçirir. Hele bir de kuzeni Mert geldi mi, o zaman görün evdeki şenliği. Yaşı küçük olduğu için başına tahmini güç birçok olay gelir. Bu süreçte günlük yaşamda karşılaştığı zorluklara çözüm üretebilmeyi öğrenir, duygusal farkındalığını geliştirir, ekran başındaki çocukların duygularını tanımasına yardımcı olur. Hayata dair gerçekleri işlediği için çocukları kendine ve çevresine duyarlı olmaya, güzel davranmaya teşvik eder.Can ne mükemmel bir çocuk, ne de bir süper kahraman. Eli, ayağı uzamıyor, doğaüstü yeteneklere sahip değil. Kendi yaşında bir çocuğun başına neler gelirse onlarla muhatap oluyor. Farkı, pozitif olması, yaşanan her şeyden ders çıkarmayı başarabilmesi. Bu süreçte çocuk izleyici ve ebeveynler birçok şey öğreniyor ondan. Bir sorunla karşılaştıkları vakit A planı olmadığında duvara çakılmadan B planı oluşturmayı mesela. Hikâyeler paylaşılırken ebeveynlere çocuğa yaklaşma metotları hakkında psikologların süzgecinden geçmiş ipuçları veriliyor. Geç yatma sıkıntısı olan, karanlıktan korkan veyahut annesini babasından kıskanan bir çocuğa nasıl davranılması gerektiği arka planda anlatılıyor. Bu sanılmasın ki yetişkinlere hitap eden bir yapım. Projenin yapımcısı Esin Orhan bu noktaya dikkat çekiyor: “Ebeveynlerin alacakları da var ama onlara yapılmış eğitici bir program değil. Çocuklar eğlensin, eğlenirken evrensel değerleri öğrensin, duygusal farkındalıkları da gelişsin istiyoruz.”Evrensel değerleri öğretiyoruz3-6 yaş kategorisindeki çocuklara hitap eden çizgi dizi aynı yaşa hitap eden diğer yapımlar gibi kavramlar (renkler öğretme vb.) üzerinden ilerlemiyor. Esin Orhan’ın da söylediği gibi temel hedef çocuklara evrensel değerleri öğretmek, duygusal gelişiminde farkındalık oluşturmak, çocukları sıkmadan, yeni ve eğlenceli bir dil oluşturarak… Hem şehirde hem taşradaki çocuğun ilişki kurması için herhangi bir çerçeveye hapsedilmemiş Can. Sitede yaşasa da kardeşleri ve komşu çocuklarıyla oyunlar oynuyor, yaramazlıklar yapıyor.Onun kadar öne çıkan başka bir karakter daha var, kuzeni Mert. O da bir hayli zeki, eğlenceli ama bir o kadar kötü alışkanlığa sahip. Öyle aklınıza kötü kötü şeyler gelmesin. Yer yer küçük yalanlar söylüyor, bilgisayar oyunlarından başını kaldırmıyor, arkadaşları meyve suyu içerken gazlı içecekler içiyor. Yani daha az filtresiz bir hayatın içinde. Can’la oyunlar oynadıkça bu kötü alışkanlıklar da yavaş yavaş azalıyor.Misafire ‘hoş geldin’ demeyen çocuklar yetişiyorDizinin bir diğer dikkat çeken özelliği, geniş aileye yer vermesi. Daha doğrusu babaannenin içinde bulunduğu bir çekirdek aile. Bu tercihinde özel bir sebebinin olduğunu anlatıyor Orhan: “Can, üç çocuklu bir ailenin çocuğu. İlk bölümde ailemize yeni bir fert daha katılacak: Babaanne. İnsanların çok fazla bireyselleştiği, iki çocuğun bile fazla görüldüğü bu çağda geniş aileye doğru vizyonumuzu genişletmemiz gerektiğini düşündüğümüz için bu karakteri ekledik. Şimdilerde eş, dost, akraba nedir bilmeyen, eve gelen misafire hoş geldin demeyen bir nesil yetişiyor. Bu görsele alışsın, babaannenin bir eve nasıl renk katacağını görsün istedik.”Can’ın tüm sahneleri Allah’ın Sadık Kulu: Barla’da olduğu gibi hareket yakalama (motion capture) tekniğiyle çekiliyor. Profesyonel çocuk tiyatrosu oyuncularının hareketleri dijital ortama aktarılıyor, animasyonları yapılıyor. Dizinin bir bölümü 7-10 dakika sürüyor ama çekimler ortalama üç-dört saati buluyor.Çocuklara yeni arkadaş getiriyorProjenin yapımcısı Esin Orhan, Can ve ailesinin maceralarını konu edinin çizgi dizide çocuklara yeni arkadaş getirdiklerini söylüyor: “Bir çocuğun tek arkadaşı olmaz. Farklı arkadaşlarıyla farklı oyunlar oyna
Zaman
Ana Sayfa
05.10.2013
İşteçocuklarınçokseveceğiarkadaşİşte çocukların çok seveceği arkadaş
Başbakan, sanatçılarla Gönül Dağı'nı söyledi
Zaman
28.09.2013
18:37
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kırşehirde sahnede sanatçılarla birlikte Neşet Ertaşın Gönül Dağı türküsünü söyledi. Kırşehirde 1. Neşet Ertaş Altın Bağlama Kültür Sanat Ödülleri Törenine katılan Erdoğan, programın sonunda sahneye çıktı.Erdoğan; aralarında Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Gülşen Kutlu, Bedia Akartürk, Ahmet Özhan, Metin Şentürk, Fatih Kısaparmak, İsmail Türüt, Safiye Soyman gibi sanatçıların yer aldığı kora ile birlikte Gönül Dağı türküsünü söyledi. Türkü söylenirken İbrahim Tatlıses ve bazı sanatçıların duygulandığı görüldü.Şarkı sonunda ise sanatçılar, Erdoğanı yurttan sesler korosuna alalım esprisini yaptı.Erdoğan, sahneye ilk çıktığında ise eşi Emine Erdoğan ile birlikte Gülşen Kutluya En İyi Okuyucu ödülünü verdi.Erdoğan, ödül töreninden önce yaptığı kısa konuşmada ise Neşet Ertaştan övgü dolu sözlerle bahsetti. Ertaş için, Garipti, garip yaşadı, bir garip olarak bir yıl önce aramızdan ayrıldı, hakka yürüdü. Bir ayrılık bir yoksulluk bir de ölüm diyordu. Hiç kuşkusuz bizi sessiz bıraktı, bizi onun arkasından garip bıraktı. Tesellimiz şu ki inşallah çocuk yaşta kaybettiği annesi ve babasına nice sevdiğine en önemlisi de aslına kavuştu. dedi. Neşet Ertaş için, Yunus gibi ete kemiğe bütünmüş, Neşet diye görünmüştü diyen Erdoğan, 21. yüzyılda bir Yunus Emre tanımış olmanın, onunla tanışmış sohbet etmiş olmanın bahtiyarlığını gururunu yaşıyorum ifadelerini kullandı.Ertaşın sözünü ve sazını aşkıyla süsleyen değil o engin gönlündeki hak aşkını sözüyle ve sazıyla ifade edebilen söze ve saza aşk ile mana yükleyebilen büyük bir sanatçı olduğunu dile getiren Erdoğan ayrıca Medeniyetimizin hamurunu aşk ile mayalarken millet mefkuremizin tarihini de sevgiyle inşa eden bir gönül mimarıydı, muhatabı insandı, candı. İnsana gönül nazarıyla bakıyor sesleniyordu dedi.Erdoğan son olarak Kendisine bize Anadolunun Trakyanın insanının canın ve aşkın kokusunu emanet ettiği için bir kez daha minnettarlığımızı ifade ediyoruz. O Aşk ile çalışan yorulmaz ne zaman ölürsem o zaman yorulurum derdi. Ondan aldığımız aşk ile yılmadan yorulmadan millet için birlik için insan ve can için çalışmaya devam ediyoruz diye kaydetti.ELEKTRİKLİ ARABA KULLANDITörene katılmadan önce Neşet Ertaşın mezarını ziyaret eden Erdoğan, törenin gerçekleştirildiği otele ise yeşil renkli bir elektrikli arabayı kullanarak geldi.Neşet Ertaş’ın mezarını ziyaret ettiBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan, sanatçı Neşet Ertaşın birinci ölüm yıldönümünde Kırşehir Mezarlığında bulunan mezarını ziyaret etti. Başbakan Erdoğanı mezarlıkta Neşet Ertaşın kardeşleri Nadiye Ertuğrul ve Ayşe Garip ile eniştesi Hüseyin Ertuğrul ve amcasınınoğlu Haydar Ertaş karşıladı.Başbakan Erdoğan, Ahilik Meydanında gerçekleştirilen Ahilik programının ardından mezarlığa geçti. Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan burada Neşet Ertaş ve babası Muharrem Ertaşın kabirlerini ziyaret etti. Başbakan Erdoğan, mezar başında Kuran-ı Kerim okuttu. Erdoğan Kuran okunurken Nadiye Ertuğrulun elinden tuttu. Kuran ardından dua okundu. Erdoğan, Neşet Ertaşın vasiyeti üzerine ayak ucuna gömüldüğü babası ve ustası Muharrem Ertaşın mezarını da ziyaret ederek dua etti.Neşet Ertaşın kardeşi Ayşe Garip, Çok büyük bir insandı. Yaşantısıyla bunu gösterdi. Örnek olarak yaşantısı kaldı. derken, eniştesi, Türkiyeye ve dünyada nam salmış bir insan. diye konuştu.Başbakan Erdoğan, mezarlık ziyaretinin ardından Neşet Ertaş 1. Altınbağlama Kültür Sanat Ödül Törenine katılmak üzere otele geçti.
Zaman
En Çok Okunan
28.09.2013
BaşbakansanatçılarlaGönülDağınısöylediBaşbakan sanatçılarla Gönül Dağını söyledi
Başbakan, sanatçılarla Gönül Dağı'nı söyledi
Zaman
28.09.2013
18:16
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kırşehirde sahnede sanatçılarla birlikte Neşet Ertaşın Gönül Dağı türküsünü söyledi. Kırşehirde 1. Neşet Ertaş Altın Bağlama Kültür Sanat Ödülleri Törenine katılan Erdoğan, programın sonunda sahneye çıktı.Erdoğan; aralarında Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Gülşen Kutlu, Bedia Akartürk, Ahmet Özhan, Metin Şentürk, Fatih Kısaparmak, İsmail Türüt, Safiye Soyman gibi sanatçıların yer aldığı kora ile birlikte Gönül Dağı türküsünü söyledi. Türkü söylenirken İbrahim Tatlıses ve bazı sanatçıların duygulandığı görüldü.Şarkı sonunda ise sanatçılar, Erdoğanı yurttan sesler korosuna alalım esprisini yaptı.Erdoğan, sahneye ilk çıktığında ise eşi Emine Erdoğan ile birlikte Gülşen Kutluya En İyi Okuyucu ödülünü verdi.Erdoğan, ödül töreninden önce yaptığı kısa konuşmada ise Neşet Ertaştan övgü dolu sözlerle bahsetti. Ertaş için, Garipti, garip yaşadı, bir garip olarak bir yıl önce aramızdan ayrıldı, hakka yürüdü. Bir ayrılık bir yoksulluk bir de ölüm diyordu. Hiç kuşkusuz bizi sessiz bıraktı, bizi onun arkasından garip bıraktı. Tesellimiz şu ki inşallah çocuk yaşta kaybettiği annesi ve babasına nice sevdiğine en önemlisi de aslına kavuştu. dedi. Neşet Ertaş için, Yunus gibi ete kemiğe bütünmüş, Neşet diye görünmüştü diyen Erdoğan, 21. yüzyılda bir Yunus Emre tanımış olmanın, onunla tanışmış sohbet etmiş olmanın bahtiyarlığını gururunu yaşıyorum ifadelerini kullandı.Ertaşın sözünü ve sazını aşkıyla süsleyen değil o engin gönlündeki hak aşkını sözüyle ve sazıyla ifade edebilen söze ve saza aşk ile mana yükleyebilen büyük bir sanatçı olduğunu dile getiren Erdoğan ayrıca Medeniyetimizin hamurunu aşk ile mayalarken millet mefkuremizin tarihini de sevgiyle inşa eden bir gönül mimarıydı, muhatabı insandı, candı. İnsana gönül nazarıyla bakıyor sesleniyordu dedi.Erdoğan son olarak Kendisine bize Anadolunun Trakyanın insanının canın ve aşkın kokusunu emanet ettiği için bir kez daha minnettarlığımızı ifade ediyoruz. O Aşk ile çalışan yorulmaz ne zaman ölürsem o zaman yorulurum derdi. Ondan aldığımız aşk ile yılmadan yorulmadan millet için birlik için insan ve can için çalışmaya devam ediyoruz diye kaydetti.ELEKTRİKLİ ARABA KULLANDITörene katılmadan önce Neşet Ertaşın mezarını ziyaret eden Erdoğan, törenin gerçekleştirildiği otele ise yeşil renkli bir elektrikli arabayı kullanarak geldi.Neşet Ertaş’ın mezarını ziyaret ettiBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan, sanatçı Neşet Ertaşın birinci ölüm yıldönümünde Kırşehir Mezarlığında bulunan mezarını ziyaret etti. Başbakan Erdoğanı mezarlıkta Neşet Ertaşın kardeşleri Nadiye Ertuğrul ve Ayşe Garip ile eniştesi Hüseyin Ertuğrul ve amcasınınoğlu Haydar Ertaş karşıladı.Başbakan Erdoğan, Ahilik Meydanında gerçekleştirilen Ahilik programının ardından mezarlığa geçti. Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan burada Neşet Ertaş ve babası Muharrem Ertaşın kabirlerini ziyaret etti. Başbakan Erdoğan, mezar başında Kuran-ı Kerim okuttu. Erdoğan Kuran okunurken Nadiye Ertuğrulun elinden tuttu. Kuran ardından dua okundu. Erdoğan, Neşet Ertaşın vasiyeti üzerine ayak ucuna gömüldüğü babası ve ustası Muharrem Ertaşın mezarını da ziyaret ederek dua etti.Neşet Ertaşın kardeşi Ayşe Garip, Çok büyük bir insandı. Yaşantısıyla bunu gösterdi. Örnek olarak yaşantısı kaldı. derken, eniştesi, Türkiyeye ve dünyada nam salmış bir insan. diye konuştu.Başbakan Erdoğan, mezarlık ziyaretinin ardından Neşet Ertaş 1. Altınbağlama Kültür Sanat Ödül Törenine katılmak üzere otele geçti.
Zaman
Ana Sayfa
28.09.2013
BaşbakansanatçılarlaGönülDağınısöylediBaşbakan sanatçılarla Gönül Dağını söyledi
Başbakan ve sanatçılar Gönül Dağı'nı söyledi
Zaman
28.09.2013
17:36
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kırşehirde sahnede sanatçılarla birlikte Neşet Ertaşın Gönül Dağı türküsünü söyledi. Kırşehirde 1. Neşet Ertaş Altın Bağlama Kültür Sanat Ödülleri Törenine katılan Erdoğan, programın sonunda sahneye çıktı.Erdoğan; aralarında Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Gülşen Kutlu, Bedia Akartürk, Ahmet Özhan, Metin Şentürk, Fatih Kısaparmak, İsmail Türüt, Safiye Soyman gibi sanatçıların yer aldığı kora ile birlikte Gönül Dağı türküsünü söyledi. Türkü söylenirken İbrahim Tatlıses ve bazı sanatçıların duygulandığı görüldü.Şarkı sonunda ise sanatçılar, Erdoğanı yurttan sesler korosuna alalım esprisini yaptı.Erdoğan, sahneye ilk çıktığında ise eşi Emine Erdoğan ile birlikte Gülşen Kutluya En İyi Okuyucu ödülünü verdi.Erdoğan, ödül töreninden önce yaptığı kısa konuşmada ise Neşet Ertaştan övgü dolu sözlerle bahsetti. Ertaş için, Garipti, garip yaşadı, bir garip olarak bir yıl önce aramızdan ayrıldı, hakka yürüdü. Bir ayrılık bir yoksulluk bir de ölüm diyordu. Hiç kuşkusuz bizi sessiz bıraktı, bizi onun arkasından garip bıraktı. Tesellimiz şu ki inşallah çocuk yaşta kaybettiği annesi ve babasına nice sevdiğine en önemlisi de aslına kavuştu. dedi. Neşet Ertaş için, Yunus gibi ete kemiğe bütünmüş, Neşet diye görünmüştü diyen Erdoğan, 21. yüzyılda bir Yunus Emre tanımış olmanın, onunla tanışmış sohbet etmiş olmanın bahtiyarlığını gururunu yaşıyorum ifadelerini kullandı.Ertaşın sözünü ve sazını aşkıyla süsleyen değil o engin gönlündeki hak aşkını sözüyle ve sazıyla ifade edebilen söze ve saza aşk ile mana yükleyebilen büyük bir sanatçı olduğunu dile getiren Erdoğan ayrıca Medeniyetimizin hamurunu aşk ile mayalarken millet mefkuremizin tarihini de sevgiyle inşa eden bir gönül mimarıydı, muhatabı insandı, candı. İnsana gönül nazarıyla bakıyor sesleniyordu dedi.Erdoğan son olarak Kendisine bize Anadolunun Trakyanın insanının canın ve aşkın kokusunu emanet ettiği için bir kez daha minnettarlığımızı ifade ediyoruz. O Aşk ile çalışan yorulmaz ne zaman ölürsem o zaman yorulurum derdi. Ondan aldığımız aşk ile yılmadan yorulmadan millet için birlik için insan ve can için çalışmaya devam ediyoruz diye kaydetti.ELEKTRİKLİ ARABA KULLANDITörene katılmadan önce Neşet Ertaşın mezarını ziyaret eden Erdoğan, törenin gerçekleştirildiği otele ise yeşil renkli bir elektrikli arabayı kullanarak geldi.Neşet Ertaş’ın mezarını ziyaret ettiBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan, sanatçı Neşet Ertaşın birinci ölüm yıldönümünde Kırşehir Mezarlığında bulunan mezarını ziyaret etti. Başbakan Erdoğanı mezarlıkta Neşet Ertaşın kardeşleri Nadiye Ertuğrul ve Ayşe Garip ile eniştesi Hüseyin Ertuğrul ve amcasınınoğlu Haydar Ertaş karşıladı.Başbakan Erdoğan, Ahilik Meydanında gerçekleştirilen Ahilik programının ardından mezarlığa geçti. Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan burada Neşet Ertaş ve babası Muharrem Ertaşın kabirlerini ziyaret etti. Başbakan Erdoğan, mezar başında Kuran-ı Kerim okuttu. Erdoğan Kuran okunurken Nadiye Ertuğrulun elinden tuttu. Kuran ardından dua okundu. Erdoğan, Neşet Ertaşın vasiyeti üzerine ayak ucuna gömüldüğü babası ve ustası Muharrem Ertaşın mezarını da ziyaret ederek dua etti.Neşet Ertaşın kardeşi Ayşe Garip, Çok büyük bir insandı. Yaşantısıyla bunu gösterdi. Örnek olarak yaşantısı kaldı. derken, eniştesi, Türkiyeye ve dünyada nam salmış bir insan. diye konuştu.Başbakan Erdoğan, mezarlık ziyaretinin ardından Neşet Ertaş 1. Altınbağlama Kültür Sanat Ödül Törenine katılmak üzere otele geçti.
Zaman
En Çok Okunan
28.09.2013
BaşbakanvesanatçılarGönülDağınısöylediBaşbakan ve sanatçılar Gönül Dağını söyledi
Başbakan ve sanatçılar Gönül Dağı'nı söyledi
Zaman
28.09.2013
17:26
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kırşehirde sahnede sanatçılarla birlikte Neşet Ertaşın Gönül Dağı türküsünü söyledi. Kırşehirde 1. Neşet Ertaş Altın Bağlama Kültür Sanat Ödülleri Törenine katılan Erdoğan, programın sonunda sahneye çıktı.Erdoğan; aralarında Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Gülşen Kutlu, Bedia Akartürk, Ahmet Özhan, Metin Şentürk, Fatih Kısaparmak, İsmail Türüt, Safiye Soyman gibi sanatçıların yer aldığı kora ile birlikte Gönül Dağı türküsünü söyledi. Türkü söylenirken İbrahim Tatlıses ve bazı sanatçıların duygulandığı görüldü.Şarkı sonunda ise sanatçılar, Erdoğanı yurttan sesler korosuna alalım esprisini yaptı.Erdoğan, sahneye ilk çıktığında ise eşi Emine Erdoğan ile birlikte Gülşen Kutluya En İyi Okuyucu ödülünü verdi.Erdoğan, ödül töreninden önce yaptığı kısa konuşmada ise Neşet Ertaştan övgü dolu sözlerle bahsetti. Ertaş için, Garipti, garip yaşadı, bir garip olarak bir yıl önce aramızdan ayrıldı, hakka yürüdü. Bir ayrılık bir yoksulluk bir de ölüm diyordu. Hiç kuşkusuz bizi sessiz bıraktı, bizi onun arkasından garip bıraktı. Tesellimiz şu ki inşallah çocuk yaşta kaybettiği annesi ve babasına nice sevdiğine en önemlisi de aslına kavuştu. dedi. Neşet Ertaş için, Yunus gibi ete kemiğe bütünmüş, Neşet diye görünmüştü diyen Erdoğan, 21. yüzyılda bir Yunus Emre tanımış olmanın, onunla tanışmış sohbet etmiş olmanın bahtiyarlığını gururunu yaşıyorum ifadelerini kullandı.Ertaşın sözünü ve sazını aşkıyla süsleyen değil o engin gönlündeki hak aşkını sözüyle ve sazıyla ifade edebilen söze ve saza aşk ile mana yükleyebilen büyük bir sanatçı olduğunu dile getiren Erdoğan ayrıca Medeniyetimizin hamurunu aşk ile mayalarken millet mefkuremizin tarihini de sevgiyle inşa eden bir gönül mimarıydı, muhatabı insandı, candı. İnsana gönül nazarıyla bakıyor sesleniyordu dedi.Erdoğan son olarak Kendisine bize Anadolunun Trakyanın insanının canın ve aşkın kokusunu emanet ettiği için bir kez daha minnettarlığımızı ifade ediyoruz. O Aşk ile çalışan yorulmaz ne zaman ölürsem o zaman yorulurum derdi. Ondan aldığımız aşk ile yılmadan yorulmadan millet için birlik için insan ve can için çalışmaya devam ediyoruz diye kaydetti.ELEKTRİKLİ ARABA KULLANDITörene katılmadan önce Neşet Ertaşın mezarını ziyaret eden Erdoğan, törenin gerçekleştirildiği otele ise yeşil renkli bir elektrikli arabayı kullanarak geldi.Neşet Ertaş’ın mezarını ziyaret ettiBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan, sanatçı Neşet Ertaşın birinci ölüm yıldönümünde Kırşehir Mezarlığında bulunan mezarını ziyaret etti. Başbakan Erdoğanı mezarlıkta Neşet Ertaşın kardeşleri Nadiye Ertuğrul ve Ayşe Garip ile eniştesi Hüseyin Ertuğrul ve amcasınınoğlu Haydar Ertaş karşıladı.Başbakan Erdoğan, Ahilik Meydanında gerçekleştirilen Ahilik programının ardından mezarlığa geçti. Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan burada Neşet Ertaş ve babası Muharrem Ertaşın kabirlerini ziyaret etti. Başbakan Erdoğan, mezar başında Kuran-ı Kerim okuttu. Erdoğan Kuran okunurken Nadiye Ertuğrulun elinden tuttu. Kuran ardından dua okundu. Erdoğan, Neşet Ertaşın vasiyeti üzerine ayak ucuna gömüldüğü babası ve ustası Muharrem Ertaşın mezarını da ziyaret ederek dua etti.Neşet Ertaşın kardeşi Ayşe Garip, Çok büyük bir insandı. Yaşantısıyla bunu gösterdi. Örnek olarak yaşantısı kaldı. derken, eniştesi, Türkiyeye ve dünyada nam salmış bir insan. diye konuştu.Başbakan Erdoğan, mezarlık ziyaretinin ardından Neşet Ertaş 1. Altınbağlama Kültür Sanat Ödül Törenine katılmak üzere otele geçti.
Zaman
Ana Sayfa
28.09.2013
BaşbakanvesanatçılarGönülDağınısöylediBaşbakan ve sanatçılar Gönül Dağını söyledi
Torununu öğretmene bu sözlerle teslim etti: Eti de sizin, kemiği de
Zaman
17.09.2013
01:53
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ortaokula başlayan torunu Mehmet Akif’i okulun ilk günü yalnız bırakmadı.Samanyolu Eğitim Kurumları içinde yer alan Özel Hasan Tanık Ortaokulu’nun yeni eğitim-öğretim törenine katılan Arınç, burada bir konuşma yaptı. Başbakan yardımcılığı sıfatının yanında aynı zamanda bir veli olarak törende bulunduğunu vurgulayan Arınç, “Torunum Mehmet Akif, bugün ortaokula başlıyor. Annesi, babası, küçük kardeşi ile birlikte onu okula başlarken yalnız bırakmak istemedik. Onun için çok sevinçliyim ve sizin kadar heyecanlıyım.” dedi. Türkiye’de eğitime başlayan öğrenci sayısının Avrupa’da birçok ülkenin nüfusundan fazla olduğuna dikkat çeken Arınç, “İsveç ve Danimarka’yı birleştirdiğimizde onların tüm yurttaşları bugün bizim yavrularımızın sayısı kadardır. Bununla iftihar etmeliyiz. 16 milyon genç nüfusumuzun, yavrularımızın kıymetini bilmeliyiz.” ifadelerini kullandı. Özel eğitim kurumlarının eğitim için en önemli kaynaklardan biri olduğunu aktaran Arınç, şöyle devam etti: “Okulumuz, Samanyolu Eğitim Kurumları bünyesinde hizmet eden bir özel eğitim kurumudur. Samanyolu Eğitim Kurumları da yıllardır Türkiye’de eğitim alanında en büyük başarılara sahip olmuş, öğrencileri ile öğretmen ve idarecileri ile en saygın kurumlarımızdan birisidir. Bugün sadece bu okul değil, Ankara’da onlarcası, Türkiye’de binlercesi Türkiye’nin her yerinde büyük hizmetler vermektedir.” Anne-babalara da bazı tavsiyelerde bulunan Arınç, velilerin çocukları ile irtibatını kesmemesi gerektiğinin altını çizdi. Başbakan Yardımcısı Arınç, konuşmasının ardından, yeni eğitim kampüsünün açılışı için kurdeleyi kesti. Ardından torunu Mehmet Akif’in sınıfını ziyaret etti. Torunu ile aynı sıraya oturan Arınç, küçük torunu Reyyan’ı da kucağına alarak sevdi. Torununa, “Sen de büyüyünce buraya mı geleceksin?” diye sordu. Öğretmenlerden sınıf mevcudu hakkında bilgi alan Arınç, daha sonra sınıf öğretmeni ile ayak üstü sohbet etti. Sınıf öğretmenine “Eti senin kemiği benim derlerdi eskiden, kemik de senin olsun. Güzel yetişsinler.” dedi. Daha sonra damadı, kızı ve torunları ile hatıra fotoğrafı çektirdi.
Zaman
Politika
17.09.2013
TorununuöğretmenebusözlerleteslimettiEtidesizinkemiğideTorununu öğretmene bu sözlerle teslim etti Eti de sizin kemiği de
Torununu öğretmene bu sözlerle teslim etti: Eti de sizin, kemiği de
Zaman
17.09.2013
01:53
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ortaokula başlayan torunu Mehmet Akif’i okulun ilk günü yalnız bırakmadı.Samanyolu Eğitim Kurumları içinde yer alan Özel Hasan Tanık Ortaokulu’nun yeni eğitim-öğretim törenine katılan Arınç, burada bir konuşma yaptı. Başbakan yardımcılığı sıfatının yanında aynı zamanda bir veli olarak törende bulunduğunu vurgulayan Arınç, “Torunum Mehmet Akif, bugün ortaokula başlıyor. Annesi, babası, küçük kardeşi ile birlikte onu okula başlarken yalnız bırakmak istemedik. Onun için çok sevinçliyim ve sizin kadar heyecanlıyım.” dedi. Türkiye’de eğitime başlayan öğrenci sayısının Avrupa’da birçok ülkenin nüfusundan fazla olduğuna dikkat çeken Arınç, “İsveç ve Danimarka’yı birleştirdiğimizde onların tüm yurttaşları bugün bizim yavrularımızın sayısı kadardır. Bununla iftihar etmeliyiz. 16 milyon genç nüfusumuzun, yavrularımızın kıymetini bilmeliyiz.” ifadelerini kullandı. Özel eğitim kurumlarının eğitim için en önemli kaynaklardan biri olduğunu aktaran Arınç, şöyle devam etti: “Okulumuz, Samanyolu Eğitim Kurumları bünyesinde hizmet eden bir özel eğitim kurumudur. Samanyolu Eğitim Kurumları da yıllardır Türkiye’de eğitim alanında en büyük başarılara sahip olmuş, öğrencileri ile öğretmen ve idarecileri ile en saygın kurumlarımızdan birisidir. Bugün sadece bu okul değil, Ankara’da onlarcası, Türkiye’de binlercesi Türkiye’nin her yerinde büyük hizmetler vermektedir.” Anne-babalara da bazı tavsiyelerde bulunan Arınç, velilerin çocukları ile irtibatını kesmemesi gerektiğinin altını çizdi. Başbakan Yardımcısı Arınç, konuşmasının ardından, yeni eğitim kampüsünün açılışı için kurdeleyi kesti. Ardından torunu Mehmet Akif’in sınıfını ziyaret etti. Torunu ile aynı sıraya oturan Arınç, küçük torunu Reyyan’ı da kucağına alarak sevdi. Torununa, “Sen de büyüyünce buraya mı geleceksin?” diye sordu. Öğretmenlerden sınıf mevcudu hakkında bilgi alan Arınç, daha sonra sınıf öğretmeni ile ayak üstü sohbet etti. Sınıf öğretmenine “Eti senin kemiği benim derlerdi eskiden, kemik de senin olsun. Güzel yetişsinler.” dedi. Daha sonra damadı, kızı ve torunları ile hatıra fotoğrafı çektirdi.
Zaman
Ana Sayfa
17.09.2013
TorununuöğretmenebusözlerleteslimettiEtidesizinkemiğideTorununu öğretmene bu sözlerle teslim etti Eti de sizin kemiği de
Başbakan Yardımcısı Arınç, torunu Akif'i okulun ilk gününde yalnız bırakmadı
Zaman
16.09.2013
12:53
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ortaokula başlayan torunu Mehmet Akif’i okulun ilk günü yalnız bırakmadı. Bülent Arınç, Özel Hasan Tanık Ortaokulu’nda 2013-2014 Eğitim Öğretim Yılı ve Özel Hasan Tanık Anaokulu, İlkokulu ve Ortaokulu kampüsü açılış törenine katıldı. Törende konuşan Arınç, başbakan yardımcılığı sıfatının yanında aynı zamanda bir veli olarak törende bulunduğunu belirterek, “Torunum Mehmet Akif, bugün ortaokula başlıyor. Ben de annesi, babası, küçük kardeşi ile birlikte onu okula başlarken yalnız bırakmak istemedik. Onun için çok sevinçliyim ve sizin kadar heyecanlıyım.” dedi. Türkiye’de eğitime başlayan öğrenci sayısının Avrupa’da bir çok ülkenin nüfusundan fazla olduğuna dikkat çeken Arınç, İsveç ve Danimarka’yı birleştirdiğimizde onların tüm yurttaşları bugün bizim yavrularımızın sayısı kadardır. Bununla iftihar etmeliyiz. 16 milyon genç nüfusumuzun, yavrularımızın kıymetini bilmeliyiz. ifadesini kullandı. Genç nüfusun geleceğe en iyi şekilde taşınması için eğitim öğretim üzerinde hassasiyet ile durduklarını söyleyen Arınç, eğitime yapılan yatırımlar hakkında bilgi verdi. Son 7 yıldır bütçeden en fazla ödeneğin milli eğitime ayrıldığına dikkat çeken Arınç, Sadece bütçeyi ayırmakla, daha fazla para vermekle eğitim olmuyor. Eğitim için hem alt yapı hem de eğitimcinin kalitesi de çok önemlidir. dedi. “SAMANYOLU EĞİTİM KURUMLARI, EN BÜYÜK BAŞARILARA SAHİP OLMUŞ SAYGIN KURUMLARIMIZDAN”Özel eğitim kurumlarının eğitim için en önemli kaynaklardan biri olduğunu aktaran Arınç, şöyle devam etti: “Okulumuz, Samanyolu Eğitim Kurumları bünyesinde hizmet eden bir özel eğitim kurumudur. Samanyolu Eğitim Kurumları da yıllardır Türkiye’de eğitim alanında en büyük başarılara sahip olmuş, öğrencileri ile öğretmen ve idarecileri ile en saygın kurumlarımızdan birisidir. Bugün sadece bu okul değil, Ankara’da onlarcası, Türkiye’de binlercesi Türkiye’nin her yerinde büyük hizmetler vermektedir. Çocuklarımız ile birebir ilgilenilmekte, eğitimin en son teknolojik imkanları kullanılmakta ve yavrularımız geleceğe en iyi şekilde hazırlanmaktadır. Dolayısı ile bu eğitim kurumlarımızın kurulmasına işaret eden, katkıda bulunan, maddi destek sağlayan ve eğitimi kendileri için en önemli mesele haline getiren bütün büyüklerimize, idarecilerimize, öğretmenlerimize teşekkür ediyorum.”ARINǒTAN ANNE BABALARA TAVSİYELERAnne babalara da bazı tavsiyelerde bulunan Arınç, velilerin çocukları ile irtibatını kesmemesi gerektiğinin altını çizdi. Arınç, “Öğretmenlerin sizden ricalarını her zaman yerine getirmelisiniz. Onları takip etmelisiniz, onlarla birlikte olmalısınız, çocuklarınızın ne yaptığından, nereye gittiğinden, kimlerle arkadaşlık kurduğundan, derslerini yapıp yapmadıklarından, hafta sonu varsa kurslara katılıp katılmadıklarından emin olmalısınız. Çocuklarınız ile birlikte olursanız onların başarıları, mutlaka daha da artmış olacaktır.” şeklinde konuştu. ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM DERLER, KEMİK DE SENİN OLSUNBaşbakan Yardımcısı Arınç, konuşmasından sonra kampüs açılışı için kurdeleyi kesti. Ardından torunu Mehmet Akif’in sınıfını ziyaret etti. Torunu ile aynı sıraya oturan Arınç, küçük torunu Reyyan’ı da kucağına alarak sevdi. Arınç torununa, “Sende büyüyünce buraya mı geleceksin?” diye sordu. Öğretmenlerden sınıf mevcudu hakkında bilgi alan Arınç, daha sonra sınıf öğretmeni ile de ayak üstü sohbet etti. Arınç, sınıf öğretmenine, “Eti senin kemiği benim derlerdi eskiden, kemik de senin olsun. Güzel yetişsinler.” dedi. Arınç, damadı, kızı ve torunları ile hatıra fotoğrafı da çektirdi. MİNİKLERİN GÖSTERİSİ BEĞENİ İLE İZLENDİ Öte yandan açılış töreninde birinci sınıf öğrencilerinin Türk büyükleri gösterisi ve ikinci sınıf öğrencisi Halide Gül Karataş’ın okuduğu İstiklal Marşı beğeni ile izlendi. Arınç, küçük Halide’yi gösterisinin sonunda yanına çağırarak yanaklarından öptü. OKUL MÜDÜRÜ EYÜP ÇETİN: HER YIL YÜZDE 100 YERLEŞTİRME BAŞARISI ELDE ETTİK Okul Müdürü Eyüp Çetin ise törende yaptığı konuşmada kampüste ana okulu, ilkokul ve ortaokul olmak üzere 3 ayrı okul bulunduğunu ifade ederek, “Bu okullar kendi içlerinde tamamen bağımsız olacaklar. Böylece 4+4+4 eğitim sistemi ile hedeflenen amaçlar doğrultusunda ana okulu, ilkokul ve ortaokul öğrencileri aynı kampüste fakat bütün birimleri ile ayrı alanlarda eğitim göreceklerdir. Toplam bin 500 öğrenci kapasiteli kampüsümüzde bu yıl bin 250 öğrenci eğitim görecektir. 8 bin 500 metrekare arsa üzerinde, 22 bin metrekare kapalı alanı olan bu modern eğitim kampüsünde 65 derslik, 4 olimpiyat sınıfı, 3 görsel sanatlar sınıfı, 3 müzik sınıfı, 3 açık oyun alanı, 3 yemekhane, 2 kütüphane, 2 bilgisayar laboratuvarı, 2 fen ve teknoloji laboratuvarı, 2 akıl oyunları sınıfı, 2 cep sineması, 2 kapalı spor salonu, 2 jimnastik salonu, 1 konferans salonu, sağlık odası, teknoloji tasarım sınıfı, klüp odaları, dinlenme odaları ve çok amaçlı salonlar bulunm
Zaman
Son Dakika
16.09.2013
BaşbakanYardımcısıArınçtorunuAkifiokulunilkgünündeyalnızbırakmadıBaşbakan Yardımcısı Arınç torunu Akifi okulun ilk gününde yalnız bırakmadı
Can kurtarmak UMKE'yi hayata bağlıyor
Zaman
13.09.2013
11:15
Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE), Bir insanın hayatını kurtarmak bütün insanlığın hayatını kurtarmak gibidir düsturuyla hareket ediyor. Deprem ve sel gibi acil durumlarda ortaya çıkan Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE) en zor şartlarda elinden gelen mücadeleyi gösteriyor. Çoğu zaman sevinci ve üzüntüyü aynı anda yaşıyorlar. Bazen tuttukları bir eli çekerek bütün bir insanlığı kurtarmış gibi sevinç yaşarken bazen de ölümlerle karşılaşıyorlar. Aynı dakika içinde iki farklı duyguyu tadıyorlar. Kurtardıkları kişinin dini, rengi onlar için önemli değil. Diyarbakır UMKE’den İlyas Hayran, “İnsan hayatı kurtarırken düşüncesine, ideolojisine, dinine, rengine bakmıyoruz. Bizim için önemli olan insan hayatı kurtarmak. Bir insanın hayatını kurtardığımızda dünyalar bizim oluyor.” dedi. Erol Kaplan ise hayat kurtarmanın kendisini hayata bağladığını, “İnsan hayatı kurtarmak beni hayata bağlayan tek şey. O insanların gözündeki mutluluğu görebilmek beni hayata sıkıca bağlıyor.” sözleriyle dile getirdi.Deprem, sel gibi çeşitli doğal afetlerde yaralılara uzanan ilk el olan UMKE, gönüllülerden oluşan bir ekip. Çeşitli meslek dallarından olan ekibin tek ortak düşüncesi bir insanın hayatını kurtarmak. Bu amaçla bir araya gelen sağlık ekibi, en zorlu görevlere göğüs geriyor. Bazen helikopter kazasında, bazen deprem bölgesinde var güçleriyle çalışarak bir insanın hayatını kurtarmak için çabalıyor; üzüntüyü, sevinci aynı anda yaşıyorlar. Böylesine duygu yoğunluğu yaşayan ekip psikolojik olarak çöküntüye uğrasa da can kurtarmak için çalışmaya devam ediyor. Diyarbakır UMKE’den Ayşegül Yaman, Van depremine iki saat içinde Skorsky helikopterle gittiklerini anlattı. Van’da büyük bir kargaşa olduğunu ifade eden Yaman, insanlara müdahale edebilmek için 6 kişilik ekibin var gücüyle çalıştığını söyledi. ‘Her çıkardığımız bir yaralı bizim için umuttu’ diyen Yaman, “Enkazlardan daha fazla yaralı çıkarabileceğimiz düşüncesi bize umut veriyordu. Herhangi bir enkaz altından bir yaralı çıkarmak, bir insanın hayatta olduğunu görmek, nefes aldığını bilmek çok güzel bir duygu. Kurtarılan her canda biraz daha mutlu oluyorum.” ifadelerini kullandı.UMKE Birim Sorumlusu Aslan Öztürk, bir insanın hayatının sadece bir insana bağlı olmadığını söyledi: “O yaralı insanlar birilerinin annesi, babası, kardeşi. Bir kişiyi kurtarmak bir kişiyi kurtarmak değil, bütün aileyi kurtarmak anlamına geliyor.” Kurtarma operasyonlarında riskli tırmanışların, müdahalelerinin olduğunu dile getiren Öztürk, “Riskli tırmanış ve inişler oluyor. Bazen yaralılara damar yolu solunum yolu açmamız gerekiyor. Arkadaşlar gönüllü olduğu için bu riski alarak insanlık bilinciyle yardım ediyorlar. Biz de böyle mutluluğa ulaşıyoruz. İnsan hayatını kurtarmak gibisi yok.” sözleriyle duygularını özetledi.İlyas Hayran, “İnsan hayatı kurtarırken düşüncesine, ideolojisine, dinine, rengine bakmıyoruz. Bizim için önemli olan insan hayatı kurtarmak. Bir insanın hayatını kurtardığımızda dünyalar bizim oluyor.” sözleriyle çalışma prensiplerini aktardı. Elinde ölen insan olduğu kadar kurtardığı insanın da olduğunu kaydeden Hayran, yaşadığı duygusal bir anını şöyle anlattı: “Van’daki depremde enkaz altında dehliz açıldı. Oraya indim, fakat bir çöküntü meydana gelmeye başladı. Ben enkazın altında kalmamak için geri çıkarken 16 yaşında bir bayan elimi tutarak ‘beni bırakma, gitme’ dedi. O an yıkıldım. Ama elimden bir şey gelmedi.”Motorize ambulansta görevli Erol Kaplan, yıllardan beri UMKE’de görevli olduğunu dile getirdi. İşi gereği sürekli hayat kurtardığını belirten Kaplan, “Belli bir süreden sonra insan hayatı kurtarma beni hayata bağlayan tek şey oldu. Bende bağımlılık yaptı. Beni hayata bağlayan tek şey oldu. Benim için mutluluk insanları sevebilmektir. Bunu hissedebildikten sonra insanların etnik yapısı, ideolojisi, rengi hiç önemli değil. O insanların gözündeki mutluluğu görebilmek beni hayata bağlıyor. Önemli olan da bu benim için.” sözlerini kaydetti. Veysi Uçar ise her yaptığı harekette empati kurmaya çalıştığını dile getirdi. Uçar, “Bir kişiye el uzattığımda, babamı kaybettiğimi sandığım anda, babam bana geri veriliyor hissini duyuyorum. O düşüncelerle hareket ediyorum.” şeklinde konuştu. Mustafa Karamanoğlulları ise acıyı, mutluluğu aynı anda yaşadığını belirterek, “Aynı anda hem seviniyoruz hem üzülüyor.” dedi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
13.09.2013
CankurtarmakUMKEyihayatabağlıyorCan kurtarmak UMKEyi hayata bağlıyor
76 yıllık bekleyişin hikâyesi belgesel oldu
Zaman
11.09.2013
01:54
Altın Portakal Film Festivali’nde finale kalan belgesellerden biri de ‘Misafir’. Belgeselde Mardin’de 76 yıldır annesinin yolunu gözleyen Cercis Kaptan’ın hayatı anlatılıyor. Yönetmen Haydar Demirtaş, çekimler sırasında Bahe’nin kız kardeşini Suriye’de bulduklarını söylüyor.‘Bahe’ ismiyle tanınan Cercis Kaptan Mardinli bir Süryani. 76 yıl önce annesi onu ‘Bu manastırda bekle, seni almaya geleceğim” diyerek Mardin’de Deyrul Zafaran Manastırı’na bırakmış. Bahe, o günden beri manastırda annesinin yolunu gözlüyor. Bahe bir taraftan da manastırda bahçıvanlık yapıyor. Kaptan’ın hayat hikâyesi 28 yaşındaki Mardinli yönetmen Haydar Demirtaş’ın dikkatini çekmiş ve belgesel olarak çekmeye karar vermiş. Demirtaş’ın çektiği 30 dakikalık ‘Misafir’ adlı belgesel, bu yıl 50’ncisi düzenlenecek Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde finale kaldı. Yönetmen, filmin finale kalmasını 75 yıldır annesini bekleyen ve aradan geçen zaman zarfında Manastır’dan ayrılmayıp orada çalışmış Bahe’nin hayat hikâyesini konu almasına bağlıyor.Yönetmen Demirtaş, annesinin Bahe’yi 11 yaşındayken ekonomik sıkıntılardan dolayı manastıra bıraktığını söylüyor. Demirtaş, “Annesi iki kız kardeşi ile birlikte Suriye’ye gitmek zorunda kalıyor. Ve ona ‘Bu manastırda bekle, seni almaya geleceğim’ dedikten sonra gidiyor. Belgesel, Bahe’nin o günden bugüne 76 yıl boyunca manastırda büyük bir özlem ve umutla annesini beklemesini anlatıyor.” diyor. Belgeselde Süryanilerin kültürüne, diline, tarihine de yer verdiklerini dile getiren Demirtaş, “Çekimlerde Bahe’nin 76 yıl önce ayrılmak zorunda kaldığı kız kardeşinin izini sürerek kendisiyle Suriye’de görüştük. Belgeselde Suriye’de ziyaret ettiğimiz Bahe’nin kız kardeşinin kardeşine olan özlemi de var. Dolayısıyla emek verdiğimiz belgesel filmimizin Antalya Film Festivali Belgesel Film kategorisinde finale kalmış olması bile bizler için gurur vesilesidir.” ifadelerini kullanıyor. Altın Portakal Film Festivali, ‘Misafir’in son durağı değil. Demirtaş, belgeselin Cannes Film Festivali, Diyarbakır’da düzenlenen Uluslararası Filmamed Belgesel Film Festivali, Documentarist Uluslararası Belgesel Film Günleri, İtalya’da Uluslararası Della Lessinia Film Festivali’nde gösterime sunulacağını belirtiyor.DHA
Zaman
Ana Sayfa
11.09.2013
76yıllıkbekleyişinhikâyesibelgeseloldu76 yıllık bekleyişin hikâyesi belgesel oldu
Gaziantepli kadın, Suriye'den gelen kurşunla ağır yaralandı
Zaman
03.09.2013
14:00
Suriye’nin Halep iline bağlı Jarablus ilçesinde çıkan çatışma sonucu atılan kurşun, Gaziantep’in Karkamış ilçesinde yaşayan 55 yaşındaki Aysel Yılmaz’a isabet etti. Karkamış eski Belediye Başkanı Ali Yılmaz’ın kardeşi olduğu öğrenilen kadının, sağlık durumu ciddiyetini koruyor. Ağabey Yılmaz, kurşunun sekme sonucu değil, bin 500 metreden kasıtlı olarak sıkıldığını iddia etti. Yılmaz, Aradaki mesafe bin 500 metre. 1520 dakika boyunca toprakları kaynatır derecede çok sayıda mermi gördük. dedi. Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ve Akçakale ilçelerinde yaşanan sınırdan seken kurşun gerginliği bu sefer de Gaziantep’in Karkamış ilçesinde yaşandı. Sabah saatlerinde Halep’e bağlı Jarablus ilçesindeki çatışmadan çıkan kurşunlar, sınırın diğer ucunda bulunan 55 yaşındaki 10 çocuk annesi Aysel Yılmaz’ı vurdu. Gaziantep 25 Aralık Devlet Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’nde tedavi altına alınan Yılmaz’ın yakınları da hastane bahçesinde tedirgin bir şekilde iyi haberi bekliyor. Karkamış eski Belediye Başkanı olan Ali Yılmaz, kız kardeşinin vurulması olayının kurşun sekmesi olmadığını öne sürdü. Ağabey Yılmaz, Olay sabah namazı saatlerinde başladı. 08.45 civarında da bunlar karşı tarafta akrabaları da bulunduğundan bakmak için çıkıyorlar. 6 tane vurulan oldu. Onlar kol ve ayaklarından yaralandı. Kardeşimin durumu ağır olduğu için buraya getirdik. 5 saatlik çatışma süresince kimse yaklaşıp gelmedi. Bizim taraftan tedbir yoktu. Atılan mermiler sekme sonucu da gelmedi. Kasıtlı olarak atıldı. Aradaki mesafe bin 500 metre. 15-20 dakika boyunca toprakları kaynatır derecede çok sayıda mermi gördük. diye konuştu. Öte yandan, Şanlıurfanın Ceylanpınar ilçesinin karşısındaki Rasulaynda çıkan çatışma sonucu seken kurşunlar da 6 yaşındaki Emine Bozkurt isimli çocuğu yaraladı. Bacağından hafif yaralanan Bozkurt, tedavisinin ardından taburcu edildi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
03.09.2013
GazianteplikadınSuriyedengelenkurşunlaağıryaralandıGaziantepli kadın Suriyeden gelen kurşunla ağır yaralandı
Köklerim Granada geleceğim İstanbul
Zaman
21.08.2013
11:40
20 yıl önce Müslüman olan İspanyol müzisyen Hamza Castro’nun ney peşinde geçen hayatında İstanbul’un önemli bir yeri var. Kendisiyle ilginç hayatını ve Türkiye macerasını konuştuk.Onu ilk TRT’de yayınlanan ‘Batıya Akan Nehir’ belgeselinde görmüştüm. Sadece 3 dakika kadar kaldı ve sonra kayboldu ekrandan. Bende öylesine bir tat bıraktı ki. Granada’ya vardığımda ilk sorduğum kişi o oldu. Adını bile bilmiyordum. Rehberimize “Buralarda ney üfleyen bir Müslüman gördüm birkaç yıl önce.” dedim. “Bizim Hamza’dan mı bahsediyorsun?” diye sordu. “Bilmiyorum. Ama İspanyol’du.” dedim. “Evet evet.” dedi, “O bizim Hamza’nın ta kendisi.” “Beni ona götürebilir misin?” diye sordum. “İkindiden sonra bir buluşma ayarlayayım.” dedi. Bu kadar çabuk olacağını düşünmüyordum. Hamza’yı aradı ve El Hamra’yı tam karşıdan gören bir tepede buluşmak için sözleşti. Siyah bir takım giymişti Hamza. Çok sıcak, çok içten, çok samimi buldum onu. Sanki 3 dakika önce değil de 40 yıl önce tanışmış gibiydik.Granada’nın dar ve tarihin içinden fırlayıp gelen sokaklarında yürüdük kendisiyle. Bize Kelime-i Şehadet getirdiği bağ evini gösterdi. Ardından sokakların hikâyesini anlattı. Bugün turistlerin büyük ilgisini çeken beyaz evlerin bulunduğu bu bölgenin asırlar önce Granada’nın köylülerinin yaşadığı yerler olduğunu söyledi. Kendisine “Köylüler bu kadar güzel bahçelerin, sofaların olduğu evlerde oturuyorsa, kentliler nerede yaşıyordu?” diye sorduk. “Maalesef Müslümanlardan kalan kent merkezinin neredeyse tamamı yerle bir edildi.” dedi.Kafelerden birinde çayımızı yudumlarken bulduk kendimizi. Soyadı Castro olan Hamza da çoktan başlamıştı hikâyesini anlatmaya. Granada’nın Armia köyündendi. Bütün ecdadı İspanyol’du. 42 yaşındaydı. Pek çok işte çalışmıştı. Pastaneden konfeksiyon dükkanlarına kadar. Sonra kendi işini kurmuş. Hindistan’dan Fas’a kadar geniş bir ticaret ağı oluşturmuştu. Bir dönerci dükkanı açmıştı ismini Konya verdiği. Çünkü Konya’yı çok seviyordu ve elbette sebebini de birazdan bizimle paylaşacaktı.Peki Hamza İslamiyet ile nasıl tanışmış, nasıl Müslüman olmuştu? “30 Ekim 1993’te Müslüman oldum.” diyor ve gözlerinde bir ışık parıldıyor. Tanıdığı ilk Müslüman bir bayanmış. Bir arkadaşının kız arkadaşının kız kardeşi... Sonradan Müslüman olmuş bir İspanyol. “Ben ise Allah’a inanıyordum ama hiçbir arayışta değildim, hiç bir dini de yaşamıyordum.” Devam ediyor Hamza: “Onun çevresinde İspanyol Müslümanlar vardı. Böylece İslamiyet’i tanıdım, sevdim. Bir yıl geçmeden ben de Müslüman oldum.” Kelime-i Şahadet getirdikten bir yıl sonra o bayanla evlenmişler. Evlilikleri 11 yıl sürmüş. Nabil (17) ve Nur (10) adını verdikleri iki çocukları olmuş. Yürütememişler ve boşanmışlar. 5 yıl önce ise Camilla adında Hıristiyan bir bayanla evlenmiş, Hamza. “Elhamdülillah çok mutluyum.” diyor.Onlardaki nuru ben de istedimŞu andaki eşinin onunla tanıştığında İslamiyet hakkında hiç bilgisi yokmuş. Ona göre İslamiyet Arapların diniymiş. “Bizim için değil yani.” diyor Hamza: “İnsanların çoğunun düşüncesi böyle. İnsanlar Hz. Muhammed’i tanımıyorlar.” Ve devam ediyor: “Hz. İsa’yı herkes biliyor. Hatta bazıları onun haşa Allah olduğunu düşünüyor. Bazıları Allah’ın oğlu, bazıları da peygamber... Ama Efendimiz’i tanımıyorlar.” Camilla’ya İslam’dan bahsetmek yerine örnek olmaya çalışıyor. Sorularına da düzgün bir şekilde cevap vermeye… Onun dinini eleştirmiyor, sadece şöyle diyor: “Bence İsa putperestliği istemezdi.” Hepsi o kadar.Hamza’nın en çok dikkatini çeken şey, Müslümanların konuşma şekli ve karakterleri olmuş. “Bir nur vardı yüzlerinde.” diyor. Fiziksel güzellik değildi kastettiği: “Ne olduğunu anlayamadığım bir şey işte.” Fakat o, bu insanlarda var olan ama tanımlayamadığı bu güzelliğin kendisinde de olmasını istiyordu. İslamiyet’i de bu yüzden seçiyor aslında. Önceleri İslam hakkında hiçbir fikri yokmuş. Sonradan öğrenmiş namaz kılmasını, Kur’an okumasını. Müslüman olunca farklı tepkiler olmuş kendisine. Ama hiçbiri fazla olumsuz değil. Çünkü tanıdığı bütün insanlarla zaten çok iyi ilişki içindeymiş.Önceleri spor yapıyordu Hamza. Futbol oynuyordu. Granada kulübünün alt yapısındaydı. Real Madrid’in seçmelerine bile katılmıştı. Müslüman olduktan sonra bu çevresinden koptu. Zira İslam’ı tanımakla meşguldü. Gelecekte evleneceği bayanı tanımakla meşguldü. Bir arkadaşı ona çok kızmıştı, “Müslüman oldun, futbolu bırakacaksın öyle mi?” diye. Peki ya ailesi? Annesi hiç soru sormamış ona
Zaman
Kültür
21.08.2013
KöklerimGranadageleceğimİstanbul/">İstanbulİstanbul/">Köklerim Granada geleceğim İstanbul
Köklerim Granada geleceğim İstanbul
Zaman
21.08.2013
11:27
20 yıl önce Müslüman olan İspanyol müzisyen Hamza Castro’nun ney peşinde geçen hayatında İstanbul’un önemli bir yeri var. Kendisiyle ilginç hayatını ve Türkiye macerasını konuştuk.Onu ilk TRT’de yayınlanan ‘Batıya Akan Nehir’ belgeselinde görmüştüm. Sadece 3 dakika kadar kaldı ve sonra kayboldu ekrandan. Bende öylesine bir tat bıraktı ki. Granada’ya vardığımda ilk sorduğum kişi o oldu. Adını bile bilmiyordum. Rehberimize “Buralarda ney üfleyen bir Müslüman gördüm birkaç yıl önce.” dedim. “Bizim Hamza’dan mı bahsediyorsun?” diye sordu. “Bilmiyorum. Ama İspanyol’du.” dedim. “Evet evet.” dedi, “O bizim Hamza’nın ta kendisi.” “Beni ona götürebilir misin?” diye sordum. “İkindiden sonra bir buluşma ayarlayayım.” dedi. Bu kadar çabuk olacağını düşünmüyordum. Hamza’yı aradı ve El Hamra’yı tam karşıdan gören bir tepede buluşmak için sözleşti. Siyah bir takım giymişti Hamza. Çok sıcak, çok içten, çok samimi buldum onu. Sanki 3 dakika önce değil de 40 yıl önce tanışmış gibiydik.Granada’nın dar ve tarihin içinden fırlayıp gelen sokaklarında yürüdük kendisiyle. Bize Kelime-i Şehadet getirdiği bağ evini gösterdi. Ardından sokakların hikâyesini anlattı. Bugün turistlerin büyük ilgisini çeken beyaz evlerin bulunduğu bu bölgenin asırlar önce Granada’nın köylülerinin yaşadığı yerler olduğunu söyledi. Kendisine “Köylüler bu kadar güzel bahçelerin, sofaların olduğu evlerde oturuyorsa, kentliler nerede yaşıyordu?” diye sorduk. “Maalesef Müslümanlardan kalan kent merkezinin neredeyse tamamı yerle bir edildi.” dedi.Kafelerden birinde çayımızı yudumlarken bulduk kendimizi. Soyadı Castro olan Hamza da çoktan başlamıştı hikâyesini anlatmaya. Granada’nın Armia köyündendi. Bütün ecdadı İspanyol’du. 42 yaşındaydı. Pek çok işte çalışmıştı. Pastaneden konfeksiyon dükkanlarına kadar. Sonra kendi işini kurmuş. Hindistan’dan Fas’a kadar geniş bir ticaret ağı oluşturmuştu. Bir dönerci dükkanı açmıştı ismini Konya verdiği. Çünkü Konya’yı çok seviyordu ve elbette sebebini de birazdan bizimle paylaşacaktı.Peki Hamza İslamiyet ile nasıl tanışmış, nasıl Müslüman olmuştu? “30 Ekim 1993’te Müslüman oldum.” diyor ve gözlerinde bir ışık parıldıyor. Tanıdığı ilk Müslüman bir bayanmış. Bir arkadaşının kız arkadaşının kız kardeşi... Sonradan Müslüman olmuş bir İspanyol. “Ben ise Allah’a inanıyordum ama hiçbir arayışta değildim, hiç bir dini de yaşamıyordum.” Devam ediyor Hamza: “Onun çevresinde İspanyol Müslümanlar vardı. Böylece İslamiyet’i tanıdım, sevdim. Bir yıl geçmeden ben de Müslüman oldum.” Kelime-i Şahadet getirdikten bir yıl sonra o bayanla evlenmişler. Evlilikleri 11 yıl sürmüş. Nabil (17) ve Nur (10) adını verdikleri iki çocukları olmuş. Yürütememişler ve boşanmışlar. 5 yıl önce ise Camilla adında Hıristiyan bir bayanla evlenmiş, Hamza. “Elhamdülillah çok mutluyum.” diyor.Onlardaki nuru ben de istedimŞu andaki eşinin onunla tanıştığında İslamiyet hakkında hiç bilgisi yokmuş. Ona göre İslamiyet Arapların diniymiş. “Bizim için değil yani.” diyor Hamza: “İnsanların çoğunun düşüncesi böyle. İnsanlar Hz. Muhammed’i tanımıyorlar.” Ve devam ediyor: “Hz. İsa’yı herkes biliyor. Hatta bazıları onun haşa Allah olduğunu düşünüyor. Bazıları Allah’ın oğlu, bazıları da peygamber... Ama Efendimiz’i tanımıyorlar.” Camilla’ya İslam’dan bahsetmek yerine örnek olmaya çalışıyor. Sorularına da düzgün bir şekilde cevap vermeye… Onun dinini eleştirmiyor, sadece şöyle diyor: “Bence İsa putperestliği istemezdi.” Hepsi o kadar.Hamza’nın en çok dikkatini çeken şey, Müslümanların konuşma şekli ve karakterleri olmuş. “Bir nur vardı yüzlerinde.” diyor. Fiziksel güzellik değildi kastettiği: “Ne olduğunu anlayamadığım bir şey işte.” Fakat o, bu insanlarda var olan ama tanımlayamadığı bu güzelliğin kendisinde de olmasını istiyordu. İslamiyet’i de bu yüzden seçiyor aslında. Önceleri İslam hakkında hiçbir fikri yokmuş. Sonradan öğrenmiş namaz kılmasını, Kur’an okumasını. Müslüman olunca farklı tepkiler olmuş kendisine. Ama hiçbiri fazla olumsuz değil. Çünkü tanıdığı bütün insanlarla zaten çok iyi ilişki içindeymiş.Önceleri spor yapıyordu Hamza. Futbol oynuyordu. Granada kulübünün alt yapısındaydı. Real Madrid’in seçmelerine bile katılmıştı. Müslüman olduktan sonra bu çevresinden koptu. Zira İslam’ı tanımakla meşguldü. Gelecekte evleneceği bayanı tanımakla meşguldü. Bir arkadaşı ona çok kızmıştı, “Müslüman oldun, futbolu bırakacaksın öyle mi?” diye. Peki ya ailesi? Annesi hiç soru sormamış ona
Zaman
Ana Sayfa
21.08.2013
KöklerimGranadageleceğimİstanbul/">İstanbulİstanbul/">Köklerim Granada geleceğim İstanbul
Sarai Sierra'nın ailesinden şaşırtan mektup
Zaman
18.08.2013
15:25
Sierra cinayetinin yankıları hâla devam ediyor. Acıları hâla taze olan Sierranın ailesi katil zanlısına bir mektup yazdı. Sierranın annesi ve erkek kardeşi, 3 Eylülde gerçekleşecek duruşmada okunması için Sierra cinayetinin avukatı Ceren Şarman aracılığıyla Laz Ziya lakaplı Ziya Tasalıya mektup gönderdi. Gönderilen mektupta; Sana Seni bağışlıyoruz denildi.ABDden fotoğraf çekmek için İstanbula gelen Sarai Sierra, 22 Ocak 2013te kayboldu, yapılan çalışmalar sonucunda Sierranın cesedi 2 Şubat 2013te Sarayburnundaki surlarda bir dehlizde bulundu. Polisin günler süren araştırması sonucunda katil zanlısı olarak Ziya Tasalıya ulaşıldı.Firar eden Tasalı, 17 Mart 2013te Hatayda yakalanıp tutuklandı.İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Kaplan tarafından hazırlanan iddianamede, Tasalı hakkında canavarca hisle öldürmek suçundan ağırlaştırılmış müebbet, cinsel saldırı ve nitelikli hırsızlık suçlarından 5 yıldan 14 yıla kadar hapis cezası istendi.HAYATIM BİR DAHA 22 OCAK GECESİ GELEN TELEFONDAN ÖNCESİ GİBİ OLMAYACAKİstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesinde ilk duruşması 3 Eylülde görülecek dava öncesi Sarai Sierranın annesi Betziada Jimenez ve erkek kardeşi David Jimenez, ayrı iki mektubuailenin Türkiyedeki Avukatı Ceren Şarmanla paylaştı. Katil zanlısı Tasalıya seslenen aile, mahkeme dosyasına da girecek olan mektup yazdı.Sierranın erkek kardeşi David Jimenez, mektubunda şunları yazdı: Saraiyi kaybetmek şimdiye dek başıma gelen en büyük sarsıntı. O harika bir kardeş ve hatta daha da iyi bir arkadaştı. Hayatımın geri kalan yılları nasıl geçecek, bilmiyorum. Fakat hayatımın bir daha asla 22 Ocak gecesi gelen telefondan önceki gibi olmayacağını kabullenmek zorundayım. Bu geçtiğimiz aylar bizim için ne kadar zor olsa da, Tanrı bütün bu zaman boyunca bize hep yakın oldu. Bunun, ailemin yaşamını nasıl değiştirdiği hakkında yazmayı sürdürebilirim ama sanırım öyle bir mektup yazmak istemiyorum. Şiddet dolu bir geçmişin mi var yoksa kız kardeşim incittiğin ilk insan mı? Bunu bilmiyorum. Ancak senin için hâla bir umut ve bağışlanma imkanı olduğunu biliyorum. Bu cümleleri yazabilmemin tek nedeni, bizzat benim bol bol bağışlanmış olmamdır. Tanrı, pek çok günah işlemiş olmama rağmen gene de beni bağışladıysa, sana karşı kin beslemem yanlış olacaktır. Belki asla adam öldürmemiş olabilirim ama İsa Mesih şöyle diyor, Adam öldürmeyeceksin. Öldüren yargılanacak dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenecek herkes yargılanacaktır. Hiç kimse kendisini inciten birine öfkelenmeden bir gün bile geçirmemiştir. Benim de Tanrının önünde günahlarım var ama İsa Mesih sayesinde onun huzurunda bağışlanmış, aklanmış ve suçsuz olarak durabilirim. Bu nedenle Ziya, bil ki sadece Türk mahkemelerinin huzurunda değil, daha önemlisi kutsal ve adil bir Tanrının huzurunda da hüküm giymiş durumdasın.Bir cinayet işlendiğini belirten David Jimenez, Adaletin yerine geleceğini umut ediyorum. Dua ediyorum ki, eğer bu suçu işleyen kişi sen isen, adalet tam olarak yerini bulsun. Ne eksik ne fazla ifadelerini kullandı.SENİ BAĞIŞLIYORUZ DİYEBİLMEKTEYİZAnne Jimenezin mektubu ise şöyle: Bu mektubun okunmasını arzu etmemin nedeni kızımız Sarai Sierranın ölümünden bu yana ailemizin içinde bulunduğu durumu ifade etmektir. Bu zaman bizler için hiç kolay olmadı, çok gözyaşı döktük ve halen dökmekteyiz. Sarai sevecen bir anne, bir eş, bir evlat ve David ile Christinanın kız kardeşleriydi. Ablası Christina, bir daha onu görmeyeceğini hatırlayarak artık Sarainin resimlerine dahi bakmıyor. Çünkü onu bizden kopardın. Sarai aklına koyduğunu yapmakta azimli, eğlenceli, şefkatli ve hayat dolu bir kadındı. Çok şükür Tanrı, içinden geçtiğimiz bu karanlık zamanda bize güç verdi ve lütuf gösterdi. Rabbimize ve İsa Mesihe güveniyoruz. O bağışlayıcıdır. Onun merhameti ve ve sevgisi sayesinde sana Seni bağışlıyoruz diyebilmekteyiz.Adaletin yerini bulacağını belirten anne Jimenez, mektubuna şöyle devam etti: Saraiye karşı işlediğin suçun cezasını çekeceksin. Bilmeni istiyoruz ki, inandığımız Tanrı merhametli ve sevecendir. Onda bağışlanma vardır. Bize gelince, kızımızı bir gün tekrar göreceğimizi biliyoruz. Çünkü bu Rabbimiz ve İsa Mesihin bize verdiği vaattir ve ben bu vaade dayanarak dimdik duruyorum.SİERRAYI SAVUNMAK İÇİN İKİ AY ÇABALADISierranın ailesinin mektubu, ailenin Türkiyedeki avukatı Ceren Şarmana geldi. Henüz iki yıllık 25 yaşındaki genç avukat Şarman, televizyondan izlediği olayın ardından Amerikan Konsolosluğunu arayarak aileye ulaştı. Şarman, süreci şöyle anlattı: Ailenin avukatı olmadığını öğrendim. Bu süreçte onlara avukat olarak yardımcı olabileceğimi düşündüm. Çok uğraştım ve eşi Steven Sierranın telefonunu buldum. Aile önce çok memnun oldu. New Yorkta bir senatör araya girdi. Kim olduğumu, nerede okuduğumu sordu. Bilgilerimi istediler. Dah
Zaman
Son Dakika
18.08.2013
SaraiSierranınailesindenşaşırtanmektupSarai Sierranın ailesinden şaşırtan mektup
Marmara depreminin izleri hâla devam ediyor
Zaman
16.08.2013
09:58
On binlerce insanın öldüğü ve yaralandığı Marmara depremini Gölcükte yaşayanlar, her yıl o anları tekrar yaşıyor. Marmarayı sallayan 17 Ağustos depreminin üzerinden yıllar geçmesine rağmen izleri hâla devam ediyor.17 Ağustos 1999da saat 03:02de gerçekleşen Kocaeli-Gölcük merkezli depremin üzerinden yıllar geçmesine rağmen acısı hâla yüreklerde duruyor. Türkiyenin yakın tarihini derinden etkileyen önemli olaylardan biri olan Marmara depremini merkez üssü Gölcükte yaşayanlar o günleri gözyaşlarıyla anlatıyor.Deprem zamanı Gölcükte olan Gölcük Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş, bu felaket deprem gibi gelmedi bize diyerek şunları söyledi: Kavaklı sahilindeydim. Çökmenin olduğu bölge. İki metreye yakın bir çökmeyle karşı karşıya kaldık. Benim oturduğum bina 6 katlı bir binaydı ve ben ikinci katındaydım. Çok ciddi sarsıldık. Tabi dengeyi kurma şansımız yoktu bir 45 saniye. Binamızda hasar oldu ama aşağı indiğimizde suya, deniz suyuna indik. Rıhtım ve sahil çöktüğü için cadde ve sokakların hepsi su altındaydı. Ben en son 1967 depremini yaşamıştım. Sakarya depremini. Sallandık, sallandık, sonra evimize girip yatmıştık. Hatırladığımız deprem oydu. Ama bu felaket deprem gibi gelmedi bize.Kocaeli Mahalle Afet Gönüllüleri Derneği (MAG) Başkanı Bahri Soyyiğit de, MAG ile eğitim alanlar hakkında bilgi vererek şunları söyledi: 45 kişilik bir ekibimiz var. 35 saatlik bizim standart MAG eğitimimiz var. Bunun içinde yangın ve afet psikolojisi var, afet bilinci var, ilk yardım eğitimleri var, arama-kurtarma eğitimleri var. Yangın eğitimini itfaiye veriyor. Arama-kurtarma eğitimini afet acil durum teknisyenleri veriyor. İlk yardımı, bir ilk yardım uzmanı veriyor. Yani eğitim konusunda biz asla taviz vermiyoruz.Enkazdan 19 saat sonra kurtulan ve deprem sonrası sağ kolunu kullanamayan, inşaat mühendisi eşiyle deprem zamanı hasarlı binaları kontrol ederken tanışan iki çocuk annesi Ayşe Kanat, depremde yaşadıklarını şöyle ifade etti: Deprem olduğunda uyandım, ev yıkıldı enkazın altında kaldım. O anki çaresizlik, birinin sizi kurtarması, bağırıyorsunuz kimseye sesinizi duyuramıyorsunuz. Koluma kiriş, ayağımabeton geldi. 19 saat enkaz altında kaldım. Başka bir evdeydim. Kaldığım evde dört kişiydik. Üçü vefat etti. Bir ben sağ çıktım, 19 saat sonra baygın bir vaziyette çıktım ve gözlerimi hastanede açtım. Ailem ulaşamamış. Ölüm haberi gitmiş. Çok bağırdığım için ses tellerim hasar görmüş. Ben duyuyorum sesleri ama sesimi ben duyuramıyorum, bari dedim taşı taşa vurayım başka türlü sesimi duymayacaklar. O şekilde ulaştılar bana.TALEBELERİMİ ENKAZDAN ÖLÜ ÇIKARDIMDepremi yaşayan Engin Kılıç ve Yeşilyurt Mahallesi Muhtarı Yiğit Karaarslaner ise, o günleri anlatırken duygu dolu anlar yaşadı. Karaarslaner, 96 ölü çıkarttıklarını ifade ederek sözlerini şöyle sürdürdü: Şahsen şimdiki Büyükşehir Belediye Başkanımız İbrahim Karaosmanoğlunun kardeşi Recep beyin ailesinin cesetlerini çıkartmak nasip oldu. Ailemde bir sıkıntı yaşamadım ama talebelerimi enkazdan ölü çıkarttım. 96 ölüyü biz iki günde mahallemizin bütün enkazıyla birlikte kaldırdık. Ellerimle 9 yaşından, askere gidene kadar yetiştirdiğim gencimin cesetini çıkartmak an be an beni duygulandırıyor. Allah rahmet eylesin ben kendi elimle çıkarttım. Kreşin altından aldım, ikiye bölünmüş vaziyette. Bir daha Mevla böyle bir şeyi bana değil tüm ümmet-i muhammede yaşatmasın.Toprak kazılarak içerisinden geçip kurtulan Engin Kılıç ise, şunlaı söyledi: Beş kişiydik evde. Annem ve babam ilk deprem olduğu an kurtuldu. Üstü açıktı onların. Bizle yaklaşık 1,5 saat uğraştılar. Toprağı yerden kazıdılar, biz de kazdıkları yerden çıktık. Tam yerde uyandım ben. Her yer tozdu. Işık falan yok. Annemin sesine uyandım ben. Ben kardeşimle uğraşıyorum. Ses almaya uğraşıyoruz. Bizi bulmaları için bağırıyoruz. O şekilde bizi çıkarttılar ve bir bahçeye aldılar bizi.Depremde komşularını kaybeden Remziye Uzun ise, mahallesinde yaşanan deprem anlarını gözyaşlarıyla anlattı. Depremde iki çocuğun yanarak can verdiğini dile getiren Uzun, sözlerine şöyle devam etti: Yantarafımızdaki ev yıkıldı. Onun çocukları altında kaldı. Felçli bir çocuğu vardı duvar yıkıldı üstüne o öldü. Caminin minaresi yıkıldı. Yollar kapandı. Gitmeye yer yok. Nereden gideceksin, hiçbir yerden gidemezsin. 13komşum öldü. Ama bir bizim binada o kadar öldü. Karşıdaki binadakiler de komşumuz. Onlarda da çok ölen oldu. Bir kaptan vardı. İki çocuğu vardı. Bir tanesi ana okuluna gidiyordu. Bir tanesi daha ufak. Çocuklar o saatte süt istemişler annelerinden. Annesibabasıyla beraber kalkmış süt için mutfağa gitmişler. Deprem oluyor, anne baba mutfakta kalıyor, çocuklar odada kalıyor. Bir de bizim bina yandı. Nereden alev aldıysa. Ev yandı o iki çocuk orada bağıra bağıra. Anne baba dışarıdan bağırıyor, çocuklar içeriden. Çocuklar öyle yanarak canını verdi.Gölcük Deprem Konutlarında
Zaman
Son Dakika
16.08.2013
MarmaradepremininizlerihâladevamediyorMarmara depreminin izleri hâla devam ediyor
Atatürk Evi, yeni yüzüyle yarın açılıyor
Zaman
15.08.2013
12:51
Yunanistanın ikinci büyük kenti Selanikteki Gazi Mustafa Kemal Atatürkün doğduğu ev yeniden ziyarete açılıyor. Atatürk Evinin (müze) 2010 yılından bu yana devam eden restorasyon ve düzenleme çalışmalarında dış cephe, iç avlu, iç dekorasyon ve tasarımda çağdaş müzecilik anlayışına uygun bir konsept tercih edildi. Müzenin açılışı yarın TC. Turizm ve Kültür Bakanı Ömer Çelik tarafından gerçekleştirilecek.T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Gazi Mustafa Kemal Atatürkün, 1881 yılında, Selanikte doğduğu evi yeniden restore etti. Müzenin açılışı yarın TC. Turizm ve Kültür Bakanı Ömer Çelik tarafından gerçekleştirilecek. Yunanistan hükümetini ise Dışişleri Bakan Yardımcısı Akis Gerontopulos temsil edecek.2010 yılından bu yana devam eden ve çağdaş müzecilik anlayışına uygun olarak yenilenen evde Atatürkün silikondan yapılmış heykeli dikkat çekiyor. Atatürkün yaşamına ait kesitlerin güçlü bir görsellik ve bilgilendirme ile ziyaretçilere sunulduğu mekânda, arşivlerden elde edilen bilgiler ışığında hazırlanan panolar ve belgesel filmlerle misafirlerin ilgisinin en üst düzeyde tutulması için etkileyici bir ortama imza atılmış. Üç kattan oluşan binanın zemin katında yer alan Atatürk ve Çocuk Odası ile başlayan tarihi yolculuk, ziyaret edilen her odada Atatürkün yaşamını ziyaretçilere tüm canlılığıyla aktarmayı hedefliyor.Binanın üst katlarındaki sofalarda evin eski teşhir düzenini gösteren maketler sergilenirken; 1. katta; Selanik Odası, Manastır Odası, 2. katta İstanbul Odası ve Ankara Odası olarak isimlendirilen odalar yer alıyor. Atatürkün hayatını anlatan ve ömrünün geçtiği şehirleri tanıtan bilgi panolarına yer verilen mekânın 2. katındaki Ankara Odasında ise ziyaretçiler Atatürkü koltuğa oturmuş şekilde canlandıran silikondan yapılmış gerçekçi bir heykelle karşılaşıyor.Atatürk Evi olarak ilk kez 10 Kasım 1953 yılında ziyarete açılan mekân, 60 yıl aradan sonra köklü bir düzenlemeden geçirilerek yarın öğlen saatlerinde kapılarını yeniden ziyaretçilere açacak. Yeni baştan ele alınan müzede daha öncekinin aksine bazı önemli düzenlemeler dikkat çekiyor. T.C. Selanik Başkonsolosluğu ile aynı avluda bulunan Atatürk Evine giriş bu defa Apostolou Pavlu Caddesi 17 numaradaki Başkonsolosluk bahçesinden değil, arka sokaktan sağlanacak. Ziyaretçi, dış kapıdan sonra bahçe girişine konulan güvenlik noktasından geçecek.SELANİKE REKOR SAYIDA TURİST BEKLENİYORTHYnin 2011 yılında İstanbul Selanik arasında başlattığı uçuşlar şehri ziyaret eden Türk turist sayısında ciddi artışa katkı sağlamıştı. Atatürk Evinin yeniden ziyarete açılmasıyla birlikte Türkiye ve Balkan ülkelerinden şehre gelecek turist sayısında rekor artış bekleniyor. Türkiye, Rusyadan sonra Selanike en çok turist gönderen ikinci ülke konumunda. Ancak turizm sektörü, Atatürk Evinin yeniden faaliyete geçmesiyle birlikte, Selanike en çok turistin Türkiyeden geleceğine inanıyor.Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris, 2011de 36 bin 629 Türk turistin Selaniki ziyaret ettiğini, 2012de ise bu sayının 46 bin 790a yükseldiğini (yüzde 27, 74 artış) açıklamıştı. 2013 yılının Ocak-Haziran döneminde ise 28 bin 556 Türk turist Selaniki gezerken, yıl sonuna kadar Türkiyeli turist sayısında yüzde 40lık bir artışla rekor kırılması bekleniyor.Atatürk Evi, pazartesi günleri hariç, resmi ve dini bayramlar dahil her gün saat 10:00-17:00 arası ziyaretçilere açık tutulacak.Yunan basın-yayın organları, yenilenen Atatürk Evine ilişkin geniş haberlere yer verirken, yarından itibaren Selanikin kalbinde mükemmel bir müzenin hizmet vermeyi sürdüreceği yorumu yapıldı.143 YILLIK TARİHKültür ve Turizm Bakanlığının internet sitesinde yer alan bilgilere göre Selanikteki Atatürk Evi, Rodoslu Müderris Hacı Mehmet Vakfınca 1870 yılında yaptırıldı. Ev, önce İbrahim Zühdü Efendinin, daha sonra Selanikli Abdullah Ağa ve eşi Ümmü Gülsümün mülkiyetine geçti. Ali Rıza Efendi ise bu evi Atatürkün doğumundan birkaç yıl önce kiraladı. Mustafa Kemal Atatürk ise bu evin ikinci katında, güney taraftaki odada dünyaya geldi.Aile, Ali Rıza Efendinin 1888 yılında vefatına kadar bu evde ikamet etti. Ancak Ali Rıza Efendinin vefatından sonra, Zübeyde Hanım çocuklarıyla birlikte Atatürkün doğduğu evin bitişiğindeki daha küçük bir eve taşındı.II. Meşrutiyetin ilanından sonra Selanikte görevlendirilen Atatürk, bu dönemde, annesi ve kız kardeşiyle birlikte burada kaldı. O, Selanikten ayrıldıktan sonra annesi ve kız kardeşi bir süre daha bu evde yaşadı. 1912 yılında Selanik kenti Yunanistanın yönetimine geçince Atatürkün annesi ve kız kardeşi de İstanbula gelmek durumunda kaldı.Bundan sonraki süreçte ev, Türkiye ve Yunanistan arasındaki anlaşma gereğince Yunan Hükümetine bırakıldı ve sonrasında da bir Yunan aile tarafından satın alındı.Evi daha sonra, Atatürke hediye edilmek üzere Selanik Belediyesi satın aldı. Anaht
Zaman
Son Dakika
15.08.2013
AtatürkEviyeniyüzüyleyarınaçılıyorAtatürk Evi yeni yüzüyle yarın açılıyor
'Bizim canımız yandı, ne olur trafik kurallarına uyun'
Zaman
11.08.2013
01:54
Çocuklarını, kardeşlerini, annelerini, babalarını trafik kazalarında kaybeden aileler, bayram dönüşü yaşanacak yoğunlukta acı olaylar meydana gelmemesi için direksiyon başına geçen sürücüleri uyardı. En duygusal uyarıyı yapan aileler, “Ne olur trafik kurallarına uyun. Karşınızdaki kişilerin de bir ailesinin olduğunu düşünün” çağrısı yaptı.Ramazan Bayramı sonrası tatil dönüşü yollarda araç sayısı artacak. Yaşanan yoğunluktan acı tablolar çıkmaması herkesin ortak temennisi. Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre 2012 yılı Ramazan Bayramında toplam bin 841 trafik kazası meydana geldi. Bu kazalarda 4 bin 61 kişi yaralanırken 74 kişi hayatını kaybetti. Geçtiğimiz yıl kadar olmasa da bu bayramda da geriye benzer görüntüler kaldı. Bayramın ilk günü ve ikinci günü dikkatsizlik ve aşırı hızdan dolayı ölümlü kazalar yaşandı.Trafikte en ufak ihmalin acısını en derinlerde hisseden gözü yaşlı anne, baba, kardeş ve çocuklar, bayram trafiğinde yeni acılar yaşanmaması için sürücüleri uyardı. İzmirin Çınarlı semtinde 26 Ekim 2009 tarihinde belediye otobüsünün ezdiği otomobilde hayatını kaybeden dört gençten biri olan 17 yaşındaki millî boksör Cemre Kayanın ailesindeki acı hâlâ taze. Baba İhsan Kaya, “Sürücüler, evlerinde kendilerini bekleyen eşleri, aileleri, anneleri, çocukları olduğunu bir an olsun akıllarından çıkarmasın. Sadece kendilerini değil, karşı tarafı da düşünsünler ve ayaklarını gazdan çeksinler. Yıllar geçti ama bizim acımız geçmedi.” diyor. Sürücülerden trafik kurallarına uymalarını isteyerek acele etmemeleri ve sabırlı olmaları tavsiyesinde bulunan acılı baba, alkollü olarak araç kullanılmaması için cezaların çok daha ağırlaştırılması gerektiğini ifade etti.Sürücülere bir başka uyarı ise 5 Ağustos 2007de, 274 promil alkollü bir sürücü tarafından 26 yaşındayken öldürülen Yaşar Mete Oymaklının annesi Nurşen Oymaklıdan geldi. Acılı anne, başka canların yanmaması için sürücülerden, özellikle kazaların baş sebebi alkol ve hızdan uzak durmalarını istedi. Oymaklı sözlerini şöyle sürdürdü: “Acım çok büyük, daha başkalarının canının yanmasını istemiyorum. Her şekilde kurallara uyulsun. Benim çocuğum hiç alkol almadı ama maalesef başkalarının hatalarını en acı şekilde ödedik.” Eylül 2011de İzmir Karşıyakada işyerine giderken tek yön yolda geri geri gelen aracın çarparak öldürdüğü 66 yaşındaki Canay Çamlıbelin kızı Heval Ginyola göre de, sürücüler empati yapmalı. Trafik kazalarına dikkat çekmek için Ankaraya yürüyerek Cumhurbaşkanı Abdullah Güle mektup götüren Ginyol, “Sürücülerin ciddi dikkat göstermesi gerekiyor. Araçlara uygulanan hız sınırlarının takibi ve sürücülerin hız sınırlarına dikkat etmesi önemli. Sürücüler empati yaparak araç kullansın; yollarda sadece araçlar yok, arabalar, makineler yok. İnsanları da düşünerek hareket etsinler.” dedi. 18 Şubat 2012 tarihinde gazete dağıtımına giderken arkadan hızla gelen otomobilin çarparak öldürdüğü üç çocuk babası İzzet Kantaşın kardeşi İlhan Kantaş ise, “Bu acıyı yaşamayan bilemez. Bir hiç uğruna kardeşim üç evladından, eşinden ayrıldı. Alkolden, hızdan uzak durun. Hayatı kimseye zehir etmeye hakkınız yok.” şeklinde konuştu.U dönüşünde feci kaza: 5 ölüBursanın Mustafakemalpaşa ilçesinde meydana gelen trafik kazasında, 5 kişi öldü, 19 kişi yaralandı. Kazaya, U dönüşü yapmak isteyen midibüse otomobilin yandan çarpmasının sebep olduğu belirtildi. Kazada, Balıkesir istikametine giderken U dönüşü yapmak isteyen Kasım Ayazın kullandığı 16 EF 385 plakalı midibüse, Ali Altuntaşın (33) kullandığı 16 K 6262 plakalı otomobil çarptı. Midibüsteki Kerime Torun, Ayşe Tongal (45) ile nişan törenine giden otomobil sürücüsü Okay Altuntaş (31) olay yerinde, annesi Figen Altuntaş (51) kaldırıldığı Mustafakemalpaşa Devlet Hastanesinde, Safiye Sinem Şahintürk (30) Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde hayatlarını kaybetti. Yaralılardan iki kişinin durumunun ağır olduğu öğrenildi. Bu arada kazadan dolayı Bursa-İzmir karayolunun gidiş istikameti uzun süre trafiğe kapatıldı. Savaş alanına dönen kaza alanında araçlardan geriye yolcuların ayakkabı ve eşyaları ile hurda yığınları kaldı. Kazanın, Ayazın Mustafakemalpaşa ilçe girişindeki kavşağı geçtiği için ilerden kontrolsüz U dönüşü yapmak istediği sırada olduğu kaydedildi. Midibüs sürücüsü gözaltına alındı. ENSAR TUNA ALATÜRK BURSA
Zaman
Ana Sayfa
11.08.2013
BizimcanımızyandıneolurtrafikkurallarınauyunBizim canımız yandı ne olur trafik kurallarına uyun
'Bizim canımız yandı, ne olur trafik kurallarına uyun'
Zaman
11.08.2013
01:52
Çocuklarını, kardeşlerini, annelerini, babalarını trafik kazalarında kaybeden aileler, bayram dönüşü yaşanacak yoğunlukta acı olaylar meydana gelmemesi için direksiyon başına geçen sürücüleri uyardı. En duygusal uyarıyı yapan aileler, “Ne olur trafik kurallarına uyun. Karşınızdaki kişilerin de bir ailesinin olduğunu düşünün” çağrısı yaptı.Ramazan Bayramı sonrası tatil dönüşü yollarda araç sayısı artacak. Yaşanan yoğunluktan acı tablolar çıkmaması herkesin ortak temennisi. Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre 2012 yılı Ramazan Bayramında toplam bin 841 trafik kazası meydana geldi. Bu kazalarda 4 bin 61 kişi yaralanırken 74 kişi hayatını kaybetti. Geçtiğimiz yıl kadar olmasa da bu bayramda da geriye benzer görüntüler kaldı. Bayramın ilk günü ve ikinci günü dikkatsizlik ve aşırı hızdan dolayı ölümlü kazalar yaşandı.Trafikte en ufak ihmalin acısını en derinlerde hisseden gözü yaşlı anne, baba, kardeş ve çocuklar, bayram trafiğinde yeni acılar yaşanmaması için sürücüleri uyardı. İzmirin Çınarlı semtinde 26 Ekim 2009 tarihinde belediye otobüsünün ezdiği otomobilde hayatını kaybeden dört gençten biri olan 17 yaşındaki millî boksör Cemre Kayanın ailesindeki acı hâlâ taze. Baba İhsan Kaya, “Sürücüler, evlerinde kendilerini bekleyen eşleri, aileleri, anneleri, çocukları olduğunu bir an olsun akıllarından çıkarmasın. Sadece kendilerini değil, karşı tarafı da düşünsünler ve ayaklarını gazdan çeksinler. Yıllar geçti ama bizim acımız geçmedi.” diyor. Sürücülerden trafik kurallarına uymalarını isteyerek acele etmemeleri ve sabırlı olmaları tavsiyesinde bulunan acılı baba, alkollü olarak araç kullanılmaması için cezaların çok daha ağırlaştırılması gerektiğini ifade etti.Sürücülere bir başka uyarı ise 5 Ağustos 2007de, 274 promil alkollü bir sürücü tarafından 26 yaşındayken öldürülen Yaşar Mete Oymaklının annesi Nurşen Oymaklıdan geldi. Acılı anne, başka canların yanmaması için sürücülerden, özellikle kazaların baş sebebi alkol ve hızdan uzak durmalarını istedi. Oymaklı sözlerini şöyle sürdürdü: “Acım çok büyük, daha başkalarının canının yanmasını istemiyorum. Her şekilde kurallara uyulsun. Benim çocuğum hiç alkol almadı ama maalesef başkalarının hatalarını en acı şekilde ödedik.” Eylül 2011de İzmir Karşıyakada işyerine giderken tek yön yolda geri geri gelen aracın çarparak öldürdüğü 66 yaşındaki Canay Çamlıbelin kızı Heval Ginyola göre de, sürücüler empati yapmalı. Trafik kazalarına dikkat çekmek için Ankaraya yürüyerek Cumhurbaşkanı Abdullah Güle mektup götüren Ginyol, “Sürücülerin ciddi dikkat göstermesi gerekiyor. Araçlara uygulanan hız sınırlarının takibi ve sürücülerin hız sınırlarına dikkat etmesi önemli. Sürücüler empati yaparak araç kullansın; yollarda sadece araçlar yok, arabalar, makineler yok. İnsanları da düşünerek hareket etsinler.” dedi. 18 Şubat 2012 tarihinde gazete dağıtımına giderken arkadan hızla gelen otomobilin çarparak öldürdüğü üç çocuk babası İzzet Kantaşın kardeşi İlhan Kantaş ise, “Bu acıyı yaşamayan bilemez. Bir hiç uğruna kardeşim üç evladından, eşinden ayrıldı. Alkolden, hızdan uzak durun. Hayatı kimseye zehir etmeye hakkınız yok.” şeklinde konuştu.U dönüşünde feci kaza: 5 ölüBursanın Mustafakemalpaşa ilçesinde meydana gelen trafik kazasında, 5 kişi öldü, 19 kişi yaralandı. Kazaya, U dönüşü yapmak isteyen midibüse otomobilin yandan çarpmasının sebep olduğu belirtildi. Kazada, Balıkesir istikametine giderken U dönüşü yapmak isteyen Kasım Ayazın kullandığı 16 EF 385 plakalı midibüse, Ali Altuntaşın (33) kullandığı 16 K 6262 plakalı otomobil çarptı. Midibüsteki Kerime Torun, Ayşe Tongal (45) ile nişan törenine giden otomobil sürücüsü Okay Altuntaş (31) olay yerinde, annesi Figen Altuntaş (51) kaldırıldığı Mustafakemalpaşa Devlet Hastanesinde, Safiye Sinem Şahintürk (30) Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde hayatlarını kaybetti. Yaralılardan iki kişinin durumunun ağır olduğu öğrenildi. Bu arada kazadan dolayı Bursa-İzmir karayolunun gidiş istikameti uzun süre trafiğe kapatıldı. Savaş alanına dönen kaza alanında araçlardan geriye yolcuların ayakkabı ve eşyaları ile hurda yığınları kaldı. Kazanın, Ayazın Mustafakemalpaşa ilçe girişindeki kavşağı geçtiği için ilerden kontrolsüz U dönüşü yapmak istediği sırada olduğu kaydedildi. Midibüs sürücüsü gözaltına alındı. ENSAR TUNA ALATÜRK BURSA
Zaman
Güncel
11.08.2013
BizimcanımızyandıneolurtrafikkurallarınauyunBizim canımız yandı ne olur trafik kurallarına uyun
Hatice tek ayak parmağıyla iki üniversite okuyor
Zaman
24.07.2013
22:10
İzmirde 10 aylıkken SMA teşhisi konulan, doktorların iki yıl ömür biçtiği 32 yaşındaki Hatice Özkan, kol ve bacak kasları her geçen gün güçsüzleşip erimesine rağmen yaşam azmiyle herkesi şaşırtıyor. Başı ve tek ayak parmağı dışında hiçbir organını kullanamayan Hatice, önce liseyi bitirdi, şimdi de iki üniversite birden okuyor.Emekli asker Murat Özkan ile Döndü Özkanın ikinci çocukları olan Haticeye, 10 aylıkken vücudundaki istemli kasların günden güne kuvvetsizleşerek erimesine yol açan ve ALS hastalığının benzeri olan spinal müsküler atrofi (SMA) teşhisi koyuldu. Doktor, en fazla iki yıl yaşayacağını söyledi. Ailesinin sevgisi ve yaşama azmiyle hayata tutunan Hatice, bacaklarında başlayan kas erimesinin boynuna ve kollarına yayılması sebebiyle tekerlekli sandalyede yaşamını sürdürmeye başladı. Öğrenim çağı gelince yürüyemediği için kızını her gün okula götürüp getiren annesi, sınıfta da yanında bulunarak ihtiyaçlarını karşıladı. Örnek bir azim sergileyen Hatice, okuma yazmayı diğer çocuklardan önce öğrendi ancak öğretmeni bir gün annesine, Diğer çocuklar da annelerini yanlarında istiyor, kötü örnek oluyorsun. diyerek, Haticeyi bir daha okula getirmemesini söyledi. Bu duruma üzülen Hatice, bir daha okula gitmek istemedi. Ağabeyi ve kardeşi eğitimlerini sürdürünce heveslenerek, 20 yaşında tekrar eğitime başladı. İlkokul, ortaokul ve liseyi dışarıdan bitiren Hatice Özkanın imdadına, hastalığı ilerlediği için ellerini kullanamaz hale gelince yine annesi yetişti. Annesinin tuttuğu ve yapraklarını çevirdiği kitaplarla sınava hazırlanan Hatice, 2009da Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünü kazandı. Aile dostları olan ve kendisi de ALSye yakalanan göz doktoru Alper Kayanın hazırladığı programla bilgisayar kullanmaya başlayan Hatice, eğitimine devam etti. Şu anda bu bölümde 4. sınıf, Erzurum Atatürk Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulunda ise 1. sınıf öğrencisi olan Özkan, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Bölümünü de kazandığını ancak orada örgün eğitim yapıldığı için kaydını sildirmek zorunda kaldığını anlattı. Okulu bitirdikten sonra hedefinin adalet dağıtmak olduğunu söyleyen Hatice, eğitimini Dr. Kayanın hazırladığı program sayesinde evden devam ettiriyor. Vizelere internetten, finallere ise üniversitelerin belirlediği merkezlerde giriyor. Zaman zaman engellilerle ilgili köşe yazıları yazdığını da ifade eden Hatice, bir sayfalık yazıyı iki günde bitirdiğini, duygularını aracısız paylaşmanın her şeye değdiğini ifade ediyor.AYAĞIYLA TUŞLARA BASIYORSadece konuşabilen ve hareket ettirebildiği tek ayak parmağıyla yattığı yerden bilgisayar kullanabilen Hatice Özkan, İnsanlar isterlerse her engeli aşabilir. Yüreğinde engel olmayan herkese, engellilerle ilgili bir internet sitesinden kaleme aldığım yazılarla sesleniyorum ve engellilerin sorunlarını anlatmaya çalışıyorum. dedi. Çalışmak istediğini söyleyen genç kız, Bazı iş başvurularım oldu ancak olumlu ya da olumsuz kimse bana geri dönmedi. Engelliler olarak günlük hayatta iş bulmamız gerçekten çok zor. Nereye gitsek bizi kapıdan çeviriyorlar ancak engelli olmak başarıya engel değil, yeter ki içinizde yaşama ve çalışma azmi olsun. Orucumu tutabiliyorum. İbadetlerimi yapmaya çalışıyorum. Kurân–ı Kerîm okuyorum. şeklinde konuştu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın engelliler adına çok güzel hizmetlerin altına imza attığını ancak bürokratların olaya onun kadar hassas yaklaşmadığını söyleyen Hatice, engellilerin sıkıntılarını iletmek için birebir görüşmesinin kendisini mutlu edeceğini belirtti.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
24.07.2013
HaticetekayakparmağıylaikiüniversiteokuyorHatice tek ayak parmağıyla iki üniversite okuyor
Hatice tek ayak parmağıyla iki üniversite okuyor
Zaman
24.07.2013
17:44
İzmirde 10 aylıkken SMA teşhisi konulan, doktorların iki yıl ömür biçtiği 32 yaşındaki Hatice Özkan, kol ve bacak kasları her geçen gün güçsüzleşip erimesine rağmen yaşam azmiyle herkesi şaşırtıyor. Başı ve tek ayak parmağı dışında hiçbir organını kullanamayan Hatice, önce liseyi bitirdi, şimdi de iki üniversite birden okuyor.Emekli asker Murat Özkan ile Döndü Özkanın ikinci çocukları olan Haticeye, 10 aylıkken vücudundaki istemli kasların günden güne kuvvetsizleşerek erimesine yol açan ve ALS hastalığının benzeri olan spinal müsküler atrofi (SMA) teşhisi koyuldu. Doktor, en fazla iki yıl yaşayacağını söyledi. Ailesinin sevgisi ve yaşama azmiyle hayata tutunan Hatice, bacaklarında başlayan kas erimesinin boynuna ve kollarına yayılması sebebiyle tekerlekli sandalyede yaşamını sürdürmeye başladı. Öğrenim çağı gelince yürüyemediği için kızını her gün okula götürüp getiren annesi, sınıfta da yanında bulunarak ihtiyaçlarını karşıladı. Örnek bir azim sergileyen Hatice, okuma yazmayı diğer çocuklardan önce öğrendi ancak öğretmeni bir gün annesine, Diğer çocuklar da annelerini yanlarında istiyor, kötü örnek oluyorsun. diyerek, Haticeyi bir daha okula getirmemesini söyledi. Bu duruma üzülen Hatice, bir daha okula gitmek istemedi. Ağabeyi ve kardeşi eğitimlerini sürdürünce heveslenerek, 20 yaşında tekrar eğitime başladı. İlkokul, ortaokul ve liseyi dışarıdan bitiren Hatice Özkanın imdadına, hastalığı ilerlediği için ellerini kullanamaz hale gelince yine annesi yetişti. Annesinin tuttuğu ve yapraklarını çevirdiği kitaplarla sınava hazırlanan Hatice, 2009da Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünü kazandı. Aile dostları olan ve kendisi de ALSye yakalanan göz doktoru Alper Kayanın hazırladığı programla bilgisayar kullanmaya başlayan Hatice, eğitimine devam etti. Şu anda bu bölümde 4. sınıf, Erzurum Atatürk Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulunda ise 1. sınıf öğrencisi olan Özkan, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Bölümünü de kazandığını ancak orada örgün eğitim yapıldığı için kaydını sildirmek zorunda kaldığını anlattı. Okulu bitirdikten sonra hedefinin adalet dağıtmak olduğunu söyleyen Hatice, eğitimini Dr. Kayanın hazırladığı program sayesinde evden devam ettiriyor. Vizelere internetten, finallere ise üniversitelerin belirlediği merkezlerde giriyor. Zaman zaman engellilerle ilgili köşe yazıları yazdığını da ifade eden Hatice, bir sayfalık yazıyı iki günde bitirdiğini, duygularını aracısız paylaşmanın her şeye değdiğini ifade ediyor.AYAĞIYLA TUŞLARA BASIYORSadece konuşabilen ve hareket ettirebildiği tek ayak parmağıyla yattığı yerden bilgisayar kullanabilen Hatice Özkan, İnsanlar isterlerse her engeli aşabilir. Yüreğinde engel olmayan herkese, engellilerle ilgili bir internet sitesinden kaleme aldığım yazılarla sesleniyorum ve engellilerin sorunlarını anlatmaya çalışıyorum. dedi. Çalışmak istediğini söyleyen genç kız, Bazı iş başvurularım oldu ancak olumlu ya da olumsuz kimse bana geri dönmedi. Engelliler olarak günlük hayatta iş bulmamız gerçekten çok zor. Nereye gitsek bizi kapıdan çeviriyorlar ancak engelli olmak başarıya engel değil, yeter ki içinizde yaşama ve çalışma azmi olsun. Orucumu tutabiliyorum. İbadetlerimi yapmaya çalışıyorum. Kurân–ı Kerîm okuyorum. şeklinde konuştu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın engelliler adına çok güzel hizmetlerin altına imza attığını ancak bürokratların olaya onun kadar hassas yaklaşmadığını söyleyen Hatice, engellilerin sıkıntılarını iletmek için birebir görüşmesinin kendisini mutlu edeceğini belirtti.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
24.07.2013
HaticetekayakparmağıylaikiüniversiteokuyorHatice tek ayak parmağıyla iki üniversite okuyor
Kerim Balcı - Katar'da emir değişikliği: Gelenek mi, değişim mi?
Zaman
28.06.2013
02:01
Katar tarihini ve Âl Sâni hanedanının taht veraset geleneklerini bilmeyenler, Şeyh Hamad bin Halife Âl Sâni’nin tahtını henüz 33 yaşındaki oğlu Tamim bin Hamad Âl Sâni’ye bırakmasını bir Katar Baharı zannedebilirler.Oysa ülkeyi kurulduğu günden bu yana yöneten Âl Sâni ailesi taht verasetini ya saray darbesi veya tahttan feragat sistemine bağlamış bir aile.Âl Sâni (Sâni Ailesi demek) 19. yüzyılın ikinci yarısında Sâni bin Muhammed Âl Sâmir tarafından kuruldu. Aile daha önce Sâmir Ailesi olarak biliniyordu ve soy ağaçları cahiliye döneminin Beni Temim Kabilesi’ne kadar dayanıyordu. Hanedanın Âl Sâni adıyla bilinen ilk Hâkim’i Şeyh Câsim bin Muhammed Âl Sâni, 1876 yılında artık fazlaca yaşlanmış olan babası Muhammed bin Sâni’nin tahttan feragatiyle göreve geldi. 1878 yılında Şeyh Câsim bağımsızlığını ilan ederek Katar Emirliği’ni kurdu. O güne kadar bütün bir Katar Yarımadası’nı yöneten Âl Sâmir ailesinin şeyhlerine emir değil hâkim deniliyordu. Âl Sâni emirler hanedanı böylece ortaya çıktı.Katar’ın kurucu emiri Câsim tahttan feragat etmese de Osmanlı baskısı ile ülkenin yönetimini fiilî olarak kardeşi Ahmed’e devrederek Luseyl kasabasına çekilmek zorunda kaldı. 1905’te Ahmed bir cinayete kurban gidince aktif emirliğe geri dönen Câsim, 1913 yılında ülkeyi yönetme işini oğlu Muhammed’e devretti ve aynı yıl içinde öldü. Muhammed bin Câsim, bugün Katar emirleri listesinde görünmese de bir yıl boyunca emirlik yaptı. Ancak 1914 yılında kardeşi Abdullah bin Câsim, Âl Sâni lehine tahttan feragat etti ve 1971 yılına kadar sakin bir hayat sürdü. Abdullah, 1940 yılında oğlu Hamad bin Abdullah Âl Sâni lehine tahttan feragat etti. Sekiz sene sonra Hamad ölünce Abdullah bir yıllığına tahta geri döndü ve fakat bu defa da Hamad’ın ağabeyi Ali bin Abdullah, Âl Sâni lehine tahttan ayrıldı. Ülkeyi 11 yıl yöneten Ali de tahtı oğlu Ahmed bin Ali Âl Sâni lehine terk etti ve kendini İslamî ilimlere adadı. Şeyh Ahmed, ülkenin İngiltere bağımlılığından kurtuluşu döneminin emiriydi ve Katar’ı uluslararası arenada tanıtan o oldu. Ancak 1972 yılında kuzeni ve veliaht prens Halife bin Hamad Âl Sâni, saray darbesiyle yönetime el koydu. Ahmed, hayatının geri kalan kısmını Dubai’de geçirdi. Şeyh Halife, 1995 yılında İsviçre’de bulunduğu bir gün oğlu Hamad bin Halife, saray darbesi yaptı ve yönetime el koydu. Bir müddet geri dönebilmek için yollar arayan Şeyh Halife, sonunda Fransa’ya yerleşti. 2004 yılında da Âl Sâni hanedanının sıradan bir üyesi olmak kaydıyla ülkesine dönmesine izin verildi.Şeyh Hamad, babasını devirip tahta oturduğunda 45 yaşındaydı. Babasına kıyasla daha modernist, Batıcı, reformcu bir kafa yapısı vardı. Başlangıçta hem İran rejimi hem de İsrail ile iyi ilişkiler geliştirerek sıra dışı bir dış politika performansı sergiledi. Âl Sâni ailesinin Suudi Arabistan yönetiminden bu kadar bağımsız davranabilen ilk yöneticisiydi. Bunda belki de Suudi krallarının hâlâ daha sürgündeki babasını muhatap alıyor olmalarının etkisi vardı. Ama Şeyh Hamad, Âl Sâni hanedanının geleneklerinden kopmadı. 2003 yılında veliaht ilan ettiği Temim bin Hamad Âl Sâni’yi 2010’lu yıllarda son şekli verilen Katar 2030 Vizyonu adlı kalkınma projesinin başına geçirdi. Katar, 2022 Dünya Futbol Kupası’na ev sahipliği yapma hakkını kazandığında görevi oğluna devredeceğinden bahsedilmeye başlanmıştı bile.Elbette yeni olan bir şey var. Katar’ın 2007 sonrasında dünya siyasi sahnesinde gösterdiği enerjinin Şeyh Hamad’dan başka iki mimarı daha vardı: Başbakan ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Câsim ve Emir Hamad’ın eşi Şeyha Mûza. Şeyha Mûza, Emir Temim’in annesi olduğundan Katar siyasetindeki etkisini korumaya devam edecektir muhakkak. Ancak 1992’den bu yana yürüttüğü dışişleri bakanlığı göreviyle Katar’ı küresel bir aktöre dönüştüren Şeyh Hamad bin Câsim’in yerini doldurmak kolay olmayacak. 2007’den bu yana ülkenin başbakanlığını da yürüten Şeyh Hamad, çarşamba günü başbakanlık görevini daha önce iç işlerinden sorumlu devlet bakanı olan Abdullah bin Nâsır bin Halife Âl Sâni’ye, dışişleri bakanlığı görevini de daha önce dış ilişkilerden sorumlu devlet bakanlığı görevinde bulunan Hâlid bin Muhammed el-‘Atiyye’ye bıraktı. Ülkenin Âl Sâni’den sonra en etkili ailesi olan el-‘Atiyye ailesinden birinin dışişleri bakanlığı makamına getirilmesi beklenen
Zaman
Köşe Yazıları
28.06.2013
KerimBalcı-KatardaemirdeğişikliğiGelenekmideğişimmi?Kerim Balcı - Katarda emir değişikliği Gelenek mi değişim mi?
Toplam "105" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti