Habergec.Com Aranan Kelimeler:kim ne kadar alıyor? Değerlendirme: 10 / 10 638081
habergec.com
15.09.2014 Pazartesi
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

kim ne kadar alıyor?

Ne olacak bu gündüz kuşaklarının hali?
Zaman
14.09.2014
02:08
Geçtiğimiz haftalarda gündüz kuşağı programlarında yaşananlar hepimizin malumu. Gerçekleşen olaylar bu kuşaktaki yapımların sürdürülebilirliğini yeniden tartışmaya açtı. Peki yurtdışındaki gündüz kuşağı programlarının işleyiş ve içerik bakımından Türkiye’dekinden farkı ne?Gündüz kuşağı, televizyon sektörü için önemli ve geniş bir vakit aralığını kapsıyor. Resmi bir sınırlama olmasa da 10.00-18.00 arasındaki yayınlara gündüz kuşağı deniyor. Bu yayın diliminin ana hedef kitlesini ise sabah eşini işe, çocuklarını da okula gönderen ev hanımları oluşturuyor. Programların çeşitliliği bakımından epey geniş bir yelpaze çıkıyor karşımıza. Reality şovlardan tutun da evlilik programlarına, televizyonu adeta bir mahkemeye çeviren “suçlu kim?” yapımlarından yemek programlarına kadar birçok izlenceyle karşılaşmak mümkün. Özellikle reality şovlar ve suçluyu aramaya yönelik programlarda sıradan insanların hayatları en ince ayrıntısına kadar ekranlardan evlerimize konuk oluyor. Gayri meşru ilişkiler, cinayetler ve aile içinde yaşanan sorunların bini bir para. Bu tür içerikler, artık farkındalık oluşturmaktan ziyade, gittikçe normalleşiyor ve sadece bir şov unsuru haline geliyor.Gündüz kuşağı yayınlarının içeriğini sorgulatan son olay ise, geçtiğimiz haftalarda iki karısını öldürmüş bir adamı canlı yayında programına konuk eden Seda Sayan oldu. Yıllar boyunca yapılan anketlerde Türkiye’deki en güvenilir kişi çıkan Seda Sayan’dan bahsediyoruz. Hâlâ öyle midir bilinmez fakat halk nezdinde böyle bir güvenilirliğe sahip olmasında uzun zamandır yapmakta olduğu gündüz kuşağı programlarının önemli bir payı var. Bu da bizlere bu programların insanlar üzerinde ne derece etkili olduğunu gösteriyor aslında. Peki yurtdışındaki gündüz programlarının Türkiye’dekinden bir farkı var mı? İşleyiş ve içerik Türkiye’dekine benziyor mu? ABD ile Türkiye’deki gündüz kuşağı programları arasında bir kıyas yaparak bu duruma bir göz atalım.Türkiye’de yapımcılara az sunuculara çok iş düşüyorTürkiye’deki gündüz kuşağı programı sunucularının elinde oldukça fazla güç var. ‘Güç’ derken ne demek istediğimizi açıklayalım. Türkiye’deki sunucular, yapımcılar gibi programın içeriği üzerinde fazla etkiye sahip. Sadece sunmuyor, içerikte ne olacak, ne söylenecek, tüm bunlar onların kontrolü altında. Dolayısıyla yapım ekibi sunucuya ne yapacağını söylemek yerine hizmet eder bir konumda bulunuyor. Kısacası bir nevi yapım ekibinin zayıflığı, sunucu üzerinden kapatılmaya çalışılıyor. Yurtdışında ise durum çok farklı. ABD ve İngiltere’deki gündüz kuşağı programlarında kurgu unsuru ön plana çıkıyor. Programın başından sonuna kadar ne konuşulacak ve hangi noktalara temas edilecekse bütün bunlar önceden kurgulanıyor. Doğal olarak da bu şekilde herhangi sürprize mahal verilmemiş oluyor.Yurtdışında filtreleme daha kuvvetli, çünkü canlı yayın yokGündüz kuşağı programlarında üzerinde durulması gereken bir diğer farklılık da canlı yayın meselesi. ABD ve İngiltere’de gündüz kuşağında canlı yayınlanan programlara rastlamak pek mümkün değil. Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğretim görevlisi Feyza Akınerdem’e göre, canlı yayın Türkiye’ye has bir durum Sebebi, banttan yayın maliyetinin çok daha yüksek olması: “Bu sebeple Türkiye’de daha çok canlı yayın yapılır. İngiltere ve ABD’de canlı yayın programlara pek şahit olmayız. Dolayısıyla bu ülkelerde filtre mekanizması otomatik olarak daha kuvvetli oluyor. Canlı olsa bile yayın arkadan geliyor. Bizdeki gündüz kuşağının neredeyse hepsi canlı. Anlık sansasyon ile krizlere açık ve bunun üzerinden programlar reyting alıyor.”Türkiye’de bir RTÜK kanunu var ve bu kanuna göre suçu ve suçluyu övmek yasak. Fakat geçen hafta yapılan toplantılarda RTÜK, çekimser kaldığı için Seda Sayan’ın programına herhangi bir ceza vermedi. Akınerdem, suçu ve suçluyu öven yayın yapılamayacağını fakat bu kanunların ne kadar uygulanacağının ise RTÜK’ün inisiyatifine bağlı olduğunu belirtiyor. Bunun yanında aslında esas kontrol mekanizmasının da yapımcılarda bittiğinin altını çiziyor: “Programlarda ağırlanacak kişilerin geçmişlerini doğru şekilde araştıran programcılar var. Fakat buna dikkat etmeyen ve sansasyon ortaya çıkartmak isteyen isimler de çok. Seda Sayan örneği üzerinden gidecek olursak, o kişinin ekrana çıkması Seda Sayan ve yapım ekibinin inisiyatifinde. Yayından önce bunu denetleyecek bir kurum yok. Dolayısıyla iki kadını öldürdüğü bilinen birisi o yayına bilinçli bir şekilde çıkartıldı.”ABD’de kadın programlarının niteliği ise çok farklı. ‘The Oprah Winfrey Show’ örneği üzerinden giden Akınerdem’e göre bu programlara şiddet gören, ayrımcılığa uğramış kadınlar çıkarıldığında, yaşadıklarının üstesinden gelebi
Zaman
Ana Sayfa
14.09.2014
Neolacakbugündüzkuşaklarınınhali?Ne olacak bu gündüz kuşaklarının hali?
Bülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Zaman
12.09.2014
02:25
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri yaklaştıkça hükümet kontrolündeki medyada heyecan artıyor.Adalet Bakanlığı da seçimi hayat memat meselesi görüyor ve kazanmak için havucu da sopayı da sonuna kadar kullanıyor. Korkutma ve gözdağının yeterince etkili olmadığı görülmüş olmalı ki ‘teşvik primi’ devreye sokuluyor.AK Parti, insanların hakkını pazarlıksız ve karşılıksız vermemeyi alışkanlık haline getirdi. Temel ve doğuştan herkesin sahip olması gereken hakları vermek için bile kâh Alevilerle masaya oturuyor, kâh Kürtlerle. Aynı rencide edici tavra şimdi yargı camiası muhatap. Maaşta seyyanen artış, idari hâkimlerin hukuk fakültesi okuma hakkı, sicil affı ve silah edinme gibi düzeltmeler için neden bugüne kadar beklendi; daha doğrusu niye seçimden sonrasını bekliyorsunuz? Her şeyi sığdırdığınız torba yasaya eklemek iki imzaya bakardı. Paşa gönlü istemeyen devlet memuru mahkeme kararını uygulamaz gibi bir hukuksuzluğa bile yer buldunuz, buna mı bulamadınız? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedebilen, trilyonluk davalarda kalem oynatan yargı mensuplarına ne kadar maaş verseniz, az. Ama neden şimdi? Hele silah alma hakkının bugünü beklemiş olması hepten can sıkıcı. Son yıllarda kaç savcı sokak ortasında infaz edildi, bakanlık harekete geçmedi. Demek ki oyları canlarından kıymetli!Adalet Bakanlığı, seçim kampanyasını Yargıda Birlik Platformu (YBP) üzerinden yürütüyor. Platformun oluşumu bile tek başına ‘eski Türkiye’nin hortladığını gösteriyor. Eski Türkiye’de başta yüksek yargı olmak üzere koltuklar Ankara’da paylaşılırdı. Aksiyon Dergisi’nin 821. sayısında bu konuyla alakalı etraflı bir dosya var, ilgilisi bakabilir. 2010’a kadar son 20 yılda Yargıtay’a seçilen 405 kişinin yüzde 76’sı yani 310’u Ankara’da görev yapmış. Daha büyük bir yargı bölgesi olan İstanbul’dan bile sadece 42 kişi seçilebilmiş. Bütün seçilenlerin neredeyse yarısının kısa süre önce kurulan YARSAV üyesi olması dikkat çekiyordu. Şimdi YARSAV’ın yerini YBP alıyor, mantalite tıpa tıp aynı. YBP’nin kurucular listesine baktığınızda Ankara’nın ezici ağırlığı ortaya çıkıyor. 18 kişilik heyette bir İstanbul, bir de Edirne’den üye var. Kalan 16 kişinin sekizi bakanlık bürokratı, diğer sekizi ise Ankara adliyelerinde görevli. Anlayacağınız, eski Türkiye’yi boyayıp yeni diye satmaya çalışıyorlar.YBP’nin bir de riskli seçim enstrümanı var: Alevilik. Platform sözcüsü bir savcı her gün bir hükümet gazetesi veya televizyonunda konuşuyor. Söze başlarken Alevi kimliğini vurgulama ihtiyacı hissediyor, yani Alevi hâkim ve savcıların oylarına göz kırpıyor. Kimsenin mezhep kimliği ile oy kullanacağına inanmam. Velev ki kullansa, istenmeyen kararı veren yargıcı ‘o zaten Alevi’ diye niteleyenlerin unutulduğunu zannetmiyorum. Sokak olaylarında hayatını kaybeden gençleri Alevi-Sünni diye ayıran ve ona göre tepki verenlerin de hatırdan çıkmadığı kanaatindeyim.Bu arada basına akredite uygulayanlar arasına trajikomik biçimde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da katıldı. 28 Şubat’ta sadece askeri alanlarda uygulanan ve bütün baskılara rağmen sivillere kabul ettiremedikleri bir ayırımcılığı kendilerine yakıştırıyorlar. Aslında meselenin temelinde korku var; soru sorabilen, itiraz edebilen gazeteci korkusu. Yukarıda yazdıklarımın soruya dönüşüp bakana tevcih edildiğini düşünsenize, kaçmakta haksız mı? Ayrıca 28 Şubat’ta akredite gazeteciler en azından timsah gözyaşı döker ve uygulamayı yarım ağız eleştirirdi. Bu dönemin ‘seçilmiş’ gazetecileri o kadar bile yapamıyor. Çünkü onlar teyemmüm, soru sorabilen gazeteciler ise su. Malum su görününce teyemmüm bozulur. Onlar da devletlûlar gibi bizimle aynı mekânı paylaşmaktan korkuyor. TRT’de Fikret Bila’nın karşılaştığı muamele tam da böyle bir şeydi; “şovumuzu bozuyorsun, doğaçlama repliklerle senaryo dışına çıkıyorsun” tepkisi. Yeni Türkiye gazeteciliğinin böyle kazalara tahammülü yok. b.korucu@zaman.com.tr
Zaman
En Çok Okunan
12.09.2014
BülentKorucu-HSYKseçimleriveteşvikprimiBülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Bülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Zaman
12.09.2014
02:10
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri yaklaştıkça hükümet kontrolündeki medyada heyecan artıyor.Adalet Bakanlığı da seçimi hayat memat meselesi görüyor ve kazanmak için havucu da sopayı da sonuna kadar kullanıyor. Korkutma ve gözdağının yeterince etkili olmadığı görülmüş olmalı ki ‘teşvik primi’ devreye sokuluyor.AK Parti, insanların hakkını pazarlıksız ve karşılıksız vermemeyi alışkanlık haline getirdi. Temel ve doğuştan herkesin sahip olması gereken hakları vermek için bile kâh Alevilerle masaya oturuyor, kâh Kürtlerle. Aynı rencide edici tavra şimdi yargı camiası muhatap. Maaşta seyyanen artış, idari hâkimlerin hukuk fakültesi okuma hakkı, sicil affı ve silah edinme gibi düzeltmeler için neden bugüne kadar beklendi; daha doğrusu niye seçimden sonrasını bekliyorsunuz? Her şeyi sığdırdığınız torba yasaya eklemek iki imzaya bakardı. Paşa gönlü istemeyen devlet memuru mahkeme kararını uygulamaz gibi bir hukuksuzluğa bile yer buldunuz, buna mı bulamadınız? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedebilen, trilyonluk davalarda kalem oynatan yargı mensuplarına ne kadar maaş verseniz, az. Ama neden şimdi? Hele silah alma hakkının bugünü beklemiş olması hepten can sıkıcı. Son yıllarda kaç savcı sokak ortasında infaz edildi, bakanlık harekete geçmedi. Demek ki oyları canlarından kıymetli!Adalet Bakanlığı, seçim kampanyasını Yargıda Birlik Platformu (YBP) üzerinden yürütüyor. Platformun oluşumu bile tek başına ‘eski Türkiye’nin hortladığını gösteriyor. Eski Türkiye’de başta yüksek yargı olmak üzere koltuklar Ankara’da paylaşılırdı. Aksiyon Dergisi’nin 821. sayısında bu konuyla alakalı etraflı bir dosya var, ilgilisi bakabilir. 2010’a kadar son 20 yılda Yargıtay’a seçilen 405 kişinin yüzde 76’sı yani 310’u Ankara’da görev yapmış. Daha büyük bir yargı bölgesi olan İstanbul’dan bile sadece 42 kişi seçilebilmiş. Bütün seçilenlerin neredeyse yarısının kısa süre önce kurulan YARSAV üyesi olması dikkat çekiyordu. Şimdi YARSAV’ın yerini YBP alıyor, mantalite tıpa tıp aynı. YBP’nin kurucular listesine baktığınızda Ankara’nın ezici ağırlığı ortaya çıkıyor. 18 kişilik heyette bir İstanbul, bir de Edirne’den üye var. Kalan 16 kişinin sekizi bakanlık bürokratı, diğer sekizi ise Ankara adliyelerinde görevli. Anlayacağınız, eski Türkiye’yi boyayıp yeni diye satmaya çalışıyorlar.YBP’nin bir de riskli seçim enstrümanı var: Alevilik. Platform sözcüsü bir savcı her gün bir hükümet gazetesi veya televizyonunda konuşuyor. Söze başlarken Alevi kimliğini vurgulama ihtiyacı hissediyor, yani Alevi hâkim ve savcıların oylarına göz kırpıyor. Kimsenin mezhep kimliği ile oy kullanacağına inanmam. Velev ki kullansa, istenmeyen kararı veren yargıcı ‘o zaten Alevi’ diye niteleyenlerin unutulduğunu zannetmiyorum. Sokak olaylarında hayatını kaybeden gençleri Alevi-Sünni diye ayıran ve ona göre tepki verenlerin de hatırdan çıkmadığı kanaatindeyim.Bu arada basına akredite uygulayanlar arasına trajikomik biçimde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da katıldı. 28 Şubat’ta sadece askeri alanlarda uygulanan ve bütün baskılara rağmen sivillere kabul ettiremedikleri bir ayırımcılığı kendilerine yakıştırıyorlar. Aslında meselenin temelinde korku var; soru sorabilen, itiraz edebilen gazeteci korkusu. Yukarıda yazdıklarımın soruya dönüşüp bakana tevcih edildiğini düşünsenize, kaçmakta haksız mı? Ayrıca 28 Şubat’ta akredite gazeteciler en azından timsah gözyaşı döker ve uygulamayı yarım ağız eleştirirdi. Bu dönemin ‘seçilmiş’ gazetecileri o kadar bile yapamıyor. Çünkü onlar teyemmüm, soru sorabilen gazeteciler ise su. Malum su görününce teyemmüm bozulur. Onlar da devletlûlar gibi bizimle aynı mekânı paylaşmaktan korkuyor. TRT’de Fikret Bila’nın karşılaştığı muamele tam da böyle bir şeydi; “şovumuzu bozuyorsun, doğaçlama repliklerle senaryo dışına çıkıyorsun” tepkisi. Yeni Türkiye gazeteciliğinin böyle kazalara tahammülü yok. b.korucu@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
12.09.2014
BülentKorucu-HSYKseçimleriveteşvikprimiBülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Bülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Zaman
12.09.2014
02:01
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri yaklaştıkça hükümet kontrolündeki medyada heyecan artıyor.Adalet Bakanlığı da seçimi hayat memat meselesi görüyor ve kazanmak için havucu da sopayı da sonuna kadar kullanıyor. Korkutma ve gözdağının yeterince etkili olmadığı görülmüş olmalı ki ‘teşvik primi’ devreye sokuluyor.AK Parti, insanların hakkını pazarlıksız ve karşılıksız vermemeyi alışkanlık haline getirdi. Temel ve doğuştan herkesin sahip olması gereken hakları vermek için bile kâh Alevilerle masaya oturuyor, kâh Kürtlerle. Aynı rencide edici tavra şimdi yargı camiası muhatap. Maaşta seyyanen artış, idari hâkimlerin hukuk fakültesi okuma hakkı, sicil affı ve silah edinme gibi düzeltmeler için neden bugüne kadar beklendi; daha doğrusu niye seçimden sonrasını bekliyorsunuz? Her şeyi sığdırdığınız torba yasaya eklemek iki imzaya bakardı. Paşa gönlü istemeyen devlet memuru mahkeme kararını uygulamaz gibi bir hukuksuzluğa bile yer buldunuz, buna mı bulamadınız? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedebilen, trilyonluk davalarda kalem oynatan yargı mensuplarına ne kadar maaş verseniz, az. Ama neden şimdi? Hele silah alma hakkının bugünü beklemiş olması hepten can sıkıcı. Son yıllarda kaç savcı sokak ortasında infaz edildi, bakanlık harekete geçmedi. Demek ki oyları canlarından kıymetli!Adalet Bakanlığı, seçim kampanyasını Yargıda Birlik Platformu (YBP) üzerinden yürütüyor. Platformun oluşumu bile tek başına ‘eski Türkiye’nin hortladığını gösteriyor. Eski Türkiye’de başta yüksek yargı olmak üzere koltuklar Ankara’da paylaşılırdı. Aksiyon Dergisi’nin 821. sayısında bu konuyla alakalı etraflı bir dosya var, ilgilisi bakabilir. 2010’a kadar son 20 yılda Yargıtay’a seçilen 405 kişinin yüzde 76’sı yani 310’u Ankara’da görev yapmış. Daha büyük bir yargı bölgesi olan İstanbul’dan bile sadece 42 kişi seçilebilmiş. Bütün seçilenlerin neredeyse yarısının kısa süre önce kurulan YARSAV üyesi olması dikkat çekiyordu. Şimdi YARSAV’ın yerini YBP alıyor, mantalite tıpa tıp aynı. YBP’nin kurucular listesine baktığınızda Ankara’nın ezici ağırlığı ortaya çıkıyor. 18 kişilik heyette bir İstanbul, bir de Edirne’den üye var. Kalan 16 kişinin sekizi bakanlık bürokratı, diğer sekizi ise Ankara adliyelerinde görevli. Anlayacağınız, eski Türkiye’yi boyayıp yeni diye satmaya çalışıyorlar.YBP’nin bir de riskli seçim enstrümanı var: Alevilik. Platform sözcüsü bir savcı her gün bir hükümet gazetesi veya televizyonunda konuşuyor. Söze başlarken Alevi kimliğini vurgulama ihtiyacı hissediyor, yani Alevi hâkim ve savcıların oylarına göz kırpıyor. Kimsenin mezhep kimliği ile oy kullanacağına inanmam. Velev ki kullansa, istenmeyen kararı veren yargıcı ‘o zaten Alevi’ diye niteleyenlerin unutulduğunu zannetmiyorum. Sokak olaylarında hayatını kaybeden gençleri Alevi-Sünni diye ayıran ve ona göre tepki verenlerin de hatırdan çıkmadığı kanaatindeyim.Bu arada basına akredite uygulayanlar arasına trajikomik biçimde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da katıldı. 28 Şubat’ta sadece askeri alanlarda uygulanan ve bütün baskılara rağmen sivillere kabul ettiremedikleri bir ayırımcılığı kendilerine yakıştırıyorlar. Aslında meselenin temelinde korku var; soru sorabilen, itiraz edebilen gazeteci korkusu. Yukarıda yazdıklarımın soruya dönüşüp bakana tevcih edildiğini düşünsenize, kaçmakta haksız mı? Ayrıca 28 Şubat’ta akredite gazeteciler en azından timsah gözyaşı döker ve uygulamayı yarım ağız eleştirirdi. Bu dönemin ‘seçilmiş’ gazetecileri o kadar bile yapamıyor. Çünkü onlar teyemmüm, soru sorabilen gazeteciler ise su. Malum su görününce teyemmüm bozulur. Onlar da devletlûlar gibi bizimle aynı mekânı paylaşmaktan korkuyor. TRT’de Fikret Bila’nın karşılaştığı muamele tam da böyle bir şeydi; “şovumuzu bozuyorsun, doğaçlama repliklerle senaryo dışına çıkıyorsun” tepkisi. Yeni Türkiye gazeteciliğinin böyle kazalara tahammülü yok. b.korucu@zaman.com.tr
Zaman
Ana Sayfa
12.09.2014
BülentKorucu-HSYKseçimleriveteşvikprimiBülent Korucu - HSYK seçimleri ve teşvik primi
Nuriye Akman - ROL MODELİMİZ LOTUS
Zaman
06.09.2014
02:12
Lotus çiçeğiyle aşk yaşayan yusufçuk böceği, birbirlerine bitişik bin ayrı petek gözüyle kim bilir nasıl görüyor sevgilisini?Lotus’un bazı Asya dinlerinde saflığın sembolü olduğunu bilirdim de, neden diye sormak hiç aklıma gelmemişti. Meğer bu çiçekte kendi kendini temizleyebilme yetisi varmış. Yüzeyinde bulunan mikron ve nano seviyesindeki çukur ve tepecikli yapılar sayesinde bitkinin yaprakları kesinlikle ıslanmıyormuş. Su damlacıkları yaprağın eğimli şekli sayesinde toprağa doğru kayarken üzerindeki çamuru, küçük böcekleri ve diğer kirleri de beraberinde taşıyormuş. Haliyle yağmur ormanlarının çamurlu nehir ve göllerinde yetişmesine rağmen yaprakları hep temiz kalıyormuş.Lotusun bu özelliği nanoteknolojiye de ilham vermiş. Maddeyi atom altı seviyede kontrol edip ona yeni özellikler kazandıran bu bilim dalıyla uğraşan insanlar çiçeği taklit etmişler. Böylece boyaların, kumaşların ve diğer pek çok yüzeyin hem kuru hem temiz kalması için yöntemler geliştirmişler.Lotusun nano tepeciklerinde biriken yabancı partiküllerin adeta bilardo topları gibi çarpışarak yaprak üzerinden kayması beni çok heyecanlandırdı.Savunma, tekstil, otomotiv, inşaat, tıp, ilaç gibi akla gelen her alanda uygulanabilen nanoteknolojinin nimetlerini yaşamak güzel de, zihin ve beden temizliğindeki tembelliğimize ne demeli? Bir lotus kadar olamıyoruz...***SÖZLÜK AŞKINAKitapların şahı sözlüklerdir. Kelimelerin hem köklerine iner hem de onları kanat edinir uzak diyarlara gidersiniz. Kelimeler o işlenmemiş yalın halleriyle sizi çağrışımlara boğar ve boşluklarını doldurup hikâyeye dönüşmek için adeta zorlar. Bu, zevkli bir oyun olduğu kadar tehlikeli bir tuzaktır da. Çünkü sözcükler şeyleri ya da durumları açıklar görünürken aslında anlamlarını daraltıp küçültürler. Siz gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırdığınızı zannedersiniz. Halbuki perde üstüne perde germişsinizdir. Derin manalara sözlerle ulaşamasanız da kelimesiz yaşayamazsınız.Konusu ve türünden bağımsız olarak her kitap aynı zamanda bir sözlüktür. Mesela psikiyatr Mustafa Merter’in Nefs Psikolojisi kitabı. Doktor Merter, insanlık hallerini tasavvufi bir bakış açısıyla anlatırken eserin içine kocaman, şaşırtıcı bir sözlük sığdırmış. Okurken çifte kavrulmuş lokum tadı alıyor zihin. İşte o kitaptan seçtiğim bazı kelimelerin kök anlamları ve bana düşündürttükleri:Kısaca zihin keskinliği olarak tanımlanan Zeka’nın kök anlamı çok zengin: Parlama, parıltı, ateşin harlı yanması, saflık, duruluk, hal düzgünlüğü...İlmi kabule hazır güç diye bildiğimiz akıl’ın mastar hali a-k-l. Herhangi bir hayvanı dizginlemek, gem vurmak, tutmak, sımsıkı kavramak, bağlamak anlamlarına geliyor.Hemen herkes hikmet denince bilinmeyen gizli sebep, yaradılışın ilahi gayesini anlar. H-k-m mastarından gelen kelimenin kök anlamının bir şeyi ıslah etmek için alıkoymak, engellemek olduğunu herhalde pek az insan bilir.Sembol’ün aslı Yunanca symbolon. İkiye bölünmüş herhangi bir şeyin tekrar birleştirilmesi demek. İlginç değil mi? İkiyi veya çoku tek yapıyor sembol.Keder, tasa kaygı yerine kullandığımız Gam’ın (g-m-m) bir şeyi gizlemek anlamına geldiğini biliyor muydunuz?“Yerdeki ve gönüldeki sertlik anlamına gelen kelime nedir?” diye sorulsa kimse hüzün (h-z-n) demez.“Hangi kelime soyunmak, elbiselerini çıkarmak, zırhsız, korunmasız kalmak” manasına gelir desek hüsran (h-s-r) diyebilecek kaç kişi çıkar acaba?Af dilemek anlamı iyi bilinir İstiğfar (ğ-f-r)’ın. Peki adeta hüsranın tersi olduğunu “bir şeye onu kirden koruyacak bir elbise giydirmek” olduğunu bilen var mıdır?Dedikodu olarak bildiğimiz gıybet (ğ-y-b)’in kök anlamı gözden kaybetmek, kayıplara karışmak. Boşuna yasaklanmamış gıybet, eden buharlaşıyor demek.Şükür’ün (ş-k-r) Allah’a teşekkür anlamına geldiğini biliriz ama asıl anlamının açmak, meydana çıkarmak olduğundan haberimiz yoktur.Hamd (h-m-d) kelimesinin özü de çok zengin anlamları haiz: Övgü, metih, durmak, susmak, ateşin alevinin sönmesi, cansız yere serilmek. Herhalde nefsin ateşi hamd ile sönüyor...
Zaman
Köşe Yazıları
06.09.2014
NuriyeAkman-ROLMODELİMİZLOTUSNuriye Akman - ROL MODELİMİZ LOTUS
Topkapı henüz müze değilken...
Zaman
05.09.2014
12:51
Osmanlı’nın ihtişamlı yıllarına ev sahipliği ettikten sonra müzeye dönüştürülen Topkapı Sarayı’nın imparatorluk devri gün yüzüne çıktı. Siyah beyaz karelerde saray adabı ve adetlerinin kalıntıları seziliyor.19. asrın ilk yarısında icâd edilen fotoğraf makinesi, Osmanlı vakanüvislik an’anesine başka bir gözle bakma fırsatı sağladı. Hayalin ve hislerin karıştığı görsel tarih bu sayede kaybolmaya yüz tutarken, yeni bir usul olan fotoğraf, sarayla ve saray üzerinden imparatorluk halkıyla tanışmış oluyordu. Tabii Sultan II. Abdülhamid Hân’ı bu meyanda yâd etmemek olmaz. Yıldız Sarayı’nda kurdurduğu fotoğrafhane sayesinde ülkenin dört bir yanı tarihe mâl olacak mekânlar, insanlar ve birçok törenler kayıt altına alınarak, eski devrin görsel bakiyesi böylece muhafaza edilecekti.Batı’ya intibak hareketleriyle yeni bir hüviyete kavuşan Osmanlı aristokrasisi, fotoğrafın gelmesiyle minyatürü terk edeceği gibi eski saraydan modern bir mekâna taşınarak, yeni bir devre de kapı aralamıştı. Mevcut adres, Abdülmecid Han’ın Boğaz sahilinde barok tarzda yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı idi. Beri taraftan, saray yaşamının başka bir merkeze kayması eski sarayı şaşaalı günlerinden alarak sessizliğe sürüklemişti. Topkapı Sarayı artık zaman zaman çeşitli törenler ve ziyaretler için gelen misafirlerini ağırlıyor, onlara istirahat imkânı sunuyordu. Bu sayede, namı diğer Saray-ı Cedid, mazideki debdebesini yitirse bile, kadim kültürünü koruyacak bir avuç hizmetkârla hayatını devam ettirdi. Saray hâdimleri, mukaddes emanetleri ve bilumûm saray hazinelerini muhafaza görevine devam ettiler. Tâ ki takvimler 3 Nisan 1924’ü gösterdiği güne kadar… Yeni rejimin kararıyla Topkapı Sarayı, bundan böyle Batılı mânâda modern bir müze halini alacak, ihtişamlı bir geçmişin enmüzeci olan saray tavrı, dili ve adabı da kesinkes feda edilmiş olacaktı.Hilmi Aydın’ın hazırladığı ve İBB Kültür AŞ’den çıkan ‘Resimli Belgelerde Topkapı Sarayı’ kitabı, işte bu kopuş devresine şahitlik edecek fotoğrafları ihtiva ediyor. Üç ana kısımda toplanan sarayın tarihî seyri; evvela, Osmanlı sûret sanatı minyatür, akabinde Batılı tasvir sanatı gravürlerin mevcut olduğu iki bölümde anlatılmış. Bahsettiğimiz fotoğraflar kitabın son kısmını teşkil ediyor. Devrin iki mühim fotoğraf topluluğu, Sebah-Joaillier ve Abdullah Biraderler’in çektiği karelerde henüz müzeye çevrilmemiş Saray’ın eski devirden izlerine rastlamak mümkün. Fotoğraflarda göreceğiniz kişiler sarayın eski ahalisi ya da yeni müzenin görevlileri. Her ne kadar sarayda da yaşasalar, ilk bakışta sade ve vakur halleriyle dikkat çekiyorlar. Kitabın içinden seçtiğimiz fotoğraflardan eski saray adetlerini teşhir eden kısa bir okuma yaptık.‘Hikmetin başı Allah korkusudur’Babüssade Kapısı, Saray’ın en eski yapılarından biri. Fatih döneminde yapılmış dört sütunlu kapıya daha sonra değiştirilerek yeni bir biçim verilmiş. Kapının tam üzerindeki besmele sultan II. Mahmut’un hattı. Biraz içeride görünen kemerli kapının yanlarında Akağalar Koğuşu ve Babüssade Ağası Dairesi yer alıyor. İç tarafta görülen Arz Odası’nın kapısının üzerinde III. Ahmet’in yazdığı ‘Re’sü’l-hikmeti mehâfetullah/Hikmetin başı Allah korkusudur’ yazısı dikkat çekici. Saraydaki bayramlaşma ve cülus yani tahta çıkış törenleri işte burada yapılıyor. Peygamber Efendimiz’den yadigâr Sancak-ı Şerif de törenlerde kapının hemen önündeki mermer yüksekliğin üzerine konuyor. Buranın ardı sultanın şahıs ikametgâhına açıldığı için Sadrazam’ın bile geçmesi izne tâbi idi. İki yanda görünen derinlikli resimler ise bugüne kadar çıkmayı başaramamış. Duvarların bugünkü boş hali, karakuşî bir restoratörün maharetli ellerinden çıkmış.Adalet Kulesi yüksekte olur Sarayın uzaktan çekilen fotoğrafında Sûr-ı Sultanî’yi müşahede edebilmek mümkün. Saray bahçeleri, bugün halka açık olarak ziyaret edilebilen Gülhane Parkı, siyah beyaz fotoğrafta seçilebiliyor. Sarayın en mümeyyiz işareti ise adaletin herşeyden yüksek olduğunu temsil eden Adalet Kulesi.Hazine dairesinde eller cebe sokulmazFotoğrafta Hazine dairesinden sorumlu eski saray çalışanları görülüyor. Üzerinde tuğranın bulunduğu ahşap kapının önündeki kişi, Hazine Kethüdası. Saray içinde her yerin ayrı bir usulü olduğu gibi buranın da usulü kalabalık çalışanlar güruhuyla hep birlikte girmek. Elleri önünde bağlı bulunması başka bir hassasiyeti işaret ediyor. Hazine odasında ellerini ceketin cebine sokmak suiistimale yol açmaması için yasak. Buradan alınan eşya her kim olursa olsun titizlikle kayda geçirilir, hatta padişah emri bile olsa müsamaha gösterilmez, iade edildiğinde kayıttan düşülür. Padiş
Zaman
Ana Sayfa
05.09.2014
TopkapıhenüzmüzedeğilkenTopkapı henüz müze değilken
Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28, Avrupa ve Amerika’da 58
Zaman
01.09.2014
02:30
Ray Cullom, Broadway müzikallerini Türkiye’ye getiren Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) şirketinde on yıldan beri çalışıyor. Bir yıldır ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin (PSM) genel müdürü. PSM’nin etkinlikleri geçtiğimiz yıl oldukça ilgi gördü, bu nedenle yeni sezonda 365 günün 300’ünde gösteri olacak. İstanbul’un kültür sanat hayatını değerlendiren Ray Cullom, Avrupa, Amerika ve Türk izleyicisini karşılaştırdı.Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi bir yıl önce açıldı. Bu sürede İstanbul’un kültür sanat hayatına nasıl bir katkısı oldu?İstanbul izleyici açısından potansiyeli yüksek bir şehir. Böyle olmasına rağmen, PSM gibi bir gösteri merkezinin şimdiye kadar açılmamış olması çok ilginç. Gelişmekte olan ülkeler denildiği zaman aklımıza Brezilya, Çin, Ortadoğu ülkeleri geliyor. Ama diğerleriyle karşılaştırıldığında İstanbul kadar sofistike bir şehrin böyle bir yere sahip olmaması şaşırtıcıydı.Türkiye’yi gelişmekte olan ülke kategorisinde mi değerlendiriyorsunuz?Evet ama bunu pozitif anlamda söylüyorum. Özellikle sanatta yükselen değerleri olan bir ülke. Türkiye’deki diğer sahneleri düşündüğümüz zaman bakıyorsunuz bir gün bir araba fuarı oluyor, diğer gün kongre, başka bir gün tiyatro vs… PSM’de her zaman sanat var, tiyatro, konser vs.Salonları doldurup dolduramayacağınız konusunda bir endişe yaşadınız mı?PSM’yi açarken bir hedefimiz vardı. Buraya getirmek istediğimiz sanatçıları belirlemiştik. İlk 2-3 ay istediğimiz hedeflere ulaşıp ulaşamayacağımız konusunda çok endişeliydik ama senenin sonunda istediğimiz rakamlara ulaştık. Cats ve Notre Dame de Paris çok ilgi gördü. Jersey Boys, ilk gösterimizdi. O yüzden onun izleyici sayısı azdı.PSM’nin operatörlüğünü Broadway şovlarını hazırlayan ve pazarlayan Amerikalı Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) yapıyor. Nederlander’ı kim kurdu?Nederlander, 102 yıllık bir aile şirketi. Ben bu şirkette 10 yıldır çalışıyorum. Şu anki patronumun dedesi, Robert Nederlander kurucusudur. Merkezi New York’ta. Broadway’de 9 tane büyük tiyatroları var. Tüm büyük şovlar bu tiyatrolarda sahneleniyor. Şikago, Detroit, San Francisco, Houstan’ın yanı sıra Çin ve Londra’da da merkezleri bulunuyor.Broadway, müzikal konusunda nasıl marka oldu?Broadway, opera, dans, tiyatro gibi sanat dallarının en iyi şekilde temsil edildiği bir merkez. Burada en güzel şarkıyı duyarsınız, en inanılmaz oyunculuğu izlersiniz ve hiç kimsenin yapamadığı dansla karşılaşırsınız. Aynı zamanda çok büyük gösteriler düzenliyoruz, bu da insanları etkiliyor. Yeni sezonda sahnelenecek olan The Phantom of the Opera’nın ekibi 29 TIR ile İstanbul’a gelecek.İstanbul’un sanat izleyicisi hakkında ne düşünüyorsunuz?İstanbul’un sanat izleyicisine daha farklı yaklaşmamız gerektiğinin farkındayız. Çünkü Londra’daki izleyici kitlemizin ortalama yaşı 58 iken, Türkiye’de bu rakam 28. Daha bilgilendirici bir pazarlama stratejisi izlememiz gerekiyor.Amerika’daki izleyicinizin yaşı kaç peki?Batı Avrupa ve Amerika’nın yaş ortalamasının aynı olduğunu söyleyebilirim. Mesela siz röportaja gelmeden önce bir toplantım vardı ve beni gerçekten şok eden bir rakamla daha karşılaştım. İstanbul’daki sanat izleyicisinin ortalama yaşı 28, PSM’den bilet alanların ise daha çok 36 yaşındaki kadınlar olduğu ortaya çıktı. Amerika’daki sahnelerimizde ise 62 yaşındaki erkekler bilet alıyor. Bu yüzden daha önceki stratejilerimizi burada tamamen değiştirmek zorunda kalıyoruz.Bu kadar gencin olduğu bir şehirde, tiyatro yapmak ya da gösteri hazırlamak isteyenlere salonlarınızı ücretsiz açmak gibi bir planınız var mı?Aslında böyle bir imkanı çoktan sunduk. Yaz mevsiminde dışarıda, kışın ise içeride bulunan küçük bir sahnemiz var. Öğrenciler 45 dakikalık randevular alarak bu sahneleri ücretsiz kullanabiliyorlar.PSM sonuçta AVM’nin içine kurulmuş bir gösteri merkezi. Alışverişe gelenlerin yüzde kaçı, gişelerinizden herhangi bir etkinliğe bilet alıyor. Böyle bir araştırmanız oldu mu?Daha 10 aylık bir kuruluş olduğumuz için bununla ilgili bir araştırmamız yok. Yalnız şunu söylemeliyim ki sanat ve ticaret arasında her zaman yakın bir ilişki oldu, bunu kabul etmek gerekiyor. Shakespeare para kazanmak için tiyatro yazdı, Mozart para kazanmak için beste yaptı.Kültür-sanat diye tarif ettiğimiz şey, aslında eğlence endüstrisi olarak görülüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?Kesinlikle buna katılmıyorum. Kültür, sanat ve eğlence aslında birbirinden ayrılmaz parçalardır. Shakespeare ve Mozart’ı izlemeye, dinlemeye gelenler, bir peni ödeyerek, çoğu zaman sanatçıların karşısında bir şeyler yiyip içerek eğlenmişlerdir. Hatta oyunu beğenmediklerinde ellerindeki ekmeği sahneye fırlatarak eğlenmişlerdir. Kültür-sanat ve eğle
Zaman
Kültür
01.09.2014
Türkiye’desanatizleyicisininyaşı28AvrupaveAmerika’da58Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28 Avrupa ve Amerika’da 58
Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28, Avrupa ve Amerika’da 58
Zaman
01.09.2014
02:13
Ray Cullom, Broadway müzikallerini Türkiye’ye getiren Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) şirketinde on yıldan beri çalışıyor. Bir yıldır ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin (PSM) genel müdürü. PSM’nin etkinlikleri geçtiğimiz yıl oldukça ilgi gördü, bu nedenle yeni sezonda 365 günün 300’ünde gösteri olacak. İstanbul’un kültür sanat hayatını değerlendiren Ray Cullom, Avrupa, Amerika ve Türk izleyicisini karşılaştırdı.Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi bir yıl önce açıldı. Bu sürede İstanbul’un kültür sanat hayatına nasıl bir katkısı oldu?İstanbul izleyici açısından potansiyeli yüksek bir şehir. Böyle olmasına rağmen, PSM gibi bir gösteri merkezinin şimdiye kadar açılmamış olması çok ilginç. Gelişmekte olan ülkeler denildiği zaman aklımıza Brezilya, Çin, Ortadoğu ülkeleri geliyor. Ama diğerleriyle karşılaştırıldığında İstanbul kadar sofistike bir şehrin böyle bir yere sahip olmaması şaşırtıcıydı.Türkiye’yi gelişmekte olan ülke kategorisinde mi değerlendiriyorsunuz?Evet ama bunu pozitif anlamda söylüyorum. Özellikle sanatta yükselen değerleri olan bir ülke. Türkiye’deki diğer sahneleri düşündüğümüz zaman bakıyorsunuz bir gün bir araba fuarı oluyor, diğer gün kongre, başka bir gün tiyatro vs… PSM’de her zaman sanat var, tiyatro, konser vs.Salonları doldurup dolduramayacağınız konusunda bir endişe yaşadınız mı?PSM’yi açarken bir hedefimiz vardı. Buraya getirmek istediğimiz sanatçıları belirlemiştik. İlk 2-3 ay istediğimiz hedeflere ulaşıp ulaşamayacağımız konusunda çok endişeliydik ama senenin sonunda istediğimiz rakamlara ulaştık. Cats ve Notre Dame de Paris çok ilgi gördü. Jersey Boys, ilk gösterimizdi. O yüzden onun izleyici sayısı azdı.PSM’nin operatörlüğünü Broadway şovlarını hazırlayan ve pazarlayan Amerikalı Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) yapıyor. Nederlander’ı kim kurdu?Nederlander, 102 yıllık bir aile şirketi. Ben bu şirkette 10 yıldır çalışıyorum. Şu anki patronumun dedesi, Robert Nederlander kurucusudur. Merkezi New York’ta. Broadway’de 9 tane büyük tiyatroları var. Tüm büyük şovlar bu tiyatrolarda sahneleniyor. Şikago, Detroit, San Francisco, Houstan’ın yanı sıra Çin ve Londra’da da merkezleri bulunuyor.Broadway, müzikal konusunda nasıl marka oldu?Broadway, opera, dans, tiyatro gibi sanat dallarının en iyi şekilde temsil edildiği bir merkez. Burada en güzel şarkıyı duyarsınız, en inanılmaz oyunculuğu izlersiniz ve hiç kimsenin yapamadığı dansla karşılaşırsınız. Aynı zamanda çok büyük gösteriler düzenliyoruz, bu da insanları etkiliyor. Yeni sezonda sahnelenecek olan The Phantom of the Opera’nın ekibi 29 TIR ile İstanbul’a gelecek.İstanbul’un sanat izleyicisi hakkında ne düşünüyorsunuz?İstanbul’un sanat izleyicisine daha farklı yaklaşmamız gerektiğinin farkındayız. Çünkü Londra’daki izleyici kitlemizin ortalama yaşı 58 iken, Türkiye’de bu rakam 28. Daha bilgilendirici bir pazarlama stratejisi izlememiz gerekiyor.Amerika’daki izleyicinizin yaşı kaç peki?Batı Avrupa ve Amerika’nın yaş ortalamasının aynı olduğunu söyleyebilirim. Mesela siz röportaja gelmeden önce bir toplantım vardı ve beni gerçekten şok eden bir rakamla daha karşılaştım. İstanbul’daki sanat izleyicisinin ortalama yaşı 28, PSM’den bilet alanların ise daha çok 36 yaşındaki kadınlar olduğu ortaya çıktı. Amerika’daki sahnelerimizde ise 62 yaşındaki erkekler bilet alıyor. Bu yüzden daha önceki stratejilerimizi burada tamamen değiştirmek zorunda kalıyoruz.Bu kadar gencin olduğu bir şehirde, tiyatro yapmak ya da gösteri hazırlamak isteyenlere salonlarınızı ücretsiz açmak gibi bir planınız var mı?Aslında böyle bir imkanı çoktan sunduk. Yaz mevsiminde dışarıda, kışın ise içeride bulunan küçük bir sahnemiz var. Öğrenciler 45 dakikalık randevular alarak bu sahneleri ücretsiz kullanabiliyorlar.PSM sonuçta AVM’nin içine kurulmuş bir gösteri merkezi. Alışverişe gelenlerin yüzde kaçı, gişelerinizden herhangi bir etkinliğe bilet alıyor. Böyle bir araştırmanız oldu mu?Daha 10 aylık bir kuruluş olduğumuz için bununla ilgili bir araştırmamız yok. Yalnız şunu söylemeliyim ki sanat ve ticaret arasında her zaman yakın bir ilişki oldu, bunu kabul etmek gerekiyor. Shakespeare para kazanmak için tiyatro yazdı, Mozart para kazanmak için beste yaptı.Kültür-sanat diye tarif ettiğimiz şey, aslında eğlence endüstrisi olarak görülüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?Kesinlikle buna katılmıyorum. Kültür, sanat ve eğlence aslında birbirinden ayrılmaz parçalardır. Shakespeare ve Mozart’ı izlemeye, dinlemeye gelenler, bir peni ödeyerek, çoğu zaman sanatçıların karşısında bir şeyler yiyip içerek eğlenmişlerdir. Hatta oyunu beğenmediklerinde ellerindeki ekmeği sahneye fırlatarak eğlenmişlerdir. Kültür-sanat ve eğle
Zaman
Ana Sayfa
01.09.2014
Türkiye’desanatizleyicisininyaşı28AvrupaveAmerika’da58Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28 Avrupa ve Amerika’da 58
Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Zaman
30.08.2014
11:10
Liderler uzun konuşmalarında hiç değinmese, bir bakan “Normal bir olay” dese de Almanya’nın 2009’dan beri Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkması birçok açıdan büyük skandal.Birincisi, güvenlik boyutu. Der Spiegel yazmasa Türkiye’nin bu şekilde dinlendiğinden kimsenin haberi olmayacak. Demek ki, siyasetçi, bürokrat, gazeteci veya işadamı kim olursa olsun, yaptığı görüşmelerin bir güvenliği yok. Özellikle devletin sırlarını korumada ciddi bir zafiyet olduğu açık.İkincisi, devletin saygınlığı. Kısa süre önce Almanya’nın ABD tarafından dinlendiği ortaya çıktığında Amerikan yönetimi bunun bir yanlışlık olduğunu söyleyip dinleme kurallarını gözden geçirdi. Merkel; Obama’dan özür dilemesini istedi ve Obama da özür diledi. Halbuki şimdi ne Türkiye’nin güçlü bir tavrı söz konusu ne de Berlin’de yanlış yaptığına dair bir yaklaşım. Alman muhalefeti içinde dinlemeyi sorgulayanlar olsa da yönetimin görüşü şöyle: “Türkiye bir ABD veya AB üyesi İngiltere, Fransa gibi değil. Türkiye’de yaşanan bir gelişme, Almanya iç güvenliğini yakından ilgilendiriyor. PKK yanında aşırı sol örgütler, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, Ankara’nın Suriye politikası, muhalif gruplarla ilişkisi nedeniyle Türkiye’nin durumu farklı.”Üçüncüsü, şantaj boyutu. Siyasi liderler veya kamu görevlilerinin suç niteliği taşıyan ilişkilerinin, başkasının eline geçmesi şantaj olarak kullanılma riski dolayısıyla çok ciddi sorun. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan ve halen Türk-Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı olan Prof. Faruk Şen’in dinleme skandalı üzerine yaptığı değerlendirme bu açıdan anlamlı: “Türkiye’de 3 bin kişiyi dinledikleri görülüyor. Hükümet yetkilileri ve bazı muhalefet liderleri var. Fakat yoğun olarak bürokratları, gazetecileri ve iş dünyasını dinlemişler. Ve Türkiye’nin bunun üzerine gitmemesinin asıl nedeni de bu dinlemelerde bizi direkt ilgilendiren konuların olması. Türkiye bunlar ortaya çıkmasın diye üzerine gitmiyor.” Ona göre Almanya’nın elinde iki koz var: Biri, İsviçre bankalarına para kaçıran Türk büyükleri. İki, Türkiye’deki belirli telefon görüşmeleri.Türkiye gibi kritik bir ülkeyi sadece Almanya’nın dinlediğini düşünüyorsanız hata edersiniz. Dünya çapında siyaset güden hiçbir ülke Türkiye’ye ilgisiz değildir. Üstelik sadece Batı’ya da bakmamalı. Mesela, hakkımızda epey sırra vâkıf ülkelerden biri de İran. 17 Aralık yolsuzluk skandalında, beni en çok etkileyen, İranlı genç bir işadamının birkaç bakanı rüşvetle etki altına aldığını gösteren iddialardı. Eski Devrim Muhafızları Komutanı Muhsin Rezai’ye çok yakın çalışan, ünlü aktivist, gazeteci ve ekonomist Dr. Fuad Sadeghi’nin gazeteci Doğan Ertuğrul’a söylediklerine bakın: “Ambargo nedeniyle İran, petrol satışı için Çin, Türkiye, Kore ya da Hindistan’a yüzde 5 veriyor. Amaç paranın İran’a dönmesini garanti etmek. Bizim bilgilerimize göre Halkbank’taki İran parasının yüzde 5’ini Türkiye komisyon olarak alıyor. Çin’de büyük sorun yok. Çünkü Zarrab gibi aracılara ihtiyaç duymadan transferi kendisi yapıyor, komisyonu devlet alıyor. Türkiye’de ise devletin kasasına gitmesi gereken paranın devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı.” Mesaj açık: İran, bu paranın kime gittiğini biliyor.Sade vatandaşların yapacağı yanlışların elbette ailevî, hukukî sonuçları olur ama kamusal sorumluluğu taşıyanların durumu daha farklı. Kritik konumda bir yönetici olduğunuzu ve bilinmesini istemediğiniz bir sırrınızın birilerinin eline geçtiğini düşünün. O sırrı elde edenlerin karşısında ne kadar şantaja açık hale gelirsiniz. Bu yüzden şeffaflık, hesap verebilirlik standartları yüksek toplumlarda suç affedilmez. Alman cumhurbaşkanının 700 Euro masrafı başkasına ödettiği için istifa etmesi, İngiliz enerji bakanının trafik cezasını eşinin ehliyetine işlettiği için siyasi hayatının bitmesi, Cem Özdemir’in resmî uçuşlarında topladığı mil puanlarını özel uçuşu için kullanmakla suçlanınca milletvekilliği görevini kabul etmemesi gibi çok örnek var.Kamu görevlilerinin ahlak zaaflarına nasıl yaklaşılması gerektiğini gösteren çarpıcı örneklerden biri, CIA Başkanı David Petraeus olayıydı. Geleceğin başkan adayları arasında geçen parlak bir general olan ve Obama’nın büyük umutla görevlendirdiği CIA başkanının e-mail güvenliğiyle ilgili FBI’ın yaptığı araştırmada, evlilik dışı ilişkisi ortaya çıkınca Petraeus hemen istifa etti. Aldatma olayının, aileyi ilgilendiren ahlaki bir yanı vardı. Ama bu kritik konumdaki biri için bir yönü daha vardı: Bilinmesini istemeyeceği bu sır, ABD çıkarlarını tehlikeye atacak bir şantaj aracı olabilirdi!
Zaman
En Çok Okunan
30.08.2014
AbdülhamitBilici-Ahlaksızlıknasılmilligüvenliksorunuolur?Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Zaman
30.08.2014
02:08
Liderler uzun konuşmalarında hiç değinmese, bir bakan “Normal bir olay” dese de Almanya’nın 2009’dan beri Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkması birçok açıdan büyük skandal.Birincisi, güvenlik boyutu. Der Spiegel yazmasa Türkiye’nin bu şekilde dinlendiğinden kimsenin haberi olmayacak. Demek ki, siyasetçi, bürokrat, gazeteci veya işadamı kim olursa olsun, yaptığı görüşmelerin bir güvenliği yok. Özellikle devletin sırlarını korumada ciddi bir zafiyet olduğu açık.İkincisi, devletin saygınlığı. Kısa süre önce Almanya’nın ABD tarafından dinlendiği ortaya çıktığında Amerikan yönetimi bunun bir yanlışlık olduğunu söyleyip dinleme kurallarını gözden geçirdi. Merkel; Obama’dan özür dilemesini istedi ve Obama da özür diledi. Halbuki şimdi ne Türkiye’nin güçlü bir tavrı söz konusu ne de Berlin’de yanlış yaptığına dair bir yaklaşım. Alman muhalefeti içinde dinlemeyi sorgulayanlar olsa da yönetimin görüşü şöyle: “Türkiye bir ABD veya AB üyesi İngiltere, Fransa gibi değil. Türkiye’de yaşanan bir gelişme, Almanya iç güvenliğini yakından ilgilendiriyor. PKK yanında aşırı sol örgütler, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, Ankara’nın Suriye politikası, muhalif gruplarla ilişkisi nedeniyle Türkiye’nin durumu farklı.”Üçüncüsü, şantaj boyutu. Siyasi liderler veya kamu görevlilerinin suç niteliği taşıyan ilişkilerinin, başkasının eline geçmesi şantaj olarak kullanılma riski dolayısıyla çok ciddi sorun. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan ve halen Türk-Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı olan Prof. Faruk Şen’in dinleme skandalı üzerine yaptığı değerlendirme bu açıdan anlamlı: “Türkiye’de 3 bin kişiyi dinledikleri görülüyor. Hükümet yetkilileri ve bazı muhalefet liderleri var. Fakat yoğun olarak bürokratları, gazetecileri ve iş dünyasını dinlemişler. Ve Türkiye’nin bunun üzerine gitmemesinin asıl nedeni de bu dinlemelerde bizi direkt ilgilendiren konuların olması. Türkiye bunlar ortaya çıkmasın diye üzerine gitmiyor.” Ona göre Almanya’nın elinde iki koz var: Biri, İsviçre bankalarına para kaçıran Türk büyükleri. İki, Türkiye’deki belirli telefon görüşmeleri.Türkiye gibi kritik bir ülkeyi sadece Almanya’nın dinlediğini düşünüyorsanız hata edersiniz. Dünya çapında siyaset güden hiçbir ülke Türkiye’ye ilgisiz değildir. Üstelik sadece Batı’ya da bakmamalı. Mesela, hakkımızda epey sırra vâkıf ülkelerden biri de İran. 17 Aralık yolsuzluk skandalında, beni en çok etkileyen, İranlı genç bir işadamının birkaç bakanı rüşvetle etki altına aldığını gösteren iddialardı. Eski Devrim Muhafızları Komutanı Muhsin Rezai’ye çok yakın çalışan, ünlü aktivist, gazeteci ve ekonomist Dr. Fuad Sadeghi’nin gazeteci Doğan Ertuğrul’a söylediklerine bakın: “Ambargo nedeniyle İran, petrol satışı için Çin, Türkiye, Kore ya da Hindistan’a yüzde 5 veriyor. Amaç paranın İran’a dönmesini garanti etmek. Bizim bilgilerimize göre Halkbank’taki İran parasının yüzde 5’ini Türkiye komisyon olarak alıyor. Çin’de büyük sorun yok. Çünkü Zarrab gibi aracılara ihtiyaç duymadan transferi kendisi yapıyor, komisyonu devlet alıyor. Türkiye’de ise devletin kasasına gitmesi gereken paranın devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı.” Mesaj açık: İran, bu paranın kime gittiğini biliyor.Sade vatandaşların yapacağı yanlışların elbette ailevî, hukukî sonuçları olur ama kamusal sorumluluğu taşıyanların durumu daha farklı. Kritik konumda bir yönetici olduğunuzu ve bilinmesini istemediğiniz bir sırrınızın birilerinin eline geçtiğini düşünün. O sırrı elde edenlerin karşısında ne kadar şantaja açık hale gelirsiniz. Bu yüzden şeffaflık, hesap verebilirlik standartları yüksek toplumlarda suç affedilmez. Alman cumhurbaşkanının 700 Euro masrafı başkasına ödettiği için istifa etmesi, İngiliz enerji bakanının trafik cezasını eşinin ehliyetine işlettiği için siyasi hayatının bitmesi, Cem Özdemir’in resmî uçuşlarında topladığı mil puanlarını özel uçuşu için kullanmakla suçlanınca milletvekilliği görevini kabul etmemesi gibi çok örnek var.Kamu görevlilerinin ahlak zaaflarına nasıl yaklaşılması gerektiğini gösteren çarpıcı örneklerden biri, CIA Başkanı David Petraeus olayıydı. Geleceğin başkan adayları arasında geçen parlak bir general olan ve Obama’nın büyük umutla görevlendirdiği CIA başkanının e-mail güvenliğiyle ilgili FBI’ın yaptığı araştırmada, evlilik dışı ilişkisi ortaya çıkınca Petraeus hemen istifa etti. Aldatma olayının, aileyi ilgilendiren ahlaki bir yanı vardı. Ama bu kritik konumdaki biri için bir yönü daha vardı: Bilinmesini istemeyeceği bu sır, ABD çıkarlarını tehlikeye atacak bir şantaj aracı olabilirdi!
Zaman
Köşe Yazıları
30.08.2014
AbdülhamitBilici-Ahlaksızlıknasılmilligüvenliksorunuolur?Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Selim İleri - Tangolar dinliyorduk...
Zaman
30.08.2014
02:08
“Tangolar dinliyorduk...”u bitirirken düşünüyorum: Tango söyleyen hanımlar, kabul günleri, Parkotel’deki ya da Liman Lokanta­sı’ndaki düğünler, nostalji mi, duygu tarihçemizin ışıltılı gibi gözüken acılar, hayal kırıklıkları, içe atılmış hüzünleri mi?..Tangolar dinliyorduk. 1980’lerin başındaydı. CD falan yoktu ortalıkta. Eski plaklardan teyp kasetine kaydedilmiş bu şarkılar, keskin cızırtıları, tavadaki kızgın yağa tek tek atılmış palamut dilimlerinin çıkardığı sesleri o kadar andırır höngürtüleriyle, insanı bin duyguya alıp alıp götürüyordu. Bir arkadaşım anlatmıştı: 1950’lerin sonu olmalı; çocukluğun­da, annesi ve diğer bazı ev hanımları, her hafta bir araya gelip tangolar söylerlermiş. Elbette “Mâzi Kalbimde Bir Yaradır”dan “Ramona”ya tümünü. Gerçi “Ramona” Türkçe tango değil, fakat uzun yıl­lar bizde çok sevilmiş. Sahne çarçabuk gözümün önüne geldi. Bu tango okuma günü de, bir tür ‘misafir günü’ sayılmaz mı? Misafir günleri, 1950’ler, 1960’lar İstanbul’unda hanımların hayatında önemli, özel günlerdi. Örnekse, ayın ikinci çarşambası falanca hanımın misafir günü, son perşembe de filanca hanımın. Bu öğleden sonralar için özel olarak hazırlanılıyor, ev yapımı tuzlular tatlılar, çörekler, pasta, çay, sıcak günlerde limonata. Misafir günü, evin beyi dönmeden sona eriyor. Tabiî bazı emekli beylerin tam ikram saati hanımlara katıldığı oluyor... Kendi evimizden hatırlıyorum; öyle her zaman açık olmayan, ka­pıları açık tutulmayan bir misafir odamız yoktu. Cihangir’deki ev, anababa, abla ve küçük erkek çocuk için zaten yeterince orta hal­liydi. Ama misafir günü -anneminki, her ayın ikinci pazartesiydi-, salon niyetine ön odamız silinip süpürülür, dört koltuğumuza iskem­leler eklenirdi. Kabul günleri, konuk odaları...Kapıları kapalı tutulan misafir odaları daha varlıklı evlerdey­di. Bir adı da ‘kabul günü’ olan misafir günlerinde, kapılar açı­lır, oda havalandırılır, artık konuklar beklenirdi. Selçuk Baran unutulmaz güzellikteki “Konuk Odaları” hikâyesin­de geçmişin dünyasında, bu odalar sebebiyle, hüzünlü, davranışta acıtıcı, incitici, gönül kırıcı bir yaşama biçimini ansızın saptar. Her şey güzel gibi görünse de, ‘yaşanmamış’ bir şeyler söz konusu­dur: “Konuk odası pek sık açılmazdı. Komşular, genellikle holde ka­bul edilirdi. Ve ‘Aman canım, şurda oturuveririz işte...’ - ‘Aa vallahi olmaz. İçeriye buyurun. Gelmezseniz gücenirim sonra...’ - ‘Biz yabancı mıyız, aşkolsun, içerisini kirletip ne olacak? Oh, ne güzel serin burası...’ denirdi.” Evet, gerçekten, olanca dışa dönüklüğüne rağmen, kapanık, ke­derli bir yaşamanın simgesiydi misafir odaları. Selçuk Baran’ın içli hikâyesindeki mutsuz genç kadın da, ‘salon’un son defa tozunu alıyor, yastıkları düzeltiyor, keten kılıfları -koltukların goblen kumaşı eskimesin diye kılıflar geçirilirdi “möble”ye- kaldırıyor; sonra, orta masanın üstüne şekerlik -“bonboniyer”- bırakılıyor, mutfakta gümüş tepsiye cam fincanlar diziliyor, mavi bir porselen tabağa ev hanımının kotardığı tatlı kurabiyeler tepeleme doldurulu­yor... “O zaman elleri buz gibi olurdu” diyor Selçuk Baran. “Kim bi­lir neler beklerdi bu olağanüstü akşamlardan.” Oysa hiçbir şey de­ğişmeyecektir. Arkadaşımın annesinin de katıldığı tango söyleme günlerinde, hanımlar, “... kalbim onu özlüyor...” diyecekler, hep yaşanmamış aşklar, hicranlar döküleşecek ve yaşam kaskatı sürüp gi­decektir... Selçuk Baran, hanımlı beyli bir gece görüşmesini dile getirir “Konuk Odaları”nda. Yeniyetme bir kız olan anlatıcı, çok sevdiği yengesinden geriye kalmış anılarla baş başadır: “Belki neşeli biri gelmişse bolca gülünürdü, o kadar. Konuk­lar gidince, bardakları yıkarken yardım ederdim yengeme, sımsıkı arkaya çektiği saçları alnına dökülmüş olur, hiç konuşmazdı. Uyku­suz ve bitkin görünürdü.” Refik Halid’in 1947 tarihli Anahtar romanı çok hoş bir akşam çayıyla başlar. Tangolar mı bilmem ama, yine müzik; hanımlar beyler bir arada, önce beş çayı, sonra dokuz buçuk onlara kadar sürecek bir akşam; gülünüyor, yeniliyor içiliyor... 1940’larda öylesi uzayıp giden çaylar herhalde modaymış, yay­gınmış. 1944 tarihli Atmaca’da, Peride Celal, Refik Halid’in tasvir ettiği sahneleri bu kez bambaşka bir görüngeden değerlendirir. Atmaca’nın uzayıp giden çay toplantısında her şey tekdüze, hayli ya­pay, hayli iç karartıcı, tekrarın tekrarıdır. Bugün bu metinler, altmış yetmiş yıl öncesinden eşsiz birer belge, anı artık. İstanbul’un ‘cemiyet hayatı’nı biraz da
Zaman
Köşe Yazıları
30.08.2014
Selimİleri-TangolardinliyordukSelim İleri - Tangolar dinliyorduk
Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Zaman
30.08.2014
01:59
Liderler uzun konuşmalarında hiç değinmese, bir bakan “Normal bir olay” dese de Almanya’nın 2009’dan beri Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkması birçok açıdan büyük skandal.Birincisi, güvenlik boyutu. Der Spiegel yazmasa Türkiye’nin bu şekilde dinlendiğinden kimsenin haberi olmayacak. Demek ki, siyasetçi, bürokrat, gazeteci veya işadamı kim olursa olsun, yaptığı görüşmelerin bir güvenliği yok. Özellikle devletin sırlarını korumada ciddi bir zafiyet olduğu açık.İkincisi, devletin saygınlığı. Kısa süre önce Almanya’nın ABD tarafından dinlendiği ortaya çıktığında Amerikan yönetimi bunun bir yanlışlık olduğunu söyleyip dinleme kurallarını gözden geçirdi. Merkel; Obama’dan özür dilemesini istedi ve Obama da özür diledi. Halbuki şimdi ne Türkiye’nin güçlü bir tavrı söz konusu ne de Berlin’de yanlış yaptığına dair bir yaklaşım. Alman muhalefeti içinde dinlemeyi sorgulayanlar olsa da yönetimin görüşü şöyle: “Türkiye bir ABD veya AB üyesi İngiltere, Fransa gibi değil. Türkiye’de yaşanan bir gelişme, Almanya iç güvenliğini yakından ilgilendiriyor. PKK yanında aşırı sol örgütler, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, Ankara’nın Suriye politikası, muhalif gruplarla ilişkisi nedeniyle Türkiye’nin durumu farklı.”Üçüncüsü, şantaj boyutu. Siyasi liderler veya kamu görevlilerinin suç niteliği taşıyan ilişkilerinin, başkasının eline geçmesi şantaj olarak kullanılma riski dolayısıyla çok ciddi sorun. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan ve halen Türk-Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı olan Prof. Faruk Şen’in dinleme skandalı üzerine yaptığı değerlendirme bu açıdan anlamlı: “Türkiye’de 3 bin kişiyi dinledikleri görülüyor. Hükümet yetkilileri ve bazı muhalefet liderleri var. Fakat yoğun olarak bürokratları, gazetecileri ve iş dünyasını dinlemişler. Ve Türkiye’nin bunun üzerine gitmemesinin asıl nedeni de bu dinlemelerde bizi direkt ilgilendiren konuların olması. Türkiye bunlar ortaya çıkmasın diye üzerine gitmiyor.” Ona göre Almanya’nın elinde iki koz var: Biri, İsviçre bankalarına para kaçıran Türk büyükleri. İki, Türkiye’deki belirli telefon görüşmeleri.Türkiye gibi kritik bir ülkeyi sadece Almanya’nın dinlediğini düşünüyorsanız hata edersiniz. Dünya çapında siyaset güden hiçbir ülke Türkiye’ye ilgisiz değildir. Üstelik sadece Batı’ya da bakmamalı. Mesela, hakkımızda epey sırra vâkıf ülkelerden biri de İran. 17 Aralık yolsuzluk skandalında, beni en çok etkileyen, İranlı genç bir işadamının birkaç bakanı rüşvetle etki altına aldığını gösteren iddialardı. Eski Devrim Muhafızları Komutanı Muhsin Rezai’ye çok yakın çalışan, ünlü aktivist, gazeteci ve ekonomist Dr. Fuad Sadeghi’nin gazeteci Doğan Ertuğrul’a söylediklerine bakın: “Ambargo nedeniyle İran, petrol satışı için Çin, Türkiye, Kore ya da Hindistan’a yüzde 5 veriyor. Amaç paranın İran’a dönmesini garanti etmek. Bizim bilgilerimize göre Halkbank’taki İran parasının yüzde 5’ini Türkiye komisyon olarak alıyor. Çin’de büyük sorun yok. Çünkü Zarrab gibi aracılara ihtiyaç duymadan transferi kendisi yapıyor, komisyonu devlet alıyor. Türkiye’de ise devletin kasasına gitmesi gereken paranın devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı.” Mesaj açık: İran, bu paranın kime gittiğini biliyor.Sade vatandaşların yapacağı yanlışların elbette ailevî, hukukî sonuçları olur ama kamusal sorumluluğu taşıyanların durumu daha farklı. Kritik konumda bir yönetici olduğunuzu ve bilinmesini istemediğiniz bir sırrınızın birilerinin eline geçtiğini düşünün. O sırrı elde edenlerin karşısında ne kadar şantaja açık hale gelirsiniz. Bu yüzden şeffaflık, hesap verebilirlik standartları yüksek toplumlarda suç affedilmez. Alman cumhurbaşkanının 700 Euro masrafı başkasına ödettiği için istifa etmesi, İngiliz enerji bakanının trafik cezasını eşinin ehliyetine işlettiği için siyasi hayatının bitmesi, Cem Özdemir’in resmî uçuşlarında topladığı mil puanlarını özel uçuşu için kullanmakla suçlanınca milletvekilliği görevini kabul etmemesi gibi çok örnek var.Kamu görevlilerinin ahlak zaaflarına nasıl yaklaşılması gerektiğini gösteren çarpıcı örneklerden biri, CIA Başkanı David Petraeus olayıydı. Geleceğin başkan adayları arasında geçen parlak bir general olan ve Obama’nın büyük umutla görevlendirdiği CIA başkanının e-mail güvenliğiyle ilgili FBI’ın yaptığı araştırmada, evlilik dışı ilişkisi ortaya çıkınca Petraeus hemen istifa etti. Aldatma olayının, aileyi ilgilendiren ahlaki bir yanı vardı. Ama bu kritik konumdaki biri için bir yönü daha vardı: Bilinmesini istemeyeceği bu sır, ABD çıkarlarını tehlikeye atacak bir şantaj aracı olabilirdi!
Zaman
Ana Sayfa
30.08.2014
AbdülhamitBilici-Ahlaksızlıknasılmilligüvenliksorunuolur?Abdülhamit Bilici - Ahlaksızlık nasıl milli güvenlik sorunu olur?
Yaşları 14, suç kayıtları 300!
Zaman
27.08.2014
02:10
Türkiye’de suç işleme yaşının düştüğünü gösteren en çarpıcı örnek Eskişehirde yaşanıyor. 14 yaşındaki amca çocukları E.Y. ve İ.Y.’nin, başta hırsızlık olmak üzere tam 300 suçtan kaydı var. Mahkeme ayda 2 günü bu çocukların davasına ayırıyor. Hâkimler de şaşkın. Yasa ellerini kollarını bağlıyor. Para cezası kesip serbest bırakıyorlar.Eskişehir’de 14 yaşındaki amca çocukları E.Y. ve İ.Y.’nin, başta hırsızlık ve yağma olmak üzere tam 300 suç kaydı var. Kuzenler hakkında Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na 300 şikâyet yapıldı. Bu şikâyetlerin 80’ine yönelik dava açıldı ve mahkûmiyet kararı çıktı. Ancak kararlar, Çocuk Koruma Kanunu gereği geri bırakılıyor. Henüz 15 yaşını doldurmadıkları için tutuklanamayan amca çocukları, adli para cezasına çarptırılıp serbest bırakılıyor. İki kafadarın yargılama aşamasındaki rahat tavırları ise dikkat çekiyor. Bu durum hem polisi hem de hâkimleri tedirgin ediyor. Yasa gereği çocuklara avukat tutmak zorunda olan devlet, dava başına 320 lira ödüyor. Fakat bu çocukların mağdur ettiği vatandaşların zararları tazmin edilmiyor. Eskişehir Barosu tarafından görevlendirildiği için birkaç kez kuzenlerin davasına giren avukat Hümeyra Saltık, cezaların caydırıcı olmadığına dikkat çekti. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun da bu çocuklar hakkında herhangi bir tedbir almadığını kaydetti. Çocuk Koruma Kanunu’nun 13. maddesini hatırlatan avukat, mahkeme tarafından tedbir kararı verilebilmesi için yeterli idrak gücüne sahip çocuğun görüşünün alınması gerektiğini belirtti ancak bunun da engellendiğini söyledi: “Çünkü hâkimin ‘sizi kuruma yerleştirelim’ önerisine çocuklar, ‘oradan da kaçarız, eve kim bakacak’ diyerek karşılık vererek kabul etmiyorlar.”Bu çocukların geceleri sokaklarda rahatça gezdiğini, camları kırıp kilitleri sökerek dükkânlara zarar verdiğini, kasalardaki paraları alıp çaldıkları malları bit pazarında sattıklarını anlatan Hümeyra Saltık, “Çocuklar artık hangi dükkâna ne zaman girdiklerini bile hatırlamıyor. Ayrıca sadece dükkân değil, yolda sahipsiz gördükleri bisiklet, motosiklet ve bazen otomobilleri bile alıp götürebiliyorlar. Artık çocuklar bunu o kadar normal bir şey olarak görüyor ki bundan rahatsızlık bile duymuyorlar.” ifadesini kullandı.DEVLET, ALTERNATİF ÇÖZÜMLER ÜRETMELİAvukat Saltık’a göre suçlu çocukların bakımı devlet tarafından karşılanıp rehabilite edilse mağduriyetler fazla olmayacak. Bu konuda Çocuk Esirgeme’nin alternatifler üretmesi şart. Belki açılan soruşturmalar bu kadar artmayacak ve çocukların hayatında olumlu gelişmeler olacak. Aksi takdirde 15 yaşından sonra suça bulaşan çocukların hayatı daha da karanlık olacak.Suç işleme yaşı 11’e düştüTürkiyede çocuk suçluların sayısı gün geçtikçe artıyor. Çocukları suça iten en büyük etken ise uyuşturucu. Son zamanlarda kullanım yaşı 11e kadar düşen sentetik zehir bonzai ve diğer uyuşturucular, hem gençleri öldürüyor hem de suça teşvik ediyor. Bu bilgi, Türkiye İstatistik Kurumu verilerinde yer alıyor.Rakamlara göre suça sürüklenen çocuk sayısı 2013te yüzde 14,5 arttı. Güvenlik birimlerine getirilen çocuk sayısı 273 bin 571 oldu. Çocukların yüzde 58inin 15-17, yüzde 17sinin ise 11 yaş altı çocuklar olduğu görüldü. Öte yandan sokaklarda 5-10 liraya satılabilen bonzai ve diğer uyuşturucuları kullananların suça bulaşma oranı oldukça yüksek. Uyuşturucu yaşının ilkokul seviyesine düşmesi, toplumun önünde büyük bir tehlike olarak duruyor. Yeni eğitim döneminin açılmasına az bir süre kala yetkililerin, okul önlerinde pusuya yatan zehir tacirlerine karşı daha radikal önlemler alması gerekiyor. İSTANBUL ZAMAN
Zaman
Ana Sayfa
27.08.2014
Yaşları14suçkayıtları300Yaşları 14 suç kayıtları 300
Yaşları 14, suç kayıtları 300!
Zaman
27.08.2014
02:05
Türkiye’de suç işleme yaşının düştüğünü gösteren en çarpıcı örnek Eskişehirde yaşanıyor. 14 yaşındaki amca çocukları E.Y. ve İ.Y.’nin, başta hırsızlık olmak üzere tam 300 suçtan kaydı var. Mahkeme ayda 2 günü bu çocukların davasına ayırıyor. Hâkimler de şaşkın. Yasa ellerini kollarını bağlıyor. Para cezası kesip serbest bırakıyorlar.Eskişehir’de 14 yaşındaki amca çocukları E.Y. ve İ.Y.’nin, başta hırsızlık ve yağma olmak üzere tam 300 suç kaydı var. Kuzenler hakkında Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na 300 şikâyet yapıldı. Bu şikâyetlerin 80’ine yönelik dava açıldı ve mahkûmiyet kararı çıktı. Ancak kararlar, Çocuk Koruma Kanunu gereği geri bırakılıyor. Henüz 15 yaşını doldurmadıkları için tutuklanamayan amca çocukları, adli para cezasına çarptırılıp serbest bırakılıyor. İki kafadarın yargılama aşamasındaki rahat tavırları ise dikkat çekiyor. Bu durum hem polisi hem de hâkimleri tedirgin ediyor. Yasa gereği çocuklara avukat tutmak zorunda olan devlet, dava başına 320 lira ödüyor. Fakat bu çocukların mağdur ettiği vatandaşların zararları tazmin edilmiyor. Eskişehir Barosu tarafından görevlendirildiği için birkaç kez kuzenlerin davasına giren avukat Hümeyra Saltık, cezaların caydırıcı olmadığına dikkat çekti. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun da bu çocuklar hakkında herhangi bir tedbir almadığını kaydetti. Çocuk Koruma Kanunu’nun 13. maddesini hatırlatan avukat, mahkeme tarafından tedbir kararı verilebilmesi için yeterli idrak gücüne sahip çocuğun görüşünün alınması gerektiğini belirtti ancak bunun da engellendiğini söyledi: “Çünkü hâkimin ‘sizi kuruma yerleştirelim’ önerisine çocuklar, ‘oradan da kaçarız, eve kim bakacak’ diyerek karşılık vererek kabul etmiyorlar.”Bu çocukların geceleri sokaklarda rahatça gezdiğini, camları kırıp kilitleri sökerek dükkânlara zarar verdiğini, kasalardaki paraları alıp çaldıkları malları bit pazarında sattıklarını anlatan Hümeyra Saltık, “Çocuklar artık hangi dükkâna ne zaman girdiklerini bile hatırlamıyor. Ayrıca sadece dükkân değil, yolda sahipsiz gördükleri bisiklet, motosiklet ve bazen otomobilleri bile alıp götürebiliyorlar. Artık çocuklar bunu o kadar normal bir şey olarak görüyor ki bundan rahatsızlık bile duymuyorlar.” ifadesini kullandı.DEVLET, ALTERNATİF ÇÖZÜMLER ÜRETMELİAvukat Saltık’a göre suçlu çocukların bakımı devlet tarafından karşılanıp rehabilite edilse mağduriyetler fazla olmayacak. Bu konuda Çocuk Esirgeme’nin alternatifler üretmesi şart. Belki açılan soruşturmalar bu kadar artmayacak ve çocukların hayatında olumlu gelişmeler olacak. Aksi takdirde 15 yaşından sonra suça bulaşan çocukların hayatı daha da karanlık olacak.Suç işleme yaşı 11’e düştüTürkiyede çocuk suçluların sayısı gün geçtikçe artıyor. Çocukları suça iten en büyük etken ise uyuşturucu. Son zamanlarda kullanım yaşı 11e kadar düşen sentetik zehir bonzai ve diğer uyuşturucular, hem gençleri öldürüyor hem de suça teşvik ediyor. Bu bilgi, Türkiye İstatistik Kurumu verilerinde yer alıyor.Rakamlara göre suça sürüklenen çocuk sayısı 2013te yüzde 14,5 arttı. Güvenlik birimlerine getirilen çocuk sayısı 273 bin 571 oldu. Çocukların yüzde 58inin 15-17, yüzde 17sinin ise 11 yaş altı çocuklar olduğu görüldü. Öte yandan sokaklarda 5-10 liraya satılabilen bonzai ve diğer uyuşturucuları kullananların suça bulaşma oranı oldukça yüksek. Uyuşturucu yaşının ilkokul seviyesine düşmesi, toplumun önünde büyük bir tehlike olarak duruyor. Yeni eğitim döneminin açılmasına az bir süre kala yetkililerin, okul önlerinde pusuya yatan zehir tacirlerine karşı daha radikal önlemler alması gerekiyor. İSTANBUL ZAMAN
Zaman
Güncel
27.08.2014
Yaşları14suçkayıtları300Yaşları 14 suç kayıtları 300
Ekrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız...
Zaman
25.08.2014
03:01
Taşlar yerinden oynadı. 7 yıldır Çankaya’da görev yapan Abdullah Gül üç gün sonra makamına fiilen veda ediyor.Kurucusu olduğu AK Parti’ye dönmek isteyen Sayın Gül’e partinin kapıları, şimdilik, kapalı. 12 yıldır AK Parti liderliği yapan Tayyip Erdoğan, yüzde 51 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan, genel başkanlık koltuğunu Ahmet Davutoğlu’na devrediyor. Genel Kongre’de başka aday beklenmediğine göre Ahmet Bey’in parti genel başkanı ve başbakan olacağı kesin. Yeni başbakan, yeni bir Bakanlar Kurulu teşkil edecek ve bu kabine ile 10 ay sonra (Haziran 2015’te) genel seçimlere gidecek.12 yıllık AK Parti hükümeti çok önemli icraatlara imza attı. 2010’a kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda reformlar yaptı ve dünyada itibar kazandı; hatta “model ülke” olarak anıldı. Ne var ki, her iktidar gibi, o da yoruldu, yıprandı, eskidi. Siyasette böyle süreçler normaldir. Ne kadar başarılı olursanız olun, birtakım icraatlar yönetimleri sarsar, hırpalar. AK Parti hükümeti birkaç senedir çok zor sınavdan geçti. 2010 referandumundan bu yana çok ağır eleştirilere maruz kaldı. Gezi Parkı olayları sırasında takınılan tavır hem içeride hem dışarıda büyük tenkitlere maruz kaldı. 17 Aralık’ta başlayan süreçte yolsuzluk, rüşvet gibi ağır ithamlarda Anayasa ve yasalar askıya alındı. Basın özgürlüğü son birkaç yıldır tamamen yerle bir edilmiş durumda. Toplumun değişik katmanlarında eşi benzeri görülmemiş bir sıkışma söz konusu. Üslup bozuldu, demokratik söylemler çoktan rafa kalktı; yerine çatışmacı, ayrımcı, kutuplaştırıcı bir yol seçildi. Son sekiz ayda yürütülen “paralel yapı” iddiaları bir cinnete dönüştü, “cadı avı” muhbir patlamasına yol açtı ve çok sayıda mazlum, mağdur insan çıktı ortaya.Aleviler bir hayli rencide edildi bu kutuplaşma sürecinde. Laikler, liberaller, demokratlar, cemaatler, cemiyetler… AK Parti’ye ram olmayan herkes bir şekilde rencide edildi. Bugün gelinen noktada bir hayli kırgın, kızgın, küskün insan var maalesef. Sadece hükümete karşı olanlar değil; var gücüyle hükümete ve Erdoğan’a siyasi desteğini gösteren kitlelerde de öfke patlaması yaşanıyor. Parti tabanında rahatsızlığa yol açacak kadar keskin ve saldırgan bir dil kullanıyor bazı partizanlar. Onların sergilediği linç söyleminden hemen herkes payını alıyor; gazeteler, siyasetçiler, aydınlar. Kendisi gibi düşünmeyen; hatta kendisi gibi düşünse ile partisine oy vermeyenlere karşı gösterilen hiddet u şiddet, bölünmeyi, ayrışmayı, çatışmayı derinleştiriyor.Ne var ki şimdi yeni bir denge kuruluyor siyasette. Makamlar değişiyor, o makamlara yeni gelecek kişiler yılların yıpranmışlığını geride bırakma fırsatına sahip. Dolayısıyla sorumluluk sahibi herkesin yeni bir sayfa açması, Türkiye’deki kötü gidişata bir dur demesi gerekiyor. Yeni cumhurbaşkanı, yeni başbakan, yeni bakanlar kurulu, yeni parti teşkilatı... Herkes “makamına yaraşır bir ciddiyet” içinde yeni bir dönem başlatabilir; daha doğrusu başlatmalıdır. Çünkü Türkiye çatışmacı yaklaşımlar yüzünden bîtap düşmüş, en temel sorunlarını yapay konulara feda etmiş, uluslararası itibarını yitirmiştir maalesef. Devletin halkla, halkın her kesimiyle, yeniden buluşması, barışması, katılımcı demokratik bir paydada aynı ufka yürümesi şarttır. Aksini düşünmek, Türkiye’nin göstere göstere kaza yapmasına razı olmak demektir.Biliyorum; siyasetin gerilimler üzerine kurulu olduğu bu ülkede “yeni bir sayfa açmak lazım” dediğinizde bir kısım Don Kişotlar karşınıza dikilir ve en pervasız tonlamalarla “Korktunuz mu?” şeklinde bir itiraz yöneltir. Gerilimden medet uman ufuksuzlardır bunlar. O yüzden hemen ifade etmek gerekiyor ki yeni bir sayfa açmak, bir korkunun değil, Türkiye sevdasının gereğidir. Kaldı ki ortada, onca tehdide rağmen, korkan da yok; korkutma teşebbüslerine boyun eğen de. Bu ülkede her dönem birilerinin “kökü kazınmak” istenir; ama unutmamak lazım ki hiçbir sosyal gerçek devlet eliyle yok edilemez.Manzara gayet açık: AK Parti’ye oy vermemiş bütün kitleler gidişattan endişeli, rahatsız ve mutsuz. Buradaki sosyal sıkışmanın suhuletle çözülmesi, geçmişte defalarca yaşanmış acı hadiselerin tekrar tecrübe edilmemesi gerekiyor. AK Parti tabanında sağduyunun hâkim olduğu aşikâr; ancak arenada kraldan çok kralcıların var olduğu da artık herkes tarafından biliniyor. O goygoycuların kullandığı kışkırtıcı dil, sadece kitle partisi olan AK Parti’ye değil; Türkiye’nin bütünlüğüne zarar veriyor. O tahrik ve tahrip edici üslup bugün belli bir şımarıklık yüzünden göz ardı ediliyor; ama toplumsal barışa faturasının çok ağır olacağı aşikâr. Türkiye sürdürülmesi imkânsız olan bu kutuplaşmadan bir an önce kurtulmak zorunda. Dengeler yeniden ku
Zaman
En Çok Okunan
25.08.2014
EkremDumanlı-YenibirsayfaaçmazsanızEkrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız
Ekrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız...
Zaman
25.08.2014
02:14
Taşlar yerinden oynadı. 7 yıldır Çankaya’da görev yapan Abdullah Gül üç gün sonra makamına fiilen veda ediyor.Kurucusu olduğu AK Parti’ye dönmek isteyen Sayın Gül’e partinin kapıları, şimdilik, kapalı. 12 yıldır AK Parti liderliği yapan Tayyip Erdoğan, yüzde 51 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan, genel başkanlık koltuğunu Ahmet Davutoğlu’na devrediyor. Genel Kongre’de başka aday beklenmediğine göre Ahmet Bey’in parti genel başkanı ve başbakan olacağı kesin. Yeni başbakan, yeni bir Bakanlar Kurulu teşkil edecek ve bu kabine ile 10 ay sonra (Haziran 2015’te) genel seçimlere gidecek.12 yıllık AK Parti hükümeti çok önemli icraatlara imza attı. 2010’a kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda reformlar yaptı ve dünyada itibar kazandı; hatta “model ülke” olarak anıldı. Ne var ki, her iktidar gibi, o da yoruldu, yıprandı, eskidi. Siyasette böyle süreçler normaldir. Ne kadar başarılı olursanız olun, birtakım icraatlar yönetimleri sarsar, hırpalar. AK Parti hükümeti birkaç senedir çok zor sınavdan geçti. 2010 referandumundan bu yana çok ağır eleştirilere maruz kaldı. Gezi Parkı olayları sırasında takınılan tavır hem içeride hem dışarıda büyük tenkitlere maruz kaldı. 17 Aralık’ta başlayan süreçte yolsuzluk, rüşvet gibi ağır ithamlarda Anayasa ve yasalar askıya alındı. Basın özgürlüğü son birkaç yıldır tamamen yerle bir edilmiş durumda. Toplumun değişik katmanlarında eşi benzeri görülmemiş bir sıkışma söz konusu. Üslup bozuldu, demokratik söylemler çoktan rafa kalktı; yerine çatışmacı, ayrımcı, kutuplaştırıcı bir yol seçildi. Son sekiz ayda yürütülen “paralel yapı” iddiaları bir cinnete dönüştü, “cadı avı” muhbir patlamasına yol açtı ve çok sayıda mazlum, mağdur insan çıktı ortaya.Aleviler bir hayli rencide edildi bu kutuplaşma sürecinde. Laikler, liberaller, demokratlar, cemaatler, cemiyetler… AK Parti’ye ram olmayan herkes bir şekilde rencide edildi. Bugün gelinen noktada bir hayli kırgın, kızgın, küskün insan var maalesef. Sadece hükümete karşı olanlar değil; var gücüyle hükümete ve Erdoğan’a siyasi desteğini gösteren kitlelerde de öfke patlaması yaşanıyor. Parti tabanında rahatsızlığa yol açacak kadar keskin ve saldırgan bir dil kullanıyor bazı partizanlar. Onların sergilediği linç söyleminden hemen herkes payını alıyor; gazeteler, siyasetçiler, aydınlar. Kendisi gibi düşünmeyen; hatta kendisi gibi düşünse ile partisine oy vermeyenlere karşı gösterilen hiddet u şiddet, bölünmeyi, ayrışmayı, çatışmayı derinleştiriyor.Ne var ki şimdi yeni bir denge kuruluyor siyasette. Makamlar değişiyor, o makamlara yeni gelecek kişiler yılların yıpranmışlığını geride bırakma fırsatına sahip. Dolayısıyla sorumluluk sahibi herkesin yeni bir sayfa açması, Türkiye’deki kötü gidişata bir dur demesi gerekiyor. Yeni cumhurbaşkanı, yeni başbakan, yeni bakanlar kurulu, yeni parti teşkilatı... Herkes “makamına yaraşır bir ciddiyet” içinde yeni bir dönem başlatabilir; daha doğrusu başlatmalıdır. Çünkü Türkiye çatışmacı yaklaşımlar yüzünden bîtap düşmüş, en temel sorunlarını yapay konulara feda etmiş, uluslararası itibarını yitirmiştir maalesef. Devletin halkla, halkın her kesimiyle, yeniden buluşması, barışması, katılımcı demokratik bir paydada aynı ufka yürümesi şarttır. Aksini düşünmek, Türkiye’nin göstere göstere kaza yapmasına razı olmak demektir.Biliyorum; siyasetin gerilimler üzerine kurulu olduğu bu ülkede “yeni bir sayfa açmak lazım” dediğinizde bir kısım Don Kişotlar karşınıza dikilir ve en pervasız tonlamalarla “Korktunuz mu?” şeklinde bir itiraz yöneltir. Gerilimden medet uman ufuksuzlardır bunlar. O yüzden hemen ifade etmek gerekiyor ki yeni bir sayfa açmak, bir korkunun değil, Türkiye sevdasının gereğidir. Kaldı ki ortada, onca tehdide rağmen, korkan da yok; korkutma teşebbüslerine boyun eğen de. Bu ülkede her dönem birilerinin “kökü kazınmak” istenir; ama unutmamak lazım ki hiçbir sosyal gerçek devlet eliyle yok edilemez.Manzara gayet açık: AK Parti’ye oy vermemiş bütün kitleler gidişattan endişeli, rahatsız ve mutsuz. Buradaki sosyal sıkışmanın suhuletle çözülmesi, geçmişte defalarca yaşanmış acı hadiselerin tekrar tecrübe edilmemesi gerekiyor. AK Parti tabanında sağduyunun hâkim olduğu aşikâr; ancak arenada kraldan çok kralcıların var olduğu da artık herkes tarafından biliniyor. O goygoycuların kullandığı kışkırtıcı dil, sadece kitle partisi olan AK Parti’ye değil; Türkiye’nin bütünlüğüne zarar veriyor. O tahrik ve tahrip edici üslup bugün belli bir şımarıklık yüzünden göz ardı ediliyor; ama toplumsal barışa faturasının çok ağır olacağı aşikâr. Türkiye sürdürülmesi imkânsız olan bu kutuplaşmadan bir an önce kurtulmak zorunda. Dengeler yeniden ku
Zaman
Köşe Yazıları
25.08.2014
EkremDumanlı-YenibirsayfaaçmazsanızEkrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız
Ekrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız...
Zaman
25.08.2014
02:08
Taşlar yerinden oynadı. 7 yıldır Çankaya’da görev yapan Abdullah Gül üç gün sonra makamına fiilen veda ediyor.Kurucusu olduğu AK Parti’ye dönmek isteyen Sayın Gül’e partinin kapıları, şimdilik, kapalı. 12 yıldır AK Parti liderliği yapan Tayyip Erdoğan, yüzde 51 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan, genel başkanlık koltuğunu Ahmet Davutoğlu’na devrediyor. Genel Kongre’de başka aday beklenmediğine göre Ahmet Bey’in parti genel başkanı ve başbakan olacağı kesin. Yeni başbakan, yeni bir Bakanlar Kurulu teşkil edecek ve bu kabine ile 10 ay sonra (Haziran 2015’te) genel seçimlere gidecek.12 yıllık AK Parti hükümeti çok önemli icraatlara imza attı. 2010’a kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda reformlar yaptı ve dünyada itibar kazandı; hatta “model ülke” olarak anıldı. Ne var ki, her iktidar gibi, o da yoruldu, yıprandı, eskidi. Siyasette böyle süreçler normaldir. Ne kadar başarılı olursanız olun, birtakım icraatlar yönetimleri sarsar, hırpalar. AK Parti hükümeti birkaç senedir çok zor sınavdan geçti. 2010 referandumundan bu yana çok ağır eleştirilere maruz kaldı. Gezi Parkı olayları sırasında takınılan tavır hem içeride hem dışarıda büyük tenkitlere maruz kaldı. 17 Aralık’ta başlayan süreçte yolsuzluk, rüşvet gibi ağır ithamlarda Anayasa ve yasalar askıya alındı. Basın özgürlüğü son birkaç yıldır tamamen yerle bir edilmiş durumda. Toplumun değişik katmanlarında eşi benzeri görülmemiş bir sıkışma söz konusu. Üslup bozuldu, demokratik söylemler çoktan rafa kalktı; yerine çatışmacı, ayrımcı, kutuplaştırıcı bir yol seçildi. Son sekiz ayda yürütülen “paralel yapı” iddiaları bir cinnete dönüştü, “cadı avı” muhbir patlamasına yol açtı ve çok sayıda mazlum, mağdur insan çıktı ortaya.Aleviler bir hayli rencide edildi bu kutuplaşma sürecinde. Laikler, liberaller, demokratlar, cemaatler, cemiyetler… AK Parti’ye ram olmayan herkes bir şekilde rencide edildi. Bugün gelinen noktada bir hayli kırgın, kızgın, küskün insan var maalesef. Sadece hükümete karşı olanlar değil; var gücüyle hükümete ve Erdoğan’a siyasi desteğini gösteren kitlelerde de öfke patlaması yaşanıyor. Parti tabanında rahatsızlığa yol açacak kadar keskin ve saldırgan bir dil kullanıyor bazı partizanlar. Onların sergilediği linç söyleminden hemen herkes payını alıyor; gazeteler, siyasetçiler, aydınlar. Kendisi gibi düşünmeyen; hatta kendisi gibi düşünse ile partisine oy vermeyenlere karşı gösterilen hiddet u şiddet, bölünmeyi, ayrışmayı, çatışmayı derinleştiriyor.Ne var ki şimdi yeni bir denge kuruluyor siyasette. Makamlar değişiyor, o makamlara yeni gelecek kişiler yılların yıpranmışlığını geride bırakma fırsatına sahip. Dolayısıyla sorumluluk sahibi herkesin yeni bir sayfa açması, Türkiye’deki kötü gidişata bir dur demesi gerekiyor. Yeni cumhurbaşkanı, yeni başbakan, yeni bakanlar kurulu, yeni parti teşkilatı... Herkes “makamına yaraşır bir ciddiyet” içinde yeni bir dönem başlatabilir; daha doğrusu başlatmalıdır. Çünkü Türkiye çatışmacı yaklaşımlar yüzünden bîtap düşmüş, en temel sorunlarını yapay konulara feda etmiş, uluslararası itibarını yitirmiştir maalesef. Devletin halkla, halkın her kesimiyle, yeniden buluşması, barışması, katılımcı demokratik bir paydada aynı ufka yürümesi şarttır. Aksini düşünmek, Türkiye’nin göstere göstere kaza yapmasına razı olmak demektir.Biliyorum; siyasetin gerilimler üzerine kurulu olduğu bu ülkede “yeni bir sayfa açmak lazım” dediğinizde bir kısım Don Kişotlar karşınıza dikilir ve en pervasız tonlamalarla “Korktunuz mu?” şeklinde bir itiraz yöneltir. Gerilimden medet uman ufuksuzlardır bunlar. O yüzden hemen ifade etmek gerekiyor ki yeni bir sayfa açmak, bir korkunun değil, Türkiye sevdasının gereğidir. Kaldı ki ortada, onca tehdide rağmen, korkan da yok; korkutma teşebbüslerine boyun eğen de. Bu ülkede her dönem birilerinin “kökü kazınmak” istenir; ama unutmamak lazım ki hiçbir sosyal gerçek devlet eliyle yok edilemez.Manzara gayet açık: AK Parti’ye oy vermemiş bütün kitleler gidişattan endişeli, rahatsız ve mutsuz. Buradaki sosyal sıkışmanın suhuletle çözülmesi, geçmişte defalarca yaşanmış acı hadiselerin tekrar tecrübe edilmemesi gerekiyor. AK Parti tabanında sağduyunun hâkim olduğu aşikâr; ancak arenada kraldan çok kralcıların var olduğu da artık herkes tarafından biliniyor. O goygoycuların kullandığı kışkırtıcı dil, sadece kitle partisi olan AK Parti’ye değil; Türkiye’nin bütünlüğüne zarar veriyor. O tahrik ve tahrip edici üslup bugün belli bir şımarıklık yüzünden göz ardı ediliyor; ama toplumsal barışa faturasının çok ağır olacağı aşikâr. Türkiye sürdürülmesi imkânsız olan bu kutuplaşmadan bir an önce kurtulmak zorunda. Dengeler yeniden ku
Zaman
Ana Sayfa
25.08.2014
EkremDumanlı-YenibirsayfaaçmazsanızEkrem Dumanlı - Yeni bir sayfa açmazsanız
Mümtaz'er Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Zaman
19.08.2014
03:27
Güç ve iktidar, bal kâsesi gibi dalkavukları, kifayetsiz muhterisleri ve ispiyoncuları kendisine çeker. Meslekî olarak rekabet halinde olan birinin daha yetenekli kişileri alt edip öne geçmesinin en kestirme yolu ispiyonculuktur.Liyakat ve ehliyet değil sadece ispiyonculuk adamın önünü açıyorsa, ilerlemesi için ahlaksız olması yeterli. Totaliter toplumlar aynı zamanda ispiyonculuğun ortak karaktere dönüştüğü toplumlardır. İktidar toplum hayatını düzenlemeye kalkıyorsa, inançlarına ve özel hayatlarına müdahale ediyorsa ispiyonlayacak bir sürü ayrıntı çıkar. Komşusunun tavuğunda gözü olan ispiyonculuk yapıp kümese dalar, beriki derdini anlatana kadar öbürü suyuna pilavı bile pişirmiş olur. Rakibinizi, hasmınızı, kıskandığınız, çekemediğiniz komşunuzu uygun bir lisanla iktidar muhalifi olarak takdim edebilirseniz bütün devlet gücü arkanızdadır, sırtınızı kimse yere getiremez.İşte bu yüzden dikta yönetimleri aynı zamanda ahlaksız yönetimlerdir. Başınıza her şey gelebilir. Namusunuz, dürüstlüğünüz, ehliyet ve liyakatiniz hayatınızı emniyete almanız için yeterli olmaz. Arkanızı kollamanız, etrafınızda çevrilen dolaplara kulaklarınızı açmanız icap eder. En doğrusu güçle aranızı iyi tutmanız, başkalarına fırsat vermeden ispiyoncu olmanızdır. İşte bu yüzden totaliter toplumlarda haysiyet ve ahlak sahibi insanlar yaşama imkanı bulamaz. Denetimsiz ve kontrolsüz iktidar, sahibine sizin hayatınızın her alanına nüfuz edecek ahlaksız bir güç verir. Ahlaksızlık yukarıdan geliyorsa bulaşıcıdır, toplumu toptan ifsat eder. Açık toplum, demokratik düzen, hukuk kurallarının egemenliği işte bu yüzden sadece siyasî bir sorun değil, aynı zamanda bir ahlâk sorunudur. Ahlâk kaybolur, insanlar birbirine güvenmez. Yetenek kural olarak cezalandırılır.Otokrasi ne düzeyde? Dikta rejimi altında mı yaşıyorsunuz? Her şeyi bir tiran mı belirliyor? Siyasal düzene değil, kendi bireysel hayatınıza ve çevrenize bakmanız yeterli. Güce ve iktidara yakın olmak dışında bir meziyeti olmayanlara göz atın. Çevrenize ne ölçüde güveniyorsunuz? Hakkınızı aradığınız zaman alabileceğinizden ne ölçüde eminsiniz?Eğer gazeteci iseniz ve yeteneğiniz varsa işinizi kaybedebilirsiniz. Tersine iktidara yakın iseniz, yeteneğe ihtiyacınız yok. Türkiye’nin iyi gazetecileri birdenbire nereye kayboldular? Zorbalığa methiyeler düzerken bile iki kelimeyi bir araya getiremeyenler neden makbul görülüyor? Büyük işler başarmış işadamları neredeler? İktidarla arası iyi olmadan okuyucusuna, izleyicisine ulaşma şansı olan aydın ve sanatçı kaldı mı? Bu kadar yetenek ve birikim sahibi gadre uğradıktan sonra, dalkavukluğun ve ispiyonculuğun müşterisi çoğalmaz mı?Hafta sonu Star Açık Görüş’te yer alan, “Paralel akademisyenlik ve 17 Aralık...” başlıklı yazı, yozlaşmanın ve teneffüs ettiğimiz dikta atmosferinin derecesi hakkında açık bir fikir veriyor. Bir akademisyen, “paralel” sıfatıyla meslektaşlarını jurnalliyor. Kime? Hükümete. “Paralel akademisyenler” üniversitelerden hemen tasfiye edilmeli. Yazının başlığında geçen “17 Aralık” tarihi, gerekçenin siyasî temeline işaret ediyor. Peki kim bu paraleller? Kanunlarda, yönetmeliklerde yer almayan ve politikacıların yürüttüğü bir cadı avının malzemesi olan bu niteleme hangi akademik ölçünün konusu? Ben de bir akademisyenim. 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Bir akademik kadro için iki aday varsa, her ikisinin de karşılıklı olarak “mürteci” ilan edildiği çok örnek yaşadım. İnanın rakibi için dün “irticacı” diyen kişi ile bugün “paralel” diyen aynı kişidir. Bu kişilerin ortak özelliği ise hiçbir zaman değişmez: Akademisyen olarak tartıya çıkamazlar. Bugün üniversitelere egemen olan genel yetersizlik ve yeteneksizlik, doğrudan bu jurnallerin ve ispiyonların eseri.Nitekim “paralel tasfiyesi” için Açık Görüş’e yazan ilahiyat hocasının bulduğu çözüm, Türkiye’nin dikta hevesleri yüzünden ne tür bir belayla karşı karşıya olduğunu ifşa ediyor. Üniversiteler uzun zamandan beri ehliyet ve liyakati gözetmek için ÖYP adı verilen merkezî sınavlarla eleman alıyor. İlahiyat hocası, bu sınavın kaldırılmasını çünkü bu sınavın “paralel”lere yaradığını söylüyor. Demek ki “paralel”ler yeteneğe, ispiyoncular ise tiranlara ihtiyaç duyuyor.
Zaman
En Çok Okunan
19.08.2014
MümtazerTürköne-TiranlarveispiyoncularıMümtazer Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Paraleli konuşamamak
Zaman
19.08.2014
02:29
“Paralel devlete” karşı olanların görüşlerini dikkatle izliyor, ne savunduklarını anlamaya çalışıyorum.Çünkü bu tezi savunanlar arasında düne kadar çok saydığım ve görüşlerine katıldığım kimseler de bulunmakta. Özet olarak söylenen şunlardır: Örgütlü bir grup insan, yasa dışı girişimlerle hükümete ve topluma karşı çalışmış ve sonunda bir de darbe teşebbüsünde bulunmuştur (17/25 Aralık operasyonları). Bu grup (veya çete vb.) adalet ve polis mekanizmaları içinde etkin olmuş ve son yıllarda adalet alanında hukuk dışı kararların çıkmasına da neden olmuştur (Balyoz, Ergenekon davaları örneğin). Bu “çetenin” dış mihraklarla da ilişkili olduğu, ABD, İsrail ve Vatikan hesabına çalıştığı savunulmaktadır. Yani casusluk ve vatana ihanet de söz konusu. Bu çok ciddi bir iddia; ve bir hipotez. Kanıtlanması gerekiyor. Bunun yolu da tabii ki yargı yoludur. Ama bu noktada kısır döngü başlıyor. Önce, yargı “paralelindi”, yani taraflıydı dendi, güvenilemezdi. Değiştirildi! Şimdi “bu yargı sizin oluşturduğunuzdur, taraftır, güvenilemezdir” denmekte. Sonunda yargının hükmüne saygı duyulmayacak. İstiklal Mahkemelerine, Adnan Menderes’in ve arkadaşlarının asılması kararına, 12 Eylül yargı kararlarına ve yakın zamanda Ergenekon/Balyoz mahkeme kararlarına toplumun önemli bir kesimi nasıl saygı duymadıysa, bundan sonraki siyasi çekişmelerle ilgili adalet hükümleri de şaibeli sayılacak. Yalnız son dönem mahkeme kararlarının bir farkı var. Son sözü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi söyleyecek. Uzun bir süre beklememiz gerekecek ama son güvenli merci olarak o kaldı. Yani “paralel” hipotezi yıllarca açıklığa kavuşturulamayacak. Ama biz bu arada anlamak, bilmek ve olaylara bir anlam vermek ihtiyacındayız. En azından aklı başında saydığım kimselerle bu konuları tartışabilmeyi isterdim; ama olmuyor. Nedenini anlar gibi oluyorum. Taraflar bu konuda farklı şeyler söylemekten çok, farklı konuları ele alıyor. Birileri sürekli “paralel bir yapının” ne kadar kötü bir şey olduğunu söylerken – kabul, ben de her türlü hukuk dışı girişimleri yeriyorum – başkaları böyle bir çeteleşmenin önce kanıtlanması gerektiğini savunuyor. Bunlar farklı konular. Eskiden kendime yakın gördüğüm ama bugün uzak hissettiğim kimselerin söylemine eğildiğimde, söylediklerinden çok suskunlukla geçiştirdikleri dikkatimi çekiyor. Bunları hatırlatmak istiyorum. Masumiyet karinesinin lafını ağızlarına almıyorlar. Elinde kanlı bıçakla öldürülenin üstünde yakalanana bile “şüpheli” denirken, bütün bir cemaatin aylarca hain (ve daha pek çok şey) denmesi yorumlanmıyor. Bu “eksiklikle” ilişkili unutulan bir durum da, devletin en üstünde bulunanların yargıyı etkileyecek biçimde masumiyet karinesini çiğnemeleridir. Bu konuda da suskunluk var. Böyle bir paralel yapı varsa, bu alanda hükümetin sorumluluğundan hiç söz edilmiyor. Devletin sağlıklı çalışmasından sorumlu olan hükümettir. Eğer yıllarca bir “çete” yargıyı yönlendirmişse, ordunun en üst kademesini haksız hapis cezalarına mahkûm etmişse, bunun hesabını “paralel” kadar devlet sorumluları da vermeli. Yöneticiler “saflıklarını” ilan ederek bu sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü saflıktan doğan suç, yine suçtur. (Aslında bütün suçlar saflıktan doğar!) Ayrıca yıllarca haksız yargılama var diye bağıran bir muhalefet hep var olmuştur. Bilmiyorduk mazereti geçerli olamaz. Bu konu da es geçilmekte. “Gözden kaçan” başka bir konu da düne kadar AKP yandaşı olan bazı kişi ve kurumların “paralel” açıklamasını hiç inandırıcı bulmamaları. Bunlar iki grup: Birincisi yurtdışında “batılı” (eski) AKP dostlarıdır: AB ve ABD örneğin. Buralardan “paralele” eleştiri gelmiyor, Türkiye’deki yönetim otoriterleşiyor tespiti geliyor. Sürekli “haklı yargının gereği” hatırlatılmakta. Yurtiçinde de düne kadar AKP’yi desteklemiş olanlardan pek çok kimse “paralel” tezine sıcak bakmıyor ve bu iddianın “yolsuzlukları” bir toz duman içinde saklamak için yapıldığını savunuyor. Eskiden beri AKP hasmı olanlardan değil, dünkü dostlardan ve “cemaatle” ilişkili olmayanlardan söz ediyorum. Bunlara ne oldu böyle birden? Bu durum da yorumlanmıyor. “Paralelin” ajan ve hain olarak nitelemesi de pek konu edilmiyor. Kim kimin hesabına ajanlık yaptı? Hele belli bir haysiyet düzeyini koruyanlar bu konuyu hepten unutuyorlar. Oysa bu suskunlukları bu iddianın gerçekliğine inanmadıklarını gösteriyor. Hainlik inandırıcı değilse bu söylemin eleştirilmesi gerekmez mi? Bu aşırılığın nedeni ne? İddiaya göre devleti, ülkeyi, hepimizi tehdit eden “paralel devlet” konusunda muhalefetin neden ilgilenmediği, neden hükümete destek vermediği de hiç tartışılmıyor. Tabii aşırılı
Zaman
Yorum
19.08.2014
ParalelikonuşamamakParaleli konuşamamak
Mümtaz'er Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Zaman
19.08.2014
02:29
Güç ve iktidar, bal kâsesi gibi dalkavukları, kifayetsiz muhterisleri ve ispiyoncuları kendisine çeker. Meslekî olarak rekabet halinde olan birinin daha yetenekli kişileri alt edip öne geçmesinin en kestirme yolu ispiyonculuktur.Liyakat ve ehliyet değil sadece ispiyonculuk adamın önünü açıyorsa, ilerlemesi için ahlaksız olması yeterli. Totaliter toplumlar aynı zamanda ispiyonculuğun ortak karaktere dönüştüğü toplumlardır. İktidar toplum hayatını düzenlemeye kalkıyorsa, inançlarına ve özel hayatlarına müdahale ediyorsa ispiyonlayacak bir sürü ayrıntı çıkar. Komşusunun tavuğunda gözü olan ispiyonculuk yapıp kümese dalar, beriki derdini anlatana kadar öbürü suyuna pilavı bile pişirmiş olur. Rakibinizi, hasmınızı, kıskandığınız, çekemediğiniz komşunuzu uygun bir lisanla iktidar muhalifi olarak takdim edebilirseniz bütün devlet gücü arkanızdadır, sırtınızı kimse yere getiremez.İşte bu yüzden dikta yönetimleri aynı zamanda ahlaksız yönetimlerdir. Başınıza her şey gelebilir. Namusunuz, dürüstlüğünüz, ehliyet ve liyakatiniz hayatınızı emniyete almanız için yeterli olmaz. Arkanızı kollamanız, etrafınızda çevrilen dolaplara kulaklarınızı açmanız icap eder. En doğrusu güçle aranızı iyi tutmanız, başkalarına fırsat vermeden ispiyoncu olmanızdır. İşte bu yüzden totaliter toplumlarda haysiyet ve ahlak sahibi insanlar yaşama imkanı bulamaz. Denetimsiz ve kontrolsüz iktidar, sahibine sizin hayatınızın her alanına nüfuz edecek ahlaksız bir güç verir. Ahlaksızlık yukarıdan geliyorsa bulaşıcıdır, toplumu toptan ifsat eder. Açık toplum, demokratik düzen, hukuk kurallarının egemenliği işte bu yüzden sadece siyasî bir sorun değil, aynı zamanda bir ahlâk sorunudur. Ahlâk kaybolur, insanlar birbirine güvenmez. Yetenek kural olarak cezalandırılır.Otokrasi ne düzeyde? Dikta rejimi altında mı yaşıyorsunuz? Her şeyi bir tiran mı belirliyor? Siyasal düzene değil, kendi bireysel hayatınıza ve çevrenize bakmanız yeterli. Güce ve iktidara yakın olmak dışında bir meziyeti olmayanlara göz atın. Çevrenize ne ölçüde güveniyorsunuz? Hakkınızı aradığınız zaman alabileceğinizden ne ölçüde eminsiniz?Eğer gazeteci iseniz ve yeteneğiniz varsa işinizi kaybedebilirsiniz. Tersine iktidara yakın iseniz, yeteneğe ihtiyacınız yok. Türkiye’nin iyi gazetecileri birdenbire nereye kayboldular? Zorbalığa methiyeler düzerken bile iki kelimeyi bir araya getiremeyenler neden makbul görülüyor? Büyük işler başarmış işadamları neredeler? İktidarla arası iyi olmadan okuyucusuna, izleyicisine ulaşma şansı olan aydın ve sanatçı kaldı mı? Bu kadar yetenek ve birikim sahibi gadre uğradıktan sonra, dalkavukluğun ve ispiyonculuğun müşterisi çoğalmaz mı?Hafta sonu Star Açık Görüş’te yer alan, “Paralel akademisyenlik ve 17 Aralık...” başlıklı yazı, yozlaşmanın ve teneffüs ettiğimiz dikta atmosferinin derecesi hakkında açık bir fikir veriyor. Bir akademisyen, “paralel” sıfatıyla meslektaşlarını jurnalliyor. Kime? Hükümete. “Paralel akademisyenler” üniversitelerden hemen tasfiye edilmeli. Yazının başlığında geçen “17 Aralık” tarihi, gerekçenin siyasî temeline işaret ediyor. Peki kim bu paraleller? Kanunlarda, yönetmeliklerde yer almayan ve politikacıların yürüttüğü bir cadı avının malzemesi olan bu niteleme hangi akademik ölçünün konusu? Ben de bir akademisyenim. 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Bir akademik kadro için iki aday varsa, her ikisinin de karşılıklı olarak “mürteci” ilan edildiği çok örnek yaşadım. İnanın rakibi için dün “irticacı” diyen kişi ile bugün “paralel” diyen aynı kişidir. Bu kişilerin ortak özelliği ise hiçbir zaman değişmez: Akademisyen olarak tartıya çıkamazlar. Bugün üniversitelere egemen olan genel yetersizlik ve yeteneksizlik, doğrudan bu jurnallerin ve ispiyonların eseri.Nitekim “paralel tasfiyesi” için Açık Görüş’e yazan ilahiyat hocasının bulduğu çözüm, Türkiye’nin dikta hevesleri yüzünden ne tür bir belayla karşı karşıya olduğunu ifşa ediyor. Üniversiteler uzun zamandan beri ehliyet ve liyakati gözetmek için ÖYP adı verilen merkezî sınavlarla eleman alıyor. İlahiyat hocası, bu sınavın kaldırılmasını çünkü bu sınavın “paralel”lere yaradığını söylüyor. Demek ki “paralel”ler yeteneğe, ispiyoncular ise tiranlara ihtiyaç duyuyor.
Zaman
Köşe Yazıları
19.08.2014
MümtazerTürköne-TiranlarveispiyoncularıMümtazer Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Mümtaz'er Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Zaman
19.08.2014
02:29
Güç ve iktidar, bal kâsesi gibi dalkavukları, kifayetsiz muhterisleri ve ispiyoncuları kendisine çeker. Meslekî olarak rekabet halinde olan birinin daha yetenekli kişileri alt edip öne geçmesinin en kestirme yolu ispiyonculuktur.Liyakat ve ehliyet değil sadece ispiyonculuk adamın önünü açıyorsa, ilerlemesi için ahlaksız olması yeterli. Totaliter toplumlar aynı zamanda ispiyonculuğun ortak karaktere dönüştüğü toplumlardır. İktidar toplum hayatını düzenlemeye kalkıyorsa, inançlarına ve özel hayatlarına müdahale ediyorsa ispiyonlayacak bir sürü ayrıntı çıkar. Komşusunun tavuğunda gözü olan ispiyonculuk yapıp kümese dalar, beriki derdini anlatana kadar öbürü suyuna pilavı bile pişirmiş olur. Rakibinizi, hasmınızı, kıskandığınız, çekemediğiniz komşunuzu uygun bir lisanla iktidar muhalifi olarak takdim edebilirseniz bütün devlet gücü arkanızdadır, sırtınızı kimse yere getiremez.İşte bu yüzden dikta yönetimleri aynı zamanda ahlaksız yönetimlerdir. Başınıza her şey gelebilir. Namusunuz, dürüstlüğünüz, ehliyet ve liyakatiniz hayatınızı emniyete almanız için yeterli olmaz. Arkanızı kollamanız, etrafınızda çevrilen dolaplara kulaklarınızı açmanız icap eder. En doğrusu güçle aranızı iyi tutmanız, başkalarına fırsat vermeden ispiyoncu olmanızdır. İşte bu yüzden totaliter toplumlarda haysiyet ve ahlak sahibi insanlar yaşama imkanı bulamaz. Denetimsiz ve kontrolsüz iktidar, sahibine sizin hayatınızın her alanına nüfuz edecek ahlaksız bir güç verir. Ahlaksızlık yukarıdan geliyorsa bulaşıcıdır, toplumu toptan ifsat eder. Açık toplum, demokratik düzen, hukuk kurallarının egemenliği işte bu yüzden sadece siyasî bir sorun değil, aynı zamanda bir ahlâk sorunudur. Ahlâk kaybolur, insanlar birbirine güvenmez. Yetenek kural olarak cezalandırılır.Otokrasi ne düzeyde? Dikta rejimi altında mı yaşıyorsunuz? Her şeyi bir tiran mı belirliyor? Siyasal düzene değil, kendi bireysel hayatınıza ve çevrenize bakmanız yeterli. Güce ve iktidara yakın olmak dışında bir meziyeti olmayanlara göz atın. Çevrenize ne ölçüde güveniyorsunuz? Hakkınızı aradığınız zaman alabileceğinizden ne ölçüde eminsiniz?Eğer gazeteci iseniz ve yeteneğiniz varsa işinizi kaybedebilirsiniz. Tersine iktidara yakın iseniz, yeteneğe ihtiyacınız yok. Türkiye’nin iyi gazetecileri birdenbire nereye kayboldular? Zorbalığa methiyeler düzerken bile iki kelimeyi bir araya getiremeyenler neden makbul görülüyor? Büyük işler başarmış işadamları neredeler? İktidarla arası iyi olmadan okuyucusuna, izleyicisine ulaşma şansı olan aydın ve sanatçı kaldı mı? Bu kadar yetenek ve birikim sahibi gadre uğradıktan sonra, dalkavukluğun ve ispiyonculuğun müşterisi çoğalmaz mı?Hafta sonu Star Açık Görüş’te yer alan, “Paralel akademisyenlik ve 17 Aralık...” başlıklı yazı, yozlaşmanın ve teneffüs ettiğimiz dikta atmosferinin derecesi hakkında açık bir fikir veriyor. Bir akademisyen, “paralel” sıfatıyla meslektaşlarını jurnalliyor. Kime? Hükümete. “Paralel akademisyenler” üniversitelerden hemen tasfiye edilmeli. Yazının başlığında geçen “17 Aralık” tarihi, gerekçenin siyasî temeline işaret ediyor. Peki kim bu paraleller? Kanunlarda, yönetmeliklerde yer almayan ve politikacıların yürüttüğü bir cadı avının malzemesi olan bu niteleme hangi akademik ölçünün konusu? Ben de bir akademisyenim. 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Bir akademik kadro için iki aday varsa, her ikisinin de karşılıklı olarak “mürteci” ilan edildiği çok örnek yaşadım. İnanın rakibi için dün “irticacı” diyen kişi ile bugün “paralel” diyen aynı kişidir. Bu kişilerin ortak özelliği ise hiçbir zaman değişmez: Akademisyen olarak tartıya çıkamazlar. Bugün üniversitelere egemen olan genel yetersizlik ve yeteneksizlik, doğrudan bu jurnallerin ve ispiyonların eseri.Nitekim “paralel tasfiyesi” için Açık Görüş’e yazan ilahiyat hocasının bulduğu çözüm, Türkiye’nin dikta hevesleri yüzünden ne tür bir belayla karşı karşıya olduğunu ifşa ediyor. Üniversiteler uzun zamandan beri ehliyet ve liyakati gözetmek için ÖYP adı verilen merkezî sınavlarla eleman alıyor. İlahiyat hocası, bu sınavın kaldırılmasını çünkü bu sınavın “paralel”lere yaradığını söylüyor. Demek ki “paralel”ler yeteneğe, ispiyoncular ise tiranlara ihtiyaç duyuyor.
Zaman
Ana Sayfa
19.08.2014
MümtazerTürköne-TiranlarveispiyoncularıMümtazer Türköne - Tiranlar ve ispiyoncuları
Toplam "21" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti