Habergec.Com Aranan Kelimeler:kim ne kadar alıyor? Değerlendirme: 10 / 10 987689
habergec.com
25.10.2014 Cumartesi
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

kim ne kadar alıyor?

Kılıçdaroğlu: Hükümet, 12 Eylül anti demokratik uygulamalarını devreye sokuyor
Zaman
16.10.2014
10:10
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMMye sunulan 35 maddelik yeni yargı paketini eleştirdi.Hükümeti, Kenan Evrenin 12 Eylülde getirdiği anti demokratik uygulamaları yeniden devreye sokmaya çalışmakla suçlayan Kılıçdaroğlu, Eksra bir güvenlik paketi açmaya gerek yok. Sorun onu yakalayamıyorsun sen. Önemli olan bir yerin yakılması, yıkılması, yağmalanması. Suç mudur? Suçtur. Suçluyu yakalayıp adaletin önüne çıkaracaksınız. Hem yakalamıyorsunuz, sonrada, Ben cezaları ağırlaştıracağım. diyorsunuz. Önce bir yakalayın ve yargıya çıkarın. Bakalım orada yeteri kadar ceza alıyor mu almıyor mu? Buna göre gereğini yapın. Devletin eli kolu bağlı. Şimdi gözdağı vermek istiyor. Ben bu yasal düzenlemeyi yapıyorum. diyor ama bu yasal düzenlemeyle şiddet önlenmez. Sen devlet olarak gereğini zamanında yapacaksın. açıklamasında bulundu.CHP Lideri Kılıçdaroğlu, CNN TÜRKde Ahmet Hakanın sunduğu Tarafsız Bölgede gündemi değerlendirdi. Kılıçdaroğlu, hükümetin Meclise sunduğu yeni yargı paketinin Kenan Evrenin 12 Eylülde getirdiği düzenlemelerle aynı olduğunu savundu. Hükümet bazı önlemler getiriyor. Şuan zaten bunlar yasak. Siz bir dükkanı bombalayıp, yağmaladığınız zaman bu yasal mı olacaktı? Hayır. Bu da yasadışı. Ben elimi güçlendireceğim diyor. Makul şüpheyi sadece şüphe varsa gözaltına alacağım diyor. Bunun ölçüsü yok. Biz, AB standartlarıyla karşı çıkmayız. AB standardını yakalamak zorundayız. Almanyadaki yasaları cımbızlarsak bu olmaz. Devletin yasaları vardır. Bunun kuralları vardır. Toplumsal düzenin barış içinde gidecek temel kuralları koyarsınız. Devletin istihbaratı vardır. Bunu öncede bildirir ve gerekli önlemler alınır. İstihbaratını bunu yapamıyorsa burada sıkıntı vardır. Sizin istihbaratınız güçlüyse, bunun önlemini zamanında almışsanız bu olayların çoğunu baştan önlersiniz. dedi.ÖCALANA BİZİ KURTAR DEDİLERHükümetin son olaylara ilişkin Abdullah Öcalandan yardım istediğini kaydeden Kılıçdaroğlu şöyle dedi: Ülke kan gölüne dönüyor, hükümet ne yapacağını bilmiyor. Ama koşa koşa İmralıya gittiler. Apoya gittler, Olaylar boyumuzu aştı, ne olursun bizi kurtar dediler. Gerekli bağlantılar kuruldu ve Öcalan talimatı verdi olaylar kesildi. Bu olay doğru. Biz halkı sükûnete davet ettik. Ancak bir bakan, Şiddet misliyle karşılık bulur dedi. Demokrasilerde bu olmaz. Bunu diyecek batılı bir siyasetçi bulabilecek misiniz? Yok öyle bir şey. Hukuk içinde insanları yakalayıp yargılayacaksınız.BU YASAL DÜZENLEMEYLE ŞİDDET ÖNLENMEZDevletin eksiği önce kendisine araması gerektiğini belirten Kılıçdaroğlu, değişiklik yapılan maddelerin daha önce yine kendileri tarafından reform niteliğinde değişime uğradığını savundu. Ceza kanunu ve terör yasalarının yapboza döndüğünü anlatan CHP Lideri, Hükümet etmeyi bilirseniz her sorunu aşabilirsiniz. Bunu yapamazsanız istediğiniz yasayı çıkartın. İngilterede yazılı Anayasa yok ama gerekli önlemleri alıyorlar. Burada olaylar oluyor önlem alan yok. Öyle olunca insanların özgürlüğünü hapsederek tedbir almaya çalışıyorlar. Molotof kokteyli, maske, bomba ne olursa olsun. Eğer şiddete dönüşüyorsa bu suçtur. Eksra bir güvenlik paketi açmaya gerek yok. Sorun onu yakalayamıyorsun sen. Önemli olan bir yerin yakılması, yıkılması, yağmalanması. Suç mudur? Suçtur. Suçluyu yakalayıp adaletin önüne çıkaracaksınız. Hem yakalamıyorsunuz, sonrada, Ben cezaları ağırlaştıracağım.Önce bir yakalayın ve yargıya çıkarın. Bakalım orada yeteri kadar ceza alıyor mu almıyor mu? Buna göre gereğini yapın. Devletin eli kolu bağlı. Şimdi gözdağı vermek istiyor. Ben bu yasal düzenlemeyi yapıyorum. diyor ama bu yasal düzenlemeyle şiddet önlenmez. Sen devlet olarak gereğini zamanında yapacaksın. ifadelerini kullandı.EKMEK ÇALANI BULAN ATATÜRK HEYKELİNİ YAKANI BULAMIYOROkul yakmanın, molotof atmanın, maskeli eylem yapmanın dünyanın her yerinde suç olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, hükümetin olayları sadece seyrettiğine ileri sürdü. Kılıçdaroğlu, Sen önce okulu yakanı yakala. Bunu yapamıyorlar. Acizliğini yeni yasalar çıkartacağım diyerek geçiştirmeye çalışıyorlar. İstanbul Esenlerde Atatürk heykeli yakıldı. Suçlu kim? Dükkandan ekmek çalan çocuğu buluyorlar. Meydanda Atatürk heykelini yakanı bulamıyorlar. Güneydoğuda araç kontrolü yapıyorlar. Devlet yok mu? dedi.PAKETİ HÜKÜMET DEĞİL ERDOĞAN AÇIKLADIBu düzenlemeyle ilgili açıklamayı Cumhurbaşkanı Erdoğanın yaptığına dikkat çeken Kılıçdaroğlu şöyle devam etti: Erdoğan, Salı günü Meclise verilecektir. dedi. Burada bakanların imzası yok. Bir grup milletvekilinin imzası var. Davutoğlunun burada dur demesi lazım. Bu hükümetin tasarısı değil. Bir grup Ak Parti milletvekilinin tasarısıdır. Siz devleti yönetiyorsunuz. Aşireti yönetmiyorsunuz. Şiddeti asla savunmadık ve savunamayız. Şiddetin şiddeti getireceğini biliyoruz. Devlet akılla yönetilir. Baskı ve
Zaman
En Çok Okunan
16.10.2014
KılıçdaroğluHükümet12EylülantidemokratikuygulamalarınıdevreyesokuyorKılıçdaroğlu Hükümet 12 Eylül anti demokratik uygulamalarını devreye sokuyor
Kılıçdaroğlu: Hükümet, 12 Eylül anti demokratik uygulamalarını devreye sokuyor
Zaman
16.10.2014
03:41
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMMye sunulan 35 maddelik yeni yargı paketini eleştirdi.Hükümeti, Kenan Evrenin 12 Eylülde getirdiği anti demokratik uygulamaları yeniden devreye sokmaya çalışmakla suçlayan Kılıçdaroğlu, Eksra bir güvenlik paketi açmaya gerek yok. Sorun onu yakalayamıyorsun sen. Önemli olan bir yerin yakılması, yıkılması, yağmalanması. Suç mudur? Suçtur. Suçluyu yakalayıp adaletin önüne çıkaracaksınız. Hem yakalamıyorsunuz, sonrada, Ben cezaları ağırlaştıracağım. diyorsunuz. Önce bir yakalayın ve yargıya çıkarın. Bakalım orada yeteri kadar ceza alıyor mu almıyor mu? Buna göre gereğini yapın. Devletin eli kolu bağlı. Şimdi gözdağı vermek istiyor. Ben bu yasal düzenlemeyi yapıyorum. diyor ama bu yasal düzenlemeyle şiddet önlenmez. Sen devlet olarak gereğini zamanında yapacaksın. açıklamasında bulundu.CHP Lideri Kılıçdaroğlu, CNN TÜRKde Ahmet Hakanın sunduğu Tarafsız Bölgede gündemi değerlendirdi. Kılıçdaroğlu, hükümetin Meclise sunduğu yeni yargı paketinin Kenan Evrenin 12 Eylülde getirdiği düzenlemelerle aynı olduğunu savundu. Hükümet bazı önlemler getiriyor. Şuan zaten bunlar yasak. Siz bir dükkanı bombalayıp, yağmaladığınız zaman bu yasal mı olacaktı? Hayır. Bu da yasadışı. Ben elimi güçlendireceğim diyor. Makul şüpheyi sadece şüphe varsa gözaltına alacağım diyor. Bunun ölçüsü yok. Biz, AB standartlarıyla karşı çıkmayız. AB standardını yakalamak zorundayız. Almanyadaki yasaları cımbızlarsak bu olmaz. Devletin yasaları vardır. Bunun kuralları vardır. Toplumsal düzenin barış içinde gidecek temel kuralları koyarsınız. Devletin istihbaratı vardır. Bunu öncede bildirir ve gerekli önlemler alınır. İstihbaratını bunu yapamıyorsa burada sıkıntı vardır. Sizin istihbaratınız güçlüyse, bunun önlemini zamanında almışsanız bu olayların çoğunu baştan önlersiniz. dedi.ÖCALANA BİZİ KURTAR DEDİLERHükümetin son olaylara ilişkin Abdullah Öcalandan yardım istediğini kaydeden Kılıçdaroğlu şöyle dedi: Ülke kan gölüne dönüyor, hükümet ne yapacağını bilmiyor. Ama koşa koşa İmralıya gittiler. Apoya gittler, Olaylar boyumuzu aştı, ne olursun bizi kurtar dediler. Gerekli bağlantılar kuruldu ve Öcalan talimatı verdi olaylar kesildi. Bu olay doğru. Biz halkı sükûnete davet ettik. Ancak bir bakan, Şiddet misliyle karşılık bulur dedi. Demokrasilerde bu olmaz. Bunu diyecek batılı bir siyasetçi bulabilecek misiniz? Yok öyle bir şey. Hukuk içinde insanları yakalayıp yargılayacaksınız.BU YASAL DÜZENLEMEYLE ŞİDDET ÖNLENMEZDevletin eksiği önce kendisine araması gerektiğini belirten Kılıçdaroğlu, değişiklik yapılan maddelerin daha önce yine kendileri tarafından reform niteliğinde değişime uğradığını savundu. Ceza kanunu ve terör yasalarının yapboza döndüğünü anlatan CHP Lideri, Hükümet etmeyi bilirseniz her sorunu aşabilirsiniz. Bunu yapamazsanız istediğiniz yasayı çıkartın. İngilterede yazılı Anayasa yok ama gerekli önlemleri alıyorlar. Burada olaylar oluyor önlem alan yok. Öyle olunca insanların özgürlüğünü hapsederek tedbir almaya çalışıyorlar. Molotof kokteyli, maske, bomba ne olursa olsun. Eğer şiddete dönüşüyorsa bu suçtur. Eksra bir güvenlik paketi açmaya gerek yok. Sorun onu yakalayamıyorsun sen. Önemli olan bir yerin yakılması, yıkılması, yağmalanması. Suç mudur? Suçtur. Suçluyu yakalayıp adaletin önüne çıkaracaksınız. Hem yakalamıyorsunuz, sonrada, Ben cezaları ağırlaştıracağım.Önce bir yakalayın ve yargıya çıkarın. Bakalım orada yeteri kadar ceza alıyor mu almıyor mu? Buna göre gereğini yapın. Devletin eli kolu bağlı. Şimdi gözdağı vermek istiyor. Ben bu yasal düzenlemeyi yapıyorum. diyor ama bu yasal düzenlemeyle şiddet önlenmez. Sen devlet olarak gereğini zamanında yapacaksın. ifadelerini kullandı.EKMEK ÇALANI BULAN ATATÜRK HEYKELİNİ YAKANI BULAMIYOROkul yakmanın, molotof atmanın, maskeli eylem yapmanın dünyanın her yerinde suç olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, hükümetin olayları sadece seyrettiğine ileri sürdü. Kılıçdaroğlu, Sen önce okulu yakanı yakala. Bunu yapamıyorlar. Acizliğini yeni yasalar çıkartacağım diyerek geçiştirmeye çalışıyorlar. İstanbul Esenlerde Atatürk heykeli yakıldı. Suçlu kim? Dükkandan ekmek çalan çocuğu buluyorlar. Meydanda Atatürk heykelini yakanı bulamıyorlar. Güneydoğuda araç kontrolü yapıyorlar. Devlet yok mu? dedi.PAKETİ HÜKÜMET DEĞİL ERDOĞAN AÇIKLADIBu düzenlemeyle ilgili açıklamayı Cumhurbaşkanı Erdoğanın yaptığına dikkat çeken Kılıçdaroğlu şöyle devam etti: Erdoğan, Salı günü Meclise verilecektir. dedi. Burada bakanların imzası yok. Bir grup milletvekilinin imzası var. Davutoğlunun burada dur demesi lazım. Bu hükümetin tasarısı değil. Bir grup Ak Parti milletvekilinin tasarısıdır. Siz devleti yönetiyorsunuz. Aşireti yönetmiyorsunuz. Şiddeti asla savunmadık ve savunamayız. Şiddetin şiddeti getireceğini biliyoruz. Devlet akılla yönetilir. Baskı ve
Zaman
Ana Sayfa
16.10.2014
KılıçdaroğluHükümet12EylülantidemokratikuygulamalarınıdevreyesokuyorKılıçdaroğlu Hükümet 12 Eylül anti demokratik uygulamalarını devreye sokuyor
Kılıçdaroğlu: Hükümet, 12 Eylül anti demokratik uygulamalarını devreye sokuyor
Zaman
16.10.2014
02:13
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMMye sunulan 35 maddelik yeni yargı paketini eleştirdi.Hükümeti, Kenan Evrenin 12 Eylülde getirdiği anti demokratik uygulamaları yeniden devreye sokmaya çalışmakla suçlayan Kılıçdaroğlu, Eksra bir güvenlik paketi açmaya gerek yok. Sorun onu yakalayamıyorsun sen. Önemli olan bir yerin yakılması, yıkılması, yağmalanması. Suç mudur? Suçtur. Suçluyu yakalayıp adaletin önüne çıkaracaksınız. Hem yakalamıyorsunuz, sonrada, Ben cezaları ağırlaştıracağım. diyorsunuz. Önce bir yakalayın ve yargıya çıkarın. Bakalım orada yeteri kadar ceza alıyor mu almıyor mu? Buna göre gereğini yapın. Devletin eli kolu bağlı. Şimdi gözdağı vermek istiyor. Ben bu yasal düzenlemeyi yapıyorum. diyor ama bu yasal düzenlemeyle şiddet önlenmez. Sen devlet olarak gereğini zamanında yapacaksın. açıklamasında bulundu. CHP Lideri Kılıçdaroğlu, CNN TÜRKde Ahmet Hakanın sunduğu Tarafsız Bölgede gündemi değerlendirdi. Kılıçdaroğlu, hükümetin Meclise sunduğu yeni yargı paketinin Kenan Evrenin 12 Eylülde getirdiği düzenlemelerle aynı olduğunu savundu. Hükümet bazı önlemler getiriyor. Şuan zaten bunlar yasak. Siz bir dükkanı bombalayıp, yağmaladığınız zaman bu yasal mı olacaktı? Hayır. Bu da yasadışı. Ben elimi güçlendireceğim diyor. Makul şüpheyi sadece şüphe varsa gözaltına alacağım diyor. Bunun ölçüsü yok. Biz, AB standartlarıyla karşı çıkmayız. AB standardını yakalamak zorundayız. Almanyadaki yasaları cımbızlarsak bu olmaz. Devletin yasaları vardır. Bunun kuralları vardır. Toplumsal düzenin barış içinde gidecek temel kuralları koyarsınız. Devletin istihbaratı vardır. Bunu öncede bildirir ve gerekli önlemler alınır. İstihbaratını bunu yapamıyorsa burada sıkıntı vardır. Sizin istihbaratınız güçlüyse, bunun önlemini zamanında almışsanız bu olayların çoğunu baştan önlersiniz. dedi. ÖCALANA BİZİ KURTAR DEDİLERHükümetin son olaylara ilişkin Abdullah Öcalandan yardım istediğini kaydeden Kılıçdaroğlu şöyle dedi: Ülke kan gölüne dönüyor, hükümet ne yapacağını bilmiyor. Ama koşa koşa İmralıya gittiler. Apoya gittler, Olaylar boyumuzu aştı, ne olursun bizi kurtar dediler. Gerekli bağlantılar kuruldu ve Öcalan talimatı verdi olaylar kesildi. Bu olay doğru. Biz halkı sükûnete davet ettik. Ancak bir bakan, Şiddet misliyle karşılık bulur dedi. Demokrasilerde bu olmaz. Bunu diyecek batılı bir siyasetçi bulabilecek misiniz? Yok öyle bir şey. Hukuk içinde insanları yakalayıp yargılayacaksınız.BU YASAL DÜZENLEMEYLE ŞİDDET ÖNLENMEZDevletin eksiği önce kendisine araması gerektiğini belirten Kılıçdaroğlu, değişiklik yapılan maddelerin daha önce yine kendileri tarafından reform niteliğinde değişime uğradığını savundu. Ceza kanunu ve terör yasalarının yapboza döndüğünü anlatan CHP Lideri, Hükümet etmeyi bilirseniz her sorunu aşabilirsiniz. Bunu yapamazsanız istediğiniz yasayı çıkartın. İngilterede yazılı Anayasa yok ama gerekli önlemleri alıyorlar. Burada olaylar oluyor önlem alan yok. Öyle olunca insanların özgürlüğünü hapsederek tedbir almaya çalışıyorlar. Molotof kokteyli, maske, bomba ne olursa olsun. Eğer şiddete dönüşüyorsa bu suçtur. Eksra bir güvenlik paketi açmaya gerek yok. Sorun onu yakalayamıyorsun sen. Önemli olan bir yerin yakılması, yıkılması, yağmalanması. Suç mudur? Suçtur. Suçluyu yakalayıp adaletin önüne çıkaracaksınız. Hem yakalamıyorsunuz, sonrada, Ben cezaları ağırlaştıracağım.Önce bir yakalayın ve yargıya çıkarın. Bakalım orada yeteri kadar ceza alıyor mu almıyor mu? Buna göre gereğini yapın. Devletin eli kolu bağlı. Şimdi gözdağı vermek istiyor. Ben bu yasal düzenlemeyi yapıyorum. diyor ama bu yasal düzenlemeyle şiddet önlenmez. Sen devlet olarak gereğini zamanında yapacaksın. ifadelerini kullandı.EKMEK ÇALANI BULAN ATATÜRK HEYKELİNİ YAKANI BULAMIYOROkul yakmanın, molotof atmanın, maskeli eylem yapmanın dünyanın her yerinde suç olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, hükümetin olayları sadece seyrettiğine ileri sürdü. Kılıçdaroğlu, Sen önce okulu yakanı yakala. Bunu yapamıyorlar. Acizliğini yeni yasalar çıkartacağım diyerek geçiştirmeye çalışıyorlar. İstanbul Esenlerde Atatürk heykeli yakıldı. Suçlu kim? Dükkandan ekmek çalan çocuğu buluyorlar. Meydanda Atatürk heykelini yakanı bulamıyorlar. Güneydoğuda araç kontrolü yapıyorlar. Devlet yok mu? dedi. PAKETİ HÜKÜMET DEĞİL ERDOĞAN AÇIKLADIBu düzenlemeyle ilgili açıklamayı Cumhurbaşkanı Erdoğanın yaptığına dikkat çeken Kılıçdaroğlu şöyle devam etti: Erdoğan, Salı günü Meclise verilecektir. dedi. Burada bakanların imzası yok. Bir grup milletvekilinin imzası var. Davutoğlunun burada dur demesi lazım. Bu hükümetin tasarısı değil. Bir grup Ak Parti milletvekilinin tasarısıdır. Siz devleti yönetiyorsunuz. Aşireti yönetmiyorsunuz. Şiddeti asla savunmadık ve savunamayız. Şiddetin şiddeti getireceğini biliyoruz. Devlet akılla yönetilir. Baskı
Zaman
Son Dakika
16.10.2014
KılıçdaroğluHükümet12EylülantidemokratikuygulamalarınıdevreyesokuyorKılıçdaroğlu Hükümet 12 Eylül anti demokratik uygulamalarını devreye sokuyor
Âşık Veysel ile iki gün…
Zaman
13.10.2014
02:09
Gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay, 1970te Ümit Yaşar Oğuzcan ile Ankara treninde karşılaşmasaydı ve birlikte Sivasa gitmeselerdi, elma bahçesinde çekilen Aşık Veysele ait yukarıdaki kare bugün olmayacaktı. Âşık Veysel ile iki gün geçiren Çağatay, “Elimde onun bir düzine daha fotoğrafı var.” diyor. Ergun Çağatay arşivinden çıkardığı Aşık Veyselin bu nadide fotoğrafını Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezinde açtığı ‘Merceğimde 50 Yıl sergisinde sergiliyor. 25 Ekime kadar açık kalacak sergide, Çağatayın dünyadan ve Türkiyeden çektiği başka kareleri de var.Ünlü ozanımız Âşık Veysel’e ait o kadar az fotoğraf var ki, Google’a adını yazdığınızda hep elinde sazıyla çekilen bilindik o kare çıkar karşınıza. Oysa Sivas’ın Sivrialan köyünde, evinin yakınlarındaki elma bahçesinde, kız kardeşi ve torunuyla çekilen yandaki mütebessim karesini görmek bugün için ne güzel bir sürpriz. 1968’de fotoğraf çekmeye başlayan ve 1974 yılında Paris’te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğine adım atan Ergun Çağatay imzalı kare, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde geçtiğimiz hafta içi açılan “Merceğimde 50 Yıl” adlı fotoğraf sergisinden. Ergun Çağatay, sergi için tüm meslek hayatı boyunca çektiği karelerden bir seçki yapmış. Fakat elinde Âşık Veysel’in daha pek çok fotoğrafının olduğunu söylüyor. 1970’te çektiği bu karenin hikâyesi ise hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha gösteriyor.AŞIK VEYSEL: “BEN EDEBİYAT OLUP OLMADIĞIMI DÜŞÜNMEM”1937 doğumlu olan Ergun Çağatay, 1970’te Ankara’daki ailesini ziyaret etmek üzere Haydarpaşa’dan trene biner. Yemekli vagonda seyahat etmektedir. İki masa ötesinde tanıdık bir sima görür. Kim olduğunu hatırlar ve masadan kalkıp yanına gider, “Siz Ümit Yaşar Oğuzcan değil misiniz?” diye sorar. Aldığı cevap evettir. Ümit Yaşar, o yıllarda İş Bankası Kültür Yayınları’nı yönetiyordur ve Ankara treninde bulunmasının nedeni Sivas’a, Âşık Veysel’i ziyarete gidecek olmasıdır. “Çok yaşlandı, ölmeden evvel tüm sözlerini bir kitap halinde toplamak istiyorum.” der Çağatay’a. Nihayetinde birlikte gitmeye karar verirler. Çağatay ve Oğuzcan, ertesi gün Ankara garında buluşur, Şarkışla’nın Sivrialan köyüne varırlar. Hikâyenin gerisini Çağatay’dan dinleyelim: “Köyde iki güne yakın kaldık. Âşık Veysel’in bir düzine fotoğrafını çektim ama bugün o anları tekrar yaşasaydım bu işi başka türlü yapardım. O yıllar Türkiye’de film bulmak bile bir dertti. Eldeki malzemeyi dikkatli hatta pinti kafasıyla kullanıyorduk. O köyde de öyle oldu. Sergideki fotoğrafı Âşık Veysel, beni elma bahçesine götürdüğü zaman çektim. Yanında kız kardeşi ve torunu vardı. Veysel köylülere ‘Burada iyi elma yetişir’ dediği zaman etrafındakiler ‘bu kör adam ne bilir’ demişler. Âşık Veysel’in inatla diktiği fideler boy verip meyveye durunca köylüler bu sefer asıl kör olan bizmişiz itirafında bulunmuş.”Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul’a dönünce Âşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitabını yayınlar ve birkaç ay sonra onu İstanbul’a getirir. İş Bankası’nın o tarihte Beyoğlu Atlas Sineması’nın yanında bir lokali vardır. Bankanın önde gelen şube müdürleri Âşık Veysel onuruna burada bir akşam yemeği verir. Ergun Çağatay da davetliler arasındadır. Çağatay o anı şöyle anlatıyor: “Hiç unutmam banka müdürlerinin övgü dolu sözlerinden Âşık Veysel çok sıkılmış, buram buram terlemişti. Bir banka müdürünün ‘Türk edebiyatının yücesi, kendinizi edebiyatımızın neresinde görüyorsunuz?’ sorusuna Veysel ‘Ben edebiyat olup olmadığımı düşünmem sadece içimden geldiği gibi söylerim. Edebiyat olup olmadığıma benim dışında başka insanlar karar veriyor. Bu onların işi.’ cevabını vermişti.DİJİTAL ÖNCESİ FOTOĞRAFLAR‘Merceğimde 50 Yıl’ sergisi Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi’nde 25 Ekim’e kadar devam edecek. Sergide Çağatay’ın Türkiye’den ve dünyadan çektiği, özellikle 1970’li yıllara ait başka kareleri de yer alıyor. Mesela Sultanahmet’in bilindik klasik fotoğraflarından çok farklı bir kare, Hasankeyf, Gümüşlük’ün şimdiki halinden eser olmayan bir görünümü, Küçükçekmece’de muhteşem ahşap mimarisine sahip bir ev, Mersin Aydıncık’ta bir kahve, İsveç’te sonbahar görülmeyi hak eden diğer kareler arasında...Sergi temasını dijital öncesi fotoğraflar olarak tanımlayan Çağatay, dijitalleşmeyle birlikte fotoğraf sanatındaki gelişmelere ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bence fotoğrafın ölüm fermanı verileli neredeyse on yılı aşan bir zaman dilimi oldu. Bugü
Zaman
Kültür
13.10.2014
ÂşıkVeyselileikigün…Âşık Veysel ile iki gün…
Âşık Veysel ile iki gün…
Zaman
13.10.2014
02:04
Gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay, 1970te Ümit Yaşar Oğuzcan ile Ankara treninde karşılaşmasaydı ve birlikte Sivasa gitmeselerdi, elma bahçesinde çekilen Aşık Veysele ait yukarıdaki kare bugün olmayacaktı. Âşık Veysel ile iki gün geçiren Çağatay, “Elimde onun bir düzine daha fotoğrafı var.” diyor. Ergun Çağatay arşivinden çıkardığı Aşık Veyselin bu nadide fotoğrafını Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezinde açtığı ‘Merceğimde 50 Yıl sergisinde sergiliyor. 25 Ekime kadar açık kalacak sergide, Çağatayın dünyadan ve Türkiyeden çektiği başka kareleri de var.Ünlü ozanımız Âşık Veysel’e ait o kadar az fotoğraf var ki, Google’a adını yazdığınızda hep elinde sazıyla çekilen bilindik o kare çıkar karşınıza. Oysa Sivas’ın Sivrialan köyünde, evinin yakınlarındaki elma bahçesinde, kız kardeşi ve torunuyla çekilen yandaki mütebessim karesini görmek bugün için ne güzel bir sürpriz. 1968’de fotoğraf çekmeye başlayan ve 1974 yılında Paris’te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğine adım atan Ergun Çağatay imzalı kare, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde geçtiğimiz hafta içi açılan “Merceğimde 50 Yıl” adlı fotoğraf sergisinden. Ergun Çağatay, sergi için tüm meslek hayatı boyunca çektiği karelerden bir seçki yapmış. Fakat elinde Âşık Veysel’in daha pek çok fotoğrafının olduğunu söylüyor. 1970’te çektiği bu karenin hikâyesi ise hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha gösteriyor.AŞIK VEYSEL: “BEN EDEBİYAT OLUP OLMADIĞIMI DÜŞÜNMEM”1937 doğumlu olan Ergun Çağatay, 1970’te Ankara’daki ailesini ziyaret etmek üzere Haydarpaşa’dan trene biner. Yemekli vagonda seyahat etmektedir. İki masa ötesinde tanıdık bir sima görür. Kim olduğunu hatırlar ve masadan kalkıp yanına gider, “Siz Ümit Yaşar Oğuzcan değil misiniz?” diye sorar. Aldığı cevap evettir. Ümit Yaşar, o yıllarda İş Bankası Kültür Yayınları’nı yönetiyordur ve Ankara treninde bulunmasının nedeni Sivas’a, Âşık Veysel’i ziyarete gidecek olmasıdır. “Çok yaşlandı, ölmeden evvel tüm sözlerini bir kitap halinde toplamak istiyorum.” der Çağatay’a. Nihayetinde birlikte gitmeye karar verirler. Çağatay ve Oğuzcan, ertesi gün Ankara garında buluşur, Şarkışla’nın Sivrialan köyüne varırlar. Hikâyenin gerisini Çağatay’dan dinleyelim: “Köyde iki güne yakın kaldık. Âşık Veysel’in bir düzine fotoğrafını çektim ama bugün o anları tekrar yaşasaydım bu işi başka türlü yapardım. O yıllar Türkiye’de film bulmak bile bir dertti. Eldeki malzemeyi dikkatli hatta pinti kafasıyla kullanıyorduk. O köyde de öyle oldu. Sergideki fotoğrafı Âşık Veysel, beni elma bahçesine götürdüğü zaman çektim. Yanında kız kardeşi ve torunu vardı. Veysel köylülere ‘Burada iyi elma yetişir’ dediği zaman etrafındakiler ‘bu kör adam ne bilir’ demişler. Âşık Veysel’in inatla diktiği fideler boy verip meyveye durunca köylüler bu sefer asıl kör olan bizmişiz itirafında bulunmuş.”Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul’a dönünce Âşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitabını yayınlar ve birkaç ay sonra onu İstanbul’a getirir. İş Bankası’nın o tarihte Beyoğlu Atlas Sineması’nın yanında bir lokali vardır. Bankanın önde gelen şube müdürleri Âşık Veysel onuruna burada bir akşam yemeği verir. Ergun Çağatay da davetliler arasındadır. Çağatay o anı şöyle anlatıyor: “Hiç unutmam banka müdürlerinin övgü dolu sözlerinden Âşık Veysel çok sıkılmış, buram buram terlemişti. Bir banka müdürünün ‘Türk edebiyatının yücesi, kendinizi edebiyatımızın neresinde görüyorsunuz?’ sorusuna Veysel ‘Ben edebiyat olup olmadığımı düşünmem sadece içimden geldiği gibi söylerim. Edebiyat olup olmadığıma benim dışında başka insanlar karar veriyor. Bu onların işi.’ cevabını vermişti.DİJİTAL ÖNCESİ FOTOĞRAFLAR‘Merceğimde 50 Yıl’ sergisi Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi’nde 25 Ekim’e kadar devam edecek. Sergide Çağatay’ın Türkiye’den ve dünyadan çektiği, özellikle 1970’li yıllara ait başka kareleri de yer alıyor. Mesela Sultanahmet’in bilindik klasik fotoğraflarından çok farklı bir kare, Hasankeyf, Gümüşlük’ün şimdiki halinden eser olmayan bir görünümü, Küçükçekmece’de muhteşem ahşap mimarisine sahip bir ev, Mersin Aydıncık’ta bir kahve, İsveç’te sonbahar görülmeyi hak eden diğer kareler arasında...Sergi temasını dijital öncesi fotoğraflar olarak tanımlayan Çağatay, dijitalleşmeyle birlikte fotoğraf sanatındaki gelişmelere ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bence fotoğrafın ölüm fermanı verileli neredeyse on yılı aşan bir zaman dilimi oldu. Bugü
Zaman
Ana Sayfa
13.10.2014
ÂşıkVeyselileikigün…Âşık Veysel ile iki gün…
Gazeteci-Yazar Zafer Özcan: Bank Asya'ya sahip çıkanlar ekonomik istikrarı korudu
Zaman
12.10.2014
02:02
Gazeteci Zafer Özcan, Emir Büyük Yerden: Paraleli Batırın adlı kitabında Hizmet Hareketine yapılan ekonomik baskıları anlattı. Özcana göre Bank Asyaya sahip çıkanlar ekonomik krizi önledi.17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları ve gerçekleştirilemeyen 25 Aralık süreci, siyasi ve sosyal sonuçları kadar ekonomik boyutuyla da ülke tarihine geçti. Bugün Gazetesi Ekonomi Müdürü Zafer Özcan sürecin yakın tarihe bir ibret vesikası olarak geçmesi için ‘Emir Büyük Yerden: Paraleli Batırın’ kitabını kaleme aldı. Kitapta sürecin aktörleri denebilecek TUSKON, TÜSİAD, Halk Bankası, Bank Asya ve bazı şirketlerin iktidar ve siyasetle imtihanı konu ediliyor. Kaynak ve Koza İpek Holding’e yapılanların yanı sıra medyada çıkan haberler de kitapta yer alıyor.17 Aralık’tan sonraki süreci ekonomide ‘İkinci 28 Şubat’ şeklinde tanımlıyorsunuz. Neden ikinci 28 Şubat?28 Şubatta her taşın altında aranan ve kötülüklerin müsebbibi görülen irticanın yerini, bugün ‘paralel paranoyası’ almış durumda. 28 Şubat ile 17 Aralık kıyaslandığında, önceki mağdurlar bugünün muktedirleri. Dün irtica paranoyasına kurban edilenler, bugün bu paranoyla kurban avında. İki dönemde de mağdur konumu değişmeyen grup, Hizmet Hareketi veya yaygın adıyla cemaat. Nasıl ki 28 Şubat’ın bazı kesimler için ekonomik bedeli olduysa 17 Aralık süreci de bazı kesimler için ciddi bir ekonomik bedele yol açtı. Üstelik bu sefer daha sistematik ve ağır bir bedelden bahsediyoruz. Öyle ki banka batırmaktan medyaya reklam ambargosu uygulamaya kadar uzanan, bizzat iktidar eliyle uygulanan sistematik bir çalışma bu.Değişen bir şey yok mu peki?28 Şubat uygulamaları nasıl ki bu ülkedeki banka hortumlamalarının perdesi işlevi gördüyse 17 Aralık sonrası uygulamalar da rüşvet, yolsuzluk ve kara para çarkının perdesi hükmünde. Değişen bir şey yok.Sonuçta bu bir yolsuzluk ve rüşvet operasyonu. Bank Asya bu işin neresinde?17 Aralık’ta savcının talimatıyla, hâkimin onayladığı kararlarla kolluk güçleri bir operasyon yaptı. Yolsuzluk operasyonun yapanlar Bank Asya’nın memurları mı? Değil. Yolsuzluk operasyonunu bir darbe olarak görüyorsan bunun gereğini yaparsın ki yaptın. Polisleri tutukladın, meslekten attın, hâkim-savcıların yerini değiştirdin vs. Tüm bunların bankayla ne ilgisi var? Biraz daha genişletelim; bunun anaokuluyla veya Gambiya’daki okulla ne ilgisi var? 17 Aralık’tan sonra toplum cinnet hali yaşıyor. Bunun yansımalarından biri de Bank Asya.Bank Asya ticarî bir faaliyet...Evet. Bank Asya’da 185 girişimcinin kurduğu bir banka. Birtakım insanlar bir araya gelip sermaye koyup banka kurmak istemişlerse, bu insanlar cemaate yakın insanlar da olabilir. Bir atölye bile kuracak olsanız kafanıza uyan insanla kurarsınız değil mi? Herkesin yasal hakkı var. Topbaş cemaatinin de sahip olduğu Albaraka Türk var. Ya da İhlas grubunun bankası yok muydu? Vardı, iyi yönetemediler, bir sürü insan mağdur oldu. Onlar da cemaatti. Bunların hiçbiri sorgulanmadı.Sorgulanması gereken ne?17 Aralık’a kadar Bank Asya’nın bir cemaat bankası olduğu bilinmiyor muydu? Veya öyle olduğu biliniyordu da yaptığı birtakım usulsüzlüklere göz mü yumuluyordu? Hayır. ‘Bu iş yasalara ve ahlâka uygun yapılmış mı?’ bunu sorgulamak gerekiyor. 10 aydır bunca kara propagandaya rağmen bu banka bir tane müşterisini bile mağdur etmemiş. Banka yasal hakkı olduğu halde vadeli mevduat hesaplarındaki vadeler dolmadan talep edenlerin hepsinin parasını ödemiş. Demek ki bu iş standartlara uygun yapılıyor.Bazı çevrelerin iddia ettiği gibi banka, cemaatin para kaynağı mı?Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) bütün bankaların ciğerini bilir. Hatta murakıplarının her bankada kendi odaları vardır, oturur çalışırlar. BDDK’nın bilgisi dışında bir işlem yapılmaz. Para kaynağı dediğimiz zaman yasadışı bir işlemden bahsediyor olmamız lazım. Bunun olmadığı çok açık. Cemaat açısından baktığınızda Bank Asya bir avanta kapısı değil, tam tersine insanların fedakârlık yaparak ayakta tuttuğu bir kuruma dönüştü. Evlerini, arabalarını satıp bankaya yatırıyorlar. Bu durum, dünya tarihinde görülmüş bir şey değil.Bu bankanın batmasına engel olan insanlar aslında neyi kurtardı?Bank Asya’ya sahip çıkanlar, ekonomik istikrarı korumuş oldu. Eğer Bank Asya batmış olsaydı 10. büyük bankanın bu duruma düştüğünü gören bütün mudilerin bankalara hücum edip mevduatlarını çekmeyeceklerini kimse garanti edemezdi ve o işin nerede duracağını da kimse bilemezdi. Bu, büyük bir krizi tetikleyebilirdi. Yıllardır istikrar diyen insanların eliyle çıkarılmak istenen bir kriz, onların düşman ilan ettiği bir grup tarafından önlendi. Toplumun bu bankaya sahip çıkanlara bir teşekkür borcu var.Bankaların batması Türkiye’yi nasıl etkiler?Bu hükümet son 10 yıldır ekonomik is
Zaman
Ana Sayfa
12.10.2014
Gazeteci-YazarZaferÖzcanBankAsyayasahipçıkanlarekonomikistikrarıkoruduGazeteci-Yazar Zafer Özcan Bank Asyaya sahip çıkanlar ekonomik istikrarı korudu
Rüyalar 'hafif' değil
Zaman
11.10.2014
13:44
Uhrevi bir müjde almışçasına gözleri ışıl ışıl başlar güne. İçindeki derin dinginlik, kıpır kıpır sevincine engel olamaz. Gecenin zifiri karanlığını aydınlık bir aleme çeviren rüyasının etkisindedir hâla. Tebessüm bir türlü terk etmez yüzünü. Hemen paylaşmalıdır onunla. Sözüne güvenilir, dediğine itimat edilir, temiz niyetli biridir ne de olsa. Ona anlatmayacak da kime anlatacaktır. Hem herkese söylenmez böyle rüyalar.Çocukken bir keresinde Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi başını okşarken gördüğünü uyanır uyanmaz bağıra bağıra anlatmıştı da; babaannesi sıkı sıkı tembihlemişti onu: “Allah’ın bir hediyesidir bu. Öyle herkesle paylaşılmaz, kıymeti azalır.” Rabbi Rahim’in en naif lütuflarından Rahmânî rüyalar kim bilir nicelerinin sıkıntılarını giderdi, gönüllerine inşirah saldı. Niceleri de “Hayrolsun inşallah.” diyerek başladı hayırlı yorumlarına. Her güzel rüya sahibi, kıymetli kırılgan bir eşyasını saklarcasına sarıp sarmalayıp sıkı sıkı gizledi zihnine. Unutmamak için yineledi de yineledi aynı rüyayı düşlerinde. Rüya en naif lütuftu çünkü. Hem dini değerlerimizde hem kültürel kodlarımızda kıymetlimiz rüyalarımız bugünlerde değer kaybına uğruyor. Birileri muhataplarını küçümsediğini zannederek onların gördüğü Rahmânî rüyaları hafife alıyor. Kimileri başkalarının gecelerini süsleyen kudsi rüyalara haset ediyor. Siyasete malzeme olması, yaftalama ve propaganda aracı olarak kullanılması da cabası. Hatırlayan var mıdır acaba rüya dediğimiz ayrı bir ilim aleminin bu kadar hafife alındığı başka bir zaman dilimini! Gece muştusu rüyalar tarih boyunca kutsal kitaplarda yer almasından peygamberlerin hayatını bizzat şekillendirmesine kadar hep ciddi konuların gündemindeydi. Ya bir beşaret şekliydi, ya bir vahiy yöntemi. Aynı zamanda büyük zatların ilim meclislerini kurdukları bir âlemdi bu efsunlu ortam. Çoğu zaman rüya deyip geçtiğimiz, hafife aldığımız bu gerçeklik hayatı ve ölümü anlama ve anlamlandırmada insanlara çok değerli argümanlar sundu. İnsanları hayrette bırakan değerlendirmelere neden oldu, imani birtakım hakikatlerin kanıtlanması ve anlaşılmasında da çok büyük katkılar sağladı. Gelecekten haber verme ya da gayba muttali olma hususu rüyalar sayesinde açıklığa kavuştu.Rüya deyince ilk aklımıza gelen elbette Hz. Yusuf oluyor. Lakin diğer peygamberlerin de hayatına yön veriyor rüyalar. Çünkü onların uykularında gördükleri uyanıkken kendilerine gelen vahye eşdeğer kabul ediliyor. Örneğin, Hz. İbrahim, Hz. İsmail’i kurban etmesi gerektiğini rüyasıyla anlıyor. İbrahim Aleyhisselam, gördüklerinin gereğini yerine getirecekken gökten bir kurban gönderiliyor. Kuran’ın ifadesiyle “apaçık bir imtihan” böylece kazanılmış oluyor. Risâletin başındaki ilk altı ayda inen vahiylerin, sâdık rüya şeklinde olması rüyaların ehemmiyetini başlı başına anlatmaya yeterli. Çünkü peygamberler için rüyalar vahiy manası taşıyor. Hatta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabına, peygamberliğinin sona erdiğini ve kendisinden sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceğini söylüyor. Ashab bu duruma üzülünce Resûlullah müjdeleyicilerin olacağını belirtiyor. Bunların ne olduğu sorulunca da “Müslüman’ın gördüğü rüya.” cevabını veriyor ve rüyaların önemini vurguluyor. Başka bir zaman yine Peygamberimiz kıymetinden şüphe edilmeyen rüyanın ahir zamandaki kıymeti harbiyesine vurgu yapıyor, günümüze ışık tutarcasına: “Zaman yaklaşınca mü’minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecektir. Esasen mü’minin rüyası nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür.” (Buhari). İbn Haldun meşhur Mukaddime’sinde rüya tabirini şer’î ilimlerden biri olarak görmüş ve ilimlerin tasnifinde ona özel bir yer vermiştir. Hatta bu konuyu selef ve halefin hepsi böyle değerlendirmiştir. Fakat bu ilim kesbî olmaktan çok ilhâma dayalı. İlham ise Allah tarafından bir kulun gönlüne, feyiz yoluyla bir şeyin aktarılması demek. Bu ise rüya tabiri anında gerçekleşiyor. Vehbî olan bu düzey en alt seviyedir ve vasıflarıyla peygamberlere vâris olmayı hak etmiş has kullara aittir. Dolayısıyla rüyanın bu önemi, bilmeyen şahısların o konuda konuşmaması gerektiğini de gösteriyor. Elbette hayat rüyalara göre değil, İslâm’ın genel kurallarına ve bunlarla çelişmeyen alt kıstaslara göre düzenleniyor. Bu sebeple rüya görerek veya benzeri hadiselerden istimdat ederek bütün bir hayatı yönlendirmeye kalkmak yanlış olmanın yanında mümkün de değil. Fakat bu gerçeklik rüyaların özellikle de Rahmânî rüyaların hafife alınmasını ve hasbelkader meclislerin sıradan malzemesi olmasını da meşru kılmıyor.Rahmanî rüyalara örneklerİki Cihan Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) aktarıyor: “Rüyamda Mekke’den hurmalıkları b
Zaman
Ana Sayfa
11.10.2014
RüyalarhafifdeğilRüyalar hafif değil
Rüyalar 'hafif' değil
Zaman
11.10.2014
13:25
Uhrevi bir müjde almışçasına gözleri ışıl ışıl başlar güne. İçindeki derin dinginlik, kıpır kıpır sevincine engel olamaz. Gecenin zifiri karanlığını aydınlık bir aleme çeviren rüyasının etkisindedir hâla. Tebessüm bir türlü terk etmez yüzünü. Hemen paylaşmalıdır onunla. Sözüne güvenilir, dediğine itimat edilir, temiz niyetli biridir ne de olsa. Ona anlatmayacak da kime anlatacaktır. Hem herkese söylenmez böyle rüyalar.Çocukken bir keresinde Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi başını okşarken gördüğünü uyanır uyanmaz bağıra bağıra anlatmıştı da; babaannesi sıkı sıkı tembihlemişti onu: “Allah’ın bir hediyesidir bu. Öyle herkesle paylaşılmaz, kıymeti azalır.” Rabbi Rahim’in en naif lütuflarından Rahmânî rüyalar kim bilir nicelerinin sıkıntılarını giderdi, gönüllerine inşirah saldı. Niceleri de “Hayrolsun inşallah.” diyerek başladı hayırlı yorumlarına. Her güzel rüya sahibi, kıymetli kırılgan bir eşyasını saklarcasına sarıp sarmalayıp sıkı sıkı gizledi zihnine. Unutmamak için yineledi de yineledi aynı rüyayı düşlerinde. Rüya en naif lütuftu çünkü. Hem dini değerlerimizde hem kültürel kodlarımızda kıymetlimiz rüyalarımız bugünlerde değer kaybına uğruyor. Birileri muhataplarını küçümsediğini zannederek onların gördüğü Rahmânî rüyaları hafife alıyor. Kimileri başkalarının gecelerini süsleyen kudsi rüyalara haset ediyor. Siyasete malzeme olması, yaftalama ve propaganda aracı olarak kullanılması da cabası. Hatırlayan var mıdır acaba rüya dediğimiz ayrı bir ilim aleminin bu kadar hafife alındığı başka bir zaman dilimini! Gece muştusu rüyalar tarih boyunca kutsal kitaplarda yer almasından peygamberlerin hayatını bizzat şekillendirmesine kadar hep ciddi konuların gündemindeydi. Ya bir beşaret şekliydi, ya bir vahiy yöntemi. Aynı zamanda büyük zatların ilim meclislerini kurdukları bir âlemdi bu efsunlu ortam. Çoğu zaman rüya deyip geçtiğimiz, hafife aldığımız bu gerçeklik hayatı ve ölümü anlama ve anlamlandırmada insanlara çok değerli argümanlar sundu. İnsanları hayrette bırakan değerlendirmelere neden oldu, imani birtakım hakikatlerin kanıtlanması ve anlaşılmasında da çok büyük katkılar sağladı. Gelecekten haber verme ya da gayba muttali olma hususu rüyalar sayesinde açıklığa kavuştu.Rüya deyince ilk aklımıza gelen elbette Hz. Yusuf oluyor. Lakin diğer peygamberlerin de hayatına yön veriyor rüyalar. Çünkü onların uykularında gördükleri uyanıkken kendilerine gelen vahye eşdeğer kabul ediliyor. Örneğin, Hz. İbrahim, Hz. İsmail’i kurban etmesi gerektiğini rüyasıyla anlıyor. İbrahim Aleyhisselam, gördüklerinin gereğini yerine getirecekken gökten bir kurban gönderiliyor. Kuran’ın ifadesiyle “apaçık bir imtihan” böylece kazanılmış oluyor. Risâletin başındaki ilk altı ayda inen vahiylerin, sâdık rüya şeklinde olması rüyaların ehemmiyetini başlı başına anlatmaya yeterli. Çünkü peygamberler için rüyalar vahiy manası taşıyor. Hatta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabına, peygamberliğinin sona erdiğini ve kendisinden sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceğini söylüyor. Ashab bu duruma üzülünce Resûlullah müjdeleyicilerin olacağını belirtiyor. Bunların ne olduğu sorulunca da “Müslüman’ın gördüğü rüya.” cevabını veriyor ve rüyaların önemini vurguluyor. Başka bir zaman yine Peygamberimiz kıymetinden şüphe edilmeyen rüyanın ahir zamandaki kıymeti harbiyesine vurgu yapıyor, günümüze ışık tutarcasına: “Zaman yaklaşınca mü’minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecektir. Esasen mü’minin rüyası nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür.” (Buhari). İbn Haldun meşhur Mukaddime’sinde rüya tabirini şer’î ilimlerden biri olarak görmüş ve ilimlerin tasnifinde ona özel bir yer vermiştir. Hatta bu konuyu selef ve halefin hepsi böyle değerlendirmiştir. Fakat bu ilim kesbî olmaktan çok ilhâma dayalı. İlham ise Allah tarafından bir kulun gönlüne, feyiz yoluyla bir şeyin aktarılması demek. Bu ise rüya tabiri anında gerçekleşiyor. Vehbî olan bu düzey en alt seviyedir ve vasıflarıyla peygamberlere vâris olmayı hak etmiş has kullara aittir. Dolayısıyla rüyanın bu önemi, bilmeyen şahısların o konuda konuşmaması gerektiğini de gösteriyor. Elbette hayat rüyalara göre değil, İslâm’ın genel kurallarına ve bunlarla çelişmeyen alt kıstaslara göre düzenleniyor. Bu sebeple rüya görerek veya benzeri hadiselerden istimdat ederek bütün bir hayatı yönlendirmeye kalkmak yanlış olmanın yanında mümkün de değil. Fakat bu gerçeklik rüyaların özellikle de Rahmânî rüyaların hafife alınmasını ve hasbelkader meclislerin sıradan malzemesi olmasını da meşru kılmıyor.Rahmanî rüyalara örneklerİki Cihan Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) aktarıyor: “Rüyamda Mekke’den hurmalıkları b
Zaman
Ana Sayfa
11.10.2014
RüyalarhafifdeğilRüyalar hafif değil
Mümtaz'er Türköne - İş işten geçmeden
Zaman
10.10.2014
02:35
Demirtaş’ın açıklamalarından sonra, ateşin düşeceği anlaşılsa da PKK’nın sürdürdüğü eylemler, bugüne kadar alıştıklarımızdan çok farklı.PKK başka birileriyle değil, bu sefer doğrudan bölge halkıyla savaşıyor; ve savaşın bu sefer hesaplanmış, gözetilmiş bir gayesi yok. PKK HÜDA-PAR’la ve Hizbullah’la çatışıyor; ancak çatışmalar kontrolsüz öfke patlamaları şeklinde sürüyor. Her sakallıyı IŞİD’ci zanneden, her dindarı düşman gören bir cehalet eşlik ediyor bu saldırılara. Bediüzzaman Külliyesi’nden ne istersiniz? PKK’nın örgütsel aklı da, stratejileri de çökmüş ve dağılmış durumda.Türkiye’yi IŞİD’e karşı koalisyona dâhil olmaya zorlamak için Batı medyasında sıkça yer bulan Hükümet’in IŞİD’e yardım ettiği iddialarına hepimiz temkinli yaklaşmalıyız. IŞİD herkesten çok Türkiye için büyük bir bela. Davutoğlu bu durumun hakkıyla farkında. Selefî radikalizmi ile uzlaşacak bir siyasî gelenek Türkiye’de hiçbir zaman mevcut olmadı, bundan sonra da olması mümkün değil. IŞİD bir sonuç ve birçok marazî sonuçtan sadece biri; bu sonucu doğuran şartlar düzeltilmeden ve bir adım sonrasını hesaplamadan bölgedeki terörü durdurmak ve kalıcı bir düzen tesis etmek mümkün değil. PKK’nın, Hükümet’in IŞİD’e yardım ettiği iddiası sadece vaziyeti kurtarmak ve Kobani yenilgisini örtmek için. Kobani’nin IŞİD’in eline geçmesini Hükümet’in memnuniyet verici bir gelişme olarak gördüğü iddiası da öyle. Türkiye ABD değil ki, farklı bir hesabı olsun bir adım sonrasını göremesin. IŞİD, Türkiye için PKK’dan daha büyük ve kalıcı bir tehdit.PKK iki elinde tuttuğu iki ayrı silahtan birini Türkiye’ye, diğerini IŞİD’e çevirmişti. Ya IŞİD’i hafife aldılar; ya da Türkiye’yi tehditle dize getireceklerini düşündüler. Tehditleri devam ederken Kobani için istedikleri silahların ve açılacak koridorun bir süre sonra Türkiye’yi hedef almayacağını kim garanti edebilir? PKK, büyük bir fırsatı elinden kaçırdı ve hâlâ hatasında ısrar ediyor.Artan kitlesel şiddetin üzerine giderken Devlet güçleri bu sefer çok iyi bir sınav veriyor. Mersin’deki emniyet güçleri, bütün Türkiye’ye örnek olmalı. Dikkat edilirse çatışmaların çok azı güvenlik güçleri ile göstericiler arasında; ölüm ve yaralama ile sonuçlanan saldırıların çoğu PKK ile HÜDA-PAR arasında, daha çok PKK saldırısı şeklinde geçiyor. Bu çatışmalar Barış Süreci’nin PKK tarafından yerel ölçekte hâkimiyet kurma fırsatı olarak nasıl kullanılmış olduğunu gösteriyor. Güvenlik güçleri sürece zarar vermemek bahanesiyle toplum için güvenlik zaafı oluşturmuşlar. İlk defa tekrar bu olaylar yüzünden sahaya çıktıklarında, boşalttıkları alanı doldurmakta zorluk çekiyorlar. Yine de birkaç istisna dışında orantısız güç kullanmamaları ve soğukkanlılıkları olayların büyümesini engelliyor.MHP’den gelen ısrarlı sağduyu çağrıları da, provokasyonları önlemek adına altın değerinde. PKK ne kadar zorlarsa zorlasın, toplumda çatışma eğilimi yok. PKK, kitlesel şiddet üretmekte ve ortalığı karıştırmakta başarılı; ama ne için? Kobani’deki yenilginin anlaşılır ve açıklanabilir yönleri var; Türkiye’yi kan gölüne çevirerek kaybettiklerini geri alamazlar.Kobani’nin düşmesi Türkiye’nin “tampon bölge” tezini doğruluyor. IŞİD’i doğrudan Suriye’deki Kürt bölgesinde durduracak tampon bölge önerisine PKK hangi akılla karşı çıkıyor? Öyle anlaşılıyor ki PKK, Kürtleri değil, örgütsel çıkarlarını ve kazanımlarını öne alıyor.Kobani sadece PKK için değil, Türkiye için de bir yenilgi. IŞİD’in Mürşitpınar’a dayanması, Türkiye’nin içinde rol kapması demek. Şehirlerdeki PKK terörü, ilk sonuçlardan biri. Ne PKK, ne de Türkiye IŞİD felaketi ile baş edecek donanıma sahip. IŞİD’in ideolojisini, yıllardır anti Amerikancılıktan geçinenler nasıl çökertecekler? PKK’nın soğuk savaş ideolojisi ile AK Parti’nin içi boşaltılmış İslamcılığı aynı ölçüde, IŞİD ideolojisine karşı bağışıksız. Barış Süreci bahanesiyle devletin inisiyatifsizliği, PKK’nın bölge halkı üzerindeki bıktırıcı hegemonyası muhalif ideolojik eksenli örgütlenmeleri cazip hale getirirken IŞİD’in eli Türkiye’yi daha rahat karıştıracak.Hepimiz bir sınavdan geçiyoruz. Tekrarlayalım: Bu daha bir başlangıç.
Zaman
En Çok Okunan
10.10.2014
MümtazerTürköne-İşiştengeçmedenMümtazer Türköne - İş işten geçmeden
Mümtaz'er Türköne - İş işten geçmeden
Zaman
10.10.2014
02:04
Demirtaş’ın açıklamalarından sonra, ateşin düşeceği anlaşılsa da PKK’nın sürdürdüğü eylemler, bugüne kadar alıştıklarımızdan çok farklı.PKK başka birileriyle değil, bu sefer doğrudan bölge halkıyla savaşıyor; ve savaşın bu sefer hesaplanmış, gözetilmiş bir gayesi yok. PKK HÜDA-PAR’la ve Hizbullah’la çatışıyor; ancak çatışmalar kontrolsüz öfke patlamaları şeklinde sürüyor. Her sakallıyı IŞİD’ci zanneden, her dindarı düşman gören bir cehalet eşlik ediyor bu saldırılara. Bediüzzaman Külliyesi’nden ne istersiniz? PKK’nın örgütsel aklı da, stratejileri de çökmüş ve dağılmış durumda.Türkiye’yi IŞİD’e karşı koalisyona dâhil olmaya zorlamak için Batı medyasında sıkça yer bulan Hükümet’in IŞİD’e yardım ettiği iddialarına hepimiz temkinli yaklaşmalıyız. IŞİD herkesten çok Türkiye için büyük bir bela. Davutoğlu bu durumun hakkıyla farkında. Selefî radikalizmi ile uzlaşacak bir siyasî gelenek Türkiye’de hiçbir zaman mevcut olmadı, bundan sonra da olması mümkün değil. IŞİD bir sonuç ve birçok marazî sonuçtan sadece biri; bu sonucu doğuran şartlar düzeltilmeden ve bir adım sonrasını hesaplamadan bölgedeki terörü durdurmak ve kalıcı bir düzen tesis etmek mümkün değil. PKK’nın, Hükümet’in IŞİD’e yardım ettiği iddiası sadece vaziyeti kurtarmak ve Kobani yenilgisini örtmek için. Kobani’nin IŞİD’in eline geçmesini Hükümet’in memnuniyet verici bir gelişme olarak gördüğü iddiası da öyle. Türkiye ABD değil ki, farklı bir hesabı olsun bir adım sonrasını göremesin. IŞİD, Türkiye için PKK’dan daha büyük ve kalıcı bir tehdit.PKK iki elinde tuttuğu iki ayrı silahtan birini Türkiye’ye, diğerini IŞİD’e çevirmişti. Ya IŞİD’i hafife aldılar; ya da Türkiye’yi tehditle dize getireceklerini düşündüler. Tehditleri devam ederken Kobani için istedikleri silahların ve açılacak koridorun bir süre sonra Türkiye’yi hedef almayacağını kim garanti edebilir? PKK, büyük bir fırsatı elinden kaçırdı ve hâlâ hatasında ısrar ediyor.Artan kitlesel şiddetin üzerine giderken Devlet güçleri bu sefer çok iyi bir sınav veriyor. Mersin’deki emniyet güçleri, bütün Türkiye’ye örnek olmalı. Dikkat edilirse çatışmaların çok azı güvenlik güçleri ile göstericiler arasında; ölüm ve yaralama ile sonuçlanan saldırıların çoğu PKK ile HÜDA-PAR arasında, daha çok PKK saldırısı şeklinde geçiyor. Bu çatışmalar Barış Süreci’nin PKK tarafından yerel ölçekte hâkimiyet kurma fırsatı olarak nasıl kullanılmış olduğunu gösteriyor. Güvenlik güçleri sürece zarar vermemek bahanesiyle toplum için güvenlik zaafı oluşturmuşlar. İlk defa tekrar bu olaylar yüzünden sahaya çıktıklarında, boşalttıkları alanı doldurmakta zorluk çekiyorlar. Yine de birkaç istisna dışında orantısız güç kullanmamaları ve soğukkanlılıkları olayların büyümesini engelliyor.MHP’den gelen ısrarlı sağduyu çağrıları da, provokasyonları önlemek adına altın değerinde. PKK ne kadar zorlarsa zorlasın, toplumda çatışma eğilimi yok. PKK, kitlesel şiddet üretmekte ve ortalığı karıştırmakta başarılı; ama ne için? Kobani’deki yenilginin anlaşılır ve açıklanabilir yönleri var; Türkiye’yi kan gölüne çevirerek kaybettiklerini geri alamazlar.Kobani’nin düşmesi Türkiye’nin “tampon bölge” tezini doğruluyor. IŞİD’i doğrudan Suriye’deki Kürt bölgesinde durduracak tampon bölge önerisine PKK hangi akılla karşı çıkıyor? Öyle anlaşılıyor ki PKK, Kürtleri değil, örgütsel çıkarlarını ve kazanımlarını öne alıyor.Kobani sadece PKK için değil, Türkiye için de bir yenilgi. IŞİD’in Mürşitpınar’a dayanması, Türkiye’nin içinde rol kapması demek. Şehirlerdeki PKK terörü, ilk sonuçlardan biri. Ne PKK, ne de Türkiye IŞİD felaketi ile baş edecek donanıma sahip. IŞİD’in ideolojisini, yıllardır anti Amerikancılıktan geçinenler nasıl çökertecekler? PKK’nın soğuk savaş ideolojisi ile AK Parti’nin içi boşaltılmış İslamcılığı aynı ölçüde, IŞİD ideolojisine karşı bağışıksız. Barış Süreci bahanesiyle devletin inisiyatifsizliği, PKK’nın bölge halkı üzerindeki bıktırıcı hegemonyası muhalif ideolojik eksenli örgütlenmeleri cazip hale getirirken IŞİD’in eli Türkiye’yi daha rahat karıştıracak.Hepimiz bir sınavdan geçiyoruz. Tekrarlayalım: Bu daha bir başlangıç.
Zaman
Köşe Yazıları
10.10.2014
MümtazerTürköne-İşiştengeçmedenMümtazer Türköne - İş işten geçmeden
Mümtaz'er Türköne - İş işten geçmeden
Zaman
10.10.2014
01:58
Demirtaş’ın açıklamalarından sonra, ateşin düşeceği anlaşılsa da PKK’nın sürdürdüğü eylemler, bugüne kadar alıştıklarımızdan çok farklı.PKK başka birileriyle değil, bu sefer doğrudan bölge halkıyla savaşıyor; ve savaşın bu sefer hesaplanmış, gözetilmiş bir gayesi yok. PKK HÜDA-PAR’la ve Hizbullah’la çatışıyor; ancak çatışmalar kontrolsüz öfke patlamaları şeklinde sürüyor. Her sakallıyı IŞİD’ci zanneden, her dindarı düşman gören bir cehalet eşlik ediyor bu saldırılara. Bediüzzaman Külliyesi’nden ne istersiniz? PKK’nın örgütsel aklı da, stratejileri de çökmüş ve dağılmış durumda.Türkiye’yi IŞİD’e karşı koalisyona dâhil olmaya zorlamak için Batı medyasında sıkça yer bulan Hükümet’in IŞİD’e yardım ettiği iddialarına hepimiz temkinli yaklaşmalıyız. IŞİD herkesten çok Türkiye için büyük bir bela. Davutoğlu bu durumun hakkıyla farkında. Selefî radikalizmi ile uzlaşacak bir siyasî gelenek Türkiye’de hiçbir zaman mevcut olmadı, bundan sonra da olması mümkün değil. IŞİD bir sonuç ve birçok marazî sonuçtan sadece biri; bu sonucu doğuran şartlar düzeltilmeden ve bir adım sonrasını hesaplamadan bölgedeki terörü durdurmak ve kalıcı bir düzen tesis etmek mümkün değil. PKK’nın, Hükümet’in IŞİD’e yardım ettiği iddiası sadece vaziyeti kurtarmak ve Kobani yenilgisini örtmek için. Kobani’nin IŞİD’in eline geçmesini Hükümet’in memnuniyet verici bir gelişme olarak gördüğü iddiası da öyle. Türkiye ABD değil ki, farklı bir hesabı olsun bir adım sonrasını göremesin. IŞİD, Türkiye için PKK’dan daha büyük ve kalıcı bir tehdit.PKK iki elinde tuttuğu iki ayrı silahtan birini Türkiye’ye, diğerini IŞİD’e çevirmişti. Ya IŞİD’i hafife aldılar; ya da Türkiye’yi tehditle dize getireceklerini düşündüler. Tehditleri devam ederken Kobani için istedikleri silahların ve açılacak koridorun bir süre sonra Türkiye’yi hedef almayacağını kim garanti edebilir? PKK, büyük bir fırsatı elinden kaçırdı ve hâlâ hatasında ısrar ediyor.Artan kitlesel şiddetin üzerine giderken Devlet güçleri bu sefer çok iyi bir sınav veriyor. Mersin’deki emniyet güçleri, bütün Türkiye’ye örnek olmalı. Dikkat edilirse çatışmaların çok azı güvenlik güçleri ile göstericiler arasında; ölüm ve yaralama ile sonuçlanan saldırıların çoğu PKK ile HÜDA-PAR arasında, daha çok PKK saldırısı şeklinde geçiyor. Bu çatışmalar Barış Süreci’nin PKK tarafından yerel ölçekte hâkimiyet kurma fırsatı olarak nasıl kullanılmış olduğunu gösteriyor. Güvenlik güçleri sürece zarar vermemek bahanesiyle toplum için güvenlik zaafı oluşturmuşlar. İlk defa tekrar bu olaylar yüzünden sahaya çıktıklarında, boşalttıkları alanı doldurmakta zorluk çekiyorlar. Yine de birkaç istisna dışında orantısız güç kullanmamaları ve soğukkanlılıkları olayların büyümesini engelliyor.MHP’den gelen ısrarlı sağduyu çağrıları da, provokasyonları önlemek adına altın değerinde. PKK ne kadar zorlarsa zorlasın, toplumda çatışma eğilimi yok. PKK, kitlesel şiddet üretmekte ve ortalığı karıştırmakta başarılı; ama ne için? Kobani’deki yenilginin anlaşılır ve açıklanabilir yönleri var; Türkiye’yi kan gölüne çevirerek kaybettiklerini geri alamazlar.Kobani’nin düşmesi Türkiye’nin “tampon bölge” tezini doğruluyor. IŞİD’i doğrudan Suriye’deki Kürt bölgesinde durduracak tampon bölge önerisine PKK hangi akılla karşı çıkıyor? Öyle anlaşılıyor ki PKK, Kürtleri değil, örgütsel çıkarlarını ve kazanımlarını öne alıyor.Kobani sadece PKK için değil, Türkiye için de bir yenilgi. IŞİD’in Mürşitpınar’a dayanması, Türkiye’nin içinde rol kapması demek. Şehirlerdeki PKK terörü, ilk sonuçlardan biri. Ne PKK, ne de Türkiye IŞİD felaketi ile baş edecek donanıma sahip. IŞİD’in ideolojisini, yıllardır anti Amerikancılıktan geçinenler nasıl çökertecekler? PKK’nın soğuk savaş ideolojisi ile AK Parti’nin içi boşaltılmış İslamcılığı aynı ölçüde, IŞİD ideolojisine karşı bağışıksız. Barış Süreci bahanesiyle devletin inisiyatifsizliği, PKK’nın bölge halkı üzerindeki bıktırıcı hegemonyası muhalif ideolojik eksenli örgütlenmeleri cazip hale getirirken IŞİD’in eli Türkiye’yi daha rahat karıştıracak.Hepimiz bir sınavdan geçiyoruz. Tekrarlayalım: Bu daha bir başlangıç.
Zaman
Ana Sayfa
10.10.2014
MümtazerTürköne-İşiştengeçmedenMümtazer Türköne - İş işten geçmeden
Kimse Yok mu için ne demişlerdi
Zaman
30.09.2014
12:13
AKP hükümetinin başlattığı cadı avını Kimse Yok muya uzanması, akıllara hükümet yetkililerinin geçmişteki sözlerini getirdi. İşte Kimse Yok mu için yapılan övgü dolu sözlerden bazıları:Başbakan Davutoğlu: Kimse Yok mu milletimizin şefkatinin kurumsallaşmış mücessem halidirBaşbakan Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Kimse Yok Mu Derneği hakkındaki övgü dolu sözler sarf etmiş, Kimse Yok mu milletimizin şefkatinin kurumsallaşmış mücessem bir halidir. Nerede Türkiye varsa, Kimse Yok mu orada olacaktır. ifadelerini kullanmıştı. Şimdiki politika ise hem muhtaç durumda olan yüz binlerce vatandaşı mağdur ederken, toplumun da tepkisini çekiyor.Maliye Bakanı Şimşek: Allah razı olsunMaliye Bakanı Mehmet Şimşek, 9 Mayıs 2011 tarihinde Kimse Yok Mu Derneğince Batmanın Kozluk ilçesi Koçaklar köyünde yaptırılan 4 derslikli ilköğretim okulunun açılış törenine katılmıştı.Bakan Şimşek, törende yaptığı konuşmada, Kimse Yok Mu Derneğine teşekkür ederek, bazı derneklerin slogan attığını bazılarının ise memleketin en ücra köşesine kadar gelip okul yaptığını ifade etmişti.Bakan Şimşek, Kimse Yok Mu Derneğine gerçekten bir teşekkür borçluyuz. Kendilerinden Allah razı olsun. Ta buralara kadar gelmişler, Batmanın Kozluk ilçesi Koçaklar köyüne. Bu güzelim okulumuzu tümden yenilemişler. demişti.Hüseyin Çelik: Kimse Yok munun neferleri her türlü övgüyü hak ediyor AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Hüseyin Çelik, 17 Ekim 2013 tarihinde yaptığı açıklamada; bayramın bir bölümünü evinden uzakta geçiren Kimse Yok Mu Derneğinin neferlerinin her türlü övgüyü hak ettiğini belirterek, Hükümetimiz sosyal devletin bütün uygulamaları ile dar gelirlilerin yanında yer alıyor. Ne mutlu bize ki, aynı zamanda sosyal milletiz ifadelerini kullanmıştı.Çelik, Twitter hesabından yazdığı mesajda, bugünlerde Doğu ve Güneydoğudan büyükşehirlere kalkan uçakların yarısını vazifeden dönen Kimse Yok Mu Derneği gönüllülerinin doldurduğunu kaydederek, şunları söylemişti:Bursadan, Balıkesirden, İstanbuldan, Ankaradan; özetle Batıdan Doğuya gönül köprüsü kuran Kimse Yok Mu Derneğini candan tebrik ederim. Hükümetimiz sosyal devletin bütün uygulamaları ile dar gelirlilerin yanında yer alıyor. Ne mutlu bize ki, aynı zamanda sosyal milletiz. Fakiri, zayıfı, hastayı, engelliyi, kimsesizi vs. görüp gözetmek elbette devletin vazifesidir. Ancak bizim medeniyetimiz alimi cahilden, zengini fakirden, güçlüyü zayıftan sorumlu kılar. Tam da böyle bir misyonla Bayramın en azından bir bölümünü evinden uzakta geçiren Kimse Yok Munun neferleri her türlü övgüyü hak ediyor.Selma Aliye Kavaf: Gerçek Müslüman her zaman başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına üstün tutabilen kişidirKimse Yok Mu Derneğinin 24 Mayıs 2011 tarihinde düzenlediği akşam yemeğiyle, yurtiçi ve yurtdışında ihtiyaç sahiplerine yaptıkları yardım faaliyetlerini davetlilerle paylaştığı gecede dönemin Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, Kimse Yok Mu Derneğinin dünyanın her yerinde muhtaca, yoksula ulaşan, afetlerde gerekli ilk yardımı en kısa sürede gerçekleştiren dev bir dernek haline geldiğini ifade etmişti: Bir ayette mealen şu ifadeler yer alır: ...Ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi, onları kendi nefislerine tercih ederler. Gerçek Müslüman her zaman başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına üstün tutabilen kişidir. Bizim medeniyetimizde, Komşusu açken, tok yatan bizden değildir anlayışı vardır. Bu öyle bir anlayıştır ki bir kere komşunun kim olduğu, nasıl biri olduğu hiç önemli değildir. Ve komşu tanımı çok geniş bir kavramdır. İşte bu yaklaşım müthiş bir dayanışma gücünü ve toplumun güçlü yapısını oluşturan anlayıştır.
Zaman
Politika
30.09.2014
KimseYokmuiçinnedemişlerdiKimse Yok mu için ne demişlerdi
Kimse Yok mu için ne demişlerdi
Zaman
30.09.2014
12:13
AKP hükümetinin başlattığı cadı avını Kimse Yok muya uzanması, akıllara hükümet yetkililerinin geçmişteki sözlerini getirdi. İşte Kimse Yok mu için yapılan övgü dolu sözlerden bazıları:Başbakan Davutoğlu: Kimse Yok mu milletimizin şefkatinin kurumsallaşmış mücessem halidirBaşbakan Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Kimse Yok Mu Derneği hakkındaki övgü dolu sözler sarf etmiş, Kimse Yok mu milletimizin şefkatinin kurumsallaşmış mücessem bir halidir. Nerede Türkiye varsa, Kimse Yok mu orada olacaktır. ifadelerini kullanmıştı. Şimdiki politika ise hem muhtaç durumda olan yüz binlerce vatandaşı mağdur ederken, toplumun da tepkisini çekiyor.Maliye Bakanı Şimşek: Allah razı olsunMaliye Bakanı Mehmet Şimşek, 9 Mayıs 2011 tarihinde Kimse Yok Mu Derneğince Batmanın Kozluk ilçesi Koçaklar köyünde yaptırılan 4 derslikli ilköğretim okulunun açılış törenine katılmıştı.Bakan Şimşek, törende yaptığı konuşmada, Kimse Yok Mu Derneğine teşekkür ederek, bazı derneklerin slogan attığını bazılarının ise memleketin en ücra köşesine kadar gelip okul yaptığını ifade etmişti.Bakan Şimşek, Kimse Yok Mu Derneğine gerçekten bir teşekkür borçluyuz. Kendilerinden Allah razı olsun. Ta buralara kadar gelmişler, Batmanın Kozluk ilçesi Koçaklar köyüne. Bu güzelim okulumuzu tümden yenilemişler. demişti.Hüseyin Çelik: Kimse Yok munun neferleri her türlü övgüyü hak ediyor AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Hüseyin Çelik, 17 Ekim 2013 tarihinde yaptığı açıklamada; bayramın bir bölümünü evinden uzakta geçiren Kimse Yok Mu Derneğinin neferlerinin her türlü övgüyü hak ettiğini belirterek, Hükümetimiz sosyal devletin bütün uygulamaları ile dar gelirlilerin yanında yer alıyor. Ne mutlu bize ki, aynı zamanda sosyal milletiz ifadelerini kullanmıştı.Çelik, Twitter hesabından yazdığı mesajda, bugünlerde Doğu ve Güneydoğudan büyükşehirlere kalkan uçakların yarısını vazifeden dönen Kimse Yok Mu Derneği gönüllülerinin doldurduğunu kaydederek, şunları söylemişti:Bursadan, Balıkesirden, İstanbuldan, Ankaradan; özetle Batıdan Doğuya gönül köprüsü kuran Kimse Yok Mu Derneğini candan tebrik ederim. Hükümetimiz sosyal devletin bütün uygulamaları ile dar gelirlilerin yanında yer alıyor. Ne mutlu bize ki, aynı zamanda sosyal milletiz. Fakiri, zayıfı, hastayı, engelliyi, kimsesizi vs. görüp gözetmek elbette devletin vazifesidir. Ancak bizim medeniyetimiz alimi cahilden, zengini fakirden, güçlüyü zayıftan sorumlu kılar. Tam da böyle bir misyonla Bayramın en azından bir bölümünü evinden uzakta geçiren Kimse Yok Munun neferleri her türlü övgüyü hak ediyor.Selma Aliye Kavaf: Gerçek Müslüman her zaman başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına üstün tutabilen kişidirKimse Yok Mu Derneğinin 24 Mayıs 2011 tarihinde düzenlediği akşam yemeğiyle, yurtiçi ve yurtdışında ihtiyaç sahiplerine yaptıkları yardım faaliyetlerini davetlilerle paylaştığı gecede dönemin Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, Kimse Yok Mu Derneğinin dünyanın her yerinde muhtaca, yoksula ulaşan, afetlerde gerekli ilk yardımı en kısa sürede gerçekleştiren dev bir dernek haline geldiğini ifade etmişti: Bir ayette mealen şu ifadeler yer alır: ...Ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi, onları kendi nefislerine tercih ederler. Gerçek Müslüman her zaman başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına üstün tutabilen kişidir. Bizim medeniyetimizde, Komşusu açken, tok yatan bizden değildir anlayışı vardır. Bu öyle bir anlayıştır ki bir kere komşunun kim olduğu, nasıl biri olduğu hiç önemli değildir. Ve komşu tanımı çok geniş bir kavramdır. İşte bu yaklaşım müthiş bir dayanışma gücünü ve toplumun güçlü yapısını oluşturan anlayıştır.
Zaman
Ana Sayfa
30.09.2014
KimseYokmuiçinnedemişlerdiKimse Yok mu için ne demişlerdi
Okay Karacan - Mucize oluşturan ayaklar
Zaman
28.09.2014
02:10
Futbol oynamak, yaşı ve sosyal pozisyonu kim olursa olsun, herkes için vazgeçilmez bir keyif… Futbol topu bir kez yere değdi mi, etrafında mucizevi bir sihir yaratıyor.Futbolculuk ise dünya üzerinde belki de en fazla imrenilen meslek. Düşünsenize, futbol oynuyorsunuz diye birileri üzerine para veriyor. Para deyip geçiyoruz ama çok fazla sıfırı olan bol basamaklı bir rakamdan bahsediyoruz. Üstüne üstlük çok büyük bir şöhretiniz oluyor, herkes sizi tanıyor. Mega star haline geliyorsunuz…Herkes olmasa da, çoğunluk için peri masalını andıran bu hikâyeyi gerçeğe dönüştürmüş birkaç bin adam var. Biyografilerini ya da röportajlarını okuduğunuzda, içinde bulundukları durumdan şikayet eden yoktur. Öte yandan, birilerinin kahramanı olma duygusu, bu kadar para ve şöhret, insanın omuzlarına tahmin edilemez boyutta bir yük bindiriyor.Gerçek duygularını yansıtamamak, akıllarındakini tam olarak söyleyememek, her hareketlerinin günler ve sayfalarca eleştirilmesine katlanmak, insandan çok bir makine gibi davranmasının beklendiğini hissetmek… Hayatta en fazla sevdiğiniz şeyi iyi, yaptığınız için kazandığınız para ve beraberinde gelen şöhret için ödenmesi gereken bir bedel mi?Her şeyi bırakıp, para ve şöhreti ellerinin tersiyle itip, normal bir insan olmak isterler miydi acaba?Şimdi gidip sorsak, Ronaldo’sundan Rooney’sine, Nasri’sinden Robben’ine, Selçuk’undan Emre’sine, bize içlerinden geldiği gibi, tüm hissettikleriyle cevap verebilirler mi?BİR FAYDAMIZ DOKUNSUNFutbolcuların, ister kendi ülkelerinin sınırlarında, ister kıtasal boyutta, isterse de global ölçekte sahip oldukları şöhret, zorlukları ve keyifli yanları olduğu kadar çok büyük de bir yük aynı zamanda. Atacakları en ufak bir adım, sosyal medyanın nimetleri sayesinde, birkaç dakika içerisinde dünyanın çevresini dönebiliyor.Bazı futbolcular, bu fırsatı değerlendirip, kendileri için basit bir efor sarf ederek, bazı insanların hayatında önemli ölçekte farklılık yaratabiliyorlar.Birkaç örneği hızlı hızlı sıralayalım dilerseniz…Everton’ın İskoç futbolcusu, Steven Naismith, hayır kurumları, barınaklar, gazi destek vakıfları, aşevleri başta olmak üzere bireysel olarak çokça hayır işi yapıyor. 2014’ün Ağustos ayında, Liverpool şehri iş ve işçi bulma kurumu ile iletişime geçti. Düzenli olarak iş arayan, iş bulmak için çaba gösteren ancak işe yerleştirilemeyen işsizlere dağıtılmak üzere, sezon boyunca farklı maçlar için yüklü sayıda bilet alıp kuruma teslim etti. Neden böyle bir hareket yaptığını ise şöyle açıkladı: “Maç bileti alamıyor olmaları onların suçu değil. En azından bir lig maçına gelirler, biraz hayatın stresinden uzaklaşırlar diye düşündüm.”Danimarka Evsizler milli takımı, 2014’ün Ekim ayında Şili’de düzenlenecek olan Evsizler Dünya Futbol Şampiyonası’na gitmek için bir süredir bağış topluyordu. Kapılar çalındı, paralar toplandı ancak hâlâ eksik bir miktar vardı. Takımın gönüllülerinden Frits Ahlstrøm, Danimarka milli takım oyuncularından, eski Liverpool’lu Daniel Agger’i aradı ve 2600 Euro’ya daha ihtiyaçları olduğunu söyledi. Agger’in cevabı kısa ve net oldu; hemen gönderiyorum.İsveç’te ise Öğrenme Güçlüğü Çekenler milli takımı, Brezilya’daki dünya şampiyonasına gitmek için bağış arayışındaydı. Takımın yardımcı antrenörü Stefan Jonsson, Zlatan İbrahimoviç’i arayarak, bir forma bağışlamasını rica etti. Formayı açık artırmada satıp yol parası için kumbaraya koyacaklardı. İbrahimoviç, Jonsson’un sorusuna soru ile karşılık verdi; “O formayı kaç paraya satacaksınız ki? Yol paranız ne kadar?” Öğrenme güçlüğü çekenler milli takımının 37 bin 500 Euro tutan yolculuk bedeli birkaç saat sonra hesaplarındaydı.Reklam filmlerinden kazandığı paranın tamamını ülkesi Fildişi Sahilleri’nde okul, hastane yapımına harcayan Didier Drogba, neredeyse tüm bir ülkeyi sırtına alıyor.Dirk Kuyt ve eşi Gertrude, engelli insanların hayatın içerisine dahil olmaları ve sosyalleşmelerini sağlamak amacıyla 2006’da Dirk Kuyt Vakfı’nı kurdular. Engelli insanların sosyal hayata katılabileceklerini göstermek üzerine çalışma yapıyorlar. Dirk Kuyt’a göre hayat yalnızca sağlıklı insanlar için değil, engelliler için de eşit fırsatlar yaratabilir... Dirk Kuyt Vakfı’nın bir başka çalışma alanı ise kimsesiz çocuklar. Özellikle savaş ve yoksulluk mağduru 3. dünya ülkelerindeki kimsesiz çocuklara dünya çapında farkındalık yaratmak için çalışmalar yapıyorlar, eğitim ve sağlık masraflarını karşılıyorlar.Sahip oldukları futbol yeteneği ile ilgimizi çekiyorlar, devasa bir şöhrete sahip oluyorlar, küçük bir adım atıyorlar ve dünya birden varlığından haberdar olmadığımız milli takımların adlarını öğreniyoruz, işsizlerin, engellilerin, savaş
Zaman
Köşe Yazıları
28.09.2014
OkayKaracan-MucizeoluşturanayaklarOkay Karacan - Mucize oluşturan ayaklar
BÇG’yi deşifre edince casuslukla suçlanmıştı
Zaman
25.09.2014
02:25
28 Şubat sürecinde illegal Batı Çalışma Grubu’nu deşifre edince casusluk ve vatana ihanetle suçlanmıştı. ‘Ahlaklı kız’ diye fişlendi, yağlı kazıkla tehdit edildi. Linçle karşılaştı. ‘Neo 28 Şubat’ sürecinde casusların peşine düşen polisler, Meral Akşener’in başına gelenlerle karşı karşıya.Doğru Yol Partisi’nden bir milletvekili arkadaş bana dedi ki; çoluğunu çocuğunu ve kocanı yurtdışına çıkar, sen de öldün!” Bu sözler 28 Şubat döneminin İçişleri Bakanı Meral Akşener’e aitti. Cunta karşısında dik duruşunun bedelini ‘casusluk ve vatana ihanetle’ suçlanarak ödemişti. Batı Çalışma Grubu’nu deşifre etmesi insafsız saldırıların başlangıcı oldu. ‘Ahlaklı kız’ diye fişlendi. Ölümle, kazığa oturtulmakla tehdit edildi.17 Aralık büyük yolsuzluk operasyonunu yapan, Tevhid Selam örgütü soruşturmasını yürüten, İzmir’de askerî casusluk şebekesini yargıya teslim eden polis, hâkim ve savcıların başına neredeyse Meral Akşener’in başına gelenler geliyor. Havuz medyasının, ‘paralel operasyon’ adını verdiği ‘Neo 28 Şubat’ sürecinde, büyük yolsuzlukların ve İran ajanlarının üzerine gidenler, insafsız saldırıların hedefi oluyor. Görevini yapan masum insanlara, hiçbir delil ortaya konmadan, uydurma raporlarla ‘casusluktan vatana ihanete’ kadar çeşitli cürümler atfediliyor. Bu kişiler ayrıca havuz medyasınca itibarsızlaştırılıyor.17 yıl sonra‘ Neo 28 Şubat’ sürecinde bu sefer Recep Tayyip Erdoğan’ın talebi ile MGK’de iç tehdit değerlendirmesi yapılıyor. Batı Çalışma Grubu’nun yerini Başbakanlık’ta kurulan Kozmik Çalışma Grubu alıyor. MİT’in bütün tarikatları fişlediği, Emniyet’in hukuk dışı raporlar hazırladığı ortaya çıkıyor. Havuz medyasının bitmeyen iftira ve yalanları ile birlikte okuduğunuzda sadece aktörlerin değiştiği yeni bir olağanüstü süreç yaşanıyor. “İrtica PKK’dan daha tehlikelidir” diyen 28 Şubat’ın kudretli generallerinden Güven Erkaya’nın yerini, “Kırmızı kitaba ‘paralel yapı’ girecek” diyen Recep Tayyip Erdoğan almış görünüyor.Peki, TBMM Başkanvekili Meral Akşener, 28 Şubat’ta neden casuslukla suçlanmıştı? Akşener, 2012’de kurulan Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na başından geçenleri bütün ayrıntıları ile anlatmıştı. O gün dikkatlerden kaçan ve bugünkü sürece ışık tutacak bazı ayrıntılar şöyle:İllegal yapı ve fişleme8 Kasım 1996’da Refahyol Hükümeti’nin içişleri bakanı olan Meral Akşener’in görev süresi 30 Haziran 1997’ye kadar sürdü. Akşener, emniyet istihbaratının kendisine getirdiği bir belgeyi başbakana iletince ‘casusluk’ suçlaması ile karşı karşıya kaldı:“Batı Çalışma Grubu gayr-i yasal. Nisan ayında, Emniyet İstihbarat Dairesi bir dosya getirdi. O dosyanın içinde de bir belge vardı, bu belge herkesin fişlendiği bir talimatname, bütün siyasi partilerin il başkanları, ilçe yöneticileri yani ilçeden başlayarak ile kadar bütün sivil toplum örgütlerinin başkanları, yöneticileri, valiler, kaymakamlar… Düşünebiliyor musun? Sonra bunun yanlış olduğunu söyleyince, İller İdaresi Kanunu’na dayandırdılar. İller İdaresi Kanunu’nun yürütücüsü illerde validir, dolayısıyla orası da değil, gayr-i yasal bir oluşumdu. Belgeyi Başbakan’a iletilmek üzere Adalet Bakanı Şevket Kazan’a verdim. 22 Mayıs’ta MGK kuruluş yıl dönümünde baş başa kalınca Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, Batı Çalışma Grubu çalışmalarını açtı ve sözü o belgeye şöyle getirdi: ‘İçişleri Bakanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı, dolayısıyla ben ve de Bakan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın bilgisayarını boşaltıp casusluk faaliyeti yaptığımıza dair bir suçlamayla karşılaştık. Şimdi, belge verildi, belgeyle ilgili bir prosedür işleyecek, onun dışında herhangi bir şey bilmiyorum.’ Birden böyle bir şeyle karşılaştık. Bu suçlamanın çok ağır bir suçlama olduğunu, bunu kabul etmediğimi, dolayısıyla bu konuda mülkiye müfettişlerini görevlendirip çok derin bir soruşturma yaptıracağımı söyledim.”Bakan Akşener’in geri adım atmaması ve konuyu araştıracağını söylemesi krize sebep oluyor. Belgenin Erkaya’ya nasıl ulaştığını ve süreci onun ağzından dinleyelim:“Rahmetli Hoca (Necmettin Erbakan) bu belgeyi almış, Cumhurbaşkanı’na götürmüş, Cumhurbaşkanı da çağırmış Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya belgeyi vermiş. Şimdi bu belgeyle ilgili ‘Siz ne yapıyorsunuz kardeşim’i beklerken, birden ben casus oldum, yani hiç beklemediğimiz bir konuşma biçimiyle karşılaştım. Ben, ‘soruşturma açacağımı, bunun çok ağır olduğunu, böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceğimi’ söyleyince bunun üzerine biraz böyle bir gev
Zaman
Güncel
25.09.2014
BÇG’yideşifreedincecasusluklasuçlanmıştıBÇG’yi deşifre edince casuslukla suçlanmıştı
BÇG’yi deşifre edince casuslukla suçlanmıştı
Zaman
25.09.2014
02:25
28 Şubat sürecinde illegal Batı Çalışma Grubu’nu deşifre edince casusluk ve vatana ihanetle suçlanmıştı. ‘Ahlaklı kız’ diye fişlendi, yağlı kazıkla tehdit edildi. Linçle karşılaştı. ‘Neo 28 Şubat’ sürecinde casusların peşine düşen polisler, Meral Akşener’in başına gelenlerle karşı karşıya.Doğru Yol Partisi’nden bir milletvekili arkadaş bana dedi ki; çoluğunu çocuğunu ve kocanı yurtdışına çıkar, sen de öldün!” Bu sözler 28 Şubat döneminin İçişleri Bakanı Meral Akşener’e aitti. Cunta karşısında dik duruşunun bedelini ‘casusluk ve vatana ihanetle’ suçlanarak ödemişti. Batı Çalışma Grubu’nu deşifre etmesi insafsız saldırıların başlangıcı oldu. ‘Ahlaklı kız’ diye fişlendi. Ölümle, kazığa oturtulmakla tehdit edildi.17 Aralık büyük yolsuzluk operasyonunu yapan, Tevhid Selam örgütü soruşturmasını yürüten, İzmir’de askerî casusluk şebekesini yargıya teslim eden polis, hâkim ve savcıların başına neredeyse Meral Akşener’in başına gelenler geliyor. Havuz medyasının, ‘paralel operasyon’ adını verdiği ‘Neo 28 Şubat’ sürecinde, büyük yolsuzlukların ve İran ajanlarının üzerine gidenler, insafsız saldırıların hedefi oluyor. Görevini yapan masum insanlara, hiçbir delil ortaya konmadan, uydurma raporlarla ‘casusluktan vatana ihanete’ kadar çeşitli cürümler atfediliyor. Bu kişiler ayrıca havuz medyasınca itibarsızlaştırılıyor.17 yıl sonra‘ Neo 28 Şubat’ sürecinde bu sefer Recep Tayyip Erdoğan’ın talebi ile MGK’de iç tehdit değerlendirmesi yapılıyor. Batı Çalışma Grubu’nun yerini Başbakanlık’ta kurulan Kozmik Çalışma Grubu alıyor. MİT’in bütün tarikatları fişlediği, Emniyet’in hukuk dışı raporlar hazırladığı ortaya çıkıyor. Havuz medyasının bitmeyen iftira ve yalanları ile birlikte okuduğunuzda sadece aktörlerin değiştiği yeni bir olağanüstü süreç yaşanıyor. “İrtica PKK’dan daha tehlikelidir” diyen 28 Şubat’ın kudretli generallerinden Güven Erkaya’nın yerini, “Kırmızı kitaba ‘paralel yapı’ girecek” diyen Recep Tayyip Erdoğan almış görünüyor.Peki, TBMM Başkanvekili Meral Akşener, 28 Şubat’ta neden casuslukla suçlanmıştı? Akşener, 2012’de kurulan Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na başından geçenleri bütün ayrıntıları ile anlatmıştı. O gün dikkatlerden kaçan ve bugünkü sürece ışık tutacak bazı ayrıntılar şöyle:İllegal yapı ve fişleme8 Kasım 1996’da Refahyol Hükümeti’nin içişleri bakanı olan Meral Akşener’in görev süresi 30 Haziran 1997’ye kadar sürdü. Akşener, emniyet istihbaratının kendisine getirdiği bir belgeyi başbakana iletince ‘casusluk’ suçlaması ile karşı karşıya kaldı:“Batı Çalışma Grubu gayr-i yasal. Nisan ayında, Emniyet İstihbarat Dairesi bir dosya getirdi. O dosyanın içinde de bir belge vardı, bu belge herkesin fişlendiği bir talimatname, bütün siyasi partilerin il başkanları, ilçe yöneticileri yani ilçeden başlayarak ile kadar bütün sivil toplum örgütlerinin başkanları, yöneticileri, valiler, kaymakamlar… Düşünebiliyor musun? Sonra bunun yanlış olduğunu söyleyince, İller İdaresi Kanunu’na dayandırdılar. İller İdaresi Kanunu’nun yürütücüsü illerde validir, dolayısıyla orası da değil, gayr-i yasal bir oluşumdu. Belgeyi Başbakan’a iletilmek üzere Adalet Bakanı Şevket Kazan’a verdim. 22 Mayıs’ta MGK kuruluş yıl dönümünde baş başa kalınca Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, Batı Çalışma Grubu çalışmalarını açtı ve sözü o belgeye şöyle getirdi: ‘İçişleri Bakanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı, dolayısıyla ben ve de Bakan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın bilgisayarını boşaltıp casusluk faaliyeti yaptığımıza dair bir suçlamayla karşılaştık. Şimdi, belge verildi, belgeyle ilgili bir prosedür işleyecek, onun dışında herhangi bir şey bilmiyorum.’ Birden böyle bir şeyle karşılaştık. Bu suçlamanın çok ağır bir suçlama olduğunu, bunu kabul etmediğimi, dolayısıyla bu konuda mülkiye müfettişlerini görevlendirip çok derin bir soruşturma yaptıracağımı söyledim.”Bakan Akşener’in geri adım atmaması ve konuyu araştıracağını söylemesi krize sebep oluyor. Belgenin Erkaya’ya nasıl ulaştığını ve süreci onun ağzından dinleyelim:“Rahmetli Hoca (Necmettin Erbakan) bu belgeyi almış, Cumhurbaşkanı’na götürmüş, Cumhurbaşkanı da çağırmış Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya belgeyi vermiş. Şimdi bu belgeyle ilgili ‘Siz ne yapıyorsunuz kardeşim’i beklerken, birden ben casus oldum, yani hiç beklemediğimiz bir konuşma biçimiyle karşılaştım. Ben, ‘soruşturma açacağımı, bunun çok ağır olduğunu, böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceğimi’ söyleyince bunun üzerine biraz böyle bir gev
Zaman
Ana Sayfa
25.09.2014
BÇG’yideşifreedincecasusluklasuçlanmıştıBÇG’yi deşifre edince casuslukla suçlanmıştı
BÇG’yi deşifre edince casuslukla suçlanmıştı
Zaman
25.09.2014
02:05
28 Şubat sürecinde illegal Batı Çalışma Grubu’nu deşifre edince casusluk ve vatana ihanetle suçlanmıştı. ‘Ahlaklı kız’ diye fişlendi, yağlı kazıkla tehdit edildi. Linçle karşılaştı. ‘Neo 28 Şubat’ sürecinde casusların peşine düşen polisler, Meral Akşener’in başına gelenlerle karşı karşıya.Doğru Yol Partisi’nden bir milletvekili arkadaş bana dedi ki; çoluğunu çocuğunu ve kocanı yurtdışına çıkar, sen de öldün!” Bu sözler 28 Şubat döneminin İçişleri Bakanı Meral Akşener’e aitti. Cunta karşısında dik duruşunun bedelini ‘casusluk ve vatana ihanetle’ suçlanarak ödemişti. Batı Çalışma Grubu’nu deşifre etmesi insafsız saldırıların başlangıcı oldu. ‘Ahlaklı kız’ diye fişlendi. Ölümle, kazığa oturtulmakla tehdit edildi.17 Aralık büyük yolsuzluk operasyonunu yapan, Tevhid Selam örgütü soruşturmasını yürüten, İzmir’de askerî casusluk şebekesini yargıya teslim eden polis, hâkim ve savcıların başına neredeyse Meral Akşener’in başına gelenler geliyor. Havuz medyasının, ‘paralel operasyon’ adını verdiği ‘Neo 28 Şubat’ sürecinde, büyük yolsuzlukların ve İran ajanlarının üzerine gidenler, insafsız saldırıların hedefi oluyor. Görevini yapan masum insanlara, hiçbir delil ortaya konmadan, uydurma raporlarla ‘casusluktan vatana ihanete’ kadar çeşitli cürümler atfediliyor. Bu kişiler ayrıca havuz medyasınca itibarsızlaştırılıyor.17 yıl sonra‘ Neo 28 Şubat’ sürecinde bu sefer Recep Tayyip Erdoğan’ın talebi ile MGK’de iç tehdit değerlendirmesi yapılıyor. Batı Çalışma Grubu’nun yerini Başbakanlık’ta kurulan Kozmik Çalışma Grubu alıyor. MİT’in bütün tarikatları fişlediği, Emniyet’in hukuk dışı raporlar hazırladığı ortaya çıkıyor. Havuz medyasının bitmeyen iftira ve yalanları ile birlikte okuduğunuzda sadece aktörlerin değiştiği yeni bir olağanüstü süreç yaşanıyor. “İrtica PKK’dan daha tehlikelidir” diyen 28 Şubat’ın kudretli generallerinden Güven Erkaya’nın yerini, “Kırmızı kitaba ‘paralel yapı’ girecek” diyen Recep Tayyip Erdoğan almış görünüyor.Peki, TBMM Başkanvekili Meral Akşener, 28 Şubat’ta neden casuslukla suçlanmıştı? Akşener, 2012’de kurulan Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na başından geçenleri bütün ayrıntıları ile anlatmıştı. O gün dikkatlerden kaçan ve bugünkü sürece ışık tutacak bazı ayrıntılar şöyle:İllegal yapı ve fişleme8 Kasım 1996’da Refahyol Hükümeti’nin içişleri bakanı olan Meral Akşener’in görev süresi 30 Haziran 1997’ye kadar sürdü. Akşener, emniyet istihbaratının kendisine getirdiği bir belgeyi başbakana iletince ‘casusluk’ suçlaması ile karşı karşıya kaldı:“Batı Çalışma Grubu gayr-i yasal. Nisan ayında, Emniyet İstihbarat Dairesi bir dosya getirdi. O dosyanın içinde de bir belge vardı, bu belge herkesin fişlendiği bir talimatname, bütün siyasi partilerin il başkanları, ilçe yöneticileri yani ilçeden başlayarak ile kadar bütün sivil toplum örgütlerinin başkanları, yöneticileri, valiler, kaymakamlar… Düşünebiliyor musun? Sonra bunun yanlış olduğunu söyleyince, İller İdaresi Kanunu’na dayandırdılar. İller İdaresi Kanunu’nun yürütücüsü illerde validir, dolayısıyla orası da değil, gayr-i yasal bir oluşumdu. Belgeyi Başbakan’a iletilmek üzere Adalet Bakanı Şevket Kazan’a verdim. 22 Mayıs’ta MGK kuruluş yıl dönümünde baş başa kalınca Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, Batı Çalışma Grubu çalışmalarını açtı ve sözü o belgeye şöyle getirdi: ‘İçişleri Bakanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı, dolayısıyla ben ve de Bakan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın bilgisayarını boşaltıp casusluk faaliyeti yaptığımıza dair bir suçlamayla karşılaştık. Şimdi, belge verildi, belgeyle ilgili bir prosedür işleyecek, onun dışında herhangi bir şey bilmiyorum.’ Birden böyle bir şeyle karşılaştık. Bu suçlamanın çok ağır bir suçlama olduğunu, bunu kabul etmediğimi, dolayısıyla bu konuda mülkiye müfettişlerini görevlendirip çok derin bir soruşturma yaptıracağımı söyledim.”Bakan Akşener’in geri adım atmaması ve konuyu araştıracağını söylemesi krize sebep oluyor. Belgenin Erkaya’ya nasıl ulaştığını ve süreci onun ağzından dinleyelim:“Rahmetli Hoca (Necmettin Erbakan) bu belgeyi almış, Cumhurbaşkanı’na götürmüş, Cumhurbaşkanı da çağırmış Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya belgeyi vermiş. Şimdi bu belgeyle ilgili ‘Siz ne yapıyorsunuz kardeşim’i beklerken, birden ben casus oldum, yani hiç beklemediğimiz bir konuşma biçimiyle karşılaştım. Ben, ‘soruşturma açacağımı, bunun çok ağır olduğunu, böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceğimi’ söyleyince bunun üzerine biraz böyle bir gev
Zaman
Güncel
25.09.2014
BÇG’yideşifreedincecasusluklasuçlanmıştıBÇG’yi deşifre edince casuslukla suçlanmıştı
Ne olacak bu gündüz kuşaklarının hali?
Zaman
14.09.2014
02:08
Geçtiğimiz haftalarda gündüz kuşağı programlarında yaşananlar hepimizin malumu. Gerçekleşen olaylar bu kuşaktaki yapımların sürdürülebilirliğini yeniden tartışmaya açtı. Peki yurtdışındaki gündüz kuşağı programlarının işleyiş ve içerik bakımından Türkiye’dekinden farkı ne?Gündüz kuşağı, televizyon sektörü için önemli ve geniş bir vakit aralığını kapsıyor. Resmi bir sınırlama olmasa da 10.00-18.00 arasındaki yayınlara gündüz kuşağı deniyor. Bu yayın diliminin ana hedef kitlesini ise sabah eşini işe, çocuklarını da okula gönderen ev hanımları oluşturuyor. Programların çeşitliliği bakımından epey geniş bir yelpaze çıkıyor karşımıza. Reality şovlardan tutun da evlilik programlarına, televizyonu adeta bir mahkemeye çeviren “suçlu kim?” yapımlarından yemek programlarına kadar birçok izlenceyle karşılaşmak mümkün. Özellikle reality şovlar ve suçluyu aramaya yönelik programlarda sıradan insanların hayatları en ince ayrıntısına kadar ekranlardan evlerimize konuk oluyor. Gayri meşru ilişkiler, cinayetler ve aile içinde yaşanan sorunların bini bir para. Bu tür içerikler, artık farkındalık oluşturmaktan ziyade, gittikçe normalleşiyor ve sadece bir şov unsuru haline geliyor.Gündüz kuşağı yayınlarının içeriğini sorgulatan son olay ise, geçtiğimiz haftalarda iki karısını öldürmüş bir adamı canlı yayında programına konuk eden Seda Sayan oldu. Yıllar boyunca yapılan anketlerde Türkiye’deki en güvenilir kişi çıkan Seda Sayan’dan bahsediyoruz. Hâlâ öyle midir bilinmez fakat halk nezdinde böyle bir güvenilirliğe sahip olmasında uzun zamandır yapmakta olduğu gündüz kuşağı programlarının önemli bir payı var. Bu da bizlere bu programların insanlar üzerinde ne derece etkili olduğunu gösteriyor aslında. Peki yurtdışındaki gündüz programlarının Türkiye’dekinden bir farkı var mı? İşleyiş ve içerik Türkiye’dekine benziyor mu? ABD ile Türkiye’deki gündüz kuşağı programları arasında bir kıyas yaparak bu duruma bir göz atalım.Türkiye’de yapımcılara az sunuculara çok iş düşüyorTürkiye’deki gündüz kuşağı programı sunucularının elinde oldukça fazla güç var. ‘Güç’ derken ne demek istediğimizi açıklayalım. Türkiye’deki sunucular, yapımcılar gibi programın içeriği üzerinde fazla etkiye sahip. Sadece sunmuyor, içerikte ne olacak, ne söylenecek, tüm bunlar onların kontrolü altında. Dolayısıyla yapım ekibi sunucuya ne yapacağını söylemek yerine hizmet eder bir konumda bulunuyor. Kısacası bir nevi yapım ekibinin zayıflığı, sunucu üzerinden kapatılmaya çalışılıyor. Yurtdışında ise durum çok farklı. ABD ve İngiltere’deki gündüz kuşağı programlarında kurgu unsuru ön plana çıkıyor. Programın başından sonuna kadar ne konuşulacak ve hangi noktalara temas edilecekse bütün bunlar önceden kurgulanıyor. Doğal olarak da bu şekilde herhangi sürprize mahal verilmemiş oluyor.Yurtdışında filtreleme daha kuvvetli, çünkü canlı yayın yokGündüz kuşağı programlarında üzerinde durulması gereken bir diğer farklılık da canlı yayın meselesi. ABD ve İngiltere’de gündüz kuşağında canlı yayınlanan programlara rastlamak pek mümkün değil. Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğretim görevlisi Feyza Akınerdem’e göre, canlı yayın Türkiye’ye has bir durum Sebebi, banttan yayın maliyetinin çok daha yüksek olması: “Bu sebeple Türkiye’de daha çok canlı yayın yapılır. İngiltere ve ABD’de canlı yayın programlara pek şahit olmayız. Dolayısıyla bu ülkelerde filtre mekanizması otomatik olarak daha kuvvetli oluyor. Canlı olsa bile yayın arkadan geliyor. Bizdeki gündüz kuşağının neredeyse hepsi canlı. Anlık sansasyon ile krizlere açık ve bunun üzerinden programlar reyting alıyor.”Türkiye’de bir RTÜK kanunu var ve bu kanuna göre suçu ve suçluyu övmek yasak. Fakat geçen hafta yapılan toplantılarda RTÜK, çekimser kaldığı için Seda Sayan’ın programına herhangi bir ceza vermedi. Akınerdem, suçu ve suçluyu öven yayın yapılamayacağını fakat bu kanunların ne kadar uygulanacağının ise RTÜK’ün inisiyatifine bağlı olduğunu belirtiyor. Bunun yanında aslında esas kontrol mekanizmasının da yapımcılarda bittiğinin altını çiziyor: “Programlarda ağırlanacak kişilerin geçmişlerini doğru şekilde araştıran programcılar var. Fakat buna dikkat etmeyen ve sansasyon ortaya çıkartmak isteyen isimler de çok. Seda Sayan örneği üzerinden gidecek olursak, o kişinin ekrana çıkması Seda Sayan ve yapım ekibinin inisiyatifinde. Yayından önce bunu denetleyecek bir kurum yok. Dolayısıyla iki kadını öldürdüğü bilinen birisi o yayına bilinçli bir şekilde çıkartıldı.”ABD’de kadın programlarının niteliği ise çok farklı. ‘The Oprah Winfrey Show’ örneği üzerinden giden Akınerdem’e göre bu programlara şiddet gören, ayrımcılığa uğramış kadınlar çıkarıldığında, yaşadıklarının üstesinden gelebi
Zaman
Ana Sayfa
14.09.2014
Neolacakbugündüzkuşaklarınınhali?Ne olacak bu gündüz kuşaklarının hali?
Bülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Zaman
12.09.2014
02:25
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri yaklaştıkça hükümet kontrolündeki medyada heyecan artıyor.Adalet Bakanlığı da seçimi hayat memat meselesi görüyor ve kazanmak için havucu da sopayı da sonuna kadar kullanıyor. Korkutma ve gözdağının yeterince etkili olmadığı görülmüş olmalı ki ‘teşvik primi’ devreye sokuluyor.AK Parti, insanların hakkını pazarlıksız ve karşılıksız vermemeyi alışkanlık haline getirdi. Temel ve doğuştan herkesin sahip olması gereken hakları vermek için bile kâh Alevilerle masaya oturuyor, kâh Kürtlerle. Aynı rencide edici tavra şimdi yargı camiası muhatap. Maaşta seyyanen artış, idari hâkimlerin hukuk fakültesi okuma hakkı, sicil affı ve silah edinme gibi düzeltmeler için neden bugüne kadar beklendi; daha doğrusu niye seçimden sonrasını bekliyorsunuz? Her şeyi sığdırdığınız torba yasaya eklemek iki imzaya bakardı. Paşa gönlü istemeyen devlet memuru mahkeme kararını uygulamaz gibi bir hukuksuzluğa bile yer buldunuz, buna mı bulamadınız? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedebilen, trilyonluk davalarda kalem oynatan yargı mensuplarına ne kadar maaş verseniz, az. Ama neden şimdi? Hele silah alma hakkının bugünü beklemiş olması hepten can sıkıcı. Son yıllarda kaç savcı sokak ortasında infaz edildi, bakanlık harekete geçmedi. Demek ki oyları canlarından kıymetli!Adalet Bakanlığı, seçim kampanyasını Yargıda Birlik Platformu (YBP) üzerinden yürütüyor. Platformun oluşumu bile tek başına ‘eski Türkiye’nin hortladığını gösteriyor. Eski Türkiye’de başta yüksek yargı olmak üzere koltuklar Ankara’da paylaşılırdı. Aksiyon Dergisi’nin 821. sayısında bu konuyla alakalı etraflı bir dosya var, ilgilisi bakabilir. 2010’a kadar son 20 yılda Yargıtay’a seçilen 405 kişinin yüzde 76’sı yani 310’u Ankara’da görev yapmış. Daha büyük bir yargı bölgesi olan İstanbul’dan bile sadece 42 kişi seçilebilmiş. Bütün seçilenlerin neredeyse yarısının kısa süre önce kurulan YARSAV üyesi olması dikkat çekiyordu. Şimdi YARSAV’ın yerini YBP alıyor, mantalite tıpa tıp aynı. YBP’nin kurucular listesine baktığınızda Ankara’nın ezici ağırlığı ortaya çıkıyor. 18 kişilik heyette bir İstanbul, bir de Edirne’den üye var. Kalan 16 kişinin sekizi bakanlık bürokratı, diğer sekizi ise Ankara adliyelerinde görevli. Anlayacağınız, eski Türkiye’yi boyayıp yeni diye satmaya çalışıyorlar.YBP’nin bir de riskli seçim enstrümanı var: Alevilik. Platform sözcüsü bir savcı her gün bir hükümet gazetesi veya televizyonunda konuşuyor. Söze başlarken Alevi kimliğini vurgulama ihtiyacı hissediyor, yani Alevi hâkim ve savcıların oylarına göz kırpıyor. Kimsenin mezhep kimliği ile oy kullanacağına inanmam. Velev ki kullansa, istenmeyen kararı veren yargıcı ‘o zaten Alevi’ diye niteleyenlerin unutulduğunu zannetmiyorum. Sokak olaylarında hayatını kaybeden gençleri Alevi-Sünni diye ayıran ve ona göre tepki verenlerin de hatırdan çıkmadığı kanaatindeyim.Bu arada basına akredite uygulayanlar arasına trajikomik biçimde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da katıldı. 28 Şubat’ta sadece askeri alanlarda uygulanan ve bütün baskılara rağmen sivillere kabul ettiremedikleri bir ayırımcılığı kendilerine yakıştırıyorlar. Aslında meselenin temelinde korku var; soru sorabilen, itiraz edebilen gazeteci korkusu. Yukarıda yazdıklarımın soruya dönüşüp bakana tevcih edildiğini düşünsenize, kaçmakta haksız mı? Ayrıca 28 Şubat’ta akredite gazeteciler en azından timsah gözyaşı döker ve uygulamayı yarım ağız eleştirirdi. Bu dönemin ‘seçilmiş’ gazetecileri o kadar bile yapamıyor. Çünkü onlar teyemmüm, soru sorabilen gazeteciler ise su. Malum su görününce teyemmüm bozulur. Onlar da devletlûlar gibi bizimle aynı mekânı paylaşmaktan korkuyor. TRT’de Fikret Bila’nın karşılaştığı muamele tam da böyle bir şeydi; “şovumuzu bozuyorsun, doğaçlama repliklerle senaryo dışına çıkıyorsun” tepkisi. Yeni Türkiye gazeteciliğinin böyle kazalara tahammülü yok. b.korucu@zaman.com.tr
Zaman
En Çok Okunan
12.09.2014
BülentKorucu-HSYKseçimleriveteşvikprimiBülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Bülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Zaman
12.09.2014
02:10
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri yaklaştıkça hükümet kontrolündeki medyada heyecan artıyor.Adalet Bakanlığı da seçimi hayat memat meselesi görüyor ve kazanmak için havucu da sopayı da sonuna kadar kullanıyor. Korkutma ve gözdağının yeterince etkili olmadığı görülmüş olmalı ki ‘teşvik primi’ devreye sokuluyor.AK Parti, insanların hakkını pazarlıksız ve karşılıksız vermemeyi alışkanlık haline getirdi. Temel ve doğuştan herkesin sahip olması gereken hakları vermek için bile kâh Alevilerle masaya oturuyor, kâh Kürtlerle. Aynı rencide edici tavra şimdi yargı camiası muhatap. Maaşta seyyanen artış, idari hâkimlerin hukuk fakültesi okuma hakkı, sicil affı ve silah edinme gibi düzeltmeler için neden bugüne kadar beklendi; daha doğrusu niye seçimden sonrasını bekliyorsunuz? Her şeyi sığdırdığınız torba yasaya eklemek iki imzaya bakardı. Paşa gönlü istemeyen devlet memuru mahkeme kararını uygulamaz gibi bir hukuksuzluğa bile yer buldunuz, buna mı bulamadınız? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedebilen, trilyonluk davalarda kalem oynatan yargı mensuplarına ne kadar maaş verseniz, az. Ama neden şimdi? Hele silah alma hakkının bugünü beklemiş olması hepten can sıkıcı. Son yıllarda kaç savcı sokak ortasında infaz edildi, bakanlık harekete geçmedi. Demek ki oyları canlarından kıymetli!Adalet Bakanlığı, seçim kampanyasını Yargıda Birlik Platformu (YBP) üzerinden yürütüyor. Platformun oluşumu bile tek başına ‘eski Türkiye’nin hortladığını gösteriyor. Eski Türkiye’de başta yüksek yargı olmak üzere koltuklar Ankara’da paylaşılırdı. Aksiyon Dergisi’nin 821. sayısında bu konuyla alakalı etraflı bir dosya var, ilgilisi bakabilir. 2010’a kadar son 20 yılda Yargıtay’a seçilen 405 kişinin yüzde 76’sı yani 310’u Ankara’da görev yapmış. Daha büyük bir yargı bölgesi olan İstanbul’dan bile sadece 42 kişi seçilebilmiş. Bütün seçilenlerin neredeyse yarısının kısa süre önce kurulan YARSAV üyesi olması dikkat çekiyordu. Şimdi YARSAV’ın yerini YBP alıyor, mantalite tıpa tıp aynı. YBP’nin kurucular listesine baktığınızda Ankara’nın ezici ağırlığı ortaya çıkıyor. 18 kişilik heyette bir İstanbul, bir de Edirne’den üye var. Kalan 16 kişinin sekizi bakanlık bürokratı, diğer sekizi ise Ankara adliyelerinde görevli. Anlayacağınız, eski Türkiye’yi boyayıp yeni diye satmaya çalışıyorlar.YBP’nin bir de riskli seçim enstrümanı var: Alevilik. Platform sözcüsü bir savcı her gün bir hükümet gazetesi veya televizyonunda konuşuyor. Söze başlarken Alevi kimliğini vurgulama ihtiyacı hissediyor, yani Alevi hâkim ve savcıların oylarına göz kırpıyor. Kimsenin mezhep kimliği ile oy kullanacağına inanmam. Velev ki kullansa, istenmeyen kararı veren yargıcı ‘o zaten Alevi’ diye niteleyenlerin unutulduğunu zannetmiyorum. Sokak olaylarında hayatını kaybeden gençleri Alevi-Sünni diye ayıran ve ona göre tepki verenlerin de hatırdan çıkmadığı kanaatindeyim.Bu arada basına akredite uygulayanlar arasına trajikomik biçimde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da katıldı. 28 Şubat’ta sadece askeri alanlarda uygulanan ve bütün baskılara rağmen sivillere kabul ettiremedikleri bir ayırımcılığı kendilerine yakıştırıyorlar. Aslında meselenin temelinde korku var; soru sorabilen, itiraz edebilen gazeteci korkusu. Yukarıda yazdıklarımın soruya dönüşüp bakana tevcih edildiğini düşünsenize, kaçmakta haksız mı? Ayrıca 28 Şubat’ta akredite gazeteciler en azından timsah gözyaşı döker ve uygulamayı yarım ağız eleştirirdi. Bu dönemin ‘seçilmiş’ gazetecileri o kadar bile yapamıyor. Çünkü onlar teyemmüm, soru sorabilen gazeteciler ise su. Malum su görününce teyemmüm bozulur. Onlar da devletlûlar gibi bizimle aynı mekânı paylaşmaktan korkuyor. TRT’de Fikret Bila’nın karşılaştığı muamele tam da böyle bir şeydi; “şovumuzu bozuyorsun, doğaçlama repliklerle senaryo dışına çıkıyorsun” tepkisi. Yeni Türkiye gazeteciliğinin böyle kazalara tahammülü yok. b.korucu@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
12.09.2014
BülentKorucu-HSYKseçimleriveteşvikprimiBülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Bülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Zaman
12.09.2014
02:01
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri yaklaştıkça hükümet kontrolündeki medyada heyecan artıyor.Adalet Bakanlığı da seçimi hayat memat meselesi görüyor ve kazanmak için havucu da sopayı da sonuna kadar kullanıyor. Korkutma ve gözdağının yeterince etkili olmadığı görülmüş olmalı ki ‘teşvik primi’ devreye sokuluyor.AK Parti, insanların hakkını pazarlıksız ve karşılıksız vermemeyi alışkanlık haline getirdi. Temel ve doğuştan herkesin sahip olması gereken hakları vermek için bile kâh Alevilerle masaya oturuyor, kâh Kürtlerle. Aynı rencide edici tavra şimdi yargı camiası muhatap. Maaşta seyyanen artış, idari hâkimlerin hukuk fakültesi okuma hakkı, sicil affı ve silah edinme gibi düzeltmeler için neden bugüne kadar beklendi; daha doğrusu niye seçimden sonrasını bekliyorsunuz? Her şeyi sığdırdığınız torba yasaya eklemek iki imzaya bakardı. Paşa gönlü istemeyen devlet memuru mahkeme kararını uygulamaz gibi bir hukuksuzluğa bile yer buldunuz, buna mı bulamadınız? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedebilen, trilyonluk davalarda kalem oynatan yargı mensuplarına ne kadar maaş verseniz, az. Ama neden şimdi? Hele silah alma hakkının bugünü beklemiş olması hepten can sıkıcı. Son yıllarda kaç savcı sokak ortasında infaz edildi, bakanlık harekete geçmedi. Demek ki oyları canlarından kıymetli!Adalet Bakanlığı, seçim kampanyasını Yargıda Birlik Platformu (YBP) üzerinden yürütüyor. Platformun oluşumu bile tek başına ‘eski Türkiye’nin hortladığını gösteriyor. Eski Türkiye’de başta yüksek yargı olmak üzere koltuklar Ankara’da paylaşılırdı. Aksiyon Dergisi’nin 821. sayısında bu konuyla alakalı etraflı bir dosya var, ilgilisi bakabilir. 2010’a kadar son 20 yılda Yargıtay’a seçilen 405 kişinin yüzde 76’sı yani 310’u Ankara’da görev yapmış. Daha büyük bir yargı bölgesi olan İstanbul’dan bile sadece 42 kişi seçilebilmiş. Bütün seçilenlerin neredeyse yarısının kısa süre önce kurulan YARSAV üyesi olması dikkat çekiyordu. Şimdi YARSAV’ın yerini YBP alıyor, mantalite tıpa tıp aynı. YBP’nin kurucular listesine baktığınızda Ankara’nın ezici ağırlığı ortaya çıkıyor. 18 kişilik heyette bir İstanbul, bir de Edirne’den üye var. Kalan 16 kişinin sekizi bakanlık bürokratı, diğer sekizi ise Ankara adliyelerinde görevli. Anlayacağınız, eski Türkiye’yi boyayıp yeni diye satmaya çalışıyorlar.YBP’nin bir de riskli seçim enstrümanı var: Alevilik. Platform sözcüsü bir savcı her gün bir hükümet gazetesi veya televizyonunda konuşuyor. Söze başlarken Alevi kimliğini vurgulama ihtiyacı hissediyor, yani Alevi hâkim ve savcıların oylarına göz kırpıyor. Kimsenin mezhep kimliği ile oy kullanacağına inanmam. Velev ki kullansa, istenmeyen kararı veren yargıcı ‘o zaten Alevi’ diye niteleyenlerin unutulduğunu zannetmiyorum. Sokak olaylarında hayatını kaybeden gençleri Alevi-Sünni diye ayıran ve ona göre tepki verenlerin de hatırdan çıkmadığı kanaatindeyim.Bu arada basına akredite uygulayanlar arasına trajikomik biçimde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da katıldı. 28 Şubat’ta sadece askeri alanlarda uygulanan ve bütün baskılara rağmen sivillere kabul ettiremedikleri bir ayırımcılığı kendilerine yakıştırıyorlar. Aslında meselenin temelinde korku var; soru sorabilen, itiraz edebilen gazeteci korkusu. Yukarıda yazdıklarımın soruya dönüşüp bakana tevcih edildiğini düşünsenize, kaçmakta haksız mı? Ayrıca 28 Şubat’ta akredite gazeteciler en azından timsah gözyaşı döker ve uygulamayı yarım ağız eleştirirdi. Bu dönemin ‘seçilmiş’ gazetecileri o kadar bile yapamıyor. Çünkü onlar teyemmüm, soru sorabilen gazeteciler ise su. Malum su görününce teyemmüm bozulur. Onlar da devletlûlar gibi bizimle aynı mekânı paylaşmaktan korkuyor. TRT’de Fikret Bila’nın karşılaştığı muamele tam da böyle bir şeydi; “şovumuzu bozuyorsun, doğaçlama repliklerle senaryo dışına çıkıyorsun” tepkisi. Yeni Türkiye gazeteciliğinin böyle kazalara tahammülü yok. b.korucu@zaman.com.tr
Zaman
Ana Sayfa
12.09.2014
BülentKorucu-HSYKseçimleriveteşvikprimiBülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Nuriye Akman - ROL MODELİMİZ LOTUS
Zaman
06.09.2014
02:12
Lotus çiçeğiyle aşk yaşayan yusufçuk böceği, birbirlerine bitişik bin ayrı petek gözüyle kim bilir nasıl görüyor sevgilisini?Lotus’un bazı Asya dinlerinde saflığın sembolü olduğunu bilirdim de, neden diye sormak hiç aklıma gelmemişti. Meğer bu çiçekte kendi kendini temizleyebilme yetisi varmış. Yüzeyinde bulunan mikron ve nano seviyesindeki çukur ve tepecikli yapılar sayesinde bitkinin yaprakları kesinlikle ıslanmıyormuş. Su damlacıkları yaprağın eğimli şekli sayesinde toprağa doğru kayarken üzerindeki çamuru, küçük böcekleri ve diğer kirleri de beraberinde taşıyormuş. Haliyle yağmur ormanlarının çamurlu nehir ve göllerinde yetişmesine rağmen yaprakları hep temiz kalıyormuş.Lotusun bu özelliği nanoteknolojiye de ilham vermiş. Maddeyi atom altı seviyede kontrol edip ona yeni özellikler kazandıran bu bilim dalıyla uğraşan insanlar çiçeği taklit etmişler. Böylece boyaların, kumaşların ve diğer pek çok yüzeyin hem kuru hem temiz kalması için yöntemler geliştirmişler.Lotusun nano tepeciklerinde biriken yabancı partiküllerin adeta bilardo topları gibi çarpışarak yaprak üzerinden kayması beni çok heyecanlandırdı.Savunma, tekstil, otomotiv, inşaat, tıp, ilaç gibi akla gelen her alanda uygulanabilen nanoteknolojinin nimetlerini yaşamak güzel de, zihin ve beden temizliğindeki tembelliğimize ne demeli? Bir lotus kadar olamıyoruz...***SÖZLÜK AŞKINAKitapların şahı sözlüklerdir. Kelimelerin hem köklerine iner hem de onları kanat edinir uzak diyarlara gidersiniz. Kelimeler o işlenmemiş yalın halleriyle sizi çağrışımlara boğar ve boşluklarını doldurup hikâyeye dönüşmek için adeta zorlar. Bu, zevkli bir oyun olduğu kadar tehlikeli bir tuzaktır da. Çünkü sözcükler şeyleri ya da durumları açıklar görünürken aslında anlamlarını daraltıp küçültürler. Siz gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırdığınızı zannedersiniz. Halbuki perde üstüne perde germişsinizdir. Derin manalara sözlerle ulaşamasanız da kelimesiz yaşayamazsınız.Konusu ve türünden bağımsız olarak her kitap aynı zamanda bir sözlüktür. Mesela psikiyatr Mustafa Merter’in Nefs Psikolojisi kitabı. Doktor Merter, insanlık hallerini tasavvufi bir bakış açısıyla anlatırken eserin içine kocaman, şaşırtıcı bir sözlük sığdırmış. Okurken çifte kavrulmuş lokum tadı alıyor zihin. İşte o kitaptan seçtiğim bazı kelimelerin kök anlamları ve bana düşündürttükleri:Kısaca zihin keskinliği olarak tanımlanan Zeka’nın kök anlamı çok zengin: Parlama, parıltı, ateşin harlı yanması, saflık, duruluk, hal düzgünlüğü...İlmi kabule hazır güç diye bildiğimiz akıl’ın mastar hali a-k-l. Herhangi bir hayvanı dizginlemek, gem vurmak, tutmak, sımsıkı kavramak, bağlamak anlamlarına geliyor.Hemen herkes hikmet denince bilinmeyen gizli sebep, yaradılışın ilahi gayesini anlar. H-k-m mastarından gelen kelimenin kök anlamının bir şeyi ıslah etmek için alıkoymak, engellemek olduğunu herhalde pek az insan bilir.Sembol’ün aslı Yunanca symbolon. İkiye bölünmüş herhangi bir şeyin tekrar birleştirilmesi demek. İlginç değil mi? İkiyi veya çoku tek yapıyor sembol.Keder, tasa kaygı yerine kullandığımız Gam’ın (g-m-m) bir şeyi gizlemek anlamına geldiğini biliyor muydunuz?“Yerdeki ve gönüldeki sertlik anlamına gelen kelime nedir?” diye sorulsa kimse hüzün (h-z-n) demez.“Hangi kelime soyunmak, elbiselerini çıkarmak, zırhsız, korunmasız kalmak” manasına gelir desek hüsran (h-s-r) diyebilecek kaç kişi çıkar acaba?Af dilemek anlamı iyi bilinir İstiğfar (ğ-f-r)’ın. Peki adeta hüsranın tersi olduğunu “bir şeye onu kirden koruyacak bir elbise giydirmek” olduğunu bilen var mıdır?Dedikodu olarak bildiğimiz gıybet (ğ-y-b)’in kök anlamı gözden kaybetmek, kayıplara karışmak. Boşuna yasaklanmamış gıybet, eden buharlaşıyor demek.Şükür’ün (ş-k-r) Allah’a teşekkür anlamına geldiğini biliriz ama asıl anlamının açmak, meydana çıkarmak olduğundan haberimiz yoktur.Hamd (h-m-d) kelimesinin özü de çok zengin anlamları haiz: Övgü, metih, durmak, susmak, ateşin alevinin sönmesi, cansız yere serilmek. Herhalde nefsin ateşi hamd ile sönüyor...
Zaman
Köşe Yazıları
06.09.2014
NuriyeAkman-ROLMODELİMİZLOTUSNuriye Akman - ROL MODELİMİZ LOTUS
Topkapı henüz müze değilken...
Zaman
05.09.2014
12:51
Osmanlı’nın ihtişamlı yıllarına ev sahipliği ettikten sonra müzeye dönüştürülen Topkapı Sarayı’nın imparatorluk devri gün yüzüne çıktı. Siyah beyaz karelerde saray adabı ve adetlerinin kalıntıları seziliyor.19. asrın ilk yarısında icâd edilen fotoğraf makinesi, Osmanlı vakanüvislik an’anesine başka bir gözle bakma fırsatı sağladı. Hayalin ve hislerin karıştığı görsel tarih bu sayede kaybolmaya yüz tutarken, yeni bir usul olan fotoğraf, sarayla ve saray üzerinden imparatorluk halkıyla tanışmış oluyordu. Tabii Sultan II. Abdülhamid Hân’ı bu meyanda yâd etmemek olmaz. Yıldız Sarayı’nda kurdurduğu fotoğrafhane sayesinde ülkenin dört bir yanı tarihe mâl olacak mekânlar, insanlar ve birçok törenler kayıt altına alınarak, eski devrin görsel bakiyesi böylece muhafaza edilecekti.Batı’ya intibak hareketleriyle yeni bir hüviyete kavuşan Osmanlı aristokrasisi, fotoğrafın gelmesiyle minyatürü terk edeceği gibi eski saraydan modern bir mekâna taşınarak, yeni bir devre de kapı aralamıştı. Mevcut adres, Abdülmecid Han’ın Boğaz sahilinde barok tarzda yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı idi. Beri taraftan, saray yaşamının başka bir merkeze kayması eski sarayı şaşaalı günlerinden alarak sessizliğe sürüklemişti. Topkapı Sarayı artık zaman zaman çeşitli törenler ve ziyaretler için gelen misafirlerini ağırlıyor, onlara istirahat imkânı sunuyordu. Bu sayede, namı diğer Saray-ı Cedid, mazideki debdebesini yitirse bile, kadim kültürünü koruyacak bir avuç hizmetkârla hayatını devam ettirdi. Saray hâdimleri, mukaddes emanetleri ve bilumûm saray hazinelerini muhafaza görevine devam ettiler. Tâ ki takvimler 3 Nisan 1924’ü gösterdiği güne kadar… Yeni rejimin kararıyla Topkapı Sarayı, bundan böyle Batılı mânâda modern bir müze halini alacak, ihtişamlı bir geçmişin enmüzeci olan saray tavrı, dili ve adabı da kesinkes feda edilmiş olacaktı.Hilmi Aydın’ın hazırladığı ve İBB Kültür AŞ’den çıkan ‘Resimli Belgelerde Topkapı Sarayı’ kitabı, işte bu kopuş devresine şahitlik edecek fotoğrafları ihtiva ediyor. Üç ana kısımda toplanan sarayın tarihî seyri; evvela, Osmanlı sûret sanatı minyatür, akabinde Batılı tasvir sanatı gravürlerin mevcut olduğu iki bölümde anlatılmış. Bahsettiğimiz fotoğraflar kitabın son kısmını teşkil ediyor. Devrin iki mühim fotoğraf topluluğu, Sebah-Joaillier ve Abdullah Biraderler’in çektiği karelerde henüz müzeye çevrilmemiş Saray’ın eski devirden izlerine rastlamak mümkün. Fotoğraflarda göreceğiniz kişiler sarayın eski ahalisi ya da yeni müzenin görevlileri. Her ne kadar sarayda da yaşasalar, ilk bakışta sade ve vakur halleriyle dikkat çekiyorlar. Kitabın içinden seçtiğimiz fotoğraflardan eski saray adetlerini teşhir eden kısa bir okuma yaptık.‘Hikmetin başı Allah korkusudur’Babüssade Kapısı, Saray’ın en eski yapılarından biri. Fatih döneminde yapılmış dört sütunlu kapıya daha sonra değiştirilerek yeni bir biçim verilmiş. Kapının tam üzerindeki besmele sultan II. Mahmut’un hattı. Biraz içeride görünen kemerli kapının yanlarında Akağalar Koğuşu ve Babüssade Ağası Dairesi yer alıyor. İç tarafta görülen Arz Odası’nın kapısının üzerinde III. Ahmet’in yazdığı ‘Re’sü’l-hikmeti mehâfetullah/Hikmetin başı Allah korkusudur’ yazısı dikkat çekici. Saraydaki bayramlaşma ve cülus yani tahta çıkış törenleri işte burada yapılıyor. Peygamber Efendimiz’den yadigâr Sancak-ı Şerif de törenlerde kapının hemen önündeki mermer yüksekliğin üzerine konuyor. Buranın ardı sultanın şahıs ikametgâhına açıldığı için Sadrazam’ın bile geçmesi izne tâbi idi. İki yanda görünen derinlikli resimler ise bugüne kadar çıkmayı başaramamış. Duvarların bugünkü boş hali, karakuşî bir restoratörün maharetli ellerinden çıkmış.Adalet Kulesi yüksekte olur Sarayın uzaktan çekilen fotoğrafında Sûr-ı Sultanî’yi müşahede edebilmek mümkün. Saray bahçeleri, bugün halka açık olarak ziyaret edilebilen Gülhane Parkı, siyah beyaz fotoğrafta seçilebiliyor. Sarayın en mümeyyiz işareti ise adaletin herşeyden yüksek olduğunu temsil eden Adalet Kulesi.Hazine dairesinde eller cebe sokulmazFotoğrafta Hazine dairesinden sorumlu eski saray çalışanları görülüyor. Üzerinde tuğranın bulunduğu ahşap kapının önündeki kişi, Hazine Kethüdası. Saray içinde her yerin ayrı bir usulü olduğu gibi buranın da usulü kalabalık çalışanlar güruhuyla hep birlikte girmek. Elleri önünde bağlı bulunması başka bir hassasiyeti işaret ediyor. Hazine odasında ellerini ceketin cebine sokmak suiistimale yol açmaması için yasak. Buradan alınan eşya her kim olursa olsun titizlikle kayda geçirilir, hatta padişah emri bile olsa müsamaha gösterilmez, iade edildiğinde kayıttan düşülür. Padiş
Zaman
Ana Sayfa
05.09.2014
TopkapıhenüzmüzedeğilkenTopkapı henüz müze değilken
Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28, Avrupa ve Amerika’da 58
Zaman
01.09.2014
02:30
Ray Cullom, Broadway müzikallerini Türkiye’ye getiren Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) şirketinde on yıldan beri çalışıyor. Bir yıldır ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin (PSM) genel müdürü. PSM’nin etkinlikleri geçtiğimiz yıl oldukça ilgi gördü, bu nedenle yeni sezonda 365 günün 300’ünde gösteri olacak. İstanbul’un kültür sanat hayatını değerlendiren Ray Cullom, Avrupa, Amerika ve Türk izleyicisini karşılaştırdı.Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi bir yıl önce açıldı. Bu sürede İstanbul’un kültür sanat hayatına nasıl bir katkısı oldu?İstanbul izleyici açısından potansiyeli yüksek bir şehir. Böyle olmasına rağmen, PSM gibi bir gösteri merkezinin şimdiye kadar açılmamış olması çok ilginç. Gelişmekte olan ülkeler denildiği zaman aklımıza Brezilya, Çin, Ortadoğu ülkeleri geliyor. Ama diğerleriyle karşılaştırıldığında İstanbul kadar sofistike bir şehrin böyle bir yere sahip olmaması şaşırtıcıydı.Türkiye’yi gelişmekte olan ülke kategorisinde mi değerlendiriyorsunuz?Evet ama bunu pozitif anlamda söylüyorum. Özellikle sanatta yükselen değerleri olan bir ülke. Türkiye’deki diğer sahneleri düşündüğümüz zaman bakıyorsunuz bir gün bir araba fuarı oluyor, diğer gün kongre, başka bir gün tiyatro vs… PSM’de her zaman sanat var, tiyatro, konser vs.Salonları doldurup dolduramayacağınız konusunda bir endişe yaşadınız mı?PSM’yi açarken bir hedefimiz vardı. Buraya getirmek istediğimiz sanatçıları belirlemiştik. İlk 2-3 ay istediğimiz hedeflere ulaşıp ulaşamayacağımız konusunda çok endişeliydik ama senenin sonunda istediğimiz rakamlara ulaştık. Cats ve Notre Dame de Paris çok ilgi gördü. Jersey Boys, ilk gösterimizdi. O yüzden onun izleyici sayısı azdı.PSM’nin operatörlüğünü Broadway şovlarını hazırlayan ve pazarlayan Amerikalı Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) yapıyor. Nederlander’ı kim kurdu?Nederlander, 102 yıllık bir aile şirketi. Ben bu şirkette 10 yıldır çalışıyorum. Şu anki patronumun dedesi, Robert Nederlander kurucusudur. Merkezi New York’ta. Broadway’de 9 tane büyük tiyatroları var. Tüm büyük şovlar bu tiyatrolarda sahneleniyor. Şikago, Detroit, San Francisco, Houstan’ın yanı sıra Çin ve Londra’da da merkezleri bulunuyor.Broadway, müzikal konusunda nasıl marka oldu?Broadway, opera, dans, tiyatro gibi sanat dallarının en iyi şekilde temsil edildiği bir merkez. Burada en güzel şarkıyı duyarsınız, en inanılmaz oyunculuğu izlersiniz ve hiç kimsenin yapamadığı dansla karşılaşırsınız. Aynı zamanda çok büyük gösteriler düzenliyoruz, bu da insanları etkiliyor. Yeni sezonda sahnelenecek olan The Phantom of the Opera’nın ekibi 29 TIR ile İstanbul’a gelecek.İstanbul’un sanat izleyicisi hakkında ne düşünüyorsunuz?İstanbul’un sanat izleyicisine daha farklı yaklaşmamız gerektiğinin farkındayız. Çünkü Londra’daki izleyici kitlemizin ortalama yaşı 58 iken, Türkiye’de bu rakam 28. Daha bilgilendirici bir pazarlama stratejisi izlememiz gerekiyor.Amerika’daki izleyicinizin yaşı kaç peki?Batı Avrupa ve Amerika’nın yaş ortalamasının aynı olduğunu söyleyebilirim. Mesela siz röportaja gelmeden önce bir toplantım vardı ve beni gerçekten şok eden bir rakamla daha karşılaştım. İstanbul’daki sanat izleyicisinin ortalama yaşı 28, PSM’den bilet alanların ise daha çok 36 yaşındaki kadınlar olduğu ortaya çıktı. Amerika’daki sahnelerimizde ise 62 yaşındaki erkekler bilet alıyor. Bu yüzden daha önceki stratejilerimizi burada tamamen değiştirmek zorunda kalıyoruz.Bu kadar gencin olduğu bir şehirde, tiyatro yapmak ya da gösteri hazırlamak isteyenlere salonlarınızı ücretsiz açmak gibi bir planınız var mı?Aslında böyle bir imkanı çoktan sunduk. Yaz mevsiminde dışarıda, kışın ise içeride bulunan küçük bir sahnemiz var. Öğrenciler 45 dakikalık randevular alarak bu sahneleri ücretsiz kullanabiliyorlar.PSM sonuçta AVM’nin içine kurulmuş bir gösteri merkezi. Alışverişe gelenlerin yüzde kaçı, gişelerinizden herhangi bir etkinliğe bilet alıyor. Böyle bir araştırmanız oldu mu?Daha 10 aylık bir kuruluş olduğumuz için bununla ilgili bir araştırmamız yok. Yalnız şunu söylemeliyim ki sanat ve ticaret arasında her zaman yakın bir ilişki oldu, bunu kabul etmek gerekiyor. Shakespeare para kazanmak için tiyatro yazdı, Mozart para kazanmak için beste yaptı.Kültür-sanat diye tarif ettiğimiz şey, aslında eğlence endüstrisi olarak görülüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?Kesinlikle buna katılmıyorum. Kültür, sanat ve eğlence aslında birbirinden ayrılmaz parçalardır. Shakespeare ve Mozart’ı izlemeye, dinlemeye gelenler, bir peni ödeyerek, çoğu zaman sanatçıların karşısında bir şeyler yiyip içerek eğlenmişlerdir. Hatta oyunu beğenmediklerinde ellerindeki ekmeği sahneye fırlatarak eğlenmişlerdir. Kültür-sanat ve eğle
Zaman
Kültür
01.09.2014
Türkiye’desanatizleyicisininyaşı28AvrupaveAmerika’da58Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28 Avrupa ve Amerika’da 58
Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28, Avrupa ve Amerika’da 58
Zaman
01.09.2014
02:13
Ray Cullom, Broadway müzikallerini Türkiye’ye getiren Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) şirketinde on yıldan beri çalışıyor. Bir yıldır ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin (PSM) genel müdürü. PSM’nin etkinlikleri geçtiğimiz yıl oldukça ilgi gördü, bu nedenle yeni sezonda 365 günün 300’ünde gösteri olacak. İstanbul’un kültür sanat hayatını değerlendiren Ray Cullom, Avrupa, Amerika ve Türk izleyicisini karşılaştırdı.Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi bir yıl önce açıldı. Bu sürede İstanbul’un kültür sanat hayatına nasıl bir katkısı oldu?İstanbul izleyici açısından potansiyeli yüksek bir şehir. Böyle olmasına rağmen, PSM gibi bir gösteri merkezinin şimdiye kadar açılmamış olması çok ilginç. Gelişmekte olan ülkeler denildiği zaman aklımıza Brezilya, Çin, Ortadoğu ülkeleri geliyor. Ama diğerleriyle karşılaştırıldığında İstanbul kadar sofistike bir şehrin böyle bir yere sahip olmaması şaşırtıcıydı.Türkiye’yi gelişmekte olan ülke kategorisinde mi değerlendiriyorsunuz?Evet ama bunu pozitif anlamda söylüyorum. Özellikle sanatta yükselen değerleri olan bir ülke. Türkiye’deki diğer sahneleri düşündüğümüz zaman bakıyorsunuz bir gün bir araba fuarı oluyor, diğer gün kongre, başka bir gün tiyatro vs… PSM’de her zaman sanat var, tiyatro, konser vs.Salonları doldurup dolduramayacağınız konusunda bir endişe yaşadınız mı?PSM’yi açarken bir hedefimiz vardı. Buraya getirmek istediğimiz sanatçıları belirlemiştik. İlk 2-3 ay istediğimiz hedeflere ulaşıp ulaşamayacağımız konusunda çok endişeliydik ama senenin sonunda istediğimiz rakamlara ulaştık. Cats ve Notre Dame de Paris çok ilgi gördü. Jersey Boys, ilk gösterimizdi. O yüzden onun izleyici sayısı azdı.PSM’nin operatörlüğünü Broadway şovlarını hazırlayan ve pazarlayan Amerikalı Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) yapıyor. Nederlander’ı kim kurdu?Nederlander, 102 yıllık bir aile şirketi. Ben bu şirkette 10 yıldır çalışıyorum. Şu anki patronumun dedesi, Robert Nederlander kurucusudur. Merkezi New York’ta. Broadway’de 9 tane büyük tiyatroları var. Tüm büyük şovlar bu tiyatrolarda sahneleniyor. Şikago, Detroit, San Francisco, Houstan’ın yanı sıra Çin ve Londra’da da merkezleri bulunuyor.Broadway, müzikal konusunda nasıl marka oldu?Broadway, opera, dans, tiyatro gibi sanat dallarının en iyi şekilde temsil edildiği bir merkez. Burada en güzel şarkıyı duyarsınız, en inanılmaz oyunculuğu izlersiniz ve hiç kimsenin yapamadığı dansla karşılaşırsınız. Aynı zamanda çok büyük gösteriler düzenliyoruz, bu da insanları etkiliyor. Yeni sezonda sahnelenecek olan The Phantom of the Opera’nın ekibi 29 TIR ile İstanbul’a gelecek.İstanbul’un sanat izleyicisi hakkında ne düşünüyorsunuz?İstanbul’un sanat izleyicisine daha farklı yaklaşmamız gerektiğinin farkındayız. Çünkü Londra’daki izleyici kitlemizin ortalama yaşı 58 iken, Türkiye’de bu rakam 28. Daha bilgilendirici bir pazarlama stratejisi izlememiz gerekiyor.Amerika’daki izleyicinizin yaşı kaç peki?Batı Avrupa ve Amerika’nın yaş ortalamasının aynı olduğunu söyleyebilirim. Mesela siz röportaja gelmeden önce bir toplantım vardı ve beni gerçekten şok eden bir rakamla daha karşılaştım. İstanbul’daki sanat izleyicisinin ortalama yaşı 28, PSM’den bilet alanların ise daha çok 36 yaşındaki kadınlar olduğu ortaya çıktı. Amerika’daki sahnelerimizde ise 62 yaşındaki erkekler bilet alıyor. Bu yüzden daha önceki stratejilerimizi burada tamamen değiştirmek zorunda kalıyoruz.Bu kadar gencin olduğu bir şehirde, tiyatro yapmak ya da gösteri hazırlamak isteyenlere salonlarınızı ücretsiz açmak gibi bir planınız var mı?Aslında böyle bir imkanı çoktan sunduk. Yaz mevsiminde dışarıda, kışın ise içeride bulunan küçük bir sahnemiz var. Öğrenciler 45 dakikalık randevular alarak bu sahneleri ücretsiz kullanabiliyorlar.PSM sonuçta AVM’nin içine kurulmuş bir gösteri merkezi. Alışverişe gelenlerin yüzde kaçı, gişelerinizden herhangi bir etkinliğe bilet alıyor. Böyle bir araştırmanız oldu mu?Daha 10 aylık bir kuruluş olduğumuz için bununla ilgili bir araştırmamız yok. Yalnız şunu söylemeliyim ki sanat ve ticaret arasında her zaman yakın bir ilişki oldu, bunu kabul etmek gerekiyor. Shakespeare para kazanmak için tiyatro yazdı, Mozart para kazanmak için beste yaptı.Kültür-sanat diye tarif ettiğimiz şey, aslında eğlence endüstrisi olarak görülüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?Kesinlikle buna katılmıyorum. Kültür, sanat ve eğlence aslında birbirinden ayrılmaz parçalardır. Shakespeare ve Mozart’ı izlemeye, dinlemeye gelenler, bir peni ödeyerek, çoğu zaman sanatçıların karşısında bir şeyler yiyip içerek eğlenmişlerdir. Hatta oyunu beğenmediklerinde ellerindeki ekmeği sahneye fırlatarak eğlenmişlerdir. Kültür-sanat ve eğle
Zaman
Ana Sayfa
01.09.2014
Türkiye’desanatizleyicisininyaşı28AvrupaveAmerika’da58Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28 Avrupa ve Amerika’da 58
Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Zaman
30.08.2014
11:10
Liderler uzun konuşmalarında hiç değinmese, bir bakan “Normal bir olay” dese de Almanya’nın 2009’dan beri Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkması birçok açıdan büyük skandal.Birincisi, güvenlik boyutu. Der Spiegel yazmasa Türkiye’nin bu şekilde dinlendiğinden kimsenin haberi olmayacak. Demek ki, siyasetçi, bürokrat, gazeteci veya işadamı kim olursa olsun, yaptığı görüşmelerin bir güvenliği yok. Özellikle devletin sırlarını korumada ciddi bir zafiyet olduğu açık.İkincisi, devletin saygınlığı. Kısa süre önce Almanya’nın ABD tarafından dinlendiği ortaya çıktığında Amerikan yönetimi bunun bir yanlışlık olduğunu söyleyip dinleme kurallarını gözden geçirdi. Merkel; Obama’dan özür dilemesini istedi ve Obama da özür diledi. Halbuki şimdi ne Türkiye’nin güçlü bir tavrı söz konusu ne de Berlin’de yanlış yaptığına dair bir yaklaşım. Alman muhalefeti içinde dinlemeyi sorgulayanlar olsa da yönetimin görüşü şöyle: “Türkiye bir ABD veya AB üyesi İngiltere, Fransa gibi değil. Türkiye’de yaşanan bir gelişme, Almanya iç güvenliğini yakından ilgilendiriyor. PKK yanında aşırı sol örgütler, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, Ankara’nın Suriye politikası, muhalif gruplarla ilişkisi nedeniyle Türkiye’nin durumu farklı.”Üçüncüsü, şantaj boyutu. Siyasi liderler veya kamu görevlilerinin suç niteliği taşıyan ilişkilerinin, başkasının eline geçmesi şantaj olarak kullanılma riski dolayısıyla çok ciddi sorun. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan ve halen Türk-Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı olan Prof. Faruk Şen’in dinleme skandalı üzerine yaptığı değerlendirme bu açıdan anlamlı: “Türkiye’de 3 bin kişiyi dinledikleri görülüyor. Hükümet yetkilileri ve bazı muhalefet liderleri var. Fakat yoğun olarak bürokratları, gazetecileri ve iş dünyasını dinlemişler. Ve Türkiye’nin bunun üzerine gitmemesinin asıl nedeni de bu dinlemelerde bizi direkt ilgilendiren konuların olması. Türkiye bunlar ortaya çıkmasın diye üzerine gitmiyor.” Ona göre Almanya’nın elinde iki koz var: Biri, İsviçre bankalarına para kaçıran Türk büyükleri. İki, Türkiye’deki belirli telefon görüşmeleri.Türkiye gibi kritik bir ülkeyi sadece Almanya’nın dinlediğini düşünüyorsanız hata edersiniz. Dünya çapında siyaset güden hiçbir ülke Türkiye’ye ilgisiz değildir. Üstelik sadece Batı’ya da bakmamalı. Mesela, hakkımızda epey sırra vâkıf ülkelerden biri de İran. 17 Aralık yolsuzluk skandalında, beni en çok etkileyen, İranlı genç bir işadamının birkaç bakanı rüşvetle etki altına aldığını gösteren iddialardı. Eski Devrim Muhafızları Komutanı Muhsin Rezai’ye çok yakın çalışan, ünlü aktivist, gazeteci ve ekonomist Dr. Fuad Sadeghi’nin gazeteci Doğan Ertuğrul’a söylediklerine bakın: “Ambargo nedeniyle İran, petrol satışı için Çin, Türkiye, Kore ya da Hindistan’a yüzde 5 veriyor. Amaç paranın İran’a dönmesini garanti etmek. Bizim bilgilerimize göre Halkbank’taki İran parasının yüzde 5’ini Türkiye komisyon olarak alıyor. Çin’de büyük sorun yok. Çünkü Zarrab gibi aracılara ihtiyaç duymadan transferi kendisi yapıyor, komisyonu devlet alıyor. Türkiye’de ise devletin kasasına gitmesi gereken paranın devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı.” Mesaj açık: İran, bu paranın kime gittiğini biliyor.Sade vatandaşların yapacağı yanlışların elbette ailevî, hukukî sonuçları olur ama kamusal sorumluluğu taşıyanların durumu daha farklı. Kritik konumda bir yönetici olduğunuzu ve bilinmesini istemediğiniz bir sırrınızın birilerinin eline geçtiğini düşünün. O sırrı elde edenlerin karşısında ne kadar şantaja açık hale gelirsiniz. Bu yüzden şeffaflık, hesap verebilirlik standartları yüksek toplumlarda suç affedilmez. Alman cumhurbaşkanının 700 Euro masrafı başkasına ödettiği için istifa etmesi, İngiliz enerji bakanının trafik cezasını eşinin ehliyetine işlettiği için siyasi hayatının bitmesi, Cem Özdemir’in resmî uçuşlarında topladığı mil puanlarını özel uçuşu için kullanmakla suçlanınca milletvekilliği görevini kabul etmemesi gibi çok örnek var.Kamu görevlilerinin ahlak zaaflarına nasıl yaklaşılması gerektiğini gösteren çarpıcı örneklerden biri, CIA Başkanı David Petraeus olayıydı. Geleceğin başkan adayları arasında geçen parlak bir general olan ve Obama’nın büyük umutla görevlendirdiği CIA başkanının e-mail güvenliğiyle ilgili FBI’ın yaptığı araştırmada, evlilik dışı ilişkisi ortaya çıkınca Petraeus hemen istifa etti. Aldatma olayının, aileyi ilgilendiren ahlaki bir yanı vardı. Ama bu kritik konumdaki biri için bir yönü daha vardı: Bilinmesini istemeyeceği bu sır, ABD çıkarlarını tehlikeye atacak bir şantaj aracı olabilirdi!
Zaman
En Çok Okunan
30.08.2014
AbdülhamitBilici-Ahlaksızlıknasılmilligüvenliksorunuolur?Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Zaman
30.08.2014
02:08
Liderler uzun konuşmalarında hiç değinmese, bir bakan “Normal bir olay” dese de Almanya’nın 2009’dan beri Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkması birçok açıdan büyük skandal.Birincisi, güvenlik boyutu. Der Spiegel yazmasa Türkiye’nin bu şekilde dinlendiğinden kimsenin haberi olmayacak. Demek ki, siyasetçi, bürokrat, gazeteci veya işadamı kim olursa olsun, yaptığı görüşmelerin bir güvenliği yok. Özellikle devletin sırlarını korumada ciddi bir zafiyet olduğu açık.İkincisi, devletin saygınlığı. Kısa süre önce Almanya’nın ABD tarafından dinlendiği ortaya çıktığında Amerikan yönetimi bunun bir yanlışlık olduğunu söyleyip dinleme kurallarını gözden geçirdi. Merkel; Obama’dan özür dilemesini istedi ve Obama da özür diledi. Halbuki şimdi ne Türkiye’nin güçlü bir tavrı söz konusu ne de Berlin’de yanlış yaptığına dair bir yaklaşım. Alman muhalefeti içinde dinlemeyi sorgulayanlar olsa da yönetimin görüşü şöyle: “Türkiye bir ABD veya AB üyesi İngiltere, Fransa gibi değil. Türkiye’de yaşanan bir gelişme, Almanya iç güvenliğini yakından ilgilendiriyor. PKK yanında aşırı sol örgütler, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, Ankara’nın Suriye politikası, muhalif gruplarla ilişkisi nedeniyle Türkiye’nin durumu farklı.”Üçüncüsü, şantaj boyutu. Siyasi liderler veya kamu görevlilerinin suç niteliği taşıyan ilişkilerinin, başkasının eline geçmesi şantaj olarak kullanılma riski dolayısıyla çok ciddi sorun. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan ve halen Türk-Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı olan Prof. Faruk Şen’in dinleme skandalı üzerine yaptığı değerlendirme bu açıdan anlamlı: “Türkiye’de 3 bin kişiyi dinledikleri görülüyor. Hükümet yetkilileri ve bazı muhalefet liderleri var. Fakat yoğun olarak bürokratları, gazetecileri ve iş dünyasını dinlemişler. Ve Türkiye’nin bunun üzerine gitmemesinin asıl nedeni de bu dinlemelerde bizi direkt ilgilendiren konuların olması. Türkiye bunlar ortaya çıkmasın diye üzerine gitmiyor.” Ona göre Almanya’nın elinde iki koz var: Biri, İsviçre bankalarına para kaçıran Türk büyükleri. İki, Türkiye’deki belirli telefon görüşmeleri.Türkiye gibi kritik bir ülkeyi sadece Almanya’nın dinlediğini düşünüyorsanız hata edersiniz. Dünya çapında siyaset güden hiçbir ülke Türkiye’ye ilgisiz değildir. Üstelik sadece Batı’ya da bakmamalı. Mesela, hakkımızda epey sırra vâkıf ülkelerden biri de İran. 17 Aralık yolsuzluk skandalında, beni en çok etkileyen, İranlı genç bir işadamının birkaç bakanı rüşvetle etki altına aldığını gösteren iddialardı. Eski Devrim Muhafızları Komutanı Muhsin Rezai’ye çok yakın çalışan, ünlü aktivist, gazeteci ve ekonomist Dr. Fuad Sadeghi’nin gazeteci Doğan Ertuğrul’a söylediklerine bakın: “Ambargo nedeniyle İran, petrol satışı için Çin, Türkiye, Kore ya da Hindistan’a yüzde 5 veriyor. Amaç paranın İran’a dönmesini garanti etmek. Bizim bilgilerimize göre Halkbank’taki İran parasının yüzde 5’ini Türkiye komisyon olarak alıyor. Çin’de büyük sorun yok. Çünkü Zarrab gibi aracılara ihtiyaç duymadan transferi kendisi yapıyor, komisyonu devlet alıyor. Türkiye’de ise devletin kasasına gitmesi gereken paranın devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı.” Mesaj açık: İran, bu paranın kime gittiğini biliyor.Sade vatandaşların yapacağı yanlışların elbette ailevî, hukukî sonuçları olur ama kamusal sorumluluğu taşıyanların durumu daha farklı. Kritik konumda bir yönetici olduğunuzu ve bilinmesini istemediğiniz bir sırrınızın birilerinin eline geçtiğini düşünün. O sırrı elde edenlerin karşısında ne kadar şantaja açık hale gelirsiniz. Bu yüzden şeffaflık, hesap verebilirlik standartları yüksek toplumlarda suç affedilmez. Alman cumhurbaşkanının 700 Euro masrafı başkasına ödettiği için istifa etmesi, İngiliz enerji bakanının trafik cezasını eşinin ehliyetine işlettiği için siyasi hayatının bitmesi, Cem Özdemir’in resmî uçuşlarında topladığı mil puanlarını özel uçuşu için kullanmakla suçlanınca milletvekilliği görevini kabul etmemesi gibi çok örnek var.Kamu görevlilerinin ahlak zaaflarına nasıl yaklaşılması gerektiğini gösteren çarpıcı örneklerden biri, CIA Başkanı David Petraeus olayıydı. Geleceğin başkan adayları arasında geçen parlak bir general olan ve Obama’nın büyük umutla görevlendirdiği CIA başkanının e-mail güvenliğiyle ilgili FBI’ın yaptığı araştırmada, evlilik dışı ilişkisi ortaya çıkınca Petraeus hemen istifa etti. Aldatma olayının, aileyi ilgilendiren ahlaki bir yanı vardı. Ama bu kritik konumdaki biri için bir yönü daha vardı: Bilinmesini istemeyeceği bu sır, ABD çıkarlarını tehlikeye atacak bir şantaj aracı olabilirdi!
Zaman
Köşe Yazıları
30.08.2014
AbdülhamitBilici-Ahlaksızlıknasılmilligüvenliksorunuolur?Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Selim İleri - Tangolar dinliyorduk...
Zaman
30.08.2014
02:08
“Tangolar dinliyorduk...”u bitirirken düşünüyorum: Tango söyleyen hanımlar, kabul günleri, Parkotel’deki ya da Liman Lokanta­sı’ndaki düğünler, nostalji mi, duygu tarihçemizin ışıltılı gibi gözüken acılar, hayal kırıklıkları, içe atılmış hüzünleri mi?..Tangolar dinliyorduk. 1980’lerin başındaydı. CD falan yoktu ortalıkta. Eski plaklardan teyp kasetine kaydedilmiş bu şarkılar, keskin cızırtıları, tavadaki kızgın yağa tek tek atılmış palamut dilimlerinin çıkardığı sesleri o kadar andırır höngürtüleriyle, insanı bin duyguya alıp alıp götürüyordu. Bir arkadaşım anlatmıştı: 1950’lerin sonu olmalı; çocukluğun­da, annesi ve diğer bazı ev hanımları, her hafta bir araya gelip tangolar söylerlermiş. Elbette “Mâzi Kalbimde Bir Yaradır”dan “Ramona”ya tümünü. Gerçi “Ramona” Türkçe tango değil, fakat uzun yıl­lar bizde çok sevilmiş. Sahne çarçabuk gözümün önüne geldi. Bu tango okuma günü de, bir tür ‘misafir günü’ sayılmaz mı? Misafir günleri, 1950’ler, 1960’lar İstanbul’unda hanımların hayatında önemli, özel günlerdi. Örnekse, ayın ikinci çarşambası falanca hanımın misafir günü, son perşembe de filanca hanımın. Bu öğleden sonralar için özel olarak hazırlanılıyor, ev yapımı tuzlular tatlılar, çörekler, pasta, çay, sıcak günlerde limonata. Misafir günü, evin beyi dönmeden sona eriyor. Tabiî bazı emekli beylerin tam ikram saati hanımlara katıldığı oluyor... Kendi evimizden hatırlıyorum; öyle her zaman açık olmayan, ka­pıları açık tutulmayan bir misafir odamız yoktu. Cihangir’deki ev, anababa, abla ve küçük erkek çocuk için zaten yeterince orta hal­liydi. Ama misafir günü -anneminki, her ayın ikinci pazartesiydi-, salon niyetine ön odamız silinip süpürülür, dört koltuğumuza iskem­leler eklenirdi. Kabul günleri, konuk odaları...Kapıları kapalı tutulan misafir odaları daha varlıklı evlerdey­di. Bir adı da ‘kabul günü’ olan misafir günlerinde, kapılar açı­lır, oda havalandırılır, artık konuklar beklenirdi. Selçuk Baran unutulmaz güzellikteki “Konuk Odaları” hikâyesin­de geçmişin dünyasında, bu odalar sebebiyle, hüzünlü, davranışta acıtıcı, incitici, gönül kırıcı bir yaşama biçimini ansızın saptar. Her şey güzel gibi görünse de, ‘yaşanmamış’ bir şeyler söz konusu­dur: “Konuk odası pek sık açılmazdı. Komşular, genellikle holde ka­bul edilirdi. Ve ‘Aman canım, şurda oturuveririz işte...’ - ‘Aa vallahi olmaz. İçeriye buyurun. Gelmezseniz gücenirim sonra...’ - ‘Biz yabancı mıyız, aşkolsun, içerisini kirletip ne olacak? Oh, ne güzel serin burası...’ denirdi.” Evet, gerçekten, olanca dışa dönüklüğüne rağmen, kapanık, ke­derli bir yaşamanın simgesiydi misafir odaları. Selçuk Baran’ın içli hikâyesindeki mutsuz genç kadın da, ‘salon’un son defa tozunu alıyor, yastıkları düzeltiyor, keten kılıfları -koltukların goblen kumaşı eskimesin diye kılıflar geçirilirdi “möble”ye- kaldırıyor; sonra, orta masanın üstüne şekerlik -“bonboniyer”- bırakılıyor, mutfakta gümüş tepsiye cam fincanlar diziliyor, mavi bir porselen tabağa ev hanımının kotardığı tatlı kurabiyeler tepeleme doldurulu­yor... “O zaman elleri buz gibi olurdu” diyor Selçuk Baran. “Kim bi­lir neler beklerdi bu olağanüstü akşamlardan.” Oysa hiçbir şey de­ğişmeyecektir. Arkadaşımın annesinin de katıldığı tango söyleme günlerinde, hanımlar, “... kalbim onu özlüyor...” diyecekler, hep yaşanmamış aşklar, hicranlar döküleşecek ve yaşam kaskatı sürüp gi­decektir... Selçuk Baran, hanımlı beyli bir gece görüşmesini dile getirir “Konuk Odaları”nda. Yeniyetme bir kız olan anlatıcı, çok sevdiği yengesinden geriye kalmış anılarla baş başadır: “Belki neşeli biri gelmişse bolca gülünürdü, o kadar. Konuk­lar gidince, bardakları yıkarken yardım ederdim yengeme, sımsıkı arkaya çektiği saçları alnına dökülmüş olur, hiç konuşmazdı. Uyku­suz ve bitkin görünürdü.” Refik Halid’in 1947 tarihli Anahtar romanı çok hoş bir akşam çayıyla başlar. Tangolar mı bilmem ama, yine müzik; hanımlar beyler bir arada, önce beş çayı, sonra dokuz buçuk onlara kadar sürecek bir akşam; gülünüyor, yeniliyor içiliyor... 1940’larda öylesi uzayıp giden çaylar herhalde modaymış, yay­gınmış. 1944 tarihli Atmaca’da, Peride Celal, Refik Halid’in tasvir ettiği sahneleri bu kez bambaşka bir görüngeden değerlendirir. Atmaca’nın uzayıp giden çay toplantısında her şey tekdüze, hayli ya­pay, hayli iç karartıcı, tekrarın tekrarıdır. Bugün bu metinler, altmış yetmiş yıl öncesinden eşsiz birer belge, anı artık. İstanbul’un ‘cemiyet hayatı’nı biraz da
Zaman
Köşe Yazıları
30.08.2014
Selimİleri-TangolardinliyordukSelim İleri - Tangolar dinliyorduk
Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Zaman
30.08.2014
01:59
Liderler uzun konuşmalarında hiç değinmese, bir bakan “Normal bir olay” dese de Almanya’nın 2009’dan beri Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkması birçok açıdan büyük skandal.Birincisi, güvenlik boyutu. Der Spiegel yazmasa Türkiye’nin bu şekilde dinlendiğinden kimsenin haberi olmayacak. Demek ki, siyasetçi, bürokrat, gazeteci veya işadamı kim olursa olsun, yaptığı görüşmelerin bir güvenliği yok. Özellikle devletin sırlarını korumada ciddi bir zafiyet olduğu açık.İkincisi, devletin saygınlığı. Kısa süre önce Almanya’nın ABD tarafından dinlendiği ortaya çıktığında Amerikan yönetimi bunun bir yanlışlık olduğunu söyleyip dinleme kurallarını gözden geçirdi. Merkel; Obama’dan özür dilemesini istedi ve Obama da özür diledi. Halbuki şimdi ne Türkiye’nin güçlü bir tavrı söz konusu ne de Berlin’de yanlış yaptığına dair bir yaklaşım. Alman muhalefeti içinde dinlemeyi sorgulayanlar olsa da yönetimin görüşü şöyle: “Türkiye bir ABD veya AB üyesi İngiltere, Fransa gibi değil. Türkiye’de yaşanan bir gelişme, Almanya iç güvenliğini yakından ilgilendiriyor. PKK yanında aşırı sol örgütler, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, Ankara’nın Suriye politikası, muhalif gruplarla ilişkisi nedeniyle Türkiye’nin durumu farklı.”Üçüncüsü, şantaj boyutu. Siyasi liderler veya kamu görevlilerinin suç niteliği taşıyan ilişkilerinin, başkasının eline geçmesi şantaj olarak kullanılma riski dolayısıyla çok ciddi sorun. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan ve halen Türk-Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı olan Prof. Faruk Şen’in dinleme skandalı üzerine yaptığı değerlendirme bu açıdan anlamlı: “Türkiye’de 3 bin kişiyi dinledikleri görülüyor. Hükümet yetkilileri ve bazı muhalefet liderleri var. Fakat yoğun olarak bürokratları, gazetecileri ve iş dünyasını dinlemişler. Ve Türkiye’nin bunun üzerine gitmemesinin asıl nedeni de bu dinlemelerde bizi direkt ilgilendiren konuların olması. Türkiye bunlar ortaya çıkmasın diye üzerine gitmiyor.” Ona göre Almanya’nın elinde iki koz var: Biri, İsviçre bankalarına para kaçıran Türk büyükleri. İki, Türkiye’deki belirli telefon görüşmeleri.Türkiye gibi kritik bir ülkeyi sadece Almanya’nın dinlediğini düşünüyorsanız hata edersiniz. Dünya çapında siyaset güden hiçbir ülke Türkiye’ye ilgisiz değildir. Üstelik sadece Batı’ya da bakmamalı. Mesela, hakkımızda epey sırra vâkıf ülkelerden biri de İran. 17 Aralık yolsuzluk skandalında, beni en çok etkileyen, İranlı genç bir işadamının birkaç bakanı rüşvetle etki altına aldığını gösteren iddialardı. Eski Devrim Muhafızları Komutanı Muhsin Rezai’ye çok yakın çalışan, ünlü aktivist, gazeteci ve ekonomist Dr. Fuad Sadeghi’nin gazeteci Doğan Ertuğrul’a söylediklerine bakın: “Ambargo nedeniyle İran, petrol satışı için Çin, Türkiye, Kore ya da Hindistan’a yüzde 5 veriyor. Amaç paranın İran’a dönmesini garanti etmek. Bizim bilgilerimize göre Halkbank’taki İran parasının yüzde 5’ini Türkiye komisyon olarak alıyor. Çin’de büyük sorun yok. Çünkü Zarrab gibi aracılara ihtiyaç duymadan transferi kendisi yapıyor, komisyonu devlet alıyor. Türkiye’de ise devletin kasasına gitmesi gereken paranın devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı.” Mesaj açık: İran, bu paranın kime gittiğini biliyor.Sade vatandaşların yapacağı yanlışların elbette ailevî, hukukî sonuçları olur ama kamusal sorumluluğu taşıyanların durumu daha farklı. Kritik konumda bir yönetici olduğunuzu ve bilinmesini istemediğiniz bir sırrınızın birilerinin eline geçtiğini düşünün. O sırrı elde edenlerin karşısında ne kadar şantaja açık hale gelirsiniz. Bu yüzden şeffaflık, hesap verebilirlik standartları yüksek toplumlarda suç affedilmez. Alman cumhurbaşkanının 700 Euro masrafı başkasına ödettiği için istifa etmesi, İngiliz enerji bakanının trafik cezasını eşinin ehliyetine işlettiği için siyasi hayatının bitmesi, Cem Özdemir’in resmî uçuşlarında topladığı mil puanlarını özel uçuşu için kullanmakla suçlanınca milletvekilliği görevini kabul etmemesi gibi çok örnek var.Kamu görevlilerinin ahlak zaaflarına nasıl yaklaşılması gerektiğini gösteren çarpıcı örneklerden biri, CIA Başkanı David Petraeus olayıydı. Geleceğin başkan adayları arasında geçen parlak bir general olan ve Obama’nın büyük umutla görevlendirdiği CIA başkanının e-mail güvenliğiyle ilgili FBI’ın yaptığı araştırmada, evlilik dışı ilişkisi ortaya çıkınca Petraeus hemen istifa etti. Aldatma olayının, aileyi ilgilendiren ahlaki bir yanı vardı. Ama bu kritik konumdaki biri için bir yönü daha vardı: Bilinmesini istemeyeceği bu sır, ABD çıkarlarını tehlikeye atacak bir şantaj aracı olabilirdi!
Zaman
Ana Sayfa
30.08.2014
AbdülhamitBilici-Ahlaksızlıknasılmilligüvenliksorunuolur?Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Yaşları 14, suç kayıtları 300!
Zaman
27.08.2014
02:10
Türkiye’de suç işleme yaşının düştüğünü gösteren en çarpıcı örnek Eskişehirde yaşanıyor. 14 yaşındaki amca çocukları E.Y. ve İ.Y.’nin, başta hırsızlık olmak üzere tam 300 suçtan kaydı var. Mahkeme ayda 2 günü bu çocukların davasına ayırıyor. Hâkimler de şaşkın. Yasa ellerini kollarını bağlıyor. Para cezası kesip serbest bırakıyorlar.Eskişehir’de 14 yaşındaki amca çocukları E.Y. ve İ.Y.’nin, başta hırsızlık ve yağma olmak üzere tam 300 suç kaydı var. Kuzenler hakkında Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na 300 şikâyet yapıldı. Bu şikâyetlerin 80’ine yönelik dava açıldı ve mahkûmiyet kararı çıktı. Ancak kararlar, Çocuk Koruma Kanunu gereği geri bırakılıyor. Henüz 15 yaşını doldurmadıkları için tutuklanamayan amca çocukları, adli para cezasına çarptırılıp serbest bırakılıyor. İki kafadarın yargılama aşamasındaki rahat tavırları ise dikkat çekiyor. Bu durum hem polisi hem de hâkimleri tedirgin ediyor. Yasa gereği çocuklara avukat tutmak zorunda olan devlet, dava başına 320 lira ödüyor. Fakat bu çocukların mağdur ettiği vatandaşların zararları tazmin edilmiyor. Eskişehir Barosu tarafından görevlendirildiği için birkaç kez kuzenlerin davasına giren avukat Hümeyra Saltık, cezaların caydırıcı olmadığına dikkat çekti. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun da bu çocuklar hakkında herhangi bir tedbir almadığını kaydetti. Çocuk Koruma Kanunu’nun 13. maddesini hatırlatan avukat, mahkeme tarafından tedbir kararı verilebilmesi için yeterli idrak gücüne sahip çocuğun görüşünün alınması gerektiğini belirtti ancak bunun da engellendiğini söyledi: “Çünkü hâkimin ‘sizi kuruma yerleştirelim’ önerisine çocuklar, ‘oradan da kaçarız, eve kim bakacak’ diyerek karşılık vererek kabul etmiyorlar.”Bu çocukların geceleri sokaklarda rahatça gezdiğini, camları kırıp kilitleri sökerek dükkânlara zarar verdiğini, kasalardaki paraları alıp çaldıkları malları bit pazarında sattıklarını anlatan Hümeyra Saltık, “Çocuklar artık hangi dükkâna ne zaman girdiklerini bile hatırlamıyor. Ayrıca sadece dükkân değil, yolda sahipsiz gördükleri bisiklet, motosiklet ve bazen otomobilleri bile alıp götürebiliyorlar. Artık çocuklar bunu o kadar normal bir şey olarak görüyor ki bundan rahatsızlık bile duymuyorlar.” ifadesini kullandı.DEVLET, ALTERNATİF ÇÖZÜMLER ÜRETMELİAvukat Saltık’a göre suçlu çocukların bakımı devlet tarafından karşılanıp rehabilite edilse mağduriyetler fazla olmayacak. Bu konuda Çocuk Esirgeme’nin alternatifler üretmesi şart. Belki açılan soruşturmalar bu kadar artmayacak ve çocukların hayatında olumlu gelişmeler olacak. Aksi takdirde 15 yaşından sonra suça bulaşan çocukların hayatı daha da karanlık olacak.Suç işleme yaşı 11’e düştüTürkiyede çocuk suçluların sayısı gün geçtikçe artıyor. Çocukları suça iten en büyük etken ise uyuşturucu. Son zamanlarda kullanım yaşı 11e kadar düşen sentetik zehir bonzai ve diğer uyuşturucular, hem gençleri öldürüyor hem de suça teşvik ediyor. Bu bilgi, Türkiye İstatistik Kurumu verilerinde yer alıyor.Rakamlara göre suça sürüklenen çocuk sayısı 2013te yüzde 14,5 arttı. Güvenlik birimlerine getirilen çocuk sayısı 273 bin 571 oldu. Çocukların yüzde 58inin 15-17, yüzde 17sinin ise 11 yaş altı çocuklar olduğu görüldü. Öte yandan sokaklarda 5-10 liraya satılabilen bonzai ve diğer uyuşturucuları kullananların suça bulaşma oranı oldukça yüksek. Uyuşturucu yaşının ilkokul seviyesine düşmesi, toplumun önünde büyük bir tehlike olarak duruyor. Yeni eğitim döneminin açılmasına az bir süre kala yetkililerin, okul önlerinde pusuya yatan zehir tacirlerine karşı daha radikal önlemler alması gerekiyor. İSTANBUL ZAMAN
Zaman
Ana Sayfa
27.08.2014
Yaşları14suçkayıtları300Yaşları 14 suç kayıtları 300
Yaşları 14, suç kayıtları 300!
Zaman
27.08.2014
02:05
Türkiye’de suç işleme yaşının düştüğünü gösteren en çarpıcı örnek Eskişehirde yaşanıyor. 14 yaşındaki amca çocukları E.Y. ve İ.Y.’nin, başta hırsızlık olmak üzere tam 300 suçtan kaydı var. Mahkeme ayda 2 günü bu çocukların davasına ayırıyor. Hâkimler de şaşkın. Yasa ellerini kollarını bağlıyor. Para cezası kesip serbest bırakıyorlar.Eskişehir’de 14 yaşındaki amca çocukları E.Y. ve İ.Y.’nin, başta hırsızlık ve yağma olmak üzere tam 300 suç kaydı var. Kuzenler hakkında Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na 300 şikâyet yapıldı. Bu şikâyetlerin 80’ine yönelik dava açıldı ve mahkûmiyet kararı çıktı. Ancak kararlar, Çocuk Koruma Kanunu gereği geri bırakılıyor. Henüz 15 yaşını doldurmadıkları için tutuklanamayan amca çocukları, adli para cezasına çarptırılıp serbest bırakılıyor. İki kafadarın yargılama aşamasındaki rahat tavırları ise dikkat çekiyor. Bu durum hem polisi hem de hâkimleri tedirgin ediyor. Yasa gereği çocuklara avukat tutmak zorunda olan devlet, dava başına 320 lira ödüyor. Fakat bu çocukların mağdur ettiği vatandaşların zararları tazmin edilmiyor. Eskişehir Barosu tarafından görevlendirildiği için birkaç kez kuzenlerin davasına giren avukat Hümeyra Saltık, cezaların caydırıcı olmadığına dikkat çekti. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun da bu çocuklar hakkında herhangi bir tedbir almadığını kaydetti. Çocuk Koruma Kanunu’nun 13. maddesini hatırlatan avukat, mahkeme tarafından tedbir kararı verilebilmesi için yeterli idrak gücüne sahip çocuğun görüşünün alınması gerektiğini belirtti ancak bunun da engellendiğini söyledi: “Çünkü hâkimin ‘sizi kuruma yerleştirelim’ önerisine çocuklar, ‘oradan da kaçarız, eve kim bakacak’ diyerek karşılık vererek kabul etmiyorlar.”Bu çocukların geceleri sokaklarda rahatça gezdiğini, camları kırıp kilitleri sökerek dükkânlara zarar verdiğini, kasalardaki paraları alıp çaldıkları malları bit pazarında sattıklarını anlatan Hümeyra Saltık, “Çocuklar artık hangi dükkâna ne zaman girdiklerini bile hatırlamıyor. Ayrıca sadece dükkân değil, yolda sahipsiz gördükleri bisiklet, motosiklet ve bazen otomobilleri bile alıp götürebiliyorlar. Artık çocuklar bunu o kadar normal bir şey olarak görüyor ki bundan rahatsızlık bile duymuyorlar.” ifadesini kullandı.DEVLET, ALTERNATİF ÇÖZÜMLER ÜRETMELİAvukat Saltık’a göre suçlu çocukların bakımı devlet tarafından karşılanıp rehabilite edilse mağduriyetler fazla olmayacak. Bu konuda Çocuk Esirgeme’nin alternatifler üretmesi şart. Belki açılan soruşturmalar bu kadar artmayacak ve çocukların hayatında olumlu gelişmeler olacak. Aksi takdirde 15 yaşından sonra suça bulaşan çocukların hayatı daha da karanlık olacak.Suç işleme yaşı 11’e düştüTürkiyede çocuk suçluların sayısı gün geçtikçe artıyor. Çocukları suça iten en büyük etken ise uyuşturucu. Son zamanlarda kullanım yaşı 11e kadar düşen sentetik zehir bonzai ve diğer uyuşturucular, hem gençleri öldürüyor hem de suça teşvik ediyor. Bu bilgi, Türkiye İstatistik Kurumu verilerinde yer alıyor.Rakamlara göre suça sürüklenen çocuk sayısı 2013te yüzde 14,5 arttı. Güvenlik birimlerine getirilen çocuk sayısı 273 bin 571 oldu. Çocukların yüzde 58inin 15-17, yüzde 17sinin ise 11 yaş altı çocuklar olduğu görüldü. Öte yandan sokaklarda 5-10 liraya satılabilen bonzai ve diğer uyuşturucuları kullananların suça bulaşma oranı oldukça yüksek. Uyuşturucu yaşının ilkokul seviyesine düşmesi, toplumun önünde büyük bir tehlike olarak duruyor. Yeni eğitim döneminin açılmasına az bir süre kala yetkililerin, okul önlerinde pusuya yatan zehir tacirlerine karşı daha radikal önlemler alması gerekiyor. İSTANBUL ZAMAN
Zaman
Güncel
27.08.2014
Yaşları14suçkayıtları300Yaşları 14 suç kayıtları 300
Ekrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız...
Zaman
25.08.2014
03:01
Taşlar yerinden oynadı. 7 yıldır Çankaya’da görev yapan Abdullah Gül üç gün sonra makamına fiilen veda ediyor.Kurucusu olduğu AK Parti’ye dönmek isteyen Sayın Gül’e partinin kapıları, şimdilik, kapalı. 12 yıldır AK Parti liderliği yapan Tayyip Erdoğan, yüzde 51 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan, genel başkanlık koltuğunu Ahmet Davutoğlu’na devrediyor. Genel Kongre’de başka aday beklenmediğine göre Ahmet Bey’in parti genel başkanı ve başbakan olacağı kesin. Yeni başbakan, yeni bir Bakanlar Kurulu teşkil edecek ve bu kabine ile 10 ay sonra (Haziran 2015’te) genel seçimlere gidecek.12 yıllık AK Parti hükümeti çok önemli icraatlara imza attı. 2010’a kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda reformlar yaptı ve dünyada itibar kazandı; hatta “model ülke” olarak anıldı. Ne var ki, her iktidar gibi, o da yoruldu, yıprandı, eskidi. Siyasette böyle süreçler normaldir. Ne kadar başarılı olursanız olun, birtakım icraatlar yönetimleri sarsar, hırpalar. AK Parti hükümeti birkaç senedir çok zor sınavdan geçti. 2010 referandumundan bu yana çok ağır eleştirilere maruz kaldı. Gezi Parkı olayları sırasında takınılan tavır hem içeride hem dışarıda büyük tenkitlere maruz kaldı. 17 Aralık’ta başlayan süreçte yolsuzluk, rüşvet gibi ağır ithamlarda Anayasa ve yasalar askıya alındı. Basın özgürlüğü son birkaç yıldır tamamen yerle bir edilmiş durumda. Toplumun değişik katmanlarında eşi benzeri görülmemiş bir sıkışma söz konusu. Üslup bozuldu, demokratik söylemler çoktan rafa kalktı; yerine çatışmacı, ayrımcı, kutuplaştırıcı bir yol seçildi. Son sekiz ayda yürütülen “paralel yapı” iddiaları bir cinnete dönüştü, “cadı avı” muhbir patlamasına yol açtı ve çok sayıda mazlum, mağdur insan çıktı ortaya.Aleviler bir hayli rencide edildi bu kutuplaşma sürecinde. Laikler, liberaller, demokratlar, cemaatler, cemiyetler… AK Parti’ye ram olmayan herkes bir şekilde rencide edildi. Bugün gelinen noktada bir hayli kırgın, kızgın, küskün insan var maalesef. Sadece hükümete karşı olanlar değil; var gücüyle hükümete ve Erdoğan’a siyasi desteğini gösteren kitlelerde de öfke patlaması yaşanıyor. Parti tabanında rahatsızlığa yol açacak kadar keskin ve saldırgan bir dil kullanıyor bazı partizanlar. Onların sergilediği linç söyleminden hemen herkes payını alıyor; gazeteler, siyasetçiler, aydınlar. Kendisi gibi düşünmeyen; hatta kendisi gibi düşünse ile partisine oy vermeyenlere karşı gösterilen hiddet u şiddet, bölünmeyi, ayrışmayı, çatışmayı derinleştiriyor.Ne var ki şimdi yeni bir denge kuruluyor siyasette. Makamlar değişiyor, o makamlara yeni gelecek kişiler yılların yıpranmışlığını geride bırakma fırsatına sahip. Dolayısıyla sorumluluk sahibi herkesin yeni bir sayfa açması, Türkiye’deki kötü gidişata bir dur demesi gerekiyor. Yeni cumhurbaşkanı, yeni başbakan, yeni bakanlar kurulu, yeni parti teşkilatı... Herkes “makamına yaraşır bir ciddiyet” içinde yeni bir dönem başlatabilir; daha doğrusu başlatmalıdır. Çünkü Türkiye çatışmacı yaklaşımlar yüzünden bîtap düşmüş, en temel sorunlarını yapay konulara feda etmiş, uluslararası itibarını yitirmiştir maalesef. Devletin halkla, halkın her kesimiyle, yeniden buluşması, barışması, katılımcı demokratik bir paydada aynı ufka yürümesi şarttır. Aksini düşünmek, Türkiye’nin göstere göstere kaza yapmasına razı olmak demektir.Biliyorum; siyasetin gerilimler üzerine kurulu olduğu bu ülkede “yeni bir sayfa açmak lazım” dediğinizde bir kısım Don Kişotlar karşınıza dikilir ve en pervasız tonlamalarla “Korktunuz mu?” şeklinde bir itiraz yöneltir. Gerilimden medet uman ufuksuzlardır bunlar. O yüzden hemen ifade etmek gerekiyor ki yeni bir sayfa açmak, bir korkunun değil, Türkiye sevdasının gereğidir. Kaldı ki ortada, onca tehdide rağmen, korkan da yok; korkutma teşebbüslerine boyun eğen de. Bu ülkede her dönem birilerinin “kökü kazınmak” istenir; ama unutmamak lazım ki hiçbir sosyal gerçek devlet eliyle yok edilemez.Manzara gayet açık: AK Parti’ye oy vermemiş bütün kitleler gidişattan endişeli, rahatsız ve mutsuz. Buradaki sosyal sıkışmanın suhuletle çözülmesi, geçmişte defalarca yaşanmış acı hadiselerin tekrar tecrübe edilmemesi gerekiyor. AK Parti tabanında sağduyunun hâkim olduğu aşikâr; ancak arenada kraldan çok kralcıların var olduğu da artık herkes tarafından biliniyor. O goygoycuların kullandığı kışkırtıcı dil, sadece kitle partisi olan AK Parti’ye değil; Türkiye’nin bütünlüğüne zarar veriyor. O tahrik ve tahrip edici üslup bugün belli bir şımarıklık yüzünden göz ardı ediliyor; ama toplumsal barışa faturasının çok ağır olacağı aşikâr. Türkiye sürdürülmesi imkânsız olan bu kutuplaşmadan bir an önce kurtulmak zorunda. Dengeler yeniden ku
Zaman
En Çok Okunan
25.08.2014
EkremDumanlı-YenibirsayfaaçmazsanızEkrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız
Ekrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız...
Zaman
25.08.2014
02:14
Taşlar yerinden oynadı. 7 yıldır Çankaya’da görev yapan Abdullah Gül üç gün sonra makamına fiilen veda ediyor.Kurucusu olduğu AK Parti’ye dönmek isteyen Sayın Gül’e partinin kapıları, şimdilik, kapalı. 12 yıldır AK Parti liderliği yapan Tayyip Erdoğan, yüzde 51 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan, genel başkanlık koltuğunu Ahmet Davutoğlu’na devrediyor. Genel Kongre’de başka aday beklenmediğine göre Ahmet Bey’in parti genel başkanı ve başbakan olacağı kesin. Yeni başbakan, yeni bir Bakanlar Kurulu teşkil edecek ve bu kabine ile 10 ay sonra (Haziran 2015’te) genel seçimlere gidecek.12 yıllık AK Parti hükümeti çok önemli icraatlara imza attı. 2010’a kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda reformlar yaptı ve dünyada itibar kazandı; hatta “model ülke” olarak anıldı. Ne var ki, her iktidar gibi, o da yoruldu, yıprandı, eskidi. Siyasette böyle süreçler normaldir. Ne kadar başarılı olursanız olun, birtakım icraatlar yönetimleri sarsar, hırpalar. AK Parti hükümeti birkaç senedir çok zor sınavdan geçti. 2010 referandumundan bu yana çok ağır eleştirilere maruz kaldı. Gezi Parkı olayları sırasında takınılan tavır hem içeride hem dışarıda büyük tenkitlere maruz kaldı. 17 Aralık’ta başlayan süreçte yolsuzluk, rüşvet gibi ağır ithamlarda Anayasa ve yasalar askıya alındı. Basın özgürlüğü son birkaç yıldır tamamen yerle bir edilmiş durumda. Toplumun değişik katmanlarında eşi benzeri görülmemiş bir sıkışma söz konusu. Üslup bozuldu, demokratik söylemler çoktan rafa kalktı; yerine çatışmacı, ayrımcı, kutuplaştırıcı bir yol seçildi. Son sekiz ayda yürütülen “paralel yapı” iddiaları bir cinnete dönüştü, “cadı avı” muhbir patlamasına yol açtı ve çok sayıda mazlum, mağdur insan çıktı ortaya.Aleviler bir hayli rencide edildi bu kutuplaşma sürecinde. Laikler, liberaller, demokratlar, cemaatler, cemiyetler… AK Parti’ye ram olmayan herkes bir şekilde rencide edildi. Bugün gelinen noktada bir hayli kırgın, kızgın, küskün insan var maalesef. Sadece hükümete karşı olanlar değil; var gücüyle hükümete ve Erdoğan’a siyasi desteğini gösteren kitlelerde de öfke patlaması yaşanıyor. Parti tabanında rahatsızlığa yol açacak kadar keskin ve saldırgan bir dil kullanıyor bazı partizanlar. Onların sergilediği linç söyleminden hemen herkes payını alıyor; gazeteler, siyasetçiler, aydınlar. Kendisi gibi düşünmeyen; hatta kendisi gibi düşünse ile partisine oy vermeyenlere karşı gösterilen hiddet u şiddet, bölünmeyi, ayrışmayı, çatışmayı derinleştiriyor.Ne var ki şimdi yeni bir denge kuruluyor siyasette. Makamlar değişiyor, o makamlara yeni gelecek kişiler yılların yıpranmışlığını geride bırakma fırsatına sahip. Dolayısıyla sorumluluk sahibi herkesin yeni bir sayfa açması, Türkiye’deki kötü gidişata bir dur demesi gerekiyor. Yeni cumhurbaşkanı, yeni başbakan, yeni bakanlar kurulu, yeni parti teşkilatı... Herkes “makamına yaraşır bir ciddiyet” içinde yeni bir dönem başlatabilir; daha doğrusu başlatmalıdır. Çünkü Türkiye çatışmacı yaklaşımlar yüzünden bîtap düşmüş, en temel sorunlarını yapay konulara feda etmiş, uluslararası itibarını yitirmiştir maalesef. Devletin halkla, halkın her kesimiyle, yeniden buluşması, barışması, katılımcı demokratik bir paydada aynı ufka yürümesi şarttır. Aksini düşünmek, Türkiye’nin göstere göstere kaza yapmasına razı olmak demektir.Biliyorum; siyasetin gerilimler üzerine kurulu olduğu bu ülkede “yeni bir sayfa açmak lazım” dediğinizde bir kısım Don Kişotlar karşınıza dikilir ve en pervasız tonlamalarla “Korktunuz mu?” şeklinde bir itiraz yöneltir. Gerilimden medet uman ufuksuzlardır bunlar. O yüzden hemen ifade etmek gerekiyor ki yeni bir sayfa açmak, bir korkunun değil, Türkiye sevdasının gereğidir. Kaldı ki ortada, onca tehdide rağmen, korkan da yok; korkutma teşebbüslerine boyun eğen de. Bu ülkede her dönem birilerinin “kökü kazınmak” istenir; ama unutmamak lazım ki hiçbir sosyal gerçek devlet eliyle yok edilemez.Manzara gayet açık: AK Parti’ye oy vermemiş bütün kitleler gidişattan endişeli, rahatsız ve mutsuz. Buradaki sosyal sıkışmanın suhuletle çözülmesi, geçmişte defalarca yaşanmış acı hadiselerin tekrar tecrübe edilmemesi gerekiyor. AK Parti tabanında sağduyunun hâkim olduğu aşikâr; ancak arenada kraldan çok kralcıların var olduğu da artık herkes tarafından biliniyor. O goygoycuların kullandığı kışkırtıcı dil, sadece kitle partisi olan AK Parti’ye değil; Türkiye’nin bütünlüğüne zarar veriyor. O tahrik ve tahrip edici üslup bugün belli bir şımarıklık yüzünden göz ardı ediliyor; ama toplumsal barışa faturasının çok ağır olacağı aşikâr. Türkiye sürdürülmesi imkânsız olan bu kutuplaşmadan bir an önce kurtulmak zorunda. Dengeler yeniden ku
Zaman
Köşe Yazıları
25.08.2014
EkremDumanlı-YenibirsayfaaçmazsanızEkrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız
Ekrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız...
Zaman
25.08.2014
02:08
Taşlar yerinden oynadı. 7 yıldır Çankaya’da görev yapan Abdullah Gül üç gün sonra makamına fiilen veda ediyor.Kurucusu olduğu AK Parti’ye dönmek isteyen Sayın Gül’e partinin kapıları, şimdilik, kapalı. 12 yıldır AK Parti liderliği yapan Tayyip Erdoğan, yüzde 51 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan, genel başkanlık koltuğunu Ahmet Davutoğlu’na devrediyor. Genel Kongre’de başka aday beklenmediğine göre Ahmet Bey’in parti genel başkanı ve başbakan olacağı kesin. Yeni başbakan, yeni bir Bakanlar Kurulu teşkil edecek ve bu kabine ile 10 ay sonra (Haziran 2015’te) genel seçimlere gidecek.12 yıllık AK Parti hükümeti çok önemli icraatlara imza attı. 2010’a kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda reformlar yaptı ve dünyada itibar kazandı; hatta “model ülke” olarak anıldı. Ne var ki, her iktidar gibi, o da yoruldu, yıprandı, eskidi. Siyasette böyle süreçler normaldir. Ne kadar başarılı olursanız olun, birtakım icraatlar yönetimleri sarsar, hırpalar. AK Parti hükümeti birkaç senedir çok zor sınavdan geçti. 2010 referandumundan bu yana çok ağır eleştirilere maruz kaldı. Gezi Parkı olayları sırasında takınılan tavır hem içeride hem dışarıda büyük tenkitlere maruz kaldı. 17 Aralık’ta başlayan süreçte yolsuzluk, rüşvet gibi ağır ithamlarda Anayasa ve yasalar askıya alındı. Basın özgürlüğü son birkaç yıldır tamamen yerle bir edilmiş durumda. Toplumun değişik katmanlarında eşi benzeri görülmemiş bir sıkışma söz konusu. Üslup bozuldu, demokratik söylemler çoktan rafa kalktı; yerine çatışmacı, ayrımcı, kutuplaştırıcı bir yol seçildi. Son sekiz ayda yürütülen “paralel yapı” iddiaları bir cinnete dönüştü, “cadı avı” muhbir patlamasına yol açtı ve çok sayıda mazlum, mağdur insan çıktı ortaya.Aleviler bir hayli rencide edildi bu kutuplaşma sürecinde. Laikler, liberaller, demokratlar, cemaatler, cemiyetler… AK Parti’ye ram olmayan herkes bir şekilde rencide edildi. Bugün gelinen noktada bir hayli kırgın, kızgın, küskün insan var maalesef. Sadece hükümete karşı olanlar değil; var gücüyle hükümete ve Erdoğan’a siyasi desteğini gösteren kitlelerde de öfke patlaması yaşanıyor. Parti tabanında rahatsızlığa yol açacak kadar keskin ve saldırgan bir dil kullanıyor bazı partizanlar. Onların sergilediği linç söyleminden hemen herkes payını alıyor; gazeteler, siyasetçiler, aydınlar. Kendisi gibi düşünmeyen; hatta kendisi gibi düşünse ile partisine oy vermeyenlere karşı gösterilen hiddet u şiddet, bölünmeyi, ayrışmayı, çatışmayı derinleştiriyor.Ne var ki şimdi yeni bir denge kuruluyor siyasette. Makamlar değişiyor, o makamlara yeni gelecek kişiler yılların yıpranmışlığını geride bırakma fırsatına sahip. Dolayısıyla sorumluluk sahibi herkesin yeni bir sayfa açması, Türkiye’deki kötü gidişata bir dur demesi gerekiyor. Yeni cumhurbaşkanı, yeni başbakan, yeni bakanlar kurulu, yeni parti teşkilatı... Herkes “makamına yaraşır bir ciddiyet” içinde yeni bir dönem başlatabilir; daha doğrusu başlatmalıdır. Çünkü Türkiye çatışmacı yaklaşımlar yüzünden bîtap düşmüş, en temel sorunlarını yapay konulara feda etmiş, uluslararası itibarını yitirmiştir maalesef. Devletin halkla, halkın her kesimiyle, yeniden buluşması, barışması, katılımcı demokratik bir paydada aynı ufka yürümesi şarttır. Aksini düşünmek, Türkiye’nin göstere göstere kaza yapmasına razı olmak demektir.Biliyorum; siyasetin gerilimler üzerine kurulu olduğu bu ülkede “yeni bir sayfa açmak lazım” dediğinizde bir kısım Don Kişotlar karşınıza dikilir ve en pervasız tonlamalarla “Korktunuz mu?” şeklinde bir itiraz yöneltir. Gerilimden medet uman ufuksuzlardır bunlar. O yüzden hemen ifade etmek gerekiyor ki yeni bir sayfa açmak, bir korkunun değil, Türkiye sevdasının gereğidir. Kaldı ki ortada, onca tehdide rağmen, korkan da yok; korkutma teşebbüslerine boyun eğen de. Bu ülkede her dönem birilerinin “kökü kazınmak” istenir; ama unutmamak lazım ki hiçbir sosyal gerçek devlet eliyle yok edilemez.Manzara gayet açık: AK Parti’ye oy vermemiş bütün kitleler gidişattan endişeli, rahatsız ve mutsuz. Buradaki sosyal sıkışmanın suhuletle çözülmesi, geçmişte defalarca yaşanmış acı hadiselerin tekrar tecrübe edilmemesi gerekiyor. AK Parti tabanında sağduyunun hâkim olduğu aşikâr; ancak arenada kraldan çok kralcıların var olduğu da artık herkes tarafından biliniyor. O goygoycuların kullandığı kışkırtıcı dil, sadece kitle partisi olan AK Parti’ye değil; Türkiye’nin bütünlüğüne zarar veriyor. O tahrik ve tahrip edici üslup bugün belli bir şımarıklık yüzünden göz ardı ediliyor; ama toplumsal barışa faturasının çok ağır olacağı aşikâr. Türkiye sürdürülmesi imkânsız olan bu kutuplaşmadan bir an önce kurtulmak zorunda. Dengeler yeniden ku
Zaman
Ana Sayfa
25.08.2014
EkremDumanlı-YenibirsayfaaçmazsanızEkrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız
Mümtaz'er Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Zaman
19.08.2014
03:27
Güç ve iktidar, bal kâsesi gibi dalkavukları, kifayetsiz muhterisleri ve ispiyoncuları kendisine çeker. Meslekî olarak rekabet halinde olan birinin daha yetenekli kişileri alt edip öne geçmesinin en kestirme yolu ispiyonculuktur.Liyakat ve ehliyet değil sadece ispiyonculuk adamın önünü açıyorsa, ilerlemesi için ahlaksız olması yeterli. Totaliter toplumlar aynı zamanda ispiyonculuğun ortak karaktere dönüştüğü toplumlardır. İktidar toplum hayatını düzenlemeye kalkıyorsa, inançlarına ve özel hayatlarına müdahale ediyorsa ispiyonlayacak bir sürü ayrıntı çıkar. Komşusunun tavuğunda gözü olan ispiyonculuk yapıp kümese dalar, beriki derdini anlatana kadar öbürü suyuna pilavı bile pişirmiş olur. Rakibinizi, hasmınızı, kıskandığınız, çekemediğiniz komşunuzu uygun bir lisanla iktidar muhalifi olarak takdim edebilirseniz bütün devlet gücü arkanızdadır, sırtınızı kimse yere getiremez.İşte bu yüzden dikta yönetimleri aynı zamanda ahlaksız yönetimlerdir. Başınıza her şey gelebilir. Namusunuz, dürüstlüğünüz, ehliyet ve liyakatiniz hayatınızı emniyete almanız için yeterli olmaz. Arkanızı kollamanız, etrafınızda çevrilen dolaplara kulaklarınızı açmanız icap eder. En doğrusu güçle aranızı iyi tutmanız, başkalarına fırsat vermeden ispiyoncu olmanızdır. İşte bu yüzden totaliter toplumlarda haysiyet ve ahlak sahibi insanlar yaşama imkanı bulamaz. Denetimsiz ve kontrolsüz iktidar, sahibine sizin hayatınızın her alanına nüfuz edecek ahlaksız bir güç verir. Ahlaksızlık yukarıdan geliyorsa bulaşıcıdır, toplumu toptan ifsat eder. Açık toplum, demokratik düzen, hukuk kurallarının egemenliği işte bu yüzden sadece siyasî bir sorun değil, aynı zamanda bir ahlâk sorunudur. Ahlâk kaybolur, insanlar birbirine güvenmez. Yetenek kural olarak cezalandırılır.Otokrasi ne düzeyde? Dikta rejimi altında mı yaşıyorsunuz? Her şeyi bir tiran mı belirliyor? Siyasal düzene değil, kendi bireysel hayatınıza ve çevrenize bakmanız yeterli. Güce ve iktidara yakın olmak dışında bir meziyeti olmayanlara göz atın. Çevrenize ne ölçüde güveniyorsunuz? Hakkınızı aradığınız zaman alabileceğinizden ne ölçüde eminsiniz?Eğer gazeteci iseniz ve yeteneğiniz varsa işinizi kaybedebilirsiniz. Tersine iktidara yakın iseniz, yeteneğe ihtiyacınız yok. Türkiye’nin iyi gazetecileri birdenbire nereye kayboldular? Zorbalığa methiyeler düzerken bile iki kelimeyi bir araya getiremeyenler neden makbul görülüyor? Büyük işler başarmış işadamları neredeler? İktidarla arası iyi olmadan okuyucusuna, izleyicisine ulaşma şansı olan aydın ve sanatçı kaldı mı? Bu kadar yetenek ve birikim sahibi gadre uğradıktan sonra, dalkavukluğun ve ispiyonculuğun müşterisi çoğalmaz mı?Hafta sonu Star Açık Görüş’te yer alan, “Paralel akademisyenlik ve 17 Aralık...” başlıklı yazı, yozlaşmanın ve teneffüs ettiğimiz dikta atmosferinin derecesi hakkında açık bir fikir veriyor. Bir akademisyen, “paralel” sıfatıyla meslektaşlarını jurnalliyor. Kime? Hükümete. “Paralel akademisyenler” üniversitelerden hemen tasfiye edilmeli. Yazının başlığında geçen “17 Aralık” tarihi, gerekçenin siyasî temeline işaret ediyor. Peki kim bu paraleller? Kanunlarda, yönetmeliklerde yer almayan ve politikacıların yürüttüğü bir cadı avının malzemesi olan bu niteleme hangi akademik ölçünün konusu? Ben de bir akademisyenim. 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Bir akademik kadro için iki aday varsa, her ikisinin de karşılıklı olarak “mürteci” ilan edildiği çok örnek yaşadım. İnanın rakibi için dün “irticacı” diyen kişi ile bugün “paralel” diyen aynı kişidir. Bu kişilerin ortak özelliği ise hiçbir zaman değişmez: Akademisyen olarak tartıya çıkamazlar. Bugün üniversitelere egemen olan genel yetersizlik ve yeteneksizlik, doğrudan bu jurnallerin ve ispiyonların eseri.Nitekim “paralel tasfiyesi” için Açık Görüş’e yazan ilahiyat hocasının bulduğu çözüm, Türkiye’nin dikta hevesleri yüzünden ne tür bir belayla karşı karşıya olduğunu ifşa ediyor. Üniversiteler uzun zamandan beri ehliyet ve liyakati gözetmek için ÖYP adı verilen merkezî sınavlarla eleman alıyor. İlahiyat hocası, bu sınavın kaldırılmasını çünkü bu sınavın “paralel”lere yaradığını söylüyor. Demek ki “paralel”ler yeteneğe, ispiyoncular ise tiranlara ihtiyaç duyuyor.
Zaman
En Çok Okunan
19.08.2014
MümtazerTürköne-TiranlarveispiyoncularıMümtazer Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Paraleli konuşamamak
Zaman
19.08.2014
02:29
“Paralel devlete” karşı olanların görüşlerini dikkatle izliyor, ne savunduklarını anlamaya çalışıyorum.Çünkü bu tezi savunanlar arasında düne kadar çok saydığım ve görüşlerine katıldığım kimseler de bulunmakta. Özet olarak söylenen şunlardır: Örgütlü bir grup insan, yasa dışı girişimlerle hükümete ve topluma karşı çalışmış ve sonunda bir de darbe teşebbüsünde bulunmuştur (17/25 Aralık operasyonları). Bu grup (veya çete vb.) adalet ve polis mekanizmaları içinde etkin olmuş ve son yıllarda adalet alanında hukuk dışı kararların çıkmasına da neden olmuştur (Balyoz, Ergenekon davaları örneğin). Bu “çetenin” dış mihraklarla da ilişkili olduğu, ABD, İsrail ve Vatikan hesabına çalıştığı savunulmaktadır. Yani casusluk ve vatana ihanet de söz konusu. Bu çok ciddi bir iddia; ve bir hipotez. Kanıtlanması gerekiyor. Bunun yolu da tabii ki yargı yoludur. Ama bu noktada kısır döngü başlıyor. Önce, yargı “paralelindi”, yani taraflıydı dendi, güvenilemezdi. Değiştirildi! Şimdi “bu yargı sizin oluşturduğunuzdur, taraftır, güvenilemezdir” denmekte. Sonunda yargının hükmüne saygı duyulmayacak. İstiklal Mahkemelerine, Adnan Menderes’in ve arkadaşlarının asılması kararına, 12 Eylül yargı kararlarına ve yakın zamanda Ergenekon/Balyoz mahkeme kararlarına toplumun önemli bir kesimi nasıl saygı duymadıysa, bundan sonraki siyasi çekişmelerle ilgili adalet hükümleri de şaibeli sayılacak. Yalnız son dönem mahkeme kararlarının bir farkı var. Son sözü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi söyleyecek. Uzun bir süre beklememiz gerekecek ama son güvenli merci olarak o kaldı. Yani “paralel” hipotezi yıllarca açıklığa kavuşturulamayacak. Ama biz bu arada anlamak, bilmek ve olaylara bir anlam vermek ihtiyacındayız. En azından aklı başında saydığım kimselerle bu konuları tartışabilmeyi isterdim; ama olmuyor. Nedenini anlar gibi oluyorum. Taraflar bu konuda farklı şeyler söylemekten çok, farklı konuları ele alıyor. Birileri sürekli “paralel bir yapının” ne kadar kötü bir şey olduğunu söylerken – kabul, ben de her türlü hukuk dışı girişimleri yeriyorum – başkaları böyle bir çeteleşmenin önce kanıtlanması gerektiğini savunuyor. Bunlar farklı konular. Eskiden kendime yakın gördüğüm ama bugün uzak hissettiğim kimselerin söylemine eğildiğimde, söylediklerinden çok suskunlukla geçiştirdikleri dikkatimi çekiyor. Bunları hatırlatmak istiyorum. Masumiyet karinesinin lafını ağızlarına almıyorlar. Elinde kanlı bıçakla öldürülenin üstünde yakalanana bile “şüpheli” denirken, bütün bir cemaatin aylarca hain (ve daha pek çok şey) denmesi yorumlanmıyor. Bu “eksiklikle” ilişkili unutulan bir durum da, devletin en üstünde bulunanların yargıyı etkileyecek biçimde masumiyet karinesini çiğnemeleridir. Bu konuda da suskunluk var. Böyle bir paralel yapı varsa, bu alanda hükümetin sorumluluğundan hiç söz edilmiyor. Devletin sağlıklı çalışmasından sorumlu olan hükümettir. Eğer yıllarca bir “çete” yargıyı yönlendirmişse, ordunun en üst kademesini haksız hapis cezalarına mahkûm etmişse, bunun hesabını “paralel” kadar devlet sorumluları da vermeli. Yöneticiler “saflıklarını” ilan ederek bu sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü saflıktan doğan suç, yine suçtur. (Aslında bütün suçlar saflıktan doğar!) Ayrıca yıllarca haksız yargılama var diye bağıran bir muhalefet hep var olmuştur. Bilmiyorduk mazereti geçerli olamaz. Bu konu da es geçilmekte. “Gözden kaçan” başka bir konu da düne kadar AKP yandaşı olan bazı kişi ve kurumların “paralel” açıklamasını hiç inandırıcı bulmamaları. Bunlar iki grup: Birincisi yurtdışında “batılı” (eski) AKP dostlarıdır: AB ve ABD örneğin. Buralardan “paralele” eleştiri gelmiyor, Türkiye’deki yönetim otoriterleşiyor tespiti geliyor. Sürekli “haklı yargının gereği” hatırlatılmakta. Yurtiçinde de düne kadar AKP’yi desteklemiş olanlardan pek çok kimse “paralel” tezine sıcak bakmıyor ve bu iddianın “yolsuzlukları” bir toz duman içinde saklamak için yapıldığını savunuyor. Eskiden beri AKP hasmı olanlardan değil, dünkü dostlardan ve “cemaatle” ilişkili olmayanlardan söz ediyorum. Bunlara ne oldu böyle birden? Bu durum da yorumlanmıyor. “Paralelin” ajan ve hain olarak nitelemesi de pek konu edilmiyor. Kim kimin hesabına ajanlık yaptı? Hele belli bir haysiyet düzeyini koruyanlar bu konuyu hepten unutuyorlar. Oysa bu suskunlukları bu iddianın gerçekliğine inanmadıklarını gösteriyor. Hainlik inandırıcı değilse bu söylemin eleştirilmesi gerekmez mi? Bu aşırılığın nedeni ne? İddiaya göre devleti, ülkeyi, hepimizi tehdit eden “paralel devlet” konusunda muhalefetin neden ilgilenmediği, neden hükümete destek vermediği de hiç tartışılmıyor. Tabii aşırılı
Zaman
Yorum
19.08.2014
ParalelikonuşamamakParaleli konuşamamak
Mümtaz'er Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Zaman
19.08.2014
02:29
Güç ve iktidar, bal kâsesi gibi dalkavukları, kifayetsiz muhterisleri ve ispiyoncuları kendisine çeker. Meslekî olarak rekabet halinde olan birinin daha yetenekli kişileri alt edip öne geçmesinin en kestirme yolu ispiyonculuktur.Liyakat ve ehliyet değil sadece ispiyonculuk adamın önünü açıyorsa, ilerlemesi için ahlaksız olması yeterli. Totaliter toplumlar aynı zamanda ispiyonculuğun ortak karaktere dönüştüğü toplumlardır. İktidar toplum hayatını düzenlemeye kalkıyorsa, inançlarına ve özel hayatlarına müdahale ediyorsa ispiyonlayacak bir sürü ayrıntı çıkar. Komşusunun tavuğunda gözü olan ispiyonculuk yapıp kümese dalar, beriki derdini anlatana kadar öbürü suyuna pilavı bile pişirmiş olur. Rakibinizi, hasmınızı, kıskandığınız, çekemediğiniz komşunuzu uygun bir lisanla iktidar muhalifi olarak takdim edebilirseniz bütün devlet gücü arkanızdadır, sırtınızı kimse yere getiremez.İşte bu yüzden dikta yönetimleri aynı zamanda ahlaksız yönetimlerdir. Başınıza her şey gelebilir. Namusunuz, dürüstlüğünüz, ehliyet ve liyakatiniz hayatınızı emniyete almanız için yeterli olmaz. Arkanızı kollamanız, etrafınızda çevrilen dolaplara kulaklarınızı açmanız icap eder. En doğrusu güçle aranızı iyi tutmanız, başkalarına fırsat vermeden ispiyoncu olmanızdır. İşte bu yüzden totaliter toplumlarda haysiyet ve ahlak sahibi insanlar yaşama imkanı bulamaz. Denetimsiz ve kontrolsüz iktidar, sahibine sizin hayatınızın her alanına nüfuz edecek ahlaksız bir güç verir. Ahlaksızlık yukarıdan geliyorsa bulaşıcıdır, toplumu toptan ifsat eder. Açık toplum, demokratik düzen, hukuk kurallarının egemenliği işte bu yüzden sadece siyasî bir sorun değil, aynı zamanda bir ahlâk sorunudur. Ahlâk kaybolur, insanlar birbirine güvenmez. Yetenek kural olarak cezalandırılır.Otokrasi ne düzeyde? Dikta rejimi altında mı yaşıyorsunuz? Her şeyi bir tiran mı belirliyor? Siyasal düzene değil, kendi bireysel hayatınıza ve çevrenize bakmanız yeterli. Güce ve iktidara yakın olmak dışında bir meziyeti olmayanlara göz atın. Çevrenize ne ölçüde güveniyorsunuz? Hakkınızı aradığınız zaman alabileceğinizden ne ölçüde eminsiniz?Eğer gazeteci iseniz ve yeteneğiniz varsa işinizi kaybedebilirsiniz. Tersine iktidara yakın iseniz, yeteneğe ihtiyacınız yok. Türkiye’nin iyi gazetecileri birdenbire nereye kayboldular? Zorbalığa methiyeler düzerken bile iki kelimeyi bir araya getiremeyenler neden makbul görülüyor? Büyük işler başarmış işadamları neredeler? İktidarla arası iyi olmadan okuyucusuna, izleyicisine ulaşma şansı olan aydın ve sanatçı kaldı mı? Bu kadar yetenek ve birikim sahibi gadre uğradıktan sonra, dalkavukluğun ve ispiyonculuğun müşterisi çoğalmaz mı?Hafta sonu Star Açık Görüş’te yer alan, “Paralel akademisyenlik ve 17 Aralık...” başlıklı yazı, yozlaşmanın ve teneffüs ettiğimiz dikta atmosferinin derecesi hakkında açık bir fikir veriyor. Bir akademisyen, “paralel” sıfatıyla meslektaşlarını jurnalliyor. Kime? Hükümete. “Paralel akademisyenler” üniversitelerden hemen tasfiye edilmeli. Yazının başlığında geçen “17 Aralık” tarihi, gerekçenin siyasî temeline işaret ediyor. Peki kim bu paraleller? Kanunlarda, yönetmeliklerde yer almayan ve politikacıların yürüttüğü bir cadı avının malzemesi olan bu niteleme hangi akademik ölçünün konusu? Ben de bir akademisyenim. 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Bir akademik kadro için iki aday varsa, her ikisinin de karşılıklı olarak “mürteci” ilan edildiği çok örnek yaşadım. İnanın rakibi için dün “irticacı” diyen kişi ile bugün “paralel” diyen aynı kişidir. Bu kişilerin ortak özelliği ise hiçbir zaman değişmez: Akademisyen olarak tartıya çıkamazlar. Bugün üniversitelere egemen olan genel yetersizlik ve yeteneksizlik, doğrudan bu jurnallerin ve ispiyonların eseri.Nitekim “paralel tasfiyesi” için Açık Görüş’e yazan ilahiyat hocasının bulduğu çözüm, Türkiye’nin dikta hevesleri yüzünden ne tür bir belayla karşı karşıya olduğunu ifşa ediyor. Üniversiteler uzun zamandan beri ehliyet ve liyakati gözetmek için ÖYP adı verilen merkezî sınavlarla eleman alıyor. İlahiyat hocası, bu sınavın kaldırılmasını çünkü bu sınavın “paralel”lere yaradığını söylüyor. Demek ki “paralel”ler yeteneğe, ispiyoncular ise tiranlara ihtiyaç duyuyor.
Zaman
Köşe Yazıları
19.08.2014
MümtazerTürköne-TiranlarveispiyoncularıMümtazer Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Mümtaz'er Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Zaman
19.08.2014
02:29
Güç ve iktidar, bal kâsesi gibi dalkavukları, kifayetsiz muhterisleri ve ispiyoncuları kendisine çeker. Meslekî olarak rekabet halinde olan birinin daha yetenekli kişileri alt edip öne geçmesinin en kestirme yolu ispiyonculuktur.Liyakat ve ehliyet değil sadece ispiyonculuk adamın önünü açıyorsa, ilerlemesi için ahlaksız olması yeterli. Totaliter toplumlar aynı zamanda ispiyonculuğun ortak karaktere dönüştüğü toplumlardır. İktidar toplum hayatını düzenlemeye kalkıyorsa, inançlarına ve özel hayatlarına müdahale ediyorsa ispiyonlayacak bir sürü ayrıntı çıkar. Komşusunun tavuğunda gözü olan ispiyonculuk yapıp kümese dalar, beriki derdini anlatana kadar öbürü suyuna pilavı bile pişirmiş olur. Rakibinizi, hasmınızı, kıskandığınız, çekemediğiniz komşunuzu uygun bir lisanla iktidar muhalifi olarak takdim edebilirseniz bütün devlet gücü arkanızdadır, sırtınızı kimse yere getiremez.İşte bu yüzden dikta yönetimleri aynı zamanda ahlaksız yönetimlerdir. Başınıza her şey gelebilir. Namusunuz, dürüstlüğünüz, ehliyet ve liyakatiniz hayatınızı emniyete almanız için yeterli olmaz. Arkanızı kollamanız, etrafınızda çevrilen dolaplara kulaklarınızı açmanız icap eder. En doğrusu güçle aranızı iyi tutmanız, başkalarına fırsat vermeden ispiyoncu olmanızdır. İşte bu yüzden totaliter toplumlarda haysiyet ve ahlak sahibi insanlar yaşama imkanı bulamaz. Denetimsiz ve kontrolsüz iktidar, sahibine sizin hayatınızın her alanına nüfuz edecek ahlaksız bir güç verir. Ahlaksızlık yukarıdan geliyorsa bulaşıcıdır, toplumu toptan ifsat eder. Açık toplum, demokratik düzen, hukuk kurallarının egemenliği işte bu yüzden sadece siyasî bir sorun değil, aynı zamanda bir ahlâk sorunudur. Ahlâk kaybolur, insanlar birbirine güvenmez. Yetenek kural olarak cezalandırılır.Otokrasi ne düzeyde? Dikta rejimi altında mı yaşıyorsunuz? Her şeyi bir tiran mı belirliyor? Siyasal düzene değil, kendi bireysel hayatınıza ve çevrenize bakmanız yeterli. Güce ve iktidara yakın olmak dışında bir meziyeti olmayanlara göz atın. Çevrenize ne ölçüde güveniyorsunuz? Hakkınızı aradığınız zaman alabileceğinizden ne ölçüde eminsiniz?Eğer gazeteci iseniz ve yeteneğiniz varsa işinizi kaybedebilirsiniz. Tersine iktidara yakın iseniz, yeteneğe ihtiyacınız yok. Türkiye’nin iyi gazetecileri birdenbire nereye kayboldular? Zorbalığa methiyeler düzerken bile iki kelimeyi bir araya getiremeyenler neden makbul görülüyor? Büyük işler başarmış işadamları neredeler? İktidarla arası iyi olmadan okuyucusuna, izleyicisine ulaşma şansı olan aydın ve sanatçı kaldı mı? Bu kadar yetenek ve birikim sahibi gadre uğradıktan sonra, dalkavukluğun ve ispiyonculuğun müşterisi çoğalmaz mı?Hafta sonu Star Açık Görüş’te yer alan, “Paralel akademisyenlik ve 17 Aralık...” başlıklı yazı, yozlaşmanın ve teneffüs ettiğimiz dikta atmosferinin derecesi hakkında açık bir fikir veriyor. Bir akademisyen, “paralel” sıfatıyla meslektaşlarını jurnalliyor. Kime? Hükümete. “Paralel akademisyenler” üniversitelerden hemen tasfiye edilmeli. Yazının başlığında geçen “17 Aralık” tarihi, gerekçenin siyasî temeline işaret ediyor. Peki kim bu paraleller? Kanunlarda, yönetmeliklerde yer almayan ve politikacıların yürüttüğü bir cadı avının malzemesi olan bu niteleme hangi akademik ölçünün konusu? Ben de bir akademisyenim. 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Bir akademik kadro için iki aday varsa, her ikisinin de karşılıklı olarak “mürteci” ilan edildiği çok örnek yaşadım. İnanın rakibi için dün “irticacı” diyen kişi ile bugün “paralel” diyen aynı kişidir. Bu kişilerin ortak özelliği ise hiçbir zaman değişmez: Akademisyen olarak tartıya çıkamazlar. Bugün üniversitelere egemen olan genel yetersizlik ve yeteneksizlik, doğrudan bu jurnallerin ve ispiyonların eseri.Nitekim “paralel tasfiyesi” için Açık Görüş’e yazan ilahiyat hocasının bulduğu çözüm, Türkiye’nin dikta hevesleri yüzünden ne tür bir belayla karşı karşıya olduğunu ifşa ediyor. Üniversiteler uzun zamandan beri ehliyet ve liyakati gözetmek için ÖYP adı verilen merkezî sınavlarla eleman alıyor. İlahiyat hocası, bu sınavın kaldırılmasını çünkü bu sınavın “paralel”lere yaradığını söylüyor. Demek ki “paralel”ler yeteneğe, ispiyoncular ise tiranlara ihtiyaç duyuyor.
Zaman
Ana Sayfa
19.08.2014
MümtazerTürköne-TiranlarveispiyoncularıMümtazer Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Mehmet Kamış - Sovyetleşme
Zaman
05.07.2014
03:10
Devletin ülkedeki her şeyi tekeline geçirdiği, yaş ve kuru ne varsa her şeye devletin karar verdiği Sovyetleşme, her geçen gün Türkiye’yi de muhasara altına alıyor.Milli Şef döneminde bile yazılması, basılması yasaklanamayan Risale-i Nurların basılmasına bugün artık devlet müsaade etmiyor. Burada, bir kitabın yasaklanması, Bakanlar Kurulu iznine tabi tutulması düzleminin çok ötesinde tartışılması gereken vahim bir durum var. Nurculuğu bir meslek haline getirmiş birkaç kişinin, ‘hükümet onlara yasaklayacak, bize izin verecek, bizim yayınevi kazanacak’ kurnazlığıyla ellerini ovuşturduklarına bakmayın. Yapılan işlem, düşünce ve inanç özgürlüğüne karşı devletin ağır bir darbesinden başka anlam taşımıyor. Eskiden devlet, Diyanet aracılığıyla camileri kontrol altında tutar, cemaatlerin, tarikatların ne okuduğuna, neye inandığına çok da bakmazdı. Diyanet Türkiye’deki ortalama dindarlara hitap eder, ondan ötesini arayanlar da bir cemaate ya da tarikata mensup olurlardı. Şimdi ise devlet insanların ne okuduklarına, ne okuyacaklarına, neye inanıp inanmayacaklarına müdahale etmeye başladı. Risale-i Nur’un basılmasını kendi tekelinde tutmasının altında böyle bir anlayış yatıyor. En katı laik dönemlerde bile yasaklanamayan, bir şekilde yazılıp basılması sağlanan Risalelerin engellenmesi, daha doğru deyimle kimin basacağına devletin karar vermesi, Nur hizmetine yönelik devlet tahakkümünün resmileşmesi değil midir? Teknolojinin böylesine hızlı bir şekilde ilerlediği bir zamanda, ‘aman basılmazsa basılmasın, bilgisayardan, iPad’den okuruz’ diyenler olabilir. Mesele Risalelere ulaşmak değil, mesele devletin cemaatleri tahakküm altına alması, onların iç dengelerinde belirleyici rol oynamaya kalkışmasıdır. Bugün Risalelere yapılanların yarın diğer cemaat ve tarikatların okudukları, bastıkları ve değer verdikleri kitaplara karşı yapılmayacağını kim garanti edebilir? Zaten çıkartılan da tam böyle bir yasa. Bu yasa bile Türkiye’nin devlet merkezli totaliter bir ülke haline geldiğini göstermek için yeterli. Bugüne kadar iğneyle kuyu kazar gibi kazıyarak elde ettiğimiz bütün haklar ve özgürlükler, bu hükümet tarafından birer birer geri alınıyor ve Risale-i Nur’un basılmasında olduğu gibi devlet tahakkümü bazı konularda Milli Şef dönemini bile geride bırakıyor. Bu ülkede yaşayan ve geçmiş dönemlerde devlet tarafından ötekileştirilen, itilen bütün kesimler için bu otoriterleşme büyük bir tehdit olmaya devam ediyor. İnsanın kişisel tercihleri dahil her şeyini kontrol altına almak isteyen, interneti hem denetleyip hem onun üzerinden istihbarat toplamak için her türlü teknolojik yatırımları yapan bir devlet, herkes için tehlikelidir. Bir kişinin iki dudağı arasından yönettiği böyle bir ülkenin demokratik olabileceğini ve bütün vatandaşlarına ayrım yapmadan demokrasi getireceğini düşünebilir miyiz? Örneğin, demokrasi olmadan da Kürt meselesi çözülebilir mi? Demokrasi olmadan geçmişte yaşanan rahatsızlıkların hangisi giderilebilir, hangi meselede uzlaşma sağlanabilir? Bir müddet sonra bu devletle iyi geçinmeniz, problem çıkarmamanız da yetmeyecek. Dişini yorduğunuz için sizden diş kirasını da isteyecekler. İşte bu yüzden, Risale-i Nurların basımında olduğu gibi devletin hayatımızdaki her şeyi tekeline almasına şiddetle karşı çıkmamız gerekiyor. Unutmamak lazım ki, yapılan, Milli Şef tahakkümünün sadece gömlek değiştirmiş halidir, vesselam.
Zaman
En Çok Okunan
05.07.2014
MehmetKamış-SovyetleşmeMehmet Kamış - Sovyetleşme
Mehmet Kamış - Sovyetleşme
Zaman
05.07.2014
02:08
Devletin ülkedeki her şeyi tekeline geçirdiği, yaş ve kuru ne varsa her şeye devletin karar verdiği Sovyetleşme, her geçen gün Türkiye’yi de muhasara altına alıyor.Milli Şef döneminde bile yazılması, basılması yasaklanamayan Risale-i Nurların basılmasına bugün artık devlet müsaade etmiyor. Burada, bir kitabın yasaklanması, Bakanlar Kurulu iznine tabi tutulması düzleminin çok ötesinde tartışılması gereken vahim bir durum var. Nurculuğu bir meslek haline getirmiş birkaç kişinin, ‘hükümet onlara yasaklayacak, bize izin verecek, bizim yayınevi kazanacak’ kurnazlığıyla ellerini ovuşturduklarına bakmayın. Yapılan işlem, düşünce ve inanç özgürlüğüne karşı devletin ağır bir darbesinden başka anlam taşımıyor. Eskiden devlet, Diyanet aracılığıyla camileri kontrol altında tutar, cemaatlerin, tarikatların ne okuduğuna, neye inandığına çok da bakmazdı. Diyanet Türkiye’deki ortalama dindarlara hitap eder, ondan ötesini arayanlar da bir cemaate ya da tarikata mensup olurlardı. Şimdi ise devlet insanların ne okuduklarına, ne okuyacaklarına, neye inanıp inanmayacaklarına müdahale etmeye başladı. Risale-i Nur’un basılmasını kendi tekelinde tutmasının altında böyle bir anlayış yatıyor. En katı laik dönemlerde bile yasaklanamayan, bir şekilde yazılıp basılması sağlanan Risalelerin engellenmesi, daha doğru deyimle kimin basacağına devletin karar vermesi, Nur hizmetine yönelik devlet tahakkümünün resmileşmesi değil midir? Teknolojinin böylesine hızlı bir şekilde ilerlediği bir zamanda, ‘aman basılmazsa basılmasın, bilgisayardan, iPad’den okuruz’ diyenler olabilir. Mesele Risalelere ulaşmak değil, mesele devletin cemaatleri tahakküm altına alması, onların iç dengelerinde belirleyici rol oynamaya kalkışmasıdır. Bugün Risalelere yapılanların yarın diğer cemaat ve tarikatların okudukları, bastıkları ve değer verdikleri kitaplara karşı yapılmayacağını kim garanti edebilir? Zaten çıkartılan da tam böyle bir yasa. Bu yasa bile Türkiye’nin devlet merkezli totaliter bir ülke haline geldiğini göstermek için yeterli. Bugüne kadar iğneyle kuyu kazar gibi kazıyarak elde ettiğimiz bütün haklar ve özgürlükler, bu hükümet tarafından birer birer geri alınıyor ve Risale-i Nur’un basılmasında olduğu gibi devlet tahakkümü bazı konularda Milli Şef dönemini bile geride bırakıyor. Bu ülkede yaşayan ve geçmiş dönemlerde devlet tarafından ötekileştirilen, itilen bütün kesimler için bu otoriterleşme büyük bir tehdit olmaya devam ediyor. İnsanın kişisel tercihleri dahil her şeyini kontrol altına almak isteyen, interneti hem denetleyip hem onun üzerinden istihbarat toplamak için her türlü teknolojik yatırımları yapan bir devlet, herkes için tehlikelidir. Bir kişinin iki dudağı arasından yönettiği böyle bir ülkenin demokratik olabileceğini ve bütün vatandaşlarına ayrım yapmadan demokrasi getireceğini düşünebilir miyiz? Örneğin, demokrasi olmadan da Kürt meselesi çözülebilir mi? Demokrasi olmadan geçmişte yaşanan rahatsızlıkların hangisi giderilebilir, hangi meselede uzlaşma sağlanabilir? Bir müddet sonra bu devletle iyi geçinmeniz, problem çıkarmamanız da yetmeyecek. Dişini yorduğunuz için sizden diş kirasını da isteyecekler. İşte bu yüzden, Risale-i Nurların basımında olduğu gibi devletin hayatımızdaki her şeyi tekeline almasına şiddetle karşı çıkmamız gerekiyor. Unutmamak lazım ki, yapılan, Milli Şef tahakkümünün sadece gömlek değiştirmiş halidir, vesselam.
Zaman
Köşe Yazıları
05.07.2014
MehmetKamış-SovyetleşmeMehmet Kamış - Sovyetleşme
Mehmet Kamış - Sovyetleşme
Zaman
05.07.2014
02:00
Devletin ülkedeki her şeyi tekeline geçirdiği, yaş ve kuru ne varsa her şeye devletin karar verdiği Sovyetleşme, her geçen gün Türkiye’yi de muhasara altına alıyor.Milli Şef döneminde bile yazılması, basılması yasaklanamayan Risale-i Nurların basılmasına bugün artık devlet müsaade etmiyor. Burada, bir kitabın yasaklanması, Bakanlar Kurulu iznine tabi tutulması düzleminin çok ötesinde tartışılması gereken vahim bir durum var. Nurculuğu bir meslek haline getirmiş birkaç kişinin, ‘hükümet onlara yasaklayacak, bize izin verecek, bizim yayınevi kazanacak’ kurnazlığıyla ellerini ovuşturduklarına bakmayın. Yapılan işlem, düşünce ve inanç özgürlüğüne karşı devletin ağır bir darbesinden başka anlam taşımıyor. Eskiden devlet, Diyanet aracılığıyla camileri kontrol altında tutar, cemaatlerin, tarikatların ne okuduğuna, neye inandığına çok da bakmazdı. Diyanet Türkiye’deki ortalama dindarlara hitap eder, ondan ötesini arayanlar da bir cemaate ya da tarikata mensup olurlardı. Şimdi ise devlet insanların ne okuduklarına, ne okuyacaklarına, neye inanıp inanmayacaklarına müdahale etmeye başladı. Risale-i Nur’un basılmasını kendi tekelinde tutmasının altında böyle bir anlayış yatıyor. En katı laik dönemlerde bile yasaklanamayan, bir şekilde yazılıp basılması sağlanan Risalelerin engellenmesi, daha doğru deyimle kimin basacağına devletin karar vermesi, Nur hizmetine yönelik devlet tahakkümünün resmileşmesi değil midir? Teknolojinin böylesine hızlı bir şekilde ilerlediği bir zamanda, ‘aman basılmazsa basılmasın, bilgisayardan, iPad’den okuruz’ diyenler olabilir. Mesele Risalelere ulaşmak değil, mesele devletin cemaatleri tahakküm altına alması, onların iç dengelerinde belirleyici rol oynamaya kalkışmasıdır. Bugün Risalelere yapılanların yarın diğer cemaat ve tarikatların okudukları, bastıkları ve değer verdikleri kitaplara karşı yapılmayacağını kim garanti edebilir? Zaten çıkartılan da tam böyle bir yasa. Bu yasa bile Türkiye’nin devlet merkezli totaliter bir ülke haline geldiğini göstermek için yeterli. Bugüne kadar iğneyle kuyu kazar gibi kazıyarak elde ettiğimiz bütün haklar ve özgürlükler, bu hükümet tarafından birer birer geri alınıyor ve Risale-i Nur’un basılmasında olduğu gibi devlet tahakkümü bazı konularda Milli Şef dönemini bile geride bırakıyor. Bu ülkede yaşayan ve geçmiş dönemlerde devlet tarafından ötekileştirilen, itilen bütün kesimler için bu otoriterleşme büyük bir tehdit olmaya devam ediyor. İnsanın kişisel tercihleri dahil her şeyini kontrol altına almak isteyen, interneti hem denetleyip hem onun üzerinden istihbarat toplamak için her türlü teknolojik yatırımları yapan bir devlet, herkes için tehlikelidir. Bir kişinin iki dudağı arasından yönettiği böyle bir ülkenin demokratik olabileceğini ve bütün vatandaşlarına ayrım yapmadan demokrasi getireceğini düşünebilir miyiz? Örneğin, demokrasi olmadan da Kürt meselesi çözülebilir mi? Demokrasi olmadan geçmişte yaşanan rahatsızlıkların hangisi giderilebilir, hangi meselede uzlaşma sağlanabilir? Bir müddet sonra bu devletle iyi geçinmeniz, problem çıkarmamanız da yetmeyecek. Dişini yorduğunuz için sizden diş kirasını da isteyecekler. İşte bu yüzden, Risale-i Nurların basımında olduğu gibi devletin hayatımızdaki her şeyi tekeline almasına şiddetle karşı çıkmamız gerekiyor. Unutmamak lazım ki, yapılan, Milli Şef tahakkümünün sadece gömlek değiştirmiş halidir, vesselam.
Zaman
Ana Sayfa
05.07.2014
MehmetKamış-SovyetleşmeMehmet Kamış - Sovyetleşme
Ahmed Şahin - Ramazan'da Kur'an ezberleme fırsatını kaçırmayın!
Zaman
24.06.2014
02:01
Yolda yürürken yerde gördüğünüz bir kâğıdın üzerinde Allah (cc) isminin yazılı olduğunu fark ederseniz kâğıda basıp geçemez, hemen eğilip hürmetle alır, saygı ile korumaya çalışırsınız değil mi? Çünkü üzerinde Allah ism-i celalini taşımaktadır bu kâğıt ve üzerindeki yazıyla değer kazanmıştır.İşte insan kalbi de aynen bunun gibidir. İnsanın kalbinde, ezberlediği herhangi bir ayet yoksa kendini kıymetlendirecek bir değerden de mahrum demektir. Böyle değil de, en azından namazlarda okuyacağı kadar Kur’an’dan ayetler ezberlemiş, yani kalbine Allah’ın kelamını yazdırmışsa, artık o kimse ayak altına düşecek boş kâğıt değersizliğinden çıkmış, üzerinde Allah kelamı yazılı bir değer derecesine yükselmiştir. Hem öylesine yükselmiştir ki, Rabb’imiz de kelamını ezberleyerek kalbine yazdırmış olan bu hafız kulunu, cennetine layık görmekle kalmıyor, ayrıca akrabalarına şefaat etme izni vereceğini de haber veriyor.Nitekim öğrencilik devremde aldığım hafızlık diplomama da yazılan bu hadis-i şerif, şefaat etme iznini şu şekilde açıklamaktadır: -Kim Kur’an’ı ezberler, manasıyla da amel ederek yaşarsa, o kimseyi Allah ezberlediği Kur’an hürmetine cennetine almakla kalmaz, ayrıca akrabalarından (cehenneme gitmesi kesinleşen) on kişiye de şefaat etme izni verir.!.Evet, ünlü hadis kitabı İbni Mace’den alınan hadis aynen böyle haber veriyor Kur’an’ı okumasını öğrenip ezberleyen hafızın Allah yanındaki itibarını.Bilhassa Kur’an kursuna giderek, ya da evinde özel gayretle Kur’an öğrenerek bazı sûreleri ezberleyenler, bu müjdeden hissedar olurlar.Bu konuda Hazret-i Mevlânâ’nın Kur’an ezberleyen çocuğa ayağa kalkarak saygı gösterme örneği, her Kur’an kursu devresinde hatırlanmaya layık görülen mesaj yüklü misallerden biri olarak anlatılır. Huzuruna giren bir genci ayağa kalkarak karşılayan Hazret-i Mevlânâ, yakınına davet ettiği gence büyük bir saygı gösterir.Çevredekiler koskoca Mevlânâ’nın bir çocuğu ayağa kalkarak karşılamasını gereksiz bir saygı olarak görüp itiraz yollu sorarlar. Büyük veli, çocuğa bu saygısının gerekçesini şöyle açıklar:-Bu genç der, Kur’an’ı ezberlemiş bir hafızdır. Kalbinde Kur’an yazılıdır. Siz sokakta üzerinde Allah yazılı bir kâğıdı görünce hemen hürmet göstererek eğilip alıyor, yüksek bir yere koyuyorsunuz. Ben de kalbine Kur’an’ın tamamını yazdırmış bir gence ayağa kalkıyor, hürmet gösteriyorum. Sizin hürmet gösterdiğiniz kâğıt üzerindeki yazıdan daha fazladır bu gencin kalbinde ezberlediği Kur’an yazıları. Büyük veli sözlerini şöyle tamamlar:-Sadece ben değil Allah (cc ) da kelamını ezberleyenlere büyük değer veriyor, onu cennetine almakla kalmıyor, akrabalarından cehenneme gidecek on kişiye de şefaat etme izni veriyor! Yeter ki o genç hafız ezberlediği Kur’an’ın içeriğiyle amel etmede bir ihmale düşmesin!. Ne dersiniz? Bir Kur’an ayı olan şu mübarek Ramazan girişindeki bu tatil devresinde, böyle özel ve güzel müjdelerden bizler de, çocuklarımız da hissemizi alsak mı? Biz de kalbimize yazdırmış olacağımız Kur’an’dan sûrelerle kendimizi değerli hale getirsek mi? Yoksa hiçbir şey ezberlemeden boş kâğıt değersizliğinde kalmayı mı tercih etsek?Takdir elbette tercih edenin olacaktır. Ama hiç olmazsa namazda okuyacağımız sûreleri yanlışsız şekilde ezberleyerek kalbimize yazdırmış olma değeri kazanmalıyız şu tatil devresinde.Gönül razı olmuyor kendimizin de, çocuklarımızın da boş bir kâğıt parçası gibi değersiz halde kalmasına. Hem de bir Kur’an ayı olan şu mübarek Ramazan’ın girişinde, mukabelelerin de başladığı şu özel ve güzel günlerde.
Zaman
Köşe Yazıları
24.06.2014
AhmedŞahin-RamazandaKuranezberlemefırsatınıkaçırmayınAhmed Şahin - Ramazanda Kuran ezberleme fırsatını kaçırmayın
Selim İleri - Grotesk…
Zaman
22.06.2014
02:12
Mustafa Nihat Özön 1954 yılında bir sözlük yayınlıyor: Edebiyat ve Tenkid Sözlüğü (İnkılâp Kitabevi). “Tenkid”le edebiyatı hem birbirinden ayrı tutuyor, hem de tenkide geniş anlamlar yüklüyor: “Edebiyat veya sanat eserlerinin incelenerek, onları açıklamak ve bu açıklama sonunda gerekli sebeplerle bir hüküm vermektir.”Özön, tenkidin geçmişini yüzyıllar öncesine alıp götürüyor. İlkçağ’da filozoflar, sanat eserinde kalıcılığın sebepleri üzerinde durmuşlar. Bunu yaparken de, ölçütü ‘unutulmak / unutulmamak’ üzerine kurmuşlar. Öyleyken, unutulan yapıtlar sanat dışı sayılmış, unutulmayanlardaki sır ise, güzelliğe bağlanmış. Kısacası, güzel olan eser unutulmuyormuş…Bu ölçütü edebiyatımızın yakın tarihine uygulamak hemen hemen imkânsız gibime geldi. Söylemem yersiz, bizde unutulan unutulana.Daha geçenlerde, edebiyatı çok sevdiğini söyleyen, yükseköğrenimli bir genç arkadaş Oktay Rifat’ın iyi bir şair olup olmadığını soruyordu. “Okumadınız mı?” Hayır, hiç okumamış. Ama şairin yüzüncü doğum yılı üzerine yazılanlar çizilenler, Yapı Kredi Yayınları’nın açtığı sergi, sağda solda konuşulanlar ilgisini çekmiş.Yine de bir Oktay Rifat kitabı edinip okumamış…Böylesi ‘okumamışlık’larla ilk kez karşılaşmıyorum. Dahası, son yıllarda çok sık karşılaşıyorum.Şair Oktay Rifat, oyun yazarı, romancı Oktay Rifat, deneme yazarı Oktay Rifat: İnceliklerle örülü bir çaba onunkisi. Bütün emeği âdeta güzellik üzerine. İlkçağ’ın belli başlı ölçütü, demek ki bizde, üstelik bu çağda işe yaramamış…Güzeli alımlayışımızda mı sorun? Eskiden eğitim sistemimizdeki dar bakış açısından yakınırdım. Edebiyat, sanat derslerinin sanat sevgisi aşılayamadığı kanısındaydım. ‘Müfredat’ bu sevgiyi kökten söküyordu. Hayatın kılgısından kopartılmış sanat eseri, eğitim çağındaki genç kişi için galiba hiçbir anlam taşıyamıyor.Ama yalnızca eğitim sistemimiz değil. Bugünün umursamayışlarında kitle iletişim araçlarının da rolü büyük. Yüzlerce izlence, neredeyse bütün televizyon kanallarında, güncel politikayla didişip, boğuşup duruyor. Aynı yorumcular her akşam ekranlarda bir tür falcılık yapıyorlar, meselâ ‘üç vakte kadar’ ne olup ne biteceğini söylüyorlar. Bu izlencelerde bir kez olsun sanat karşımıza çıkmıyor.Gazetelerde iyi bir şairin, romancının, ressamın adı birinci sayfada yer almışsa, endişe duyun: Mutlaka ölmüştür o sanatçı!Abartıyorsun, yurt dışı ödüller, diyeceksiniz. Yurt dışından gelen her şeye oldum bittim meraklıyızdır. Ne var ki, o merakımız bile, şimdilerde bir iki gün ancak sürüyor. Sonrası aynı.Özön’ün sözlüğünde “Grotesk” maddesi de elbette yer alıyor. Özön, groteski tiyatro sanatıyla ilişkilendirmiş. On yedinci yüzyılın Avrupa’sında groteski, “eğlenme, alay etme veya çok iğneleyici bir yerginin meydana getirdiği gülmeye” karşılık olarak kullanıyormuş yazarlar.Grotesk sonra sonra bütün sanatlarda varlık gösteriyor. En büyük özelliği de ‘iğneleyicilik’.Yazılarında serinkanlılığını hep korurdu ama, bir öfkesini hatırlıyorum Memet Fuat’ın, yıllar öncesinde. “Kendiliğinden grotesk bir edebiyat ortamı!” demişti. Bir hikâyecimizin yükselişini, okurlarca benimsenmesini çekemeyen, o hikâyeciyi karalamayı hayatî görev sayan başka yazarların tutumuna, ortalığı velveleye verişlerine, kara çalmalara, dedikodulara bakarak söylemişti. Haklıydı.Şuraya bağlayacağım: Edebiyatın gitgide işlevsizleşmesinde edebiyat ortamımızın da belki payı var. Ben-bencillikten ötesini göremediğimiz bir süreçteyiz. O genç arkadaşa, çeyrek yüzyıl önce ölüp gitmiş soylu Oktay Rifat’ı kim niye sevdirecek?..
Zaman
Köşe Yazıları
22.06.2014
Selimİleri-Grotesk…Selim İleri - Grotesk…
Ekrem Dumanlı - Devlet Aklı Dumura Uğratılırsa...
Zaman
16.06.2014
10:33
Türkiye hem içerde hem dışarda çok çetin sınavlardan geçiyor ve maalesef, hiçbir imtihandan alnının akıyla çıkamıyor.Çünkü kafası karışık, ruhu yorgun. Böyle giderse, korkarım, başarısızlığın sonu gelmez ve bedelini bu ülkeye gönül veren herkes öder. Neden mi?Türkiye’yi yönetenler aslî işlerini çoktan unutmuş görünüyor. Odaklanma problemi o kadar korkunç bir savrulmaya sebep olmuş ki, bugün üst üste gelen başarısızlığın sebebi anlaşılamadığı gibi, yarınki felaketin neticesi de idrak edilemiyor.İşte IŞİD ile Türkiye’nin yaşadıkları! Tâ baştan bu tür örgütlere mesafe koyması, hatta kuşku ile bakması gereken Türk dış politikası, Suriye takıntısı yüzünden ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek bugünkü duruma sebep oldu. Suriye’deki yönetimin 4 gün içinde devrilip gideceğini hesap edenler, 4 yılı aşan bir süre içinde kanlı Esed rejiminin daha da genişlediğini gördükçe stratejik hatalar yapmaya devam etti. Bir zamanlar küçümsenerek bakılan Beşşar Esed’in başta İran olmak üzere bölgedeki güçlü devletleri yanına alacağı ve zulmü tahkim edeceği hesaplanamadı. “Esed’i yıksın da kim olursa olsun” deyip ‘radikal İslamcı’ terör örgütleri ile girilen ilişkilerin bir gün bu ülkeyi zora sokacağı hesap edilmeliydi. Edilemedi! Zira, Türkiye Mavi Marmara’da 9 vatandaşımızın İsrail askeri tarafından şehid edilmesinde hesap hatası yaptığından beri soğukkanlılığını, kuşatıcılığını, derinliğini kaybetti. Bir türlü diplomatik manevralar yapamıyor.İhvan’a telkin edilen politika Mısır’da iflas etti. Darbe yapıldı, Sisi sandıktan zaferle çıktı. Ne yapabilirsin şimdi? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Sisi’ye tebrik mesajı gönderdi geçen hafta. Mecburen Mısır’la ilişkiyi devam ettireceğine göre bugünleri dünden hesap etmek zorunda değil miydiniz? Suriye’deki baskıcı rejimin ittifaklarla kurduğu kanlı denklem Türkiye’yi kâh PKK uzantısı PYD’nin kucağına itti; kâh IŞİD gibi silahlı örgütün kucağına.Ve bütün bunlar yaşanırken koskoca devlet, hayalî bir mücadele ile yorgun düşerek “paralel devlet” palavrasına kafa çatlattı, nefes tüketti ve Türkiye’nin yetiştirdiği gül gibi insanları yabancı devletlere fişledi, gammazladı, ispiyonladı. Ayıp ki ne ayıp! Yapılan, sadece etik bir hata değil; aynı zamanda bir suç. Yarın bir gün resmi bir evrakta fişlenmiş ismini gören bir fert, “Beni bir başka ülkeye nasıl şikâyet edersiniz; nerede elinizde mahkeme kararı?” dediğinde Dışişleri yetkilileri, İçişleri görevlileri, müsteşarlar, büyükelçiler, istihbaratçılar nasıl hesap verecek acaba?Meselenin bir başka ve belki de daha acı bir yanı var: İç politik sebeplerle uydurulan “paralel” yalanı yüzünden bu ülke burnunun ucunu göremez hale geldi. IŞİD devlet kuruyor, ordu kuruyor, Irak’ı işgal ediyor, Türk toprağı sayılan konsolosluk binamızı işgal ediyor, insanları esir alıyor ve Türkiye’yi yönetenler bu korkunç gelişmeyi sezemiyor, bilemiyor, tedbir alamıyor. Çünkü asli işlerine odaklanamıyor Türkiye. 7 aydır insanlar topyekûn suçlanıyor, onlara her gün hakaret ediliyor; ama somut bir suç bulunamıyor. 7 ay sonra Arşimed’i kıskandıracak şekilde hamamdan fırlayarak sokağa çıkıp “Buldum! Buldum!” diye bağırsanız, halk sizin “çıplak” olduğunuzu yüzünüze vurmayacak mı?Sadece IŞİD konusundaki basiretsizliğin değil; içerdeki pek çok kargaşanın sebebi de odak dağılması, iç enerji tükenmesi, anlamsız tartışmalarla zaman harcanması. İşte içerdeki yol kesme eylemleri, bayrak indirme depremi ve o çerçevede yapılan tartışmalar!Sen karıncaya basmamış insanları “çete” olmakla suçlarken, sen sosyal barış için onlarca yıldır çırpınan sivil toplum kuruluşlarına “paralel devlet” iftirası atarken, silahlı örgüt üyeleri devletin yolunu kesiyor, çocukları dağa kaçırıp militan yapıyor, askerî alana girip bayrağı indiriyor. Kimmiş paralel gel gör işte! Bütün bu hadiseler süregiderken PKK ve lideri hakkında tek bir kelam etmeye ödü kopanlar, hiçbir illegal eylemle ilgisi olmayan kişilere karşı zalimce hakaret etmeye devam ediyor. Yaklaşık 20 bin polisi oradan buraya usulsüz ve kanunsuz bir şekilde sürerken Türkiye’nin sokakları Teksas’ı aratmıyor. Mafya hortladı haberin var mı? Uyuşturucu kullanımı patladı, vicdanın sızlıyor mu? Cinayetler aldı başını gidiyor kalbin burkuluyor mu?Vaziyet kötü. Allah korusun, daha da beter olma ihtimali var; zira bir yandan masum insanlara yapılan zulmün sınırları ha bire zorlanıyor; diğer yandan odak dağılması yüzünden ayaklar altından kayan halı fark edilmediği için ülke çok daha kötü günlere gidiyor. Tek çare var: Türkiye ortak akla, ma’şerî vicdana geri dönecek ve kendi ayakları üzerinde durabilmek için demokratik hukuk dev
Zaman
Ana Sayfa
16.06.2014
EkremDumanlı-DevletAklıDumuraUğratılırsaEkrem Dumanlı - Devlet Aklı Dumura Uğratılırsa
Ekrem Dumanlı - Devlet Aklı Dumura Uğratılırsa...
Zaman
16.06.2014
02:16
Türkiye hem içerde hem dışarda çok çetin sınavlardan geçiyor ve maalesef, hiçbir imtihandan alnının akıyla çıkamıyor.Çünkü kafası karışık, ruhu yorgun. Böyle giderse, korkarım, başarısızlığın sonu gelmez ve bedelini bu ülkeye gönül veren herkes öder. Neden mi?Türkiye’yi yönetenler aslî işlerini çoktan unutmuş görünüyor. Odaklanma problemi o kadar korkunç bir savrulmaya sebep olmuş ki, bugün üst üste gelen başarısızlığın sebebi anlaşılamadığı gibi, yarınki felaketin neticesi de idrak edilemiyor.İşte IŞİD ile Türkiye’nin yaşadıkları! Tâ baştan bu tür örgütlere mesafe koyması, hatta kuşku ile bakması gereken Türk dış politikası, Suriye takıntısı yüzünden ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek bugünkü duruma sebep oldu. Suriye’deki yönetimin 4 gün içinde devrilip gideceğini hesap edenler, 4 yılı aşan bir süre içinde kanlı Esed rejiminin daha da genişlediğini gördükçe stratejik hatalar yapmaya devam etti. Bir zamanlar küçümsenerek bakılan Beşşar Esed’in başta İran olmak üzere bölgedeki güçlü devletleri yanına alacağı ve zulmü tahkim edeceği hesaplanamadı. “Esed’i yıksın da kim olursa olsun” deyip ‘radikal İslamcı’ terör örgütleri ile girilen ilişkilerin bir gün bu ülkeyi zora sokacağı hesap edilmeliydi. Edilemedi! Zira, Türkiye Mavi Marmara’da 9 vatandaşımızın İsrail askeri tarafından şehid edilmesinde hesap hatası yaptığından beri soğukkanlılığını, kuşatıcılığını, derinliğini kaybetti. Bir türlü diplomatik manevralar yapamıyor.İhvan’a telkin edilen politika Mısır’da iflas etti. Darbe yapıldı, Sisi sandıktan zaferle çıktı. Ne yapabilirsin şimdi? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Sisi’ye tebrik mesajı gönderdi geçen hafta. Mecburen Mısır’la ilişkiyi devam ettireceğine göre bugünleri dünden hesap etmek zorunda değil miydiniz? Suriye’deki baskıcı rejimin ittifaklarla kurduğu kanlı denklem Türkiye’yi kâh PKK uzantısı PYD’nin kucağına itti; kâh IŞİD gibi silahlı örgütün kucağına.Ve bütün bunlar yaşanırken koskoca devlet, hayalî bir mücadele ile yorgun düşerek “paralel devlet” palavrasına kafa çatlattı, nefes tüketti ve Türkiye’nin yetiştirdiği gül gibi insanları yabancı devletlere fişledi, gammazladı, ispiyonladı. Ayıp ki ne ayıp! Yapılan, sadece etik bir hata değil; aynı zamanda bir suç. Yarın bir gün resmi bir evrakta fişlenmiş ismini gören bir fert, “Beni bir başka ülkeye nasıl şikâyet edersiniz; nerede elinizde mahkeme kararı?” dediğinde Dışişleri yetkilileri, İçişleri görevlileri, müsteşarlar, büyükelçiler, istihbaratçılar nasıl hesap verecek acaba?Meselenin bir başka ve belki de daha acı bir yanı var: İç politik sebeplerle uydurulan “paralel” yalanı yüzünden bu ülke burnunun ucunu göremez hale geldi. IŞİD devlet kuruyor, ordu kuruyor, Irak’ı işgal ediyor, Türk toprağı sayılan konsolosluk binamızı işgal ediyor, insanları esir alıyor ve Türkiye’yi yönetenler bu korkunç gelişmeyi sezemiyor, bilemiyor, tedbir alamıyor. Çünkü asli işlerine odaklanamıyor Türkiye. 7 aydır insanlar topyekûn suçlanıyor, onlara her gün hakaret ediliyor; ama somut bir suç bulunamıyor. 7 ay sonra Arşimed’i kıskandıracak şekilde hamamdan fırlayarak sokağa çıkıp “Buldum! Buldum!” diye bağırsanız, halk sizin “çıplak” olduğunuzu yüzünüze vurmayacak mı?Sadece IŞİD konusundaki basiretsizliğin değil; içerdeki pek çok kargaşanın sebebi de odak dağılması, iç enerji tükenmesi, anlamsız tartışmalarla zaman harcanması. İşte içerdeki yol kesme eylemleri, bayrak indirme depremi ve o çerçevede yapılan tartışmalar!Sen karıncaya basmamış insanları “çete” olmakla suçlarken, sen sosyal barış için onlarca yıldır çırpınan sivil toplum kuruluşlarına “paralel devlet” iftirası atarken, silahlı örgüt üyeleri devletin yolunu kesiyor, çocukları dağa kaçırıp militan yapıyor, askerî alana girip bayrağı indiriyor. Kimmiş paralel gel gör işte! Bütün bu hadiseler süregiderken PKK ve lideri hakkında tek bir kelam etmeye ödü kopanlar, hiçbir illegal eylemle ilgisi olmayan kişilere karşı zalimce hakaret etmeye devam ediyor. Yaklaşık 20 bin polisi oradan buraya usulsüz ve kanunsuz bir şekilde sürerken Türkiye’nin sokakları Teksas’ı aratmıyor. Mafya hortladı haberin var mı? Uyuşturucu kullanımı patladı, vicdanın sızlıyor mu? Cinayetler aldı başını gidiyor kalbin burkuluyor mu?Vaziyet kötü. Allah korusun, daha da beter olma ihtimali var; zira bir yandan masum insanlara yapılan zulmün sınırları ha bire zorlanıyor; diğer yandan odak dağılması yüzünden ayaklar altından kayan halı fark edilmediği için ülke çok daha kötü günlere gidiyor. Tek çare var: Türkiye ortak akla, ma’şerî vicdana geri dönecek ve kendi ayakları üzerinde durabilmek için demokratik hukuk dev
Zaman
Köşe Yazıları
16.06.2014
EkremDumanlı-DevletAklıDumuraUğratılırsaEkrem Dumanlı - Devlet Aklı Dumura Uğratılırsa
Ekrem Dumanlı - Devlet Aklı Dumura Uğratılırsa...
Zaman
16.06.2014
02:01
Türkiye hem içerde hem dışarda çok çetin sınavlardan geçiyor ve maalesef, hiçbir imtihandan alnının akıyla çıkamıyor.Çünkü kafası karışık, ruhu yorgun. Böyle giderse, korkarım, başarısızlığın sonu gelmez ve bedelini bu ülkeye gönül veren herkes öder. Neden mi?Türkiye’yi yönetenler aslî işlerini çoktan unutmuş görünüyor. Odaklanma problemi o kadar korkunç bir savrulmaya sebep olmuş ki, bugün üst üste gelen başarısızlığın sebebi anlaşılamadığı gibi, yarınki felaketin neticesi de idrak edilemiyor.İşte IŞİD ile Türkiye’nin yaşadıkları! Tâ baştan bu tür örgütlere mesafe koyması, hatta kuşku ile bakması gereken Türk dış politikası, Suriye takıntısı yüzünden ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek bugünkü duruma sebep oldu. Suriye’deki yönetimin 4 gün içinde devrilip gideceğini hesap edenler, 4 yılı aşan bir süre içinde kanlı Esed rejiminin daha da genişlediğini gördükçe stratejik hatalar yapmaya devam etti. Bir zamanlar küçümsenerek bakılan Beşşar Esed’in başta İran olmak üzere bölgedeki güçlü devletleri yanına alacağı ve zulmü tahkim edeceği hesaplanamadı. “Esed’i yıksın da kim olursa olsun” deyip ‘radikal İslamcı’ terör örgütleri ile girilen ilişkilerin bir gün bu ülkeyi zora sokacağı hesap edilmeliydi. Edilemedi! Zira, Türkiye Mavi Marmara’da 9 vatandaşımızın İsrail askeri tarafından şehid edilmesinde hesap hatası yaptığından beri soğukkanlılığını, kuşatıcılığını, derinliğini kaybetti. Bir türlü diplomatik manevralar yapamıyor.İhvan’a telkin edilen politika Mısır’da iflas etti. Darbe yapıldı, Sisi sandıktan zaferle çıktı. Ne yapabilirsin şimdi? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Sisi’ye tebrik mesajı gönderdi geçen hafta. Mecburen Mısır’la ilişkiyi devam ettireceğine göre bugünleri dünden hesap etmek zorunda değil miydiniz? Suriye’deki baskıcı rejimin ittifaklarla kurduğu kanlı denklem Türkiye’yi kâh PKK uzantısı PYD’nin kucağına itti; kâh IŞİD gibi silahlı örgütün kucağına.Ve bütün bunlar yaşanırken koskoca devlet, hayalî bir mücadele ile yorgun düşerek “paralel devlet” palavrasına kafa çatlattı, nefes tüketti ve Türkiye’nin yetiştirdiği gül gibi insanları yabancı devletlere fişledi, gammazladı, ispiyonladı. Ayıp ki ne ayıp! Yapılan, sadece etik bir hata değil; aynı zamanda bir suç. Yarın bir gün resmi bir evrakta fişlenmiş ismini gören bir fert, “Beni bir başka ülkeye nasıl şikâyet edersiniz; nerede elinizde mahkeme kararı?” dediğinde Dışişleri yetkilileri, İçişleri görevlileri, müsteşarlar, büyükelçiler, istihbaratçılar nasıl hesap verecek acaba?Meselenin bir başka ve belki de daha acı bir yanı var: İç politik sebeplerle uydurulan “paralel” yalanı yüzünden bu ülke burnunun ucunu göremez hale geldi. IŞİD devlet kuruyor, ordu kuruyor, Irak’ı işgal ediyor, Türk toprağı sayılan konsolosluk binamızı işgal ediyor, insanları esir alıyor ve Türkiye’yi yönetenler bu korkunç gelişmeyi sezemiyor, bilemiyor, tedbir alamıyor. Çünkü asli işlerine odaklanamıyor Türkiye. 7 aydır insanlar topyekûn suçlanıyor, onlara her gün hakaret ediliyor; ama somut bir suç bulunamıyor. 7 ay sonra Arşimed’i kıskandıracak şekilde hamamdan fırlayarak sokağa çıkıp “Buldum! Buldum!” diye bağırsanız, halk sizin “çıplak” olduğunuzu yüzünüze vurmayacak mı?Sadece IŞİD konusundaki basiretsizliğin değil; içerdeki pek çok kargaşanın sebebi de odak dağılması, iç enerji tükenmesi, anlamsız tartışmalarla zaman harcanması. İşte içerdeki yol kesme eylemleri, bayrak indirme depremi ve o çerçevede yapılan tartışmalar!Sen karıncaya basmamış insanları “çete” olmakla suçlarken, sen sosyal barış için onlarca yıldır çırpınan sivil toplum kuruluşlarına “paralel devlet” iftirası atarken, silahlı örgüt üyeleri devletin yolunu kesiyor, çocukları dağa kaçırıp militan yapıyor, askerî alana girip bayrağı indiriyor. Kimmiş paralel gel gör işte! Bütün bu hadiseler süregiderken PKK ve lideri hakkında tek bir kelam etmeye ödü kopanlar, hiçbir illegal eylemle ilgisi olmayan kişilere karşı zalimce hakaret etmeye devam ediyor. Yaklaşık 20 bin polisi oradan buraya usulsüz ve kanunsuz bir şekilde sürerken Türkiye’nin sokakları Teksas’ı aratmıyor. Mafya hortladı haberin var mı? Uyuşturucu kullanımı patladı, vicdanın sızlıyor mu? Cinayetler aldı başını gidiyor kalbin burkuluyor mu?Vaziyet kötü. Allah korusun, daha da beter olma ihtimali var; zira bir yandan masum insanlara yapılan zulmün sınırları ha bire zorlanıyor; diğer yandan odak dağılması yüzünden ayaklar altından kayan halı fark edilmediği için ülke çok daha kötü günlere gidiyor. Tek çare var: Türkiye ortak akla, ma’şerî vicdana geri dönecek ve kendi ayakları üzerinde durabilmek için demokratik hukuk dev
Zaman
En Çok Okunan
16.06.2014
EkremDumanlı-DevletAklıDumuraUğratılırsaEkrem Dumanlı - Devlet Aklı Dumura Uğratılırsa
Çok güzel pilavın var diyorlar, yalan de...
Zaman
14.06.2014
03:39
Kadife sesiyle sevenlerinin gönlünü, güzel yemekleriyle de eşinin karnını doyuruyor Melihat Gülses. Sofrasında mütevazı yemekler tercih etse de sunum konusunda iddialı.Onlarca güzel şarkısı olsa da Türk müziği sanatçısı Melihat Gülses’in gönlümüze en çok dokunan eseri “Çok âşığın var diyorlar”dır sanırım. Dilime pelesenk olan bu şarkıyla koyuldum yola. Misafiri çok seven ve fırsat buldukça hazırladığı estetik sofralarla ağırlayan sanatçının yoğunluğundan dolayı evine konuk olamadım. Yağmurun nihayetlendiği güneşli bir günde sıkça gittiği Nişantaşı’nda bir muhallebicide buluştuk. Mekânın meşhur pekmezli su muhallebisi ve çay eşliğinde gerçekleştirdik söyleşimizi. Konya Akşehir’de dünyaya gelen sanatçı, ilkokul yıllarında ayrılmak durumunda kalmış olsa da memleketinin yemeklerine bayılıyor. Haklı olarak… Kim etli ekmeğe, herseye karşı koyabilir ki? (Herse Adana yöresine ait babagannuşa çok benzeyen bir patlıcan yemeği. Tek farkı domates ve biberin közlenmeden yağda kavrulması. Çok pratik ve leziz bir yemek.) Konyalı Gülses’in eşi ise Bitlisli. Evliliğinin ilk iki senesi kayınvalidesiyle yaşayan sanatçı, pek beceremediğini ve alışmakta güçlük çektiğini itiraf etse de Siirt mutfağına dair çok şey öğrenmiş.Bu arada sevenleri hatırlayacaktır, Gülses’in 2000 yılında çıkan “İstanbul’dan Atina’ya Türküler” adlı bir albümü var. Müziğiyle içli dışlı olan mutfağına kayıtsız kalamaz diyerek Yunan mutfağıyla arasının nasıl olduğunu soruyorum, “İki ülke arasında kültürel bağlar ve ortak noktaların ürünü bir albümdü zaten, bizimkiyle çok benzer, severek yiyorum.” diyor. Yemekle sanatın her dalı arasında bir harmoni olduğu şüphesiz. Şair Salih Bolat da bir makalesinde bu noktaya değiniyor ve sanatçıların yemekle ilgi düzeylerini yapıtlarına yansıttıklarını ileri sürüyor. Tersi de mümkün. Gülses de sanatını tabağına/sofrasına yansıtanlardan. Yemeğin sunumundan masa düzenine kadar her detayı önemsiyor. Biz kadınlar böyle özenli sofralar hazırlarken şarkı söylemeden duramayız. Melihat Gülses -hem yemek yapmayı seven bir kadın hem de profesyonel bir ses sanatçısı olarak- yemeğine “ruhun gıdasını” katmayı ihmal etmiyor. Ancak şunu da eklemeden edemiyor: “Özellikle son dönemde yoğunluktan o kadar kısıtlı vakitlerde yemek yapmaya çabalıyorum ki bu koşturmaca içinde keyifle şarkı söylemek pek mümkün olmuyor. Ama konser arifesiyse seslendireceğim eserleri çalışmak için mutfakta, arabada her yerde şarkı söylerim. ‘Böylesi sıkışık bir zamanda yapılan yemeğin akıbeti nasıl olur acaba?’ deyince, “Çok da güzel oluyor. Allah’a şükür biz kadınlar aynı anda birden fazla işi birden yapabilme özelliğine sahibiz. Yoksa hem anne, hem eş, hem sanatçı nasıl yetişirdik. Aslında bu biraz da bizim toprağımızdaki kadınlara has bir karakteristik. Ben de öyle şarkımı da söylerim yemeğimi de yaparım.” cevabını veriyor. Billur gibi bir ses, ruha dokunan şarkılarla hazırlanan romantik sofralar... Gülses’in eşi şanslı değil de ne? Düşünün “Günaydınım Nar çiçeğim” gibi bir şarkıyla uyandırıldığınızı ve böylesi pozitif bir atmosferde hazırlanmış bir kahvaltı sofrasında yudumladığınız çayın keyfini… Bu düşüncemi sanatçıyla da paylaştığımda epey şaşırtıcı bir o kadar da komik bir açıklama yapıyor: “Ne keyfi, o şarkı cehennem azabımız!” Meğer telefonuna alarm sesi olarak ayarlamış. Gerisini tahmin etmesi zor değil. Geç yattıkları gecelerin sabahlarında, uykunun en tatlı anında bangır bangır çalan bir şarkı ne kadar güzel olursa olsun ve (hatta bu şarkıyı kendiniz de seslendirmişseniz ) işkenceden öteye geçmez herhalde.Görselliğe ve sunuma önem verse de sofrasında kimliğiyle örtüşen mütevazı yemekler tercih ediyor sanatçı. Dışarda da evde de abartıya kaçmıyor, israfa girmiyormuş. Son yıllarda sağlıksız olduğu gerekçesiyle ailece bazı yiyecekleri nadiren tüketir olmuşlar. Şeker ve pilav liste başında yer alıyor. Bu duruma en çok “Bir kadın pilavı ve kuru fasulyeyi güzel yapabiliyorsa eşinin gönlünü kazanmış demektir. Ben böyle şanslı erkeklerden biriydim.” diyen tambur sanatçısı eşi Necip Gülses içerlemiş. Melihat Gülses’in dillere destan pilavlarından mahrum kalması kolay olmamış. (Bu kadar övülünce pilavının sırrını sorduğumda hem diri kalmalı, tane tane olmalı hem de yumuşacık ama lapa olmamalı diyor. Bir kez daha anlıyorum ki pilav yapmak herkesin harcı değil.)Necip Bey’de şeker hastalığı, hayatı boyunca rejim yapma gereksinimi duymayan sanatçıda kilo problemi baş gösterince terk-i pilav ve ağır yemeklere veda farz olmuş. Tereyağı ile kimi uzmanların olumlu kimilerinin olumsuz beyanları kafasını karıştırsa da çok sevdiği için ancak kısa süre dayanabilmiş uzak durmaya. Konu açılmışken sesisin sağlıklı çıkması içi
Zaman
Ana Sayfa
14.06.2014
ÇokgüzelpilavınvardiyorlaryalandeÇok güzel pilavın var diyorlar yalan de
Çok güzel pilavın var diyorlar, yalan de...
Zaman
14.06.2014
02:12
Kadife sesiyle sevenlerinin gönlünü, güzel yemekleriyle de eşinin karnını doyuruyor Melihat Gülses. Sofrasında mütevazı yemekler tercih etse de sunum konusunda iddialı.Onlarca güzel şarkısı olsa da Türk müziği sanatçısı Melihat Gülses’in gönlümüze en çok dokunan eseri “Çok âşığın var diyorlar”dır sanırım. Dilime pelesenk olan bu şarkıyla koyuldum yola. Misafiri çok seven ve fırsat buldukça hazırladığı estetik sofralarla ağırlayan sanatçının yoğunluğundan dolayı evine konuk olamadım. Yağmurun nihayetlendiği güneşli bir günde sıkça gittiği Nişantaşı’nda bir muhallebicide buluştuk. Mekânın meşhur pekmezli su muhallebisi ve çay eşliğinde gerçekleştirdik söyleşimizi. Konya Akşehir’de dünyaya gelen sanatçı, ilkokul yıllarında ayrılmak durumunda kalmış olsa da memleketinin yemeklerine bayılıyor. Haklı olarak… Kim etli ekmeğe, herseye karşı koyabilir ki? (Herse Adana yöresine ait babagannuşa çok benzeyen bir patlıcan yemeği. Tek farkı domates ve biberin közlenmeden yağda kavrulması. Çok pratik ve leziz bir yemek.) Konyalı Gülses’in eşi ise Bitlisli. Evliliğinin ilk iki senesi kayınvalidesiyle yaşayan sanatçı, pek beceremediğini ve alışmakta güçlük çektiğini itiraf etse de Siirt mutfağına dair çok şey öğrenmiş.Bu arada sevenleri hatırlayacaktır, Gülses’in 2000 yılında çıkan “İstanbul’dan Atina’ya Türküler” adlı bir albümü var. Müziğiyle içli dışlı olan mutfağına kayıtsız kalamaz diyerek Yunan mutfağıyla arasının nasıl olduğunu soruyorum, “İki ülke arasında kültürel bağlar ve ortak noktaların ürünü bir albümdü zaten, bizimkiyle çok benzer, severek yiyorum.” diyor. Yemekle sanatın her dalı arasında bir harmoni olduğu şüphesiz. Şair Salih Bolat da bir makalesinde bu noktaya değiniyor ve sanatçıların yemekle ilgi düzeylerini yapıtlarına yansıttıklarını ileri sürüyor. Tersi de mümkün. Gülses de sanatını tabağına/sofrasına yansıtanlardan. Yemeğin sunumundan masa düzenine kadar her detayı önemsiyor. Biz kadınlar böyle özenli sofralar hazırlarken şarkı söylemeden duramayız. Melihat Gülses -hem yemek yapmayı seven bir kadın hem de profesyonel bir ses sanatçısı olarak- yemeğine “ruhun gıdasını” katmayı ihmal etmiyor. Ancak şunu da eklemeden edemiyor: “Özellikle son dönemde yoğunluktan o kadar kısıtlı vakitlerde yemek yapmaya çabalıyorum ki bu koşturmaca içinde keyifle şarkı söylemek pek mümkün olmuyor. Ama konser arifesiyse seslendireceğim eserleri çalışmak için mutfakta, arabada her yerde şarkı söylerim. ‘Böylesi sıkışık bir zamanda yapılan yemeğin akıbeti nasıl olur acaba?’ deyince, “Çok da güzel oluyor. Allah’a şükür biz kadınlar aynı anda birden fazla işi birden yapabilme özelliğine sahibiz. Yoksa hem anne, hem eş, hem sanatçı nasıl yetişirdik. Aslında bu biraz da bizim toprağımızdaki kadınlara has bir karakteristik. Ben de öyle şarkımı da söylerim yemeğimi de yaparım.” cevabını veriyor. Billur gibi bir ses, ruha dokunan şarkılarla hazırlanan romantik sofralar... Gülses’in eşi şanslı değil de ne? Düşünün “Günaydınım Nar çiçeğim” gibi bir şarkıyla uyandırıldığınızı ve böylesi pozitif bir atmosferde hazırlanmış bir kahvaltı sofrasında yudumladığınız çayın keyfini… Bu düşüncemi sanatçıyla da paylaştığımda epey şaşırtıcı bir o kadar da komik bir açıklama yapıyor: “Ne keyfi, o şarkı cehennem azabımız!” Meğer telefonuna alarm sesi olarak ayarlamış. Gerisini tahmin etmesi zor değil. Geç yattıkları gecelerin sabahlarında, uykunun en tatlı anında bangır bangır çalan bir şarkı ne kadar güzel olursa olsun ve (hatta bu şarkıyı kendiniz de seslendirmişseniz ) işkenceden öteye geçmez herhalde.Görselliğe ve sunuma önem verse de sofrasında kimliğiyle örtüşen mütevazı yemekler tercih ediyor sanatçı. Dışarda da evde de abartıya kaçmıyor, israfa girmiyormuş. Son yıllarda sağlıksız olduğu gerekçesiyle ailece bazı yiyecekleri nadiren tüketir olmuşlar. Şeker ve pilav liste başında yer alıyor. Bu duruma en çok “Bir kadın pilavı ve kuru fasulyeyi güzel yapabiliyorsa eşinin gönlünü kazanmış demektir. Ben böyle şanslı erkeklerden biriydim.” diyen tambur sanatçısı eşi Necip Gülses içerlemiş. Melihat Gülses’in dillere destan pilavlarından mahrum kalması kolay olmamış. (Bu kadar övülünce pilavının sırrını sorduğumda hem diri kalmalı, tane tane olmalı hem de yumuşacık ama lapa olmamalı diyor. Bir kez daha anlıyorum ki pilav yapmak herkesin harcı değil.)Necip Bey’de şeker hastalığı, hayatı boyunca rejim yapma gereksinimi duymayan sanatçıda kilo problemi baş gösterince terk-i pilav ve ağır yemeklere veda farz olmuş. Tereyağı ile kimi uzmanların olumlu kimilerinin olumsuz beyanları kafasını karıştırsa da çok sevdiği için ancak kısa süre dayanabilmiş uzak durmaya. Konu açılmışken sesisin sağlıklı çıkması içi
Zaman
En Çok Okunan
14.06.2014
ÇokgüzelpilavınvardiyorlaryalandeÇok güzel pilavın var diyorlar yalan de
Çok güzel pilavın var diyorlar, yalan de...
Zaman
14.06.2014
01:59
Kadife sesiyle sevenlerinin gönlünü, güzel yemekleriyle de eşinin karnını doyuruyor Melihat Gülses. Sofrasında mütevazı yemekler tercih etse de sunum konusunda iddialı.Onlarca güzel şarkısı olsa da Türk müziği sanatçısı Melihat Gülses’in gönlümüze en çok dokunan eseri “Çok âşığın var diyorlar”dır sanırım. Dilime pelesenk olan bu şarkıyla koyuldum yola. Misafiri çok seven ve fırsat buldukça hazırladığı estetik sofralarla ağırlayan sanatçının yoğunluğundan dolayı evine konuk olamadım. Yağmurun nihayetlendiği güneşli bir günde sıkça gittiği Nişantaşı’nda bir muhallebicide buluştuk. Mekânın meşhur pekmezli su muhallebisi ve çay eşliğinde gerçekleştirdik söyleşimizi. Konya Akşehir’de dünyaya gelen sanatçı, ilkokul yıllarında ayrılmak durumunda kalmış olsa da memleketinin yemeklerine bayılıyor. Haklı olarak… Kim etli ekmeğe, herseye karşı koyabilir ki? (Herse Adana yöresine ait babagannuşa çok benzeyen bir patlıcan yemeği. Tek farkı domates ve biberin közlenmeden yağda kavrulması. Çok pratik ve leziz bir yemek.) Konyalı Gülses’in eşi ise Bitlisli. Evliliğinin ilk iki senesi kayınvalidesiyle yaşayan sanatçı, pek beceremediğini ve alışmakta güçlük çektiğini itiraf etse de Siirt mutfağına dair çok şey öğrenmiş.Bu arada sevenleri hatırlayacaktır, Gülses’in 2000 yılında çıkan “İstanbul’dan Atina’ya Türküler” adlı bir albümü var. Müziğiyle içli dışlı olan mutfağına kayıtsız kalamaz diyerek Yunan mutfağıyla arasının nasıl olduğunu soruyorum, “İki ülke arasında kültürel bağlar ve ortak noktaların ürünü bir albümdü zaten, bizimkiyle çok benzer, severek yiyorum.” diyor. Yemekle sanatın her dalı arasında bir harmoni olduğu şüphesiz. Şair Salih Bolat da bir makalesinde bu noktaya değiniyor ve sanatçıların yemekle ilgi düzeylerini yapıtlarına yansıttıklarını ileri sürüyor. Tersi de mümkün. Gülses de sanatını tabağına/sofrasına yansıtanlardan. Yemeğin sunumundan masa düzenine kadar her detayı önemsiyor. Biz kadınlar böyle özenli sofralar hazırlarken şarkı söylemeden duramayız. Melihat Gülses -hem yemek yapmayı seven bir kadın hem de profesyonel bir ses sanatçısı olarak- yemeğine “ruhun gıdasını” katmayı ihmal etmiyor. Ancak şunu da eklemeden edemiyor: “Özellikle son dönemde yoğunluktan o kadar kısıtlı vakitlerde yemek yapmaya çabalıyorum ki bu koşturmaca içinde keyifle şarkı söylemek pek mümkün olmuyor. Ama konser arifesiyse seslendireceğim eserleri çalışmak için mutfakta, arabada her yerde şarkı söylerim. ‘Böylesi sıkışık bir zamanda yapılan yemeğin akıbeti nasıl olur acaba?’ deyince, “Çok da güzel oluyor. Allah’a şükür biz kadınlar aynı anda birden fazla işi birden yapabilme özelliğine sahibiz. Yoksa hem anne, hem eş, hem sanatçı nasıl yetişirdik. Aslında bu biraz da bizim toprağımızdaki kadınlara has bir karakteristik. Ben de öyle şarkımı da söylerim yemeğimi de yaparım.” cevabını veriyor. Billur gibi bir ses, ruha dokunan şarkılarla hazırlanan romantik sofralar... Gülses’in eşi şanslı değil de ne? Düşünün “Günaydınım Nar çiçeğim” gibi bir şarkıyla uyandırıldığınızı ve böylesi pozitif bir atmosferde hazırlanmış bir kahvaltı sofrasında yudumladığınız çayın keyfini… Bu düşüncemi sanatçıyla da paylaştığımda epey şaşırtıcı bir o kadar da komik bir açıklama yapıyor: “Ne keyfi, o şarkı cehennem azabımız!” Meğer telefonuna alarm sesi olarak ayarlamış. Gerisini tahmin etmesi zor değil. Geç yattıkları gecelerin sabahlarında, uykunun en tatlı anında bangır bangır çalan bir şarkı ne kadar güzel olursa olsun ve (hatta bu şarkıyı kendiniz de seslendirmişseniz ) işkenceden öteye geçmez herhalde.Görselliğe ve sunuma önem verse de sofrasında kimliğiyle örtüşen mütevazı yemekler tercih ediyor sanatçı. Dışarda da evde de abartıya kaçmıyor, israfa girmiyormuş. Son yıllarda sağlıksız olduğu gerekçesiyle ailece bazı yiyecekleri nadiren tüketir olmuşlar. Şeker ve pilav liste başında yer alıyor. Bu duruma en çok “Bir kadın pilavı ve kuru fasulyeyi güzel yapabiliyorsa eşinin gönlünü kazanmış demektir. Ben böyle şanslı erkeklerden biriydim.” diyen tambur sanatçısı eşi Necip Gülses içerlemiş. Melihat Gülses’in dillere destan pilavlarından mahrum kalması kolay olmamış. (Bu kadar övülünce pilavının sırrını sorduğumda hem diri kalmalı, tane tane olmalı hem de yumuşacık ama lapa olmamalı diyor. Bir kez daha anlıyorum ki pilav yapmak herkesin harcı değil.)Necip Bey’de şeker hastalığı, hayatı boyunca rejim yapma gereksinimi duymayan sanatçıda kilo problemi baş gösterince terk-i pilav ve ağır yemeklere veda farz olmuş. Tereyağı ile kimi uzmanların olumlu kimilerinin olumsuz beyanları kafasını karıştırsa da çok sevdiği için ancak kısa süre dayanabilmiş uzak durmaya. Konu açılmışken sesisin sağlıklı çıkması içi
Zaman
Ana Sayfa
14.06.2014
ÇokgüzelpilavınvardiyorlaryalandeÇok güzel pilavın var diyorlar yalan de
Mümtaz'er Türköne - Mesele, Hayrettin Hoca'nın fetvaları değil
Zaman
13.06.2014
02:07
Öyleyse ne? Mesele bu fetvalarda vücut bulan iktidar hesaplarının egemen olduğu, müraî ve ben-merkezli siyaset dünyası.Bu kazan zaten kaynıyor; Hoca sadece altındaki ateşe odun taşıyor. Bize düşen, bu dünya ile hesaplaşmak ve bu kazanın içinde can çekişen hak ve adaletin peşine düşmek. Yoksa ortada ortak ölçülerimiz kalmayacak. Tıpkı Hoca’nın dünkü köşesinde “itham ispat değildir” hükmü ile, bir türlü yürümeyen yolsuzluk soruşturmalarından iktidarı aklarken, devletin kahredici gücü ile masum insanlara aylardır olmadık iftiralarda bulunan Başbakan’a aynı ölçüyü uygulamayı aklının köşesinden bile geçirmemesi gibi. Hayrettin Hoca için İslâm, ayağı sürçüp topallamaya başladığı an iktidara uzatılacak bir koltuk değneğinden ibaret. Ya mazlumların ahı?Muhakeme, gündelik telaş içinde başını kaldıracak vakti olmayan siyasetçinin anlayabileceği kadar basit. İslâm, hayatın her alanını, bu arada siyaseti de kapsayan bir teoriye sahip. Bu teorinin özü, niyeti İslâm olan emir sahibine itaat etmekten ibaret. Emir sahibi ise, bir türlü tükenmeyen “zaruret hali” yüzünden bu teoride yer alan kurallarla bağlı değil. Sonuçta ayakta kalan, bir dinden çok her şeyin ve her aracın mübah olduğu sığ bir Makyevelizm. Buyrun, Hoca’nın cümleleri ile takip edin!“İçinde bulunduğumuz şartlar adım adım İslâm’a giderken bir aracın kullanılmasını zarurî kılarsa, o aracı kullanırız.” Hoca araç diye siyasî partiyi, demokrasiyi kastettiğini söyledikten sonra ekliyor: “Eğer o araç, bizi amacımıza doğru götürüyorsa, kapıların arka arkaya açılmasını sağlıyorsa, mecburiyete binaen onu kullanabiliriz.” Soracağınız “neden?” sorusunun cevabı olarak Hoca her kapıyı açan o sihirli kaideyi ekliyor: “Zaruret, o aracı meşrû kılar.” (“Demokrasi çoğulculuk laiklik ve İslâm”, Yeni Şafak, 25.5.2014) Bu araçların başında gelen “demokratik zihniyet” ise “beşerin Yaradan’a denkliği, üstünlüğü veya bağımsızlığı”na dayandığı için “İslâm’la bağdaşmaz” bir araç olarak tarif ediliyor. (“İslâm, demokrasi ve Medine Vesikası”, Yeni Şafak, 29.5.2014) Demek ki, demokrasi “İslâm’a giderken” kullanılacak bir araçtan ibaret. Ancak Machiavelli rolüne soyunan Hoca “amaca giden her araç mübahtır” kavline uyarken, İktidara muhalefet edenleri demokrasi sopası ile hizaya getirmeyi de ihmal etmiyor. Gezi’nin yıldönümündeki protestolara “demokrasi adına” karşı çıkıyor. (“Terör, anarşi ve demokrasi”, Yeni Şafak, 1.6.2014)Tekrar vurgulamalıyım. Bu dil, retorik ve bu muhakeme tarzı, iktidar rekabetine İslamiyet’ten mesned arayanların ortak paydası. Adam Müslüman, her şeyiyle Müslüman, üstelik iktidar ellerinde. Yaptığı her şeyi haklı kılmak için, siyasetin gerçekleri ile İslâm’ın yüce değerleri arasına Hayrettin Karaman’ı Machiavelli olarak yerleştirmeniz yeterli. Söyledikleri tam da İktidar’ın duymak istediği türden sözler. Üstelik “Bu iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum” diye -tövbe haşa- Allah ve Resulü’ne vekâleten İktidar partisine destek olan ve güvenoyu veren bir fıkıh âlimi söylüyor bunları. Eskiden parti mi vardı? Demokrasilerde “parti müftüsü” makamı olmadan bu zorlu müşkülleri nasıl çözeceğiz?Bu İslâmcı siyasî dili, ne kadar sığ ve mekanik olsa da küçümseyemeyiz. Çünkü bu dil gücünü, Şer’î dayanaklarının sağlamlığından değil işlevinden alıyor. Bu dil bir parti örgütünün iç iletişim dilini oluşturuyor. Ortaya bir “ululemr” çıkartıyor ve “biat” kurumu ile keskin bir hiyerarşinin tepesindeki otorite sayesinde işler hızlı ve verimli yürüyor. Başkaları buna “dikta” adını veriyorlarsa, ne gam! Kanun düzeni ayak bağı olmaktan çıkıyor. Sadece İktidar’ın yolsuzluklarının “neden yolsuzluk olmadığını” bu referans sistemini bilmeyenlere anlatmakta bazı sıkıntılar yaşanıyor. Halbuki öyle basit ki! “Zaruretler var; öyleyse her şey mubah”. Kim diyor? Koskoca Hayrettin Karaman bütün ilmî otoritesini “zaruretlerin her icraatını mubah kıldığı hükümet”in önüne, üzerinde yürüyeceği bir halı gibi serip, harcamıyor mu?Keşke harcanan sadece bir âlimin izzeti olsa.
Zaman
En Çok Okunan
13.06.2014
MümtazerTürköne-MeseleHayrettinHocanınfetvalarıdeğilMümtazer Türköne - Mesele Hayrettin Hocanın fetvaları değil
Toplam "363" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti