Habergec.Com Aranan Kelimeler:kitap isimleri Değerlendirme: 10 / 10 661190
habergec.com
18.09.2014 Perşembe
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

kitap isimleri

Bu ülkede artık huzur istiyorum
Zaman
20.08.2014
02:06
Lüküs Hayat’ın ardından Cibali Karakolu oyununu da uzun yıllar sahnelemek isteyen oyuncu Zihni Göktay’ın Türkiye hayali ise ‘huzur’. Atatürk ve İsmet İnönü hariç bütün hükümetleri gördüğünü anlatan Göktay, “6-7 Eylül olaylarını yaşadım, Menderes’in asılmasına şahit oldum. Bunları hiçbir zaman hoş karşılamadık.” diyor.‘Lüküs Hayat’ müzikalinde tam 28 yıl boyunca aralıksız rol alarak adını Guinness Rekorlar Kitabı’na yazdıran duayen bir tiyatrocu Zihni Göktay. Tiyatro sahnesindeki başarısının yanı sıra ‘Tosun Paşa’, ‘Meraklı Köfteci’, ‘Atla Gel Şaban’ gibi Yeşilçam’ın sevilen filmlerinde rol alan oyuncu, 2 yıl önce geçirdiği kalp ameliyatı sonrası tiyatroya ara verdi. Sağlığına kavuşan usta tiyatrocu bu sezon ‘Ulan İstanbul’ dizisindeki Servet karakteri ile ekrana geri döndü. Ekim ayında ise ‘Cibali Karakolu’ oyunu ile tekrar tiyatro sahnesinde olacak. Meslekte 50 yılını doldurmanın mutluluğunu yaşayan Göktay’ın yeni planı uzun yıllar Cibali Karakolu’nda oynamak. 68 yaşındaki duayen oyuncunun Türkiye için hayali ise huzur içinde bir ülke olması. Bugüne kadar 3 ihtilal gören Göktay, “6-7 Eylül olaylarını yaşadım, Menderes’in asılmasına şahit oldum. Bunları hiçbir zaman hoş karşılamadık. Biz huzur, barış güler yüz, tatlı dil ve yarınımız için bir güvence istiyoruz devletimizden.” diyor.Hükümetlerin gelip geçici olduğunu hatırlatan Göktay, “Atatürk ve İsmet İnönü hariç bütün dönemleri yaşadım. Bunun için iyi biliyorum, hükümetler sandığa bağlı. Bu yüzden kimse işaret parmağını kaldırarak ‘sen’ diye gözdağı vermesin. Herkes birbiriyle kardeşçe geçinsin.” yorumunu yapıyor. Tiyatronun politikadan soyutlanmayacağını dile getiren sanatçı, bugüne kadar yaptığı işlerde sırası geldikçe sosyal çarpıklıklara değindiğini söylüyor. Göktay, “Devletle aramı bozacak polemik oluşturacak bir şey söylemedim ama bir sanatçı olarak hiciv yapma hakkımı kullandım. Eğlenceli ile faydalıyı bir arada sunmayı ve gerektiğinde toplumun derdine tercüman olmayı sanatçının görevi olarak kabul ediyorum.” diye konuşuyor. Televizyonda daha çok aile dizilerini tercih ettiğini belirten Göktay, toplumun değerleri ile ters düşecek yapımlarda yalnızca para için oynamak istemediğini dile getiriyor. “Tiyatro hep ekmek parasını vermiştir. Köfte parası için dizilerde oynuyorum.” diyen Göktay, ‘Ulan İstanbul’ dizisinde rol almayı kabul etmesini Servet karakterini samimi bulmasına bağlıyor.Ekim ayında ‘Cibali Karakolu’ adlı oyunla tiyatroya dönmeye hazırlanan usta oyuncuya rol teklifi İstanbul Şehir Tiyatroları’nın yeni Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu’ndan gelmiş. Göktay, süreci şöyle anlatıyor: “50 yıllık arkadaşım Erhan Yazıcıoğlu dedi ki: Cibali Karakolu senin gönlünde yatıyordu. Gel provaya başlayalım. Ekime inşallah yetiştireceğiz. Pazartesi günü Kadıköy Haldun Taner Tiyatrosu’nda provaya başlıyoruz. Allah nasip ederse bunu da uzun zaman oynayacağımı zannediyorum.” 28 yıl oynadığı ‘Lüküs Hayat’ta sahne üzerinde yaptığı doğaçlama esprilerle günceli yakalayan ve seyircinin ilgisini daima zinde tutan Göktay, her oyunda doğaçlama yaptığını belirtiyor.‘Lüküs Hayat’ta oynadım ama lüks bir hayat yaşamadım’Bir zamanlar aynı sahneyi paylaştığı isimleri özlemle yâd eden Zihni Göktay, “Suna Pekuysal ablamı özlüyorum. Gazanfer Özcan abimi, Erol Günaydın abimi, Adile Naşit, Müşfik Kenter, hepsiyle çalıştım. Uzun yıllar birlikte diziler yaptık radyo tiyatrolarında oynadık. Ama ne yaparsınız herkesin bir vadesi var, sırası gelen gidiyor. Mal mülk burada kalıyor.” diyor. Maddiyata fazla değer vermediğini belirten sanatçı Göktay, “Lüküs Hayat’ta oynadım ama lüküs bir hayat yaşamadım. Dizilerde aldığım paralar hep mütevazı paralardı.” açıklamalarını yapıyor.Hayatı kitaplaşsın istiyor!Zihni Göktay, 5 Aralık 1945 doğumlu fakat babası geç başvuru yaptığı için resmi kayıtlara 1 Ocak 1946 olarak geçmiş. Yay burcu olduğunu ekleyen Göktay, “Yay burçları özgürlüklerine düşkün olurlarmış ama ben evlendikten sonra bunu bir kenara bıraktım, aile benim için çok önemli bir kurum.” ifadelerini kullanıyor. Fatih’te doğup büyüyen sanatçı, hayatının kitaplaştırılması yönünde teklifler almış. Hatta kitap için ‘Zihnimde Kalanlar’ ismini bile düşünmüş. Göktay, “Ben uzun süre bir yere oturup yazamam ama yazmak isteyenler var. Olursa eğrisiyle doğrusuyla anlatacağım çok şeyler var.” diyor.
Zaman
Güncel
20.08.2014
BuülkedeartıkhuzuristiyorumBu ülkede artık huzur istiyorum
Murakami çılgınlığı!
Zaman
19.08.2014
02:29
Haruki Murakaminin son romanı, alışılmadık bir pazarlama stratejisiyle okura sunuldu. Geceden kuyruğa giren okurlar bir yana, kitabevinde verilen konser, Londranın iki tarihî binasına kitabın devasa ışıklı yansıması ve kitabı almaya gelen okurlar için sabah kahvaltısı… Murakami’nin kitabı, Pazarlama çılgınlığına karşı yazarın duruşu nasıl olmalı? sorusunu bir kez daha gündeme getirdi.Sevdiği yazarın yeni bir kitabının yayımlanması okuru heyecanlandırır. Okurun zaafını bilen yayıncılarsa bu heyecanı suistimal edip kitabın pazarlamasını daha cazip kılabiliyor. Bu tutum yazarın sadık okurlarını elbette rahatsız eder. Çünkü okur, sevdiği ve hayranlık duyduğu yazarın, pazarlama stratejisinin merkezine doğru çekilmesi karşısında çaresizdir. Türkiyede de hatırı sayılır bir okur kitlesi olan Japon yazar Haruki Murakaminin son romanı Colorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage / Renksiz Tasakinin Hac Yolculuğu, bu stratejinin son kurbanlarından biri olma yolunda. Hafta içinde Londrayı saran ‘Murakami kasırgası bunun deliliydi.Gece on ikide satışa çıkan kitabı almak için kuyruğa giren heyecanlı okurlar bir yana, kitabın kapağının Kraliyet Opera Binası ve Tate Modernin devasa bacasına yansıtılması kitabın pazarlama nesnesi olarak ne hallere büründürülebileceğinin göstergesiydi. Daha da önemlisi, münzevilikleriyle nam salan Salinger ve Pynchon gibi yazarların yanına kondurulabilecek Murakaminin bu ayın sonunda Londrada bir imza günü yapacak olması okurlarını şaşırttı. Salingerın Neden kitaplarınızı imzalamaktan nefret ediyorsunuz? sorusuna verdiği cevabı hatırlatırsak: İmza vermeye inanmıyorum. Anlamsız bir hareket. Kimse için adını yazarak imza atma. Aktör ve artistlerin imza vermeleri kabul edilebilir, çünkü onların verebileceği tek şey yüzleri ve isimleri. Fakat yazarlarda durum farklı. Onların verdikleri şey eserleri. Kendine saygısı olan hiçbir yazar, bunu asla yapmamalı.”YENİ BİR MURAKAMİ İNŞASI!Yazarın ülkesi Japonya ve Polonya’dan sonra İngitere’de yaşanan ve epey gürültü çıkaran bu gösterişli tanıtım kampanyası haliyle çeşitli eleştirileri de beraberinde getirdi. Yükselen sesler arasındaki can alıcı soru şuydu: Yayınevinin kitabı pazarlama çılgınlığına karşı yazarın duruşu nasıl olmalı? Murakaminin kitabının bu şekilde okurla buluşacağını tahmin etmek zor değildi. Okuru kitaba çekmeye çalışan uçuk fikirler silsilesi, kitabın beş Japon illüstrasyon sanatçısının çıkartmalarına yer verdiği haberiyle başladı. Kitap, okura istediği şekilde çıkartmalarla süsleme imkânı sunarken, bu uygulama ucuz bir pazarlama eylemi olarak değerlendirilmişti. Kampanya başka eylemlerle devam etti. Londranın önemli zincir kitabevlerinden Foyles, romanın yayımlanması onuruna kitabevinde jazz konseri düzenledi. Bazı kitabevlerinin okurlara kahvaltı ve kahve servisiyle Güne Murakamiyle başlama keyfi sunması, eleştirilerin dozunu artırdı. Yayınevinin bu türden uçuk fikirlerine karşı yazarın ayak diremesi gerektiğini düşünenler bir tarafa, kitabın daha fazla okura ulaşmasının yazar ve yayınevine getirisinin yok sayılamayacağını savunanlar da vardı.Murakaminin, Japonyada yayımlandığı ilk hafta bir milyon satan romanı, lisedeki arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalan Tsukuru Tazaki adlı kahramanın seneler sonra yeniden onlarla bir araya gelmek istemesini fakat arkadaşlarının onu reddetmesini ve bunun ardındaki nedeni konu alıyor. Kitap, Murakaminin 1Q84 adlı eserinden sonra kaleme aldığı ilk roman olmasının yanı sıra 400 sayfalık hacmiyle de dikkat çekiyor. Murakaminin son kitabı Türkiyede sonbaharda Doğan Kitap tarafından yayımlanacak. İngilteredeki pazarlama stratejisinin Murakaminin bu türden heyecana alışık olmayan okurlarını hayrete düşürdüğünü söyleyebiliriz. Fakat Alberto Manguel’in, bu türden stratejiler için ‘bizi neden şaşırtıyor ki? sorusunu unutmayalım: Pek çok kitabın artık (Kafkanın istediği gibi) ‘içimizdeki donmuş denizin baltası değil, daha çok bir ajanın bürosunda halkın şimdiki arzularına cevap verecek şekilde hazırlanan derin dondurucu konfeksiyon ürünleri olduğu bir zamanda, kitaplara uygulanan bir ‘yaratıcı pazarlama stratejisi bizi neden şaşırtıyor ki? Kitabın adındaki ‘Tsukurunun Japoncada inşa etme anlamına geldiğini hatırlatırsak, yayınevinin bu pazarlama tekniğiyle inşa ettiği yeni Murakamiye okurların hazırlıklı olması gerekiyor.
Zaman
Kültür
19.08.2014
MurakamiçılgınlığıMurakami çılgınlığı
Yahya Kemal’lerin Dergâh’ı 91 yıl sonra elimizde
Zaman
02.07.2014
02:19
Yahya Kemal ve arkadaşları tarafından 1921 ile 1923 yılları arasında 42 sayı çıkarılan Dergâh dergisi, Türk Tarih Kurumu tarafından 4 cilt halinde yeniden yayımlandı. Dr. Arslan Tekin ve Dr. Ahmet Zeki İzgöer’ün hazırladığı derginin tamamı günümüz Türkçesine aktarılmış.Ahmet Hamdi Tanpınar, “Yahya Kemal” isimli kitabında dönemin (1920 başları) zor şartlarında çıkarılan Dergâh dergisinin hikâyesini anlatır ve derginin baş üstlenicilerinden Yahya Kemal’in onlar için öncülüğünü şu sözlerle ifade eder: “Bize dilin, düşüncenin ve meselelerin kapısını açmıştı. Hulâsa, 1830 yıllarında Fransız şiiri için Hugo, 1890 senelerinin şiir gençliği için Valéry ve Gide, Pierre Louijs için ve daha yaşlıları için Mallarmé ne ise Jaurès ve Barrès, Morèas daha sonraki nesiller için ne olmuşlarsa, Yahya Kemal de bizim için oydu. Yeninin ve millî olanın bayrağıydı.”Milli Mücadele devam ederken İstanbul’da iki haftada bir çıkan Dergâh dergisi, Tanpınar’ın da değindiği gibi Yahya Kemal’in gayreti ve bir nevi öncülüğüyle yayınlanır. Karşılaşılan bütün zorluklara, sansürlere ve Anadolu’ya geçişte yaşanan problemlere rağmen 42 sayı çıkarılabilir dergi. İtilaf devletlerinin işgali sırasında girişilen bu zorlu ‘macera’da sıklıkla vurgulanan konulardan biri, Anadolu hareketine inanç, bir diğeri ise özellikle şiirde yeni bir ses, biçim ve anlam arayışı olur. Toplamda 876 satırı sansüre uğrayan dergide sadece Milli Mücadele ve şiir değil, aynı zamanda felsefe, psikoloji, kitap ve yazar eleştirileri, güzel sanatlar, mimari, şehir yazıları, tiyatro, hikâyeler ve makaleler de yer alır.Dergâh’ın ana kadrosu tam anlamıyla bir edebiyatçılar geçididir. İstanbul Darülfünûn’un hocaları başta Yahya Kemal, Mustafa Şekip Tunç, Mehmed Fuad Köprülü, Mustafa Nihad Özön, öğrencileri ve yeni mezunları Ahmet Hamdi Tanpınar, Hasan Âli Yücel, Mehmed Kadri Yörükoğlu gibi şair ve yazarlar, yazı kadrosunun değişmez isimleri. Dergâh’ın iki yıl kadar süren yolculuğunda Abdülhak Şinasi bir şiir ve 6 makalesiyle, Ahmed Hâşim dokuz makale ve 7 şiiriyle, Halide Edib Adıvar 5 hikâyesiyle, Mehmed Fuad Köprülü 6 makalesiyle, Yakub Kadri ise 25 yazısıyla katkıda bulunan isimler arasında.Derginin kitap ve yazar değinileri ise daha çok tartışma çıkarmaya yönelik kaleme alınır. Beş Hececiler’in hazırladığı Ümit dergisine karşı çıkarılan Dergâh’ta Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un adı sanı anılmazken Cenab Şahabeddin, Refik Halid Karay, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Halil Nihad Boztepe gibi isimler ise alaya alınır. Örneğin Fevzi Lütfi’nin “Refik Halid Bey’e Mektup”unda söylediği sözler, hiç de yenilir yutulur cinsten değil. Lütfi, dönemin edebiyat ortamını kızıştıracak şu cümleleri yazmaktan kaçınmaz: “Fikirle işiniz yoktu ki, sizi o tarafınızdan görelim. Sanatla alâkanız yoktu ki, sizi o yanınızdan tutmaya çalışalım. Vâkıa, evet yazı yazarsınız. Fakat ne yazarsınız? Dediğiniz gibi nakş-ı ber-âb… Söylediğiniz gibi dolmalar, marullar, lokantalar, yiyecekler, içecekler ve belki de birkaç övünmeye değmez sönük ve bozuk hatıralar...”Sadece edebi hususlarda değil, Milli Mücade-le’den uzak duran yazarlar da bu alaycı üsluptan yer yer nasibini alır. Bütün bu eleştirilerin yanında takdir edilen kalemler ise yine derginin yazarlarından Ahmed Hâşim, Yakub Kadri, Halide Edib gibi isimlerdir. Dergâh ciltleri, 1920’li yılların başında, “memleket edebiyatı”na giden yolların nasıl açıldığını ve bir dönemin ruhunu anlamak için hazine değerinde... “Şiir maddileşiyor”Yahya Kemal, Dergâh’taki yazılarında sık sık şiir konusuna değinir ve şiirin ruhunu yitirdiğinden söz eder. 1920’lerin edebi hayatını ve şiirini anlamak için Yahya Kemal’in yazlarına bakmak, sesine kulak vermek gerek. Yahya Kemal’e göre “Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lime lime olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce ruhu çekildi, sonra yavaş yavaş lisanı çürüdü, vezni bozuldu, âhengi çetrefilleşti. Nihayet kuru bir iskeleti kaldı.” Bu kadarla da sınırlı değil Yahya Kemal’in o günün edebiyatına sitemleri. “Bu gövdenin bir ruhu olsaydı hiç böyle çürür müydü?” diye soruyor başta ve sonra ekliyor: “Hâsılı şiir bir zaman sırf maneviyken şimdi maddileşiyor.”
Zaman
Kültür
02.07.2014
YahyaKemal’lerinDergâh’ı91yılsonraelimizdeYahya Kemal’lerin Dergâh’ı 91 yıl sonra elimizde
Gölge yazarlık endüstrisi
Zaman
15.06.2014
02:12
Son yıllarda dünyada yeni bir yazarlık biçimi türedi. Kitap yazmak isteyip de buna yeteneği veya zamanı olmayanlar, tüm yükü gölge yazarlara (ghost writer) bırakıp kitaba kendi adını yazdırıyor. Ülkemizde de örnekleri olan bu gölge yazarlık mesleği bir endüstriye dönüşmüş durumda. Hatta ödül alan kitaplar bile var.Amerika’nın eski dışişleri bakanı Hillary Clinton’ın anılarını yazdığı Hard Choices adlı kitabı piyasaya çıktı. Clinton’ın kitabında anlattıkları, dünya siyaseti açısından önemli anekdotlar içerse de yayıncılık cephesinde bir mesleği yani gölge yazarlığı (ghost writer) yeniden gündeme getirdi. Zira kitabın yazarı aslında Clinton’ın değil, ücreti mukabilinde yazdırdığı hayalet ya da gölge bir yazarın olduğu söylentiler arasında. Bu dedikodulara neden olansa, Clinton’ın daha önceki kitaplarında gölge yazarlarla çalıştığının ortaya çıkması. Söylentileri bir tarafa bırakırsak, kitap yazma tutkusu öyle küçümsenecek bir duygu değil; herkesin bir gün o yazı masasına geçip başkalarına aktarmak isteyeceği muhtemelen birçok hikâyesi var. Fakat yazma eylemi başlı başına bir yetenek ve bu alanda tecrübesi olmayanlar, bütün yükü Batı’da bir hayli geçmişi olan, gölge yazara bırakıp kitaba kendi adını yazdırıyor. Bu meslek, pek çok kimsenin iştahını kabartırken, gölge yazarlık bir endüstriye dönüşmüş durumda.Haruki Murakami’nin o epey kalınca romanı 1Q84’ü okuyanlar, bu gölge yazarlığa aşinadır. Kitabın kahramanı Tengo, gölge yazarlıktan geçinen ve kendi kitabını bir türlü yazamayıp geciktiren bir yazar tiplemesi olarak karşımıza çıkmıştı. Bu işin altını biraz daha didiklediğimizde ise şaşırtıcı notlar çıkıyor. Mesleği bireysel olarak yapanların yanı sıra bir şirket veya yayınevi bünyesinde ekip halinde bu işi ifa eden yazarlar mevcut. Gölge yazarlık, sizin adınıza kitap, roman, hikâye, senaryo, tez, köşe yazısı, konuşma ve sunum metni hazırlayan ve yayıncılık dünyasında bir hayli ilgi gören bir meslek artık.Türkçede hizmet veren yazarlık şirketlerinden birine kulak verdiğimizde şu bilgilerle karşılaşıyoruz: “Gölge yazar, ilgili telif ve kullanım haklarını ücret karşılığı müşteriye devreder. Metin zaten o müşteriye özel olarak üretilmiştir. Çağdaş toplumlarda bir gölge yazar hemen her alanda etkinlik gösterebilir. Geleneksel olarak başkası adına konuşma metni yazan gölge yazarlar, artık bundan çok daha geniş bir uygulama sahasında faaliyet göstermektedir. Dillerden düşmeyen bir şarkının ya da örneğin bir ünlünün adıyla basılan bir kitabın bir gölge yazar tarafından üretilmiş olması günümüzde giderek daha sık rastlanan bir durumdur.” Özellikle politikacıların, müzisyenlerin ve iş dünyasından ünlü isimlerin meraklı olduğu bu gölge yazarla kitap yayımlama işinin ekonomik cephesinde dudak uçuklatan rakamlar dönmekte. Sadece politikacılar ve işadamları değil, akademisyenler hatta kimi yazarlar da bu yönteme başvurabiliyor. Bu işi yapan şirketlerin aktardığına göre gölge yazarın kaleminden çıkan bu metinler, bir işbirliği içerisinde “siparişi veren kişi bilsin veya bilmesin, gölge yazarın kimliği açıklanmadığı gibi, bir uzmanın yardımına başvurulduğu dahi gerekmedikçe ilan edilmez. Nadiren, edebi eserlerde veya kitap yazamayacağı çok aşikâr bir ünlünün otobiyografisinde, gölge yazarın varlığı, hatta adı açıklanabilmektedir ki, orada da söz konusu profesyonelin kimliği, teşekkür bölümünde veya ortak yazar adı altında duyurulur.”NOBEL ÖDÜLLÜ YAZARLARIN DA ‘GÖLGESİ’ VARGölge yazarlık mesleğine baş koymuş Türk kökenli bir yayınevi ise bu işi şu cümlelerle özetliyor: “Kafanızda çok güzel bir roman konusu, harika bir hikâye ya da senaryo var. Ancak yazamıyorsunuz. Hayal etmek, kurgulamak ayrı, yazıya dökmek ayrı… Bir kitaplaştırıp bastırabilseniz var ya, bestseller olacak. Zengin, ünlü, popüler olacaksınız ama olmuyor, olmuyor… Sizin yerinize biz yazalım. Sizin isminizle yayınlansın. Okuyanlar size ‘helal olsun’ derken, siz içinizden bize teşekkür edin.”Gölge yazarların ödül aldığı kitaplar da yok değil. Hillary Clinton ve John F. Kennedy adına yayımlanan kitaplar, en bilinen örnekleri arasında. Bunun yanı sıra 1989’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan İspanyol yazar Camilo Jose Cela için 2002’de öldükten sonra koca bir gölge yazar ordusuyla senelerce çalıştığı iddiası ortaya atılmıştı. Edebiyat dünyasında epey tartışmalara yol açan bu iddiaya göre gölge yazarlar Cela’ya karakter oluşturma ve üslup katma konusunda epey yardımcı olmuş ve özellikle yazarın son dönemlerinde pek çok metni yazdıkları dile getirilmişti. Meşhur olup da aynı zamanda gölge yazarlık yapan Katherine Anne Porter, Kingsley Amis, James Ramsey Ullman ve H.P. Lovecraft gibi isimleri de saymak lazım.Gölge yazarlığın, özellikle belli meslek grubu ve statüdek
Zaman
Ana Sayfa
15.06.2014
GölgeyazarlıkendüstrisiGölge yazarlık endüstrisi
Gölge yazarlık endüstrisi
Zaman
15.06.2014
02:04
Son yıllarda dünyada yeni bir yazarlık biçimi türedi. Kitap yazmak isteyip de buna yeteneği veya zamanı olmayanlar, tüm yükü gölge yazarlara (ghost writer) bırakıp kitaba kendi adını yazdırıyor. Ülkemizde de örnekleri olan bu gölge yazarlık mesleği bir endüstriye dönüşmüş durumda. Hatta ödül alan kitaplar bile var.Amerika’nın eski dışişleri bakanı Hillary Clinton’ın anılarını yazdığı Hard Choices adlı kitabı piyasaya çıktı. Clinton’ın kitabında anlattıkları, dünya siyaseti açısından önemli anekdotlar içerse de yayıncılık cephesinde bir mesleği yani gölge yazarlığı (ghost writer) yeniden gündeme getirdi. Zira kitabın yazarı aslında Clinton’ın değil, ücreti mukabilinde yazdırdığı hayalet ya da gölge bir yazarın olduğu söylentiler arasında. Bu dedikodulara neden olansa, Clinton’ın daha önceki kitaplarında gölge yazarlarla çalıştığının ortaya çıkması. Söylentileri bir tarafa bırakırsak, kitap yazma tutkusu öyle küçümsenecek bir duygu değil; herkesin bir gün o yazı masasına geçip başkalarına aktarmak isteyeceği muhtemelen birçok hikâyesi var. Fakat yazma eylemi başlı başına bir yetenek ve bu alanda tecrübesi olmayanlar, bütün yükü Batı’da bir hayli geçmişi olan, gölge yazara bırakıp kitaba kendi adını yazdırıyor. Bu meslek, pek çok kimsenin iştahını kabartırken, gölge yazarlık bir endüstriye dönüşmüş durumda.Haruki Murakami’nin o epey kalınca romanı 1Q84’ü okuyanlar, bu gölge yazarlığa aşinadır. Kitabın kahramanı Tengo, gölge yazarlıktan geçinen ve kendi kitabını bir türlü yazamayıp geciktiren bir yazar tiplemesi olarak karşımıza çıkmıştı. Bu işin altını biraz daha didiklediğimizde ise şaşırtıcı notlar çıkıyor. Mesleği bireysel olarak yapanların yanı sıra bir şirket veya yayınevi bünyesinde ekip halinde bu işi ifa eden yazarlar mevcut. Gölge yazarlık, sizin adınıza kitap, roman, hikâye, senaryo, tez, köşe yazısı, konuşma ve sunum metni hazırlayan ve yayıncılık dünyasında bir hayli ilgi gören bir meslek artık.Türkçede hizmet veren yazarlık şirketlerinden birine kulak verdiğimizde şu bilgilerle karşılaşıyoruz: “Gölge yazar, ilgili telif ve kullanım haklarını ücret karşılığı müşteriye devreder. Metin zaten o müşteriye özel olarak üretilmiştir. Çağdaş toplumlarda bir gölge yazar hemen her alanda etkinlik gösterebilir. Geleneksel olarak başkası adına konuşma metni yazan gölge yazarlar, artık bundan çok daha geniş bir uygulama sahasında faaliyet göstermektedir. Dillerden düşmeyen bir şarkının ya da örneğin bir ünlünün adıyla basılan bir kitabın bir gölge yazar tarafından üretilmiş olması günümüzde giderek daha sık rastlanan bir durumdur.” Özellikle politikacıların, müzisyenlerin ve iş dünyasından ünlü isimlerin meraklı olduğu bu gölge yazarla kitap yayımlama işinin ekonomik cephesinde dudak uçuklatan rakamlar dönmekte. Sadece politikacılar ve işadamları değil, akademisyenler hatta kimi yazarlar da bu yönteme başvurabiliyor. Bu işi yapan şirketlerin aktardığına göre gölge yazarın kaleminden çıkan bu metinler, bir işbirliği içerisinde “siparişi veren kişi bilsin veya bilmesin, gölge yazarın kimliği açıklanmadığı gibi, bir uzmanın yardımına başvurulduğu dahi gerekmedikçe ilan edilmez. Nadiren, edebi eserlerde veya kitap yazamayacağı çok aşikâr bir ünlünün otobiyografisinde, gölge yazarın varlığı, hatta adı açıklanabilmektedir ki, orada da söz konusu profesyonelin kimliği, teşekkür bölümünde veya ortak yazar adı altında duyurulur.”NOBEL ÖDÜLLÜ YAZARLARIN DA ‘GÖLGESİ’ VARGölge yazarlık mesleğine baş koymuş Türk kökenli bir yayınevi ise bu işi şu cümlelerle özetliyor: “Kafanızda çok güzel bir roman konusu, harika bir hikâye ya da senaryo var. Ancak yazamıyorsunuz. Hayal etmek, kurgulamak ayrı, yazıya dökmek ayrı… Bir kitaplaştırıp bastırabilseniz var ya, bestseller olacak. Zengin, ünlü, popüler olacaksınız ama olmuyor, olmuyor… Sizin yerinize biz yazalım. Sizin isminizle yayınlansın. Okuyanlar size ‘helal olsun’ derken, siz içinizden bize teşekkür edin.”Gölge yazarların ödül aldığı kitaplar da yok değil. Hillary Clinton ve John F. Kennedy adına yayımlanan kitaplar, en bilinen örnekleri arasında. Bunun yanı sıra 1989’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan İspanyol yazar Camilo Jose Cela için 2002’de öldükten sonra koca bir gölge yazar ordusuyla senelerce çalıştığı iddiası ortaya atılmıştı. Edebiyat dünyasında epey tartışmalara yol açan bu iddiaya göre gölge yazarlar Cela’ya karakter oluşturma ve üslup katma konusunda epey yardımcı olmuş ve özellikle yazarın son dönemlerinde pek çok metni yazdıkları dile getirilmişti. Meşhur olup da aynı zamanda gölge yazarlık yapan Katherine Anne Porter, Kingsley Amis, James Ramsey Ullman ve H.P. Lovecraft gibi isimleri de saymak lazım.Gölge yazarlığın, özellikle belli meslek grubu ve statüdek
Zaman
Kültür
15.06.2014
GölgeyazarlıkendüstrisiGölge yazarlık endüstrisi
5. Diyarbakır Kitap Fuarı başlıyor
Zaman
19.05.2014
02:17
TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen 5. Diyarbakır Kitap Fuarı yarın açılıyor.Diyarbakır Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek fuarda, Füruzan, İlber Ortaylı, Ercan Kesal, Canan Tan, İsmail Beşikçi, Murathan Mungan, Mıgırdiç Margosyan, Işık Öğütçü, Necdet Neydim, Büşra Ersanlı, Deniz Kavukçuoğlu, Nazlı Eray, Nedim Gürsel, Adnan Binyazar, Yılmaz Odabaşı başta olmak üzere yaklaşık 300 yazar okurlarla buluşacak. 150 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek fuarda konferans, söyleşi, panel, şiir dinletisi gibi 50 kültür etkinliği yapılacak. Divan-ü Lügati’t Türk’ü gün ışığına çıkaran Ali Emîrî Efendi, ölümünün 90. yılında memleketinde anılacak. Fuar kapsamında düzenlenecek panele Ali Emîrî’nin yaşamı ve eserleri üzerine Fahri Aral ve Artuklu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kadri Yıldırım konuşmacı olarak katılacak. Bu yıl 100. doğum yıllarını kutladığımız edebiyatımızın önemli isimleri Orhan Kemal, Orhan Veli ve Oktay Rifat da Diyarbakır Kitap Fuarı’nda sergi ve etkinliklerle anılacak. “Orhan Kemal 100 Yaşında”, “Garip Şairleri 100 Yaşında” ve “Sakın Şaşırma: Orhan Veli 100 Yaşında” sergileri fuar kapsamında görülebilecek. 24 Mayıs’ta sona erecek fuar ücretsiz ziyaret edilebilir. (www.diyarbakirkitapfuari.com)
Zaman
Kültür
19.05.2014
5Diyarbakır/">DiyarbakırKitapFuarıbaşlıyorDiyarbakır-Kitap-Fuarı-başlıyor/">5 Diyarbakır Kitap Fuarı başlıyor
Mükemmel fotoğrafcılığın başvuru kitabı
Haber7
16.05.2014
16:57
National Geographicin efsanevi fotoğrafçıları kalbimizi kazanan,bize duygusal anlar yaşatan ve gezegenimizi koruma yolunda esin kaynağı olan fotoğraflarıyla yaklaşık yüz yıldır dünyayı belgeliyorBu kitapta birimkimleirni paylaşan fotoğraf dünyasının başarılı isimleri,şimdi sizlere hem doğruluğu kanıtlanmış yöntemleri hem de en son teknikleri görüp öğrenme şansı soruyor
Haber7
Son Dakika
16.05.2014
MükemmelfotoğrafcılığınbaşvurukitabıMükemmel fotoğrafcılığın başvuru kitabı
Kaçıranlar için Kitap Zamanı bugün ve yarın bayilerde
Zaman
06.05.2014
13:31
Pazartesi günü 100. sayısı yayımlanan Kitap Zamanı, kaçıranlar için bugün ve yarın da Zaman’la birlikte bayilerde olacak.Kitap Zamanı 100. sayısında okuru Türk ve dünya edebiyatının saygın isimlerinin daha önce yayımlanmamış metinleriyle buluşturuyor. Dünya edebiyatının usta isimleri Julian Barnes, Amos Oz, A.S. Byatt, John Le Carré, Alberto Manguel, John Banville, Etgar Keret deneme, yazı ve anılarını Kitap Zamanı okuruyla paylaştı. Türk edebiyatından ise Orhan Pamuk, Kâmuran Şipal, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Rasim Özdenören, Enis Batur, Ahmet Ümit, Ahmet Turan Alkan, Beşir Ayvazoğlu, Şavkar Altınel, İbrahim Yıldırım, Lâle Müldür, Haydar Ergülen, Ömer Erdem, Ekrem Dumanlı, Ali Çolak, Birhan Keskin, Ayşe Sarısayın, Ahmet Büke, Sibel K. Türker, Aslı Erdoğan, Cem Yavuz, İbrahim Tenekeci ve Gonca Özmen’in de aralarında bulunduğu yaklaşık 40 yazar ve şair, henüz hiçbir yerde çıkmamış metinlerini Kitap Zamanı’nda yayımladı. Artık aramızda olmayan iki usta şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile İlhan Berk’in geride bıraktıklarından bir şiir ve günlükler de özel sayının okura hediyesi. Kitap Zamanı, bugün ve yarın bayilerde, Zaman’la birlikte…
Zaman
Kültür
06.05.2014
KaçıranlariçinKitapZamanıbugünveyarınbayilerdeKaçıranlar için Kitap Zamanı bugün ve yarın bayilerde
Kaçıranlar için Kitap Zamanı bugün ve yarın bayilerde
Zaman
06.05.2014
13:12
Pazartesi günü 100. sayısı yayımlanan Kitap Zamanı, kaçıranlar için bugün ve yarın da Zaman’la birlikte bayilerde olacak.Kitap Zamanı 100. sayısında okuru Türk ve dünya edebiyatının saygın isimlerinin daha önce yayımlanmamış metinleriyle buluşturuyor. Dünya edebiyatının usta isimleri Julian Barnes, Amos Oz, A.S. Byatt, John Le Carré, Alberto Manguel, John Banville, Etgar Keret deneme, yazı ve anılarını Kitap Zamanı okuruyla paylaştı. Türk edebiyatından ise Orhan Pamuk, Kâmuran Şipal, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Rasim Özdenören, Enis Batur, Ahmet Ümit, Ahmet Turan Alkan, Beşir Ayvazoğlu, Şavkar Altınel, İbrahim Yıldırım, Lâle Müldür, Haydar Ergülen, Ömer Erdem, Ekrem Dumanlı, Ali Çolak, Birhan Keskin, Ayşe Sarısayın, Ahmet Büke, Sibel K. Türker, Aslı Erdoğan, Cem Yavuz, İbrahim Tenekeci ve Gonca Özmen’in de aralarında bulunduğu yaklaşık 40 yazar ve şair, henüz hiçbir yerde çıkmamış metinlerini Kitap Zamanı’nda yayımladı. Artık aramızda olmayan iki usta şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile İlhan Berk’in geride bıraktıklarından bir şiir ve günlükler de özel sayının okura hediyesi. Kitap Zamanı, bugün ve yarın bayilerde, Zaman’la birlikte…
Zaman
Ana Sayfa
06.05.2014
KaçıranlariçinKitapZamanıbugünveyarınbayilerdeKaçıranlar için Kitap Zamanı bugün ve yarın bayilerde
Arşivlik bir Kitap Zamanı
Zaman
04.05.2014
02:59
Dünya edebiyatının usta isimleri Julian Barnes, Amos Oz, John Le Carré, Alberto Manguel, John Banville deneme, yazı ve anılarını Kitap Zamanı okuruyla paylaştı. Türk edebiyatından ise Orhan Pamuk, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Rasim Özdenören, Enis Batur ve Lâle Müldür’ün de aralarında bulunduğu 30’u aşkın yazar ve şair, henüz yayımlanmamış metinleri ile Kitap Zamanı’nın 100. sayısında.Kitap Zamanı, yarın yayınlanacak 100. sayısında okurunu, Türk ve dünya edebiyatının saygın isimlerinin daha önce yayımlanmamış metinleriyle buluşturuyor. Dünya edebiyatının usta isimleri Julian Barnes, Amos Oz, A.S. Byatt, John Le Carré, Alberto Manguel, John Banville, Etgar Keret deneme, yazı ve anılarını Kitap Zamanı okuruyla paylaştı. Türk edebiyatından ise Orhan Pamuk, Kâmuran Şipal, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Rasim Özdenören, Enis Batur, Şavkar Altınel, Lâle Müldür, Haydar Ergülen ve Ahmet Büke’nin de aralarında bulunduğu 30’u aşkın yazar ve şair, henüz hiçbir yerde çıkmamış metinlerini Kitap Zamanı’nda yayımladı. Artık aramızda olmayan iki usta şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile İlhan Berk’in geride bıraktıklarından bir şiir ve günlükler de özel sayının okura hediyesi.Can Bahadır Yüce’nin ‘100 sayının kısa hikâyesi’ni anlattığı editör yazısı ile başlayan 100. sayıda Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, çok sevdiği Beyoğlu ve Taksim üzerine ‘şehir notları’nı kaleme aldı. 2005’ten bu yana her yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün ‘doğal adayı’ Amos Oz, gün yüzü görmemiş bir hikâyesini; günümüz dünya edebiyatının sayılı romancılarından Julian Barnes, kendi okurluk serüvenini anlatan bir denemesini armağan ediyor Kitap Zamanı’na. ‘Okumanın tarihi’nin ve kütüphanelerin yazarı Alberto Manguel ise geçirdiği felç rahatsızlığının üzerindeki etkilerini her zamanki ironik üslubuyla anlatıyor. Casus romanlarının usta ismi John Le Carré, temmuzda yayımlanacak, istihbarat tarihinin sıra dışı isimlerinden Kim Philby biyografisine yazdığı ‘Sonsöz’ ile katılıyor özel sayıya. Booker ödüllü İngiliz yazar A.S. Byatt, ‘Bilim ve Kurmaca’ başlıklı yazısı, İrlandalı yazar John Banville, Samuel Beckett üzerine yazdığı ‘Takırdayan Kemikler’ denemesi, Etgar Keret yeni bir öyküsü ile Kitap Zamanı’nın 100. sayısında.TÜRK EDEBİYATINDAN YENİ METİNLERHilmi Yavuz, ‘Yitik Güz Defterleri’nden tadımlık bir metni armağan etti. Usta kalemler Kâmuran Şipal, Selim İleri ve Ayşe Sarısayın yazmakta oldukları romanlardan bir bölüm paylaştı. Doğan Hızlan, kitaplığının en önemli ciltlerini; Rasim Özdenören, modern akıldan sıyrılmanın yollarını; A. Turan Alkan, ‘Mahir Bey’in deniz feneri kiralama sergüzeşti’ni anlattı. Beşir Ayvazoğlu, Asaf Halet Çelebi biyografisinden bir bölümü yayımladı. Ahmet Ümit, Shakespeare’in nasıl kadim bir polisiyeci olduğunu yazdı. Çağdaş Türk öykücülüğünün üç ismi Ethem Baran, Ahmet Büke ve Sibel K. Türker’in öyküleri de okur ile ilk kez buluşuyor. Ekrem Dumanlı, ‘Canın Sağolsun’ adlı hikâyesini 100. sayı için yazdı. Ali Çolak, ‘Bahar kuşu dugguk’; Müge İplikçi, ‘Karşılaşma’; Aslı Erdoğan da ‘Gece’ ile 100. sayıya konuk oluyor. Enis Batur, Şavkar Altınel, Haydar Ergülen, Osman Hakan A., İhsan Deniz, V.B. Bayrıl, Lâle Müldür, Ali Günvar, Birhan Keskin, Cem Yavuz, Ömer Erdem, İbrahim Tenekeci, Gonca Özmen yeni şiirleriyle 100. sayıda. Kitap Zamanı yarın Zaman ile birlikte bayilerde.100. sayıda kimler var?Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Orhan Pamuk, Kâmuran Şipal, John Le Carré, Hilmi Yavuz, A.S. Byatt, Doğan Hızlan, Amos Oz, Rasim Özdenören, John Banville, Julian Barnes, Alberto Manguel, Selim İleri, İbrahim Yıldırım, Enis Batur, Şavkar Altınel, Beşir Ayvazoğlu, A. Turan Alkan, Haydar Ergülen, Lâle Müldür, Ayşe Sarısayın, Nazan Bekiroğlu, Osman Hakan A., Ahmet Ümit, İhsan Deniz, Ethem Baran, V.B. Bayrıl, Birhan Keskin, Ekrem Dumanlı, Ali Çolak, Müge İplikçi, Cem Yavuz, İnan Çetin, Etgar Keret, Ömer Erdem, Ömer Ayhan, Aslı Erdoğan, Sibel K. Türker, Ahmet Büke, İbrahim Tenekeci, Temel Karataş, Kemal Varol, Gonca Özmen.
Zaman
En Çok Okunan
04.05.2014
ArşivlikbirKitapZamanıArşivlik bir Kitap Zamanı
Arşivlik bir Kitap Zamanı
Zaman
04.05.2014
02:03
Dünya edebiyatının usta isimleri Julian Barnes, Amos Oz, John Le Carré, Alberto Manguel, John Banville deneme, yazı ve anılarını Kitap Zamanı okuruyla paylaştı. Türk edebiyatından ise Orhan Pamuk, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Rasim Özdenören, Enis Batur ve Lâle Müldür’ün de aralarında bulunduğu 30’u aşkın yazar ve şair, henüz yayımlanmamış metinleri ile Kitap Zamanı’nın 100. sayısında.Kitap Zamanı, yarın yayınlanacak 100. sayısında okurunu, Türk ve dünya edebiyatının saygın isimlerinin daha önce yayımlanmamış metinleriyle buluşturuyor. Dünya edebiyatının usta isimleri Julian Barnes, Amos Oz, A.S. Byatt, John Le Carré, Alberto Manguel, John Banville, Etgar Keret deneme, yazı ve anılarını Kitap Zamanı okuruyla paylaştı. Türk edebiyatından ise Orhan Pamuk, Kâmuran Şipal, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Rasim Özdenören, Enis Batur, Şavkar Altınel, Lâle Müldür, Haydar Ergülen ve Ahmet Büke’nin de aralarında bulunduğu 30’u aşkın yazar ve şair, henüz hiçbir yerde çıkmamış metinlerini Kitap Zamanı’nda yayımladı. Artık aramızda olmayan iki usta şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile İlhan Berk’in geride bıraktıklarından bir şiir ve günlükler de özel sayının okura hediyesi.Can Bahadır Yüce’nin ‘100 sayının kısa hikâyesi’ni anlattığı editör yazısı ile başlayan 100. sayıda Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, çok sevdiği Beyoğlu ve Taksim üzerine ‘şehir notları’nı kaleme aldı. 2005’ten bu yana her yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün ‘doğal adayı’ Amos Oz, gün yüzü görmemiş bir hikâyesini; günümüz dünya edebiyatının sayılı romancılarından Julian Barnes, kendi okurluk serüvenini anlatan bir denemesini armağan ediyor Kitap Zamanı’na. ‘Okumanın tarihi’nin ve kütüphanelerin yazarı Alberto Manguel ise geçirdiği felç rahatsızlığının üzerindeki etkilerini her zamanki ironik üslubuyla anlatıyor. Casus romanlarının usta ismi John Le Carré, temmuzda yayımlanacak, istihbarat tarihinin sıra dışı isimlerinden Kim Philby biyografisine yazdığı ‘Sonsöz’ ile katılıyor özel sayıya. Booker ödüllü İngiliz yazar A.S. Byatt, ‘Bilim ve Kurmaca’ başlıklı yazısı, İrlandalı yazar John Banville, Samuel Beckett üzerine yazdığı ‘Takırdayan Kemikler’ denemesi, Etgar Keret yeni bir öyküsü ile Kitap Zamanı’nın 100. sayısında.TÜRK EDEBİYATINDAN YENİ METİNLERHilmi Yavuz, ‘Yitik Güz Defterleri’nden tadımlık bir metni armağan etti. Usta kalemler Kâmuran Şipal, Selim İleri ve Ayşe Sarısayın yazmakta oldukları romanlardan bir bölüm paylaştı. Doğan Hızlan, kitaplığının en önemli ciltlerini; Rasim Özdenören, modern akıldan sıyrılmanın yollarını; A. Turan Alkan, ‘Mahir Bey’in deniz feneri kiralama sergüzeşti’ni anlattı. Beşir Ayvazoğlu, Asaf Halet Çelebi biyografisinden bir bölümü yayımladı. Ahmet Ümit, Shakespeare’in nasıl kadim bir polisiyeci olduğunu yazdı. Çağdaş Türk öykücülüğünün üç ismi Ethem Baran, Ahmet Büke ve Sibel K. Türker’in öyküleri de okur ile ilk kez buluşuyor. Ekrem Dumanlı, ‘Canın Sağolsun’ adlı hikâyesini 100. sayı için yazdı. Ali Çolak, ‘Bahar kuşu dugguk’; Müge İplikçi, ‘Karşılaşma’; Aslı Erdoğan da ‘Gece’ ile 100. sayıya konuk oluyor. Enis Batur, Şavkar Altınel, Haydar Ergülen, Osman Hakan A., İhsan Deniz, V.B. Bayrıl, Lâle Müldür, Ali Günvar, Birhan Keskin, Cem Yavuz, Ömer Erdem, İbrahim Tenekeci, Gonca Özmen yeni şiirleriyle 100. sayıda. Kitap Zamanı yarın Zaman ile birlikte bayilerde.100. sayıda kimler var?Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Orhan Pamuk, Kâmuran Şipal, John Le Carré, Hilmi Yavuz, A.S. Byatt, Doğan Hızlan, Amos Oz, Rasim Özdenören, John Banville, Julian Barnes, Alberto Manguel, Selim İleri, İbrahim Yıldırım, Enis Batur, Şavkar Altınel, Beşir Ayvazoğlu, A. Turan Alkan, Haydar Ergülen, Lâle Müldür, Ayşe Sarısayın, Nazan Bekiroğlu, Osman Hakan A., Ahmet Ümit, İhsan Deniz, Ethem Baran, V.B. Bayrıl, Birhan Keskin, Ekrem Dumanlı, Ali Çolak, Müge İplikçi, Cem Yavuz, İnan Çetin, Etgar Keret, Ömer Erdem, Ömer Ayhan, Aslı Erdoğan, Sibel K. Türker, Ahmet Büke, İbrahim Tenekeci, Temel Karataş, Kemal Varol, Gonca Özmen.
Zaman
Kültür
04.05.2014
ArşivlikbirKitapZamanıArşivlik bir Kitap Zamanı
Arşivlik bir Kitap Zamanı
Zaman
04.05.2014
02:02
Dünya edebiyatının usta isimleri Julian Barnes, Amos Oz, John Le Carré, Alberto Manguel, John Banville deneme, yazı ve anılarını Kitap Zamanı okuruyla paylaştı. Türk edebiyatından ise Orhan Pamuk, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Rasim Özdenören, Enis Batur ve Lâle Müldür’ün de aralarında bulunduğu 30’u aşkın yazar ve şair, henüz yayımlanmamış metinleri ile Kitap Zamanı’nın 100. sayısında.Kitap Zamanı, yarın yayınlanacak 100. sayısında okurunu, Türk ve dünya edebiyatının saygın isimlerinin daha önce yayımlanmamış metinleriyle buluşturuyor. Dünya edebiyatının usta isimleri Julian Barnes, Amos Oz, A.S. Byatt, John Le Carré, Alberto Manguel, John Banville, Etgar Keret deneme, yazı ve anılarını Kitap Zamanı okuruyla paylaştı. Türk edebiyatından ise Orhan Pamuk, Kâmuran Şipal, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Rasim Özdenören, Enis Batur, Şavkar Altınel, Lâle Müldür, Haydar Ergülen ve Ahmet Büke’nin de aralarında bulunduğu 30’u aşkın yazar ve şair, henüz hiçbir yerde çıkmamış metinlerini Kitap Zamanı’nda yayımladı. Artık aramızda olmayan iki usta şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile İlhan Berk’in geride bıraktıklarından bir şiir ve günlükler de özel sayının okura hediyesi.Can Bahadır Yüce’nin ‘100 sayının kısa hikâyesi’ni anlattığı editör yazısı ile başlayan 100. sayıda Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, çok sevdiği Beyoğlu ve Taksim üzerine ‘şehir notları’nı kaleme aldı. 2005’ten bu yana her yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün ‘doğal adayı’ Amos Oz, gün yüzü görmemiş bir hikâyesini; günümüz dünya edebiyatının sayılı romancılarından Julian Barnes, kendi okurluk serüvenini anlatan bir denemesini armağan ediyor Kitap Zamanı’na. ‘Okumanın tarihi’nin ve kütüphanelerin yazarı Alberto Manguel ise geçirdiği felç rahatsızlığının üzerindeki etkilerini her zamanki ironik üslubuyla anlatıyor. Casus romanlarının usta ismi John Le Carré, temmuzda yayımlanacak, istihbarat tarihinin sıra dışı isimlerinden Kim Philby biyografisine yazdığı ‘Sonsöz’ ile katılıyor özel sayıya. Booker ödüllü İngiliz yazar A.S. Byatt, ‘Bilim ve Kurmaca’ başlıklı yazısı, İrlandalı yazar John Banville, Samuel Beckett üzerine yazdığı ‘Takırdayan Kemikler’ denemesi, Etgar Keret yeni bir öyküsü ile Kitap Zamanı’nın 100. sayısında.TÜRK EDEBİYATINDAN YENİ METİNLERHilmi Yavuz, ‘Yitik Güz Defterleri’nden tadımlık bir metni armağan etti. Usta kalemler Kâmuran Şipal, Selim İleri ve Ayşe Sarısayın yazmakta oldukları romanlardan bir bölüm paylaştı. Doğan Hızlan, kitaplığının en önemli ciltlerini; Rasim Özdenören, modern akıldan sıyrılmanın yollarını; A. Turan Alkan, ‘Mahir Bey’in deniz feneri kiralama sergüzeşti’ni anlattı. Beşir Ayvazoğlu, Asaf Halet Çelebi biyografisinden bir bölümü yayımladı. Ahmet Ümit, Shakespeare’in nasıl kadim bir polisiyeci olduğunu yazdı. Çağdaş Türk öykücülüğünün üç ismi Ethem Baran, Ahmet Büke ve Sibel K. Türker’in öyküleri de okur ile ilk kez buluşuyor. Ekrem Dumanlı, ‘Canın Sağolsun’ adlı hikâyesini 100. sayı için yazdı. Ali Çolak, ‘Bahar kuşu dugguk’; Müge İplikçi, ‘Karşılaşma’; Aslı Erdoğan da ‘Gece’ ile 100. sayıya konuk oluyor. Enis Batur, Şavkar Altınel, Haydar Ergülen, Osman Hakan A., İhsan Deniz, V.B. Bayrıl, Lâle Müldür, Ali Günvar, Birhan Keskin, Cem Yavuz, Ömer Erdem, İbrahim Tenekeci, Gonca Özmen yeni şiirleriyle 100. sayıda. Kitap Zamanı yarın Zaman ile birlikte bayilerde.100. sayıda kimler var?Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Orhan Pamuk, Kâmuran Şipal, John Le Carré, Hilmi Yavuz, A.S. Byatt, Doğan Hızlan, Amos Oz, Rasim Özdenören, John Banville, Julian Barnes, Alberto Manguel, Selim İleri, İbrahim Yıldırım, Enis Batur, Şavkar Altınel, Beşir Ayvazoğlu, A. Turan Alkan, Haydar Ergülen, Lâle Müldür, Ayşe Sarısayın, Nazan Bekiroğlu, Osman Hakan A., Ahmet Ümit, İhsan Deniz, Ethem Baran, V.B. Bayrıl, Birhan Keskin, Ekrem Dumanlı, Ali Çolak, Müge İplikçi, Cem Yavuz, İnan Çetin, Etgar Keret, Ömer Erdem, Ömer Ayhan, Aslı Erdoğan, Sibel K. Türker, Ahmet Büke, İbrahim Tenekeci, Temel Karataş, Kemal Varol, Gonca Özmen.
Zaman
Ana Sayfa
04.05.2014
ArşivlikbirKitapZamanıArşivlik bir Kitap Zamanı
Garipçiler İzmir’de!
Zaman
17.04.2014
02:20
Şiirimizin önemli isimleri Orhan Veli ve Oktay Rifat’ın doğumlarının 100, Melih Cevdet Anday’ın 99. yaşı sebebiyle 19. İzmir Kitap Fuarı’nın teması “Garip Şairleri 100 Yaşında” olarak belirlendi.Fuarda sunuş yazısının Enver Ercan tarafından hazırlandığı TÜYAP’ın düzenleyeceği “Garip Şairleri 100 Yaşında Sergisi”nin yanı sıra şiir dinletileri ve Garip Şiiri üzerine söyleşiler gerçekleştirilecek. 19. İzmir Kitap Fuarı, TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım AŞ tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 405 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla 19-27 Nisan 2014 tarihleri arasında İzmir Uluslararası Fuar Alanı’nda düzenleniyor.
Zaman
Kültür
17.04.2014
Garipçilerİzmir’de/">İzmir’deİzmir’de/">Garipçiler İzmir’de
Akşam'a bir tekzip de FBI'dan geldi
Zaman
27.03.2014
13:13
Akşam gazetesinin 50 milyar doları var; CIAe hizmet ediyor başlığıyla yayınladığı ve İslam düşmanı sözde bir FBI danışmanına dayandırdığı habere bir yalanlama da FBIdan geldi. 17 Mart tarihli manşet haberde, FBI danışmanı olduğu iddia edilen Paul L.Williamsın, Fethullah Gülenin yaşadığı Pensilvanyadaki mekânda silahlı eğitim yapıldığı, Gülenin CIAe hizmet ettiği gibi safsatalara yer verilmişti.FBI Sözcüsü Jonathan Zeitlin, Cihan Haber Ajansına yaptığı açıklamada, söz konusu şahsın FBIyı temsil etmediğini ve FBI adına sadece yetkilendirilmiş kişilerin konuşma yapabileceğini belirtti. Zeitlin, kişilerin geçmişte FBI ile danışmanlık ilişkisi olup olmadığı konusunda yorum yapamayacaklarını, söz konusu şahsın Wikipedia adlı sitedeki özgeçmişinde eski FBI danışmanı olduğunu iddia ettiğini; ancak sadece yetkili kişilerin FBIyı temsil edebileceğini belirterek, Williamsın görüşlerinin kurumu temsil etmediğinin altını çizdi. FBI Sözcüsü Zeitlin, Bilinmelidir ki, bu şahıs, geçmişte kurumuzla danışmanlık ilişkisi olsun ya da olmasın, asla kurumumuz adına görüş bildirmeye yetkili değildir. ifadesini kullandı. Akşam gazetesinin haberindeki asılsız iddiaların kaynağı olan Paul L. Williamsın, akıl dışı iddiaları ile bilinen bir İslam düşmanı olduğu daha önce ortaya çıkmıştı. Gazetenin, imzasız röportajında, ünlü akademisyen olarak lanse ettiği Williams, birkaç yıl öncesine kadar The Last Crusade (Son Haçlı Seferi) isimli bir internet sitesi yönetiyordu. ABDde Müslüman karşıtlığını körüklemek ve tüm Müslümanları terörist göstermek için çok sayıda kitap ve makale yazan Williamsın son iki kitabının isimleri de Crescent Moon Rising: The Islamic Transformation of America (Hilalin Yükselişi: Amerikanın İslami Transformasyonu) ve The Day of Islam: The Annihilation of America and the Western World (İslamın Günü: Amerika ve Batı Dünyasının Toptan İmhası) şeklinde. Teoloji alanında doktorası olan ve bir dönem Evanjelik papazlığı da yapan Williamsın, haberde iddia edildiği gibi, herhangi bir üniversitede sürdürdüğü bir profesörlüğü bulunmuyor. Akşam haberinde şahsın hangi üniversitede çalıştığı veya bugüne kadarki yayınlarından ise hiç bahsetmiyordu. MESNETSİZ İDDİALARI BİRÇOK KEZ YALANLANDI Williams, okumuş, eğitimli, diyaloğa açık Müslümanların, El Kaideden çok daha tehlikeli olduğunu savunan ve daha önce de sayısız kez iddialarının yalan olduğu ortaya çıkarılmış şaibeli bir isim. 11 Eylül terör saldırıları sonrasında ABDde özellikle üniversitelerde okuyan ya da çalışan Müslümanları hedef alan Williams, ününü 2006 yılında yayınlanan The Dunces of Doomsday (Kıyametin Ahmakları) adlı kitabındaki bir iddiayla elde etti. Kanadanın Hamilton şehrindeki McMaster Universitesinde çalışan Müslüman akademisyenlerin, ABD şehirlerinde patlatılmak üzere 81 kilogram nükleer malzemenin çalınmasına izin verdiğini iddia etti. Hiçbir nükleer kayıpları olmadığını açıklayan üniversite, yapılanın iftira ve kara propaganda çalışması olduğunu belirterek Williamsı dava etti. Üniversitenin avukatı Peter Downard, Williamsın iddiasını UFO iddiaları düzeyinde gördüklerini söyledi. Kitabın yayıncı firması WND Books/Cumberland House Publishing de bir açıklama yaparak, Williamsın iddialarının hiçbir gerçek bilgiye dayanmadığını kabul etti ve açıkça tekzip ediyoruz dedi. Kanada Nükleer Güvenlik Komisyonu da aynı şekilde iddiaları yalanladı. İddiasının yalanlanmasından sonra artık Fox News kanalına konuk analist olarak çağrılmayan Williams, Son Haçlı Seferi adlı bloğuna yazdığı bir yazısında Fox Newsin de İslamın yuvası haline geldiğini iddia etti. Ancak Williams, 2010 yılında bloğunu kapattı ve bazı yazılarını sildi. CVSİ BİLE TEKZİP EDİLDİ Williamsın kendi biyografisinde Wall Street Journalda yazılar yazdığı iddiaları da gazete tarafından yalanlandı. Truthout yazarı Barnabe F. Geisweiller, 9 Mart 2010 tarihli yazısında, 1976 yılına kadar bütün WSJ arşivini taradığını ve tek bir Paul L. Williams makalesi bile bulamadığını aktarıyor. Gazeteden Timothy Lemmer da Geisweillera gönderdiği e-mailde, 1984e kadarki arşivi bizzat taradığını ve söz konusu kişinin tek bir yazısına bile rastlamadığını bildiriyor. Aynı şekilde USA Today gazetesinde yazıları yayınlandığı iddiaları da, arşiv taramasında ispatlanamadı. Williams, FBIa bazen 5 yıl, bazen de 7 yıl danışmanlık yaptığını iddia ediyor. Geisweiller, Williamsın FBIa danışmanlık yaptığı iddiasını da hiçbir yerde belgeleyemediğini ve FBIın da bu bilgiyi hiçbir zaman onaylamadığını kaydediyor. Paul L. Williams, Scranton Üniversitesi ile Wilkes Üniversitesinde 10 yıldan fazla bir süre felsefe, din ve beşeri bilimler dersleri verdiğini iddia ediyor. Wilkes Üniversitesi kayıtları, Williamsın 1998 yılında sadece 1 yıl felsefe dersi verdiğini gösteriyor. Scranton Üniversitesi ise Williamsın
Zaman
Ana Sayfa
27.03.2014
AkşamabirtekzipdeFBIdangeldiAkşama bir tekzip de FBIdan geldi
Hizmet alerjisi, İslam düşmanı Amerikalıyı manşet yaptırdı
Zaman
18.03.2014
02:09
Hükümete yakın medyada çıkan yalan haberlere dün eklenenlerden biri ‘Bu kadarına da pes!’ dedirtti. Akşam Gazetesi, Hocaefendi ve Hizmet hakkında mesnetsiz iddialar ortaya atan ABD’li İslam düşmanı Paul Williams’ı manşetine taşıdı. Williams’ın ‘Son Haçlı Seferi’ isimli internet sitesi vardı.Akşam gazetesinin, dün manşetten verdiği Hizmet Hareketi aleyhtarı haberdeki asılsız iddiaların kaynağı olan Paul L. Williams’ın, ortaya attığı akıl dışı iddiaları ile bilinen bir İslam düşmanı olduğu ortaya çıktı. Gazetenin, imzasız röportajında, “ünlü akademisyen” olarak lanse ettiği Amerikalı, birkaç yıl öncesine kadar ‘The Last Crusade’ (Son Haçlı Seferi) isimli bir internet sitesini yönetiyordu. Tüm Müslümanları ‘terörist’ göstermek için çok sayıda kitap ve makale yazan Williams’ın son iki kitabının isimleri de “Hilal’in Yükselişi: Amerika’nın İslami Transformasyonu” ve “İslam’ın Günü: Amerika ve Batı Dünyasının Toptan İmhası” şeklinde. Teoloji alanında doktorası olan ve bir dönem Evanjelik papazlığı da yapan Williams’ın, haberde iddia edildiği gibi, herhangi bir üniversitede sürdürdüğü bir profesörlüğü ise bulunmuyor. Akşam da haberinde şahsın hangi üniversitede çalıştığı veya bugüne kadarki yayınlarından hiç bahsetmiyor.Yalancı çobana dönmüşWilliams, okumuş, eğitimli ve diyaloğa açık Müslümanların, “El Kaide’den çok daha tehlikeli olduğunu” savunan ve daha önce de sayısız kez iddialarının yalan olduğu ortaya çıkarılmış şaibeli bir isim. Kötü ününün duyulması ise ilk olarak 2006 yılında yayımlanan ‘The Dunces of Doomsday’ (Kıyametin Ahmakları) adlı kitabındaki bir iddiayla gerçekleşti. Kanada’nın Hamilton şehrindeki McMaster Üniversitesi’nde çalışan Müslüman akademisyenlerin, ABD şehirlerinde patlatılmak üzere 81 kilogram nükleer malzemenin çalınmasına izin verdiğini iddia eden Williams, art arda farklı kişi ve kurumlarca yalanlandı. Hiçbir nükleer kayıpları olmadığını açıklayan üniversite, yapılanın “iftira ve kara propaganda” çalışması olduğunu belirterek Williams’ı dava etti. Üniversitenin avukatı Peter Downard, Williams’ın iddiasını “UFO iddiaları düzeyinde” gördüklerini söyledi. Kitabın yayıncı firması WND Books/Cumberland House Publishing de bir açıklama yayımlayarak, Williams’ın iddialarının “hiçbir gerçek bilgiye dayanmadığını” kabul etti ve “Açıkça tekzip ediyoruz.” dedi. Kanada Nükleer Güvenlik Komisyonu da aynı şekilde iddiaları yalanladı.Özgeçmişi bile tekzip edildiWilliams’ın kendi biyografisinde Wall Street Journal’da (WSJ) yazılar yazdığı iddiaları da gazete tarafından yalanlandı. Trouthout yazarı Barnabe F. Geisweiller, 9 Mart 2010 tarihli yazısında, 1976 yılına kadar bütün WSJ arşivini taradığını ve tek bir Paul L. Williams makalesi bile bulamadığını aktarıyor. Gazeteden Timothy Lemmer da Geiswiller’a gönderdiği e-mail’de, 1984’e kadarki arşivi bizzat taradığını ve söz konuşu kişinin tek bir yazısına bile rastlamadığını bildiriyor. Aynı şekilde USA Today gazetesinde yazıları yayımlandığı iddiaları da, arşiv taramasında ispatlanamadı. Williams, ABD Federal Polis Teşkilatı’na (FBI) bazen 5 yıl, bazen de 7 yıl danışmanlık yaptığını iddia ediyor. Geisweiller, Williams’ın FBI’a danışmanlık yaptığı iddiasını da hiçbir yerde belgeleyemediğini ve FBI’ın da bu bilgiyi hiçbir zaman onaylamadığını kaydediyor. Williams, halen, ABD aşırı sağının İslam karşıtı en fazla yayını gerçekleştiren platformlarından biri olan ‘familysecuritymatters’ adlı sitede yazıyor. Site, ABD Başkanı Barack Obama’nın “gizli Müslüman olduğu” ve “ABD’yi şeriat devleti yapmaya çalıştığı” gibi birçok absürt komplo teorisine sık sık yer vermekle ünlü. Williams, bu sitede 14 Ağustos 2010 tarihli yazısında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da Fethullah Gülen’in öğrencisi olduğunu iddia ediyor.Filistinlilere ‘sübyancı’ suçlamasıWilliams, Filistinlilerin, ‘pedofili’ olduğu iddiasıyla da tartışmaların odağında yer almıştı. Williams’ın ABD çapındaki etkinliklerde ya da internet platformlarında beraber hareket ettiği isimler arasında, Daniel Pipes, Steve Clemons, Robert Spencer, Pamela Geller, Brigitte Gabriel gibi İslamofobi cephesinin önde gelenleri de yer alıyor.
Zaman
En Çok Okunan
18.03.2014
HizmetalerjisiİslamdüşmanıAmerikalıyımanşetyaptırdıHizmet alerjisi İslam düşmanı Amerikalıyı manşet yaptırdı
Hizmet alerjisi, İslam düşmanı Amerikalıyı manşet yaptırdı
Zaman
18.03.2014
02:09
Hükümete yakın medyada çıkan yalan haberlere dün eklenenlerden biri ‘Bu kadarına da pes!’ dedirtti. Akşam Gazetesi, Hocaefendi ve Hizmet hakkında mesnetsiz iddialar ortaya atan ABD’li İslam düşmanı Paul Williams’ı manşetine taşıdı. Williams’ın ‘Son Haçlı Seferi’ isimli internet sitesi vardı.Akşam gazetesinin, dün manşetten verdiği Hizmet Hareketi aleyhtarı haberdeki asılsız iddiaların kaynağı olan Paul L. Williams’ın, ortaya attığı akıl dışı iddiaları ile bilinen bir İslam düşmanı olduğu ortaya çıktı. Gazetenin, imzasız röportajında, “ünlü akademisyen” olarak lanse ettiği Amerikalı, birkaç yıl öncesine kadar ‘The Last Crusade’ (Son Haçlı Seferi) isimli bir internet sitesini yönetiyordu. Tüm Müslümanları ‘terörist’ göstermek için çok sayıda kitap ve makale yazan Williams’ın son iki kitabının isimleri de “Hilal’in Yükselişi: Amerika’nın İslami Transformasyonu” ve “İslam’ın Günü: Amerika ve Batı Dünyasının Toptan İmhası” şeklinde. Teoloji alanında doktorası olan ve bir dönem Evanjelik papazlığı da yapan Williams’ın, haberde iddia edildiği gibi, herhangi bir üniversitede sürdürdüğü bir profesörlüğü ise bulunmuyor. Akşam da haberinde şahsın hangi üniversitede çalıştığı veya bugüne kadarki yayınlarından hiç bahsetmiyor.Yalancı çobana dönmüşWilliams, okumuş, eğitimli ve diyaloğa açık Müslümanların, “El Kaide’den çok daha tehlikeli olduğunu” savunan ve daha önce de sayısız kez iddialarının yalan olduğu ortaya çıkarılmış şaibeli bir isim. Kötü ününün duyulması ise ilk olarak 2006 yılında yayımlanan ‘The Dunces of Doomsday’ (Kıyametin Ahmakları) adlı kitabındaki bir iddiayla gerçekleşti. Kanada’nın Hamilton şehrindeki McMaster Üniversitesi’nde çalışan Müslüman akademisyenlerin, ABD şehirlerinde patlatılmak üzere 81 kilogram nükleer malzemenin çalınmasına izin verdiğini iddia eden Williams, art arda farklı kişi ve kurumlarca yalanlandı. Hiçbir nükleer kayıpları olmadığını açıklayan üniversite, yapılanın “iftira ve kara propaganda” çalışması olduğunu belirterek Williams’ı dava etti. Üniversitenin avukatı Peter Downard, Williams’ın iddiasını “UFO iddiaları düzeyinde” gördüklerini söyledi. Kitabın yayıncı firması WND Books/Cumberland House Publishing de bir açıklama yayımlayarak, Williams’ın iddialarının “hiçbir gerçek bilgiye dayanmadığını” kabul etti ve “Açıkça tekzip ediyoruz.” dedi. Kanada Nükleer Güvenlik Komisyonu da aynı şekilde iddiaları yalanladı.Özgeçmişi bile tekzip edildiWilliams’ın kendi biyografisinde Wall Street Journal’da (WSJ) yazılar yazdığı iddiaları da gazete tarafından yalanlandı. Trouthout yazarı Barnabe F. Geisweiller, 9 Mart 2010 tarihli yazısında, 1976 yılına kadar bütün WSJ arşivini taradığını ve tek bir Paul L. Williams makalesi bile bulamadığını aktarıyor. Gazeteden Timothy Lemmer da Geiswiller’a gönderdiği e-mail’de, 1984’e kadarki arşivi bizzat taradığını ve söz konuşu kişinin tek bir yazısına bile rastlamadığını bildiriyor. Aynı şekilde USA Today gazetesinde yazıları yayımlandığı iddiaları da, arşiv taramasında ispatlanamadı. Williams, ABD Federal Polis Teşkilatı’na (FBI) bazen 5 yıl, bazen de 7 yıl danışmanlık yaptığını iddia ediyor. Geisweiller, Williams’ın FBI’a danışmanlık yaptığı iddiasını da hiçbir yerde belgeleyemediğini ve FBI’ın da bu bilgiyi hiçbir zaman onaylamadığını kaydediyor. Williams, halen, ABD aşırı sağının İslam karşıtı en fazla yayını gerçekleştiren platformlarından biri olan ‘familysecuritymatters’ adlı sitede yazıyor. Site, ABD Başkanı Barack Obama’nın “gizli Müslüman olduğu” ve “ABD’yi şeriat devleti yapmaya çalıştığı” gibi birçok absürt komplo teorisine sık sık yer vermekle ünlü. Williams, bu sitede 14 Ağustos 2010 tarihli yazısında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da Fethullah Gülen’in öğrencisi olduğunu iddia ediyor.Filistinlilere ‘sübyancı’ suçlamasıWilliams, Filistinlilerin, ‘pedofili’ olduğu iddiasıyla da tartışmaların odağında yer almıştı. Williams’ın ABD çapındaki etkinliklerde ya da internet platformlarında beraber hareket ettiği isimler arasında, Daniel Pipes, Steve Clemons, Robert Spencer, Pamela Geller, Brigitte Gabriel gibi İslamofobi cephesinin önde gelenleri de yer alıyor.
Zaman
Dünya
18.03.2014
HizmetalerjisiİslamdüşmanıAmerikalıyımanşetyaptırdıHizmet alerjisi İslam düşmanı Amerikalıyı manşet yaptırdı
Hizmet alerjisi, İslam düşmanı Amerikalıyı manşet yaptırdı
Zaman
18.03.2014
02:09
Hükümete yakın medyada çıkan yalan haberlere dün eklenenlerden biri ‘Bu kadarına da pes!’ dedirtti. Akşam Gazetesi, Hocaefendi ve Hizmet hakkında mesnetsiz iddialar ortaya atan ABD’li İslam düşmanı Paul Williams’ı manşetine taşıdı. Williams’ın ‘Son Haçlı Seferi’ isimli internet sitesi vardı.Akşam gazetesinin, dün manşetten verdiği Hizmet Hareketi aleyhtarı haberdeki asılsız iddiaların kaynağı olan Paul L. Williams’ın, ortaya attığı akıl dışı iddiaları ile bilinen bir İslam düşmanı olduğu ortaya çıktı. Gazetenin, imzasız röportajında, “ünlü akademisyen” olarak lanse ettiği Amerikalı, birkaç yıl öncesine kadar ‘The Last Crusade’ (Son Haçlı Seferi) isimli bir internet sitesini yönetiyordu. Tüm Müslümanları ‘terörist’ göstermek için çok sayıda kitap ve makale yazan Williams’ın son iki kitabının isimleri de “Hilal’in Yükselişi: Amerika’nın İslami Transformasyonu” ve “İslam’ın Günü: Amerika ve Batı Dünyasının Toptan İmhası” şeklinde. Teoloji alanında doktorası olan ve bir dönem Evanjelik papazlığı da yapan Williams’ın, haberde iddia edildiği gibi, herhangi bir üniversitede sürdürdüğü bir profesörlüğü ise bulunmuyor. Akşam da haberinde şahsın hangi üniversitede çalıştığı veya bugüne kadarki yayınlarından hiç bahsetmiyor.Yalancı çobana dönmüşWilliams, okumuş, eğitimli ve diyaloğa açık Müslümanların, “El Kaide’den çok daha tehlikeli olduğunu” savunan ve daha önce de sayısız kez iddialarının yalan olduğu ortaya çıkarılmış şaibeli bir isim. Kötü ününün duyulması ise ilk olarak 2006 yılında yayımlanan ‘The Dunces of Doomsday’ (Kıyametin Ahmakları) adlı kitabındaki bir iddiayla gerçekleşti. Kanada’nın Hamilton şehrindeki McMaster Üniversitesi’nde çalışan Müslüman akademisyenlerin, ABD şehirlerinde patlatılmak üzere 81 kilogram nükleer malzemenin çalınmasına izin verdiğini iddia eden Williams, art arda farklı kişi ve kurumlarca yalanlandı. Hiçbir nükleer kayıpları olmadığını açıklayan üniversite, yapılanın “iftira ve kara propaganda” çalışması olduğunu belirterek Williams’ı dava etti. Üniversitenin avukatı Peter Downard, Williams’ın iddiasını “UFO iddiaları düzeyinde” gördüklerini söyledi. Kitabın yayıncı firması WND Books/Cumberland House Publishing de bir açıklama yayımlayarak, Williams’ın iddialarının “hiçbir gerçek bilgiye dayanmadığını” kabul etti ve “Açıkça tekzip ediyoruz.” dedi. Kanada Nükleer Güvenlik Komisyonu da aynı şekilde iddiaları yalanladı.Özgeçmişi bile tekzip edildiWilliams’ın kendi biyografisinde Wall Street Journal’da (WSJ) yazılar yazdığı iddiaları da gazete tarafından yalanlandı. Trouthout yazarı Barnabe F. Geisweiller, 9 Mart 2010 tarihli yazısında, 1976 yılına kadar bütün WSJ arşivini taradığını ve tek bir Paul L. Williams makalesi bile bulamadığını aktarıyor. Gazeteden Timothy Lemmer da Geiswiller’a gönderdiği e-mail’de, 1984’e kadarki arşivi bizzat taradığını ve söz konuşu kişinin tek bir yazısına bile rastlamadığını bildiriyor. Aynı şekilde USA Today gazetesinde yazıları yayımlandığı iddiaları da, arşiv taramasında ispatlanamadı. Williams, ABD Federal Polis Teşkilatı’na (FBI) bazen 5 yıl, bazen de 7 yıl danışmanlık yaptığını iddia ediyor. Geisweiller, Williams’ın FBI’a danışmanlık yaptığı iddiasını da hiçbir yerde belgeleyemediğini ve FBI’ın da bu bilgiyi hiçbir zaman onaylamadığını kaydediyor. Williams, halen, ABD aşırı sağının İslam karşıtı en fazla yayını gerçekleştiren platformlarından biri olan ‘familysecuritymatters’ adlı sitede yazıyor. Site, ABD Başkanı Barack Obama’nın “gizli Müslüman olduğu” ve “ABD’yi şeriat devleti yapmaya çalıştığı” gibi birçok absürt komplo teorisine sık sık yer vermekle ünlü. Williams, bu sitede 14 Ağustos 2010 tarihli yazısında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da Fethullah Gülen’in öğrencisi olduğunu iddia ediyor.Filistinlilere ‘sübyancı’ suçlamasıWilliams, Filistinlilerin, ‘pedofili’ olduğu iddiasıyla da tartışmaların odağında yer almıştı. Williams’ın ABD çapındaki etkinliklerde ya da internet platformlarında beraber hareket ettiği isimler arasında, Daniel Pipes, Steve Clemons, Robert Spencer, Pamela Geller, Brigitte Gabriel gibi İslamofobi cephesinin önde gelenleri de yer alıyor.
Zaman
Ana Sayfa
18.03.2014
HizmetalerjisiİslamdüşmanıAmerikalıyımanşetyaptırdıHizmet alerjisi İslam düşmanı Amerikalıyı manşet yaptırdı
Bursa Kitap Fuarı’nda çocuk ve gençlik şöleni
Zaman
08.03.2014
02:08
12. Bursa Kitap Fuarı, 15-23 Mart 2014 tarihleri arasında Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezinde başlayacak. Bursa Kitap Fuarı, bu sene Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Şöleni ile genç okurlarını karşılayacak.Fuar süresince farklı yaş grupları için atölye çalışmaları, yazarların katılımıyla söyleşiler, tiyatro gösterisi, gölge oyunu ve yaratıcı drama gibi 40ın üzerinde etkinlik gerçekleştirilecek. Çocuk ve gençlik edebiyatının değerli isimleri fuar süresince genç okurlarıyla buluşacak. Gülten Dayıoğlu, Süleyman Bulut, Aslı Tohumcu, Mine Soysal, İpek Ongun, Nilay Yılmaz, Aytül Akal, Nur İçözü, Şaban Akbaba, Gülsüm Cengiz, Adnan Özyalçıner, Sennur Sezer, Hakan Akdoğan, Sevgi Özel, Sedat Sever, Selahattin Dilidüzgün ve pek çok değerli isim, fuarın konukları arasında. Fransız yazar, filozof Isabelle Millon, 21 Mart Cuma fuara bir söyleşi ve ardından imza günü ile konuk olacak. Yirmiden fazla ülkede atölyeler, seminerler düzenleyen Millon, ünlü filozof Oscar Brenifier ile Fransada birlikte kurdukları Felsefi Uygulamalar Enstitüsünün (Institut de Pratiques Philosophiques) müdürlüğünü yürütüyor. Fuarı, 15-22 Mart 2014 tarihleri arasında 10.00-19.30, kapanış günü olan 23 Mart 2014 tarihinde ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilirsiniz. (www.bursakitapfuari.com) KÜLTÜR-SANAT
Zaman
Kültür
08.03.2014
Bursa/">BursaKitapFuarı’ndaçocukvegençlikşöleniBursa-Kitap-Fuarı’nda-çocuk-ve-gençlik-şöleni/">Bursa Kitap Fuarı’nda çocuk ve gençlik şöleni
Saygın: Herkesin Türkçe Olimpiyatları’nı takdir etmesi gerekir
Zaman
01.03.2014
13:07
Türk siyaset tarihinde iz bırakan isimlerden biri olan eski Bakan Işılay Saygın, Turgut Özal döneminde devletin yurtdışında okul açmaya çalıştığını ancak başarısız olunduğu, bunu Hizmet Hareketinin başardığını söyledi. Herkesin bu çalışmayı görüp takdir etmesi gerekir. diyen Saygın, 160 ülkede Türkçenin konuşulduğu Türk okullarından övgüyle bahsederek, görev yapan öğretmenleri kutladı.İzmir Kültürlerarası Diyalog Merkezi (İZDİM) ve Ege Nilüfer Kadın Dernekleri Federasyonu (ENKAFED)nun düzenlediği Yaşarken İz Bırakan Gönül İnsanı isimli programın misafiri Işılay Saygın oldu. Programda Aslıhan Avcının Saygının hayatını kaleme aldığı, Saygın Bir Siyasetçi Işılay Saygın isimli kitap da tanıtıldı. Açılış konuşmasını yapan İZDİM Başkanı Ömer Mustafa Aytekin, Türk siyaset tarihinin unutulmaz isimleri arasına giren Saygının, Halka hizmet, Hakka hizmettir anlayışında olan, kibar, kişilikli, hoşgörülü, mütevazi, inançlı, başarılı, duruşu sağlam bir siyasetçi olduğunu söyledi.Kitabın yazarının örnek bir genç olduğunu ifade eden Işılay Saygınise kendisinin bile unuttuğu birçok konuyu araştırarak muhteşem bir eser ortaya çıkardığını dile getirdi. 25 yaşında İzmirin Buca ilçesinde belediye başkanı seçildiğini ve parti ayrımı yapmadan hizmet etmeye çalıştığını belirterek, Bana oy veren insanların hiçbirinin yüzünü kızartmadım. Bunun karşılığını bugün dahi alıyorum. Herkes, Senin zamanını arıyoruz, diyerek hâlâ beni bağrına basıyor. şeklinde konuştu. Belediye başkanlığının ardından milletvekili seçildiğini, Türkiyenin ilk kadın Turizm ve Çevre Bakanı olduğunu anlatan Saygın, hizmetin yalnız siyasetle olmayacağını, halen iki derneğin genel başkanlığını üstlenerek kadınlara yönelik güzel çalışmalar yapmaya çalıştığını dile getirdi.BU GÖNÜLLÜLÜK HAREKETİ HERKESE NASİP OLMAZUluslararası Türkçe Olimpiyatları Tertip Komitesi üyesi de olan Işılay Saygın, çok başarılı olduğunu düşündüğü bu organizasyonun bu yıl 12.sinin düzenleneceğini kaydetti: Devletin yurtdışınna görevlendirdiği kişiler, Dönünce evimi arabamı alırım düşüncesindeyken bu insanlar fedakârca görev yapıyor. Bu gönüllülük hareketi herkese nasip olmaz. Türk okullarının olduğu ülkelerde bakan çocukları bile kayıt yaptırabilmek için torpil arıyor. 160 ülkede Türkiyenin adının söylenmesi, oraya gittiğinizde sizi karşılaşacak kişilerin olması gurur duyulacak bir şey. Rahmetli Bülent Ecevitin de aralarında olduğu birçok önemli isim, çalışmaları takdir etti. İnsan olan herkesin bu çalışmayı görüp takdir etmesi lazım.17 Aralıktan sonra ortaya atılan paralel devlet iddialarına tepki gösteren Saygın, Onların işi gönüllerle, onların paralelle maralelle işleri olmaz. Onlar gönüllülük esasına göre çalışan, devlet olarak gidilemeyen yerlere giden, Türkiyenin bayrağını dalgalandıran insanlar. Hizmet Hareketinin önemli isimlerinden rahmetli Hacı Kemal Erimez ve Alaattin Gıdak beyleri yakından tanıdım. Onlar mı paralel? Bu tür söylemler, inandırıcı olmadığı gibi son derece inciti, Paralel diyenlere sormak lazım, bugüne kadar aklınız nerdeydi? şeklinde konuştu.HAYATIMA ÇOK ŞEY KATTIIşılay Saygının hayat hikayesini yazan Tarih öğretmeni Aslıhan Avcı ise üniversitede tez konusu olarak yaptığı çalışmanın kitap haline gelmesinden duyduğu mutluluğu dile getirdi. Tez çalışması sırasında Saygınla çok iyi bir dönem geçirdiğini anlatan Avcı, Kendisiyle tanışmak, benim için çok büyük bir şans oldu. Başta bana zor olacağını söyleyenler oldu ancak kendisini tanıdıkça şevkle çalıştım. dedi. Saygın sayesinde hayatta dakik olmayı, insanlarla ilişki kurmanın önemi öğrendiğini belirterek, Kendisi hayatıma çok şey kattı. Çok teşekkür ediyorum. diye konuştu. Aslıhan Avcı, kitabının basılması aşamasında kendisine destek veren İZDİMe de teşekkür etti.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
01.03.2014
SaygınHerkesinTürkçeOlimpiyatları’nıtakdiretmesigerekirSaygın Herkesin Türkçe Olimpiyatları’nı takdir etmesi gerekir
Bana bir masal anlat, Allah’ı tanıtsın
Zaman
28.02.2014
02:10
Çocukların Allah’ı tanımak için sordukları suallerin ardı arkası kesilmez. Geçiştirmek olmaz, ancak onların seviyelerine uygun bir dille anlatmak da şart. Gazeteci Süheyla Sancar Akbayır ‘Şeftali Ağacı ve Arkadaşları’ isimli kitabıyla Esmaü’l-Hüsna’yı birbirinden eğlenceli hikâyelerle anlatıyor.Kibirli tavşan ile azimli kaplumbağanın hikâyesini bilmeyen yoktur. Lakin özet geçmekte fayda var. Bir gün tavşan ile kaplumbağa iddiaya tutuşurlar, orman yolunu kim daha hızlı koşacak diye. Tavşan “Aman canım, nasıl olsa ben kazanacağım!” rehavetiyle kıvırılıverir bir ağacın altına, derken tatlı mı tatlı bir uykuya dalar. Kaplumbağa ise olanca azmiyle tabana kuvvet... Kazanan tabii ki ‘azmin zaferi’ olur.İşte rakibinin gücünü küçümseyen bu fütursuz tavşancık yaşadıklarından ders almış olacak ki çocuklara Allah’ın El-Mukaddim (dilediğini öne geçiren) ismini anlatıyor şu günlerde. Üstelik sadece o değil, şeftali ağacı, meraklı kirpi, iki kez sıçrayıp üçüncüde tövbekar olan çekirge, deredeki güzel mi güzel nilüfer ve daha niceleri... Gazeteci Süheyla Sancar, Mavi Lale Yayınları’ndan çıkan ‘Şeftali Ağacı ve Arkadaşları’ isimli, beş ciltlik kitap serisiyle Esmaü’l-Hüsna’yı birbirinden eğlenceli hikâyelerle anlatıyor çocuklara.Her esma bir hikayeÇocukların Allah’ın isim ve sıfatlarını soyut halde anlamaları hayli zor. Bu durumu çevresindeki akraba ve arkadaşlarının çocuklarında daha iyi gözlemlemiş. Bu sebeple somut hikâyelerden yola çıkmanın işi kolaylaştıracağını düşünmüş Sancar. Ancak bunu yapmak sandığı kadar kolay olmamış. Aylar boyunca hem pedagojik hem de dinî okumalar yaptığını, bu süreçte risalelerden de faydalandığını anlatıyor.Yazdıklarını eş dost çocuklarına tekrar tekrar okutup görüşlerini almayı da ihmal etmemiş bu süreçte. Nihayet ortaya ‘Şeftali Ağacı ve Arkadaşları’ isimli beş ciltlik, masal tadında ancak gerçek hayatla bağını da koparmayan hikâyelerden oluşan bir kitap çıkmış. Bu ismi seçmesinin nedeni kendi çocukluğundan izler taşıması. “Ağaç bir çocuğun en kolay karşılaşabildiği doğa figürü. Benim de çocukken ektiğim bir şeftali ağacı vardı, isim buradan geliyor. Kent hayatından değil, doğadan beslenen hikâyeler anlattım, zorlama durmasın diye. Şeftali ağacı çıkış noktamdı, arkadaşları ise bir ağacın etrafında bulunabilecek tüm canlılar. Allah’ın isim ve sıfatlarını her hikâyede ayrı canlıları odak noktasına koyarak anlatmaya çalıştım.” diyor Sancar.‘Önce celalini değil rahmetini öğretin’Allah’ın rahmet ve merhametini anlatan isimleri öğretmek daha kolayken, büyüklerin dahi kavramakta zorlandığı Allah’ın ‘celal’ini yansıtan isimlerde hayli sıkıntı çektiğini anlatıyor Süheyla Sancar. “Çocukları korkutmak için -haşa- ‘Polis amca gelecek, seni hapse atacak.’ der gibi ‘Allah yakar, Allah kızar’ gibi cümleler kuruluyor sürekli. Bu da çocuktaki Allah algısını olumsuz etkiliyor. Ben öncelikle O’nun rahmet ve merhametini anlatan isimleri öğrenmelerinden yanayım. Allah’ın celalini yansıtan özelliklerininse -haşa- zulüm değil kainatın denge ve düzenini sağlamak için olduğu öğretilmeli.” diyor. Tüm bunları anlatırken konunun ağırlığına kapılıp çocukları sıkmamak adına olabildiğince sevimli hayvan ve bitkilerden yararlanmış. Her biri kendi öyküsü içinde O’nun isim ve sıfatlarından birini anlatıyor. Hamarat ipek böceğinin ağzından ‘El-Vehhab’ (kullarına karşılıksız hediyeler veren), kırk ayağın anlatımıyla ‘El-Mani’ (istemediği şeylerin olmasına izin vermeyen), karatavuğun gözünden ‘Es- Semi’ (her şeyi işiten) isimleri hikâyeleştirilmiş. Masalsı anlatımına rağmen gerçek hayatla birebir bağlantılar içeriyor. Öyle ki Sancar, kitabı okuyan çocukların imza günlerinde yanına gelip şeftali ağacı ve arkadaşlarının ‘adresini sorduğunu’ bile söylüyor. Bunun yanında çocuğuna masal yerine bu küçük hikâyecikleri okumayı alışkanlık haline getiren ebeveynler de olmuş. Renkli tasarım ve eğlenceli çizimler de okuyan çocukları çoktan cezbetmiş görünüyor.
Zaman
En Çok Okunan
28.02.2014
BanabirmasalanlatAllah’ıtanıtsınBana bir masal anlat Allah’ı tanıtsın
Bir iffet abidesi olarak Hocaefendi
Zaman
14.02.2014
02:13
Peygamberlik mirası olan ilim, irfan, ahlâk ve Hakk’ı gönüllere duyurma vazifesini bu çağda hakkıyla temsil ettiğine şahit olduğumuz Fethullah Gülen Hocaefendi, dinî hayatın her meselesinde olduğu gibi iffet mevzuunda da bize örnek olmuştur.Zaman zaman hepimiz çevremizdekilere üstün vasıf ve faziletlerden, geçmişte bunları temsil etmiş şahsiyetlerden bahseder, örnekler veririz. Fakat bunları şahsi hayatımıza maletme, yaşama, numune-i imtisal olma konusunda ne kadar zorlandığımızı da çok iyi biliriz.Halbuki bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz hususlardan biri, böyle bir çağda bu yüksek faziletleri yaşama ve yaşanabilir olduğunu Allah için göstermedir. Bu mesele ‘inanıyorum’ diyen herkesin omzuna konmuş çok önemli ve bir o kadar da ağır bir sorumluluktur.Allah ahlâkı veya Ahlâk-ı Muhammediye (sas) -ki o da Kur’an ahlakıdır- müşahhas olarak temsil edilmez, sadece mücerret olarak anlatılırsa bugünkü nesillere aktarılması çok zor olacaktır. Bu ulvi davranışların nesillere maledilmesinde en önemli rolü peygamberlik mirasının emanetçileri olan âlimler üstlenmektedir. Peygamberlik mirası olan ilim, irfan, ahlak ve Hakk’ı gönüllere duyurma vazifesini bu çağda hakkıyla temsil ettiğine şahit olduğumuz Fethullah Gülen Hocaefendi, dini hayatın her meselesinde olduğu gibi iffet mevzuunda da bize örnek olmuştur.İffet; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demek olduğu gibi izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında ‘afîf’ tabiri kullanılagelmiştir. Hocaefendi’nin gençliğinden bugüne hayatına bakıldığı zaman, onun daima bu çerçevede bir hayat sürdürdüğü müşahede edilir.Hocaefendi’nin gençlik yılları Edirne, İzmir gibi dünyeviliğe açık şehirlerde geçmesine rağmen yetmiş küsurluk hayatında namus ve şerefiyle alakalı hiçbir olumsuzluğa şahit olunmadığı gibi bilakis dinî duygu ve düşüncenin çok zayıf olduğu bu muhitlerde gençliğine rağmen kendini dine hizmete adayarak ahlâktan taviz vermediği görülmektedir. O, gerek vazife (Diyanet’teki görevi) hayatında gerekse hizmet hayatında dine ve dini hayata, vatana, millete ve insanlığa hizmet ederken maddi-manevi beklentiye girmemiş, böyle bir çıkar peşinde olmayı ihlasa indirilen en büyük darbe olarak görmüştür. Yaptığı ve vesile olduğu hizmetlerden dolayı hiçbir kimseye şahsı adına el-avuç açmamış, yük olmamış, tabiri caizse el emeği ile geçinerek dine hizmet karşılığında ne maddi ne de manevi bir ücret talebinde de bulunmuştur.Hocaefendi’nin talebelik yılları çok zor şartlar altında geçmiştir. Zira babası, kalabalık nüfuslu ailesini geçindirmek için bir köyde imamlık vazifesi yapıyor, buna mukabil köylülerin tarladan kaldırdığı mahsulden verdikleri pay ile ancak ailesinin iaşesini temin etmeye çalışıyordu. Bundan dolayıdır ki Ramiz Efendi, çoğu zaman Hocaefendi’ye düzenli bir şekilde harçlık dahi gönderemiyordu.Hocaefendi’nin kendine prensip edindiği, sevenlerine de sürekli tavsiye ettiği en önemli kaidelerinden biri vatan ve millet yoluna, bilhassa dine yapılan hizmetler karşılığında şahsî bir çıkar beklentisi içine girmeme, ücret almama ve her şeyi sadece Allah için, ihlasla yapmadır. Kardeşi merhum Hasbi Abi anlatıyor: “Abim askerden döndüğünde beni çağırdı ve üzerinde isimler yazılı zarflar verdi. Sonra da şöyle dedi: ‘Bunları al ve üzerlerinde isimleri yazılı şahıslara teslim et. Bunlar nedir, diye sorarlarsa onlara, “Abim talebelik yıllarında sizin mevlüdünüzde Kur’an okuduğu için o zaman bir miktar para vermişsiniz, işte odur’ dersin.”O günler Hocaefendi, zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için bazen Kur’an okuma karşılığında kendine verilen parayı almak zorunda kalıyordu. Akabinde, “Dine hizmet karşığında ücret almamalıyım.” diyerek azimet yolunu tercih ettiğinden imkan bulduğu ilk anda bu paraları sahiplerine iade etmişti.Hatta aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen Hocaefendi, merhum babasının Hasankale’nin köylerinde (Ügimi, Alvar, Çiçekli...) yedi sekiz yıla yakın yaptığı imamlık vazifesine karşılık köylülerin verdikleri bu payları unutmamış, babasının bile dine olan hizmetinin Allah katında ‘halisan lillah’ (Allah için) olması ümidiyle, kitap teliflerinden kendine takdir edilen gelirinden yakınları vasıtasıyle o köylerin umumi ihtiyaçlarında kullanılmak üzere köy aza heyetlerine para göndererek merhum babasına vefasını göstermiştir.Üçşerefeli Camii’nin penceresinde geçen yıllarEdirne’de bulunduğu yıllarda kiraladığı evden vazife yaptığı camiye gelip giderken mahalle aralarından geçmek zorunda kalıyordu. Fakat bilhassa yaz günleri k
Zaman
En Çok Okunan
14.02.2014
BiriffetabidesiolarakHocaefendiBir iffet abidesi olarak Hocaefendi
Bir iffet abidesi olarak Hocaefendi
Zaman
14.02.2014
02:04
Peygamberlik mirası olan ilim, irfan, ahlâk ve Hakk’ı gönüllere duyurma vazifesini bu çağda hakkıyla temsil ettiğine şahit olduğumuz Fethullah Gülen Hocaefendi, dinî hayatın her meselesinde olduğu gibi iffet mevzuunda da bize örnek olmuştur.Zaman zaman hepimiz çevremizdekilere üstün vasıf ve faziletlerden, geçmişte bunları temsil etmiş şahsiyetlerden bahseder, örnekler veririz. Fakat bunları şahsi hayatımıza maletme, yaşama, numune-i imtisal olma konusunda ne kadar zorlandığımızı da çok iyi biliriz.Halbuki bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz hususlardan biri, böyle bir çağda bu yüksek faziletleri yaşama ve yaşanabilir olduğunu Allah için göstermedir. Bu mesele ‘inanıyorum’ diyen herkesin omzuna konmuş çok önemli ve bir o kadar da ağır bir sorumluluktur.Allah ahlâkı veya Ahlâk-ı Muhammediye (sas) -ki o da Kur’an ahlakıdır- müşahhas olarak temsil edilmez, sadece mücerret olarak anlatılırsa bugünkü nesillere aktarılması çok zor olacaktır. Bu ulvi davranışların nesillere maledilmesinde en önemli rolü peygamberlik mirasının emanetçileri olan âlimler üstlenmektedir. Peygamberlik mirası olan ilim, irfan, ahlak ve Hakk’ı gönüllere duyurma vazifesini bu çağda hakkıyla temsil ettiğine şahit olduğumuz Fethullah Gülen Hocaefendi, dini hayatın her meselesinde olduğu gibi iffet mevzuunda da bize örnek olmuştur.İffet; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demek olduğu gibi izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında ‘afîf’ tabiri kullanılagelmiştir. Hocaefendi’nin gençliğinden bugüne hayatına bakıldığı zaman, onun daima bu çerçevede bir hayat sürdürdüğü müşahede edilir.Hocaefendi’nin gençlik yılları Edirne, İzmir gibi dünyeviliğe açık şehirlerde geçmesine rağmen yetmiş küsurluk hayatında namus ve şerefiyle alakalı hiçbir olumsuzluğa şahit olunmadığı gibi bilakis dinî duygu ve düşüncenin çok zayıf olduğu bu muhitlerde gençliğine rağmen kendini dine hizmete adayarak ahlâktan taviz vermediği görülmektedir. O, gerek vazife (Diyanet’teki görevi) hayatında gerekse hizmet hayatında dine ve dini hayata, vatana, millete ve insanlığa hizmet ederken maddi-manevi beklentiye girmemiş, böyle bir çıkar peşinde olmayı ihlasa indirilen en büyük darbe olarak görmüştür. Yaptığı ve vesile olduğu hizmetlerden dolayı hiçbir kimseye şahsı adına el-avuç açmamış, yük olmamış, tabiri caizse el emeği ile geçinerek dine hizmet karşılığında ne maddi ne de manevi bir ücret talebinde de bulunmuştur.Hocaefendi’nin talebelik yılları çok zor şartlar altında geçmiştir. Zira babası, kalabalık nüfuslu ailesini geçindirmek için bir köyde imamlık vazifesi yapıyor, buna mukabil köylülerin tarladan kaldırdığı mahsulden verdikleri pay ile ancak ailesinin iaşesini temin etmeye çalışıyordu. Bundan dolayıdır ki Ramiz Efendi, çoğu zaman Hocaefendi’ye düzenli bir şekilde harçlık dahi gönderemiyordu.Hocaefendi’nin kendine prensip edindiği, sevenlerine de sürekli tavsiye ettiği en önemli kaidelerinden biri vatan ve millet yoluna, bilhassa dine yapılan hizmetler karşılığında şahsî bir çıkar beklentisi içine girmeme, ücret almama ve her şeyi sadece Allah için, ihlasla yapmadır. Kardeşi merhum Hasbi Abi anlatıyor: “Abim askerden döndüğünde beni çağırdı ve üzerinde isimler yazılı zarflar verdi. Sonra da şöyle dedi: ‘Bunları al ve üzerlerinde isimleri yazılı şahıslara teslim et. Bunlar nedir, diye sorarlarsa onlara, “Abim talebelik yıllarında sizin mevlüdünüzde Kur’an okuduğu için o zaman bir miktar para vermişsiniz, işte odur’ dersin.”O günler Hocaefendi, zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için bazen Kur’an okuma karşılığında kendine verilen parayı almak zorunda kalıyordu. Akabinde, “Dine hizmet karşığında ücret almamalıyım.” diyerek azimet yolunu tercih ettiğinden imkan bulduğu ilk anda bu paraları sahiplerine iade etmişti.Hatta aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen Hocaefendi, merhum babasının Hasankale’nin köylerinde (Ügimi, Alvar, Çiçekli...) yedi sekiz yıla yakın yaptığı imamlık vazifesine karşılık köylülerin verdikleri bu payları unutmamış, babasının bile dine olan hizmetinin Allah katında ‘halisan lillah’ (Allah için) olması ümidiyle, kitap teliflerinden kendine takdir edilen gelirinden yakınları vasıtasıyle o köylerin umumi ihtiyaçlarında kullanılmak üzere köy aza heyetlerine para göndererek merhum babasına vefasını göstermiştir.Üçşerefeli Camii’nin penceresinde geçen yıllarEdirne’de bulunduğu yıllarda kiraladığı evden vazife yaptığı camiye gelip giderken mahalle aralarından geçmek zorunda kalıyordu. Fakat bilhassa yaz günleri k
Zaman
Ana Sayfa
14.02.2014
BiriffetabidesiolarakHocaefendiBir iffet abidesi olarak Hocaefendi
Ömer Erdem - Üsküdar Meydanı ve bonzai…
Zaman
01.02.2014
02:10
Gemi güvertesinde gibiyim. Üsküdar İskelesi’nin tam karşısındaki Mihrimah Camii’nin güney köşesinde duruyor ve meydana bakıyorum.Deniz alabildiğine canlı. Dolup boşalan vapurlar fanilikle ölümsüzlük arasındaki sırrı bulmuşçasına koşuşturanlarla dolu. Arada bir turist gezdiren teknelerden yükselen müzik rüzgârın içinde eriyip sönüyor. Yaz kış esintili bu köşe. Sanki ulu mimar Sinan, kendinizi denizde hissetmenizi istemiş. Karayla deniz bir olsun toprakla su el ele salıncak gibi sallansın dilemiş. Dünya ve aşk acısına çare diye de düşünmüş olabilir. Eğer etrafınızı saran arsız gerçekten kopup uzaklara dalmaya niyetliyseniz en doğru yerdesiniz. Fakat bu mümkün mü?Marmaray Metrosu’na binerek geldim bu köşeye. Hattın şimdilik başlangıç noktası Ayrılık Çeşmesi. Yazılanlar ve anlatılanlara bakılırsa, Osmanlı zamanında ordunun sefere çıkmadan önce toplandığı yermiş. Zaten bir adım sonrası Bağdat Caddesi. Bölgeye ismini veren çeşmeyi görenlerdenim. Uzun süre masum ve çaresiz bekledi tozlu bir terk edilmişlik içinde. Gün be gün toprak onu yuttu. Sinesine almaya çalıştı. Toprağın mezar kanunu böyle ne yazık ki. Yeşertmekle çürütmek iç içe. Sonra raylar geldi. Köprüler yapıldı. Demirler, çelikler güneşin alnında parladı. Sac levhalarla etrafı örülen çeşme, şimdiki yol örüntüsünün arasında ezilip gitti. Yerin altından Üsküdar Meydanı’na yol alırken sırtımdaki bu ateşli yük hiç inmedi. Bundan böyle o çeşme, Haydarpaşa’nın unutulup da bir binaya dönmesi gibi sadece bir istasyon ismine dönüşecek. Dün, bugünün hızı içinde maddileşecek.Caminin köşesinde, gerçekten kopup avunmak, olanı hoş görmek mümkün mü diyorum yeniden? Üsküdar Meydanı’na bakıyorsun ve İstanbul’un yeni ruhunun en çıplak hatta en vahşi dışavurumunun karşısındasın. Işığın oyunları ikide bir denizden aldığı ilhamla amaçsız ve serserilikler edip duruyor. Yıllarca işlevsiz ve ruhsuz kalmıştı bu meydan. Sırf arabalar etrafında dönsün ve trafik aksın isteniyordu. Ortasındaki soğuk ve itici alan öylece bekledi durdu. Ara sıra fuarlar düzenlendi. Nargileciler, mantıcı ve gözlemeciler kitap stantları ile yan yana getirildi. Kaç yıldır da metro kazısı sebebiyle kapalıydı. Beklenirdi ki bu inşaat bittiğinde Üsküdar iklimine yakışan ve İstanbul’un geleceğini müjdeleyen manzara ile karşılaşalım. Bu bekleyişin heyecanıyla birkaç kez yukarılara tırmandım. Üsküdar’ı ve tarihi İstanbul’u gören açılardan bu meydana dokunacak elin hayalini kurdum. Umutlandım.Mihrimah ve Gülnuş Sultanlar, Kâbe toprağı sayılan semte, isimleri ile anılan iki güzel cami armağan etmişlerdi. Baktığım meydan, birbiriyle yarışan ikiz inceliğin tam da ortası. Duygu ve tarih olarak da öyle. Fakat şimdi, Marmaray kuyularına her gün binlerce insan indiriyor. Sanki bir el, bilerek ve özellikle bu estetik yoksunu yapıları çırılçıplak ortada bırakıyor, gece gündüz şehir kadar semtin ruhuna azap çektirmek istiyor. Yerden birtakım kötü mantarlar bitmiş gibi. Toprağın altında beton urlar çıkmış gibi. Uzaydan cinlerin gazabına uğramış meteor parçaları düşmüş gibi. Üsküdar’ın çoktan hayal olmuş güzelliğine lav püskürmüş, barbarlar musallat olmuş gibi. İlk fırsatta üstüne bir kat daha atılacak çarpık apartmanlar gibi demir filizleri açıkta öyle bakıyorlar Boğaz’a.Olduğum yerde dönüyor Boğaz’ın Karadeniz cihetine uzanan derinliğini süzüyorum. Caminin hemen dibine sıralanmış otobüs duraklarını, onlara paralel dizilen taksileri, daha gerideki minibüs karmaşasında boğuluyorum. Deniz hışımla dibindeki çöpleri atmış gibi. Hepsi semti ve denizi birbirinden koparıyor, mimari dokunuşu yaralıyor. Üstelik hemen önümdeki görkemli çeşme vakur bir eski zaman salkımı gibi boşlukta bekliyor. Belli ki biraz dili olsa, konuşabilse belini büken, gece gündüz yüzüne çarpan bu maddeci rüzgârdan kadere şikâyette bulunacak. Sıradan ve duyarlı birkaç insanın kulak vermesini isteyecek. Şemsipaşa Camii’ne, Mimar Sinan’ın ruhuna selam gönderecek. Marmara Denizi ve Sarayburnu açıklarına doğru kaçıp gitmenin ve bu utançtan kurtulmanın mümkün olup olmadığını soracak.Bir asırdır İstanbul’un yıkımlarını dillendirdi eli kalem tutan, vicdan sahibi insanlar. Dünkü yıkım daha çok sahipsizlikten kaynaklanıyordu ve Osmanlı’nın yıkılıp unutulması ideolojisine dayanıyordu. Son elli yıldır ise bir doymaz iştah kuşattı onu. Büyük söylemler yüksek ideal nutukları her bir köşeden türeyen ucube yapılarla kol kola girdi, bir korku şeklinde dalga dalga semtleri vurdu. Dönüşüm, tekniğin, paranın ve yıkımın çevresinde öbekleniyor. Tarih ise kitleleri yönlendirmek için laboratuvar işlevi görüyor. Hamaset gök kubbeyi çoktan kapladı.Birden ‘Üsküdar Meydanı’nda bonzai istemiyoruz!’ diye bir ses mi duydum ne? Daha nereden geldiğini kestiremeden ikinci dalga geldi; ‘
Zaman
Köşe Yazıları
01.02.2014
ÖmerErdem-ÜsküdarMeydanıvebonzai…Ömer Erdem - Üsküdar Meydanı ve bonzai…
Ömer Erdem - Ekmek fırını…
Zaman
04.01.2014
02:08
Simitçi, sütçü, çorbacı, börekçi uyanmış ve hayata koyulmuş insana karşılık gelir. Bir bardak süte dolan sabah kokusu, güneşin ilk ışıltısıyla dünyaya geri dönmüş insanın yüzünde önce halkalar çizer sonra da ılık bir sessizlikle sükuna erer.Simitçinin çığırtkanlığında, börekçinin bir yarım ay gibi börek kesen bıçağının yaylanışında bir sabah çorbacısının kendisinden çok emin kepçeyle dünyayı döndürür gibi çorbasını koyultuşunda bir zindelik belki de en çok bir şenlik bir hayat devam ediyor havası vardır. Poğaçaların çay çağıran sıcaklığı hangi insana yaşama memnuniyeti bağışlamaz ki? Birazdan bağ bozumuna başlayıp hayatın hasadına hazırlanan insanların canlı iştahı da vardır bu dükkanlarda. Dünyanın başlaması nasıl bir şeydir bunu merak edenler, sabah erken bir sütçü, çorbacı, simitçi, börekçi dükkanına uğrayıversinler. Onların bir bahar havuzuna düşmüş ışıltı gibi nazla dönen bahçesinden bir geçiversinler.Gerçekle hayal arasındaYa fırın, ya ekmek fırını öyle mi? O geceyle sabahın kilitlendiği yerde, uyku tutmamış adamın bir anlık uykuya dalışı gibi gerçekle hayal arasında sallanır. Bülbülün ebedi gafleti üstüne çöker. Fırın, en çok o dünyaya çalıştığı, dünyayı temsil edip doyurduğu halde onu sabahı, kısaca sabahsızlığı bambaşkadır. İnsan fırın lügatinde henüz hayata koyulmamıştır ve gece boyunca değirmeni döndüren suyun yaşını düşünen değirmenci gibi üstü başı beyaza kesmiştir. Beyaz bir renk değildir olsa olsa her rengin toplamıdır. Ve fırın her şeye rağmen daha dünya ötesi, diyeceğim daha metafizik çağrışımlarla yüklüdür. İnsan denilen varlık henüz mağarasından çıkmamıştır ve o malum evrimini tamamlamamıştır da her sabah ekmekten geçerek bu çıkışın son hamlesini hesaplamakta, zamansız geçmiş vakitlerin bedelini ödemektedir. Maya ile un suyun dokunuşunda hilkatin sırrını aramaktadır.Herkes sıcak yatağında, tatlı düşünde uyurken fırında ekmek yapan insanın görüntüsü de netleşmez benim gözümde. Bir bedeni yoktur sanki. O bütün çağların ideal kahramanı, sınırları bekleyen nöbetçi, neslin devamını ekmeğin mayasında saklayan büyücü gibidir. Fırıncı vitrinlerinin henüz sabahın tam sabah olmadığı anlarda o çok buğulu çok yoğun loşluğunda hayalimsi hareketler belirir. Sanırsınız ki kainatın denge hesapları bu vakitlerde hep yenilenmektedir. Kırk fırın ekmek yemeden hayata başlamamış sayılmak ya başka nedir?Bir yandan nereden zihnime üşüşüyorsa, sebebini kestiremediğim yaşantı parçaları sürükleyip getirir üstelik çok uzak anılardan beni. Eğer zihnim hepten kırmızıya kesmiş tuhaf karınca oyunları gibi hayal tuzakları kurmuyorsa ortaokul yıllarımdaki bir öğretmenimi hatırlarım. Güya ona ait bir kitabı karıştırırken bulurum kendimi. Kitabın iç kapağında ‘fırında çalışırken satın aldığım kitap’ yazısı canlanır gözümde. Bu bir cümlecik not kendi içinde defalarca parçalanır, o kırmızı karıncaların düzenli curcunası içinde yer değiştirir, sıvanmış paçaları, terlemiş alnı ve hiç bilemeyeceğim umutları içinde gencecik bir öğretmen yüzü belirir. Yanmış un kokusu hayat çıtırtısı içinde kavrulur. Bu yanışta fırın denilen mağaranın kendi içine çağıran cazibesi de yaşar. Bir yandan o kitabın ismini hatırlamakla meşgul bulurum kendimi. Şüphe ile ısrar kendi kanatlarını çırpa çırpa dönerler iri gölgeleriyle. Bazen Emile Zola, bazen Maksim Gorki bazen de zayıf bir ihtimalle Orhan Kemal ile Reşat Nuri isimleri arasında savrulur bu hatırlayış.Bu hatırlayış çakımı, hatta uydurulmuş güzel kurgu, fırın denilen zihin kuyusunda pişirilmiş sıcak bir ekmek gibi lezzet de verir. Sabah ağza ilk götürülen yiyeceklerin bellekteki izi her zaman daha güçlüdür. O anda insanın dünya sırları saklı gibidir. Sıcak ekmek bir tuzlu anı parçası, bir tuğla ve kiremit sıcaklığı gibi varlığın duvarına yerleşir. Belki ne böyle bir kitap ne de böyle bir öğretmen vardır fakat hiçbir şey, taşradan büyük şehirlere kadar uzanan o ekmek fırınlarının buğulu camlarını elimden alamaz. Beni Anadolu şehirlerinde dolaştırır. Ardahan’da yönünü yitirmiş bir yolcu gibi bulurum birden kendimi. Ne bir otel kapısı ne de bir otomobil hırıltısı dolduramaz zaman denilen o çuvalın ayakta duramayan boşluğunu. Birden bir ekmek fırınının karlı havada, karaltıda umut gibi dönen turuncu gözlerle canlanışını hatırlarım. İşte o zaman karşı konulmaz bir çekimle fırına giderim, ekmek alır, o ekmeğin buğusunda dünyaya döndüğüme, sabahın yakın olduğuna iman ederim.Ekmek fırınlarının elektrikle değil odun ateşlerinin çıtırtıları ile şenlendiği vakitleri de çok şükür gördüm. Ateşin içeri dolan havasında ve asıl hayal içinde dans edip sıcaklık içinde rüyamsı dönüşler yapışını yakından izledim. Ekmeğin hikâyesini her dil başka bir şekilde anlatabilir şüphesiz. Değişen fırıncı olmalı üstelik hep. O öznede biriken seçiş olmalı. Bir sabah, uykunun en dar aralığında dışarı çıkıp en yakın fırının önünde dikilmeyen kişi k
Zaman
En Çok Okunan
04.01.2014
ÖmerErdem-Ekmekfırını…Ömer Erdem - Ekmek fırını…
Ömer Erdem - Ekmek fırını…
Zaman
04.01.2014
02:08
Simitçi, sütçü, çorbacı, börekçi uyanmış ve hayata koyulmuş insana karşılık gelir. Bir bardak süte dolan sabah kokusu, güneşin ilk ışıltısıyla dünyaya geri dönmüş insanın yüzünde önce halkalar çizer sonra da ılık bir sessizlikle sükuna erer.Simitçinin çığırtkanlığında, börekçinin bir yarım ay gibi börek kesen bıçağının yaylanışında bir sabah çorbacısının kendisinden çok emin kepçeyle dünyayı döndürür gibi çorbasını koyultuşunda bir zindelik belki de en çok bir şenlik bir hayat devam ediyor havası vardır. Poğaçaların çay çağıran sıcaklığı hangi insana yaşama memnuniyeti bağışlamaz ki? Birazdan bağ bozumuna başlayıp hayatın hasadına hazırlanan insanların canlı iştahı da vardır bu dükkanlarda. Dünyanın başlaması nasıl bir şeydir bunu merak edenler, sabah erken bir sütçü, çorbacı, simitçi, börekçi dükkanına uğrayıversinler. Onların bir bahar havuzuna düşmüş ışıltı gibi nazla dönen bahçesinden bir geçiversinler.Gerçekle hayal arasındaYa fırın, ya ekmek fırını öyle mi? O geceyle sabahın kilitlendiği yerde, uyku tutmamış adamın bir anlık uykuya dalışı gibi gerçekle hayal arasında sallanır. Bülbülün ebedi gafleti üstüne çöker. Fırın, en çok o dünyaya çalıştığı, dünyayı temsil edip doyurduğu halde onu sabahı, kısaca sabahsızlığı bambaşkadır. İnsan fırın lügatinde henüz hayata koyulmamıştır ve gece boyunca değirmeni döndüren suyun yaşını düşünen değirmenci gibi üstü başı beyaza kesmiştir. Beyaz bir renk değildir olsa olsa her rengin toplamıdır. Ve fırın her şeye rağmen daha dünya ötesi, diyeceğim daha metafizik çağrışımlarla yüklüdür. İnsan denilen varlık henüz mağarasından çıkmamıştır ve o malum evrimini tamamlamamıştır da her sabah ekmekten geçerek bu çıkışın son hamlesini hesaplamakta, zamansız geçmiş vakitlerin bedelini ödemektedir. Maya ile un suyun dokunuşunda hilkatin sırrını aramaktadır.Herkes sıcak yatağında, tatlı düşünde uyurken fırında ekmek yapan insanın görüntüsü de netleşmez benim gözümde. Bir bedeni yoktur sanki. O bütün çağların ideal kahramanı, sınırları bekleyen nöbetçi, neslin devamını ekmeğin mayasında saklayan büyücü gibidir. Fırıncı vitrinlerinin henüz sabahın tam sabah olmadığı anlarda o çok buğulu çok yoğun loşluğunda hayalimsi hareketler belirir. Sanırsınız ki kainatın denge hesapları bu vakitlerde hep yenilenmektedir. Kırk fırın ekmek yemeden hayata başlamamış sayılmak ya başka nedir?Bir yandan nereden zihnime üşüşüyorsa, sebebini kestiremediğim yaşantı parçaları sürükleyip getirir üstelik çok uzak anılardan beni. Eğer zihnim hepten kırmızıya kesmiş tuhaf karınca oyunları gibi hayal tuzakları kurmuyorsa ortaokul yıllarımdaki bir öğretmenimi hatırlarım. Güya ona ait bir kitabı karıştırırken bulurum kendimi. Kitabın iç kapağında ‘fırında çalışırken satın aldığım kitap’ yazısı canlanır gözümde. Bu bir cümlecik not kendi içinde defalarca parçalanır, o kırmızı karıncaların düzenli curcunası içinde yer değiştirir, sıvanmış paçaları, terlemiş alnı ve hiç bilemeyeceğim umutları içinde gencecik bir öğretmen yüzü belirir. Yanmış un kokusu hayat çıtırtısı içinde kavrulur. Bu yanışta fırın denilen mağaranın kendi içine çağıran cazibesi de yaşar. Bir yandan o kitabın ismini hatırlamakla meşgul bulurum kendimi. Şüphe ile ısrar kendi kanatlarını çırpa çırpa dönerler iri gölgeleriyle. Bazen Emile Zola, bazen Maksim Gorki bazen de zayıf bir ihtimalle Orhan Kemal ile Reşat Nuri isimleri arasında savrulur bu hatırlayış.Bu hatırlayış çakımı, hatta uydurulmuş güzel kurgu, fırın denilen zihin kuyusunda pişirilmiş sıcak bir ekmek gibi lezzet de verir. Sabah ağza ilk götürülen yiyeceklerin bellekteki izi her zaman daha güçlüdür. O anda insanın dünya sırları saklı gibidir. Sıcak ekmek bir tuzlu anı parçası, bir tuğla ve kiremit sıcaklığı gibi varlığın duvarına yerleşir. Belki ne böyle bir kitap ne de böyle bir öğretmen vardır fakat hiçbir şey, taşradan büyük şehirlere kadar uzanan o ekmek fırınlarının buğulu camlarını elimden alamaz. Beni Anadolu şehirlerinde dolaştırır. Ardahan’da yönünü yitirmiş bir yolcu gibi bulurum birden kendimi. Ne bir otel kapısı ne de bir otomobil hırıltısı dolduramaz zaman denilen o çuvalın ayakta duramayan boşluğunu. Birden bir ekmek fırınının karlı havada, karaltıda umut gibi dönen turuncu gözlerle canlanışını hatırlarım. İşte o zaman karşı konulmaz bir çekimle fırına giderim, ekmek alır, o ekmeğin buğusunda dünyaya döndüğüme, sabahın yakın olduğuna iman ederim.Ekmek fırınlarının elektrikle değil odun ateşlerinin çıtırtıları ile şenlendiği vakitleri de çok şükür gördüm. Ateşin içeri dolan havasında ve asıl hayal içinde dans edip sıcaklık içinde rüyamsı dönüşler yapışını yakından izledim. Ekmeğin hikâyesini her dil başka bir şekilde anlatabilir şüphesiz. Değişen fırıncı olmalı üstelik hep. O öznede biriken seçiş olmalı. Bir sabah, uykunun en dar aralığında dışarı çıkıp en yakın fırının önünde dikilmeyen kişi k
Zaman
Köşe Yazıları
04.01.2014
ÖmerErdem-Ekmekfırını…Ömer Erdem - Ekmek fırını…
Klasiklerde ‘yeniden çeviri’ hareketi
Zaman
12.12.2013
02:05
İntihal ve sahte çevirilerin en revaçta olduğu dünya klasikleri alanında son birkaç yıldır “yeniden çeviri” hareketliliği yaşanıyor. Pek çok yayınevi yeni ya da gözden geçirilmiş çevirilerle kendi klasik dizilerini oluşturuyor. Bu durum “özgün” çevirilerin ortaya çıkmasını sağladığı gibi yıllardır klasiklere temkinli yaklaşan okura nitelikli çeviri seçenekleri de sunuyor.Dünya klasiklerini okumaya karar veren her okurun ilk sorusu şudur: “Hangi çevirilere güvenelim?” Son yıllarda dünya klasiklerinin sahte ve intihal çevirilerle iyice kirlendiğini düşünürsek, okur bu sorusunda hiç de haksız değil. Öyle ki her geçen gün artan intihal çevirilerin yayımlanmadan önlenmesini amaçlayan çeviribilim uzmanları TÜBİTAK destekli “Çeviride İntihal” projesi geliştirmeye çalışıyor şu günlerde. Boğaziçi Üniversitesinde bugün başlayan ve iki gün sürecek “Yeniden Çeviri ve Bağlamları” başlıklı konferansta da çeviri konuşulacak. Sahte ve intihal çevirilerle kirlenen ve okuma zevkini törpüleyen yayın dünyasında da son zamanlarda klasikler adına iyi şeyler oluyor. Pek çok yayınevi yeni çevirilerle kendi “dünya klasikleri” dizisini hazırlamaya başladı. Klasiklerde yaşanan bu “yeniden çeviri” hareketliliği, hiç şüphesiz farklı, en önemlisi de “özgün” çevirilerin ortaya çıkmasını sağladı. Haliyle intihal ve ucuz çevirilerle gündemimize giren “Dünya klasiklerinde hangi çeviriyi tercih edelim?” sorusu yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladı. Klasikleri ilk kez ya da yeni baştan yeni çevirilerle okumak isteyenler için yelpaze hayli geniş. Türkçede dünya klasiklerini yeni çevirilerle okura sunan yayınevlerinden biri İthaki Yayınları. Yayınevi, eski çevirilerle birlikte yeni çevirileri de özgün kapaklarla ve orijinal isimleri ile okura sunuyor. Dünya Klasikleri serisinden ilk yayımlanan eser Türkçede Cinayet Şirketi olarak da bilinen Jack Londonın Suikast Bürosu adlı romanı. Londonın Vahşetin Çağrısı, Jonathan Swiftin Gulliverin Gezileri, Dostoyevskinin Yeraltından Notlar ve Beyaz Geceler romanları da seriden yayımlanan diğer romanlar. Doğu Batı Yayınları da bir süredir yeni çevirilerle dünya klasikleri yayımlıyor. Yeni çevirileri önsöz ve açıklamalarla zenginleştiren yayınevinin önceliği ise klasikleri tam metin yayımlamak. 2011de yayımlanan Goethenin Faustu bunlardan biri. Aynı çizgide geçtiğimiz aylarda Nietzscheden Böyle Dedi Zerdüşt, yakın zaman önce de Goethenin Genç Wertherin Acıları, Gülperi Sert çevirisi ile yayımlandı. Kısa süre önce ise Dostoyevskinin Yer Altından Notları Ahmet Ekeş çevirisiyle okura sunuldu. Kabalcı Yayınları ise daha önce İngilizceden çevrilmiş Machiavellinin Prensi ile Dostoyevskinin Suç ve Cezasını Rusçaları ile karşılaştırarak yayımladı. Aynı şekilde İvan Gonçatovun Oblomov ve Dostoyevskinin Yeraltından Notlar kitapları da yayıma hazırlanıyor. Timaş Yayınları da pek çoğu yeni çevirilerle klasik eserleri “Dünya Edebiyatı” dizisinde yayımlıyor. Dizinin ilk kitabı Kemal Atakayın çevirisiyle yayımlanan Anne Michaelsın Bölük Pörçük Yaşamlar adlı romanı. Yeni bir çeviriyle yayımlanan bir diğer roman ise Tolstoyun Anna Kareninası. Ayrıca, Franz Kafkanın Milenaya Mektuplar, André Gidein Pastoral Senfoni, Knut Hamsunın Victoria, Dantenin İlahi Komedya, Mary Shelleynin Frankenstein, Oscar Wildeın Dorian Grayin Portresi, Shakespearein Kral Lear-Hırçın Kız, Jane Austenın İkna adlı kitapları aynı diziden yayımlandı.HANGİ YAYINEVİ NELERİ YAYIMLAYACAKSelçuk Aylar (İthaki Yayınları Editörü) Dünya klasikleri fikir aşamasında nispeten kolay, uygulamada nispeten zor bir dizi. Yayınevleri, bu bilindik eserleri, önsöz yahut sonsözlerle genişletmeye ve yenileştirmeye, dizi editörlüklerini güven aşılayacak, bilindik isimlere teslim etmeye çalışıyor. Bugünün dünya klasiklerinde fark yaratma yollarından biri de kapak tasarımı. Biz de İthaki Yayınları olarak bunu ön plana çıkarmaya, sade ve şık kapaklar yapmaya çalışıyoruz. Birçok yayınevinin hâlâ kapağa tablo koymaktan vazgeçmemesi de düşündürücü. Bugün yaygınlaşan isabetli uygulamalardan biri de, kitapların orijinal isimlerinin korunması. Yakında çıkacak birkaç kitap: Alexander Kuprin/Düello; Edgar Allan Poe/Kızıl Ölümün Maskesi (Seçme Öyküler), Saki (Seçme Öyküler); Arthur Conan Doyle/Baskervillelerin Köpeği; Dostoyevski/Öteki.Taşkın Takış (Doğu Batı Yay. Genel Yay. Yön.)Klasik bir kitabı Behçet Necatigil çok güzel çevirmiş olabilir. Ya da Nietzschenin “Böyle Dedi Zerdüşt” kitabını Ahmet Cemal mükemmel çevirmiş olabilir. Fakat bu iyi çeviriler yenilerine engel değil. Çeviri sanatı da sosyal bilimlerin diğer sahaları gibi kendi içinde sürekli gelişime açık. Günümüzde klasik metinlere değer katan yeni çevirilerle okura sunulan önsözler, dipnotlar ve açıkl
Zaman
En Çok Okunan
12.12.2013
Klasiklerde‘yenidençeviri’hareketiKlasiklerde ‘yeniden çeviri’ hareketi
Klasiklerde ‘yeniden çeviri’ hareketi
Zaman
12.12.2013
02:01
İntihal ve sahte çevirilerin en revaçta olduğu dünya klasikleri alanında son birkaç yıldır “yeniden çeviri” hareketliliği yaşanıyor. Pek çok yayınevi yeni ya da gözden geçirilmiş çevirilerle kendi klasik dizilerini oluşturuyor. Bu durum “özgün” çevirilerin ortaya çıkmasını sağladığı gibi yıllardır klasiklere temkinli yaklaşan okura nitelikli çeviri seçenekleri de sunuyor.Dünya klasiklerini okumaya karar veren her okurun ilk sorusu şudur: “Hangi çevirilere güvenelim?” Son yıllarda dünya klasiklerinin sahte ve intihal çevirilerle iyice kirlendiğini düşünürsek, okur bu sorusunda hiç de haksız değil. Öyle ki her geçen gün artan intihal çevirilerin yayımlanmadan önlenmesini amaçlayan çeviribilim uzmanları TÜBİTAK destekli “Çeviride İntihal” projesi geliştirmeye çalışıyor şu günlerde. Boğaziçi Üniversitesinde bugün başlayan ve iki gün sürecek “Yeniden Çeviri ve Bağlamları” başlıklı konferansta da çeviri konuşulacak. Sahte ve intihal çevirilerle kirlenen ve okuma zevkini törpüleyen yayın dünyasında da son zamanlarda klasikler adına iyi şeyler oluyor. Pek çok yayınevi yeni çevirilerle kendi “dünya klasikleri” dizisini hazırlamaya başladı. Klasiklerde yaşanan bu “yeniden çeviri” hareketliliği, hiç şüphesiz farklı, en önemlisi de “özgün” çevirilerin ortaya çıkmasını sağladı. Haliyle intihal ve ucuz çevirilerle gündemimize giren “Dünya klasiklerinde hangi çeviriyi tercih edelim?” sorusu yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladı. Klasikleri ilk kez ya da yeni baştan yeni çevirilerle okumak isteyenler için yelpaze hayli geniş. Türkçede dünya klasiklerini yeni çevirilerle okura sunan yayınevlerinden biri İthaki Yayınları. Yayınevi, eski çevirilerle birlikte yeni çevirileri de özgün kapaklarla ve orijinal isimleri ile okura sunuyor. Dünya Klasikleri serisinden ilk yayımlanan eser Türkçede Cinayet Şirketi olarak da bilinen Jack Londonın Suikast Bürosu adlı romanı. Londonın Vahşetin Çağrısı, Jonathan Swiftin Gulliverin Gezileri, Dostoyevskinin Yeraltından Notlar ve Beyaz Geceler romanları da seriden yayımlanan diğer romanlar. Doğu Batı Yayınları da bir süredir yeni çevirilerle dünya klasikleri yayımlıyor. Yeni çevirileri önsöz ve açıklamalarla zenginleştiren yayınevinin önceliği ise klasikleri tam metin yayımlamak. 2011de yayımlanan Goethenin Faustu bunlardan biri. Aynı çizgide geçtiğimiz aylarda Nietzscheden Böyle Dedi Zerdüşt, yakın zaman önce de Goethenin Genç Wertherin Acıları, Gülperi Sert çevirisi ile yayımlandı. Kısa süre önce ise Dostoyevskinin Yer Altından Notları Ahmet Ekeş çevirisiyle okura sunuldu. Kabalcı Yayınları ise daha önce İngilizceden çevrilmiş Machiavellinin Prensi ile Dostoyevskinin Suç ve Cezasını Rusçaları ile karşılaştırarak yayımladı. Aynı şekilde İvan Gonçatovun Oblomov ve Dostoyevskinin Yeraltından Notlar kitapları da yayıma hazırlanıyor. Timaş Yayınları da pek çoğu yeni çevirilerle klasik eserleri “Dünya Edebiyatı” dizisinde yayımlıyor. Dizinin ilk kitabı Kemal Atakayın çevirisiyle yayımlanan Anne Michaelsın Bölük Pörçük Yaşamlar adlı romanı. Yeni bir çeviriyle yayımlanan bir diğer roman ise Tolstoyun Anna Kareninası. Ayrıca, Franz Kafkanın Milenaya Mektuplar, André Gidein Pastoral Senfoni, Knut Hamsunın Victoria, Dantenin İlahi Komedya, Mary Shelleynin Frankenstein, Oscar Wildeın Dorian Grayin Portresi, Shakespearein Kral Lear-Hırçın Kız, Jane Austenın İkna adlı kitapları aynı diziden yayımlandı.HANGİ YAYINEVİ NELERİ YAYIMLAYACAKSelçuk Aylar (İthaki Yayınları Editörü) Dünya klasikleri fikir aşamasında nispeten kolay, uygulamada nispeten zor bir dizi. Yayınevleri, bu bilindik eserleri, önsöz yahut sonsözlerle genişletmeye ve yenileştirmeye, dizi editörlüklerini güven aşılayacak, bilindik isimlere teslim etmeye çalışıyor. Bugünün dünya klasiklerinde fark yaratma yollarından biri de kapak tasarımı. Biz de İthaki Yayınları olarak bunu ön plana çıkarmaya, sade ve şık kapaklar yapmaya çalışıyoruz. Birçok yayınevinin hâlâ kapağa tablo koymaktan vazgeçmemesi de düşündürücü. Bugün yaygınlaşan isabetli uygulamalardan biri de, kitapların orijinal isimlerinin korunması. Yakında çıkacak birkaç kitap: Alexander Kuprin/Düello; Edgar Allan Poe/Kızıl Ölümün Maskesi (Seçme Öyküler), Saki (Seçme Öyküler); Arthur Conan Doyle/Baskervillelerin Köpeği; Dostoyevski/Öteki.Taşkın Takış (Doğu Batı Yay. Genel Yay. Yön.)Klasik bir kitabı Behçet Necatigil çok güzel çevirmiş olabilir. Ya da Nietzschenin “Böyle Dedi Zerdüşt” kitabını Ahmet Cemal mükemmel çevirmiş olabilir. Fakat bu iyi çeviriler yenilerine engel değil. Çeviri sanatı da sosyal bilimlerin diğer sahaları gibi kendi içinde sürekli gelişime açık. Günümüzde klasik metinlere değer katan yeni çevirilerle okura sunulan önsözler, dipnotlar ve açıkl
Zaman
Kültür
12.12.2013
Klasiklerde‘yenidençeviri’hareketiKlasiklerde ‘yeniden çeviri’ hareketi
Arınç: Resmi olmayan fişleme çirkindir, suçtur!
Zaman
11.12.2013
22:26
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Taraf gazetesi ve Mehmet Baransu hakkında yapılan suç duyurusuyla ilgili Gazetecilik başarısı suçu ortadan kaldırmaz. dedi.Basına yansıyan MİT fişlemeleri konusunda ise Arınç, Fişlemeler yani bir insan hakkında resmi bir görev olmadan, kanunla kendisine verilmiş veya yönetmeliklerle kendisini görevlendirmiş olanların katkısı olmadan insanların takip edilmesi, özel hayatlarına girilmesi, kişilik haklarına saygısızlık yapılması fevkalade çirkindir, suçtur, ahlaki noktadan bakarsak ahlaksızlığın ta kendisidir. değerlendirmesinde bulundu.Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda 2014 yılı bütçe tasarısı görüşülmeye başlandı. Soru ve eleştirilere cevap veren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, mahkeme kadıya mülk değil diyerek yeni Başbakanlık binasının kendileri için değil gelecekte iktidar olacaklar için de yapılacağını kaydetti. 2004 MGK kararlarının yayınlanmasıyla ilgili gazetecilik başarısının suçu ortadan kaldırmayacağını belirten Arınç, MGK Genel Sekreterliği Kanunu diyor ki, görüşmeler ve zabıtlar kesinlikle açıklanamaz, kararlar MGKnın kararı ile açıklanır. Benim dönemimde bir mahkemenin istediği kararı biz altını imzalayarak mahkemeye bildirdik, dolayısıyla aleniyet kazandı. Devletin gizli kalması gereken bir belgesini iki yoldan biriyle, ya girmiştir oraya bizzat kendisi almıştır ya da içeriden herhangi bir görevli tarafından servis yapılmıştır. Bu Türkiyede ilk defa olmuyor. Bunun bir sonucu var, bunu yapan, gazetecilik başarısı gösteren bir insanın bunu yapmanın suç olduğunu bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Söylediğim sadece kanundaki maddelerdir. Bundan sonrası yargının işidir. Ağustos 2004deki MGK kararının açıklanmasından dolayı bir kızgınlık içinde bunu söylemiyorum. Eğer bu belge böyle bir konu ile ilgili değil de, Türkiyeye yöneltilen iç ve dış tehditlerin belli ülkelerin ismi geçirilmek suretiyle yayınlanmış olsaydı veya Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren şu veya bu kişilerin isimleri bir şekilde açıklanmış olsaydı, bunların içinde farklı devlet başkanları ve bakanların ismi olsaydı, Türkiyenin dış politikada karşılaşabileceği en kötü durumun ne olduğunu taktir edersiniz. Bu karar farklı bir karar da olabilirdi. 2004te alınan kararın Başbakanlık tarafından nasıl bir işleme tabi tutulduğunu, bunun üzerine neler yapılıp yapılmadığını 15 günden beri söylüyoruz, anlayan anladı. diye konuştu.SOMUN PEHLİVANLIĞINA GEREK YOKGazetecilik sıfatının kanunlarda yazılı suçların işlenmesi bakamından bir imtiyaz ve ayrıcalık doğurmadığına dikkat çeken Arınç, gazetecinin bir ceza ile muhatap olabileceğini düşünmesi ve bunu görerek cesaretle bu işi yapması gerektiğini vurguladı. Somun pehlivanlığına gerek yok. Ben bu işi bilerek yaptım, sonucuna razıyım, bu bir gazeteciliktir derseniz, kanun ceza veriyorsa bunu da göğüslersiniz. diyen Arınç, şöyle devam etti: Mustafa Balbay kadar olmasa bile, herhalde 4,5-5 yılı hiç kimse göze almıyor ama kahramanlık budur. Ben bunu ülkem için yaptım, bana yüklenecek suçları da karşılayacağım diyebiliyorsanız o zaman bunları yapacaksınız. Bu sözler üzerine muhalefet sıralarından Gazetecileri tehdit ediyorsunuz açıklaması üzerine Arınç, gazetecileri tehdit etmediğini, kanunda yazılanları söylediğini, kendinden korkmayacaklarını kaydetti. Öyle afaki işler değil bunlar, devletin gizli belgesini açıklayacaksın ama bunun suç olduğunu bilmeyeceksin. şeklinde konuştu. Muhalefet sıralarından gelen tepkilere Bunlar boş sözler, boş sözler konusunda sizinle yarışamam. diyerek karşılık verdi.BİZE O KARARLARI ALDINIZ, FİLANLARI BİTİRMEK İÇİN ŞUNLARI YAPIYORSUNUZ DİYECEK BİRİSİ YOKTUR2004te alınan kararlara Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin nasıl bir davranış içinde olduğunu bildiklerini dile getiren Arınç, Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak iddiasıyla 2008 yılında hakkında kapatma davası açılan ve para cezasıyla paçamızı zor kurtardığımız davaya bakarsanız biz 2004de alınan kararların hiç birisini yerine getirmemişiz. Dolayısıyla bize o kararları aldınız, filanları bitirmek için şunları yapıyorsunuz diyecek birisi yoktur. İnanç özgürlüğünün de, farklı düşüncelerin de, farklı inançların da özgürlük içinde rahat bir şekilde yaşanmasını istiyoruz. İç tehditler konusunda Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin eski tabir ile Kırmızı Kitapın ne olduğunu bilenlerdenim. 2006 yılının 23 Nisanında şu kürsüden yaptığım konuşmayı Sayın Baykal yerinden dinledikten sonra İranda bir Ahmedinejat var, bizim de bir Bülentnejatımız oldu demişti. O konuşmalara arşivden bir bakın, orada bu Milli Güvenlik Siyaset Belgesine diyorum ki, bu nedir, nerde yapılıyor, bu tehditleri kim koymuştur, bunların tartışılması gerekir diyorum. Rahmetli Erbakan Hoca 1996 yılında Başbakan oldu, birisi önüne bir kitap getirdi, Kırmızı Kitaptı, Kırmızı Kitapta iç tehdit irticaydı, irticanın başı olara
Zaman
Son Dakika
11.12.2013
ArınçResmiolmayanfişlemeçirkindirsuçturArınç Resmi olmayan fişleme çirkindir suçtur
Arınç: Resmi olmayan fişleme çirkindir, suçtur!
Zaman
11.12.2013
22:24
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Taraf gazetesi ve Mehmet Baransu hakkında yapılan suç duyurusuyla ilgili Gazetecilik başarısı suçu ortadan kaldırmaz. dedi.Basına yansıyan MİT fişlemeleri konusunda ise Arınç, Fişlemeler yani bir insan hakkında resmi bir görev olmadan, kanunla kendisine verilmiş veya yönetmeliklerle kendisini görevlendirmiş olanların katkısı olmadan insanların takip edilmesi, özel hayatlarına girilmesi, kişilik haklarına saygısızlık yapılması fevkalade çirkindir, suçtur, ahlaki noktadan bakarsak ahlaksızlığın ta kendisidir. değerlendirmesinde bulundu.Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda 2014 yılı bütçe tasarısı görüşülmeye başlandı. Soru ve eleştirilere cevap veren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, mahkeme kadıya mülk değil diyerek yeni Başbakanlık binasının kendileri için değil gelecekte iktidar olacaklar için de yapılacağını kaydetti. 2004 MGK kararlarının yayınlanmasıyla ilgili gazetecilik başarısının suçu ortadan kaldırmayacağını belirten Arınç, MGK Genel Sekreterliği Kanunu diyor ki, görüşmeler ve zabıtlar kesinlikle açıklanamaz, kararlar MGKnın kararı ile açıklanır. Benim dönemimde bir mahkemenin istediği kararı biz altını imzalayarak mahkemeye bildirdik, dolayısıyla aleniyet kazandı. Devletin gizli kalması gereken bir belgesini iki yoldan biriyle, ya girmiştir oraya bizzat kendisi almıştır ya da içeriden herhangi bir görevli tarafından servis yapılmıştır. Bu Türkiyede ilk defa olmuyor. Bunun bir sonucu var, bunu yapan, gazetecilik başarısı gösteren bir insanın bunu yapmanın suç olduğunu bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Söylediğim sadece kanundaki maddelerdir. Bundan sonrası yargının işidir. Ağustos 2004deki MGK kararının açıklanmasından dolayı bir kızgınlık içinde bunu söylemiyorum. Eğer bu belge böyle bir konu ile ilgili değil de, Türkiyeye yöneltilen iç ve dış tehditlerin belli ülkelerin ismi geçirilmek suretiyle yayınlanmış olsaydı veya Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren şu veya bu kişilerin isimleri bir şekilde açıklanmış olsaydı, bunların içinde farklı devlet başkanları ve bakanların ismi olsaydı, Türkiyenin dış politikada karşılaşabileceği en kötü durumun ne olduğunu taktir edersiniz. Bu karar farklı bir karar da olabilirdi. 2004te alınan kararın Başbakanlık tarafından nasıl bir işleme tabi tutulduğunu, bunun üzerine neler yapılıp yapılmadığını 15 günden beri söylüyoruz, anlayan anladı. diye konuştu.SOMUN PEHLİVANLIĞINA GEREK YOKGazetecilik sıfatının kanunlarda yazılı suçların işlenmesi bakamından bir imtiyaz ve ayrıcalık doğurmadığına dikkat çeken Arınç, gazetecinin bir ceza ile muhatap olabileceğini düşünmesi ve bunu görerek cesaretle bu işi yapması gerektiğini vurguladı. Somun pehlivanlığına gerek yok. Ben bu işi bilerek yaptım, sonucuna razıyım, bu bir gazeteciliktir derseniz, kanun ceza veriyorsa bunu da göğüslersiniz. diyen Arınç, şöyle devam etti: Mustafa Balbay kadar olmasa bile, herhalde 4,5-5 yılı hiç kimse göze almıyor ama kahramanlık budur. Ben bunu ülkem için yaptım, bana yüklenecek suçları da karşılayacağım diyebiliyorsanız o zaman bunları yapacaksınız. Bu sözler üzerine muhalefet sıralarından Gazetecileri tehdit ediyorsunuz açıklaması üzerine Arınç, gazetecileri tehdit etmediğini, kanunda yazılanları söylediğini, kendinden korkmayacaklarını kaydetti. Öyle afaki işler değil bunlar, devletin gizli belgesini açıklayacaksın ama bunun suç olduğunu bilmeyeceksin. şeklinde konuştu. Muhalefet sıralarından gelen tepkilere Bunlar boş sözler, boş sözler konusunda sizinle yarışamam. diyerek karşılık verdi.BİZE O KARARLARI ALDINIZ, FİLANLARI BİTİRMEK İÇİN ŞUNLARI YAPIYORSUNUZ DİYECEK BİRİSİ YOKTUR2004te alınan kararlara Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin nasıl bir davranış içinde olduğunu bildiklerini dile getiren Arınç, Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak iddiasıyla 2008 yılında hakkında kapatma davası açılan ve para cezasıyla paçamızı zor kurtardığımız davaya bakarsanız biz 2004de alınan kararların hiç birisini yerine getirmemişiz. Dolayısıyla bize o kararları aldınız, filanları bitirmek için şunları yapıyorsunuz diyecek birisi yoktur. İnanç özgürlüğünün de, farklı düşüncelerin de, farklı inançların da özgürlük içinde rahat bir şekilde yaşanmasını istiyoruz. İç tehditler konusunda Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin eski tabir ile Kırmızı Kitapın ne olduğunu bilenlerdenim. 2006 yılının 23 Nisanında şu kürsüden yaptığım konuşmayı Sayın Baykal yerinden dinledikten sonra İranda bir Ahmedinejat var, bizim de bir Bülentnejatımız oldu demişti. O konuşmalara arşivden bir bakın, orada bu Milli Güvenlik Siyaset Belgesine diyorum ki, bu nedir, nerde yapılıyor, bu tehditleri kim koymuştur, bunların tartışılması gerekir diyorum. Rahmetli Erbakan Hoca 1996 yılında Başbakan oldu, birisi önüne bir kitap getirdi, Kırmızı Kitaptı, Kırmızı Kitapta iç tehdit irticaydı, irticanın başı olara
Zaman
Ana Sayfa
11.12.2013
ArınçResmiolmayanfişlemeçirkindirsuçturArınç Resmi olmayan fişleme çirkindir suçtur
Arınç: Fişleme çirkindir, suçtur, ahlaksızlıktır
Zaman
11.12.2013
21:00
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Taraf gazetesi ve Mehmet Baransu hakkında yapılan suç duyurusuyla ilgili Gazetecilik başarısı suçu ortadan kaldırmaz. dedi.Basına yansıyan MİT fişlemeleri konusunda ise Arınç, Fişlemeler yani bir insan hakkında resmi bir görev olmadan, kanunla kendisine verilmiş veya yönetmeliklerle kendisini görevlendirmiş olanların katkısı olmadan insanların takip edilmesi, özel hayatlarına girilmesi, kişilik haklarına saygısızlık yapılması fevkalade çirkindir, suçtur, ahlaki noktadan bakarsak ahlaksızlığın ta kendisidir. değerlendirmesinde bulundu.Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda 2014 yılı bütçe tasarısı görüşülmeye başlandı. Soru ve eleştirilere cevap veren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, mahkeme kadıya mülk değil diyerek yeni Başbakanlık binasının kendileri için değil gelecekte iktidar olacaklar için de yapılacağını kaydetti. 2004 MGK kararlarının yayınlanmasıyla ilgili gazetecilik başarısının suçu ortadan kaldırmayacağını belirten Arınç, MGK Genel Sekreterliği Kanunu diyor ki, görüşmeler ve zabıtlar kesinlikle açıklanamaz, kararlar MGKnın kararı ile açıklanır. Benim dönemimde bir mahkemenin istediği kararı biz altını imzalayarak mahkemeye bildirdik, dolayısıyla aleniyet kazandı. Devletin gizli kalması gereken bir belgesini iki yoldan biriyle, ya girmiştir oraya bizzat kendisi almıştır ya da içeriden herhangi bir görevli tarafından servis yapılmıştır. Bu Türkiyede ilk defa olmuyor. Bunun bir sonucu var, bunu yapan, gazetecilik başarısı gösteren bir insanın bunu yapmanın suç olduğunu bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Söylediğim sadece kanundaki maddelerdir. Bundan sonrası yargının işidir. Ağustos 2004deki MGK kararının açıklanmasından dolayı bir kızgınlık içinde bunu söylemiyorum. Eğer bu belge böyle bir konu ile ilgili değil de, Türkiyeye yöneltilen iç ve dış tehditlerin belli ülkelerin ismi geçirilmek suretiyle yayınlanmış olsaydı veya Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren şu veya bu kişilerin isimleri bir şekilde açıklanmış olsaydı, bunların içinde farklı devlet başkanları ve bakanların ismi olsaydı, Türkiyenin dış politikada karşılaşabileceği en kötü durumun ne olduğunu taktir edersiniz. Bu karar farklı bir karar da olabilirdi. 2004te alınan kararın Başbakanlık tarafından nasıl bir işleme tabi tutulduğunu, bunun üzerine neler yapılıp yapılmadığını 15 günden beri söylüyoruz, anlayan anladı. diye konuştu.SOMUN PEHLİVANLIĞINA GEREK YOKGazetecilik sıfatının kanunlarda yazılı suçların işlenmesi bakamından bir imtiyaz ve ayrıcalık doğurmadığına dikkat çeken Arınç, gazetecinin bir ceza ile muhatap olabileceğini düşünmesi ve bunu görerek cesaretle bu işi yapması gerektiğini vurguladı. Somun pehlivanlığına gerek yok. Ben bu işi bilerek yaptım, sonucuna razıyım, bu bir gazeteciliktir derseniz, kanun ceza veriyorsa bunu da göğüslersiniz. diyen Arınç, şöyle devam etti: Mustafa Balbay kadar olmasa bile, herhalde 4,5-5 yılı hiç kimse göze almıyor ama kahramanlık budur. Ben bunu ülkem için yaptım, bana yüklenecek suçları da karşılayacağım diyebiliyorsanız o zaman bunları yapacaksınız. Bu sözler üzerine muhalefet sıralarından Gazetecileri tehdit ediyorsunuz açıklaması üzerine Arınç, gazetecileri tehdit etmediğini, kanunda yazılanları söylediğini, kendinden korkmayacaklarını kaydetti. Öyle afaki işler değil bunlar, devletin gizli belgesini açıklayacaksın ama bunun suç olduğunu bilmeyeceksin. şeklinde konuştu. Muhalefet sıralarından gelen tepkilere Bunlar boş sözler, boş sözler konusunda sizinle yarışamam. diyerek karşılık verdi.BİZE O KARARLARI ALDINIZ, FİLANLARI BİTİRMEK İÇİN ŞUNLARI YAPIYORSUNUZ DİYECEK BİRİSİ YOKTUR2004te alınan kararlara Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin nasıl bir davranış içinde olduğunu bildiklerini dile getiren Arınç, Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak iddiasıyla 2008 yılında hakkında kapatma davası açılan ve para cezasıyla paçamızı zor kurtardığımız davaya bakarsanız biz 2004de alınan kararların hiç birisini yerine getirmemişiz. Dolayısıyla bize o kararları aldınız, filanları bitirmek için şunları yapıyorsunuz diyecek birisi yoktur. İnanç özgürlüğünün de, farklı düşüncelerin de, farklı inançların da özgürlük içinde rahat bir şekilde yaşanmasını istiyoruz. İç tehditler konusunda Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin eski tabir ile Kırmızı Kitapın ne olduğunu bilenlerdenim. 2006 yılının 23 Nisanında şu kürsüden yaptığım konuşmayı Sayın Baykal yerinden dinledikten sonra İranda bir Ahmedinejat var, bizim de bir Bülentnejatımız oldu demişti. O konuşmalara arşivden bir bakın, orada bu Milli Güvenlik Siyaset Belgesine diyorum ki, bu nedir, nerde yapılıyor, bu tehditleri kim koymuştur, bunların tartışılması gerekir diyorum. Rahmetli Erbakan Hoca 1996 yılında Başbakan oldu, birisi önüne bir kitap getirdi, Kırmızı Kitaptı, Kırmızı Kitapta iç tehdit irticaydı, irticanın başı olara
Zaman
Son Dakika
11.12.2013
ArınçFişlemeçirkindirsuçturahlaksızlıktırArınç Fişleme çirkindir suçtur ahlaksızlıktır
Arınç: Fişleme çirkindir, suçtur, ahlaksızlıktır
Zaman
11.12.2013
21:00
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Taraf gazetesi ve Mehmet Baransu hakkında yapılan suç duyurusuyla ilgili Gazetecilik başarısı suçu ortadan kaldırmaz. dedi.Basına yansıyan MİT fişlemeleri konusunda ise Arınç, Fişlemeler yani bir insan hakkında resmi bir görev olmadan, kanunla kendisine verilmiş veya yönetmeliklerle kendisini görevlendirmiş olanların katkısı olmadan insanların takip edilmesi, özel hayatlarına girilmesi, kişilik haklarına saygısızlık yapılması fevkalade çirkindir, suçtur, ahlaki noktadan bakarsak ahlaksızlığın ta kendisidir. değerlendirmesinde bulundu.Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda 2014 yılı bütçe tasarısı görüşülmeye başlandı. Soru ve eleştirilere cevap veren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, mahkeme kadıya mülk değil diyerek yeni Başbakanlık binasının kendileri için değil gelecekte iktidar olacaklar için de yapılacağını kaydetti. 2004 MGK kararlarının yayınlanmasıyla ilgili gazetecilik başarısının suçu ortadan kaldırmayacağını belirten Arınç, MGK Genel Sekreterliği Kanunu diyor ki, görüşmeler ve zabıtlar kesinlikle açıklanamaz, kararlar MGKnın kararı ile açıklanır. Benim dönemimde bir mahkemenin istediği kararı biz altını imzalayarak mahkemeye bildirdik, dolayısıyla aleniyet kazandı. Devletin gizli kalması gereken bir belgesini iki yoldan biriyle, ya girmiştir oraya bizzat kendisi almıştır ya da içeriden herhangi bir görevli tarafından servis yapılmıştır. Bu Türkiyede ilk defa olmuyor. Bunun bir sonucu var, bunu yapan, gazetecilik başarısı gösteren bir insanın bunu yapmanın suç olduğunu bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Söylediğim sadece kanundaki maddelerdir. Bundan sonrası yargının işidir. Ağustos 2004deki MGK kararının açıklanmasından dolayı bir kızgınlık içinde bunu söylemiyorum. Eğer bu belge böyle bir konu ile ilgili değil de, Türkiyeye yöneltilen iç ve dış tehditlerin belli ülkelerin ismi geçirilmek suretiyle yayınlanmış olsaydı veya Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren şu veya bu kişilerin isimleri bir şekilde açıklanmış olsaydı, bunların içinde farklı devlet başkanları ve bakanların ismi olsaydı, Türkiyenin dış politikada karşılaşabileceği en kötü durumun ne olduğunu taktir edersiniz. Bu karar farklı bir karar da olabilirdi. 2004te alınan kararın Başbakanlık tarafından nasıl bir işleme tabi tutulduğunu, bunun üzerine neler yapılıp yapılmadığını 15 günden beri söylüyoruz, anlayan anladı. diye konuştu.SOMUN PEHLİVANLIĞINA GEREK YOKGazetecilik sıfatının kanunlarda yazılı suçların işlenmesi bakamından bir imtiyaz ve ayrıcalık doğurmadığına dikkat çeken Arınç, gazetecinin bir ceza ile muhatap olabileceğini düşünmesi ve bunu görerek cesaretle bu işi yapması gerektiğini vurguladı. Somun pehlivanlığına gerek yok. Ben bu işi bilerek yaptım, sonucuna razıyım, bu bir gazeteciliktir derseniz, kanun ceza veriyorsa bunu da göğüslersiniz. diyen Arınç, şöyle devam etti: Mustafa Balbay kadar olmasa bile, herhalde 4,5-5 yılı hiç kimse göze almıyor ama kahramanlık budur. Ben bunu ülkem için yaptım, bana yüklenecek suçları da karşılayacağım diyebiliyorsanız o zaman bunları yapacaksınız. Bu sözler üzerine muhalefet sıralarından Gazetecileri tehdit ediyorsunuz açıklaması üzerine Arınç, gazetecileri tehdit etmediğini, kanunda yazılanları söylediğini, kendinden korkmayacaklarını kaydetti. Öyle afaki işler değil bunlar, devletin gizli belgesini açıklayacaksın ama bunun suç olduğunu bilmeyeceksin. şeklinde konuştu. Muhalefet sıralarından gelen tepkilere Bunlar boş sözler, boş sözler konusunda sizinle yarışamam. diyerek karşılık verdi.BİZE O KARARLARI ALDINIZ, FİLANLARI BİTİRMEK İÇİN ŞUNLARI YAPIYORSUNUZ DİYECEK BİRİSİ YOKTUR2004te alınan kararlara Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin nasıl bir davranış içinde olduğunu bildiklerini dile getiren Arınç, Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak iddiasıyla 2008 yılında hakkında kapatma davası açılan ve para cezasıyla paçamızı zor kurtardığımız davaya bakarsanız biz 2004de alınan kararların hiç birisini yerine getirmemişiz. Dolayısıyla bize o kararları aldınız, filanları bitirmek için şunları yapıyorsunuz diyecek birisi yoktur. İnanç özgürlüğünün de, farklı düşüncelerin de, farklı inançların da özgürlük içinde rahat bir şekilde yaşanmasını istiyoruz. İç tehditler konusunda Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin eski tabir ile Kırmızı Kitapın ne olduğunu bilenlerdenim. 2006 yılının 23 Nisanında şu kürsüden yaptığım konuşmayı Sayın Baykal yerinden dinledikten sonra İranda bir Ahmedinejat var, bizim de bir Bülentnejatımız oldu demişti. O konuşmalara arşivden bir bakın, orada bu Milli Güvenlik Siyaset Belgesine diyorum ki, bu nedir, nerde yapılıyor, bu tehditleri kim koymuştur, bunların tartışılması gerekir diyorum. Rahmetli Erbakan Hoca 1996 yılında Başbakan oldu, birisi önüne bir kitap getirdi, Kırmızı Kitaptı, Kırmızı Kitapta iç tehdit irticaydı, irticanın başı olara
Zaman
Ana Sayfa
11.12.2013
ArınçFişlemeçirkindirsuçturahlaksızlıktırArınç Fişleme çirkindir suçtur ahlaksızlıktır
Başbakan Yardımcısı Arınç: Fişleme çirkindir, suçtur, ahlaksızlıktır
Zaman
11.12.2013
20:51
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Taraf gazetesi ve Mehmet Baransu hakkında yapılan suç duyurusuyla ilgili Gazetecilik başarısı suçu ortadan kaldırmaz. dedi. Basına yansıyan MİT fişlemeleri konusunda ise Arınç, Fişlemeler yani bir insan hakkında resmi bir görev olmadan, kanunla kendisine verilmiş veya yönetmeliklerle kendisini görevlendirmiş olanların katkısı olmadan insanların takip edilmesi, özel hayatlarına girilmesi, kişilik haklarına saygısızlık yapılması fevkalade çirkindir, suçtur, ahlaki noktadan bakarsak ahlaksızlığın ta kendisidir. değerlendirmesinde bulundu. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda 2014 yılı bütçe tasarısı görüşülmeye başlandı. Soru ve eleştirilere cevap veren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, mahkeme kadıya mülk değil diyerek yeni Başbakanlık binasının kendileri için değil gelecekte iktidar olacaklar için de yapılacağını kaydetti. 2004 MGK kararlarının yayınlanmasıyla ilgili gazetecilik başarısının suçu ortadan kaldırmayacağını belirten Arınç, MGK Genel Sekreterliği Kanunu diyor ki, görüşmeler ve zabıtlar kesinlikle açıklanamaz, kararlar MGKnın kararı ile açıklanır. Benim dönemimde bir mahkemenin istediği kararı biz altını imzalayarak mahkemeye bildirdik, dolayısıyla aleniyet kazandı. Devletin gizli kalması gereken bir belgesini iki yoldan biriyle, ya girmiştir oraya bizzat kendisi almıştır ya da içeriden herhangi bir görevli tarafından servis yapılmıştır. Bu Türkiyede ilk defa olmuyor. Bunun bir sonucu var, bunu yapan, gazetecilik başarısı gösteren bir insanın bunu yapmanın suç olduğunu bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Söylediğim sadece kanundaki maddelerdir. Bundan sonrası yargının işidir. Ağustos 2004deki MGK kararının açıklanmasından dolayı bir kızgınlık içinde bunu söylemiyorum. Eğer bu belge böyle bir konu ile ilgili değil de, Türkiyeye yöneltilen iç ve dış tehditlerin belli ülkelerin ismi geçirilmek suretiyle yayınlanmış olsaydı veya Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren şu veya bu kişilerin isimleri bir şekilde açıklanmış olsaydı, bunların içinde farklı devlet başkanları ve bakanların ismi olsaydı, Türkiyenin dış politikada karşılaşabileceği en kötü durumun ne olduğunu taktir edersiniz. Bu karar farklı bir karar da olabilirdi. 2004te alınan kararın Başbakanlık tarafından nasıl bir işleme tabi tutulduğunu, bunun üzerine neler yapılıp yapılmadığını 15 günden beri söylüyoruz, anlayan anladı. diye konuştu. SOMUN PEHLİVANLIĞINA GEREK YOKGazetecilik sıfatının kanunlarda yazılı suçların işlenmesi bakamından bir imtiyaz ve ayrıcalık doğurmadığına dikkat çeken Arınç, gazetecinin bir ceza ile muhatap olabileceğini düşünmesi ve bunu görerek cesaretle bu işi yapması gerektiğini vurguladı. Somun pehlivanlığına gerek yok. Ben bu işi bilerek yaptım, sonucuna razıyım, bu bir gazeteciliktir derseniz, kanun ceza veriyorsa bunu da göğüslersiniz. diyen Arınç, şöyle devam etti: Mustafa Balbay kadar olmasa bile, herhalde 4,5-5 yılı hiç kimse göze almıyor ama kahramanlık budur. Ben bunu ülkem için yaptım, bana yüklenecek suçları da karşılayacağım diyebiliyorsanız o zaman bunları yapacaksınız. Bu sözler üzerine muhalefet sıralarından Gazetecileri tehdit ediyorsunuz açıklaması üzerine Arınç, gazetecileri tehdit etmediğini, kanunda yazılanları söylediğini, kendinden korkmayacaklarını kaydetti. Öyle afaki işler değil bunlar, devletin gizli belgesini açıklayacaksın ama bunun suç olduğunu bilmeyeceksin. şeklinde konuştu. Muhalefet sıralarından gelen tepkilere Bunlar boş sözler, boş sözler konusunda sizinle yarışamam. diyerek karşılık verdi. BİZE O KARARLARI ALDINIZ, FİLANLARI BİTİRMEK İÇİN ŞUNLARI YAPIYORSUNUZ DİYECEK BİRİSİ YOKTUR2004te alınan kararlara Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin nasıl bir davranış içinde olduğunu bildiklerini dile getiren Arınç, Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak iddiasıyla 2008 yılında hakkında kapatma davası açılan ve para cezasıyla paçamızı zor kurtardığımız davaya bakarsanız biz 2004de alınan kararların hiç birisini yerine getirmemişiz. Dolayısıyla bize o kararları aldınız, filanları bitirmek için şunları yapıyorsunuz diyecek birisi yoktur. İnanç özgürlüğünün de, farklı düşüncelerin de, farklı inançların da özgürlük içinde rahat bir şekilde yaşanmasını istiyoruz. İç tehditler konusunda Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin eski tabir ile Kırmızı Kitapın ne olduğunu bilenlerdenim. 2006 yılının 23 Nisanında şu kürsüden yaptığım konuşmayı Sayın Baykal yerinden dinledikten sonra İranda bir Ahmedinejat var, bizim de bir Bülentnejatımız oldu demişti. O konuşmalara arşivden bir bakın, orada bu Milli Güvenlik Siyaset Belgesine diyorum ki, bu nedir, nerde yapılıyor, bu tehditleri kim koymuştur, bunların tartışılması gerekir diyorum. Rahmetli Erbakan Hoca 1996 yılında Başbakan oldu, birisi önüne bir kitap getirdi, Kırmızı Kitaptı, Kırmızı Kitapta iç tehdit irticaydı, irticanın
Zaman
Son Dakika
11.12.2013
BaşbakanYardımcısıArınçFişlemeçirkindirsuçturahlaksızlıktırBaşbakan Yardımcısı Arınç Fişleme çirkindir suçtur ahlaksızlıktır
Şahin Alpay - Bulgaristan'ın Osmanlı mirası
Zaman
05.12.2013
01:56
Geçenlerde çıkan bir yazımda AB üyeliğinin Bulgaristan’da demokrasiyi yerleştirmekten uzak olduğuna değindim, ama katılım sürecinin ülkeyi komünist geçmişe nazaran hayli değiştirdiği de muhakkak.Görebildiğim kadarıyla AB üyeliği, Osmanlı tarihine ve Türk azınlığa bakışı da değiştirmeye başlamış. Beş yüzyıl süren Osmanlı dönemini ülkenin geri kalmasından sorumlu, tümüyle karanlık bir çağ; Türkleri de bir güvenlik riski, Türkiye’nin “5. kolu” olarak gören ırkçı–milliyetçi bakış açısını artık sorgulayanlar var. Bunun yansımalarını Sofya’da edindiğim iki çok ilginç ve değerli kitapta gördüm.Kitaplardan biri D. Trankova, A. Georgieff ve H. Matanov’un kaleme aldıkları kuşe kâğıda basılı, bütün zenginliğiyle Osmanlı kültür mirasını yansıtan bol resimli, İngilizce “Osmanlı Bulgaristanı Rehberi” (2011). Yazarlar önsözde şunu hatırlatıyorlar: “Bulgaristan’da yanlış olan her şeyi Osmanlı’ya yüklemek popülistlerin favori bahanesi… Bugün ortalama Bulgar’a Osmanlı’dan söz edin… Türklerin barbarlığından, buna karşılık Bulgarların ve ‘kurtarıcı’ Rusların erdemlerinden dem vuracaktır… Bu ortamda, dini tolerans ve çok-kültürcülüğün Batı Avrupa’ya gelmeden çok önce Bulgar topraklarında varolduğunun anlaşılması çok güç. 14 ve 15. yüzyıllardaki Osmanlı fethine rağmen veya onun sayesinde Bulgaristan ve Balkan ülkeleri Batı Avrupa’yı mahveden din savaşlarına hiçbir zaman sahne olmadı… Bab-ı Ali ağır vergiler saldı ve isyan edenleri kılıçla bastırdı, ama millet sisteminde Bulgar, Yunanlı, Sırp, Ermeni ya da Yahudi bütün vergi verenler, sultana karşı yükümlülüklerini yerine getirdikleri sürece ibadet özgürlüğüne sahip oldular.” (s. 10)Anthohy Georgieff ve diğerleri tarafından kaleme alınan öteki, yine İngilizce kitap ise “Bulgaristan Türkleri: Tarih, Gelenekler, Kültür” (2012). Bu kitapta, komünist rejim altında Türklerin başına gelenler ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Özetle şöyle deniyor: Komünist Bulgaristan’ın lideri Georgi Dimitrov daha 1948’de sınır bölgelerinde yaşayan Türkleri ulusal güvenlik açısından “ülser” ilan etti. 1950’lerde “etnik olarak katışıksız sosyalist Bulgar ulusu” inşasına girişilince 150 bin Türk ülkeyi terk etti. 1950’lerin sonunda Türk okulları kapatıldı; birçok cami imar bahanesiyle yıkıldı; istihbarat örgütü imamlar arasından bile ajan devşirmeye başladı.1970’lerde Türk göçü sürdü. 1984–85’te kalan 800 bin Türk, Bulgar isimleri almaya zorlandı. Önlem alınmadığı takdirde Türklerin oranının psikolojik % 10 sınırını aşacağı söylendi. 1985 sayımında etnik kimlik sorulmasına son verildi. Bulgaristan istatistik açıdan türdeş bir ulus olmuştu. Mayıs 1989’da Türkler isim dayatmasına karşı kitlesel direnişe geçtiler. Komünist Parti lideri Todor Jivkov, isteyenlerin hemen Türkiye’ye gidebileceklerini ilan etti. O yaz 350 bin Türk ülkeyi terk etti. (150 bin kadarının geri döndüğü tahmin ediliyor.)Kasım 1989’da Bulgaristan demokratikleşme yoluna girdi. 1990’da Türklere isimleri iade edildi; okullarda Türkçe anadil öğrenimine, kültürel faaliyetlere izin verildi; Türk partisi seçimde % 6 oranında oy alıp parlamentoya girdi. Bölüm şöyle bitiyor: “Şimdilerde Bulgarlarla Türkler arasındaki gerginlikler uykuda, ama denge çok hassas. Ortak yurtları Bulgaristan’da karşılıklı güvenle bir arada yaşıyor hale gelmeleri için yıllar geçmesi gerekebilir.” (s. 18) Komşu Bulgaristan’ın Türkleri eşit yurttaş kılmaya yönelik politikalar izlemesi beklenir. Tıpkı Türkiye’nin Kürtleri eşit yurttaş kılmaya yönelik politikalar izlemesi gerektiği gibi.
Zaman
Köşe Yazıları
05.12.2013
ŞahinAlpay-BulgaristanınOsmanlımirasıŞahin Alpay - Bulgaristanın Osmanlı mirası
Edebiyat dünyasında ses getirecek transfer
Zaman
03.12.2013
02:08
Bünyesinde Everest, Alfa, Kapı ve Artemis gibi markaları bulunduran Alfa Yayın Grubu, yayın dünyasında ses getirecek bir transfere imza attı.Alfa Yayın Grubu bünyesindeki Everest Yayınları’nın yayın danışmanlığı görevine yazar ve şair Enis Batur ile gazeteci-yazar Yasemin Çongar getirildi. Everest Yayınları’nda, yakın zaman önce Can Yayınları’na transfer olan Sırma Köksal’dan boşalan yayın yönetmeni koltuğuna Cem İleri getirilmişti. Alfa Yayın Grubu, kültür sanat dünyasının önemli isimleri Cem İleri, Enis Batur ve Yasemin Çongar’ı kadrosuna dâhil ederek editoryal kadrosunu yenilemiş oldu. Deneme ve şiir türünde verdiği eserlerle tanınan Enis Batur, uzun yıllar Yapı Kredi Yayınları’nda (YKY) yönetici olarak görev yapmış; yerli ve yabancı pek çok yazarın eserlerini Türkçeye kazandırmıştı. 2004 yılında YKY’den ayrılan Enis Batur, bir süre Doğuş Grubu bünyesinde danışman olarak çalışmış, özgün bir İstanbul Ansiklopedisi’nin editörlüğünü de yapmıştı. Çeşitli yayınevlerinden çıkmış çok sayıda kitabı bulunan Enis Batur, Everest Yayınları’na danışman olarak hizmet verecek. Gazeteci yazar Yasemin Çongar ise uzun yıllar yurtdışında gazetecilik yaptıktan sonra Taraf Gazetesi’nin çıkışında bulunmuş ve yayın yönetmen yardımcısı olarak görev yapmıştı. Taraf’ın Kültür-Sanat sayfasında Batı edebiyatından henüz Türkçeye çevrilmemiş eserler üzerine kaleme aldığı kitap eleştirileri yayımlayan Çongar, daha sonra bu yazılarını “İsyan ve Yerçekimi” adıyla kitaplaştırmıştı.
Zaman
Kültür
03.12.2013
EdebiyatdünyasındasesgetirecektransferEdebiyat dünyasında ses getirecek transfer
İktidarda DP vardı ama MİT Üstad’ı fişliyordu
Zaman
17.11.2013
04:43
Aksiyon Dergisi Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy, yeni kitabı ‘Devletin Gizli Belgelerinde Said Nursî Günlüğü’nde ilk kez yayımlanan belgelere yer veriyor. Arşivlerde Üstad için, “Kötü emellerini tahakkuk ettirmek için gizliden gizliye faaliyet sarf ettiği…” ifadeleri yer alıyor.Bediüzzaman Said Nursî, çileli hayatında her türlü takibatı, tatbikatı yaşamış, son devrin din mazlumlarından… Öyle ki bu halini, “Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.” sözleriyle anlatmak zorunda kalır. Aksiyon Dergisi Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy, Zaman Kitap’tan çıkan “Devletin Gizli Belgelerinde Said Nursî Günlüğü” adlı kitabında, bu gerçeği ilk kez yayımlanan belgelerle bir kez daha gözler önüne seriyor. Devlete göre, Risale-i Nurlar ‘suç aleti’, Üstad da ‘Kürt milliyetçiliği fikir ve gayelerini daima din ve tarikat maskesi altında inkişaf ettirmeye’ çalışan biri. İdris Gürsoy, “Devlet işi gücü bırakmış bir din âlimini takip ediyor. Vali, emniyet müdürü ve jandarma bizzat işin içinde.” diyor Yazar, 1955 tarihli ilk defa yayımlanan belgeye göre Isparta’da vali yardımcısı, jandarma komutanı ve emniyet müdürünün fiş komisyonu olarak toplandığını açıklıyor. Buna göre Said Nursi’nin A fişinde kalmasına karar verilmiş. Bu durumun Demokrat Parti iktidarı zamanında olduğunu hatırlatan Gürsoy, dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Said Nursi’nin de desteğiyle DP yeniden iktidar olmuş. Ne beklersiniz? Fiş komisyonu bu belgeleri tozlu raflara koymalı değil mi? Hayır tam tersi, ‘irtica’ kampanyalarının da etkisi ile kitaplar toplatılıyor, baskınlar yapılıyor, mektuplarına el konuyor, seyahat hürriyeti engelleniyor. Ziyaretine gelenler sorgulanıyor, fişleniyor. Bazı davalar açılıyor.”MİT’e ait 22 belge mevcutBediüzzaman’ın talebelerine hep meşruiyeti telkin ettiğini hatırlatan Gürsoy, Üstad’ın demokratik ve yasal yollardan hizmetine devam ettiğini ifade ediyor. Bu arada Başbakan Adnan Menderes ve milletvekillerine yazdığı mektuplarla DP’yi ikaz ediyor. Gürsoy, fişlemelerin Menderes’e rağmen yapılmasını tek cümle ile özetliyor: “DP iktidardı ama muktedir değildi.” Dönemim Millî İstihbarat Teşkilatı, belgelerde ‘MAH’ diye geçen Millî Emniyet Hizmetleri Riyaseti. “Yazışmalarda tarihler ve imzalar üzerinde özellikle durdum.” diyen Gürsoy, belgelere göre Said Nursî’nin 1929’dan itibaren takip edildiğini, öldükten sonra dahi fişlendiği yazıyor. Üstad, mezarında bile rahat bırakılmamış. Gürsoy’u dinleyelim: “İki ay sonra Şanlıurfa’dan bir gece yarısı naaşı alınarak Isparta Şehir Mezarlığı’na getiriliyor. Oradan da talebeleri vasiyeti gereği mezarını başka bir yere naklettiler. Belgeler, Isparta Şehir Mezarlığı’na kadar. Ölüm raporları, nakil için yakınlarına imzalatılan kâğıtlar belgeler arasında. MAH, Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti bugünkü adı ile MİT’e ait 22 belge mevcut. En önemlisi fiş kaydı. Mektuplar, kitap katalogları, gazetelere gönderilen açıklamalar, dağıtılan bildiriler, aramalarda ele geçirilen yayınlar, bir doçentin Risale-i Nurlarla ilgili değerlendirmesi, ‘suç dosyası’nda yer alıyor.”Menderes de dini siyasete alet etmekle suçlanıyorBelgelerde en dikkat çeken isim, dönemin MAH Başkanı Ziya Selışık. Gürsoy’un verdiği bilgilere göre Selışık, 1900 Kırşehir doğumlu. Kara Harp Okulu’ndan mezun olup TSK’nın çeşitli kademelerinde hizmet verdikten sonra 25 Ağustos 1938’de Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti’ne atanıyor. 1950-1960 DP iktidarı döneminde de bu görevini sürdürüyor. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurumun başına getiriliyor. 13 Temmuz 1965’te yaş haddinden emekli oluyor. Yerine Fuat Doğu atanıyor. Ziya Selışık, DP’nin bürokratı bir bakıma. Belgelere göre, DP’nin iktidardan düşmesinden sonra Menderes’ten ‘düşük’ ve ‘sakıt’ diye bahseden de o. Menderes’in aleyhinde bilgi ve belge toplayan bürokrat. MAH belgelerinde Menderes, dini siyasete alet etmekle suçlanıyor. İdris Gürsoy, Emniyet Müdürlüğü’nün 6 sayfalık gizli belgelerinde, ‘Nurcuların muhtelif vilayetlerdeki temsilcileri, Nur talebelerinin yoğun olduğu iller, kurumlar’ın sıralandığını dile getiriyor. Emniyet raporlarındaysa bilirkişilerin görüşleri, Said Nursi’nin hayatı, eserlerinin isimleri, hakkında açılan davalar yer alıyor. Gürsoy’un işaret ettiği bir husus var, Emniyet Müdürü de asker kökenli ve belgel
Zaman
En Çok Okunan
17.11.2013
İktidardaDPvardıamaMİTÜstad’ıfişliyorduİktidarda DP vardı ama MİT Üstad’ı fişliyordu
İktidarda DP vardı ama MİT Üstad’ı fişliyordu
Zaman
17.11.2013
02:57
Aksiyon Dergisi Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy, yeni kitabı ‘Devletin Gizli Belgelerinde Said Nursî Günlüğü’nde ilk kez yayımlanan belgelere yer veriyor. Arşivlerde Üstad için, “Kötü emellerini tahakkuk ettirmek için gizliden gizliye faaliyet sarf ettiği…” ifadeleri yer alıyor.Bediüzzaman Said Nursî, çileli hayatında her türlü takibatı, tatbikatı yaşamış, son devrin din mazlumlarından… Öyle ki bu halini, “Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.” sözleriyle anlatmak zorunda kalır. Aksiyon Dergisi Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy, Zaman Kitap’tan çıkan “Devletin Gizli Belgelerinde Said Nursî Günlüğü” adlı kitabında, bu gerçeği ilk kez yayımlanan belgelerle bir kez daha gözler önüne seriyor. Devlete göre, Risale-i Nurlar ‘suç aleti’, Üstad da ‘Kürt milliyetçiliği fikir ve gayelerini daima din ve tarikat maskesi altında inkişaf ettirmeye’ çalışan biri. İdris Gürsoy, “Devlet işi gücü bırakmış bir din âlimini takip ediyor. Vali, emniyet müdürü ve jandarma bizzat işin içinde.” diyor Yazar, 1955 tarihli ilk defa yayımlanan belgeye göre Isparta’da vali yardımcısı, jandarma komutanı ve emniyet müdürünün fiş komisyonu olarak toplandığını açıklıyor. Buna göre Said Nursi’nin A fişinde kalmasına karar verilmiş. Bu durumun Demokrat Parti iktidarı zamanında olduğunu hatırlatan Gürsoy, dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Said Nursi’nin de desteğiyle DP yeniden iktidar olmuş. Ne beklersiniz? Fiş komisyonu bu belgeleri tozlu raflara koymalı değil mi? Hayır tam tersi, ‘irtica’ kampanyalarının da etkisi ile kitaplar toplatılıyor, baskınlar yapılıyor, mektuplarına el konuyor, seyahat hürriyeti engelleniyor. Ziyaretine gelenler sorgulanıyor, fişleniyor. Bazı davalar açılıyor.”MİT’e ait 22 belge mevcutBediüzzaman’ın talebelerine hep meşruiyeti telkin ettiğini hatırlatan Gürsoy, Üstad’ın demokratik ve yasal yollardan hizmetine devam ettiğini ifade ediyor. Bu arada Başbakan Adnan Menderes ve milletvekillerine yazdığı mektuplarla DP’yi ikaz ediyor. Gürsoy, fişlemelerin Menderes’e rağmen yapılmasını tek cümle ile özetliyor: “DP iktidardı ama muktedir değildi.” Dönemim Millî İstihbarat Teşkilatı, belgelerde ‘MAH’ diye geçen Millî Emniyet Hizmetleri Riyaseti. “Yazışmalarda tarihler ve imzalar üzerinde özellikle durdum.” diyen Gürsoy, belgelere göre Said Nursî’nin 1929’dan itibaren takip edildiğini, öldükten sonra dahi fişlendiği yazıyor. Üstad, mezarında bile rahat bırakılmamış. Gürsoy’u dinleyelim: “İki ay sonra Şanlıurfa’dan bir gece yarısı naaşı alınarak Isparta Şehir Mezarlığı’na getiriliyor. Oradan da talebeleri vasiyeti gereği mezarını başka bir yere naklettiler. Belgeler, Isparta Şehir Mezarlığı’na kadar. Ölüm raporları, nakil için yakınlarına imzalatılan kâğıtlar belgeler arasında. MAH, Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti bugünkü adı ile MİT’e ait 22 belge mevcut. En önemlisi fiş kaydı. Mektuplar, kitap katalogları, gazetelere gönderilen açıklamalar, dağıtılan bildiriler, aramalarda ele geçirilen yayınlar, bir doçentin Risale-i Nurlarla ilgili değerlendirmesi, ‘suç dosyası’nda yer alıyor.”Menderes de dini siyasete alet etmekle suçlanıyorBelgelerde en dikkat çeken isim, dönemin MAH Başkanı Ziya Selışık. Gürsoy’un verdiği bilgilere göre Selışık, 1900 Kırşehir doğumlu. Kara Harp Okulu’ndan mezun olup TSK’nın çeşitli kademelerinde hizmet verdikten sonra 25 Ağustos 1938’de Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti’ne atanıyor. 1950-1960 DP iktidarı döneminde de bu görevini sürdürüyor. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurumun başına getiriliyor. 13 Temmuz 1965’te yaş haddinden emekli oluyor. Yerine Fuat Doğu atanıyor. Ziya Selışık, DP’nin bürokratı bir bakıma. Belgelere göre, DP’nin iktidardan düşmesinden sonra Menderes’ten ‘düşük’ ve ‘sakıt’ diye bahseden de o. Menderes’in aleyhinde bilgi ve belge toplayan bürokrat. MAH belgelerinde Menderes, dini siyasete alet etmekle suçlanıyor. İdris Gürsoy, Emniyet Müdürlüğü’nün 6 sayfalık gizli belgelerinde, ‘Nurcuların muhtelif vilayetlerdeki temsilcileri, Nur talebelerinin yoğun olduğu iller, kurumlar’ın sıralandığını dile getiriyor. Emniyet raporlarındaysa bilirkişilerin görüşleri, Said Nursi’nin hayatı, eserlerinin isimleri, hakkında açılan davalar yer alıyor. Gürsoy’un işaret ettiği bir husus var, Emniyet Müdürü de asker kökenli ve belgel
Zaman
Ana Sayfa
17.11.2013
İktidardaDPvardıamaMİTÜstad’ıfişliyorduİktidarda DP vardı ama MİT Üstad’ı fişliyordu
İktidarda DP vardı ama MİT Üstad’ı fişliyordu
Zaman
17.11.2013
01:52
Aksiyon Dergisi Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy, yeni kitabı ‘Devletin Gizli Belgelerinde Said Nursî Günlüğü’nde ilk kez yayımlanan belgelere yer veriyor. Arşivlerde Üstad için, “Kötü emellerini tahakkuk ettirmek için gizliden gizliye faaliyet sarf ettiği…” ifadeleri yer alıyor.Bediüzzaman Said Nursî, çileli hayatında her türlü takibatı, tatbikatı yaşamış, son devrin din mazlumlarından… Öyle ki bu halini, “Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.” sözleriyle anlatmak zorunda kalır. Aksiyon Dergisi Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy, Zaman Kitap’tan çıkan “Devletin Gizli Belgelerinde Said Nursî Günlüğü” adlı kitabında, bu gerçeği ilk kez yayımlanan belgelerle bir kez daha gözler önüne seriyor. Devlete göre, Risale-i Nurlar ‘suç aleti’, Üstad da ‘Kürt milliyetçiliği fikir ve gayelerini daima din ve tarikat maskesi altında inkişaf ettirmeye’ çalışan biri. İdris Gürsoy, “Devlet işi gücü bırakmış bir din âlimini takip ediyor. Vali, emniyet müdürü ve jandarma bizzat işin içinde.” diyor Yazar, 1955 tarihli ilk defa yayımlanan belgeye göre Isparta’da vali yardımcısı, jandarma komutanı ve emniyet müdürünün fiş komisyonu olarak toplandığını açıklıyor. Buna göre Said Nursi’nin A fişinde kalmasına karar verilmiş. Bu durumun Demokrat Parti iktidarı zamanında olduğunu hatırlatan Gürsoy, dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Said Nursi’nin de desteğiyle DP yeniden iktidar olmuş. Ne beklersiniz? Fiş komisyonu bu belgeleri tozlu raflara koymalı değil mi? Hayır tam tersi, ‘irtica’ kampanyalarının da etkisi ile kitaplar toplatılıyor, baskınlar yapılıyor, mektuplarına el konuyor, seyahat hürriyeti engelleniyor. Ziyaretine gelenler sorgulanıyor, fişleniyor. Bazı davalar açılıyor.”MİT’e ait 22 belge mevcutBediüzzaman’ın talebelerine hep meşruiyeti telkin ettiğini hatırlatan Gürsoy, Üstad’ın demokratik ve yasal yollardan hizmetine devam ettiğini ifade ediyor. Bu arada Başbakan Adnan Menderes ve milletvekillerine yazdığı mektuplarla DP’yi ikaz ediyor. Gürsoy, fişlemelerin Menderes’e rağmen yapılmasını tek cümle ile özetliyor: “DP iktidardı ama muktedir değildi.” Dönemim Millî İstihbarat Teşkilatı, belgelerde ‘MAH’ diye geçen Millî Emniyet Hizmetleri Riyaseti. “Yazışmalarda tarihler ve imzalar üzerinde özellikle durdum.” diyen Gürsoy, belgelere göre Said Nursî’nin 1929’dan itibaren takip edildiğini, öldükten sonra dahi fişlendiği yazıyor. Üstad, mezarında bile rahat bırakılmamış. Gürsoy’u dinleyelim: “İki ay sonra Şanlıurfa’dan bir gece yarısı naaşı alınarak Isparta Şehir Mezarlığı’na getiriliyor. Oradan da talebeleri vasiyeti gereği mezarını başka bir yere naklettiler. Belgeler, Isparta Şehir Mezarlığı’na kadar. Ölüm raporları, nakil için yakınlarına imzalatılan kâğıtlar belgeler arasında. MAH, Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti bugünkü adı ile MİT’e ait 22 belge mevcut. En önemlisi fiş kaydı. Mektuplar, kitap katalogları, gazetelere gönderilen açıklamalar, dağıtılan bildiriler, aramalarda ele geçirilen yayınlar, bir doçentin Risale-i Nurlarla ilgili değerlendirmesi, ‘suç dosyası’nda yer alıyor.”Menderes de dini siyasete alet etmekle suçlanıyorBelgelerde en dikkat çeken isim, dönemin MAH Başkanı Ziya Selışık. Gürsoy’un verdiği bilgilere göre Selışık, 1900 Kırşehir doğumlu. Kara Harp Okulu’ndan mezun olup TSK’nın çeşitli kademelerinde hizmet verdikten sonra 25 Ağustos 1938’de Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti’ne atanıyor. 1950-1960 DP iktidarı döneminde de bu görevini sürdürüyor. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurumun başına getiriliyor. 13 Temmuz 1965’te yaş haddinden emekli oluyor. Yerine Fuat Doğu atanıyor. Ziya Selışık, DP’nin bürokratı bir bakıma. Belgelere göre, DP’nin iktidardan düşmesinden sonra Menderes’ten ‘düşük’ ve ‘sakıt’ diye bahseden de o. Menderes’in aleyhinde bilgi ve belge toplayan bürokrat. MAH belgelerinde Menderes, dini siyasete alet etmekle suçlanıyor. İdris Gürsoy, Emniyet Müdürlüğü’nün 6 sayfalık gizli belgelerinde, ‘Nurcuların muhtelif vilayetlerdeki temsilcileri, Nur talebelerinin yoğun olduğu iller, kurumlar’ın sıralandığını dile getiriyor. Emniyet raporlarındaysa bilirkişilerin görüşleri, Said Nursi’nin hayatı, eserlerinin isimleri, hakkında açılan davalar yer alıyor. Gürsoy’un işaret ettiği bir husus var, Emniyet Müdürü de asker kökenli ve belgel
Zaman
Ana Sayfa
17.11.2013
İktidardaDPvardıamaMİTÜstad’ıfişliyorduİktidarda DP vardı ama MİT Üstad’ı fişliyordu
‘Aydınlık’tan özgürlüğe kaçış
Zaman
10.11.2013
01:54
Doğu Perinçek liderliğindeki Maocu/Aydınlık Hareketi içerisinde yer almış 7 entelektüel. Onlar hayata artık çok farklı pencerelerden bakıyor. Aydınlıktan Kaçanlar kitabı yedi entelektüel ismin Aydınlıktan özgürlüğe kaçışını anlatıyor.Bugün 60’lı yaşlarında olan entelektüel camianın yedi ismi... Kimini akademi, kimini de medya dünyasından tanıyoruz. Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Halil Berktay, Oral Çalışlar, Gülay Göktürk, Ethem Sancak ve Büşra Ersanlı. Bu isimleri bir araya getiren ise bir zamanlar Doğu Perinçek liderliğindeki Maocu/Aydınlık Hareketi içinde yer almaları. Zaman içinde Aydınlık ile yollarını ayırmış bu yedi ismin tek istekleri vardı: “Şehirleri köylerden kuşatıp ‘gerici iktidarı’ devirecekler ve ülkeye sosyalizmi getireceklerdi.” Ve gün geldi, gençliklerini verdikleri ideolojiyi sorgulayıp hayal kırıklığıyla karşılaşınca, arkalarını dönüp gittiler. Bu isimlerle derinlemesine yapılan söyleşiler Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Erkam Tufan Aytav’ın kalemiyle Ufuk Yayınları’ndan çıkan Aydınlıktan Kaçanlar kitabında yer aldı…Cengiz Çandar (Gazeteci-yazar): Bu soru kalbimi sıkıştırıyorİllegal Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’ni kuran beş kişiden biri. Gerilla eğitimi almak için Filistin’e gitti. 1971’in Aralık’ında Aydınlık Hareketi’nden ayrıldı. “Solcu geçmişimden hiç pişman değilim. Tek pişmanlığım, hangi gruptaydın, hangi fraksiyondaydın diye sorulursa ki soruluyor; Doğu Perinçek Grubu, Aydınlık veya TİİKP demek ağrıma gidiyor, adeta dilim dönmüyor, zorlanıyorum. Cevabı telaffuz etmek, kalbimi sıkıştırıyor.” sözleri pişmanlığını özetliyor. Perinçek için söyledikleri ise dikkat çekici. “Bu adamı bir sol hareket lideri olarak görmedim, görmemeye de devam ediyorum. O yüzden, Ergenekon dalgalarından biri ona isabet edince de suret-i katiyede şaşırmadım. Onun ilgisi yoksa şayet, Ergenekon diye bir şey de yoktur.”Şahin Alpay (Gazeteci-yazar): Dönekliğimle iftihar ediyorum1971 sonuna kadar 4 yıl Aydınlık Hareketi içinde bulunur. Filistin’de gerilla eğitimi alır, İsveç’e sığınmak zorunda kalır. “Türkiye’de ‘devrimci’ gençler, ülkeye özgürlük, adalet gelsin diye yola çıkmıştık. Fakat yaptığımız işler ülkeyi zalim, faşist bir diktatörlük altına sokmaya hizmet edebilirdi. Zamanla Türkiye ve dünyanın ihtiyacı olanın sosyalizm değil, siyasi özgürlük ve demokrasi olduğuna karar kıldım.” diyor. Şahin Alpay ‘dönek’ olduğunu kabul ederek, “Dönekliğimle iftihar ediyorum” diyor: “Dönekliğin bir ahlaki, bir de felsefi anlamı var. Ahlaki bakımdan her zaman sözüne sadık olmaya çalıştım ama felsefi bakımdan bir döneğim ve iftihar ediyorum. Çünkü yanlışlardan dönmek, bir erdemdir.”Halil Berktay (Tarihçi-yazar): İçimi acıtıyor20 sene hareketin içinde aktif rol alır. Bugün hareket içinde geçen yılları için şunları söylüyor: “İçimi acıtıyor, çok acıtıyor... O yıllardaki halimizi, nelerle uğraştığımızı ve neler yapmaya çalıştığımızı düşündüğümde, bunda o kadar kahredici bir naiflik var ki. Komik diyeceğim ama komik de olamıyor; sadece ve sadece içimi acıtıyor. Tasavvur edemeyeceğiniz derecede acıtıyor.”Oral Çalışlar (Gazeteci-yazar): Bir dönen varsa Perinçek’tir1968’den 1989’a kadar 21 yıl Aydınlık Hareketi’nin içinde yer alır. Çalışlar’a göre Aydınlık grubunun bugün durduğu yer devletçi, militarist, milliyetçi ve darbeci. Kendisi bugün bu dört kavrama da muhalif: “Eşitliğe, adalete inanarak sosyalist oldum. Sonra fark ettim ki, ideoloji bütün bu ideallerimi zehirleyen ve ezen bir rol oynuyor. Teorinin gri yüzü hayatın yeşilliğini kurutuyor. Bundan kopmak gerektiğini düşündüm ve koptum.” Aydınlık Hareketi, Çalışlar gibi bir dönem Maocu olanlar hakkında Dönekler diye kitap yazdırdı. Çalışlar, “Bir dönen varsa o da Perinçek’tir.” diyor.Gülay Göktürk (Gazeteci-yazar): Yanlış bir şeye alet olacaktımOn yedi yaşından otuz iki yaşına kadar devrimcilikle geçen çileli, hapishaneli bir on beş yıl… Şimdi ise, “Çok aptalca buluyorum o dönemi. Yani tam olarak hem olmayacak duaya âmin demek, Türkiye’yi hiç tanımamak, hem de eğer başarılı olsaydı da son derece yanlış bir şeye alet olmuş olacaktım.” diye pişmanlığını dile getiriyor. Göktürk, “Türkiye çok şey kaybetti. İşte darbelere zemin hatta bahane oldu.” diyor.Ethem Sancak (İşadamı): Devrim yapacağız diyorduk, biz devrildikHedef Alliance Holding Yönetim Kurulu başkanı. 1975-1985 arası Aydınlık Hareketi’nin içinde önder kadroda yer alır. Serüvenini, “Devrim yapacağız diyorduk ama biz devrildik.” özeleştirisiyle anlatıyor. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ABD’de ziyarete gittiğinde gerçekleşen ikil
Zaman
En Çok Okunan
10.11.2013
‘Aydınlık’tanözgürlüğekaçış‘Aydınlık’tan özgürlüğe kaçış
‘Aydınlık’tan özgürlüğe kaçış
Zaman
10.11.2013
01:54
Doğu Perinçek liderliğindeki Maocu/Aydınlık Hareketi içerisinde yer almış 7 entelektüel. Onlar hayata artık çok farklı pencerelerden bakıyor. Aydınlıktan Kaçanlar kitabı yedi entelektüel ismin Aydınlıktan özgürlüğe kaçışını anlatıyor.Bugün 60’lı yaşlarında olan entelektüel camianın yedi ismi... Kimini akademi, kimini de medya dünyasından tanıyoruz. Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Halil Berktay, Oral Çalışlar, Gülay Göktürk, Ethem Sancak ve Büşra Ersanlı. Bu isimleri bir araya getiren ise bir zamanlar Doğu Perinçek liderliğindeki Maocu/Aydınlık Hareketi içinde yer almaları. Zaman içinde Aydınlık ile yollarını ayırmış bu yedi ismin tek istekleri vardı: “Şehirleri köylerden kuşatıp ‘gerici iktidarı’ devirecekler ve ülkeye sosyalizmi getireceklerdi.” Ve gün geldi, gençliklerini verdikleri ideolojiyi sorgulayıp hayal kırıklığıyla karşılaşınca, arkalarını dönüp gittiler. Bu isimlerle derinlemesine yapılan söyleşiler Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Erkam Tufan Aytav’ın kalemiyle Ufuk Yayınları’ndan çıkan Aydınlıktan Kaçanlar kitabında yer aldı…Cengiz Çandar (Gazeteci-yazar): Bu soru kalbimi sıkıştırıyorİllegal Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’ni kuran beş kişiden biri. Gerilla eğitimi almak için Filistin’e gitti. 1971’in Aralık’ında Aydınlık Hareketi’nden ayrıldı. “Solcu geçmişimden hiç pişman değilim. Tek pişmanlığım, hangi gruptaydın, hangi fraksiyondaydın diye sorulursa ki soruluyor; Doğu Perinçek Grubu, Aydınlık veya TİİKP demek ağrıma gidiyor, adeta dilim dönmüyor, zorlanıyorum. Cevabı telaffuz etmek, kalbimi sıkıştırıyor.” sözleri pişmanlığını özetliyor. Perinçek için söyledikleri ise dikkat çekici. “Bu adamı bir sol hareket lideri olarak görmedim, görmemeye de devam ediyorum. O yüzden, Ergenekon dalgalarından biri ona isabet edince de suret-i katiyede şaşırmadım. Onun ilgisi yoksa şayet, Ergenekon diye bir şey de yoktur.”Şahin Alpay (Gazeteci-yazar): Dönekliğimle iftihar ediyorum1971 sonuna kadar 4 yıl Aydınlık Hareketi içinde bulunur. Filistin’de gerilla eğitimi alır, İsveç’e sığınmak zorunda kalır. “Türkiye’de ‘devrimci’ gençler, ülkeye özgürlük, adalet gelsin diye yola çıkmıştık. Fakat yaptığımız işler ülkeyi zalim, faşist bir diktatörlük altına sokmaya hizmet edebilirdi. Zamanla Türkiye ve dünyanın ihtiyacı olanın sosyalizm değil, siyasi özgürlük ve demokrasi olduğuna karar kıldım.” diyor. Şahin Alpay ‘dönek’ olduğunu kabul ederek, “Dönekliğimle iftihar ediyorum” diyor: “Dönekliğin bir ahlaki, bir de felsefi anlamı var. Ahlaki bakımdan her zaman sözüne sadık olmaya çalıştım ama felsefi bakımdan bir döneğim ve iftihar ediyorum. Çünkü yanlışlardan dönmek, bir erdemdir.”Halil Berktay (Tarihçi-yazar): İçimi acıtıyor20 sene hareketin içinde aktif rol alır. Bugün hareket içinde geçen yılları için şunları söylüyor: “İçimi acıtıyor, çok acıtıyor... O yıllardaki halimizi, nelerle uğraştığımızı ve neler yapmaya çalıştığımızı düşündüğümde, bunda o kadar kahredici bir naiflik var ki. Komik diyeceğim ama komik de olamıyor; sadece ve sadece içimi acıtıyor. Tasavvur edemeyeceğiniz derecede acıtıyor.”Oral Çalışlar (Gazeteci-yazar): Bir dönen varsa Perinçek’tir1968’den 1989’a kadar 21 yıl Aydınlık Hareketi’nin içinde yer alır. Çalışlar’a göre Aydınlık grubunun bugün durduğu yer devletçi, militarist, milliyetçi ve darbeci. Kendisi bugün bu dört kavrama da muhalif: “Eşitliğe, adalete inanarak sosyalist oldum. Sonra fark ettim ki, ideoloji bütün bu ideallerimi zehirleyen ve ezen bir rol oynuyor. Teorinin gri yüzü hayatın yeşilliğini kurutuyor. Bundan kopmak gerektiğini düşündüm ve koptum.” Aydınlık Hareketi, Çalışlar gibi bir dönem Maocu olanlar hakkında Dönekler diye kitap yazdırdı. Çalışlar, “Bir dönen varsa o da Perinçek’tir.” diyor.Gülay Göktürk (Gazeteci-yazar): Yanlış bir şeye alet olacaktımOn yedi yaşından otuz iki yaşına kadar devrimcilikle geçen çileli, hapishaneli bir on beş yıl… Şimdi ise, “Çok aptalca buluyorum o dönemi. Yani tam olarak hem olmayacak duaya âmin demek, Türkiye’yi hiç tanımamak, hem de eğer başarılı olsaydı da son derece yanlış bir şeye alet olmuş olacaktım.” diye pişmanlığını dile getiriyor. Göktürk, “Türkiye çok şey kaybetti. İşte darbelere zemin hatta bahane oldu.” diyor.Ethem Sancak (İşadamı): Devrim yapacağız diyorduk, biz devrildikHedef Alliance Holding Yönetim Kurulu başkanı. 1975-1985 arası Aydınlık Hareketi’nin içinde önder kadroda yer alır. Serüvenini, “Devrim yapacağız diyorduk ama biz devrildik.” özeleştirisiyle anlatıyor. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ABD’de ziyarete gittiğinde gerçekleşen ikil
Zaman
Ana Sayfa
10.11.2013
‘Aydınlık’tanözgürlüğekaçış‘Aydınlık’tan özgürlüğe kaçış
Kitaplık ve okuma saati, çocuklara kitap okumayı sevdiriyor
Zaman
31.10.2013
10:27
Toplumda yaygınlaşan bilgisayar oyunları ve sosyal medya kullanımıyla çocuklar, kitap okuma kültüründen de uzaklaşıyor. En büyük görevin ailelere düştüğünü söyleyen uzmanlar, evde kütüphane bulunması, ailece okuma saati uygulanması ve uygun kitap seçiminin çocuklara okuma alışkanlığı kazandırdığını belirtiyor.Saatlerce bilgisayar başında oturan ve hiç kitap okumayan çocuklar, hemen her ebeveynin yakındığı bir konu. Uzmanlar bu durumda ailelerin kitap okuyarak örnek olmasını öneriyor. Çocukların okuyacağı kitapların içeriğinin ve dilinin de önemli olduğunu belirten Zambak Yayınları Kültür Kitapları Yayın Yönetmeni Mehmet Azim, “Çocukları kitap okumaya özendirmenin yolu evde mutlaka bir kitaplık bulundurmaktan ve ailece okuma saatleri düzenlemekten geçer.” diyor.Kitapların çocukların hayatını şekillendirdiğini belirten Azim, “Çocuk kitapları, çocuklar gibi narin olmalı. Aileler, öğretmenle birlikte çocuğun düşüncesini de alarak kitap almalı.” diyor. Ailelerin kitap okuma için evde uygun zemin oluşturması gerektiğini belirten Azim, “Aile büyükleri çocuğa örnek olmalı. Evde bir kitaplık bulundurmak, belirli saatlerde ailece kitap okumak, kitap hediye etmek, okuma alışkanlığının oluşmasında ve kitaba ilginin artmasında en önemli etkendir. Temsil, bu yönüyle anlatmanın önünde gelir. Önce örnek olacağız, sonra yavrularımızdan buna uygun hareket etmelerini isteyebiliriz.” ifadelerini kullanıyor. Yapılan araştırmalarda yayınların, çocuk üzerinde çok ciddi etkiler oluşturduğunu aktaran Mehmet Azim şu tavsiyelerde bulunuyor: “Çocuklara önerilecek yayınlar içerik olarak doğru mesajlar vermeli ve ruh dünyasında yaralar açmamalı. Çocuklar yalanlarla, aldatmacalarla ve boş şeylerle bir zihin karmaşasının içine itilmemeli. Tercih edilecek eserler, çocukta insanî duygu ve değerlerin gelişmesini, sevginin mayalanmasını, kendi değerlerine karşı ilgili ve saygılı olmasını sağlamalı.” Birçok çocuğun, eserlerdeki kahramanlarla kendilerini özdeşleştirdiğini söyleyen Azim, “Çocuğun bilinçaltına iyi örnekler sunulmalı. Olumlu ve yapıcı örnekler verilmeli. Çocuk kitapları, hurafe ve batıl inançlardan arındırılmış olmalı. Saldırganlık, korku, şiddet, öfke çocuk kitaplarından uzak tutulmalı. Edebiyatın teorik ve pratik ilkelerine de uygun olmalı.” diyor.Çocuk kitaplarında şunlara dikkat!Yazım ve noktalama hatası olmamalı.Dil bilgisi kurallarına uygun olmalı.Sınıf ve yaş düzeyine uygun olmalı.Kahramanlar çocuğun dünyasından olmalı.Devrik cümlelere fazla yer verilmemeli.Lakap olarak takılabilecek kahraman isimleri bulunmamalı.
Zaman
Sağlık
31.10.2013
KitaplıkveokumasaatiçocuklarakitapokumayısevdiriyorKitaplık ve okuma saati çocuklara kitap okumayı sevdiriyor
CHP, TTK'nın işleyişini Meclis gündemine taşıdı
Zaman
17.10.2013
12:09
CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya, “Talim Terbiye Kurulundan (TTK) onay alan bir kitap için 2013 yılında yayınevine ödenen meblağın 1 milyon TL’yi bulduğu doğru mudur?” diye sordu. CHP İstanbul Milletvekili Umut Oran, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın cevaplaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi verdi. Oran, soru önergesi ile Talim Terbiye Kurulu’nun ders kitaplarıyla ilgili çalışma yöntemi değişikliğini Meclis gündemine taşıdı. Oran, Bakan Avcı’ya şu soruları yöneltti: - TTK’daki kitap inceleme komisyonlarında çalışan yerleşik personelin ilişiği kesilerek, panelist sistem adı altında kitap incelemede hiçbir eğitim almamış ve internet yoluyla değerlendirme yapan kişilerin görevlendirme gerekçeleri nedir? - Bu panelistler kimlerdir, eğitim durumları nedir, toplam kaç kişiden oluşuyorlar? İşe alınma ölçütleri nedir, panelistler ne kadar yetkindirler? Kitap başına inceleme için 800 TL mi almaktadırlar?- Her incelenen kitap başvurusu için moderatör eşliğinde kaç panelist bir araya gelmektedir? Bu moderatörler kimlerdir, nasıl belirlenmektedir?- TTK’ya 1 Ocak 2003 tarihinden bu yana yıllar itibariyle kaç yazar/yayınevi kitabının inceletilmesi amacıyla başvurdu? Bunların ne kadarı kabul edildi? Yıllar itibariyle, bir kitabın incelenebilmesi amacıyla yazarın/yayınevinin yatırması gereken meblağ kaç TL’dir ve bu meblağların yıllar itibariyle toplam miktarı kaç TL’dir?- 2003 yılı başından bu yana TTK’nın onay verdiği kitapların isimleri, yazarı, yayınevlerinin listesi yıllar itibariyle nedir? Her bir kitap için ödenen telif miktarı kaç TL’dir, bu ödemeyi kim yapmaktadır? 2003 yılından bu yana yıllar itibariyle telif ödenen kitapların listesi ve toplam telif miktarı nedir? TTK’dan onay alan bir kitap için 2013 yılında yayınevine ödenen meblağın 1 milyon TL’yi bulduğu doğru mudur?- Her bir kitap için yayınevine 1 milyon TL’ye varan meblağlar ödeniyor ise MEB bünyesindeki uzmanlar/öğretmenler aracılığıyla ders kitaplarının bizzat bakanlık tarafından hazırlanması niçin sağlanmıyor? - TTK’nın 2003 yılından bu yana telifini ödeyerek satın aldığı ancak basımı yapılmayarak öğrenciye dağıtılmayan kitap var mıdır? Bunların sayısı, isimleri ve yayıncısı/yazarı kimdir? Bunların her birisine ödenen telif miktarı nedir?- TTK’nın ders programlarını, içeriklerini değiştirme ölçütü nedir? Her program değişikliğinin ardından ders kitapları da mı değişmektedir? Her dersin program değişikliğinin telif, kitap basımı, dağıtımı gibi etkenlerle birlikte devlete yaklaşık maliyeti nedir? CİHAN
Zaman
Son Dakika
17.10.2013
CHPTTKnınişleyişiniMeclisgündeminetaşıdıCHP TTKnın işleyişini Meclis gündemine taşıdı
Yok mu Rabb'ine yakarmak isteyen bir gönül
Zaman
04.10.2013
02:02
El-Kulûbu’d-Dâria, Efendiler Efendisi’nin (sas) münacatının, onlarca Hak dostunun virdlerinin ve Mecmuatü’l Ahzab’dan seçilmiş bazı duaların bulunduğu büyük bir dua kitabı. “Dilim her daim vird ile ıslansın, duadan dûr olmayayım” diyen gönlü yanıkların başucu kitabı bu kıymetli eseri ne kadar tanıyoruz?Allah’a yakarış âdâbını öğrenme ve O’na sürekli teveccühte bulunma açısından “el-Kulûbu’d-Dâria” adlı dua mecmuası eşsiz bir eser. Adı “Yakaran Gönüller” anlamına gelen kitapta peygamberlerin münacatları, Ashab-ı Kirâm’ın yakarışları ve onlarca Hak dostunun virdleri yer alıyor. İnsanın Allah nezdindeki değerini, O’na yalvarıp yakarması, içini dökmesi ve O’nu her daim hatırda tutmasıyla kazanabileceği ifade edilir. Bundandır ki Allahü Teala, Kur’an-ı Kerim’de, “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” ve “Anın beni, anayım sizi.” buyuruyor. Efendimiz (sas) de, “Dua ibadetin özüdür.”, “Allah katında duadan daha hayırlı bir şey yoktur.” gibi beyanlarıyla bu konunun ehemmiyetine dikkat çekiyor. Kişi gönlünden koptuğunca dua edebileceği gibi, hayatının her anını zikir, tesbih ve niyazla geçirmiş, bir nebze olsun O’nu (cc) ve Efendiler Efendisi’ni (sas) anmaktan dûr olmamış zatların şifreli kelimeleriyle de Rabbine yalvarabilir. Bu anlamda el-Kulûbu’d-Dâria, Rabb’iyle kurbiyetini artırmak ve yakaran bir gönül olmak isteyenlerin başucundan ayırmaması gereken bir eser. Peki, bu büyük dua mecmuasını ne kadar biliyoruz? Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tavsiyesiyle hazırlanan bu kıymetli esere bir kez daha dikkat çekelim istedik.1-El-Kulûbu’d-Dâria ne demektir?El-Kulûbu’d-Dâria’nın kelime anlamı Yakaran Gönüller. Daha geniş ifadesiyle tek sığınak bildiği İlahî dergâhın kapısını gözyaşlarıyla çalan, onun eşiğinde boyun büküp el pençe dîvan duran, tazarru ve niyazda bulunan, içini şerh eden, dertlerini bir bir sayıp döken ve yana yakıla ‘derman’ deyip inleyen kalpler. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu yakarışı, uçurumun kenarında çocuğunu gören annenin tam o esnada Rabb’ine ettiği yakarışa benzetiyor.2-Nasıl hazırlandı?El-Kulûbu’d-DâriaGümüşhanevî Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin ‘Mecmuatü’l-Ahzâb’ adlı üç ciltlik eserinden seçilen evrâd ü ezkârın yeniden tasnif edilmesi suretiyle hazırlandı. Mecmuatü’l-Ahzâb çokları tarafından bilinen lakin herkes tarafından temini mümkün olmayan bir eser. Yaklaşık iki bin sayfalık bu eserde, Gümüşhanevî Hazretleri’nin talebeleriyle birlikte bir araya getirdiği onlarca Hak dostuna ait yüzlerce dua bulunuyor. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin elinden hiç düşürmediği, her on beş günde bir hatmetmeyi alışkanlık haline getirdiği bu kıymetli dua kitabı için Fethullah Gülen Hocaefendi ise “Bütün hizmet erlerinin başucu kitaplarından biri olması gerekir.” yorumunda bulunuyor. Eserin eski nüshaları yeni nesillerin rahatlıkla okuyabileceği şekilde olmadığından Hocaefendi’de eserin yeni bir tasnif ile daha geniş kitlelerin istifadesine sunulabileceği düşüncesi hasıl olur. Bu maksatla kitap baştan sona birkaç defa taranır, muhafaza edilecek ya da çıkarılacak virdler ayırt edilir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri’nin “Ben şurayı okumuyorum” diyerek işaret ettiği yerler de dikkate alınır. Dinî kaynaklarda Ashab-ı Bedir arasında ismi zikredildiği halde, bu dua kitabında adı anılmayan sahabîlerin isimleri eklenir. Ancak el-Kulûbu’d-Dâria’da yer alan dua ve virdlerin hepsi Mecmuatü’l Ahzab’dan seçilmemiş. Diğer bir ifadeyle El-Kulûbu’d-Dâria, Mecmuatü’l Ahzab’ın özeti değil. içinde farklı eserlerden alınmış dualar da var. Örneğin, kitabın sonunda yer alan İmam Bûsîrî’nin Kaside-i Bürde’si ve Kaside-i Mudariye’si. Aktarılan mühim bir bilgi de Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kitabın hazırlanması için bir Ramazan-ı Şerif’ini sadece bu işe ayırmış olması. Kitabın sonunda Hocaefendi’nin kendi tertip ettiği dua ve salevat-ı şerife de yer alıyor. El-Kulûbü’d-Dâria’dan seçme bazı duaların tercümesi ise ‘Yanık Sinelerden Dualar’ adlı kitapta bulunuyor.3-Neden okunmalı?Kaynak Kültür Yayın Grubu Genel Yayın Yönetmeni Dr. Reşit Haylamaz, bu soruya şöyle cevap veriyor: “Başta Kur’an ve hadis-i şeriflerdeki dualar, daha sonra da Allah’ın yüce katında makbuliyet ve mukarrebiyet lutfettiği evliyâullahın kullandığı şifreli kelimelerle Allah&
Zaman
En Çok Okunan
04.10.2013
YokmuRabbineyakarmakisteyenbirgönülYok mu Rabbine yakarmak isteyen bir gönül
Yok mu Rabb'ine yakarmak isteyen bir gönül
Zaman
04.10.2013
01:54
El-Kulûbu’d-Dâria, Efendiler Efendisi’nin (sas) münacatının, onlarca Hak dostunun virdlerinin ve Mecmuatü’l Ahzab’dan seçilmiş bazı duaların bulunduğu büyük bir dua kitabı. “Dilim her daim vird ile ıslansın, duadan dûr olmayayım” diyen gönlü yanıkların başucu kitabı bu kıymetli eseri ne kadar tanıyoruz?Allah’a yakarış âdâbını öğrenme ve O’na sürekli teveccühte bulunma açısından “el-Kulûbu’d-Dâria” adlı dua mecmuası eşsiz bir eser. Adı “Yakaran Gönüller” anlamına gelen kitapta peygamberlerin münacatları, Ashab-ı Kirâm’ın yakarışları ve onlarca Hak dostunun virdleri yer alıyor. İnsanın Allah nezdindeki değerini, O’na yalvarıp yakarması, içini dökmesi ve O’nu her daim hatırda tutmasıyla kazanabileceği ifade edilir. Bundandır ki Allahü Teala, Kur’an-ı Kerim’de, “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” ve “Anın beni, anayım sizi.” buyuruyor. Efendimiz (sas) de, “Dua ibadetin özüdür.”, “Allah katında duadan daha hayırlı bir şey yoktur.” gibi beyanlarıyla bu konunun ehemmiyetine dikkat çekiyor. Kişi gönlünden koptuğunca dua edebileceği gibi, hayatının her anını zikir, tesbih ve niyazla geçirmiş, bir nebze olsun O’nu (cc) ve Efendiler Efendisi’ni (sas) anmaktan dûr olmamış zatların şifreli kelimeleriyle de Rabbine yalvarabilir. Bu anlamda el-Kulûbu’d-Dâria, Rabb’iyle kurbiyetini artırmak ve yakaran bir gönül olmak isteyenlerin başucundan ayırmaması gereken bir eser. Peki, bu büyük dua mecmuasını ne kadar biliyoruz? Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tavsiyesiyle hazırlanan bu kıymetli esere bir kez daha dikkat çekelim istedik.1-El-Kulûbu’d-Dâria ne demektir?El-Kulûbu’d-Dâria’nın kelime anlamı Yakaran Gönüller. Daha geniş ifadesiyle tek sığınak bildiği İlahî dergâhın kapısını gözyaşlarıyla çalan, onun eşiğinde boyun büküp el pençe dîvan duran, tazarru ve niyazda bulunan, içini şerh eden, dertlerini bir bir sayıp döken ve yana yakıla ‘derman’ deyip inleyen kalpler. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu yakarışı, uçurumun kenarında çocuğunu gören annenin tam o esnada Rabb’ine ettiği yakarışa benzetiyor.2-Nasıl hazırlandı?El-Kulûbu’d-DâriaGümüşhanevî Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin ‘Mecmuatü’l-Ahzâb’ adlı üç ciltlik eserinden seçilen evrâd ü ezkârın yeniden tasnif edilmesi suretiyle hazırlandı. Mecmuatü’l-Ahzâb çokları tarafından bilinen lakin herkes tarafından temini mümkün olmayan bir eser. Yaklaşık iki bin sayfalık bu eserde, Gümüşhanevî Hazretleri’nin talebeleriyle birlikte bir araya getirdiği onlarca Hak dostuna ait yüzlerce dua bulunuyor. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin elinden hiç düşürmediği, her on beş günde bir hatmetmeyi alışkanlık haline getirdiği bu kıymetli dua kitabı için Fethullah Gülen Hocaefendi ise “Bütün hizmet erlerinin başucu kitaplarından biri olması gerekir.” yorumunda bulunuyor. Eserin eski nüshaları yeni nesillerin rahatlıkla okuyabileceği şekilde olmadığından Hocaefendi’de eserin yeni bir tasnif ile daha geniş kitlelerin istifadesine sunulabileceği düşüncesi hasıl olur. Bu maksatla kitap baştan sona birkaç defa taranır, muhafaza edilecek ya da çıkarılacak virdler ayırt edilir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri’nin “Ben şurayı okumuyorum” diyerek işaret ettiği yerler de dikkate alınır. Dinî kaynaklarda Ashab-ı Bedir arasında ismi zikredildiği halde, bu dua kitabında adı anılmayan sahabîlerin isimleri eklenir. Ancak el-Kulûbu’d-Dâria’da yer alan dua ve virdlerin hepsi Mecmuatü’l Ahzab’dan seçilmemiş. Diğer bir ifadeyle El-Kulûbu’d-Dâria, Mecmuatü’l Ahzab’ın özeti değil. içinde farklı eserlerden alınmış dualar da var. Örneğin, kitabın sonunda yer alan İmam Bûsîrî’nin Kaside-i Bürde’si ve Kaside-i Mudariye’si. Aktarılan mühim bir bilgi de Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kitabın hazırlanması için bir Ramazan-ı Şerif’ini sadece bu işe ayırmış olması. Kitabın sonunda Hocaefendi’nin kendi tertip ettiği dua ve salevat-ı şerife de yer alıyor. El-Kulûbü’d-Dâria’dan seçme bazı duaların tercümesi ise ‘Yanık Sinelerden Dualar’ adlı kitapta bulunuyor.3-Neden okunmalı?Kaynak Kültür Yayın Grubu Genel Yayın Yönetmeni Dr. Reşit Haylamaz, bu soruya şöyle cevap veriyor: “Başta Kur’an ve hadis-i şeriflerdeki dualar, daha sonra da Allah’ın yüce katında makbuliyet ve mukarrebiyet lutfettiği evliyâullahın kullandığı şifreli kelimelerle Allah&
Zaman
Ana Sayfa
04.10.2013
YokmuRabbineyakarmakisteyenbirgönülYok mu Rabbine yakarmak isteyen bir gönül
Mustafa Ulusoy - Cemaü'l-Fenâ: Çığırtkan Dünya-1
Zaman
04.10.2013
01:51
Meydana açılan sokağın girişinde vaatkâr bir mırıltı.Merak uyandıran ve heyecan veren. Adım adım ilerliyorum. İçimde bir kıpırtı.Sonra.. Sonra, perde sertçe açılıyor.Mırıltının üzeri envaiçeşit gürültüyle perdeleniyor. Meydanın her köşesinden ayrı bir uğultu birleşip sert bir rüzgâr gibi çarpıyor insana.Şaşkın şaşkın meydanın bir doğusuna, bir batısına, bir kuzeyine, bir güneyine bakıyorum.Bir film platosu değil burası. Üstünde hayat oyununun oynandığı sahne.Bir huzursuzluk kaplıyor içimi. Tuhaf, esrarlı, insanı alıp götürecek bir şey olacak sanki. Kötü bir şey.Sakinlerine bir masal anlatıyor Cemaü’l-Fenâ.İnsanı dünyaya çağıran bir masal.Koca bir kuyunun kenarında durur gibi duruyor insan orada. Ayağı kaysa düştü düşecek.Huzursuzluk kaslarımı kilitliyor.Meydana dahil olmadan kıyıda köşede olan biteni izlemek istiyorum.Nafile.Dünyaya çağıran ses bir değil burada, bin. Dünyanın bütün renkleri bu meydana serpilmiş. Siyahın binbir tonu, turkuazlar, maviler, allar ve morlar. Faniliğin binbir parçası kırık bir ayna gibi ışıldıyor her köşede. Işıltısı göz alıyor ama bir yandan can yakıyor.Efsunlu bir mırıltı sürekli çağırıyor meydana: Gel ve kaybol!.Labirentimsi sokaklarla besleniyor meydan.Yılan oynatıcıları ve yılankavi sokaklar.İncecik iplikler üstünde bir salıncak Cema. Koptu kopacak, düştü düşecek. Dünyanın kendisi sanki.Bir mırıltı. Dudaklarımda. Belli belirsiz: “Beni dünyaya çağırma; ona geldim fenâ gördüm.”Akşam olmak üzere. Meyve tezgâhları meydanın sabiteleri. Gece gündüz buradalar. Tezgâhların tentelerinden sallanan fitilli gaz lambaları ışığı çöl hayaletleri gibi parlak bulutlar teşkil ediyor.Cema’nın her köşesi dünyanın başka bir albenisi. Başka bir temsili. Sanki bir müze... bir sergi. Dünya hallerinin renklerinin birer minyatürü. Serilmiş önünüze dünyanın binbir hali. İhtiyar dilenciler, açlık ve yokluk. Bir köşede tıka basa tokluk.Cheuh köçekleri kıvrak danslarına başlıyorlar.Davulların huzursuz vuruşları kumda ilerleyen develer gibi bir alçalıp bir yükseliyor.Yükselen uğultuyu deşifre ettiğinde altından çıkan o ses diyor ki: “Demâ gaflet hicab oldu; ve nur-u Hak nihân gördüm.’’ [Gaflet, dünya hayatında her zaman bir perde oldu. Ve Hakk’ın nurunu, (o dünya mevcudatında tecelli eden İlâhî isimleri ve sıfatları) gizlenmiş gördüm.]Başka bir köşede uzun saplı sintirlerini çın çın öttüren Gnawa müzisyenleri. Hemen yanında halka olmuş seyirciler kendilerini ud ve kemanların tellerinden dökülen Endülüs ezgilerine kaptırmışlar.Yanımdan hızla bir bisiklet geçiyor, çarptı çarpacak. Yüzümdeki tedirginliği görünce gülümsüyor.Faytonları çeken atların takırtısı, saatin tik takları gibi geliyor o an.“Bütün eşyâ-i mevcudât; birer fânî muzır gördüm. [(O gaflet sebebiyle) dünyada olan her şeyi hem fani, hem de zararlı (elem ve keder verici) gördüm.]’’Hayallere daldırıp daldırıp çıkarıyorHayat denilen oyunu her bir köşesinden seyredebileceğiniz bir meydan Cemaü’l-Fenâ.Bir yanı karanlık esmer bir dilber Marakeş. Gölgelerin koynuna çekilip kıpırdanmadan durmak imkânsız. Hayallere daldırıp daldırıp çıkarıyor insanı.Bakışlarına melankolik bir ağırlık çökmüştü ki ezanlar başlıyor.“Ömür ayn-ı hevâ oldu; kemâl ayn-ı hebâ gördüm.’’Sonu zeval bulup yoklukta gark olacak olan hayatta kemale ermenin, üstünlük kazanmanın boş ve faydasızlığından dem vuruyor sanki ezanlar. Ben olmadan yaşamlarınız boş bir heves diyor ve haydi namaza diye sesleniyor bağırıp çağırmadan.Yanımdan geçen at arabasının tekerleklerinin gıcırtısı ile kendime geliyorum.Fenerlerden dökülen ışıklar tezgâhlardaki satılık eşyaları cilalıyor. Etrafı saran alacakaranlık pembemsi ve berrak.Uğultu, ezanların bitmesiyle kaldığı yerden devam ediyor. Huzur verici mola sona eriyor.Neler neler gördü neler neler yaşadı meydan, kim bilir? Hayatta görüp geçirdiklerinden alnının ortasına oyulmuş derin bir kırışıklık sahibi bir ihtiyar meydan. İhtiyarlığını kabul etmeyip gençlere özenen.Sanki insanların akıllarından geçen düşünceler meydanı doldurmuştu.Mahalli kıyafetlerine bürünmüş Berberiler ellerinde tuttukları yılanları boynunuza dolamaya hazır, uygun anı kolluyorlar.“Bu savtlar, na’y-i mevt oldu; bu ahyâyımevât gördüm. [Bu sesler benim için ölüm haberleri oldular. Bu yaşayan kişileri yarının ölüleri olarak gördüm.]’’Bir tezgâhın önünde duruyorum. Takılar, halhallar, gerdanlıklar, gümüş bilezikler, küpeler, nazarlıklar, püsküllü anahtarlıklar, kitap ayraçları.Bir sanıyorsunuz ki bu meydanda herkes yabancı. Bir an oluyor herkes tanıdık.Çığırtkan garsonların ısrarlarıKendimi çığırtkan garsonların ısrarları arasında buluyorum. Seyyar lokantalar kurulmuş, çoktan servisle
Zaman
Köşe Yazıları
04.10.2013
MustafaUlusoy-Cemaül-FenâÇığırtkanDünya-1Mustafa Ulusoy - Cemaül-Fenâ Çığırtkan Dünya-1
Hakan Şükür: Sebepler ortaya çıkarıldı ve yaratıldı
Zaman
30.09.2013
17:26
Eski Milli futbolcu ve AK Parti Milletvekili olan Hakan Şükür, Fatih Terimin kapının önüne konulan birisi olmadığını söyledi. Hakan Şükür, Fatih Terim’in bu zamanda gönderiliş biçiminin yanlış olduğunu düşünüyorsak, bizim de gönderilişimizin irdelenmesi lazım. Bununla ilgili kitap yazabilecek bir bilgiye sahibim. ifadelerini kullandı. Fatih Terim’in Galatasaray’dan bu şekilde gönderilmesinin doğru bir yaklaşım olmadığını belirten Hakan Şükür, Maraton.com.tr Genel Müdürü Burak Özkaya’nın sorularını cevaplandırdığı röportajında, Sebepler ortaya çıkarıldı ve yaratıldı. Arkasından da Galatasaray tarihinde önemli bir kişinin gönderme biçimi hoş olmadı. Yakışmadı. ifadelerini kullandı.Sarı - kırmızılı kulübün efsane oyuncularından Hakan Şükürün röportajının detayları şöyle: Fatih Terim’in takımdan ayrılması futbolcuları etkilemiş midir?Bizim dönemimize nazaran çok profesyonel bir dünya var. Böyle bir şey olduğu için, insani olarak etkilenen isimler vardır; fakat oranın içinde oldukları için bunu çok rahat ifade edemezler. Bence oyuncular profesyonelliklerini devam ettirirler. Galatasaray’da efsane olmuş isimler siz, Bülent Korkmaz ve Fatih Terim’in bu şekilde takımdan ayrılması doğru mu?Bu saydığınız 3 isimde Galatasaray’ın en önemli isimleri. Bülent Korkmaz, Fatih Terim, Hakan Şükür. Bu kişiler Efsane kelimesini hak eden oyuncular olmuştu. Geçmişe bakarsak, Galatasaray’da efsane olmuş çok önemli isimler vardır. Biz miladımız doldurduk, sıkıntılar çektik. Onun yorumunu kamuoyu yapacaktır. Fatih Terim’in bu zamanda gönderiliş biçiminin yanlış olduğunu düşünüyorsak, bizim de gönderilişimizin irdelenmesi lazım. Bununla ilgili kitap yazabilecek bir bilgiye sahibim… Peki, böyle bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?Kendimle ilgili bir kitap olduğu için hayatımın çok büyük bir bölümünü Galatasaray’da geçirdim. Yurtdışı var, gittim geldim. Onun dışında mutlaka okuyanlar kendilerine bir şey çıkaracaklardır. Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’ın geldiği günden beri kurumsal yapı şablonu var. Fatih Terim’in gönderilmesi bu kurumsal yapıya uyuyor mu?Başkanın farklı bir yoğurt yiyiş biçimi var. Geldiği günden beriki söylemlerinde bunu görüyorum. Kurumsallaşma derken doğru bir anlayış. Son ana kadar Fatih Terim ve Ünal Aysal’ın aralarında kötü bir şey yoktur algısını kamuoyunda takip ettim. Kurumsallaşma derken ne yaparsanız yapın, bunu bir insanla yapıyoruz. Fatih hoca Galatasaray’ın iyi gününde de oldu, kötü gününde de. Başarısı yaşadığı kötü şeylerden daha fazla olan bir insan. Ayrılma biçimi bana göre yanlış. Tabi ki, bir kulüp başkanı çalışmak istediği bir kişiyi seçme hakkında sahiptir. Ama Fatih hoca bütün bu düşüncenin dışarındaki biridir. Sadece kurumsallık konuşabilecekse, başkan antrenörler içinde konuşabilir. Kol kırılır yen içinde kalır. Çok devam etmek istediğiniz bir kendi aranızda çözersiniz. Bu kadar hizmet etmiş birinin, buradan böyle gönderiliş biçimini doğru bulmuyorum. Yoksa hepimiz gönderildik. Ama göndermek isterken sebep arıyorsanız, karşısında da bunu yaşıyorsanız bu üzücü bir şey. Kurumsallık yöneten kulüplere baktığımızda çok önemli örnekler görüyorum. Bayern Münih, Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yönetim şeklinin örnek alınması önemli bir şey. Bizim ülkemizin değer yargıları farklı. Ama biz de kendimize göre model geliştirip Avrupa’yı örnek alabiliriz.FATİH HOCA KAPININ ÖNÜNE KONULAN BİRİ DEĞİL Fatih Terim’in 2 yıllık sözleşmeyi kabul etmeyişi, Ünal Aysalın yeni teknik direktör arayışı mı?Valla bir takım çalıştırırken dışarıdaki bütün aktörlerin bilmediği şeyleri o takımın hocası bilir. Bir de tahmin ederiz, çok yakınımızdaki insanlardan öğreniriz. Fatih Hoca içerde konuşulan bütün şeylerin dışarı çıkmamasını sağladı. Bence bu çok ahlaklı bir davranış. Şu durumları yaşıyorsunuz, bir yandan da geleceğinizi düşünmek zorundasınız. Kurumsal yapıda ilerleyen bir kulübün başarılı olduğunun söylediği bir insanın çok daha uzun soluklu çalışma planını önceden çıkarması lazımdı. 2 senelik bir kontrat, başarılı bir süreç. Şimdi Milli Takım’da 4 senelik bir teklif var, onu da kabul etmiyorsunuz. Galatasaray’da çalışsın sadece diyorsunuz. Milli Takım tabi rütbe olarak da yukarı çıkmak demek. Antrenör bunu kendi içinde değerlendirmiştir. 2 senelik teklifin samimi olmadığını düşünmüştür. Daha fazla kontratın olduğu yeri tercih etmiş olabilir. Ve ondan sonraki ilişkilerinde de bunu böyle değerlendirtmiştir. Fatih hocanın 3 senelik kontrat yaptığı dönemde, Refik Arkan’a Bunu bir seneye indirelim başarıya göre devam edelim dediğini biliyoruz. Bütün bu olaylarda herkesin işine gelen şeyler olmuştur. Türk futbol tarihinde ve dünyada örneği az olabilecek bir transfer dönemi geçirdi. Fatih hoca kapının önüne konulan biri değil. Şu anda başarılarından dolayı Milli Takım’da olması istenen bir kişi. Galatasaray Kulübü’nün Fatih Terim’le
Zaman
Son Dakika
30.09.2013
HakanŞükürSebeplerortayaçıkarıldıveyaratıldıHakan Şükür Sebepler ortaya çıkarıldı ve yaratıldı
Fotoğraf festivali başlıyor, Bursa fotoğraflarla dünyaya tanıtılacak
Zaman
26.09.2013
10:15
Bursa’yı ve Bursalıları fotoğraf sanatının en güzel örnekleriyle buluşturmak amacıyla düzenlenen ‘Uluslararası Bursa Fotoğraf Festivali’nin (FotoFest), üçüncüsü bu yıl 512 Ekim tarihleri arasında gerçekleştiriliyor.Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bursa Kent Konseyi ve Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği (BUFSAD) işbirliğiyle düzenlenen BursaFotoFest 5-12 Ekim tarihleri arasında kenti adeta özel bir fotoğraf galerisine çevirecek. Festivale katılan fotoğraflar, bir hafta boyunca, Merinos AKKM başta olmak üzere Tarihi Çarşı ve Hanlar Bölgesi, Cumhuriyet Caddesi ve Bursa’nın çeşitli yerlerinde sergilenecek. Ayrıca fotoğraf ve maket kitap yarışmaları, seminerler, ustalarla söyleşi geceleri, gösteriler, portfolyo değerlendirmeleri de festival etkinlikleri arasında yer alıyor.Dünya fotoğrafının önemli isimleri Bruno Barbey, Thomas Hopker, Gael Turine, Christopher Morris, Massimo Mastrorillo, Davide Monteleone ve Türk fotoğrafının önemli isimleri Kamil Fırat, Kutup Dalgakıran ve Nihal Gündüz’ün fotoğraflarının da sergileneceği BursaFotoFest, kenti dev bir galeriye dönüştürecek.Bursa Kent Konseyi Başkanı Semih Pala, Bursa Kent Konseyi ve Bursa Büyükşehir Belediye olarak ‘Bursa Fotofest’ programını geleneksel hale getirebilmek için yoğun çaba harcıyoruz. Tüm Bursalıların katkılarını bekliyoruz. dedi. CİHAN
Zaman
Son Dakika
26.09.2013
FotoğraffestivalibaşlıyorBursa/">BursafotoğraflarladünyayatanıtılacakBursa-fotoğraflarla-dünyaya-tanıtılacak/">Fotoğraf festivali başlıyor Bursa fotoğraflarla dünyaya tanıtılacak
Ezeli rekabetten kalan son çeşme kaderine terk edildi
Zaman
13.09.2013
02:52
İstanbul’un turistik semtlerinden Çengelköy’de büyük bir bölümü toprağın altında kalan 160 yıllık bir çeşme var. Burası aynı zamanda asırlık bir rekabetin de tanığı... İşte bir çeşme üzerinden efsanevi cirit takımları Lahanacılar ile Bamyacıların, Fenerbahçe-Galatasaray rekabetini aratmayan hikâyesi.Osmanlı İmparatorluğu’nun efsanevi iki cirit takımı Lahanacılar ve Bamyacılar’ın ezeli rekabetinden geriye kalan en önemli eserlerden biri olan Lahana Çeşmesi kaderine terk edildi. Çengeköy Polis Karakolu önünde bulunan 160 yıllık çeşmenin büyük bir bölümü toprağın altında kaldı. Musluğu çalınan çeşmenin ön yüzü aslına uygun olmayan bir şekilde yeşile boyandı. Kurnasının olduğu bölüm ise beton dökülerek yol çalışması yapıldığı sırada kaldırımın altında bırakıldı. Çeşmenin restorasyonu için yapılan bütün girişimler Anıtlar Kurulu’na takıldı. Çengelköy sakinleri ise, bir zamanlar su içtikleri çeşmeden yeniden suyun akmasını istiyor.Lahanaspor, bamyacılara karşıLahana Çeşmesi’nin tarihi, 15. yüzyılda Lahanacılar ve Bamyacılar takımlarının kurulmasına dayanır. Amasya ile Merzifon arasındaki ovada Sultan Çelebi Mehmed’in talimatıyla iki cirit takımı kurulur. Bu sayede hem ata sporu cirit gelişir hem de askerler her dönem savaşa hazır tutulur. Amasya’nın bamyası, Merzifon’un ise lahanasının meşhur olmasından dolayı iki takım bu isimleri alır. Bamyacılar kırmızı, lahanacılar yeşil kadifeden yapılan giysilerle meydanlarda boy gösterir. Bu iki spor takımının karşılaşmaları bugünün Fenerbahçe ile Galatasaray rekabeti kadar o dönemde ilgi görür. Zamanla Lahanacılar Anadolu halkını, Bamyacılar ise sarayı temsil eder. Birçoğu iyi birer okçu olan Osmanlı padişahları da ezeli rekabetin taraftarları olmuştur. Sultan III. Selim 1791 tarihli mermer nişanının tepesini bir lahanayla, Sultan II. Mahmud ise 1811 tarihli nişanının tepesini bamyayla süsler. Her iki takım adına da çeşitli anıtlar dikilmiş ancak bunlardan pek azı günümüze ulaşabilmiş. Bu anıtlardan en önemlisi ise Çengelköy’de bulunan Lahana Çeşmesi. 1854 yılında Serkavas Ahmet Ağa tarafından yaptırılan çeşme, uzun zamanlar bölge halkı tarafından kullanıldı.İstanbul’un boğaza hâkim noktalarından biri olan Lahana Çeşmesi de günümüzdeki haliyle kaderine terk edilmiş durumda. Çengelköy Karakolu’nun önündeki Lahana formunu taşıyan çeşme, kentte bulunan anıt eserler konusunda sütun çeşme tarzında türünün son örnekleri arasında yer alıyor. 2008 yılında İSKİ önderliğinde yapılış hikâyesi, mimari yapıları, hat ve tezhip sanatlarının icra edildiği zarafetleriyle İspanya’nın Zaragoza kentinde düzenlenen Expo’da ‘Hayat İçin Çeşmeler’ başlığıyla dünyanın beğenisine sunulan sekiz tarihi İstanbul çeşmesinden biri oldu. Anadolu yakası Boğaz hattı üzerinde önünden her gün yüz binlerce insanın geçtiği bir cadde üzerinde bulunan 160 yıllık çeşmenin büyük bir bölümü toprağın altında kaldı.Restorasyon için gönüllü olanlar Anıtlar Kurulu’na takılıyorLahana Çeşmesi’nin kurtarılması için mücadele veren 35 yıllık Çengelköylü Ali Serim, İstanbul’un önemli simge eserlerinden birine değer verilmediğinden yakınıyor: “Çocukluğunda suyunu içmiş bir İstanbullu olarak üzüntüm, tarihi eserlerin korunması konusunda duyarlılık gösteren insanlardan daha büyük.” Serim, yapılması gerekenin anıt eserin yükseltilerek bir kaide üzerine oturtulması, önemli mermer işçiliğini saklayan boyaların taş üzerinden alınması ve su tesisatının bağlanmasından ibaret olduğunu söylüyor.Çengelköy Mahalle Muhtarı Can Cumurcu da, çeşmeyle ilgili her kanaldan müracaat ettiklerini ancak değerlendirmeye alınan taleplerin sonuçsuz kaldığını anlatıyor. Çeşmeyi yeniden eski haline getirmek için muhtarlığa gelenlerin olduğunu söyleyen Cumurcu, Anıtlar Kurulu’nun izni olmadan çeşmeye herhangi bir restorasyon yapılamadığını ifade ediyor. Cumurcu, “Lahana Çeşmesi hakkında Başbakanlığa kadar yazılar yazdım. Ancak Anıtlar Kurulu’nun onayı olmadan hiçbir işlem yapılamıyor. Bize müracaat eden kişiler çeşmeyi eski haline döndürmek istiyor ama bu mümkün değil. Yetkililerin bir an önce bu tarihi esere gereken önemi vermesi gerekiyor.” diyor.Babaannemin su içtiği çeşmeden çocuklarım da içsinLahana Çeşmesi hakkında çocukların çeşmeyi tanımaları için bir kitap yazan mimar Simla Sunay ise, çeşmenin bakımsız ve kaderine terk edilmiş olmasının üzücü olduğunu söylüyor. “Biz yerel halk olarak, suyu akmayan, kurnası olmayan ve zamanında sözde restorasyonla yeşil yağlıboya boyanan, araçların park ettiği kaldırıma gömülü duran çeşmenin aslına uygun olarak yeşile boyanmadan restorasyonunun gerçekleşmesini diliyoruz.” diyen Sunay, çeşmenin kurtarılması için ellerinden geleni yaptıklarını söylüyor. Sunay, “Sürecin takipçisi olacağız.
Zaman
Ana Sayfa
13.09.2013
EzelirekabettenkalansonçeşmekaderineterkedildiEzeli rekabetten kalan son çeşme kaderine terk edildi
Osmanlı derbisinin son tanığı
Zaman
13.09.2013
01:52
İstanbul’un turistik semtlerinden Çengelköy’de büyük bir bölümü toprağın altında kalan 160 yıllık bir çeşme var. Burası aynı zamanda asırlık bir rekabetin de tanığı... İşte bir çeşme üzerinden efsanevi cirit takımları Lahanacılar ile Bamyacıların, Fenerbahçe-Galatasaray rekabetini aratmayan hikâyesi.Osmanlı İmparatorluğu’nun efsanevi iki cirit takımı Lahanacılar ve Bamyacılar’ın ezeli rekabetinden geriye kalan en önemli eserlerden biri olan Lahana Çeşmesi kaderine terk edildi. Çengeköy Polis Karakolu önünde bulunan 160 yıllık çeşmenin büyük bir bölümü toprağın altında kaldı. Musluğu çalınan çeşmenin ön yüzü aslına uygun olmayan bir şekilde yeşile boyandı. Kurnasının olduğu bölüm ise beton dökülerek yol çalışması yapıldığı sırada kaldırımın altında bırakıldı. Çeşmenin restorasyonu için yapılan bütün girişimler Anıtlar Kurulu’na takıldı. Çengelköy sakinleri ise, bir zamanlar su içtikleri çeşmeden yeniden suyun akmasını istiyor.Lahanaspor, bamyacılara karşıLahana Çeşmesi’nin tarihi, 15. yüzyılda Lahanacılar ve Bamyacılar takımlarının kurulmasına dayanır. Amasya ile Merzifon arasındaki ovada Sultan Çelebi Mehmed’in talimatıyla iki cirit takımı kurulur. Bu sayede hem ata sporu cirit gelişir hem de askerler her dönem savaşa hazır tutulur. Amasya’nın bamyası, Merzifon’un ise lahanasının meşhur olmasından dolayı iki takım bu isimleri alır. Bamyacılar kırmızı, lahanacılar yeşil kadifeden yapılan giysilerle meydanlarda boy gösterir. Bu iki spor takımının karşılaşmaları bugünün Fenerbahçe ile Galatasaray rekabeti kadar o dönemde ilgi görür. Zamanla Lahanacılar Anadolu halkını, Bamyacılar ise sarayı temsil eder. Birçoğu iyi birer okçu olan Osmanlı padişahları da ezeli rekabetin taraftarları olmuştur. Sultan III. Selim 1791 tarihli mermer nişanının tepesini bir lahanayla, Sultan II. Mahmud ise 1811 tarihli nişanının tepesini bamyayla süsler. Her iki takım adına da çeşitli anıtlar dikilmiş ancak bunlardan pek azı günümüze ulaşabilmiş. Bu anıtlardan en önemlisi ise Çengelköy’de bulunan Lahana Çeşmesi. 1854 yılında Serkavas Ahmet Ağa tarafından yaptırılan çeşme, uzun zamanlar bölge halkı tarafından kullanıldı.İstanbul’un boğaza hâkim noktalarından biri olan Lahana Çeşmesi de günümüzdeki haliyle kaderine terk edilmiş durumda. Çengelköy Karakolu’nun önündeki Lahana formunu taşıyan çeşme, kentte bulunan anıt eserler konusunda sütun çeşme tarzında türünün son örnekleri arasında yer alıyor. 2008 yılında İSKİ önderliğinde yapılış hikâyesi, mimari yapıları, hat ve tezhip sanatlarının icra edildiği zarafetleriyle İspanya’nın Zaragoza kentinde düzenlenen Expo’da ‘Hayat İçin Çeşmeler’ başlığıyla dünyanın beğenisine sunulan sekiz tarihi İstanbul çeşmesinden biri oldu. Anadolu yakası Boğaz hattı üzerinde önünden her gün yüz binlerce insanın geçtiği bir cadde üzerinde bulunan 160 yıllık çeşmenin büyük bir bölümü toprağın altında kaldı.Restorasyon için gönüllü olanlar Anıtlar Kurulu’na takılıyorLahana Çeşmesi’nin kurtarılması için mücadele veren 35 yıllık Çengelköylü Ali Serim, İstanbul’un önemli simge eserlerinden birine değer verilmediğinden yakınıyor: “Çocukluğunda suyunu içmiş bir İstanbullu olarak üzüntüm, tarihi eserlerin korunması konusunda duyarlılık gösteren insanlardan daha büyük.” Serim, yapılması gerekenin anıt eserin yükseltilerek bir kaide üzerine oturtulması, önemli mermer işçiliğini saklayan boyaların taş üzerinden alınması ve su tesisatının bağlanmasından ibaret olduğunu söylüyor.Çengelköy Mahalle Muhtarı Can Cumurcu da, çeşmeyle ilgili her kanaldan müracaat ettiklerini ancak değerlendirmeye alınan taleplerin sonuçsuz kaldığını anlatıyor. Çeşmeyi yeniden eski haline getirmek için muhtarlığa gelenlerin olduğunu söyleyen Cumurcu, Anıtlar Kurulu’nun izni olmadan çeşmeye herhangi bir restorasyon yapılamadığını ifade ediyor. Cumurcu, “Lahana Çeşmesi hakkında Başbakanlığa kadar yazılar yazdım. Ancak Anıtlar Kurulu’nun onayı olmadan hiçbir işlem yapılamıyor. Bize müracaat eden kişiler çeşmeyi eski haline döndürmek istiyor ama bu mümkün değil. Yetkililerin bir an önce bu tarihi esere gereken önemi vermesi gerekiyor.” diyor.Babaannemin su içtiği çeşmeden çocuklarım da içsinLahana Çeşmesi hakkında çocukların çeşmeyi tanımaları için bir kitap yazan mimar Simla Sunay ise, çeşmenin bakımsız ve kaderine terk edilmiş olmasının üzücü olduğunu söylüyor. “Biz yerel halk olarak, suyu akmayan, kurnası olmayan ve zamanında sözde restorasyonla yeşil yağlıboya boyanan, araçların park ettiği kaldırıma gömülü duran çeşmenin aslına uygun olarak yeşile boyanmadan restorasyonunun gerçekleşmesini diliyoruz.” diyen Sunay, çeşmenin kurtarılması için ellerinden geleni yaptıklarını söylüyor. Sunay, “Sürecin takipçisi olacağız.
Zaman
Ana Sayfa
13.09.2013
OsmanlıderbisininsontanığıOsmanlı derbisinin son tanığı
SAÜ Rektörlüğü akademisyenlerin üretimini online takip ediyor
Zaman
12.09.2013
16:43
Sakarya Üniversitesi (SAÜ) akademik kadronun bütün çalışmalarını online olarak izlemeye başladı. Hangi hoca kaç makale yazmış, hangi bilimsel çalışmalarda bulunmuş, hangi toplantılara katılmış otomatik olarak SAÜ Bilgi Sistemi’ne işlenerek, izlenilmesine imkan sağlıyor. SAÜ Rektörü Prof.Dr. Muzaffer Elmas, kampüste düzenlediği basın toplantısında yeni akademik yılla ilgili bilgi verdi. Yönetim olarak şeffaflığa büyük önem verdiklerini ifade eden Elmas, SAÜ Bilgi Sistemi’ni (SABİS) kurduklarını söyledi. Bu uygulamanın üniversiteler arasında bir ilk olduğunu ifade eden Elmas, üniversitenin internet sayfaları üzerinden tüm bilgilerinin SABİSTE yer aldığını, isteyen hocanın kendi ve diğer tüm akademik camianın çalışmalarını internet üzerinden izleyebileceğini belirtti.Elmas, “Tarayıcı otomatik bir setsem kurduk. Üniversitede hangi bölümde kaç öğrenci olduğundan tutunda hangi hoca hangi bilimsel çalışmayı yapmış, hangi makaleyi yazmış, hangi faaliyetlerde bulunmuş, bütün bu bilgiler tarayıcı bir sistem sayesinde doğrudan kişiler adına oluşturulan sayfalara otomatik olarak anında aktarılıyor. Bu şekilde kimin ne yaptığı görülebiliyor. Değerlendirmeler buna göre yapılıyor. dedi. HALKADA AÇILACAK Elmas, SABİS’in daha sonra halka da açılacağını belirterek, hocaların bireysel performansını, hem diğer hocalar, hem öğrenciler hem de halkın görebileceğini dile getirdi. Şeffaflığa çok önem verdiğini vurgulayan Elmas, “Üniversitede paylaşmadığımız hiç bir şey olmayacak.Bu programı yaparken de amacımız bu. Yapılan işlerden, ihaleden, hocaların performansından, sınıfların doluluk oranına kadar her şeyi burada paylaşacağız. Bunu şeffaflığın yaranına inandığımız için yapıyoruz. Bu projeyi YÖK’e sunduk. YÖK’de beğendi. Belki bu sistem bütün üniversitelerde uygulanabilecek. diye konuştu.DERS SAYISI AZALTILDI Elmas, benzer dersleri birleştirerek ders sayısını azalttıklarını, bu şekilde sosyal faaliyetler için öğrencilere daha fazla zaman kaldığını dile getirdi. 13 bin tanımlı dersi 7 bine indirdikleri ifade eden Elmas, şu bilgileri verdi: “ Aynı içerikte, isimleri farklı; örneğin iletişim bilgisi, iletişim teorisi gibi böyle çeşitli isimlerle türetilmiş bir süre ders vardı. Bu dersleri birleştirdik. Dönem ders sayısını 5’e indirdik. Öğrencilere daha fazla zaman kalsın, ders çalışsın, kitap okusun diye. CİHAN
Zaman
Son Dakika
12.09.2013
SAÜRektörlüğüakademisyenlerinüretiminionlinetakipediyorSAÜ Rektörlüğü akademisyenlerin üretimini online takip ediyor
Vatandaşlar, fuarda köy okuluna kitap bağışlayabilecek
Zaman
30.08.2013
15:47
4 Eylül Sivas Kültür ve Sanat şenliğinin en kapsamlı ayağını oluşturan 2. Kitap Günleri başladı. 217 yayınevinin katıldığı fuardan kitap alan vatandaşlar, kitapları köy okullarına bağışlayabilecek.Sivas Kongresinin 94. yıl dönümü nedeniyle bu yıl yapılacak kutlamalar çerçevesinde 4 Eylül Sivas Kültür ve Sanat şenliğinin en kapsamlı ayağını oluşturan 2. Kitap Günleri başladı. Resmi açılışı bugün yapılacak Kitap fuarına katılan yayınevleri hazırlıklarını tamamlayarak okurlarıyla buluştu. Fuarın açılmasıyla birlikte alan kitapseverlerin akınına uğradı. 217 yayınevinin birbirinden zengin kitaplarını görmek isteyen vatandaşlar soluğu fuar alanında aldı. Birbirinden ünlü 30 yazarın imza günü ve söyleşileriyle renk katacağı Kitap fuarı 30 Ağustos - 05 Eylül 2013 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. VATANDAŞLAR ALDIKLARI KİTABI KÖY OKULLARINA BAĞIŞLAYABİLECEKBu yıl etkinlikte bir farklılık olarak stantlara kitap kumbaraları konacak. Stantlardan kitap alan ya da fazla kitap olan vatandaşlar kumbaraya attığı kitaplarla etkinliğin sonunda imkânları az olan köylerdeki okullara kitap bağışlamış olacak.30 YAZAR KATILIYOR 30 yazar, etkinliğe katılarak imza günü yapacak ve söyleşilerle kutlamalara renk katacak. Katılacak yazarların isimleri şöyle:Adnan Mahirogulları, A Necip Günaydın, Arslan Bulur, Aşık İsmeti, Banu Avar, Berat Demirci, Edibe Sözen, Erhan Afyoncu, Erhan Arıklı, Fatma Pekşen, Feyzullah Budak, Hasan Köni, Hayati İnanç, Kadir Üredi, Kahraman Tazeoğlu, Kemalettin Kuzucu, Mehmet Ali Bulut, Mehmet Niyazi, Meltem Caniklioğlu, Mustafa Armağan, Nurullah Genç, Sabiha Paktuna Keskin, Salih Şahin, Selçuk Düzgün, Şeref Boyraz, Sinan Meydan, Sinan Yağmur, Tarık Uslu, Uğur Arslan, Ümit Özdağ. CİHAN
Zaman
Son Dakika
30.08.2013
VatandaşlarfuardaköyokulunakitapbağışlayabilecekVatandaşlar fuarda köy okuluna kitap bağışlayabilecek
Toplam "126" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti