Habergec.Com Aranan Kelimeler:komik insanlar Değerlendirme: 10 / 10 975064
habergec.com
24.10.2014 Cuma
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

komik insanlar

Mehmet Kamış - Sizin Lawrence'ınız hangisi?
Zaman
15.10.2014
18:54
Türkiye 2010 referandumuyla kazandığı her şeyi birer birer terk etti ve tekrar güvenlik öncelikli bir devlet haline geldi.Hatta eskisinden daha yoğun bir devletçiliğe doğru uygun adım yol alıyoruz. Totaliter ve güvenlikçi rejimlerin en büyük özelliği; yönetenlerin insanlara bakış açısında yatar. Onlara göre her taraf her an ülkeyi satmaya hazır insanlarla doludur. Yöneten ne diyorsa bir an önce onun söylediklerinin kabul edilmesi, hiçbir şekilde itiraz edilmemesi gerekir. Yönetilenler ise bir kere sandığa gider, yaş ve kuru bütün yetkiyi yöneten o kişiye verir. Bundan sonra vatandaşa sadece itaat etmek düşer.Yönetenlere göre ülke iki tip insanla doludur; birincisi her söyleneni kabul eden, her politikayı kayıtsız bir şekilde destekleyen sadık insanlar, ikincisi mutlak itaat etmeyen hainler, vatanı satanlar yani Lawrance’ler... Bu Lawrance her kılıkta olabilir. Bazen itaatsiz bir yazar, bazen ‘yanlış yapıyorsunuz, bu akrep sırtınızda sizi ısırır’ diyen bir entelektüel... Bazen ağacın kesilmesinden, ormanların imara açılmasından rahatsız olan bir kısım kendini bilmez(!), bazen de şeffaflık isteyen, kamu harcamalarının nasıl ve nerede kullanıldığını soran, Selçuklulardan bu yana var olan Sayıştay’ın görevini yerine getirmesini isteyen itaatsizler... Hele o, ‘devlet kimsenin babasının malı değildir, beytülmal ülkedeki bütün yetimlerin malıdır’ deyip Hz. Ömer’i, Hz. Ebubekir’i örnek gösterenler yok mu? İşte esas hain kesim de tam bunlardır.Oysa, bu ülkede Lawrence’ler varsa bunları üç yılda bu güzelim ülkeyi bataklığa batıranların içinde aramak gerekmez mi? Eğer bir kısım ajanlardan bahsedeceksek onları, İran’ı hem Ortadoğu’nun hem de Türkiye’nin en kılcallarına kadar sokanların arasında aramak lazım. Bu ajanları, Batı standartlarında demokratik ve şeffaf bir ülke olma yolunda ilerleyen, dünyanın yıldızı konumuna yükselmeye aday gösterilen Türkiye’yi bir anda totaliter bir Ortadoğu ülkesi haline dönüştürenlerin içinde aramak en doğru yol olur kanaatindeyim.Türkiye insan merkezli bir hukuk devleti olmaya doğru giderken, birkaç yıl içinde kişi merkezli devletçi bir ülke haline geldi. Ülkeyi bu hale getirenler işi burada bırakmayacaklarmış. Güvenlikçi yeni Türkiyeciler ‘Hizmet’i terör örgütü ilan ettirip kırmızı kitaba aldıracakmış! Sanki o kitaptan hiç çıkmış gibi... Hizmet, İnönü döneminde de kırmızı kitaptaydı, 27 Mayıs ihtilalinde de... 12 Eylül’den sonra da kırmızı kitapta olmaya devam etti, 28 Şubat’tan, 17 Haziran’dan sonra da hep kırmızı kitaptaydı. Bugün de kırmızı kitapta olmadığını kim söyleyebilir? Terör örgütü ilan etmeye gelince; kusura bakmayın bu komik bile olmayan iddianıza, bırakın aklı başında adamları aktrollerinizi bile inandıramazsınız. En kanlı terör örgütleriyle can ciğer kuzu sarması olduğunuz bir zamanda, karıncaya bile dokunmayan ve hayatlarını hem ülkesine hem insanlığa adamış insanlara böyle bir yafta vurmaya çalışmak, sadece sizin gerçek niyetinizin ne olduğunu ortaya çıkartır.Türkiye’de bu milletin on yıllar boyu kazıya kazıya elde ettiği kazanımların tamamını, tekrar devlete devşirmek isteyenler için ‘paralel’ yalanı yeterli bir argüman değil. Aslında bunu yapmak isteyenlerin kendi çevreleri dahil, hiç kimse bu saçmalığa inanmıyor. Dolayısıyla kitleleri tahrik edici tavır ve açıklamaların devam edeceğini düşünüyorum. Daha güvenlikçi, daha devletçi bir ülke için daha çok toplumsal olayın meydana gelmesi gerekir. Bundan sonraki tahriklere azami dikkat etmek lazım. m.kamis@zaman.com.tr
Zaman
En Çok Okunan
15.10.2014
MehmetKamış-SizinLawrenceınızhangisi?Mehmet Kamış - Sizin Lawrenceınız hangisi?
Mehmet Kamış - Sizin Lawrence'ınız hangisi?
Zaman
15.10.2014
14:42
Türkiye 2010 referandumuyla kazandığı her şeyi birer birer terk etti ve tekrar güvenlik öncelikli bir devlet haline geldi.Hatta eskisinden daha yoğun bir devletçiliğe doğru uygun adım yol alıyoruz. Totaliter ve güvenlikçi rejimlerin en büyük özelliği; yönetenlerin insanlara bakış açısında yatar. Onlara göre her taraf her an ülkeyi satmaya hazır insanlarla doludur. Yöneten ne diyorsa bir an önce onun söylediklerinin kabul edilmesi, hiçbir şekilde itiraz edilmemesi gerekir. Yönetilenler ise bir kere sandığa gider, yaş ve kuru bütün yetkiyi yöneten o kişiye verir. Bundan sonra vatandaşa sadece itaat etmek düşer.Yönetenlere göre ülke iki tip insanla doludur; birincisi her söyleneni kabul eden, her politikayı kayıtsız bir şekilde destekleyen sadık insanlar, ikincisi mutlak itaat etmeyen hainler, vatanı satanlar yani Lawrance’ler... Bu Lawrance her kılıkta olabilir. Bazen itaatsiz bir yazar, bazen ‘yanlış yapıyorsunuz, bu akrep sırtınızda sizi ısırır’ diyen bir entelektüel... Bazen ağacın kesilmesinden, ormanların imara açılmasından rahatsız olan bir kısım kendini bilmez(!), bazen de şeffaflık isteyen, kamu harcamalarının nasıl ve nerede kullanıldığını soran, Selçuklulardan bu yana var olan Sayıştay’ın görevini yerine getirmesini isteyen itaatsizler... Hele o, ‘devlet kimsenin babasının malı değildir, beytülmal ülkedeki bütün yetimlerin malıdır’ deyip Hz. Ömer’i, Hz. Ebubekir’i örnek gösterenler yok mu? İşte esas hain kesim de tam bunlardır.Oysa, bu ülkede Lawrence’ler varsa bunları üç yılda bu güzelim ülkeyi bataklığa batıranların içinde aramak gerekmez mi? Eğer bir kısım ajanlardan bahsedeceksek onları, İran’ı hem Ortadoğu’nun hem de Türkiye’nin en kılcallarına kadar sokanların arasında aramak lazım. Bu ajanları, Batı standartlarında demokratik ve şeffaf bir ülke olma yolunda ilerleyen, dünyanın yıldızı konumuna yükselmeye aday gösterilen Türkiye’yi bir anda totaliter bir Ortadoğu ülkesi haline dönüştürenlerin içinde aramak en doğru yol olur kanaatindeyim.Türkiye insan merkezli bir hukuk devleti olmaya doğru giderken, birkaç yıl içinde kişi merkezli devletçi bir ülke haline geldi. Ülkeyi bu hale getirenler işi burada bırakmayacaklarmış. Güvenlikçi yeni Türkiyeciler ‘Hizmet’i terör örgütü ilan ettirip kırmızı kitaba aldıracakmış! Sanki o kitaptan hiç çıkmış gibi... Hizmet, İnönü döneminde de kırmızı kitaptaydı, 27 Mayıs ihtilalinde de... 12 Eylül’den sonra da kırmızı kitapta olmaya devam etti, 28 Şubat’tan, 17 Haziran’dan sonra da hep kırmızı kitaptaydı. Bugün de kırmızı kitapta olmadığını kim söyleyebilir? Terör örgütü ilan etmeye gelince; kusura bakmayın bu komik bile olmayan iddianıza, bırakın aklı başında adamları aktrollerinizi bile inandıramazsınız. En kanlı terör örgütleriyle can ciğer kuzu sarması olduğunuz bir zamanda, karıncaya bile dokunmayan ve hayatlarını hem ülkesine hem insanlığa adamış insanlara böyle bir yafta vurmaya çalışmak, sadece sizin gerçek niyetinizin ne olduğunu ortaya çıkartır.Türkiye’de bu milletin on yıllar boyu kazıya kazıya elde ettiği kazanımların tamamını, tekrar devlete devşirmek isteyenler için ‘paralel’ yalanı yeterli bir argüman değil. Aslında bunu yapmak isteyenlerin kendi çevreleri dahil, hiç kimse bu saçmalığa inanmıyor. Dolayısıyla kitleleri tahrik edici tavır ve açıklamaların devam edeceğini düşünüyorum. Daha güvenlikçi, daha devletçi bir ülke için daha çok toplumsal olayın meydana gelmesi gerekir. Bundan sonraki tahriklere azami dikkat etmek lazım. m.kamis@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
15.10.2014
MehmetKamış-SizinLawrenceınızhangisi?Mehmet Kamış - Sizin Lawrenceınız hangisi?
Mehmet Kamış - Sizin Lawrence'ınız hangisi?
Zaman
15.10.2014
14:34
Türkiye 2010 referandumuyla kazandığı her şeyi birer birer terk etti ve tekrar güvenlik öncelikli bir devlet haline geldi.Hatta eskisinden daha yoğun bir devletçiliğe doğru uygun adım yol alıyoruz. Totaliter ve güvenlikçi rejimlerin en büyük özelliği; yönetenlerin insanlara bakış açısında yatar. Onlara göre her taraf her an ülkeyi satmaya hazır insanlarla doludur. Yöneten ne diyorsa bir an önce onun söylediklerinin kabul edilmesi, hiçbir şekilde itiraz edilmemesi gerekir. Yönetilenler ise bir kere sandığa gider, yaş ve kuru bütün yetkiyi yöneten o kişiye verir. Bundan sonra vatandaşa sadece itaat etmek düşer.Yönetenlere göre ülke iki tip insanla doludur; birincisi her söyleneni kabul eden, her politikayı kayıtsız bir şekilde destekleyen sadık insanlar, ikincisi mutlak itaat etmeyen hainler, vatanı satanlar yani Lawrance’ler... Bu Lawrance her kılıkta olabilir. Bazen itaatsiz bir yazar, bazen ‘yanlış yapıyorsunuz, bu akrep sırtınızda sizi ısırır’ diyen bir entelektüel... Bazen ağacın kesilmesinden, ormanların imara açılmasından rahatsız olan bir kısım kendini bilmez(!), bazen de şeffaflık isteyen, kamu harcamalarının nasıl ve nerede kullanıldığını soran, Selçuklulardan bu yana var olan Sayıştay’ın görevini yerine getirmesini isteyen itaatsizler... Hele o, ‘devlet kimsenin babasının malı değildir, beytülmal ülkedeki bütün yetimlerin malıdır’ deyip Hz. Ömer’i, Hz. Ebubekir’i örnek gösterenler yok mu? İşte esas hain kesim de tam bunlardır.Oysa, bu ülkede Lawrence’ler varsa bunları üç yılda bu güzelim ülkeyi bataklığa batıranların içinde aramak gerekmez mi? Eğer bir kısım ajanlardan bahsedeceksek onları, İran’ı hem Ortadoğu’nun hem de Türkiye’nin en kılcallarına kadar sokanların arasında aramak lazım. Bu ajanları, Batı standartlarında demokratik ve şeffaf bir ülke olma yolunda ilerleyen, dünyanın yıldızı konumuna yükselmeye aday gösterilen Türkiye’yi bir anda totaliter bir Ortadoğu ülkesi haline dönüştürenlerin içinde aramak en doğru yol olur kanaatindeyim.Türkiye insan merkezli bir hukuk devleti olmaya doğru giderken, birkaç yıl içinde kişi merkezli devletçi bir ülke haline geldi. Ülkeyi bu hale getirenler işi burada bırakmayacaklarmış. Güvenlikçi yeni Türkiyeciler ‘Hizmet’i terör örgütü ilan ettirip kırmızı kitaba aldıracakmış! Sanki o kitaptan hiç çıkmış gibi... Hizmet, İnönü döneminde de kırmızı kitaptaydı, 27 Mayıs ihtilalinde de... 12 Eylül’den sonra da kırmızı kitapta olmaya devam etti, 28 Şubat’tan, 17 Haziran’dan sonra da hep kırmızı kitaptaydı. Bugün de kırmızı kitapta olmadığını kim söyleyebilir? Terör örgütü ilan etmeye gelince; kusura bakmayın bu komik bile olmayan iddianıza, bırakın aklı başında adamları aktrollerinizi bile inandıramazsınız. En kanlı terör örgütleriyle can ciğer kuzu sarması olduğunuz bir zamanda, karıncaya bile dokunmayan ve hayatlarını hem ülkesine hem insanlığa adamış insanlara böyle bir yafta vurmaya çalışmak, sadece sizin gerçek niyetinizin ne olduğunu ortaya çıkartır.Türkiye’de bu milletin on yıllar boyu kazıya kazıya elde ettiği kazanımların tamamını, tekrar devlete devşirmek isteyenler için ‘paralel’ yalanı yeterli bir argüman değil. Aslında bunu yapmak isteyenlerin kendi çevreleri dahil, hiç kimse bu saçmalığa inanmıyor. Dolayısıyla kitleleri tahrik edici tavır ve açıklamaların devam edeceğini düşünüyorum. Daha güvenlikçi, daha devletçi bir ülke için daha çok toplumsal olayın meydana gelmesi gerekir. Bundan sonraki tahriklere azami dikkat etmek lazım. m.kamis@zaman.com.tr
Zaman
Ana Sayfa
15.10.2014
MehmetKamış-SizinLawrenceınızhangisi?Mehmet Kamış - Sizin Lawrenceınız hangisi?
Mehmet Kamış - Sizin Lawrence'niz hangisi?
Zaman
15.10.2014
03:00
Türkiye 2010 referandumuyla kazandığı her şeyi birer birer terk etti ve tekrar güvenlik öncelikli bir devlet haline geldi.Hatta eskisinden daha yoğun bir devletçiliğe doğru uygun adım yol alıyoruz. Totaliter ve güvenlikçi rejimlerin en büyük özelliği; yönetenlerin insanlara bakış açısında yatar. Onlara göre her taraf her an ülkeyi satmaya hazır insanlarla doludur. Yöneten ne diyorsa bir an önce onun söylediklerinin kabul edilmesi, hiçbir şekilde itiraz edilmemesi gerekir. Yönetilenler ise bir kere sandığa gider, yaş ve kuru bütün yetkiyi yöneten o kişiye verir. Bundan sonra vatandaşa sadece itaat etmek düşer.Yönetenlere göre ülke iki tip insanla doludur; birincisi her söyleneni kabul eden, her politikayı kayıtsız bir şekilde destekleyen sadık insanlar, ikincisi mutlak itaat etmeyen hainler, vatanı satanlar yani Lawrance’ler... Bu Lawrance her kılıkta olabilir. Bazen itaatsiz bir yazar, bazen ‘yanlış yapıyorsunuz, bu akrep sırtınızda sizi ısırır’ diyen bir entelektüel... Bazen ağacın kesilmesinden, ormanların imara açılmasından rahatsız olan bir kısım kendini bilmez(!), bazen de şeffaflık isteyen, kamu harcamalarının nasıl ve nerede kullanıldığını soran, Selçuklulardan bu yana var olan Sayıştay’ın görevini yerine getirmesini isteyen itaatsizler... Hele o, ‘devlet kimsenin babasının malı değildir, beytülmal ülkedeki bütün yetimlerin malıdır’ deyip Hz. Ömer’i, Hz. Ebubekir’i örnek gösterenler yok mu? İşte esas hain kesim de tam bunlardır.Oysa, bu ülkede Lawrence’ler varsa bunları üç yılda bu güzelim ülkeyi bataklığa batıranların içinde aramak gerekmez mi? Eğer bir kısım ajanlardan bahsedeceksek onları, İran’ı hem Ortadoğu’nun hem de Türkiye’nin en kılcallarına kadar sokanların arasında aramak lazım. Bu ajanları, Batı standartlarında demokratik ve şeffaf bir ülke olma yolunda ilerleyen, dünyanın yıldızı konumuna yükselmeye aday gösterilen Türkiye’yi bir anda totaliter bir Ortadoğu ülkesi haline dönüştürenlerin içinde aramak en doğru yol olur kanaatindeyim.Türkiye insan merkezli bir hukuk devleti olmaya doğru giderken, birkaç yıl içinde kişi merkezli devletçi bir ülke haline geldi. Ülkeyi bu hale getirenler işi burada bırakmayacaklarmış. Güvenlikçi yeni Türkiyeciler ‘Hizmet’i terör örgütü ilan ettirip kırmızı kitaba aldıracakmış! Sanki o kitaptan hiç çıkmış gibi... Hizmet, İnönü döneminde de kırmızı kitaptaydı, 27 Mayıs ihtilalinde de... 12 Eylül’den sonra da kırmızı kitapta olmaya devam etti, 28 Şubat’tan, 17 Haziran’dan sonra da hep kırmızı kitaptaydı. Bugün de kırmızı kitapta olmadığını kim söyleyebilir? Terör örgütü ilan etmeye gelince; kusura bakmayın bu komik bile olmayan iddianıza, bırakın aklı başında adamları aktrollerinizi bile inandıramazsınız. En kanlı terör örgütleriyle can ciğer kuzu sarması olduğunuz bir zamanda, karıncaya bile dokunmayan ve hayatlarını hem ülkesine hem insanlığa adamış insanlara böyle bir yafta vurmaya çalışmak, sadece sizin gerçek niyetinizin ne olduğunu ortaya çıkartır.Türkiye’de bu milletin on yıllar boyu kazıya kazıya elde ettiği kazanımların tamamını, tekrar devlete devşirmek isteyenler için ‘paralel’ yalanı yeterli bir argüman değil. Aslında bunu yapmak isteyenlerin kendi çevreleri dahil, hiç kimse bu saçmalığa inanmıyor. Dolayısıyla kitleleri tahrik edici tavır ve açıklamaların devam edeceğini düşünüyorum. Daha güvenlikçi, daha devletçi bir ülke için daha çok toplumsal olayın meydana gelmesi gerekir. Bundan sonraki tahriklere azami dikkat etmek lazım. m.kamis@zaman.com.tr
Zaman
En Çok Okunan
15.10.2014
MehmetKamış-SizinLawrencenizhangisi?Mehmet Kamış - Sizin Lawrenceniz hangisi?
Mehmet Kamış - Sizin Lawrence'niz hangisi?
Zaman
15.10.2014
02:07
Türkiye 2010 referandumuyla kazandığı her şeyi birer birer terk etti ve tekrar güvenlik öncelikli bir devlet haline geldi.Hatta eskisinden daha yoğun bir devletçiliğe doğru uygun adım yol alıyoruz. Totaliter ve güvenlikçi rejimlerin en büyük özelliği; yönetenlerin insanlara bakış açısında yatar. Onlara göre her taraf her an ülkeyi satmaya hazır insanlarla doludur. Yöneten ne diyorsa bir an önce onun söylediklerinin kabul edilmesi, hiçbir şekilde itiraz edilmemesi gerekir. Yönetilenler ise bir kere sandığa gider, yaş ve kuru bütün yetkiyi yöneten o kişiye verir. Bundan sonra vatandaşa sadece itaat etmek düşer. Yönetenlere göre ülke iki tip insanla doludur; birincisi her söyleneni kabul eden, her politikayı kayıtsız bir şekilde destekleyen sadık insanlar, ikincisi mutlak itaat etmeyen hainler, vatanı satanlar yani Lawrance’ler... Bu Lawrance her kılıkta olabilir. Bazen itaatsiz bir yazar, bazen ‘yanlış yapıyorsunuz, bu akrep sırtınızda sizi ısırır’ diyen bir entelektüel... Bazen ağacın kesilmesinden, ormanların imara açılmasından rahatsız olan bir kısım kendini bilmez(!), bazen de şeffaflık isteyen, kamu harcamalarının nasıl ve nerede kullanıldığını soran, Selçuklulardan bu yana var olan Sayıştay’ın görevini yerine getirmesini isteyen itaatsizler... Hele o, ‘devlet kimsenin babasının malı değildir, beytülmal ülkedeki bütün yetimlerin malıdır’ deyip Hz. Ömer’i, Hz. Ebubekir’i örnek gösterenler yok mu? İşte esas hain kesim de tam bunlardır. Oysa, bu ülkede Lawrence’ler varsa bunları üç yılda bu güzelim ülkeyi bataklığa batıranların içinde aramak gerekmez mi? Eğer bir kısım ajanlardan bahsedeceksek onları, İran’ı hem Ortadoğu’nun hem de Türkiye’nin en kılcallarına kadar sokanların arasında aramak lazım. Bu ajanları, Batı standartlarında demokratik ve şeffaf bir ülke olma yolunda ilerleyen, dünyanın yıldızı konumuna yükselmeye aday gösterilen Türkiye’yi bir anda totaliter bir Ortadoğu ülkesi haline dönüştürenlerin içinde aramak en doğru yol olur kanaatindeyim. Türkiye insan merkezli bir hukuk devleti olmaya doğru giderken, birkaç yıl içinde kişi merkezli devletçi bir ülke haline geldi. Ülkeyi bu hale getirenler işi burada bırakmayacaklarmış. Güvenlikçi yeni Türkiyeciler ‘Hizmet’i terör örgütü ilan ettirip kırmızı kitaba aldıracakmış! Sanki o kitaptan hiç çıkmış gibi... Hizmet, İnönü döneminde de kırmızı kitaptaydı, 27 Mayıs ihtilalinde de... 12 Eylül’den sonra da kırmızı kitapta olmaya devam etti, 28 Şubat’tan, 17 Haziran’dan sonra da hep kırmızı kitaptaydı. Bugün de kırmızı kitapta olmadığını kim söyleyebilir? Terör örgütü ilan etmeye gelince; kusura bakmayın bu komik bile olmayan iddianıza, bırakın aklı başında adamları aktrollerinizi bile inandıramazsınız. En kanlı terör örgütleriyle can ciğer kuzu sarması olduğunuz bir zamanda, karıncaya bile dokunmayan ve hayatlarını hem ülkesine hem insanlığa adamış insanlara böyle bir yafta vurmaya çalışmak, sadece sizin gerçek niyetinizin ne olduğunu ortaya çıkartır. Türkiye’de bu milletin on yıllar boyu kazıya kazıya elde ettiği kazanımların tamamını, tekrar devlete devşirmek isteyenler için ‘paralel’ yalanı yeterli bir argüman değil. Aslında bunu yapmak isteyenlerin kendi çevreleri dahil, hiç kimse bu saçmalığa inanmıyor. Dolayısıyla kitleleri tahrik edici tavır ve açıklamaların devam edeceğini düşünüyorum. Daha güvenlikçi, daha devletçi bir ülke için daha çok toplumsal olayın meydana gelmesi gerekir. Bundan sonraki tahriklere azami dikkat etmek lazım. m.kamis@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
15.10.2014
MehmetKamış-SizinLawrencenizhangisi?Mehmet Kamış - Sizin Lawrenceniz hangisi?
Mehmet Kamış - Sizin Lawrence'niz hangisi?
Zaman
15.10.2014
02:06
Türkiye 2010 referandumuyla kazandığı her şeyi birer birer terk etti ve tekrar güvenlik öncelikli bir devlet haline geldi.Hatta eskisinden daha yoğun bir devletçiliğe doğru uygun adım yol alıyoruz. Totaliter ve güvenlikçi rejimlerin en büyük özelliği; yönetenlerin insanlara bakış açısında yatar. Onlara göre her taraf her an ülkeyi satmaya hazır insanlarla doludur. Yöneten ne diyorsa bir an önce onun söylediklerinin kabul edilmesi, hiçbir şekilde itiraz edilmemesi gerekir. Yönetilenler ise bir kere sandığa gider, yaş ve kuru bütün yetkiyi yöneten o kişiye verir. Bundan sonra vatandaşa sadece itaat etmek düşer. Yönetenlere göre ülke iki tip insanla doludur; birincisi her söyleneni kabul eden, her politikayı kayıtsız bir şekilde destekleyen sadık insanlar, ikincisi mutlak itaat etmeyen hainler, vatanı satanlar yani Lawrance’ler... Bu Lawrance her kılıkta olabilir. Bazen itaatsiz bir yazar, bazen ‘yanlış yapıyorsunuz, bu akrep sırtınızda sizi ısırır’ diyen bir entelektüel... Bazen ağacın kesilmesinden, ormanların imara açılmasından rahatsız olan bir kısım kendini bilmez(!), bazen de şeffaflık isteyen, kamu harcamalarının nasıl ve nerede kullanıldığını soran, Selçuklulardan bu yana var olan Sayıştay’ın görevini yerine getirmesini isteyen itaatsizler... Hele o, ‘devlet kimsenin babasının malı değildir, beytülmal ülkedeki bütün yetimlerin malıdır’ deyip Hz. Ömer’i, Hz. Ebubekir’i örnek gösterenler yok mu? İşte esas hain kesim de tam bunlardır. Oysa, bu ülkede Lawrence’ler varsa bunları üç yılda bu güzelim ülkeyi bataklığa batıranların içinde aramak gerekmez mi? Eğer bir kısım ajanlardan bahsedeceksek onları, İran’ı hem Ortadoğu’nun hem de Türkiye’nin en kılcallarına kadar sokanların arasında aramak lazım. Bu ajanları, Batı standartlarında demokratik ve şeffaf bir ülke olma yolunda ilerleyen, dünyanın yıldızı konumuna yükselmeye aday gösterilen Türkiye’yi bir anda totaliter bir Ortadoğu ülkesi haline dönüştürenlerin içinde aramak en doğru yol olur kanaatindeyim. Türkiye insan merkezli bir hukuk devleti olmaya doğru giderken, birkaç yıl içinde kişi merkezli devletçi bir ülke haline geldi. Ülkeyi bu hale getirenler işi burada bırakmayacaklarmış. Güvenlikçi yeni Türkiyeciler ‘Hizmet’i terör örgütü ilan ettirip kırmızı kitaba aldıracakmış! Sanki o kitaptan hiç çıkmış gibi... Hizmet, İnönü döneminde de kırmızı kitaptaydı, 27 Mayıs ihtilalinde de... 12 Eylül’den sonra da kırmızı kitapta olmaya devam etti, 28 Şubat’tan, 17 Haziran’dan sonra da hep kırmızı kitaptaydı. Bugün de kırmızı kitapta olmadığını kim söyleyebilir? Terör örgütü ilan etmeye gelince; kusura bakmayın bu komik bile olmayan iddianıza, bırakın aklı başında adamları aktrollerinizi bile inandıramazsınız. En kanlı terör örgütleriyle can ciğer kuzu sarması olduğunuz bir zamanda, karıncaya bile dokunmayan ve hayatlarını hem ülkesine hem insanlığa adamış insanlara böyle bir yafta vurmaya çalışmak, sadece sizin gerçek niyetinizin ne olduğunu ortaya çıkartır. Türkiye’de bu milletin on yıllar boyu kazıya kazıya elde ettiği kazanımların tamamını, tekrar devlete devşirmek isteyenler için ‘paralel’ yalanı yeterli bir argüman değil. Aslında bunu yapmak isteyenlerin kendi çevreleri dahil, hiç kimse bu saçmalığa inanmıyor. Dolayısıyla kitleleri tahrik edici tavır ve açıklamaların devam edeceğini düşünüyorum. Daha güvenlikçi, daha devletçi bir ülke için daha çok toplumsal olayın meydana gelmesi gerekir. Bundan sonraki tahriklere azami dikkat etmek lazım. m.kamis@zaman.com.tr
Zaman
Ana Sayfa
15.10.2014
MehmetKamış-SizinLawrencenizhangisi?Mehmet Kamış - Sizin Lawrenceniz hangisi?
Fethullah Gülen Hocaefendi: Olaylarla Hizmet'i irtibatlandırmak büyük bir iftira
Zaman
13.10.2014
02:09
Fethullah Gülen Hocaefendi, Hizmet gönüllülerinin, Kobani’yi bahane ederek ülkeyi savaş alanına çevirenlerle irtibatlı gösterilmeye çalışılmasının büyük bir iftira olduğunu söyledi. Camia’nın senelerdir hiçbir şiddete, anarşiye ve sokak hadisesine ‘evet’ demediğinin herkesçe bilindiğini, dahası karıncanın hayat hakkını dahi muazzez görüp-gözetmiş bulunmasının takdirle yâd edildiğini ifade etti.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ‘Paralel Paranoyasının Zavallıları ve Hizmet Erlerinin Yol Haritası’ başlıklı yeni sohbeti, herkul.org sitesinde yayınlandı. 424. Nağme’de Hocaefendi, Hizmet gönüllülerinin, Kobani’yi bahane ederek ülkeyi savaş alanına çevirenlerle irtibatlı gösterilmeye çalışılmasının büyük bir iftira olduğunu ifade etti. Hocaefendi, bu tür söylemlerin, ya paranoya kaynaklı ya da karalamaya matuf bu iddiaların dikkate değmeyecek, hatta aklıselim tarafından çok komik bulunacak ölçüde bayağı sözlerden ibaret sayıldığını vurguladı. İşte Hocaefendi’nin sohbetinden bazı satırbaşları:Yol ihlas yolu, rıza da Allah’ın rızası…“Yolun bir yerinde bulunuyoruz. İster duyguların derinliği, bir yönüyle fevkaladeliği, isterse hizmetimiz itibarı ile yine yolun bir yerinde bulunuyoruz. Allah bilir, bilemiyorum ben aldığımız yolun daha kaç katı önümüzde var? Kaç kilometre kat etmişiz? Alınması gerekli olan kaç kilometrelik bir yol var? Kaç kilometrelik bir yol var ki Raşîd Halifelerin arkasında kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlayalım. ‘Bizi de bunlara bağışla Allah’ım!’ diyelim. Öyle bir meseleyi ibraz etmenin ilk basamağı, öyle bir yola girmektir. Her adım bir yönüyle bir sonraki adım adına en inandırıcı referanstır. Kuvve-i maneviyeyi takviye edici en önemli bir faktördür. Bir kere bir adım atılmış ise Allah’ın izni ile diğeri de atılır. Diğeri de atılır. Diğeri de atılır. Bugüne kadar adım atma düşüncesini dimağlarımızdan sildiğimizden dolayı ‘Acaba düşer miyiz?, Kayar mıyız? Başka bir yere mi gideriz?’ falan mülahazasıyla endişeli veyahut da zincire vurulmuş gibi irademizi felç ettiler. Kuvve-i maneviyemizi kırdılar, nöronlarımıza girdiler. Kortekse oturdular, bizi bizden uzaklaştırdılar. Hiç farkına varmadan kendimizi, bizliğimizi, esas ne olduğumuzu kaybettik, yitirdik. Onun için bir yolda yürüme esasen, o hedefe doğru gideceğimiz yolun sonunda esas varacağımız en önemli hedef, zihinlerimizden çıkarılmaması, atılmaması, unutulmaması gereken asıl bir şey var. İhlas yolu, Allah’ın rızası! Yol ihlas yolu, rıza da Allah’ın rızası…Her gün bir adamın yüzünü Cemalullah’a çevirmeye bakalımEvet, yol buysa bence el âlem ne derse desin. Varsın desinler. Çok önemli değil. Kalkar birisi paralel der. Ne demekse o paralel. Bağışlayın bu da avam ifadesi, öyle kabak tadı vermeye başladı ki bu mesele. Şimdi değil aklı başında okumuş böyle elit insanlar o büyüyle büyülenmiş olanların dışında belli angajmanlıklarla dediklerinin ötesinde bir şey demeyen, bir şey düşünmeyen, aklı bir şeye ermeyen, hep onun ağzına bakan insanlar. Bunların dışında zannediyorum dünyanın her yerinde bu mülahazalara insanlar kıkır kıkır gülüyorlar. Şimdi âlemin güldüğü bir mülahaza veya size taktıkları bir lakap, bundan dolayı ne diye müteessir olacaksınız ki. Kendilerini komik duruma düşürecek bir şey söylüyorlar. Millet bu denen şeylere böyle bakıyorsa siz ne diye müteessir olacaksınız ki. Zannediyorum sizin umurunuzda değil. Yine halk ifadesiyle diyeyim, bir kulağınızdan giriyor, öbür kulağınızdan çıkıyor. Paralel demişler, yok bilmem ne demişler. Bunlar, öyle artık tatsız bir şey haline geldi ki zannediyorum mesela şimdi sokaklara dökülenler yine bu da paralelin işi diyor. Onlar bir sineğin canına bile kıymamışlardır. Onların en mücrimi, en günahkârı size kasemle teminat veririm, hayatımda bilerek bir karıncaya basmadım. On dört senedir buradaki arkadaşlarım beni bilirler, o taşların arasında, kaldırımlarda yürürken gözlerimi hiç kaldırıp kenara bakmadım bir karıncaya basarım diye. Ve arkadaşlarıma da tembihledim, burada karıncalar olabilir basmayın diye. Bu temel düşüncemizdir. Re’fetimizin, şefkatimizin, insanîderinliğimizin ifadesidir. Bu açıdan, hani siz bu keyfiyetteyseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle Cenab-ı Hak da sizi ve emeğinizi hiçbir zaman zayi etmeyecektir. Onlara takılmaya gelmez. Çok basit şeyler. Sevimsiz şeyler. Bunu kim söylerse söylesin. İsterse cihan hükümdarları söylesin. Bir şaşkınlığın ifadesi. Bu şaşkınlık karşısında, şaşkınlığı anlamayanların şaşkınlığına da ben biraz şaşıyorum. Cenab-ı Hak inayetimizi üzerimizden eksik etmesin. Vazifemiz, misyonumuz ne ise o mevzuda o işe konsantre olmak suretiyle bence birlerimizi bin etmeye bakmamız lazım. İmkân varsa gittiğimizde yani her gün bir adam kazan
Zaman
Sağlık
13.10.2014
FethullahGülenHocaefendiOlaylarlaHizmetiirtibatlandırmakbüyükbiriftiraFethullah Gülen Hocaefendi Olaylarla Hizmeti irtibatlandırmak büyük bir iftira
Şeytan bize bu altı noktadan saldırıyor
Zaman
10.10.2014
01:58
İnsan tâ çocukluğundan başlayarak ruhunun bedeninden ayrılacağı ana kadar çeşitli imtihanlarla yüz yüze gelir. Hayat baştan başa, değişik derinlikte bir imtihanlar zinciri olarak devam eder durur. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de 29. Mektup’taki Hücumât-ı Sitte risalesinde bu imtihanların en tehlikeli olanlarına 6 ana başlık altında dikkat çeker.1- Hubb-u câh (Makam-mansıp sevgisi)Bediüzzaman’ın deşifre ettiği zaaflarımızın başında gelir. Bunun bir ayağında ‘bilinme arzusu’, diğer ayağında egoyu besleyen ‘hükmetme isteği’ yer alır. Nitekim insanoğlu şöhret hırsına kapılarak makam sevgisine tutulabilir, iktidar sevdasıyla ve birilerine hükmetme arzusuyla da bu zaafı besleyebilir. Üstad, bu zaafı dünya ehli için sıkıntılı, ahiret ehli için gayet tehlikeli bulur. Bu damarın kardeşlerini mağlup etmesinden korkar. Zira makam bağımlısı kişi, aynı zamanda bir teveccüh tiryakisidir; o her yerde takdir edilmeyi bekler, alkışlanmayı ister, beğenilmeyi ve methedilmeyi diler. Özellikle de dünya hayatını her şey sanan kimselerde, makam arzusu had safhadadır ki makamının gölgesinde birtakım arzularını gerçekleştirmeye uğraşır; üzerinde bol bir elbise gibi duran o makamı dolduramadığından komik duruma düşer, beklentilerin altında ezilir. Bazı insanlar ise nisbî payelerin geçici olduğunu bilir, elde ettiği imkânı Hak yolunda değerlendirir, bulundukları makamı daha anlamlı hale getirir. Şüphesiz ikincilerin durumunu makam sevdası ya da kıdem arzusu şeklinde değerlendirmek haksızlık olur.Hubb-u cahın yüzünü başka yöne çevirmek gerektiğini aktaran Nur müellifi, Allah’ın teveccü-hünün yanında kul teveccühünün bir zerre hükmünde olduğunu söyler. Makam, mansıbın kabir kapısında söneceğini ifade ederek insanlardan iltifat bekleme hissini; Allah’ın iltifatı, peygamberin teveccühü, meleklerin takdiri ve büyük zatların ilgisiyle kıyaslar ve bu hissi susturmamızı tavsiye eder. İnanan insanlar, kendilerinden önce yaşayıp gitmiş olan makam-mansıp sahiplerinin akıbetlerini düşünmeli ve dünyalık bakımından en debdebeli bir hayat süren kimselerin bile sonunda mezar denen iki metrelik makamla yetinmek zorunda kaldıklarını hatırdan çıkarmamalı. Çünkü hubb-u câh herkesin yakalanması muhtemel olan öldürücü bir hastalık. Bu hastalığa yakalanmama hususunda hiç kimsenin teminatı yok. Bu sebeple insan, her gün kalbini defaatle cilalamalı; iç dünyasını, tıpkı bir kandili parlatıyor gibi parlatmalı. Unutulmamalı ki Allah’ın teveccühü büyük bir makamdır, insanlığın en büyük makamı ise Marifetullah’tır (Allah’ı bilme).2- Hiss-i havf (Korku)Şeytanın altı tuzağından birini havf (korku) olarak zikreden Bediüzzaman, zalimlerin korku damarını kullanarak insanları sindirmeye çalıştığını söyler: “Dessas zalimler bu korku damarından çok istifade ediyorlar ve onunla korkakları gemlendiriyorlar. Çok ehemmiyetsiz evhamla çok ehemmiyetli şeyleri onlara feda ettiriyorlar.” Üstad, korkan kişinin kuruntulara kapılacağını, sinekten kaçarken yılanın ağzına gireceğini dile getirir. Ona göre korku duygusu, hayatı zorlaştırmak için insana verilen bir yük değil. Aksine bizi tehdit eden tehlikelere karşı ihtiyatlı hareket etmemiz için verilen önemli bir savunma mekanizmasıdır. Bu duygu sayesinde, tehlikelerden kaçınma ve kendini kontrol etme fırsatını yakalarız. Fethullah Gülen Hocaefendi de “Hak ve hakikate inanmış bir sinenin bu illetten kurtulması, ancak imanıyla metafizik gerilime geçip ‘Bin izzetim, bin haysiyetim ve bin şerefim olsa da, hepsi bu uğurda feda olsun. Ölüm ancak Allah’ın elindedir.’ kanaatleriyle aşılabilir. Zira kimseden korkmamanın yegâne çaresi, korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmakla mümkündür.” diyerek korkuyu doğru yere kanalize etmemizi tavsiye eder.3- Tamah (Açgözlülük)Nur müellifi, şeytanın bizi tamah damarından avladığını dile getirir. Onun tamahla kastettiği daha ziyade rızk ve geçim derdi konusunda gösterilen hırstır. Rızkın mahlûkat arasındaki ilâhî taksimatını anlamayan insan, rızkından endişe etmeye başlar. Bu da, insanın rızk arama çabasında hırs ve tamah göstermesine sebep olur. İhlâsı kıran, uhrevî amelleri zedeleyen en önemli tuzaklardan birinin tamah olduğunu ifade eden Üstad’a göre bu duygu bizi riyaya sürükler. Bundan kurtulmanın çaresi de iktisat, kanaat, tevekkül ve kısmetine rıza göstermektir. Rızkın kaderle tayin edilmiş olduğuna inanmak, Rabb’in rahmetine sebep olur. Helal ve meşru rızık insanın aczine ve fakrına binaen gelir. Kanaat edip iktisatla davranan bir kimse hiçbir zaman darlık ve yokluğa maruz kalmaz. Hûd Sûresi’nde geçen “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkını vermek Allah’a mahsustur.” ayeti, dünya malına gösterdiğimiz hır
Zaman
Ana Sayfa
10.10.2014
ŞeytanbizebualtınoktadansaldırıyorŞeytan bize bu altı noktadan saldırıyor
Nuriye Akman - Paris oto fuarı
Zaman
07.10.2014
02:13
Ne motordan anlarım ne kaportadan. Paris otomobil fuarını gezmeye, hayat boyu arabalara “Fransız kalan” bindiği, tüm araçların geçici sahibiymiş gibi hisseden bir kadın olarak önce “Arabalar ve Moda” bölümünden başladım.Bu iki sektörün geçen yüzyıldaki işbirliği reklam fotolarıyla zenginleştirilerek sergileniyordu. Ninna Ricci’den Dolce Gabbana’ya kadar ünlü moda firmaların geçmişte tasarladıkları konsept arabalar komik, gündelik kullanım için olanlarsa çok sevimliydi.Eski arabalar neredeyse birer giysi gibi tasarlanmıştı. Ölçüler son derece insani, hatlar yuvarlak, metal aksam kumaş yumuşaklığındaydı. Bazı modeller kol, bacak gibi vücudun birer parçasıydı sanki, kimilerinde ise oturma odası sıcaklığı hissettim. Otomotiv endüstrisi geliştikçe arabaların daha makine görünümü kazandığını fark ettim ilk kez. Artık daha modern ama daha ruhsuz arabalara biniyorduk galiba. Otomobillerin moda ile yaşadığı aşk, bana şaşırtıcı bir şeyi daha gösterdi. Geçmiş zamanların reklamlarına bakılırsa, kadın bedeni günümüzle kıyaslandığında daha muhafazakâr bir biçimde kullanılmıştı. Giysiler kapalı, duruşlar asildi. Fuar için özel olarak böyle fotolar mı seçildi bilemem ama hayret; çağdaş modellerin sergilendiği bölümde de yarı-çıplak kadınlara rastlamadım. Belki de benim gezdiğim saatlerde dinlenmeye çekilmişlerdi! Oysa yıllar evvel gezdiğim Cenevre fuarının hemen her standında seksi kadınlar arabaların gücüne güç katıyordu!Reklam temaları hiç değişmiyor galiba. Eskiler de arabaları “özgürlük, prestij, macera, hız, güç, güvenlik, sosyalleşme, aşk, tutku” gibi kavramlarla pazarlamış. Zaten bu kavramlar üretici ne satarsa satsın, ister ev, ister mücevher, isterse giysi, modern insanı bilinçaltından yakalayacağı zayıf noktalar. Kimse de korunaklı değil bu açıdan. Fuarda arabaları inceleyen insanların yüz ifadeleriyle beden dillerine baktığımda bunu çok net gördüm. Herkesin beyninde daha önce o kavramların çizdiği resimler var. Arabaları gözleriyle veya elleriyle severken canlanıyor o imajlar ve sahip olma güdüsü harekete geçiyor. Bugün değilse bile yarın elde edilesi oyuncaklar onlar! Tabii Maserati, Lamborghini, Ferrari gibi sıradan cepler için ulaşılmaz modeller karşısında hayranlık ve hüzünle iç geçiren insanlar da gördüm. Kendilerini yok yere fakir hissediyor olsalar gerekti. Teşhirin doğurduğu arzunun bu eksiltici yönünü daha önce hiç düşünmemiştim. Fuarda çevre dostu hibrid arabalar da vardı tabii ama bu alana yatırım yapan firmalarla sergilenen örnekler son derece kısıtlıydı. Bunların başında prestijli Tesla firması geliyordu. Geçen yıl sadece 20 bin araba üreten, gelecek yıl bu rakamı 35 bine çıkarmayı planlayan Tesla yetkilileri, yılda 85 milyon arabanın üretildiği dünya pazarında benzinden elektriğe geçiş devriminin gerçekleşebilmesi için, tüm üreticilerin taşın altına ellerini koymalarını gerektiğini söylüyordu. Bu yüzden şimdiye kadarki teknolojik birikimlerini diğer firmalara kiralamaya karar vermişlerdi. Bu tür arabaların pahalı aksamı olan lityum batarya fabrikasını Nevada’da kurarak sektörü teşvik edeceklerdi.Tesla’nın yaklaşımından anladığım kadarıyla dünyayı ya hep birlikte kurtaracak ya da topyekûn kaybedecektik. Tabii arabalar, petrol bazlı ekonomik ve siyasi savaşların daima bir parçası olduğundan, çevreci zihniyetin ne vakit şahlanacağı meçhul. Hiç değilse karayolları yerine deniz ve demiryolları yaygınlaştırılabilirdi ama kimin umurunda! En şık, en sağlam arabaları yapabilecek güçteki insan, henüz paranın dışında ödemesi gereken bedeller olduğunu idrake hazır değil. Aksi olsaydı fuarlarda başka bir teşhir yöntemi izlenirdi. Nasıl ki sigaraların üstüne “içme öldürür”, “sağlığa zararlıdır” gibi uyarılar yazılıyor, firmalar otomobillerin çevreye verdiği zararları da anlatmaya mecbur tutulurdu. Şöyle bir reklam sloganı düşünebiliyor musunuz: “Bütün bu gördüğünüz oyuncaklar aslında dünyayı zehirliyor.” n.akman@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
07.10.2014
NuriyeAkman-ParisotofuarıNuriye Akman - Paris oto fuarı
Hala en çok ona gülüyoruz
Zaman
27.09.2014
13:57
Yeşilçamın komik karakterlerinden Kemal Sunal, vefatının üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen Türk halkını hala en çok güldüren isim oldu. Onu Cem Yılmaz ve Tolga Çevik takip etti.Ağız bakım markası Signalin 3 Ekim Dünya Gülümseme Günü dolayısıyla 12 şehirde yaşları 18 ile 65 yaş arasında değişen, farklı sosyo ekonomik gruplardaki kişilerle görüşerek Türkiye’nin Gülümseme Haritası’nı çıkardı. İlgi çekici sonuçlar elde edilen çalışmaya göre her 3 kişiden 1’i gülüşüne güvenmiyor. Gülüşüne güvenmeyenlerin yüzde 63’ü dişlerini beğenmediği için gülümsemenin kendisine yakışmadığını düşünüyor. Bu arada her 3 kişiden birinin de günde en az 1 kez bile dişlerini fırçalamadığı ortaya çıktı.Araştırmaya göre günümüzde 80’li ve 90’lı yıllara göre daha az gülümseyip daha az gülümsetiyoruz. Dijital çağa rağmen insanlar aile ve arkadaş ortamlarında kendini daha mutlu hissediyor. Türk insanının aileye olan bağı ve sevgisi yüzde 59. Araştırmaya katılanların yüzde 61’i daha çok televizyon programlarına güldüğünü söylüyor. Sempatik gülümsemesiyle Türk insanının kalbinde taht kuran Kemal Sunal, her dönemin en çok gülümseten ismi ve gülümsemesi unutulmuyor. Hababam Sınıfı yüzde 67 ile hala en çok güldürenler arasında. Kemal Sunal yüzde 49 ile hala en çok gülünen komedyen olurken onu Cem Yılmaz ve Tolga Çevik takip ediyor.1980’li yıllardan bugüne televizyon tarihine bakıldığında güldüren ve gülümseten programlar arasında nesilden nesile halen gülmeye devam edilen Hababam Sınıfı dikkat çekiyor. 80’lerde Kemal Sunal, Hababam Sınıfı, Zeki ve Metin, Adile Naşit, Nejat Uygur, Devekuşu Kabare, Cenk Koray yer alırken, 90’larda Bir Demek Tiyatro ile Mükremin Abi, Barış Manço ile Adam Olacak Çocuk, Olacak O Kadar ile Levent Kırca en çok gülünen programlar oldu. 2000’lerde Cem Yılmaz, Ata Demirer, Beyaz Show, Avrupa Yakası, GORA, Çocuklar Duymasın, günümüzde ise Cem Yılmaz, Yalan Dünya, Recep İvedik, Güldür Güldür, Arkadaşım Hoşgeldin ve Hababam Sınıfı en çok gülünenler arasında.EN ÇOK KOMİK VİDEOLAR PAYLAŞILIYORAraştırmaya katılan her 10 kişiden 4’ü internet tabanlı içerik paylaşım sitelerinde kısa video izlediğini söylüyor. Güldüren içerikleri daha çok 25-44 yaş grubu yetişkinler yüzde 80 paylaşıyor. İnternet kullananların yüzde 70’i düşündüren değil, komik videolar, karikatürler ve fotoğraflar gibi güldüren içerikler paylaşarak karşısındakini güldürmeyi sevdiğini söylüyor.
Zaman
Güncel
27.09.2014
HalaençokonagülüyoruzHala en çok ona gülüyoruz
Hala en çok ona gülüyoruz
Zaman
27.09.2014
13:57
Yeşilçamın komik karakterlerinden Kemal Sunal, vefatının üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen Türk halkını hala en çok güldüren isim oldu. Onu Cem Yılmaz ve Tolga Çevik takip etti.Ağız bakım markası Signalin 3 Ekim Dünya Gülümseme Günü dolayısıyla 12 şehirde yaşları 18 ile 65 yaş arasında değişen, farklı sosyo ekonomik gruplardaki kişilerle görüşerek Türkiye’nin Gülümseme Haritası’nı çıkardı. İlgi çekici sonuçlar elde edilen çalışmaya göre her 3 kişiden 1’i gülüşüne güvenmiyor. Gülüşüne güvenmeyenlerin yüzde 63’ü dişlerini beğenmediği için gülümsemenin kendisine yakışmadığını düşünüyor. Bu arada her 3 kişiden birinin de günde en az 1 kez bile dişlerini fırçalamadığı ortaya çıktı.Araştırmaya göre günümüzde 80’li ve 90’lı yıllara göre daha az gülümseyip daha az gülümsetiyoruz. Dijital çağa rağmen insanlar aile ve arkadaş ortamlarında kendini daha mutlu hissediyor. Türk insanının aileye olan bağı ve sevgisi yüzde 59. Araştırmaya katılanların yüzde 61’i daha çok televizyon programlarına güldüğünü söylüyor. Sempatik gülümsemesiyle Türk insanının kalbinde taht kuran Kemal Sunal, her dönemin en çok gülümseten ismi ve gülümsemesi unutulmuyor. Hababam Sınıfı yüzde 67 ile hala en çok güldürenler arasında. Kemal Sunal yüzde 49 ile hala en çok gülünen komedyen olurken onu Cem Yılmaz ve Tolga Çevik takip ediyor.1980’li yıllardan bugüne televizyon tarihine bakıldığında güldüren ve gülümseten programlar arasında nesilden nesile halen gülmeye devam edilen Hababam Sınıfı dikkat çekiyor. 80’lerde Kemal Sunal, Hababam Sınıfı, Zeki ve Metin, Adile Naşit, Nejat Uygur, Devekuşu Kabare, Cenk Koray yer alırken, 90’larda Bir Demek Tiyatro ile Mükremin Abi, Barış Manço ile Adam Olacak Çocuk, Olacak O Kadar ile Levent Kırca en çok gülünen programlar oldu. 2000’lerde Cem Yılmaz, Ata Demirer, Beyaz Show, Avrupa Yakası, GORA, Çocuklar Duymasın, günümüzde ise Cem Yılmaz, Yalan Dünya, Recep İvedik, Güldür Güldür, Arkadaşım Hoşgeldin ve Hababam Sınıfı en çok gülünenler arasında.EN ÇOK KOMİK VİDEOLAR PAYLAŞILIYORAraştırmaya katılan her 10 kişiden 4’ü internet tabanlı içerik paylaşım sitelerinde kısa video izlediğini söylüyor. Güldüren içerikleri daha çok 25-44 yaş grubu yetişkinler yüzde 80 paylaşıyor. İnternet kullananların yüzde 70’i düşündüren değil, komik videolar, karikatürler ve fotoğraflar gibi güldüren içerikler paylaşarak karşısındakini güldürmeyi sevdiğini söylüyor.
Zaman
Ana Sayfa
27.09.2014
HalaençokonagülüyoruzHala en çok ona gülüyoruz
Günseli Ö. Ocakoğlu - Eğlendiren reklamlar giderek azalıyor
Zaman
15.09.2014
02:07
Millward Brown, ülkemizde bin kadar markanın iletişim çalışmalarını analiz eden küresel bir araştırma şirketi. ‘Türkiye’de son on yılda reklamlarda ne değişti?’ konusuna da bütüncül olarak bakmış. On yıl önce ilk sıralarda yer alan 300 ile son 300 reklamı kıyaslanmış ve bir nevi toplumsal halet-i ruhiyemizi tahlil etmiş.Araştırmada ilginç veriler var:1- Reklamlar artık eğlendirmek yerine daha çok bilgi veriyor.2- Mizah kullanımı yüzde 45’ten yüzde 41’e düşmüş.3- Müzik her zaman tercih edilen bir seslenme aracı ancak giderek şiddeti ve kullanımı artıyor yani vur patlasın çal oynasın! Ritim tuttu mu reklam da tutuyor inancı yükseliyor. Kampanyalardaki müzik kullanımı on yıl önceye göre yüzde 75’ten yüzde 88’e çıkmış. 4- Duygusal mesajlar azalmış.5- Ünlü kullanımı yüzde 2’den yüzde 11’e çıkmış. Her 10 reklamın 4’ünde film yıldızı, 3’ünde şarkıcı, 2’sinde sporcu, 1’inde TV yıldızı kullanılmış.Bir araştırmanın bana düşündürdükleriBiraz felaket tellallığı yapayım! Çok kısa bir ömrü kalan hasta doktoruna, “Neleri yiyebilirim?” diye sormuş. Doktor sakince, “Ne istiyorsanız onu yiyebilirsiniz!” dediğinde hasta iyileştiğini düşünerek sevinmiş.Ortam fıkradaki gibi vahim değil ama içinden geçtiğimiz döneme ilişkin yaşadıklarımız gerçek olmayacak kadar tuhaf. Kafası memleket meselelerine takılanların algıladığı; etrafımızda ateşten bir çember, içerde kızgın, patlamaya hazır bir toplum ve ikinci çeyrekte umulanın altında bir büyüme gözüküyor. Halkımızın mutluluk katsayısının azaldığını gösteren devlet istatistiklerini de dikkate alarak böyle yazsam da, “Abarttın! Bir araştırmadan bu sonuç çıkar mı? Biz öyle düşünmüyoruz.” diyenleriniz olabilir. İnanın çok sevinirim. Hele bana katılmayanların sayısının yüksekliği beni daha da memnun eder. Ancak markaların yaptığı iletişim üzerinden halkımızın pürmelalini okumaya çalışan Millward Brown araştırmasında da görülüyor ki reklamlarda eğlencenin dozu giderek azalırken halkımızı etkileyen ve reklamcıların en etkili silahı duygusal dokunuşlar da tükeniyor. Tercih kolaycı ve pırıltılı dünyadan popülaritesi yüksek ünlülerden seçiliyor.Bilindiği üzere reklamın amacı üreten ile tüketen arasında etkileşim sağlamaktır. Araştırmada ortaya çıkan etkileme tonuna bakınca milletçe eğlenmekten giderek vazgeçiyoruz mesajı çıkıyor. En büyük tehlike milli karamsarlıktır. Kapılmayalım, gülmekten geri kalmayalım!Son dönemde epeydir sessiz kalarak bir gerekçeyle iletişim yapmadan bekleyen markaların iletişim çalışmalarına memnuniyetle hız verdiğine şahit oluyorum. Bunu iyimser olmamız için iyi bir neden olarak görüyorum. Bir kere reklam yapılıyorsa ekonomik hayat canlıdır ya da canlandırılmak isteniyor demektir. İletişime yatırım yapan markalar para kazanıyor, kazanmayı umuyor demektir. Ve reklamlar içimizdeki yaşama motivasyonunu artırır, satın almayı tetikler yani nerede hareket orada bereket demektir.Giderek azalıyor ama bu dönem eğlendiren reklamların sayısı arttı. Fırsatı kaçırmayalım ve son dönemin iletişim çalışmalarının birkaçına ortaya karışık bakalım;Vodafone kesintisiz internet paketine ilişkin uzun zamandan bu yana tutarlı kampanyalar yapıyor. Online mülakat kampanyasında da mesaj aynı netlikle veriliyor. Anneyi ve genci oynayan oyuncuların başarılı performansının yanı sıra çekim de izleyeni yakalıyor. Şahsen kesintisiz mobil internet iletişimi fikrinden ziyade, işe alımda online mülakat fikrini insan kaynakları departmanlarında bu yöntemin daha çok kullanılmasına neden olacağı varsayımıyla daha çok beğendim. Düşünsenize teknolojinin nimetlerinden faydalanarak zaman ve hızın yanı sıra tasarruf da edilmiş olacak.Turkcell’in Turbo 4 GB internet paketini tanıttığı kampanya sahiden eğlenceli. Fikri zekice, uygulamayı ise başarılı buldum çünkü en ciddi ve kanlı filmlerden biri olan 300 Spartalı’yla eğlenen kampanya bu çelişkiyle daha da çok dikkat çekiyor. İddialı olmak iyidir hele GSM ve telekomünikasyonda böylesine rekabet varken. Reklamı dikkatlice izleyin sahiden komik.Vitra’nın doğasında iyilik var. İletişiminde yıllardır aynı iyilik tonunu tercih ediyor. Son kampanyasında da mesaj, komşularının Vitra’nın zemin, duvar, banyo ve mutfak ürünleriyle bezenmiş evlerini haset etmeden beğeniyle gezen genç insanlar üzerinden verilmiş. İnsanın reklamdaki Vitra’lı evde yaşayası geliyor. Reklam eğlenceli mi hayır ama reklamdaki evde yaşamak epey eğlenceli olabilir.Nestle 1927 Özel Seri bir reklam kampanyası değil, PR çalışması ama bu yazıda yer almayı hak ediyor. Neden, lezzeti eğlendirici de ondan. Çikolata sevenler neyi kastettiğimi anlayacaktır. Nestle’nin 1927 özel seri çikolatasının ambalajı her zamanki kurumsal renklerinde değil ve ayrıca PR kampanyasının mecrası olarak da kullanılmı
Zaman
Köşe Yazıları
15.09.2014
GünseliÖOcakoğlu-EğlendirenreklamlargiderekazalıyorGünseli Ö Ocakoğlu - Eğlendiren reklamlar giderek azalıyor
Sevgi Akarçeşme - Cemaat, İran düşmanı mı?
Zaman
12.09.2014
11:18
Cemaatle yatıp cemaatle kalkıyorsunuz şeklinde eleştiriler var. Belki insanlar aynı konunun gündemde olmasından bıktı. Ne var ki cemaat konusunu gündemde tutan Zaman ya da yazarları değil.‘Yeni Türkiye’nin, NATO zirvesinde bile, bir numaralı düşmanı, gündemi, hedefi cemaat. Haliyle biz de bu gündemden kaçamıyoruz. Peki cemaatin düşman ilan edilme gerekçesi ne? En çok dile dolanan ve kulağa korkunç gelenlerden biri ‘vatan hainliği’ ve ABD-İsrail işbirlikçiliği. ABD’nin piyonu olmakla suçlanan cemaatle mücadele konusunda ABD’den yardım istenmesi çelişkisi de ayrı konu ya neyse…Öncelikle net bir şekilde belirteyim. Vatan hainliği suçlamalarını genellikle komik ve abartılı bulurum. Zira, otoriter rejimlerin muhalifleri susturma yöntemlerinden biridir vatan hainliği suçlaması. Ne hikmetse cemaat 17 Aralık’tan itibaren casuslukla suçlanıyorken diğer tarafta büyüyen başka bir algı var. Hakan Fidan dâhil olmak üzere bazı isimlerin İran’la açıklanmaya muhtaç ilişkileri ve Selam Tevhid terör örgütünün Türkiye’nin hassas noktalarında yuvalanmış olması. Kimisi tarafsız görünme endişesiyle “cemaat ne kadar İsrail ajanıysa Fidan da o kadar İran’a çalışıyordur” derken kimisi de cemaati İran konusunda paranoyak olmakla suçluyor. Peki cemaat gerçekten İran düşmanı mı?Uluslararası ilişkilerin temel varsayımlarından biri ülkelerin doğal olarak güç maksimizasyonu amaçlı hareket ettiğidir. Her biri birer aktör olan ülkelerin bu amaçla başka ülkelerde istihbarat çalışması yapması da son dinleme skandalında Erdoğan’ın da dediği gibi gücü yetiyorsa olağandır. Ülkelerin kimliği ve dini de birbirini dinlemesine engel değildir. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda kurtardığı, müttefik saydığı Almanya’yı bile dinledi malum. Elbette ülkeler arasında dostluk ve tehdit sıralaması değişir, ama sırf ortak din nedeniyle bir ülkeyi doğal dost ya da kardeş saymak uluslararası ilişkilerde saflıktan başka bir şey sayılmaz. Bunları İran bağlamında söylediğimi tahmin etmeniz zor değil. Türkiye yıllarca abartılan bir irtica tehdidiyle otoriterlik altında yaşatılınca, haliyle rejim ihraç eden İran algısı da çarpıklaştı. Bir kısım İran’ı mutlak tehdit olarak görürken diğer bir kesim de mutlak kardeş saydı. Halbuki mesela Yunanistan ne kadar tehdit sayılmalıysa, İran da o kadar, hatta derin tarihsel angajman nedeniyle daha büyük bir risk sayılmalı.Cemaat ya da cemaate yakın isimler hakkında tek bir somut casusluk delili, örneği gösterilemezken Selam Tevhid, 55 bin sayfalık kapatılan bir dosya olarak önümüzde duruyor. S Haber’in hazırladığı belgeli dosya kafa karışıklığını giderecek cinsten. Küre TV’de bulup izlemenizi tavsiye ederim. Soruşturma dosyasındaki belgelere göre, İranlı Mir Vekili, Taner Yıldız’ın Maliki tarafından engellenişine bile vâkıf. Peki ama nasıl? Konuşmalara göre Emin kod adlı isim sayesinde. Ülkemizin istihbaratının başı neden Selam Tevhidciler tarafından bir kod adıyla (Emin) anılıyor? Örgüt üyelerinden ve 28 Şubat’a yol açan Kudüs gecesini düzenleyen H. Avni Yazıcıoğlu’nun belgelerinde bürokratların özel bilgileri ve tarifi Hakan Fidan’a uyan Metin Fidan ismi geçiyor. Mir Vekili, Arınç’ın bakanlar kurulu toplantısından atıldığını Emin’den öğrendiğini söylüyor. Tüm bu sorular araştırılmaya değmez mi? En azından bu şüphelerin giderilmesi gerekmez mi? Eğer bu iddialar deli saçmalığı ise neden polislerin operasyon bilgilerini video kaydına alma isteği göz ardı edildi? Peki onun yerine ne oluyor?Eski emniyet müdürü Tufan Ergüder’in “yüzyılın operasyonu” dediği Selam Tevhid dosyasının üstü örtülüyor, bu soruşturmada görev alan ve Selam Tevhid’in devlet kurumlarındaki bağlantılarını tespit eden polisler cezalandırılıyor.Yani aslında, Selam Tevhid’e dokunan yanıyor. s.akarcesme@zaman.com.tr
Zaman
En Çok Okunan
12.09.2014
SevgiAkarçeşme-Cemaatİrandüşmanımı?Sevgi Akarçeşme - Cemaat İran düşmanı mı?
Sevgi Akarçeşme - Cemaat, İran düşmanı mı?
Zaman
12.09.2014
02:10
Cemaatle yatıp cemaatle kalkıyorsunuz şeklinde eleştiriler var. Belki insanlar aynı konunun gündemde olmasından bıktı. Ne var ki cemaat konusunu gündemde tutan Zaman ya da yazarları değil.‘Yeni Türkiye’nin, NATO zirvesinde bile, bir numaralı düşmanı, gündemi, hedefi cemaat. Haliyle biz de bu gündemden kaçamıyoruz. Peki cemaatin düşman ilan edilme gerekçesi ne? En çok dile dolanan ve kulağa korkunç gelenlerden biri ‘vatan hainliği’ ve ABD-İsrail işbirlikçiliği. ABD’nin piyonu olmakla suçlanan cemaatle mücadele konusunda ABD’den yardım istenmesi çelişkisi de ayrı konu ya neyse…Öncelikle net bir şekilde belirteyim. Vatan hainliği suçlamalarını genellikle komik ve abartılı bulurum. Zira, otoriter rejimlerin muhalifleri susturma yöntemlerinden biridir vatan hainliği suçlaması. Ne hikmetse cemaat 17 Aralık’tan itibaren casuslukla suçlanıyorken diğer tarafta büyüyen başka bir algı var. Hakan Fidan dâhil olmak üzere bazı isimlerin İran’la açıklanmaya muhtaç ilişkileri ve Selam Tevhid terör örgütünün Türkiye’nin hassas noktalarında yuvalanmış olması. Kimisi tarafsız görünme endişesiyle “cemaat ne kadar İsrail ajanıysa Fidan da o kadar İran’a çalışıyordur” derken kimisi de cemaati İran konusunda paranoyak olmakla suçluyor. Peki cemaat gerçekten İran düşmanı mı?Uluslararası ilişkilerin temel varsayımlarından biri ülkelerin doğal olarak güç maksimizasyonu amaçlı hareket ettiğidir. Her biri birer aktör olan ülkelerin bu amaçla başka ülkelerde istihbarat çalışması yapması da son dinleme skandalında Erdoğan’ın da dediği gibi gücü yetiyorsa olağandır. Ülkelerin kimliği ve dini de birbirini dinlemesine engel değildir. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda kurtardığı, müttefik saydığı Almanya’yı bile dinledi malum. Elbette ülkeler arasında dostluk ve tehdit sıralaması değişir, ama sırf ortak din nedeniyle bir ülkeyi doğal dost ya da kardeş saymak uluslararası ilişkilerde saflıktan başka bir şey sayılmaz. Bunları İran bağlamında söylediğimi tahmin etmeniz zor değil. Türkiye yıllarca abartılan bir irtica tehdidiyle otoriterlik altında yaşatılınca, haliyle rejim ihraç eden İran algısı da çarpıklaştı. Bir kısım İran’ı mutlak tehdit olarak görürken diğer bir kesim de mutlak kardeş saydı. Halbuki mesela Yunanistan ne kadar tehdit sayılmalıysa, İran da o kadar, hatta derin tarihsel angajman nedeniyle daha büyük bir risk sayılmalı.Cemaat ya da cemaate yakın isimler hakkında tek bir somut casusluk delili, örneği gösterilemezken Selam Tevhid, 55 bin sayfalık kapatılan bir dosya olarak önümüzde duruyor. S Haber’in hazırladığı belgeli dosya kafa karışıklığını giderecek cinsten. Küre TV’de bulup izlemenizi tavsiye ederim. Soruşturma dosyasındaki belgelere göre, İranlı Mir Vekili, Taner Yıldız’ın Maliki tarafından engellenişine bile vâkıf. Peki ama nasıl? Konuşmalara göre Emin kod adlı isim sayesinde. Ülkemizin istihbaratının başı neden Selam Tevhidciler tarafından bir kod adıyla (Emin) anılıyor? Örgüt üyelerinden ve 28 Şubat’a yol açan Kudüs gecesini düzenleyen H. Avni Yazıcıoğlu’nun belgelerinde bürokratların özel bilgileri ve tarifi Hakan Fidan’a uyan Metin Fidan ismi geçiyor. Mir Vekili, Arınç’ın bakanlar kurulu toplantısından atıldığını Emin’den öğrendiğini söylüyor. Tüm bu sorular araştırılmaya değmez mi? En azından bu şüphelerin giderilmesi gerekmez mi? Eğer bu iddialar deli saçmalığı ise neden polislerin operasyon bilgilerini video kaydına alma isteği göz ardı edildi? Peki onun yerine ne oluyor?Eski emniyet müdürü Tufan Ergüder’in “yüzyılın operasyonu” dediği Selam Tevhid dosyasının üstü örtülüyor, bu soruşturmada görev alan ve Selam Tevhid’in devlet kurumlarındaki bağlantılarını tespit eden polisler cezalandırılıyor.Yani aslında, Selam Tevhid’e dokunan yanıyor. s.akarcesme@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
12.09.2014
SevgiAkarçeşme-Cemaatİrandüşmanımı?Sevgi Akarçeşme - Cemaat İran düşmanı mı?
Sevgi Akarçeşme - Cemaat, İran düşmanı mı?
Zaman
12.09.2014
02:01
Cemaatle yatıp cemaatle kalkıyorsunuz şeklinde eleştiriler var. Belki insanlar aynı konunun gündemde olmasından bıktı. Ne var ki cemaat konusunu gündemde tutan Zaman ya da yazarları değil.‘Yeni Türkiye’nin, NATO zirvesinde bile, bir numaralı düşmanı, gündemi, hedefi cemaat. Haliyle biz de bu gündemden kaçamıyoruz. Peki cemaatin düşman ilan edilme gerekçesi ne? En çok dile dolanan ve kulağa korkunç gelenlerden biri ‘vatan hainliği’ ve ABD-İsrail işbirlikçiliği. ABD’nin piyonu olmakla suçlanan cemaatle mücadele konusunda ABD’den yardım istenmesi çelişkisi de ayrı konu ya neyse…Öncelikle net bir şekilde belirteyim. Vatan hainliği suçlamalarını genellikle komik ve abartılı bulurum. Zira, otoriter rejimlerin muhalifleri susturma yöntemlerinden biridir vatan hainliği suçlaması. Ne hikmetse cemaat 17 Aralık’tan itibaren casuslukla suçlanıyorken diğer tarafta büyüyen başka bir algı var. Hakan Fidan dâhil olmak üzere bazı isimlerin İran’la açıklanmaya muhtaç ilişkileri ve Selam Tevhid terör örgütünün Türkiye’nin hassas noktalarında yuvalanmış olması. Kimisi tarafsız görünme endişesiyle “cemaat ne kadar İsrail ajanıysa Fidan da o kadar İran’a çalışıyordur” derken kimisi de cemaati İran konusunda paranoyak olmakla suçluyor. Peki cemaat gerçekten İran düşmanı mı?Uluslararası ilişkilerin temel varsayımlarından biri ülkelerin doğal olarak güç maksimizasyonu amaçlı hareket ettiğidir. Her biri birer aktör olan ülkelerin bu amaçla başka ülkelerde istihbarat çalışması yapması da son dinleme skandalında Erdoğan’ın da dediği gibi gücü yetiyorsa olağandır. Ülkelerin kimliği ve dini de birbirini dinlemesine engel değildir. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda kurtardığı, müttefik saydığı Almanya’yı bile dinledi malum. Elbette ülkeler arasında dostluk ve tehdit sıralaması değişir, ama sırf ortak din nedeniyle bir ülkeyi doğal dost ya da kardeş saymak uluslararası ilişkilerde saflıktan başka bir şey sayılmaz. Bunları İran bağlamında söylediğimi tahmin etmeniz zor değil. Türkiye yıllarca abartılan bir irtica tehdidiyle otoriterlik altında yaşatılınca, haliyle rejim ihraç eden İran algısı da çarpıklaştı. Bir kısım İran’ı mutlak tehdit olarak görürken diğer bir kesim de mutlak kardeş saydı. Halbuki mesela Yunanistan ne kadar tehdit sayılmalıysa, İran da o kadar, hatta derin tarihsel angajman nedeniyle daha büyük bir risk sayılmalı.Cemaat ya da cemaate yakın isimler hakkında tek bir somut casusluk delili, örneği gösterilemezken Selam Tevhid, 55 bin sayfalık kapatılan bir dosya olarak önümüzde duruyor. S Haber’in hazırladığı belgeli dosya kafa karışıklığını giderecek cinsten. Küre TV’de bulup izlemenizi tavsiye ederim. Soruşturma dosyasındaki belgelere göre, İranlı Mir Vekili, Taner Yıldız’ın Maliki tarafından engellenişine bile vâkıf. Peki ama nasıl? Konuşmalara göre Emin kod adlı isim sayesinde. Ülkemizin istihbaratının başı neden Selam Tevhidciler tarafından bir kod adıyla (Emin) anılıyor? Örgüt üyelerinden ve 28 Şubat’a yol açan Kudüs gecesini düzenleyen H. Avni Yazıcıoğlu’nun belgelerinde bürokratların özel bilgileri ve tarifi Hakan Fidan’a uyan Metin Fidan ismi geçiyor. Mir Vekili, Arınç’ın bakanlar kurulu toplantısından atıldığını Emin’den öğrendiğini söylüyor. Tüm bu sorular araştırılmaya değmez mi? En azından bu şüphelerin giderilmesi gerekmez mi? Eğer bu iddialar deli saçmalığı ise neden polislerin operasyon bilgilerini video kaydına alma isteği göz ardı edildi? Peki onun yerine ne oluyor?Eski emniyet müdürü Tufan Ergüder’in “yüzyılın operasyonu” dediği Selam Tevhid dosyasının üstü örtülüyor, bu soruşturmada görev alan ve Selam Tevhid’in devlet kurumlarındaki bağlantılarını tespit eden polisler cezalandırılıyor.Yani aslında, Selam Tevhid’e dokunan yanıyor. s.akarcesme@zaman.com.tr
Zaman
Ana Sayfa
12.09.2014
SevgiAkarçeşme-Cemaatİrandüşmanımı?Sevgi Akarçeşme - Cemaat İran düşmanı mı?
Fethullah Gülen Hocaefendi:Dimdik durun ve âhirete alacaklı gidin!
Zaman
28.08.2014
12:23
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 411. Nağme: “Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..” konulu yeni sohbeti Herkul.org’da yayınlandı.Hizmete gönül verenlerin üzerine düşeni yaparken, bir taraftan yapamayan insanların onlara takılacağını söyleyen Hocaefendi, “Sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.” dedi. Hocaefendi, bu durum karşısında dosdoğru yürünmesi gerektiğini söyleyerek, “Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla devletin malı deniz, yemeyen domuz dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.” ifadelerini kullandı. “Sadece Allah’ın karşısında eğilin.” diyen Hocaefendi, “Yaptığınız şeyler arasında sizi Allah karşısında, Rasulullah (sav) karşısında mahcup edecek bir şey yoksa yaptığınız şey nedir? Bence dimdik durun Allah’ın izni ve inayetiyle. Sadece Allah karşısında eğilin. O’nun karşısında sadece rükua gidin. O’nun karşısında secdeye kapanın. O’nun karşısında alnınızı yere sürün.” şeklinde konuştu.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetinden satır başları:Yürekten yapılan tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırırDemek ki umumi manada heyeti bir yönüyle zift havuzundan bir şey saçılacak fakat şer-i şerife göre yıkanınca yeniden arınma olacak, temizlenecek. Yıkanabilme istidadı durumu hususiyeti olan şeyler yıkanacak. Esas yıkanınca temizlenmeyen şeyler bunlar temizlenemediklerinden dolayı endişe duymalılar. Evet ne anlarsınız? Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım. Kemali cinnet, yani tastamam (meselenin) delisi olmak, o mevzuda vehme düşmemek, vesveseye düşmemek ama o kadar arınmaya âşık olmak, arınma meftunu olmak, hayalimizden geçen şeyler karşısında bile hayal demek fiil değildir. Tahakküm de değildir, akli plan da değildir, tasavvur da değildir, şöyle böyle bir kurgulama da değildir.Elhamdülillah! Bize hırsız, ihaleye fesat karıştırdı, yakınlarını kayırdı demediler!Biz bunları yaparken bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar sizlere haset edeceklerdir. Bunlar olmasaydı da biz olsaydık diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına aldıklarından, alma lüzumundan dolayı, alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır, o ortaya çıkacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır. Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdülillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdülillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söyledilerSize haşhaşi diyen, kafir diyor demektirMesela dediler ki, haşhaşi... Haşhaşiler fırak-ı dallenin en sapıkları, karmatiler. Yalan, dolan, hile, hud’a. Ehli sünnet onlara dalalet ötesi bir nazarla bakmış. Kafir diyenlerin sayısı az değil. Size haşhaşi diyen kafir diyor demektir. Ve mümine kafir diyen hadisin ifadesiyle ya o kafirdir, ya bu kafirdir. Ya gerçekten kendilerine kafir diyenler kafirdir, ve yahut değilse diyenler kafirdir. Böyle diyeni alkışlayanlar kafirdir. Gülerek bunu karşılayanlar kafirdir. Bu mevzu karşısında dilsiz şeytan gibi susanlar kafirdir. Hadisin ölçüsüne göre mesele öyledir. Öyle şeyler diyorlar ki bu 160 küsur ülkede 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size, hem de Vallahi, Billahi, Tallahi ile söyleyeyim 20 sene değil, 20 ay değil, 20 hafta değil, 20 saat de
Zaman
En Çok Okunan
28.08.2014
FethullahGülenHocaefendiDimdikdurunveâhiretealacaklıgidinFethullah Gülen HocaefendiDimdik durun ve âhirete alacaklı gidin
Fethullah Gülen Hocaefendi:Dimdik durun ve âhirete alacaklı gidin!
Zaman
28.08.2014
12:11
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 411. Nağme: “Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..” konulu yeni sohbeti Herkul.org’da yayınlandı.Hizmete gönül verenlerin üzerine düşeni yaparken, bir taraftan yapamayan insanların onlara takılacağını söyleyen Hocaefendi, “Sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.” dedi. Hocaefendi, bu durum karşısında dosdoğru yürünmesi gerektiğini söyleyerek, “Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla devletin malı deniz, yemeyen domuz dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.” ifadelerini kullandı. “Sadece Allah’ın karşısında eğilin.” diyen Hocaefendi, “Yaptığınız şeyler arasında sizi Allah karşısında, Rasulullah (sav) karşısında mahcup edecek bir şey yoksa yaptığınız şey nedir? Bence dimdik durun Allah’ın izni ve inayetiyle. Sadece Allah karşısında eğilin. O’nun karşısında sadece rükua gidin. O’nun karşısında secdeye kapanın. O’nun karşısında alnınızı yere sürün.” şeklinde konuştu.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetinden satır başları:Yürekten yapılan tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırırDemek ki umumi manada heyeti bir yönüyle zift havuzundan bir şey saçılacak fakat şer-i şerife göre yıkanınca yeniden arınma olacak, temizlenecek. Yıkanabilme istidadı durumu hususiyeti olan şeyler yıkanacak. Esas yıkanınca temizlenmeyen şeyler bunlar temizlenemediklerinden dolayı endişe duymalılar. Evet ne anlarsınız? Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım. Kemali cinnet, yani tastamam (meselenin) delisi olmak, o mevzuda vehme düşmemek, vesveseye düşmemek ama o kadar arınmaya âşık olmak, arınma meftunu olmak, hayalimizden geçen şeyler karşısında bile hayal demek fiil değildir. Tahakküm de değildir, akli plan da değildir, tasavvur da değildir, şöyle böyle bir kurgulama da değildir.Elhamdülillah! Bize hırsız, ihaleye fesat karıştırdı, yakınlarını kayırdı demediler!Biz bunları yaparken bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar sizlere haset edeceklerdir. Bunlar olmasaydı da biz olsaydık diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına aldıklarından, alma lüzumundan dolayı, alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır, o ortaya çıkacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır. Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdülillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdülillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söyledilerSize haşhaşi diyen, kafir diyor demektirMesela dediler ki, haşhaşi... Haşhaşiler fırak-ı dallenin en sapıkları, karmatiler. Yalan, dolan, hile, hud’a. Ehli sünnet onlara dalalet ötesi bir nazarla bakmış. Kafir diyenlerin sayısı az değil. Size haşhaşi diyen kafir diyor demektir. Ve mümine kafir diyen hadisin ifadesiyle ya o kafirdir, ya bu kafirdir. Ya gerçekten kendilerine kafir diyenler kafirdir, ve yahut değilse diyenler kafirdir. Böyle diyeni alkışlayanlar kafirdir. Gülerek bunu karşılayanlar kafirdir. Bu mevzu karşısında dilsiz şeytan gibi susanlar kafirdir. Hadisin ölçüsüne göre mesele öyledir. Öyle şeyler diyorlar ki bu 160 küsur ülkede 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size, hem de Vallahi, Billahi, Tallahi ile söyleyeyim 20 sene değil, 20 ay değil, 20 hafta değil, 20 saat de
Zaman
Sağlık
28.08.2014
FethullahGülenHocaefendiDimdikdurunveâhiretealacaklıgidinFethullah Gülen HocaefendiDimdik durun ve âhirete alacaklı gidin
Fethullah Gülen Hocaefendi:Dimdik durun ve âhirete alacaklı gidin!
Zaman
28.08.2014
12:11
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 411. Nağme: “Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..” konulu yeni sohbeti Herkul.org’da yayınlandı.Hizmete gönül verenlerin üzerine düşeni yaparken, bir taraftan yapamayan insanların onlara takılacağını söyleyen Hocaefendi, “Sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.” dedi. Hocaefendi, bu durum karşısında dosdoğru yürünmesi gerektiğini söyleyerek, “Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla devletin malı deniz, yemeyen domuz dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.” ifadelerini kullandı. “Sadece Allah’ın karşısında eğilin.” diyen Hocaefendi, “Yaptığınız şeyler arasında sizi Allah karşısında, Rasulullah (sav) karşısında mahcup edecek bir şey yoksa yaptığınız şey nedir? Bence dimdik durun Allah’ın izni ve inayetiyle. Sadece Allah karşısında eğilin. O’nun karşısında sadece rükua gidin. O’nun karşısında secdeye kapanın. O’nun karşısında alnınızı yere sürün.” şeklinde konuştu.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetinden satır başları:Yürekten yapılan tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırırDemek ki umumi manada heyeti bir yönüyle zift havuzundan bir şey saçılacak fakat şer-i şerife göre yıkanınca yeniden arınma olacak, temizlenecek. Yıkanabilme istidadı durumu hususiyeti olan şeyler yıkanacak. Esas yıkanınca temizlenmeyen şeyler bunlar temizlenemediklerinden dolayı endişe duymalılar. Evet ne anlarsınız? Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım. Kemali cinnet, yani tastamam (meselenin) delisi olmak, o mevzuda vehme düşmemek, vesveseye düşmemek ama o kadar arınmaya âşık olmak, arınma meftunu olmak, hayalimizden geçen şeyler karşısında bile hayal demek fiil değildir. Tahakküm de değildir, akli plan da değildir, tasavvur da değildir, şöyle böyle bir kurgulama da değildir.Elhamdülillah! Bize hırsız, ihaleye fesat karıştırdı, yakınlarını kayırdı demediler!Biz bunları yaparken bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar sizlere haset edeceklerdir. Bunlar olmasaydı da biz olsaydık diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına aldıklarından, alma lüzumundan dolayı, alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır, o ortaya çıkacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır. Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdülillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdülillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söyledilerSize haşhaşi diyen, kafir diyor demektirMesela dediler ki, haşhaşi... Haşhaşiler fırak-ı dallenin en sapıkları, karmatiler. Yalan, dolan, hile, hud’a. Ehli sünnet onlara dalalet ötesi bir nazarla bakmış. Kafir diyenlerin sayısı az değil. Size haşhaşi diyen kafir diyor demektir. Ve mümine kafir diyen hadisin ifadesiyle ya o kafirdir, ya bu kafirdir. Ya gerçekten kendilerine kafir diyenler kafirdir, ve yahut değilse diyenler kafirdir. Böyle diyeni alkışlayanlar kafirdir. Gülerek bunu karşılayanlar kafirdir. Bu mevzu karşısında dilsiz şeytan gibi susanlar kafirdir. Hadisin ölçüsüne göre mesele öyledir. Öyle şeyler diyorlar ki bu 160 küsur ülkede 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size, hem de Vallahi, Billahi, Tallahi ile söyleyeyim 20 sene değil, 20 ay değil, 20 hafta değil, 20 saat de
Zaman
Ana Sayfa
28.08.2014
FethullahGülenHocaefendiDimdikdurunveâhiretealacaklıgidinFethullah Gülen HocaefendiDimdik durun ve âhirete alacaklı gidin
Sadece Allah’ın karşısında eğilin
Zaman
28.08.2014
03:03
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 411. Nağme: “Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..” konulu yeni sohbeti Herkul.org’da yayınlandı.Hizmete gönül verenlerin üzerine düşeni yaparken, bir taraftan yapamayan insanların onlara takılacağını söyleyen Hocaefendi, “Sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.” dedi. Hocaefendi, bu durum karşısında dosdoğru yürünmesi gerektiğini söyleyerek, “Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla devletin malı deniz, yemeyen domuz dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.” ifadelerini kullandı. “Sadece Allah’ın karşısında eğilin.” diyen Hocaefendi, “Yaptığınız şeyler arasında sizi Allah karşısında, Rasulullah (sav) karşısında mahcup edecek bir şey yoksa yaptığınız şey nedir? Bence dimdik durun Allah’ın izni ve inayetiyle. Sadece Allah karşısında eğilin. O’nun karşısında sadece rükua gidin. O’nun karşısında secdeye kapanın. O’nun karşısında alnınızı yere sürün.” şeklinde konuştu.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetinden satır başları:Yürekten yapılan tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırırDemek ki umumi manada heyeti bir yönüyle zift havuzundan bir şey saçılacak fakat şer-i şerife göre yıkanınca yeniden arınma olacak, temizlenecek. Yıkanabilme istidadı durumu hususiyeti olan şeyler yıkanacak. Esas yıkanınca temizlenmeyen şeyler bunlar temizlenemediklerinden dolayı endişe duymalılar. Evet ne anlarsınız? Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım. Kemali cinnet, yani tastamam (meselenin) delisi olmak, o mevzuda vehme düşmemek, vesveseye düşmemek ama o kadar arınmaya âşık olmak, arınma meftunu olmak, hayalimizden geçen şeyler karşısında bile hayal demek fiil değildir. Tahakküm de değildir, akli plan da değildir, tasavvur da değildir, şöyle böyle bir kurgulama da değildir.Elhamdülillah! Bize hırsız, ihaleye fesat karıştırdı, yakınlarını kayırdı demediler!Biz bunları yaparken bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar sizlere haset edeceklerdir. Bunlar olmasaydı da biz olsaydık diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına aldıklarından, alma lüzumundan dolayı, alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır, o ortaya çıkacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır. Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdülillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdülillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söyledilerSize haşhaşi diyen, kafir diyor demektirMesela dediler ki, haşhaşi... Haşhaşiler fırak-ı dallenin en sapıkları, karmatiler. Yalan, dolan, hile, hud’a. Ehli sünnet onlara dalalet ötesi bir nazarla bakmış. Kafir diyenlerin sayısı az değil. Size haşhaşi diyen kafir diyor demektir. Ve mümine kafir diyen hadisin ifadesiyle ya o kafirdir, ya bu kafirdir. Ya gerçekten kendilerine kafir diyenler kafirdir, ve yahut değilse diyenler kafirdir. Böyle diyeni alkışlayanlar kafirdir. Gülerek bunu karşılayanlar kafirdir. Bu mevzu karşısında dilsiz şeytan gibi susanlar kafirdir. Hadisin ölçüsüne göre mesele öyledir. Öyle şeyler diyorlar ki bu 160 küsur ülkede 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size, hem de Vallahi, Billahi, Tallahi ile söyleyeyim 20 sene değil, 20 ay değil, 20 hafta değil, 20 saat de
Zaman
En Çok Okunan
28.08.2014
SadeceAllah’ınkarşısındaeğilinSadece Allah’ın karşısında eğilin
Sadece Allah’ın karşısında eğilin
Zaman
28.08.2014
02:03
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 411. Nağme: “Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..” konulu yeni sohbeti Herkul.org’da yayınlandı.Hizmete gönül verenlerin üzerine düşeni yaparken, bir taraftan yapamayan insanların onlara takılacağını söyleyen Hocaefendi, “Sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.” dedi. Hocaefendi, bu durum karşısında dosdoğru yürünmesi gerektiğini söyleyerek, “Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla devletin malı deniz, yemeyen domuz dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.” ifadelerini kullandı. “Sadece Allah’ın karşısında eğilin.” diyen Hocaefendi, “Yaptığınız şeyler arasında sizi Allah karşısında, Rasulullah (sav) karşısında mahcup edecek bir şey yoksa yaptığınız şey nedir? Bence dimdik durun Allah’ın izni ve inayetiyle. Sadece Allah karşısında eğilin. O’nun karşısında sadece rükua gidin. O’nun karşısında secdeye kapanın. O’nun karşısında alnınızı yere sürün.” şeklinde konuştu.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetinden satır başları:Yürekten yapılan tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırırDemek ki umumi manada heyeti bir yönüyle zift havuzundan bir şey saçılacak fakat şer-i şerife göre yıkanınca yeniden arınma olacak, temizlenecek. Yıkanabilme istidadı durumu hususiyeti olan şeyler yıkanacak. Esas yıkanınca temizlenmeyen şeyler bunlar temizlenemediklerinden dolayı endişe duymalılar. Evet ne anlarsınız? Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım. Kemali cinnet, yani tastamam (meselenin) delisi olmak, o mevzuda vehme düşmemek, vesveseye düşmemek ama o kadar arınmaya âşık olmak, arınma meftunu olmak, hayalimizden geçen şeyler karşısında bile hayal demek fiil değildir. Tahakküm de değildir, akli plan da değildir, tasavvur da değildir, şöyle böyle bir kurgulama da değildir.Elhamdülillah! Bize hırsız, ihaleye fesat karıştırdı, yakınlarını kayırdı demediler!Biz bunları yaparken bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar sizlere haset edeceklerdir. Bunlar olmasaydı da biz olsaydık diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına aldıklarından, alma lüzumundan dolayı, alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır, o ortaya çıkacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır. Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdülillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdülillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söyledilerSize haşhaşi diyen, kafir diyor demektirMesela dediler ki, haşhaşi... Haşhaşiler fırak-ı dallenin en sapıkları, karmatiler. Yalan, dolan, hile, hud’a. Ehli sünnet onlara dalalet ötesi bir nazarla bakmış. Kafir diyenlerin sayısı az değil. Size haşhaşi diyen kafir diyor demektir. Ve mümine kafir diyen hadisin ifadesiyle ya o kafirdir, ya bu kafirdir. Ya gerçekten kendilerine kafir diyenler kafirdir, ve yahut değilse diyenler kafirdir. Böyle diyeni alkışlayanlar kafirdir. Gülerek bunu karşılayanlar kafirdir. Bu mevzu karşısında dilsiz şeytan gibi susanlar kafirdir. Hadisin ölçüsüne göre mesele öyledir. Öyle şeyler diyorlar ki bu 160 küsur ülkede 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size, hem de Vallahi, Billahi, Tallahi ile söyleyeyim 20 sene değil, 20 ay değil, 20 hafta değil, 20 saat de
Zaman
Sağlık
28.08.2014
SadeceAllah’ınkarşısındaeğilinSadece Allah’ın karşısında eğilin
Sadece Allah’ın karşısında eğilin
Zaman
28.08.2014
02:03
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 411. Nağme: “Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..” konulu yeni sohbeti Herkul.org’da yayınlandı.Hizmete gönül verenlerin üzerine düşeni yaparken, bir taraftan yapamayan insanların onlara takılacağını söyleyen Hocaefendi, “Sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.” dedi. Hocaefendi, bu durum karşısında dosdoğru yürünmesi gerektiğini söyleyerek, “Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla devletin malı deniz, yemeyen domuz dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.” ifadelerini kullandı. “Sadece Allah’ın karşısında eğilin.” diyen Hocaefendi, “Yaptığınız şeyler arasında sizi Allah karşısında, Rasulullah (sav) karşısında mahcup edecek bir şey yoksa yaptığınız şey nedir? Bence dimdik durun Allah’ın izni ve inayetiyle. Sadece Allah karşısında eğilin. O’nun karşısında sadece rükua gidin. O’nun karşısında secdeye kapanın. O’nun karşısında alnınızı yere sürün.” şeklinde konuştu.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetinden satır başları:Yürekten yapılan tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırırDemek ki umumi manada heyeti bir yönüyle zift havuzundan bir şey saçılacak fakat şer-i şerife göre yıkanınca yeniden arınma olacak, temizlenecek. Yıkanabilme istidadı durumu hususiyeti olan şeyler yıkanacak. Esas yıkanınca temizlenmeyen şeyler bunlar temizlenemediklerinden dolayı endişe duymalılar. Evet ne anlarsınız? Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım. Kemali cinnet, yani tastamam (meselenin) delisi olmak, o mevzuda vehme düşmemek, vesveseye düşmemek ama o kadar arınmaya âşık olmak, arınma meftunu olmak, hayalimizden geçen şeyler karşısında bile hayal demek fiil değildir. Tahakküm de değildir, akli plan da değildir, tasavvur da değildir, şöyle böyle bir kurgulama da değildir.Elhamdülillah! Bize hırsız, ihaleye fesat karıştırdı, yakınlarını kayırdı demediler!Biz bunları yaparken bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar sizlere haset edeceklerdir. Bunlar olmasaydı da biz olsaydık diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına aldıklarından, alma lüzumundan dolayı, alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır, o ortaya çıkacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır. Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdülillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdülillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söyledilerSize haşhaşi diyen, kafir diyor demektirMesela dediler ki, haşhaşi... Haşhaşiler fırak-ı dallenin en sapıkları, karmatiler. Yalan, dolan, hile, hud’a. Ehli sünnet onlara dalalet ötesi bir nazarla bakmış. Kafir diyenlerin sayısı az değil. Size haşhaşi diyen kafir diyor demektir. Ve mümine kafir diyen hadisin ifadesiyle ya o kafirdir, ya bu kafirdir. Ya gerçekten kendilerine kafir diyenler kafirdir, ve yahut değilse diyenler kafirdir. Böyle diyeni alkışlayanlar kafirdir. Gülerek bunu karşılayanlar kafirdir. Bu mevzu karşısında dilsiz şeytan gibi susanlar kafirdir. Hadisin ölçüsüne göre mesele öyledir. Öyle şeyler diyorlar ki bu 160 küsur ülkede 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size, hem de Vallahi, Billahi, Tallahi ile söyleyeyim 20 sene değil, 20 ay değil, 20 hafta değil, 20 saat de
Zaman
Ana Sayfa
28.08.2014
SadeceAllah’ınkarşısındaeğilinSadece Allah’ın karşısında eğilin
‘Hakim önüne gelen kağıda bakarak tutuklama yaptı’
Zaman
23.08.2014
16:49
İzmirde bir gazetenin kupürüyle başlatılan operasyonda 11 polisin görevlerini yaptıkları için tutuklanması, hukuksuzluğu gözler önüne serdi. Av. Ali Aksoy, Hakim Dilek Çeliktaşın önüne bir kağıt geldi. Kağıda bakarak tutuklayacaklarını yazdırdı. Hakimin önü klasör dolu, zaten okuyamadı, evrakları incelemeden tutukladı. dedi. Tutuklanan polislerin avukatları evrakların bile incelenmediğini, bunun trajikomik bir olay olduğunu savunarak her şeyin daha önceden planlandığını belirtti.Havuz medyasında yer alan bir gazetenin kupürüyle başlatılan operasyonda gözaltına alınan 32 polisten 11i tutuklandı, 21 polis ise adli kontrol şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Batman eski İl Emniyet Müdürü Hasan Ali Okan ve eski İzmir Emniyet Müdür Yardımcısı Ramazan Karakayalı, eski Organize Suçlarla Mücadele Müdür Yardımcısı Taner Aydının da aralarında bulunduğu 11 polisin avukatı, pazartesi günü tutuklama kararına itiraz etmeye hazırlanıyor. Avukatlar, dosyalar incelenmeden kararın bu kadar hızlı verilmesinin akıllarda soru işareti bıraktığını ifade etti.BU VERİLERLE TUTUKLAMA YAPMAK, ARAMA YAPMAK ANCAK TETİKÇİLİK OLURÖncelikle arama kararının 5 kişiye verildiğini belirten Av. Ali Aksoy, Gözaltına alınan toplam 32 kişi var fakat arama kararı 5 kişiye çıkarılıyor. Suç olduğunu düşündüğün bir durum varsa hepsine çıkarılması lazım. Suçladığın adamların niye hepsine değil de 5 kişiye veriliyor? Bu tamamen hukuksuzluk. Zaten bu verilerle tutuklama yapmak, arama yapmak ancak tetikçilik olur. Bunlar seçmece olduğu için, kaliteli, başarılı insanlar olduğu için seçildiler. Bunlar merminin üzerine kafasını uzatan adamlar. diye konuştu.Her şeyin daha önceden sanki planlı bir şekilde işlediğini savunan Aksoy, mahkeme sırasında yaşananları şöyle anlattı: Hakim Dilek Çeliktaşın önüne bir kağıt geldi. Kağıda bakarak tutuklayacaklarını yazdırdı. Hakimin önü klasör dolu, zaten okuyamadı, evrakları incelemeden tutukladı. Eski İzmir Emniyet Müdür Yardımcısı Ramazan Karakayalıya 38 sayfa ifade yazdık, tüm detaylarını ama hakim okumak için 30 saniye ayırmadı. dedi.SAVCI VERMEDİĞİ İFADEYİ SORDUSavcılıkta vereceğini söyleyerek ifadesini emniyette vermeyen Taner Aydının savcılıktaki sorgu sırasında komik bir olayın yaşandığını anlatan Av. Aksoy, Savcının, önündeki evrakları okumadığı o kadar belli ki. Taner Aydına, Emniyetteki ifaden geçerli mi? sorusunu yöneltiyor. Evrakı okumuş olsa Taner Aydının, emniyette vermediği ifadeyi savcılıkta vereceği yazıyor. diye konuştu.SAVCIDAN BAZI GAZETECİLERE SERVİS İDDİASIAv. Aksoy, İzmir İstihbarat Şube Müdürü Kudret Dikmenin, mahkeme günü soruşturmayı yürüten savcının yanına uğradığını söyleyerek, gözaltı listesinden isminin çıkarılmasına da tepki gösterdi. Savcının yanına birkaç gazetecinin özel olarak çağrıldığı ve bazı dosyaların verildiği de iddialar arasında.
Zaman
Güncel
23.08.2014
‘Hakimönünegelenkağıdabakaraktutuklamayaptı’‘Hakim önüne gelen kağıda bakarak tutuklama yaptı’
‘Hakim önüne gelen kağıda bakarak tutuklama yaptı’
Zaman
23.08.2014
16:49
İzmirde bir gazetenin kupürüyle başlatılan operasyonda 11 polisin görevlerini yaptıkları için tutuklanması, hukuksuzluğu gözler önüne serdi. Av. Ali Aksoy, Hakim Dilek Çeliktaşın önüne bir kağıt geldi. Kağıda bakarak tutuklayacaklarını yazdırdı. Hakimin önü klasör dolu, zaten okuyamadı, evrakları incelemeden tutukladı. dedi. Tutuklanan polislerin avukatları evrakların bile incelenmediğini, bunun trajikomik bir olay olduğunu savunarak her şeyin daha önceden planlandığını belirtti.Havuz medyasında yer alan bir gazetenin kupürüyle başlatılan operasyonda gözaltına alınan 32 polisten 11i tutuklandı, 21 polis ise adli kontrol şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Batman eski İl Emniyet Müdürü Hasan Ali Okan ve eski İzmir Emniyet Müdür Yardımcısı Ramazan Karakayalı, eski Organize Suçlarla Mücadele Müdür Yardımcısı Taner Aydının da aralarında bulunduğu 11 polisin avukatı, pazartesi günü tutuklama kararına itiraz etmeye hazırlanıyor. Avukatlar, dosyalar incelenmeden kararın bu kadar hızlı verilmesinin akıllarda soru işareti bıraktığını ifade etti.BU VERİLERLE TUTUKLAMA YAPMAK, ARAMA YAPMAK ANCAK TETİKÇİLİK OLURÖncelikle arama kararının 5 kişiye verildiğini belirten Av. Ali Aksoy, Gözaltına alınan toplam 32 kişi var fakat arama kararı 5 kişiye çıkarılıyor. Suç olduğunu düşündüğün bir durum varsa hepsine çıkarılması lazım. Suçladığın adamların niye hepsine değil de 5 kişiye veriliyor? Bu tamamen hukuksuzluk. Zaten bu verilerle tutuklama yapmak, arama yapmak ancak tetikçilik olur. Bunlar seçmece olduğu için, kaliteli, başarılı insanlar olduğu için seçildiler. Bunlar merminin üzerine kafasını uzatan adamlar. diye konuştu.Her şeyin daha önceden sanki planlı bir şekilde işlediğini savunan Aksoy, mahkeme sırasında yaşananları şöyle anlattı: Hakim Dilek Çeliktaşın önüne bir kağıt geldi. Kağıda bakarak tutuklayacaklarını yazdırdı. Hakimin önü klasör dolu, zaten okuyamadı, evrakları incelemeden tutukladı. Eski İzmir Emniyet Müdür Yardımcısı Ramazan Karakayalıya 38 sayfa ifade yazdık, tüm detaylarını ama hakim okumak için 30 saniye ayırmadı. dedi.SAVCI VERMEDİĞİ İFADEYİ SORDUSavcılıkta vereceğini söyleyerek ifadesini emniyette vermeyen Taner Aydının savcılıktaki sorgu sırasında komik bir olayın yaşandığını anlatan Av. Aksoy, Savcının, önündeki evrakları okumadığı o kadar belli ki. Taner Aydına, Emniyetteki ifaden geçerli mi? sorusunu yöneltiyor. Evrakı okumuş olsa Taner Aydının, emniyette vermediği ifadeyi savcılıkta vereceği yazıyor. diye konuştu.SAVCIDAN BAZI GAZETECİLERE SERVİS İDDİASIAv. Aksoy, İzmir İstihbarat Şube Müdürü Kudret Dikmenin, mahkeme günü soruşturmayı yürüten savcının yanına uğradığını söyleyerek, gözaltı listesinden isminin çıkarılmasına da tepki gösterdi. Savcının yanına birkaç gazetecinin özel olarak çağrıldığı ve bazı dosyaların verildiği de iddialar arasında.
Zaman
Ana Sayfa
23.08.2014
‘Hakimönünegelenkağıdabakaraktutuklamayaptı’‘Hakim önüne gelen kağıda bakarak tutuklama yaptı’
Tembellikte sınır tanımayanlar
Bugün
04.07.2014
12:07
Tembellik ortaya komik görüntüler çıkarırken, bazen çok ilginç ve yaratıcı buluşlara sebep olabiliyor. Tembellikte maksimum sınır ne olabilir diyorsanız, bu listedeki insanları görmelisiniz! Bu insanlar o kadar tembel ki, yerlerinden kalkmamak için bir o ...
Bugün
Son Dakika
04.07.2014
TembelliktesınırtanımayanlarTembellikte sınır tanımayanlar
Nazan Bekiroğlu - Hayal üzerine
Zaman
29.06.2014
02:08
Hayal ile gerçek arasındaki ilişki her zaman için şaibelidir. Edebiyat ise hayal üzerinden inşa eder kendisini. Hayali en fazla yargıladığı anda bile hayal kurmaktadır o, yeni bir hayal üretmektedir. Edebiyat, olumlasa da olumsuzlasa da hayal ile doludur.Don Kişot bir oda dolusu Amadis’i yani şövalye romanını okuyup benzer maceraları yaşamak üzere yollara düştüğünde hayallerinin kurbanı olmuştu. Madam Bovary’de Emma’nın, Kiralık Konak’ta Seniha’nın, Araba Sevdası’nda Bihruz’un başına gelenler de aynıdır aslında. Tehlikeli biçimde zengin ya da ürkütücü derecede saf bir ruh ırmağının akacağı yönü tespit etmesi.İdealleşmiş hayaller onların ruhunda hazırdır. Yaptıkları, zaten mevcut bir çerçevenin içine uygun resmi yerleştirmekten ibarettir. Olanca saflığıyla Bihruz meselâ. Romantik ruhu, seveceği kadının imgesini onun içine nakşetmiştir çoktan. Romantik romanlarda karşılaştığı kadınlardan gelen sevgili tanımı hazırdır. Kibar, nazik, zarif, eğitimli, zengin vs. Bu yüzden araba, aşkın kışkırtıcısıdır ilk karşılaştıklarında. Bihruz’a bakılırsa Çamlıca’da böyle bir arabanın içinde arzıendam eden bir kız ancak iyi bir ailenin eğitimli kızı olabilir. O yüzden aşk bu kadar kolay gerçekleşir, ilk bakışta. Çerçeve bellidir, resim gelip içini doldurmuştur sadece. Bir başka ifadeyle Periveş, Bihruz’un karşısına o arabada çıkmasaydı o aşk da doğmazdı. Don Kişot’un, Emma’nın, Seniha’nın ve daha pek çok roman kahramanının yaşadığı da benzer bir kurgudur.Bu, işin hayal kısmı. Ama hayat gibi romanlarda da gerçek, hayalin yanı başında, ürkütücü kılıcını onun tepesine asmış bekler. Don Kişot’un Amadis’lerden tanıdığı şövalye, idealize edilmiş, estetize edilmiştir. Oysa tarihçiler gibi Cervantes’e de bakarsak şövalye gerçek hayatta bu kadar özenilesi bir tip değildir. Keza romantik romanlardaki aşkları yaşamaya kalkışan Emma’nın karşısına hayat aşkı uğruna ölümü göze almış erkekler değil üç erkek çıkarır ki her biri Emma’nın intihara giden yolunun taşlarını döşer. Seniha’nın yaşadığı da üç aşağı beş yukarı benzer bir hikâyedir.Bu kahramanların gerçekle yüz yüze geldiği anda takındıkları tavır yazarın duruşuyla ilgilidir. Çoğu gerçekçi yazar, “ölçüsüz” hayalin zararlarını uyarmaktadır bize. Gerçekle yüz yüze geldiği süreçte Bihruz, Periveş’in öldüğüne inanır da onun tifodan öldüğüne inanmak istemez. Çünkü tifo “pis” bir hastalıktır. Oysa onun okuduğu romanlardaki kadınlar veremden ölmektedirler. Recaizade Ekrem bizi güldürürken düşündürmek mi istemektedir? Don Kişot’un, Emma’nın, Seniha’nın kötü kaderleri, yazarın elinden çıkan birer kazadır bu yüzden.Oysa gerçekçi romanlarda kısa yoldan kahramanın infazına giden bu bakış açısı romantik romanlardaki yazar tavrıyla uyuşmaz. Romantik romanlarda hayalleri uğruna mücadeleyi göze almış kahramanlarla karşılaşırız. Bu yüzden gerçekçi yazarlarca eleştirilen hayalci kahramanların bile tersinden bir okunuşu vardır. Cemil Meriç’in Don Kişot’a ve Emma’ya gösterdiği şefkat unutulmamalı. Keza Don Kişot, Dostoyevski’ye göre gelmiş geçmiş en üzücü romandır çünkü Don Kişot mağdur komik değil mağrur trajiktir.Neticede hayal ile gerçek arasındaki ilişki hangi bakış açısıyla ele alınırsa alınsın roman okumak bize hayal kurmayı öğretir. Pek çok kazazedesi olsa da hayalin yolu, gerçeği menzil tutmuş dolambaçlı bir yoldur. Yer altına inse, tepelerin üzerinden aşsa yani yolu uzatsa da gerçeği hedeflemiştir son tahlilde. Kahramanın hatta yazarın kendisi fark ve gaye edinmese bile bu böyledir. Hayal, gerçeğin sınırlarının zorlanması anlamına gelse de onun dışına çıkamaz ama ondan yeni bir terkip üretir çünkü. Kıymetli olan budur.Eğer bütün o romanlar, tiyatro eserleri, şiirler olmasa insanlar her halde oldukları yerde kalırlardı. Ne Ay’a ayak basılırdı ne atom parçalanabilirdi. Bir bakıma Sophokles ile cep telefonu arasındaki mesafe zannettiğimizden daha kısadır. Yenilik, öncü zihinlerde belirir, nesilden nesile benzer zihinler üzerinden atlaya atlaya ilerler, gelişir. Bunlar hayal kurmayı bilen zihinlerdir.
Zaman
Köşe Yazıları
29.06.2014
NazanBekiroğlu-HayalüzerineNazan Bekiroğlu - Hayal üzerine
‘Heceleme raporu’ bilimsel değil, detaylı analiz açıklanmalı
Zaman
08.06.2014
02:08
Kamuoyunda alay konusu olan TÜBİTAK’ın ‘heceleme raporu’ uzmanlar tarafından da inandırıcı bulunmadı. Ses mühendisi Demirhan Baylan, Başbakan ile oğlu arasında geçtiği iddia edilen kayıtlarla ilgili TÜBİTAK’ın detaylı analiz raporu açıklaması gerektiğini söyledi. Erdem Helvacıoğlu ise duygu-tonlama-arka plan bütünlüğüne dikkat çekerek kayıtlara ‘montaj’ demenin mümkün olmadığını ifade etti.17 Aralık’tan sonraki süreçte kapsamlı personel tasfiyesinin yaşandığı TÜBİTAK’ın, Başbakan Tayyip Erdoğan ile eski AB Bakanı Egemen Bağış’a ait olduğu ileri sürülen ses kayıtlarıyla ilgili tartışmalı raporuna tepkiler sürüyor. Raporda, muhataplarının bile kabul ettiği kayıtların, ‘heceler birleştirilmek suretiyle elde edildiği’ savunulmuştu. Daha önce kayıtlarla ilgili açıklama yapan uzmanlar, raporu inandırıcı bulmadı. TÜBİTAK’ın detaylı bir analiz raporu sunması gerektiğini söyleyen ses mühendisi Demirhan Baylan, raporun “Biz şu teknikleri kullanarak şu frekansta şöyle bir müdahale tespit ettik.” şeklinde netlik taşıması gerektiğini söyledi. Erdem Helvacıoğlu da anlam, duygu ve tonlama bütünlüğü ile arka fon seslerinde süreklilik olan böyle bir kaydı oluşturmanın mümkün olmadığını, tek bir cümle kurmanın bile aylar alacağını belirtti. Alp Turaç ise arka plan sesinin değişmemesinin kaydın gerçekliğinin en büyük ispatı olduğunu dile getirdi. Müzisyen ve ses uzmanı Attila Özdemiroğlu, “Bu rapor değil, söylem. Bilim böyle yapılmaz.” dedi. Sosyal medyada ‘heceleme raporu’ denilerek alay konusu edilen raporla ilgili komedyen Cem Yılmaz’dan ‘farklı farklı yerlerden alınmıştır’ notu eşliğinde ilginç bir gönderme geldi: İ....yi...uy..ku...lar! UZMAN GÖRÜŞLERİMüzisyen Atilla Özdemiroğlu: ‘Heceleme yöntemi’ iddiası komik, çocuk bile inanmaz“Bu bir rapor değil, söylem. Bilim böyle bir şey yapmaz. TÜBİTAK bir rapor yayınlamadı. Böyle bir rapor olmaz. Bilimsel yöntemlerle hazırlanan bir ses analizinin nasıl yapılacağı bellidir. Kim tarafından hangi yöntemlerle hazırlandığı, hangi referansların, araçların kullanıldığı bellidir. Bir rapora başlarken bunlar belirtilir. Böyle bir rapor yok. Bunları içeren bir rapor yayınlanmalı. Beyan ile rapor olmaz. TÜBİTAK gibi bir kurumun böyle rapor olmayan bir şey yayınlaması komik. Daha önce yayınlanmış 3 rapor vardı. Onlar bilimseldi. Amerikanın resmi adli raporlarını hazırlayan kurumlardı onlar. Heceleme yöntemi ile böyle bir şeyin yapılması imkansız. Çocuk bile inanmaz. Bu işten az anlayan biri güler.”Ses Mühendisi Erdem Helvacıoğlu: Duygu ve tonlama bütünlüğü olan böyle bir kayıt yapılamazAnlam, duygu, tonlama bütünlüğü olan ve arka seslerinde süreklilik olan böyle bir kayıt, kelime kelime edit ile yaratılamaz. Hece hece de yapılamaz. Stüdyo kaydında tek bir cümleyi hece hece düzgün bir şekilde oluşturmaya çalışmak bile saatler, günler alabilir ki sonuç da tatmin edici olmayacaktır. Tüm bunların dışında zaten konuşmanın olduğunu ‘Kriptolu telefonlarımız dinlendi. diyerek Başbakanın kendisi de kabul etti. Bu sadece seçim öncesi meydanlarda kullanılmak için yaratılan bir propaganda malzemesi.Ses Mühendisi Alp Turaç: Arka plan sesi değişmiyor, en büyük ispat buBu işi hayatında altı ay yapmış insan bile rahatlıkla anlayabilir ki öyle bir ‘editing yok orada. Hece hece ya da kelime kelime diye bir şey de yok, zaten arka plan sesi değişmiyor, en büyük ispat bu. Artı, ‘kelime kelime demek zorundalar bu durumda, konuşurken paralar telaffuz ediliyor. Niye çocuğunla konuşurken 10 milyon Euro desin? Kelime kelime ya da hece hece keserek insanlara bir şeyler söylettirebilirsiniz ama bunun yapılacağını bilerek kayda girildiğinde bile ses, müşteri hizmetleri hatlarında olduğu gibi kesik kesik duyulur. Konuşmayı keserek, bir insanın normal tonlamalarına ulaşılması, kaydın bu hale getirilmesi mümkün değil.”Ses Mühendisi Demirhan Baylan: TÜBİTAK detaylı analiz raporlarını açıklamalı“Bu olaylar ilk patlak verdiğinde bunun yapılabileceğine dair bir açık kapı bırakmıştım. Fakat ondan sonra o kadar çok kayıt çıktı ki montajın o düzeyde yapılamayacağına kani oldum. Analiz yapmadan kesin konuşmak istemem, ama o kadar çok kayıt var ki montajın o düzeyde yapılabilmesi, o kadar malzeme bulunabilmesi çok zor, inandırıcı gelmiyor. Elbette ki montaj diye bir teknik var. Bu belirli limitler içinde eldeki malzemenin izin verdiği ölçüde yapılabilecek bir şey. İş bu durumdayken, TÜBİTAKtan beklediğim benim çok detaylı bir analiz raporu sunmaları, ‘Biz şu şu teknikleri kullanarak işte mili saniyede işte şu frekansta şöyle bir müdahale tespit ettik. falan gibi çok detaylı bir analiz raporu vermeleri lazım ki insanlar da ikna olsun. Tahmin ediyorum çoğu ses mühendisi bunu bekliyor. Yoksa, ‘B
Zaman
En Çok Okunan
08.06.2014
‘Hecelemeraporu’bilimseldeğildetaylıanalizaçıklanmalı‘Heceleme raporu’ bilimsel değil detaylı analiz açıklanmalı
‘Heceleme raporu’ bilimsel değil, detaylı analiz açıklanmalı
Zaman
08.06.2014
02:02
Kamuoyunda alay konusu olan TÜBİTAK’ın ‘heceleme raporu’ uzmanlar tarafından da inandırıcı bulunmadı. Ses mühendisi Demirhan Baylan, Başbakan ile oğlu arasında geçtiği iddia edilen kayıtlarla ilgili TÜBİTAK’ın detaylı analiz raporu açıklaması gerektiğini söyledi. Erdem Helvacıoğlu ise duygu-tonlama-arka plan bütünlüğüne dikkat çekerek kayıtlara ‘montaj’ demenin mümkün olmadığını ifade etti.17 Aralık’tan sonraki süreçte kapsamlı personel tasfiyesinin yaşandığı TÜBİTAK’ın, Başbakan Tayyip Erdoğan ile eski AB Bakanı Egemen Bağış’a ait olduğu ileri sürülen ses kayıtlarıyla ilgili tartışmalı raporuna tepkiler sürüyor. Raporda, muhataplarının bile kabul ettiği kayıtların, ‘heceler birleştirilmek suretiyle elde edildiği’ savunulmuştu. Daha önce kayıtlarla ilgili açıklama yapan uzmanlar, raporu inandırıcı bulmadı. TÜBİTAK’ın detaylı bir analiz raporu sunması gerektiğini söyleyen ses mühendisi Demirhan Baylan, raporun “Biz şu teknikleri kullanarak şu frekansta şöyle bir müdahale tespit ettik.” şeklinde netlik taşıması gerektiğini söyledi. Erdem Helvacıoğlu da anlam, duygu ve tonlama bütünlüğü ile arka fon seslerinde süreklilik olan böyle bir kaydı oluşturmanın mümkün olmadığını, tek bir cümle kurmanın bile aylar alacağını belirtti. Alp Turaç ise arka plan sesinin değişmemesinin kaydın gerçekliğinin en büyük ispatı olduğunu dile getirdi. Müzisyen ve ses uzmanı Attila Özdemiroğlu, “Bu rapor değil, söylem. Bilim böyle yapılmaz.” dedi. Sosyal medyada ‘heceleme raporu’ denilerek alay konusu edilen raporla ilgili komedyen Cem Yılmaz’dan ‘farklı farklı yerlerden alınmıştır’ notu eşliğinde ilginç bir gönderme geldi: İ....yi...uy..ku...lar! UZMAN GÖRÜŞLERİMüzisyen Atilla Özdemiroğlu: ‘Heceleme yöntemi’ iddiası komik, çocuk bile inanmaz“Bu bir rapor değil, söylem. Bilim böyle bir şey yapmaz. TÜBİTAK bir rapor yayınlamadı. Böyle bir rapor olmaz. Bilimsel yöntemlerle hazırlanan bir ses analizinin nasıl yapılacağı bellidir. Kim tarafından hangi yöntemlerle hazırlandığı, hangi referansların, araçların kullanıldığı bellidir. Bir rapora başlarken bunlar belirtilir. Böyle bir rapor yok. Bunları içeren bir rapor yayınlanmalı. Beyan ile rapor olmaz. TÜBİTAK gibi bir kurumun böyle rapor olmayan bir şey yayınlaması komik. Daha önce yayınlanmış 3 rapor vardı. Onlar bilimseldi. Amerikanın resmi adli raporlarını hazırlayan kurumlardı onlar. Heceleme yöntemi ile böyle bir şeyin yapılması imkansız. Çocuk bile inanmaz. Bu işten az anlayan biri güler.”Ses Mühendisi Erdem Helvacıoğlu: Duygu ve tonlama bütünlüğü olan böyle bir kayıt yapılamazAnlam, duygu, tonlama bütünlüğü olan ve arka seslerinde süreklilik olan böyle bir kayıt, kelime kelime edit ile yaratılamaz. Hece hece de yapılamaz. Stüdyo kaydında tek bir cümleyi hece hece düzgün bir şekilde oluşturmaya çalışmak bile saatler, günler alabilir ki sonuç da tatmin edici olmayacaktır. Tüm bunların dışında zaten konuşmanın olduğunu ‘Kriptolu telefonlarımız dinlendi. diyerek Başbakanın kendisi de kabul etti. Bu sadece seçim öncesi meydanlarda kullanılmak için yaratılan bir propaganda malzemesi.Ses Mühendisi Alp Turaç: Arka plan sesi değişmiyor, en büyük ispat buBu işi hayatında altı ay yapmış insan bile rahatlıkla anlayabilir ki öyle bir ‘editing yok orada. Hece hece ya da kelime kelime diye bir şey de yok, zaten arka plan sesi değişmiyor, en büyük ispat bu. Artı, ‘kelime kelime demek zorundalar bu durumda, konuşurken paralar telaffuz ediliyor. Niye çocuğunla konuşurken 10 milyon Euro desin? Kelime kelime ya da hece hece keserek insanlara bir şeyler söylettirebilirsiniz ama bunun yapılacağını bilerek kayda girildiğinde bile ses, müşteri hizmetleri hatlarında olduğu gibi kesik kesik duyulur. Konuşmayı keserek, bir insanın normal tonlamalarına ulaşılması, kaydın bu hale getirilmesi mümkün değil.”Ses Mühendisi Demirhan Baylan: TÜBİTAK detaylı analiz raporlarını açıklamalı“Bu olaylar ilk patlak verdiğinde bunun yapılabileceğine dair bir açık kapı bırakmıştım. Fakat ondan sonra o kadar çok kayıt çıktı ki montajın o düzeyde yapılamayacağına kani oldum. Analiz yapmadan kesin konuşmak istemem, ama o kadar çok kayıt var ki montajın o düzeyde yapılabilmesi, o kadar malzeme bulunabilmesi çok zor, inandırıcı gelmiyor. Elbette ki montaj diye bir teknik var. Bu belirli limitler içinde eldeki malzemenin izin verdiği ölçüde yapılabilecek bir şey. İş bu durumdayken, TÜBİTAKtan beklediğim benim çok detaylı bir analiz raporu sunmaları, ‘Biz şu şu teknikleri kullanarak işte mili saniyede işte şu frekansta şöyle bir müdahale tespit ettik. falan gibi çok detaylı bir analiz raporu vermeleri lazım ki insanlar da ikna olsun. Tahmin ediyorum çoğu ses mühendisi bunu bekliyor. Yoksa, ‘B
Zaman
Politika
08.06.2014
‘Hecelemeraporu’bilimseldeğildetaylıanalizaçıklanmalı‘Heceleme raporu’ bilimsel değil detaylı analiz açıklanmalı
‘Heceleme raporu’ bilimsel değil, detaylı analiz açıklanmalı
Zaman
08.06.2014
02:02
Kamuoyunda alay konusu olan TÜBİTAK’ın ‘heceleme raporu’ uzmanlar tarafından da inandırıcı bulunmadı. Ses mühendisi Demirhan Baylan, Başbakan ile oğlu arasında geçtiği iddia edilen kayıtlarla ilgili TÜBİTAK’ın detaylı analiz raporu açıklaması gerektiğini söyledi. Erdem Helvacıoğlu ise duygu-tonlama-arka plan bütünlüğüne dikkat çekerek kayıtlara ‘montaj’ demenin mümkün olmadığını ifade etti.17 Aralık’tan sonraki süreçte kapsamlı personel tasfiyesinin yaşandığı TÜBİTAK’ın, Başbakan Tayyip Erdoğan ile eski AB Bakanı Egemen Bağış’a ait olduğu ileri sürülen ses kayıtlarıyla ilgili tartışmalı raporuna tepkiler sürüyor. Raporda, muhataplarının bile kabul ettiği kayıtların, ‘heceler birleştirilmek suretiyle elde edildiği’ savunulmuştu. Daha önce kayıtlarla ilgili açıklama yapan uzmanlar, raporu inandırıcı bulmadı. TÜBİTAK’ın detaylı bir analiz raporu sunması gerektiğini söyleyen ses mühendisi Demirhan Baylan, raporun “Biz şu teknikleri kullanarak şu frekansta şöyle bir müdahale tespit ettik.” şeklinde netlik taşıması gerektiğini söyledi. Erdem Helvacıoğlu da anlam, duygu ve tonlama bütünlüğü ile arka fon seslerinde süreklilik olan böyle bir kaydı oluşturmanın mümkün olmadığını, tek bir cümle kurmanın bile aylar alacağını belirtti. Alp Turaç ise arka plan sesinin değişmemesinin kaydın gerçekliğinin en büyük ispatı olduğunu dile getirdi. Müzisyen ve ses uzmanı Attila Özdemiroğlu, “Bu rapor değil, söylem. Bilim böyle yapılmaz.” dedi. Sosyal medyada ‘heceleme raporu’ denilerek alay konusu edilen raporla ilgili komedyen Cem Yılmaz’dan ‘farklı farklı yerlerden alınmıştır’ notu eşliğinde ilginç bir gönderme geldi: İ....yi...uy..ku...lar! UZMAN GÖRÜŞLERİMüzisyen Atilla Özdemiroğlu: ‘Heceleme yöntemi’ iddiası komik, çocuk bile inanmaz“Bu bir rapor değil, söylem. Bilim böyle bir şey yapmaz. TÜBİTAK bir rapor yayınlamadı. Böyle bir rapor olmaz. Bilimsel yöntemlerle hazırlanan bir ses analizinin nasıl yapılacağı bellidir. Kim tarafından hangi yöntemlerle hazırlandığı, hangi referansların, araçların kullanıldığı bellidir. Bir rapora başlarken bunlar belirtilir. Böyle bir rapor yok. Bunları içeren bir rapor yayınlanmalı. Beyan ile rapor olmaz. TÜBİTAK gibi bir kurumun böyle rapor olmayan bir şey yayınlaması komik. Daha önce yayınlanmış 3 rapor vardı. Onlar bilimseldi. Amerikanın resmi adli raporlarını hazırlayan kurumlardı onlar. Heceleme yöntemi ile böyle bir şeyin yapılması imkansız. Çocuk bile inanmaz. Bu işten az anlayan biri güler.”Ses Mühendisi Erdem Helvacıoğlu: Duygu ve tonlama bütünlüğü olan böyle bir kayıt yapılamazAnlam, duygu, tonlama bütünlüğü olan ve arka seslerinde süreklilik olan böyle bir kayıt, kelime kelime edit ile yaratılamaz. Hece hece de yapılamaz. Stüdyo kaydında tek bir cümleyi hece hece düzgün bir şekilde oluşturmaya çalışmak bile saatler, günler alabilir ki sonuç da tatmin edici olmayacaktır. Tüm bunların dışında zaten konuşmanın olduğunu ‘Kriptolu telefonlarımız dinlendi. diyerek Başbakanın kendisi de kabul etti. Bu sadece seçim öncesi meydanlarda kullanılmak için yaratılan bir propaganda malzemesi.Ses Mühendisi Alp Turaç: Arka plan sesi değişmiyor, en büyük ispat buBu işi hayatında altı ay yapmış insan bile rahatlıkla anlayabilir ki öyle bir ‘editing yok orada. Hece hece ya da kelime kelime diye bir şey de yok, zaten arka plan sesi değişmiyor, en büyük ispat bu. Artı, ‘kelime kelime demek zorundalar bu durumda, konuşurken paralar telaffuz ediliyor. Niye çocuğunla konuşurken 10 milyon Euro desin? Kelime kelime ya da hece hece keserek insanlara bir şeyler söylettirebilirsiniz ama bunun yapılacağını bilerek kayda girildiğinde bile ses, müşteri hizmetleri hatlarında olduğu gibi kesik kesik duyulur. Konuşmayı keserek, bir insanın normal tonlamalarına ulaşılması, kaydın bu hale getirilmesi mümkün değil.”Ses Mühendisi Demirhan Baylan: TÜBİTAK detaylı analiz raporlarını açıklamalı“Bu olaylar ilk patlak verdiğinde bunun yapılabileceğine dair bir açık kapı bırakmıştım. Fakat ondan sonra o kadar çok kayıt çıktı ki montajın o düzeyde yapılamayacağına kani oldum. Analiz yapmadan kesin konuşmak istemem, ama o kadar çok kayıt var ki montajın o düzeyde yapılabilmesi, o kadar malzeme bulunabilmesi çok zor, inandırıcı gelmiyor. Elbette ki montaj diye bir teknik var. Bu belirli limitler içinde eldeki malzemenin izin verdiği ölçüde yapılabilecek bir şey. İş bu durumdayken, TÜBİTAKtan beklediğim benim çok detaylı bir analiz raporu sunmaları, ‘Biz şu şu teknikleri kullanarak işte mili saniyede işte şu frekansta şöyle bir müdahale tespit ettik. falan gibi çok detaylı bir analiz raporu vermeleri lazım ki insanlar da ikna olsun. Tahmin ediyorum çoğu ses mühendisi bunu bekliyor. Yoksa, ‘B
Zaman
Ana Sayfa
08.06.2014
‘Hecelemeraporu’bilimseldeğildetaylıanalizaçıklanmalı‘Heceleme raporu’ bilimsel değil detaylı analiz açıklanmalı
Sevgi Akarçeşme - Devletin yumruğunun değişen eli
Zaman
16.05.2014
02:07
Eğri oturup doğru konuşalım. Bizde ölümler, sayı Türkiye koşulları için bile fazla olmadıkça, rakamdan ibarettir.Hemen suçu devlete atıp kenara çekilmeyelim, hepimizin algısı böyle. Sonuçta devlet dediğiniz bize hizmet etsin diye vergi ve yetki verdiğimiz ve insanlardan oluşan bir “araç”. Ne var ki devletin kutsallığı alışkanlığına bir şekilde bu makamlara oturmuş insanlar hemen kapılıveriyor, vatandaşa hizmetçi olmaları gerekirken kendilerini adeta dokunulmaz olarak görme hastalığına yakalanıyorlar. Makam süresi uzadıkça hastalık müzminleşiyor.Soma’da yaşanan ve bu yazının yazıldığı saatlerde resmî rakamlara göre 282 insanımızın hayatına mal olan maden faciası, sicili kabarık ihmaller tarihimize geçip unutulabilirdi. Nasıl 1992’de yaşanan ve 263 kişinin öldüğü kazayı sadece bir benzeri olduğunda hatırlıyorsak, büyük ihtimalle bu kazaya da samimi olarak üzülecek, ama birkaç hafta sonra unutacaktık. Sonuçta, daha geçen sene yaşadığımız ve tarihimizin en büyük terörist saldırısı olan Reyhanlı için ne kadar hesap sorduk? Ya da Afyon’da sebebi hâlâ bilinmeyen biçimde havaya uçan askerlerimiz konusunda ne yaptık? Peki ya hesap sorulması bile istenmeyen ve haklı olarak Kürtlerin devlete güvenini iyice sarsan Uludere? Tüm bu insan yapımı felaketlere bir tek istisna, o da toplumsal hafızada bıraktığı iz yüzünden, 17 Ağustos depremi olabilir. Resmi rakamlara göre 18 bin, tahminlere göre 50 bine yakın kişiyi kaybetmiştik, insan ihmaliyle birleştiğinde korkunç acılar yaşatan o depremde. Tek seferde o kadar kayıp yaşamasak ne kadar hatırlayacaktık 17 Ağustos’u? Ayrıca hatırladık da ne oldu? Göstermelik birkaç müteahhit yargılanması dışında kökten ne değişti? Bugün benzer bir deprem olsa olabilecekleri düşünmek bile istemiyor insan.Soma’da sebepleri hâlâ açıklanmayan, kurban sayısı konusunda bile belirsizliğin olduğu facia bir geri kalmışlık örneği. Öyle olmasa Başbakan, 1862 İngiltere’si ile karşılaştırma yapar mıydı? Maalesef Türkiye, gelişmenin dengesiz gerçekleştiği bir ülke. İnsan hayatı da sadece devletin gözünde değil, vatandaşın gözünde de değersiz olmaya devam ediyor. Başbakan, boşuna ölümlere “olağan” demiyor yani.Bu facianın da diğerleri gibi unutulmasının önüne geçen iki gelişme var. Ne ölü sayısının çok daha artacak olması ne de madendeki ihmallerden bahsediyorum. Bu facia, devlet algısı açısından bir milat olacaksa vatandaş tekmeleyen başbakan danışmanı Yusuf Yerkel ve video görüntülerine dayalı bazı iddialara göre vatandaşı yumruklayan Başbakan sayesinde olacak! Yerkel, vatandaşı tekmelediğini kabul etti (demek ki montaj iddiasının komik olacağının o da farkında). Başbakan’ın yumruklama görüntüsü konusunda ise resmi bir yalanlama yok. İktidarın insanı ne hale düşürebileceğinin delili olarak kan donduran bu görüntüler aslında yola kimsesizlerin kimsesi olarak çıkanların geldiği vahim noktayı göstermesi açısından ibretlik.Bu millet uzun yıllar, birçoğu hâlâ, devlet denince korkar. Jandarma dipçiği nedir görmüştür çünkü. Ama ceberut devleti değiştirmek iddiasıyla yola çıkanların vatandaş tekmelemesi üniformalılarınkinden daha çok acıtıyor insanın canını. Hele hele mağdurken zalime dönüşen bir başbakan görüntüsü artık hükümetin attığı her adımın iktidarını korumaya yönelik refleks olduğunu ispatlıyor. Ne yazık ki artık devlet bir araç değil amaç haline gelmiş AK politbürosu için. Devletin tekme atan ayağı, yumruk atan eli kimlik değiştirmiş sadece.Soma faciası, sadece iş güvenliği konusunda gerçek bir devrim yapmak için değil, otoriter hükümet geleneğinin sonunu, zulmü bitirmek için bir milat olmalıdır. Bari bu kez ölenler bir hiç uğruna ölmemiş olsun…Ölenlere rahmet, geride kalanlara sabır diliyorum…
Zaman
En Çok Okunan
16.05.2014
SevgiAkarçeşme-DevletinyumruğunundeğişeneliSevgi Akarçeşme - Devletin yumruğunun değişen eli
Sevgi Akarçeşme - Devletin yumruğunun değişen eli
Zaman
16.05.2014
02:07
Eğri oturup doğru konuşalım. Bizde ölümler, sayı Türkiye koşulları için bile fazla olmadıkça, rakamdan ibarettir.Hemen suçu devlete atıp kenara çekilmeyelim, hepimizin algısı böyle. Sonuçta devlet dediğiniz bize hizmet etsin diye vergi ve yetki verdiğimiz ve insanlardan oluşan bir “araç”. Ne var ki devletin kutsallığı alışkanlığına bir şekilde bu makamlara oturmuş insanlar hemen kapılıveriyor, vatandaşa hizmetçi olmaları gerekirken kendilerini adeta dokunulmaz olarak görme hastalığına yakalanıyorlar. Makam süresi uzadıkça hastalık müzminleşiyor.Soma’da yaşanan ve bu yazının yazıldığı saatlerde resmî rakamlara göre 282 insanımızın hayatına mal olan maden faciası, sicili kabarık ihmaller tarihimize geçip unutulabilirdi. Nasıl 1992’de yaşanan ve 263 kişinin öldüğü kazayı sadece bir benzeri olduğunda hatırlıyorsak, büyük ihtimalle bu kazaya da samimi olarak üzülecek, ama birkaç hafta sonra unutacaktık. Sonuçta, daha geçen sene yaşadığımız ve tarihimizin en büyük terörist saldırısı olan Reyhanlı için ne kadar hesap sorduk? Ya da Afyon’da sebebi hâlâ bilinmeyen biçimde havaya uçan askerlerimiz konusunda ne yaptık? Peki ya hesap sorulması bile istenmeyen ve haklı olarak Kürtlerin devlete güvenini iyice sarsan Uludere? Tüm bu insan yapımı felaketlere bir tek istisna, o da toplumsal hafızada bıraktığı iz yüzünden, 17 Ağustos depremi olabilir. Resmi rakamlara göre 18 bin, tahminlere göre 50 bine yakın kişiyi kaybetmiştik, insan ihmaliyle birleştiğinde korkunç acılar yaşatan o depremde. Tek seferde o kadar kayıp yaşamasak ne kadar hatırlayacaktık 17 Ağustos’u? Ayrıca hatırladık da ne oldu? Göstermelik birkaç müteahhit yargılanması dışında kökten ne değişti? Bugün benzer bir deprem olsa olabilecekleri düşünmek bile istemiyor insan.Soma’da sebepleri hâlâ açıklanmayan, kurban sayısı konusunda bile belirsizliğin olduğu facia bir geri kalmışlık örneği. Öyle olmasa Başbakan, 1862 İngiltere’si ile karşılaştırma yapar mıydı? Maalesef Türkiye, gelişmenin dengesiz gerçekleştiği bir ülke. İnsan hayatı da sadece devletin gözünde değil, vatandaşın gözünde de değersiz olmaya devam ediyor. Başbakan, boşuna ölümlere “olağan” demiyor yani.Bu facianın da diğerleri gibi unutulmasının önüne geçen iki gelişme var. Ne ölü sayısının çok daha artacak olması ne de madendeki ihmallerden bahsediyorum. Bu facia, devlet algısı açısından bir milat olacaksa vatandaş tekmeleyen başbakan danışmanı Yusuf Yerkel ve video görüntülerine dayalı bazı iddialara göre vatandaşı yumruklayan Başbakan sayesinde olacak! Yerkel, vatandaşı tekmelediğini kabul etti (demek ki montaj iddiasının komik olacağının o da farkında). Başbakan’ın yumruklama görüntüsü konusunda ise resmi bir yalanlama yok. İktidarın insanı ne hale düşürebileceğinin delili olarak kan donduran bu görüntüler aslında yola kimsesizlerin kimsesi olarak çıkanların geldiği vahim noktayı göstermesi açısından ibretlik.Bu millet uzun yıllar, birçoğu hâlâ, devlet denince korkar. Jandarma dipçiği nedir görmüştür çünkü. Ama ceberut devleti değiştirmek iddiasıyla yola çıkanların vatandaş tekmelemesi üniformalılarınkinden daha çok acıtıyor insanın canını. Hele hele mağdurken zalime dönüşen bir başbakan görüntüsü artık hükümetin attığı her adımın iktidarını korumaya yönelik refleks olduğunu ispatlıyor. Ne yazık ki artık devlet bir araç değil amaç haline gelmiş AK politbürosu için. Devletin tekme atan ayağı, yumruk atan eli kimlik değiştirmiş sadece.Soma faciası, sadece iş güvenliği konusunda gerçek bir devrim yapmak için değil, otoriter hükümet geleneğinin sonunu, zulmü bitirmek için bir milat olmalıdır. Bari bu kez ölenler bir hiç uğruna ölmemiş olsun…Ölenlere rahmet, geride kalanlara sabır diliyorum…
Zaman
Köşe Yazıları
16.05.2014
SevgiAkarçeşme-DevletinyumruğunundeğişeneliSevgi Akarçeşme - Devletin yumruğunun değişen eli
Sevgi Akarçeşme - Devletin yumruğunun değişen eli
Zaman
16.05.2014
02:07
Eğri oturup doğru konuşalım. Bizde ölümler, sayı Türkiye koşulları için bile fazla olmadıkça, rakamdan ibarettir.Hemen suçu devlete atıp kenara çekilmeyelim, hepimizin algısı böyle. Sonuçta devlet dediğiniz bize hizmet etsin diye vergi ve yetki verdiğimiz ve insanlardan oluşan bir “araç”. Ne var ki devletin kutsallığı alışkanlığına bir şekilde bu makamlara oturmuş insanlar hemen kapılıveriyor, vatandaşa hizmetçi olmaları gerekirken kendilerini adeta dokunulmaz olarak görme hastalığına yakalanıyorlar. Makam süresi uzadıkça hastalık müzminleşiyor.Soma’da yaşanan ve bu yazının yazıldığı saatlerde resmî rakamlara göre 282 insanımızın hayatına mal olan maden faciası, sicili kabarık ihmaller tarihimize geçip unutulabilirdi. Nasıl 1992’de yaşanan ve 263 kişinin öldüğü kazayı sadece bir benzeri olduğunda hatırlıyorsak, büyük ihtimalle bu kazaya da samimi olarak üzülecek, ama birkaç hafta sonra unutacaktık. Sonuçta, daha geçen sene yaşadığımız ve tarihimizin en büyük terörist saldırısı olan Reyhanlı için ne kadar hesap sorduk? Ya da Afyon’da sebebi hâlâ bilinmeyen biçimde havaya uçan askerlerimiz konusunda ne yaptık? Peki ya hesap sorulması bile istenmeyen ve haklı olarak Kürtlerin devlete güvenini iyice sarsan Uludere? Tüm bu insan yapımı felaketlere bir tek istisna, o da toplumsal hafızada bıraktığı iz yüzünden, 17 Ağustos depremi olabilir. Resmi rakamlara göre 18 bin, tahminlere göre 50 bine yakın kişiyi kaybetmiştik, insan ihmaliyle birleştiğinde korkunç acılar yaşatan o depremde. Tek seferde o kadar kayıp yaşamasak ne kadar hatırlayacaktık 17 Ağustos’u? Ayrıca hatırladık da ne oldu? Göstermelik birkaç müteahhit yargılanması dışında kökten ne değişti? Bugün benzer bir deprem olsa olabilecekleri düşünmek bile istemiyor insan.Soma’da sebepleri hâlâ açıklanmayan, kurban sayısı konusunda bile belirsizliğin olduğu facia bir geri kalmışlık örneği. Öyle olmasa Başbakan, 1862 İngiltere’si ile karşılaştırma yapar mıydı? Maalesef Türkiye, gelişmenin dengesiz gerçekleştiği bir ülke. İnsan hayatı da sadece devletin gözünde değil, vatandaşın gözünde de değersiz olmaya devam ediyor. Başbakan, boşuna ölümlere “olağan” demiyor yani.Bu facianın da diğerleri gibi unutulmasının önüne geçen iki gelişme var. Ne ölü sayısının çok daha artacak olması ne de madendeki ihmallerden bahsediyorum. Bu facia, devlet algısı açısından bir milat olacaksa vatandaş tekmeleyen başbakan danışmanı Yusuf Yerkel ve video görüntülerine dayalı bazı iddialara göre vatandaşı yumruklayan Başbakan sayesinde olacak! Yerkel, vatandaşı tekmelediğini kabul etti (demek ki montaj iddiasının komik olacağının o da farkında). Başbakan’ın yumruklama görüntüsü konusunda ise resmi bir yalanlama yok. İktidarın insanı ne hale düşürebileceğinin delili olarak kan donduran bu görüntüler aslında yola kimsesizlerin kimsesi olarak çıkanların geldiği vahim noktayı göstermesi açısından ibretlik.Bu millet uzun yıllar, birçoğu hâlâ, devlet denince korkar. Jandarma dipçiği nedir görmüştür çünkü. Ama ceberut devleti değiştirmek iddiasıyla yola çıkanların vatandaş tekmelemesi üniformalılarınkinden daha çok acıtıyor insanın canını. Hele hele mağdurken zalime dönüşen bir başbakan görüntüsü artık hükümetin attığı her adımın iktidarını korumaya yönelik refleks olduğunu ispatlıyor. Ne yazık ki artık devlet bir araç değil amaç haline gelmiş AK politbürosu için. Devletin tekme atan ayağı, yumruk atan eli kimlik değiştirmiş sadece.Soma faciası, sadece iş güvenliği konusunda gerçek bir devrim yapmak için değil, otoriter hükümet geleneğinin sonunu, zulmü bitirmek için bir milat olmalıdır. Bari bu kez ölenler bir hiç uğruna ölmemiş olsun…Ölenlere rahmet, geride kalanlara sabır diliyorum…
Zaman
Ana Sayfa
16.05.2014
SevgiAkarçeşme-DevletinyumruğunundeğişeneliSevgi Akarçeşme - Devletin yumruğunun değişen eli
İdam kısas, af ve cehalet
Haber7
05.05.2014
09:04
Kısas, diyet ve af gibi konular, İslam Hukukunun (Şeriatının) derin konularındandır ve yüzeysel bilgi sahibi insanlar bu ve benzeri konularda ahkam kesmeye çalıştıkları zaman, en azından komik duruma düşerler
Haber7
Son Dakika
05.05.2014
İdamkısasafvecehaletİdam kısas af ve cehalet
Kardeşliği sosyal medyada feda etmeyin
Zaman
08.04.2014
17:35
Günlük hayatın vazgeçilmezi haline gelen sosyal medya, son günlerde yaşanan siyasî gerilimle birlikte arkadaş ve akrabalar arasında kırgınlıkların artmasına yol açtı. Yazılanların konuşma gibi duyguları yansıtmadığını belirten uzmanlar, sanal âlemde sevdiklerimize karşı daha temkinli olmayı öneriyor.Sosyal medya kullanımı, bilgi paylaşımı ve haberleşmenin yanı sıra insan ilişkilerinde de önemli bir yer tutuyor. Yüz yüze iletişimde insanlar muhatabına karşı daha hassas davranırken, sosyal medyada bu hassasiyet korunamıyor. Yazı dilinin duyguları yansıtmada yeterli olmaması, insanların birbirini daha çok kırmasına sebep oluyor. Son günlerde yaşanan siyasi gerilim ve söylemler, birçok kişinin sosyal medyada arkadaş ve akrabalarıyla ilişkisini koparmasına neden oldu. Bir tarafta ilişkiler kolayca kesilirken diğer tarafta eşini dostunu kaybetmemek için sosyal medya hesapları kapatılıyor. PR ajansında danışmanlık yapan Özlem E., yaşadığı sıkıntıyı şöyle anlatıyor: “30 Mart seçimlerinden sonra sosyal medya üzerinden ‘Halk kararını verdi, siz kaybettiniz’ baskısı arttı. Aynı kaseden çorba içtiğim dostlarım ‘kaybettiniz işte’ diyerek farkında olmadan kutuplaşma siyasetine su taşıyor. Siyasi yarış uğruna dostluklar bitti, aile içinde tartışmalar ve parçalanmalar yaşandı. Birçok arkadaşım, babasıyla konuşmuyor bile. Sırf kavgadan, tartışmadan uzak durmak için sosyal ağlara kısa bir süre ‘mola’ dedim. Yoksa daha fazla kalp kırılacak bu yüzden.” Sosyal medyanın çok derin analizli düşünmeye müsaade etmediğini kaydeden Uzman Psikolojik Danışman Mehmet Akif Aydın, bir düşünceyi 140 karakterle ifade etmenin birçok sınırlama oluşturduğunu ifade ediyor. Kısacık bir yazıdan yola çıkılarak yapılan genellemelerin ise en büyük iletişim hatalarından biri olduğunu vurguluyor. Facebook, Twitter derken sosyal medya günlük hayatın vazgeçilmezi haline geldi. Öyle ki, Türkiye’de Facebook kullanıcı sayısı 32 milyonu aşmış durumda. Facebook’u 6 milyon kullanıcısı ile Twitter takip ediyor. Facebook ve Twitter gibi sosyal ağlarda beğenilmeyen yorumlar, karşıt fikirler ve bu fikirlerin sahibi olan arkadaş ve akrabalar, sosyal medyadan kolayca siliniyor. Sosyal medyada sadece kendi görüşünü ortaya koyma ve aşırı değer verme gibi bir anlayışın hakim olduğunu söyleyen Aydın, kişinin bu düşüncesini karşı tarafa kabul ettiremediği zaman kırılmalara sebep olduğunu belirtiyor. Bu davranışın olgunluk olmadığını vurgulayan uzman, kırılmaların saldırı ya da küsme şeklinde kendini gösterdiğini dile getiriyor. Yüksek lisans öğrencisi Nihal Bayrak da sosyal medya ağlarında paylaştığı haberlerin ya da bilgilerin altına yorum yazan arkadaşlarının artık eleştirilerin boyutunu aştığından yakınıyor. Bayrak, seçim sonrasında da üsluplar bozulunca birçoğunu üzülerek listesinden çıkartmak durumunda kaldığını belirtiyor. Değer verilen şeylerin bundan bir beş yıl sonra bakıldığında kişiye komik geleceğini ifade eden Aydın, “Fakat şu an bize ait düşünceleri, gerçek bir zafer gibi algılıyoruz ama aslında ileride çok yanılsamalar olacak. Değer verdiğimiz şeyler zaman içinde değişebilir. Herkes bu gerçeğin farkında olmalı. Dolayısıyla her an yanılma payım olabilir gibi olgunca bir düşünceyi kendi içimizde barındırarak, karşı tarafla ilgili muamelelerimizi ona göre ayarlamamız gerekir. Temkinli olmak, insanı her zaman daha canlı, daha diri ve güvende tutar.” diyor.
Zaman
Sağlık
08.04.2014
KardeşliğisosyalmedyadafedaetmeyinKardeşliği sosyal medyada feda etmeyin
'Kedi' açıklaması sosyal medyayı patlattı
Zaman
02.04.2014
15:58
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, oy sayımı sırasında yurdun değişik yerlerinde meydana gelen elektrik kesintileri konusunda ilgiç bir açıklama yaptı. Yıldız, “Espri gibi anlamayın lütfen. Bir trafoya kedi girdi ve kısa devre yaptı.” dedi.Genç Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) üyelerini kabul eden Taner Yıldız, gazetecilerin soruları üzerine elektrik kesintilerinin genelde muhalefet partilerinin başarılı olduğu bölgede yaşandığını iddia etti. Bunun seçim manipülasyonu ile ilgili olduğunu söylemenin ‘mazeretin arkasına sığınmak’ anlamına geldiğini savundu. Bakan Yıldız, “Gezi parkında, ağaçların arkasına sığınan bir kısım insanlar bugün de elektriğin arkasına, direklerin arkasına sığınmaktır. Seçimde kendilerini başarılı göremeyenlerin elektrik direklerinin arkasına saklanmalarını, zaman zaman dersini yapamayan öğrencilerin durumuna benzetiyorum. Biz vatandaşların tercihine saygılıyız. Biz, bununla alakalı seçim sonuçlarına gölge düşürme çalışmalarını biraz da tebessümle karşılıyoruz. Oy tasnifini, oy pusulasını etkileyecek bir konu söz konusu değildir. Bununla ilgili gerekli açıklamaları yaptık. 10-17 dakikalık kesintiler söz konusudur. Elektrik direklerinin arkasına sığınmayın.” şeklinde konuştu.Kedi açıklaması sosyal medyayı patlattıEnerji Bakanı Taner Yıldız’ın seçimlerde yaşanan elektrik kesintilerinden kedileri sorumlu tutmasının ardından olay sosyal medyada espri konusu oldu. Arkadaşlar bir espri gibi kabul etmeyin lütfen diyerek sözlerine başlayan Taner Yıldız, Bir trafo merkezine bir kedi girdi ve kısa devre yaptı. Yaklaşık 4 metreden atlayan bir kedi bunu yapabiliyor. Komple bunların kafesleri yapılıyor. Bu geçen ayda olmuştu.” sözlerinin ardından bakanın şaka yaptığını sanan gazetecilere yine altını çizerek Espri yapmıyorum arkadaşlar. diye açıklamalarını tekrarladı.Sosyal medyadan Bakan Taner Yıldızın bu sözlerine tepki gecikmedi. Twitter kullanıcıları #direnkedi #kedilobisi... gibi hashtaglerle birbirinden komik capsler hazırladı.‘kedidir kedi’ sözü Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın başrollerinde oynadığı ‘Aslan Bacanak’ filminde geçiyor. Filmde mahallede herkes Kasımpaşa Canavarı’ndan korkuyordu. Metin Akpınar, bir kadının kafasına kiremit düşmesi olayını aydınlatmak için defalarca arka arkaya ‘kedidir kedi’ diyordu.Bakan Yıldız BBCnin şaka listesindeEberji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldızın 30 Mart yerel seçimlerinde yaşanan elektrik kesintisini Trafoya kedi girdi şeklinde açıklaması BBCnin 1 Nisan Şaka listesinde yer aldı.BBCnin sosyal medyada en çok konuşulan olayları paylaştığı BBC Trending sayfasındaki haberde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldızın seçim akşamında yaşanan elektrik kesintisi ile ilgili yanıtını 1 Nisan Şaka listesinde, bir kedi fotoğrafı ile birlikte yayınladı. BBC, gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bakan Yıldızın, Trafoya kedi girdi. Elektrik kesintisinin nedeni buydu, bu da ilk kez olmuyor açıklamasına yer verdi.(DHA)
Zaman
Ana Sayfa
02.04.2014
KediaçıklamasısosyalmedyayıpatlattıKedi açıklaması sosyal medyayı patlattı
28 Şubat'ta bile öğrencilere böyle sorular sorulmadı
Zaman
25.03.2014
02:20
Özel okul ve dershanelerde öğrencileri sorgu odasına alan Milli Eğitim Bakanlığı’nın çağ dışı uygulamasına Demokrat Eğitimciler Sendikası’ndan (DES) da tepki geldi. Seçmen yaşında olmayan çocuklara siyasî sorular yöneltilmesine karşı çıkan DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, 28 Şubat’ta bile öğrencilerin böyle sorularla muhatap olmadığını belirtti.Özel okul, dershane ve yurt öğrencilerini sorgu odalarına alarak insan hakları ihlallerine imza atan Milli Eğitim Bakanlığı’nın uygulamasına bir tepki de Demokrat Eğitimciler Sendikası’ndan (DES) geldi. 8-9 yaşındaki çocuklara siyasi sorular yöneltilmesine tepki gösteren DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, 28 Şubat döneminde bile öğrencilerin bu tarz sorulara muhatap olmadığını vurguladı. Siyasetin okullara bulaşmasının acısını 70’li yıllarda ciddi şekilde yaşadıklarını belirtti.Eğitim müfettişlerinin okullarda öğrencilere yönelttiği soruların hukukî, vicdanî ve pedagojik açıdan kabul edilemez bir durum olduğuna vurgu yapan Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES) Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, okulların politik alan olmaktan çıkarılması gerektiğine dikkat çekiyor. Bakanlığın bu uygulama ile müfettişleri, okul müdürlerini ve velileri sıkıntıya düşürdüğünü belirten Sarıca, “Bunun bakanlık tarafından düşünülmeden hazırlanmış bir emir olduğunu düşünüyoruz. Bu politik sorular hem çocukları hem de vicdanları yaralar.” diyor.Öğrencilerin böylesi bir faaliyette malzeme olarak kullanılmasına karşı çıkan Sarıca, “Bugün bakanın çocuğuna da bu şekilde gidilse, o da tepki gösterir. Çünkü çocuk hakları denilen haklar var. Bunlara nasıl yaklaşılması gerektiği hukuk çerçevesinde belli ve evrensel kurallara göre hareket etmek durumundayız.” cümlelerini kullanıyor. Öğrencilerin, herhangi bir siyasi angajmana tabi tutulmalarını doğru bulmadıklarını dile getiren Sarıca şöyle devam ediyor: “Gençler bu şekilde siyasete çekiliyor. Ancak lise disiplin yönetmeliğinde gençlerin siyasetle uğraşmaları disiplin hükmüne tabidir ve cezai hüküm içerir. Bu nedenle uğraşmamaları gerekir. Netice itibarı ile bu okullar iyi insan yetiştirmek için kurulan kurumlardır. Yasalara göre açılan bu okulları yaftalamak ve insanları başka bir tarafa yönlendirmek hukuk devletinin kurallarına uymaz. Kanun dışına çıkıldığında ve şikâyet konusu olduğunda tabii ki görevliler harekete geçer.”Atamada sendika kayırmak yerine liyakat öne çıkmalıİl ve ilçe milli eğitim müdürleri ile okul müdür ve yardımcılarının görevden alınmalarıyla ilgili de açıklamalarda bulunan DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, yeni göreve getirilecek kişilerin sendika kayırmak yerine liyakate dayanarak atanması gerektiğine vurgu yapıyor. Sarıca, “Görevinden alınan arkadaşlar uzun süreler sonunda yetişmiştir. Dinamizm elbette gerekli ama liyakat de esas alınmalı. Yeni göreve gelen idareciler görevin tanımına uygun davranamadıkları zaman komik duruma düşerler. Halkın beklentilerini yerine getiremezler. Adaletli davranılmazsa kanunu yapanlar da yaptıkları kurallardan kendileri şikâyet eder hale gelir.” diye konuşuyor. Sarıca, politikayı saf dışı bırakarak ortaokul ve liselerde okul yöneticilerinin öğrenci ve veliler tarafından seçilebileceğini söylüyor. Mülakat gibi uygulamalarda tarafsız olunamadığına değinen Sarıca şunları ekliyor: “Şu an müdür mülakatlarında bir sürü dedikodu var. İnsanlar güvenmiyor. Çünkü mülakatta bir yerden liste geliyor ve o listeye göre puanlama yapılıyor söylentileri var. Böyle olan bir yerde insanlar bir yere yamanma ihtiyacı hissediyor. Tek tip insan istemiyoruz.”
Zaman
En Çok Okunan
25.03.2014
28Şubattabileöğrencilereböylesorularsorulmadı28 Şubatta bile öğrencilere böyle sorular sorulmadı
28 Şubat'ta bile öğrencilere böyle sorular sorulmadı
Zaman
25.03.2014
02:01
Özel okul ve dershanelerde öğrencileri sorgu odasına alan Milli Eğitim Bakanlığı’nın çağ dışı uygulamasına Demokrat Eğitimciler Sendikası’ndan (DES) da tepki geldi. Seçmen yaşında olmayan çocuklara siyasî sorular yöneltilmesine karşı çıkan DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, 28 Şubat’ta bile öğrencilerin böyle sorularla muhatap olmadığını belirtti.-Özel okul, dershane ve yurt öğrencilerini sorgu odalarına alarak insan hakları ihlallerine imza atan Milli Eğitim Bakanlığı’nın uygulamasına bir tepki de Demokrat Eğitimciler Sendikası’ndan (DES) geldi. 8-9 yaşındaki çocuklara siyasi sorular yöneltilmesine tepki gösteren DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, 28 Şubat döneminde bile öğrencilerin bu tarz sorulara muhatap olmadığını vurguladı. Siyasetin okullara bulaşmasının acısını 70’li yıllarda ciddi şekilde yaşadıklarını belirtti.Eğitim müfettişlerinin okullarda öğrencilere yönelttiği soruların hukukî, vicdanî ve pedagojik açıdan kabul edilemez bir durum olduğuna vurgu yapan Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES) Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, okulların politik alan olmaktan çıkarılması gerektiğine dikkat çekiyor. Bakanlığın bu uygulama ile müfettişleri, okul müdürlerini ve velileri sıkıntıya düşürdüğünü belirten Sarıca, “Bunun bakanlık tarafından düşünülmeden hazırlanmış bir emir olduğunu düşünüyoruz. Bu politik sorular hem çocukları hem de vicdanları yaralar.” diyor.Öğrencilerin böylesi bir faaliyette malzeme olarak kullanılmasına karşı çıkan Sarıca, “Bugün bakanın çocuğuna da bu şekilde gidilse, o da tepki gösterir. Çünkü çocuk hakları denilen haklar var. Bunlara nasıl yaklaşılması gerektiği hukuk çerçevesinde belli ve evrensel kurallara göre hareket etmek durumundayız.” cümlelerini kullanıyor. Öğrencilerin, herhangi bir siyasi angajmana tabi tutulmalarını doğru bulmadıklarını dile getiren Sarıca şöyle devam ediyor: “Gençler bu şekilde siyasete çekiliyor. Ancak lise disiplin yönetmeliğinde gençlerin siyasetle uğraşmaları disiplin hükmüne tabidir ve cezai hüküm içerir. Bu nedenle uğraşmamaları gerekir. Netice itibarı ile bu okullar iyi insan yetiştirmek için kurulan kurumlardır. Yasalara göre açılan bu okulları yaftalamak ve insanları başka bir tarafa yönlendirmek hukuk devletinin kurallarına uymaz. Kanun dışına çıkıldığında ve şikâyet konusu olduğunda tabii ki görevliler harekete geçer.”Atamada sendika kayırmak yerine liyakat öne çıkmalıİl ve ilçe milli eğitim müdürleri ile okul müdür ve yardımcılarının görevden alınmalarıyla ilgili de açıklamalarda bulunan DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, yeni göreve getirilecek kişilerin sendika kayırmak yerine liyakate dayanarak atanması gerektiğine vurgu yapıyor. Sarıca, “Görevinden alınan arkadaşlar uzun süreler sonunda yetişmiştir. Dinamizm elbette gerekli ama liyakat de esas alınmalı. Yeni göreve gelen idareciler görevin tanımına uygun davranamadıkları zaman komik duruma düşerler. Halkın beklentilerini yerine getiremezler. Adaletli davranılmazsa kanunu yapanlar da yaptıkları kurallardan kendileri şikâyet eder hale gelir.” diye konuşuyor. Sarıca, politikayı saf dışı bırakarak ortaokul ve liselerde okul yöneticilerinin öğrenci ve veliler tarafından seçilebileceğini söylüyor. Mülakat gibi uygulamalarda tarafsız olunamadığına değinen Sarıca şunları ekliyor: “Şu an müdür mülakatlarında bir sürü dedikodu var. İnsanlar güvenmiyor. Çünkü mülakatta bir yerden liste geliyor ve o listeye göre puanlama yapılıyor söylentileri var. Böyle olan bir yerde insanlar bir yere yamanma ihtiyacı hissediyor. Tek tip insan istemiyoruz.”
Zaman
Güncel
25.03.2014
28Şubattabileöğrencilereböylesorularsorulmadı28 Şubatta bile öğrencilere böyle sorular sorulmadı
28 Şubat'ta bile öğrencilere böyle sorular sorulmadı
Zaman
25.03.2014
02:01
Özel okul ve dershanelerde öğrencileri sorgu odasına alan Milli Eğitim Bakanlığı’nın çağ dışı uygulamasına Demokrat Eğitimciler Sendikası’ndan (DES) da tepki geldi. Seçmen yaşında olmayan çocuklara siyasî sorular yöneltilmesine karşı çıkan DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, 28 Şubat’ta bile öğrencilerin böyle sorularla muhatap olmadığını belirtti.-Özel okul, dershane ve yurt öğrencilerini sorgu odalarına alarak insan hakları ihlallerine imza atan Milli Eğitim Bakanlığı’nın uygulamasına bir tepki de Demokrat Eğitimciler Sendikası’ndan (DES) geldi. 8-9 yaşındaki çocuklara siyasi sorular yöneltilmesine tepki gösteren DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, 28 Şubat döneminde bile öğrencilerin bu tarz sorulara muhatap olmadığını vurguladı. Siyasetin okullara bulaşmasının acısını 70’li yıllarda ciddi şekilde yaşadıklarını belirtti.Eğitim müfettişlerinin okullarda öğrencilere yönelttiği soruların hukukî, vicdanî ve pedagojik açıdan kabul edilemez bir durum olduğuna vurgu yapan Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES) Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, okulların politik alan olmaktan çıkarılması gerektiğine dikkat çekiyor. Bakanlığın bu uygulama ile müfettişleri, okul müdürlerini ve velileri sıkıntıya düşürdüğünü belirten Sarıca, “Bunun bakanlık tarafından düşünülmeden hazırlanmış bir emir olduğunu düşünüyoruz. Bu politik sorular hem çocukları hem de vicdanları yaralar.” diyor.Öğrencilerin böylesi bir faaliyette malzeme olarak kullanılmasına karşı çıkan Sarıca, “Bugün bakanın çocuğuna da bu şekilde gidilse, o da tepki gösterir. Çünkü çocuk hakları denilen haklar var. Bunlara nasıl yaklaşılması gerektiği hukuk çerçevesinde belli ve evrensel kurallara göre hareket etmek durumundayız.” cümlelerini kullanıyor. Öğrencilerin, herhangi bir siyasi angajmana tabi tutulmalarını doğru bulmadıklarını dile getiren Sarıca şöyle devam ediyor: “Gençler bu şekilde siyasete çekiliyor. Ancak lise disiplin yönetmeliğinde gençlerin siyasetle uğraşmaları disiplin hükmüne tabidir ve cezai hüküm içerir. Bu nedenle uğraşmamaları gerekir. Netice itibarı ile bu okullar iyi insan yetiştirmek için kurulan kurumlardır. Yasalara göre açılan bu okulları yaftalamak ve insanları başka bir tarafa yönlendirmek hukuk devletinin kurallarına uymaz. Kanun dışına çıkıldığında ve şikâyet konusu olduğunda tabii ki görevliler harekete geçer.”Atamada sendika kayırmak yerine liyakat öne çıkmalıİl ve ilçe milli eğitim müdürleri ile okul müdür ve yardımcılarının görevden alınmalarıyla ilgili de açıklamalarda bulunan DES Disiplin Kurulu Başkanı Mustafa Sarıca, yeni göreve getirilecek kişilerin sendika kayırmak yerine liyakate dayanarak atanması gerektiğine vurgu yapıyor. Sarıca, “Görevinden alınan arkadaşlar uzun süreler sonunda yetişmiştir. Dinamizm elbette gerekli ama liyakat de esas alınmalı. Yeni göreve gelen idareciler görevin tanımına uygun davranamadıkları zaman komik duruma düşerler. Halkın beklentilerini yerine getiremezler. Adaletli davranılmazsa kanunu yapanlar da yaptıkları kurallardan kendileri şikâyet eder hale gelir.” diye konuşuyor. Sarıca, politikayı saf dışı bırakarak ortaokul ve liselerde okul yöneticilerinin öğrenci ve veliler tarafından seçilebileceğini söylüyor. Mülakat gibi uygulamalarda tarafsız olunamadığına değinen Sarıca şunları ekliyor: “Şu an müdür mülakatlarında bir sürü dedikodu var. İnsanlar güvenmiyor. Çünkü mülakatta bir yerden liste geliyor ve o listeye göre puanlama yapılıyor söylentileri var. Böyle olan bir yerde insanlar bir yere yamanma ihtiyacı hissediyor. Tek tip insan istemiyoruz.”
Zaman
Ana Sayfa
25.03.2014
28Şubattabileöğrencilereböylesorularsorulmadı28 Şubatta bile öğrencilere böyle sorular sorulmadı
Rağmen sevebiliyorsanız gerçek aşk odur
Zaman
22.03.2014
02:20
Yeni albümü 12 Ay’da birçok farklı duyguyu işleyen Yonca Lodi, son günlerde ülkemizde yaşanan olaylara hayli üzülmüş. Siyasetçiler başta olmak üzere herkesin sevgi dilini kullanmasını istiyor.Günümüzde birçok isim mevsimlik ya da aylık albümler yaptığı konusunda eleştiriliyor. Yeni albümünüzün adı 12 Ay. Herhangi bir kinayesi var mı?En az on iki ay dinlensin diye. (Gülüyor.)Dileğim tabiî ki uzun yıllar boyu dinlenmesi. Bu çalışmam benim önceki albümümden bu zamana kadarki duygularımın birikimi aslında. Bu kadar zamandır her insan gibi farklı farklı duygu halleri yaşadım. Mutluluk, mutsuzluk, hüsran, başarı gibi birçok duyguyu yaşıyorsun. O sürece ithafen aslında adı 12 Ay oldu. Bir de albümde 12 Ay diye bir şarkı var. Onun da büyük etkisi var.Albümün kartonetinde albümü hangi duygularla hazırladığınıza dair bir yazınız var. Genel olarak bir duygular albümü diyebilir miyiz?Bu bir aşk albümü aslında. Aşkın her hali var. 12 Ay hem bir taraftan yaşananların özetini sunuyor. Diğer taraftan da 12 Ay şarkısı mutlu ve uzun süren bir aşkı anlatıyor. Her aşk mutsuz değildir. Mutlu aşkları da anlatmak gerekiyor. Her şeye rağmen bütün olumsuzluk ve sıkıntılara rağmen, iyi ki benim hayatımda bu insan dersin ya. Aslında sadece aşk için değil, arkadaşlık, dostluk gibi bütün ilişkiler için dersin. Kırılırsın, dökülürsün ama “Ah dediğimde o var.” dediğin insanlar için geçerli. Öyle bir hikâye 12 Ay’ın hikâyesi.Son zamanlarda aşkın içi boşaltılmadı mı? Aşka zulmedilmiyor mu?Zulmedilmez olur mu? Algılama şekilleri çok farklı. Aşkın her türlüsüne, sevene de sevmeyene de selam olsun diye yazdım kartonete. Aşk yüce bir kavram. İnsanların birbirine olan aşkından tutun da, İlahi aşka, anne aşkına, tabiat aşkına kadar… Maalesef bir fast food çağında yaşıyoruz. SMS ve Whats App’larla aşkların yaşandığı bir dönemdeyiz. Aşk aslında öyle bir şey değil. Ben aşkta en çok rağmen kelimesini önemsiyorum. Rağmen sevebiliyorsanız o gerçek aşk oluyor bence. Naif ve derin bir kavram aşk.Sanırım siz aşk konusunda eski kafalısınız…Evet eski kafalıyım. Asla romantik biri değilim aslında. Çiçek, böcek, mumlardan utanırım bile. Onlar bana komik geliyor. Bunlar işin paket tarafı. Hayatımda ve yaşadığım hiçbir duyguda işin o paket kısmına hiç yüz vermedim. İşler paketlenince biraz yapaylaşıyor ve bundan hoşlanmıyorum. Zarfa değil mazrufa bakıyorum. Asla romantik değilim ama duygusal biriyim. Hüznü de mutluluğu da aşkı da farklı köşelerden algılayıp arka yüzlerini görmeye çalışıyorum. O yüzden yazıp, çizdiğim ve söylediklerim biraz farklı oluyor.Genelde siz mi şarkıları seçersiniz yoksa şarkılar mı sizi seçer?Şarkılar beni seçiyor. Bu her zaman böyle oluyor. Onlar beni seçtikten sonra bakıyorum ve ben onlara yakışır mıyım, diye soruyorum kendime. Onların içindeki duyguları gerektiği şekilde insanlara dağıtabilecek miyim, diye bakıyorum. Bu albümdeki şarkılara yakıştığımı düşünüyorum.12 Ay akustik bir albüm. Elektronik altyapılar size samimi geliyor mu?Hepsinin yeri farklı. Akustik çok canlı ve elle tutulur bir şey. Ama hepsinin yeri farklı. Benim bu albümle ilgili senfonik bir konser projem var. Ayrıca gelecek sene tamamen senfonik olan başka bir projem var.Piyasayı iyi bilen bir sanatçısınız. Ama yine de çok piyasa şarkılar duyamıyoruz sizden…Bana gitmez ki. Ben mesaj kaygım var gibi büyük laflar etmeyeceğim. Ama ben ruhumu besleyen işler yapmalıyım ki bu işe devam edebileyim. Yıllar sonra iyi ki bu şarkıyı söylemişim diyebiliyorsam yaptığım işin bir değeri var. Herkes bana “Senin albümlerin arşivlik oluyor.” diyor. Bence bu yüzden öyle oluyor. Hadi şunu atayım ortaya da bir anda patlasın ve üç gün sonra unutulsa da olur diye iş yapmıyorum. Beni vursun dinleyiciyi vursun, insanların hayatında yer etsin istiyorum. Müziğin ve kokunun hafızası vardır. Bir mekanda bir şarkı duyarsın ve bir duyguna eşlik eder. Kırk yıl sonra o şarkıyı yeniden dinlediğinde seni yine o mekana ve o duyguya götürebiliyorsa o şarkı senin hayatında yer etmiştir. Müziğin böyle bir gücü var. Bu gücü neden kullanmayalım.Müzikte hayal ettiğiniz yere ulaşabildiniz mi?Hayal ettiklerimin çeyreğini bile yapmadım. Her şeyi yaptığım dediğiniz anda bir tembellik geliyor insana. Ben ilk günden beri işimi amatör bir ruhla yapıyorum. Biraz da işin samimi olması ondan kaynaklanıyor. Her sahneye çıkışımda yeniden heyecanlanıyorum. Yeni bir şey yaparken uykularım kaçıyor. Bazen yeni bir şey yapmak tam bir işkence haline geliyor. Sürekli düşünme hali işimi daha da sevmeme yarıyor.Sizin için “popüler müzik yaptığı halde alternatif olabilen bir isim” değerlendirmeleri yapılıyor. Bu değerlendirmeleri nasıl buluyorsunuz?Benim bildiğim bu, diğerini yapmak benim için zor. ‘Ben olmayan’ bir şeyi yapmak zor. Yonca Lodi’nin bir müziği var. Bu müzik dinley
Zaman
En Çok Okunan
22.03.2014
RağmensevebiliyorsanızgerçekaşkodurRağmen sevebiliyorsanız gerçek aşk odur
Komedyenler psikotik çıktı
Taraf Gazetesi
17.01.2014
07:22
Komedyenlerin psikotik kişilik özelliklerine sahip olduğu ortaya çıktı. Araştırmaya göre komik insanlar, paranormal aktivitelere inançlı, dikkati dağınık ve asosyal
Taraf Gazetesi
Son Dakika
17.01.2014
KomedyenlerpsikotikçıktıKomedyenler psikotik çıktı
Komplo teorileri
Zaman
31.12.2013
02:08
İtiraf etmeliyim, komplo teorilerine hem kızarım hem de gizliden bir hayranlık duyarım.Komplolar seslendirildikçe, bu hayal gücü bende olsa ne güzel romanlar yazardım, diye içimde bir imrenme, hatta bir kıskançlık duygusu doğar. Bazen de, girift, çok yanlı, başı sonu belli olmayan senaryoları yaratanlar, kendi uydurdukları bu hikâyelere kendileri de inanıyor mu, diye bir de soru belirir aklımda. Sanırım bu sorunun iki cevabı var. Kurguladıklarını gerçeğin kendisiymiş gibi görenler herhalde paranoyaya yakın veya tam içinde olanlardır. Kendi yapıları olan senaryoların gerçeklikle ilişkili olmadığını bilenler ise normal olan insanlardır. Ancak “normal insanlar” derken kastım, ruh sağlığı açısından hasta olmayanlardır; yoksa ahlakları ayrı bir mesele. Yani “normal” olanları da ikiye ayırmamız gerek: birileri hayal yapısı komploları sanat alanında kullanırlar (romancılar, senaristler gibi); başkaları çıkar amacıyla siyaset alanında.Komplo senaryoları sanat alanıyla sınırlı kaldıklarında, yani birileri samimi olarak “senaryo/roman yazdım, bunlar kurgudur” diyorsa, tabii ki onların hikâyelerini yalanlamaya çalışmam. İlgi duyar, sevebilirim de. Polisiye romanları, buna benzer metinlerdir. Gıpta ile baktığım bu hayal gücüdür. Ama bazen sanata mesafeli kalmış insanlar bu edebiyat senaryolarını (romanları örneğin) kurgu olarak algılamazlar, tarih yazımı sanırlar, müdahale eder ve komik olurlar: “O olay tarihte aslında böyle olmadı” derler, “şöyle oldu” diye bir güzel hikâye anlatırlar. Yani komplo senaryoları sanat alanında kabul edilebilir, edilmelidir, demek istiyorum; bunlara karışılmamalı, saygı duyulmalıdır. Tabii, kurgu oldukları açıkça ifade edilmeleri şartıyla.Felsefede çok tartışılmıştır komplolu iddialar. Hayal gücüne dayalı tezlerin kanıtlanmaları olanaksız olduğu için çürütülmeleri de olanaksızdır; çünkü her şey zaten baştan “gizlidir”. Örneğin, ben “şu binanın arkasında görünmeyen iki fil var” dersem, bunun aksini ispatlamanız olanaksızdır. “Bakın yok” derseniz, ben “ama onlar zaten görünmezdir” derim. Paranoyak olana “gizliden” izlenmediğini gösteremezsiniz. Ortaçağda Engizisyon mahkemeleri insanlardan büyücü olmadıklarını, içlerine şeytanın yerleşmediğini göstermelerini istermiş. Nasıl gösterebilirsin bunu? Zavallılara, “şu kızgın demiri al kaldır, masum isen tanrı seni korur” derlermiş. Sonra eli yananlar ateşe verilirmiş!Bu insafsız mirasından dolayı zamanımızda kimseden masum olduğunu ispatlaması istenmiyor; suçluluk iddia edenin bunu kanıtlaması isteniyor. Eğer suçluluğu kesin bir biçimde kanıtlanamıyorsa, suçluluk iddiaları iftira ve geçersiz sayılıyor. Mahkemeler bu durumlarda insanları masum ilan eder veya “şüpheler” yüzünden beraat ettirirler. Bir masum haksız olarak mahkûm edileceğine yüzlerce suçlu kurtulsun ilkesi de bu yüzden dile getirilir. Geçmişinde bir engizisyonu yaşamış olan Batı dünyası bu alanda oldukça duyarlıdır, hukukunu da ona göre geliştirmiştir. Korkarım, “Doğuda” her mümkün olan senaryo muhtemel hatta inandırıcı olarak da görülüyor. Oysa ister mümkün ister muhtemel olsun, suçluluk mutlaka şüpheye yer bırakmayacak biçimde kanıtlanmalıdır. Ama bu da yetmiyor, kanıtların yasal yollardan elde edilmesi de gerekiyor. Bu şart da insanların haklarına halel getirilmemesi için gerekli sayılıyor. Böyle bir süreçte en ufak bir şüphe doğarsa, bu, suçlananın lehine yorumlanmalıdır. Komplo teorileri sonsuz olarak çoğaltılabilir ve çürütülmeleri olanaksızdır. Binbir olay içinde uygun gördüklerimizi seçip, bunlarla bir hikâye uydurup, teorimizi sözde “inandırıcı” kılmak her zaman olanaklıdır. Bu yordamı paranoyaya yakalanmış olan da, sinsi müfteri de izleyebilir. Teorimizin muhtemel çelişkilerini de ek hikâyeler uydurarak haklı gösterebiliriz. Örneğin, son günlerde yaşanan güven krizini düşünün. Kimilerine göre, yabancı odaklar, yurtiçindeki işbirlikçileriyle hükümeti yıpratmak, düşürmek ve Türkiye’nin önünü kesmek istiyorlar. Bu kanıtlanmamış tez çürütülebilir mi? Hayır! Olmayanı “gösteremezsin”. Böyle bir durum mümkün müdür? Mümkündür. Ama hayatta hemen hemen her şey mümkündür. Muhtemel midir? Değildir, ama “katiyen olamaz” da diyemiyoruz. Böyle bir durumda kanıtlanmamış, delilleri elimizde olmayan teorilere inanmamız insanları tam bir kargaşaya, toplumu paralize eden ve ülke temellerini sarsan bir krize götürür. Yaşanan da budur. Komplo isterisi baş göstermesin, hepimizin ruhî dengesi bozulur. Yavaştan başlayıp komplo senaryoları etrafı sarabilir.Bari ben de kendi “yalanlanamaz” komplo senaryomu sunayım: Aslında yolsuzlukla suçlananlar komployu işleme koyanlardır! Bunlar Türkiye’ye kötülük olsun
Zaman
Yorum
31.12.2013
KomploteorileriKomplo teorileri
'Görevden alınan polislere fakirin hakkını savundukları için minnettarız'
Zaman
20.12.2013
12:04
CHP Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası görevden alınan polis müdürlerine partisi ve ülke adına teşekkür ettiğini belirterek, Görevlerini yerine getirdiler. Belki mağdur olacaklar, belki başka bir yere atanacaklar, belki tenzili rütbeye uğrayacaklar ama yetimin hakkını, fakirin fukaranın hakkını, bu ülkenin hakkını savundukları için herkes kendilerine minnet duyacak. şeklinde konuştu. Şeker, Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün, Devlet Denetleme Kurulunu (DDK) görevlendirip, hatta devlet bankalarının bütün ilişkilerinin ortaya çıkartması gerektiğini de vurguladı. Cihan Haber Ajansına (Cihan) konuşan Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker, operasyonla ilgili iktidarın polis müdülerini görevden alarak yargıya müdahale ettiğini ifade etti. Türkiye’de hukukun zor işlediğine dikkat çeken Şeker, Türkiye’de bir takım insanlar korunuyor, bir takım insanlar kollanıyor, anormal derecede zengin oluyor. Hiç vergi vermiyorlar. Bunun içinde gemi sahibi olanlar, para sahibi olanlar, güç sahibi olan insanlar var. 3 tane bakanın oğlunun olması, bakanın isminin olması çok kötü bir şey. Çok hızlı bir şekilde, bu bakanların görevinden istifa etmesi lazım. Soruşturmanın selameti açısından, bu çok önemli. diye konuştu. Ortada ciddi bir yolsuzluk varken operasyonu gerçekleştirilen polislerin üstlerine bilgi vermemesinin tartışılmasını çok komik bulduğunu dile getiren Şeker, Televizyondaki tartışmalar çok komik geliyor. İzin aldılar mı, almadılar mı, valinin haberi var mıydı, emniyet müdürünün haberi var mıydı, İçişleri Bakanı’nın haberi var mıydı? Arkadaşlar ortalıkta bir yolsuzluk var. Bunu tartışmamız lazım. Bir bakanın oğlunun evinde para sayma makinesi çıkıyor, kasalar çıkıyor, bir genel müdürün evinde ayakkabı kutularının içinde 4,5 milyon dolar para çıkıyor. Bunları kimse tartışmıyor. Tartışılacak konu bunlar. İzin almış almamış, eksik yapmış yapmamış, işin burasında olmamak lazım. Asıl işin merkezinde yolsuzluk var. Bu yolsuzluğu yapan kim? Efendim Emniyet Müdürü bu işi yaparken amirine bildirmemiş. Bildirse ne olacaktı? Üstünü kapatacaklardı. Ya da bir bakanın haberi olsaydı oğluna operasyon yaptırır mıydı? Hukuk devletinde bunların yeri de yok. açıklamalarına yer verdi. GÖREVDEN ALINMALAR HIRSIZLIĞIN ÜSTÜNÜ KAPATMA YÖNTEMİDİR Görevden alınan polislere herkesin minnet duyacağını vurgulayan Şeker, Bu arkadaşlarımız bu görevleri yapmışlar. Tebrik etmek lazım. Görevlerini yerine getirmişler. Ama ne yaptılar, bu arkadaşları görevlerinden aldılar. Tarih hırsızları hiçbir zaman unutmaz, yargılar. Görevden alınan bu arkadaşlara partim adına, ülkem adına çok teşekkür ederim. Görevlerini yerine getirdiler. Belki mağdur olacaklar, belki başka bir yere atanacaklar, belki tenzili rütbeye uğrayacaklar ama yetimin hakkını, fakirin fukaranın hakkını, bu ülkenin hakkını savundukları için herkes kendilerine minnet duyacak. şeklinde konuştu. Emniyet Müdürü ve şube müdürünün görevden alınması hırsızlığın üstünü kapatma yöntemidir diyen Şeker, Bir Başbakan şeffaf olmak zorundadır. Hırsızlık, yolsuzluk varsa bunları ortaya çıkarma durumundadır. Başbakanın çok acil bu bakanları görevden alıp soruşturmanın selameti için savcılığın olayı sonlandırana kadar beklemesi gerekiyordu. Siz bu yolsuzlukları ortadan kaldırmak için geldiniz, hortumları keseceğiz diye geldiniz. Hortumları kesip başkalarının tarlalarına akıtmışsınız. CHP olarak bu arkadaşlarımızı takip edeceğiz. Oların da savunucusu olacağız. diye konuştu. Gezi Parkı eylemlerinde polisi kahraman gösteren hükümetin şimdi ise polisi ihanetle suçladığına dikkat çeken Şeker şunları kaydetti: Gezi Parkı eylemlerinde talimat vereceksiniz, bu adamların gözünü çıkartın, öldürün diyeceksiniz, alkışlayacaksınız. Gezi parkı olaylarından sonra polis yolsuzlukları ortaya çıkardığında tu kaka olacak. Demokrasilerde bu olmaz. Yarın bir gün bu bakanlar, bu yolsuzluğa bulaşmış bürokratlar tutuklanacaklar ve cezaevlerine girecekler. Biz yine hukuku savunacağız. Dün polisleri kahraman ilan eden, onlara maaş veren iktidar gitti, bütün bu işleri yapan polisler yanlış polis oldu. Böyle bir şey olur mu?GÖREVİNİ YAPANLAR CEMAATÇİ DENİLEREK YAFTALANIYOR Operasyona komplo diyenlere sert çıkışan Şeker, Ya kim yapacak size bu komployu. Ortada bir para var. 4,5 milyon dolar adamın evinde çıkıyor. Elde bilgeler, belgeler var. Ne komplosu arkadaşlar. Bir hırsızlık var ya. dedi. Görevini yapan polislere cemaatçi diyerek yafta yapıştırıldığını söyleyen CHP Milletvekili, Burada görevini yapan insanlar var. Neci olduğu önemli değil. Görevini yapan insanlara siz başka yafta yapıştırmaya çalışıyorsunuz. Ortada bir hırsızlık var mı? Var. Olayı ortaya çıkarmaya çalışan polis, savcı var mı? O da var. Peki neyi tartışıyoruz. Bu soruşturmayı yapan Emniyetçiler ya da savcılar MHP’li olsa ne değişe
Zaman
Son Dakika
20.12.2013
GörevdenalınanpolislerefakirinhakkınısavunduklarıiçinminnettarızGörevden alınan polislere fakirin hakkını savundukları için minnettarız
Baransu'nun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu
Zaman
07.12.2013
16:18
Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransunun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu. Baransu, balkon kapısının üzerinde bulduğu cihazları Twitter hesabından duyurdu. Baransu, inceleme için ekip çağırdığını belirtti.2004 Ağustos ayı MGKsında alınan Gülen Cemaatini Bitirme kararlarını ortaya çıkaran; MİTin 2013 yılında yaptığı fişlemeleri deşifre eden Mehmet Baransu, bu sabah Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulunduğunu duyurdu.Twitter hesabından, Hadi bakalım. Sigara içmek için balkona çıkarken kapı üstünde dinleme cihazı ve gizli kamera buldum. Kim koymuş olabilir ki? diyerek cihazları duyuran Baransu, sırayla şu tweetleri paylaştı:- Kamufle etmeye çalışmışlar ama anten görünüyor. PVC rengini seçip, PVC üzerine koymuşlar ki belli olmasın diye.- Bana MİTçiler seni takip ediyor diyen haber kaynağım; kısa bir zaman önce evine kamera koyacaklar demişti.- Yuh diyorum size. Aşağılık insanlar.- Bu pisliğin arkasından hangi kurumun çıkacağını da biliyorum. Peşime adam taktığınız yetmedi şimdi de gizli kamera, ses kaydı öyle mi?- Bu pisliğinizi size çok ağır ödeteceğim.- Evdeki alarm sistemiyle benzerlik kurmuşlar ki anlaşılmasın.- Evdeki alarm sistemiyle birebir uyumlu, benzer kutu içine kamera koyma. Sadece zeki olduğunuz yön bu ama yine yakalandınız.- Bir hafta önce böcek tarama cihazı sinyal verdi ama yandaki Kuran kursunun kamera sinyali diye düşündüm. Kapı üstüne bakmak aklıma gelmedi.- Dikkatli göz, binlerce lira verilen tarama cihazından daha işlevsel. İğne ucunu bulan cihaz, bu koca şeyi bulamadı.- Evinizde alarm cihazları varsa, sağına soluna bakın. Kamufle edilmiş kamera bulabilirsiniz.- MİTçi kalemler yine başlamış. Evdeki alarm sistemini kamera diye yazıyor, diye. Evdeki sistem ve bu aparata gizlenen kamera çok farklı.- Bilip anlamadan birilerini koruyacağım diye komik olmayın. Bulduğum şey alarm sistemi görünümlü kamera, alıcı.- Detaylar ve kimin koyduğu elbet ortaya çıkar!- Anlamak için dokundum. İçini açınca gerçekle karşılaştım. Alarm sistemine benzer kamera ilk kez gördüm.- Konuyu incelemek üzere bir ekip geliyor. Bakalım ne çıkacak içinden. Bilgileri sabah paylaşacağım.Öte yandan, Baransu hakkında Başbakanlık, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından suç duyurusunda bulunulmuştu.
Zaman
En Çok Okunan
07.12.2013
BaransununevindedinlemecihazıvegizlikamerabulunduBaransunun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu
Baransu'nun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu
Zaman
07.12.2013
12:29
Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransunun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu. Baransu, balkon kapısının üzerinde bulduğu cihazları Twitter hesabından duyurdu. Baransu, inceleme için ekip çağırdığını belirtti.2004 Ağustos ayı MGKsında alınan Gülen Cemaatini Bitirme kararlarını ortaya çıkaran; MİTin 2013 yılında yaptığı fişlemeleri deşifre eden Mehmet Baransu, bu sabah Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulunduğunu duyurdu.Twitter hesabından, Hadi bakalım. Sigara içmek için balkona çıkarken kapı üstünde dinleme cihazı ve gizli kamera buldum. Kim koymuş olabilir ki? diyerek cihazları duyuran Baransu, sırayla şu tweetleri paylaştı:- Kamufle etmeye çalışmışlar ama anten görünüyor. PVC rengini seçip, PVC üzerine koymuşlar ki belli olmasın diye.- Bana MİTçiler seni takip ediyor diyen haber kaynağım; kısa bir zaman önce evine kamera koyacaklar demişti.- Yuh diyorum size. Aşağılık insanlar.- Bu pisliğin arkasından hangi kurumun çıkacağını da biliyorum. Peşime adam taktığınız yetmedi şimdi de gizli kamera, ses kaydı öyle mi?- Bu pisliğinizi size çok ağır ödeteceğim.- Evdeki alarm sistemiyle benzerlik kurmuşlar ki anlaşılmasın.- Evdeki alarm sistemiyle birebir uyumlu, benzer kutu içine kamera koyma. Sadece zeki olduğunuz yön bu ama yine yakalandınız.- Bir hafta önce böcek tarama cihazı sinyal verdi ama yandaki Kuran kursunun kamera sinyali diye düşündüm. Kapı üstüne bakmak aklıma gelmedi.- Dikkatli göz, binlerce lira verilen tarama cihazından daha işlevsel. İğne ucunu bulan cihaz, bu koca şeyi bulamadı.- Evinizde alarm cihazları varsa, sağına soluna bakın. Kamufle edilmiş kamera bulabilirsiniz.- MİTçi kalemler yine başlamış. Evdeki alarm sistemini kamera diye yazıyor, diye. Evdeki sistem ve bu aparata gizlenen kamera çok farklı.- Bilip anlamadan birilerini koruyacağım diye komik olmayın. Bulduğum şey alarm sistemi görünümlü kamera, alıcı.- Detaylar ve kimin koyduğu elbet ortaya çıkar!- Anlamak için dokundum. İçini açınca gerçekle karşılaştım. Alarm sistemine benzer kamera ilk kez gördüm.- Konuyu incelemek üzere bir ekip geliyor. Bakalım ne çıkacak içinden. Bilgileri sabah paylaşacağım.Öte yandan, Baransu hakkında Başbakanlık, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından suç duyurusunda bulunulmuştu.
Zaman
Ana Sayfa
07.12.2013
BaransununevindedinlemecihazıvegizlikamerabulunduBaransunun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu
Baransu'nun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu
Zaman
07.12.2013
11:32
Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransunun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu. Baransu, balkon kapısının üzerinde bulduğu cihazları Twitter hesabından duyurdu. Baransu, inceleme için ekip çağırdığını belirtti. 2004 Ağustos ayı MGKsında alınan Gülen Cemaatini Bitirme kararlarını ortaya çıkaran; MİTin 2013 yılında yaptığı fişlemeleri deşifre eden Mehmet Baransu, bu sabah Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulunduğunu duyurdu. Twitter hesabından, Hadi bakalım. Sigara içmek için balkona çıkarken kapı üstünde dinleme cihazı ve gizli kamera buldum. Kim koymuş olabilir ki? diyerek cihazları duyuran Baransu, sırayla şu tweetleri paylaştı: - Kamufle etmeye çalışmışlar ama anten görünüyor. PVC rengini seçip, PVC üzerine koymuşlar ki belli olmasın diye. - Bana MİTçiler seni takip ediyor diyen haber kaynağım; kısa bir zaman önce evine kamera koyacaklar demişti. - Yuh diyorum size. Aşağılık insanlar. - Bu pisliğin arkasından hangi kurumun çıkacağını da biliyorum. Peşime adam taktığınız yetmedi şimdi de gizli kamera, ses kaydı öyle mi? - Bu pisliğinizi size çok ağır ödeteceğim. - Evdeki alarm sistemiyle benzerlik kurmuşlar ki anlaşılmasın. - Evdeki alarm sistemiyle birebir uyumlu, benzer kutu içine kamera koyma. Sadece zeki olduğunuz yön bu ama yine yakalandınız. - Bir hafta önce böcek tarama cihazı sinyal verdi ama yandaki Kuran kursunun kamera sinyali diye düşündüm. Kapı üstüne bakmak aklıma gelmedi. - Dikkatli göz, binlerce lira verilen tarama cihazından daha işlevsel. İğne ucunu bulan cihaz, bu koca şeyi bulamadı. - Evinizde alarm cihazları varsa, sağına soluna bakın. Kamufle edilmiş kamera bulabilirsiniz. - MİTçi kalemler yine başlamış. Evdeki alarm sistemini kamera diye yazıyor, diye. Evdeki sistem ve bu aparata gizlenen kamera çok farklı. - Bilip anlamadan birilerini koruyacağım diye komik olmayın. Bulduğum şey alarm sistemi görünümlü kamera, alıcı. - Detaylar ve kimin koyduğu elbet ortaya çıkar! - Anlamak için dokundum. İçini açınca gerçekle karşılaştım. Alarm sistemine benzer kamera ilk kez gördüm. - Konuyu incelemek üzere bir ekip geliyor. Bakalım ne çıkacak içinden. Bilgileri sabah paylaşacağım. Öte yandan, Baransu hakkında Başbakanlık, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından suç duyurusunda bulunulmuştu. CİHAN
Zaman
Son Dakika
07.12.2013
BaransununevindedinlemecihazıvegizlikamerabulunduBaransunun evinde dinleme cihazı ve gizli kamera bulundu
'Fişleme belgeleri doğru; MİT'ten sızdırıldı'
Zaman
04.12.2013
17:48
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Hüseyin Çelik, bir gazetede yer alan ve bazı cemaat mensupları hakkında fişleme yapıldığına dair belgelerin MİTin içinden sızdırıldığını söyledi. Çelik, Hiçbir kurumda ve kişiyle bu bilgiler paylaşılmamıştır. Ve MİTin veri tabanında bir araya getirilen bilgiler, birileri tarafından içerdekiler tarafından, bu adı geçen gazeteye servis edilmiştir. Bu yapılırken de arkadaşlar şu yapılmıştır; özellikle AK Parti ile ve belli konularda tartışmaları olan bazı kesimlere mensup ve yakın kişiler seçilmiştir. dedi.AK Parti Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Hüseyin Çelik, gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çelik, yine basına sızdırılan MGK bildirisi ile ilgili, Bırakın inancının gereği olarak insanların kılık kıyafetiyle uğraşmayı, 28 Şubat döneminde mesleğinden men edilen 800 öğretmeni ben milli eğitim bakanı sıfatıyla onları görevlerine iade ettim. 800 bayan öğretmeni. Düşülen komik durum şudur; MGK kararını hizmete karşı kullanılan bir şey gibi sundular. Bu asılsız bir iddiadır. Netice itibariyle biz aynı ruh ve mana dünyasına mensup olduğumuz insanlarla dediğim gibi cebelleşmek onları mağdur etmeyi onlara haksızlık etmeyi kendimiz için ayıp sayarız ve böyle bir ayıba da asla düşmeyiz. İşin bir diğer tarafı, bir şey daha söyleyeyim size, bütün bu dönem boyunca biz Türkiyede kendi insanımızı kategorizasyona tabi tutmayı elimizin tersiyle kenara ittik. Hangi sivil toplum örgütü, hangi inanç grubu, hangi cemaat, hangi cemiyet, hangi camia olursa olsun ne zaman Sayın Başbakana hükümet üyelerine makul meşru mantıklı bir taleple geldilerse bunlar iyi karşılanmıştır, bunlara iyi niyetle yaklaşılmıştır ve çoğu zaman da onların arzusu istikametinde istekleri doğrultusunda işlem tesis edilmiştir. diye konuştu.DEVLET OKULLARA SAHİP ÇIKMIŞTIRHizmet kurumunun yurt dışında açtığı okulların, başta Rusya Federasyonu olmak üzere bazı ülkelerde sıkıntılar yaşadığını belirten Çelik, Ben Sayın Başbakanın bizatihi orada devlet ve hükümet başkanlarına bu meseleye doğrudan sahip çıktığının bizatihi şahidi olan insanlardanım. Sayın Cumhurbaşkanımızın, bizim insanımızın oralarda kurduğu ve hepimiz için medarı iftihar olan iftihar vesilesi olan bu okullara sahip çıkma konusunda bütün hükümet üyelerimiz biri biriyle yarışmıştır. Başta Sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanımız olmak üzere gittikleri her ülkede bu okulları bizatihi ziyaret etmişlerdir. Ve o ülkelerde bu okulların aleyhinde estirilen bazı dedikoduların da bazı suizanların ve suiniyetlerin de önüne geçmişlerdir. Manevi olarak destek olmuşlardır. şeklinde konuştu.AK PARTİNİN BİZATİHİ KENDİSİNİN MAĞDUR VE MAZLUM OLDUĞUNU NEREYE YERLEŞTİRECEKSİNİZBu açıdan dershane tartışmalarına değinen Çelik, Son dershane tartışmasından yola çıkarak cemaatin cemaatle uzaktan yakından sevgisi sempatisi olmayan hatta tabiri caizse cemaat karnına girecek olsa kendisini denize atacak olan başta MHP, CHP, BDP gibi muhalifimiz olan partiler bir anda cemaati sanki sahiplenen, hamisi olan bir pozisyona geçtiler. Daha önce cemaat aleyhinde TBMM kürsüsünde söyledikleri sanki yokmuş gibi, zabıtlarda yokmuş gibi, sanki cemaatin adeta yok edilmesi için seferber olduklarını unutmuşçasına beyanlarda bulundular. Bu çok sağlıksız bir tartışma zemini. Netice itibariyle şuraya geliyorum değerli arkadaşlar. 27 Nisan bildirisi ile birlikte AK Partinin bizatihi kendisi bir e-muhtıranın hedefi haline getirilmiştir. Tekrar altını çiziyorum. A cemaatine, B cemaatine yönelik devlet içerisinde devlet gücü kullanan bazı unsurların yaptığı olumsuzlukları eğer AK Partiye mal ederseniz, AK Partinin bizatihi kendisinin mağdur ve mazlum olduğunu nereye yerleştireceksiniz. ifadelerini kullandı.MGKnın AK Parti döneminde sivilleştirildiğini kaydeden Çelik, Başka Milli Güvenlik Siyaset Belgesi diye Kırmızı Kitap dediğimiz bir kitap vardı, o kitapta bütün dini hassasiyet taşıyan gruplar vakıflar cemiyetler hepsi hedef seçilmişti. AK Parti buna son vermiştir. AK Parti iktidarı ile birlikte değerli arkadaşlar bu Başbakanlık Takip Kurulu dediğimiz kurul 2010da ortadan kaldırılmıştır. Anayasa değişiklikleri yapıldıktan sonra Türkiye vesayetten kurtulduktan sonra bunlar ortadan kaldırılmıştır. Vesayetin bir uzantısı olan bu kurul ortadan kaldırılmıştır. EMASYA protokolüne son verilmiştir. Bizatihi Hz. Peygamberin kutlu doğumu ile ilgili iddialardan yola çıkan 27 Nisan bildirisi bir paçavraya çevrilip çöpe atılmıştır. Bunu AK Partinin başbakanı ve hükümeti yapmıştır. AK Parti 2008de kapatmayla karşı karşıya kaldı. Adeta kale direğinden döndü. 2010 referandumuna kadar statükonun vesayetçi güçlerin bir numaralı hedefi bugün de o zihniyeti taşıyan insanlar aynı düşüncededirler bir numaralı hedefi AK Parti hükümetidir. AK Parti genel başkanı bu hükümetin başbakanı ve üyeleridir. Bunu görmemiz ge
Zaman
Güncel
04.12.2013
Fişlemebelgeleridoğru;MİTtensızdırıldıFişleme belgeleri doğru; MİTten sızdırıldı
'Fişleme belgeleri doğru; MİT'ten sızdırıldı'
Zaman
04.12.2013
17:47
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Hüseyin Çelik, bir gazetede yer alan ve bazı cemaat mensupları hakkında fişleme yapıldığına dair belgelerin MİTin içinden sızdırıldığını söyledi. Çelik, Hiçbir kurumda ve kişiyle bu bilgiler paylaşılmamıştır. Ve MİTin veri tabanında bir araya getirilen bilgiler, birileri tarafından içerdekiler tarafından, bu adı geçen gazeteye servis edilmiştir. Bu yapılırken de arkadaşlar şu yapılmıştır; özellikle AK Parti ile ve belli konularda tartışmaları olan bazı kesimlere mensup ve yakın kişiler seçilmiştir. dedi.AK Parti Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Hüseyin Çelik, gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çelik, yine basına sızdırılan MGK bildirisi ile ilgili, Bırakın inancının gereği olarak insanların kılık kıyafetiyle uğraşmayı, 28 Şubat döneminde mesleğinden men edilen 800 öğretmeni ben milli eğitim bakanı sıfatıyla onları görevlerine iade ettim. 800 bayan öğretmeni. Düşülen komik durum şudur; MGK kararını hizmete karşı kullanılan bir şey gibi sundular. Bu asılsız bir iddiadır. Netice itibariyle biz aynı ruh ve mana dünyasına mensup olduğumuz insanlarla dediğim gibi cebelleşmek onları mağdur etmeyi onlara haksızlık etmeyi kendimiz için ayıp sayarız ve böyle bir ayıba da asla düşmeyiz. İşin bir diğer tarafı, bir şey daha söyleyeyim size, bütün bu dönem boyunca biz Türkiyede kendi insanımızı kategorizasyona tabi tutmayı elimizin tersiyle kenara ittik. Hangi sivil toplum örgütü, hangi inanç grubu, hangi cemaat, hangi cemiyet, hangi camia olursa olsun ne zaman Sayın Başbakana hükümet üyelerine makul meşru mantıklı bir taleple geldilerse bunlar iyi karşılanmıştır, bunlara iyi niyetle yaklaşılmıştır ve çoğu zaman da onların arzusu istikametinde istekleri doğrultusunda işlem tesis edilmiştir. diye konuştu.DEVLET OKULLARA SAHİP ÇIKMIŞTIRHizmet kurumunun yurt dışında açtığı okulların, başta Rusya Federasyonu olmak üzere bazı ülkelerde sıkıntılar yaşadığını belirten Çelik, Ben Sayın Başbakanın bizatihi orada devlet ve hükümet başkanlarına bu meseleye doğrudan sahip çıktığının bizatihi şahidi olan insanlardanım. Sayın Cumhurbaşkanımızın, bizim insanımızın oralarda kurduğu ve hepimiz için medarı iftihar olan iftihar vesilesi olan bu okullara sahip çıkma konusunda bütün hükümet üyelerimiz biri biriyle yarışmıştır. Başta Sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanımız olmak üzere gittikleri her ülkede bu okulları bizatihi ziyaret etmişlerdir. Ve o ülkelerde bu okulların aleyhinde estirilen bazı dedikoduların da bazı suizanların ve suiniyetlerin de önüne geçmişlerdir. Manevi olarak destek olmuşlardır. şeklinde konuştu.AK PARTİNİN BİZATİHİ KENDİSİNİN MAĞDUR VE MAZLUM OLDUĞUNU NEREYE YERLEŞTİRECEKSİNİZBu açıdan dershane tartışmalarına değinen Çelik, Son dershane tartışmasından yola çıkarak cemaatin cemaatle uzaktan yakından sevgisi sempatisi olmayan hatta tabiri caizse cemaat karnına girecek olsa kendisini denize atacak olan başta MHP, CHP, BDP gibi muhalifimiz olan partiler bir anda cemaati sanki sahiplenen, hamisi olan bir pozisyona geçtiler. Daha önce cemaat aleyhinde TBMM kürsüsünde söyledikleri sanki yokmuş gibi, zabıtlarda yokmuş gibi, sanki cemaatin adeta yok edilmesi için seferber olduklarını unutmuşçasına beyanlarda bulundular. Bu çok sağlıksız bir tartışma zemini. Netice itibariyle şuraya geliyorum değerli arkadaşlar. 27 Nisan bildirisi ile birlikte AK Partinin bizatihi kendisi bir e-muhtıranın hedefi haline getirilmiştir. Tekrar altını çiziyorum. A cemaatine, B cemaatine yönelik devlet içerisinde devlet gücü kullanan bazı unsurların yaptığı olumsuzlukları eğer AK Partiye mal ederseniz, AK Partinin bizatihi kendisinin mağdur ve mazlum olduğunu nereye yerleştireceksiniz. ifadelerini kullandı.MGKnın AK Parti döneminde sivilleştirildiğini kaydeden Çelik, Başka Milli Güvenlik Siyaset Belgesi diye Kırmızı Kitap dediğimiz bir kitap vardı, o kitapta bütün dini hassasiyet taşıyan gruplar vakıflar cemiyetler hepsi hedef seçilmişti. AK Parti buna son vermiştir. AK Parti iktidarı ile birlikte değerli arkadaşlar bu Başbakanlık Takip Kurulu dediğimiz kurul 2010da ortadan kaldırılmıştır. Anayasa değişiklikleri yapıldıktan sonra Türkiye vesayetten kurtulduktan sonra bunlar ortadan kaldırılmıştır. Vesayetin bir uzantısı olan bu kurul ortadan kaldırılmıştır. EMASYA protokolüne son verilmiştir. Bizatihi Hz. Peygamberin kutlu doğumu ile ilgili iddialardan yola çıkan 27 Nisan bildirisi bir paçavraya çevrilip çöpe atılmıştır. Bunu AK Partinin başbakanı ve hükümeti yapmıştır. AK Parti 2008de kapatmayla karşı karşıya kaldı. Adeta kale direğinden döndü. 2010 referandumuna kadar statükonun vesayetçi güçlerin bir numaralı hedefi bugün de o zihniyeti taşıyan insanlar aynı düşüncededirler bir numaralı hedefi AK Parti hükümetidir. AK Parti genel başkanı bu hükümetin başbakanı ve üyeleridir. Bunu görmemiz ge
Zaman
Ana Sayfa
04.12.2013
Fişlemebelgeleridoğru;MİTtensızdırıldıFişleme belgeleri doğru; MİTten sızdırıldı
'Fişleme belgeleri doğru, MİT'ten sızdırıldı'
Zaman
04.12.2013
17:45
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Hüseyin Çelik, bir gazetede yer alan ve bazı cemaat mensupları hakkında fişleme yapıldığına dair belgelerin MİTin içinden sızdırıldığını söyledi. Çelik, Hiçbir kurumda ve kişiyle bu bilgiler paylaşılmamıştır. Ve MİTin veri tabanında bir araya getirilen bilgiler, birileri tarafından içerdekiler tarafından, bu adı geçen gazeteye servis edilmiştir. Bu yapılırken de arkadaşlar şu yapılmıştır; özellikle AK Parti ile ve belli konularda tartışmaları olan bazı kesimlere mensup ve yakın kişiler seçilmiştir. dedi.AK Parti Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Hüseyin Çelik, gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çelik, yine basına sızdırılan MGK bildirisi ile ilgili, Bırakın inancının gereği olarak insanların kılık kıyafetiyle uğraşmayı, 28 Şubat döneminde mesleğinden men edilen 800 öğretmeni ben milli eğitim bakanı sıfatıyla onları görevlerine iade ettim. 800 bayan öğretmeni. Düşülen komik durum şudur; MGK kararını hizmete karşı kullanılan bir şey gibi sundular. Bu asılsız bir iddiadır. Netice itibariyle biz aynı ruh ve mana dünyasına mensup olduğumuz insanlarla dediğim gibi cebelleşmek onları mağdur etmeyi onlara haksızlık etmeyi kendimiz için ayıp sayarız ve böyle bir ayıba da asla düşmeyiz. İşin bir diğer tarafı, bir şey daha söyleyeyim size, bütün bu dönem boyunca biz Türkiyede kendi insanımızı kategorizasyona tabi tutmayı elimizin tersiyle kenara ittik. Hangi sivil toplum örgütü, hangi inanç grubu, hangi cemaat, hangi cemiyet, hangi camia olursa olsun ne zaman Sayın Başbakana hükümet üyelerine makul meşru mantıklı bir taleple geldilerse bunlar iyi karşılanmıştır, bunlara iyi niyetle yaklaşılmıştır ve çoğu zaman da onların arzusu istikametinde istekleri doğrultusunda işlem tesis edilmiştir. diye konuştu.DEVLET OKULLARA SAHİP ÇIKMIŞTIRHizmet kurumunun yurt dışında açtığı okulların, başta Rusya Federasyonu olmak üzere bazı ülkelerde sıkıntılar yaşadığını belirten Çelik, Ben Sayın Başbakanın bizatihi orada devlet ve hükümet başkanlarına bu meseleye doğrudan sahip çıktığının bizatihi şahidi olan insanlardanım. Sayın Cumhurbaşkanımızın, bizim insanımızın oralarda kurduğu ve hepimiz için medarı iftihar olan iftihar vesilesi olan bu okullara sahip çıkma konusunda bütün hükümet üyelerimiz biri biriyle yarışmıştır. Başta Sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanımız olmak üzere gittikleri her ülkede bu okulları bizatihi ziyaret etmişlerdir. Ve o ülkelerde bu okulların aleyhinde estirilen bazı dedikoduların da bazı suizanların ve suiniyetlerin de önüne geçmişlerdir. Manevi olarak destek olmuşlardır. şeklinde konuştu.AK PARTİNİN BİZATİHİ KENDİSİNİN MAĞDUR VE MAZLUM OLDUĞUNU NEREYE YERLEŞTİRECEKSİNİZBu açıdan dershane tartışmalarına değinen Çelik, Son dershane tartışmasından yola çıkarak cemaatin cemaatle uzaktan yakından sevgisi sempatisi olmayan hatta tabiri caizse cemaat karnına girecek olsa kendisini denize atacak olan başta MHP, CHP, BDP gibi muhalifimiz olan partiler bir anda cemaati sanki sahiplenen, hamisi olan bir pozisyona geçtiler. Daha önce cemaat aleyhinde TBMM kürsüsünde söyledikleri sanki yokmuş gibi, zabıtlarda yokmuş gibi, sanki cemaatin adeta yok edilmesi için seferber olduklarını unutmuşçasına beyanlarda bulundular. Bu çok sağlıksız bir tartışma zemini. Netice itibariyle şuraya geliyorum değerli arkadaşlar. 27 Nisan bildirisi ile birlikte AK Partinin bizatihi kendisi bir e-muhtıranın hedefi haline getirilmiştir. Tekrar altını çiziyorum. A cemaatine, B cemaatine yönelik devlet içerisinde devlet gücü kullanan bazı unsurların yaptığı olumsuzlukları eğer AK Partiye mal ederseniz, AK Partinin bizatihi kendisinin mağdur ve mazlum olduğunu nereye yerleştireceksiniz. ifadelerini kullandı.MGKnın AK Parti döneminde sivilleştirildiğini kaydeden Çelik, Başka Milli Güvenlik Siyaset Belgesi diye Kırmızı Kitap dediğimiz bir kitap vardı, o kitapta bütün dini hassasiyet taşıyan gruplar vakıflar cemiyetler hepsi hedef seçilmişti. AK Parti buna son vermiştir. AK Parti iktidarı ile birlikte değerli arkadaşlar bu Başbakanlık Takip Kurulu dediğimiz kurul 2010da ortadan kaldırılmıştır. Anayasa değişiklikleri yapıldıktan sonra Türkiye vesayetten kurtulduktan sonra bunlar ortadan kaldırılmıştır. Vesayetin bir uzantısı olan bu kurul ortadan kaldırılmıştır. EMASYA protokolüne son verilmiştir. Bizatihi Hz. Peygamberin kutlu doğumu ile ilgili iddialardan yola çıkan 27 Nisan bildirisi bir paçavraya çevrilip çöpe atılmıştır. Bunu AK Partinin başbakanı ve hükümeti yapmıştır. AK Parti 2008de kapatmayla karşı karşıya kaldı. Adeta kale direğinden döndü. 2010 referandumuna kadar statükonun vesayetçi güçlerin bir numaralı hedefi bugün de o zihniyeti taşıyan insanlar aynı düşüncededirler bir numaralı hedefi AK Parti hükümetidir. AK Parti genel başkanı bu hükümetin başbakanı ve üyeleridir. Bunu görmemiz ge
Zaman
Güncel
04.12.2013
FişlemebelgeleridoğruMİTtensızdırıldıFişleme belgeleri doğru MİTten sızdırıldı
'Fişleme belgeleri doğru, MİT'ten sızdırıldı'
Zaman
04.12.2013
17:43
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Hüseyin Çelik, bir gazetede yer alan ve bazı cemaat mensupları hakkında fişleme yapıldığına dair belgelerin MİTin içinden sızdırıldığını söyledi. Çelik, Hiçbir kurumda ve kişiyle bu bilgiler paylaşılmamıştır. Ve MİTin veri tabanında bir araya getirilen bilgiler, birileri tarafından içerdekiler tarafından, bu adı geçen gazeteye servis edilmiştir. Bu yapılırken de arkadaşlar şu yapılmıştır; özellikle AK Parti ile ve belli konularda tartışmaları olan bazı kesimlere mensup ve yakın kişiler seçilmiştir. dedi.AK Parti Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Hüseyin Çelik, gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çelik, yine basına sızdırılan MGK bildirisi ile ilgili, Bırakın inancının gereği olarak insanların kılık kıyafetiyle uğraşmayı, 28 Şubat döneminde mesleğinden men edilen 800 öğretmeni ben milli eğitim bakanı sıfatıyla onları görevlerine iade ettim. 800 bayan öğretmeni. Düşülen komik durum şudur; MGK kararını hizmete karşı kullanılan bir şey gibi sundular. Bu asılsız bir iddiadır. Netice itibariyle biz aynı ruh ve mana dünyasına mensup olduğumuz insanlarla dediğim gibi cebelleşmek onları mağdur etmeyi onlara haksızlık etmeyi kendimiz için ayıp sayarız ve böyle bir ayıba da asla düşmeyiz. İşin bir diğer tarafı, bir şey daha söyleyeyim size, bütün bu dönem boyunca biz Türkiyede kendi insanımızı kategorizasyona tabi tutmayı elimizin tersiyle kenara ittik. Hangi sivil toplum örgütü, hangi inanç grubu, hangi cemaat, hangi cemiyet, hangi camia olursa olsun ne zaman Sayın Başbakana hükümet üyelerine makul meşru mantıklı bir taleple geldilerse bunlar iyi karşılanmıştır, bunlara iyi niyetle yaklaşılmıştır ve çoğu zaman da onların arzusu istikametinde istekleri doğrultusunda işlem tesis edilmiştir. diye konuştu.DEVLET OKULLARA SAHİP ÇIKMIŞTIRHizmet kurumunun yurt dışında açtığı okulların, başta Rusya Federasyonu olmak üzere bazı ülkelerde sıkıntılar yaşadığını belirten Çelik, Ben Sayın Başbakanın bizatihi orada devlet ve hükümet başkanlarına bu meseleye doğrudan sahip çıktığının bizatihi şahidi olan insanlardanım. Sayın Cumhurbaşkanımızın, bizim insanımızın oralarda kurduğu ve hepimiz için medarı iftihar olan iftihar vesilesi olan bu okullara sahip çıkma konusunda bütün hükümet üyelerimiz biri biriyle yarışmıştır. Başta Sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanımız olmak üzere gittikleri her ülkede bu okulları bizatihi ziyaret etmişlerdir. Ve o ülkelerde bu okulların aleyhinde estirilen bazı dedikoduların da bazı suizanların ve suiniyetlerin de önüne geçmişlerdir. Manevi olarak destek olmuşlardır. şeklinde konuştu.AK PARTİNİN BİZATİHİ KENDİSİNİN MAĞDUR VE MAZLUM OLDUĞUNU NEREYE YERLEŞTİRECEKSİNİZBu açıdan dershane tartışmalarına değinen Çelik, Son dershane tartışmasından yola çıkarak cemaatin cemaatle uzaktan yakından sevgisi sempatisi olmayan hatta tabiri caizse cemaat karnına girecek olsa kendisini denize atacak olan başta MHP, CHP, BDP gibi muhalifimiz olan partiler bir anda cemaati sanki sahiplenen, hamisi olan bir pozisyona geçtiler. Daha önce cemaat aleyhinde TBMM kürsüsünde söyledikleri sanki yokmuş gibi, zabıtlarda yokmuş gibi, sanki cemaatin adeta yok edilmesi için seferber olduklarını unutmuşçasına beyanlarda bulundular. Bu çok sağlıksız bir tartışma zemini. Netice itibariyle şuraya geliyorum değerli arkadaşlar. 27 Nisan bildirisi ile birlikte AK Partinin bizatihi kendisi bir e-muhtıranın hedefi haline getirilmiştir. Tekrar altını çiziyorum. A cemaatine, B cemaatine yönelik devlet içerisinde devlet gücü kullanan bazı unsurların yaptığı olumsuzlukları eğer AK Partiye mal ederseniz, AK Partinin bizatihi kendisinin mağdur ve mazlum olduğunu nereye yerleştireceksiniz. ifadelerini kullandı.MGKnın AK Parti döneminde sivilleştirildiğini kaydeden Çelik, Başka Milli Güvenlik Siyaset Belgesi diye Kırmızı Kitap dediğimiz bir kitap vardı, o kitapta bütün dini hassasiyet taşıyan gruplar vakıflar cemiyetler hepsi hedef seçilmişti. AK Parti buna son vermiştir. AK Parti iktidarı ile birlikte değerli arkadaşlar bu Başbakanlık Takip Kurulu dediğimiz kurul 2010da ortadan kaldırılmıştır. Anayasa değişiklikleri yapıldıktan sonra Türkiye vesayetten kurtulduktan sonra bunlar ortadan kaldırılmıştır. Vesayetin bir uzantısı olan bu kurul ortadan kaldırılmıştır. EMASYA protokolüne son verilmiştir. Bizatihi Hz. Peygamberin kutlu doğumu ile ilgili iddialardan yola çıkan 27 Nisan bildirisi bir paçavraya çevrilip çöpe atılmıştır. Bunu AK Partinin başbakanı ve hükümeti yapmıştır. AK Parti 2008de kapatmayla karşı karşıya kaldı. Adeta kale direğinden döndü. 2010 referandumuna kadar statükonun vesayetçi güçlerin bir numaralı hedefi bugün de o zihniyeti taşıyan insanlar aynı düşüncededirler bir numaralı hedefi AK Parti hükümetidir. AK Parti genel başkanı bu hükümetin başbakanı ve üyeleridir. Bunu görmemiz ge
Zaman
Ana Sayfa
04.12.2013
FişlemebelgeleridoğruMİTtensızdırıldıFişleme belgeleri doğru MİTten sızdırıldı
Hüseyin Çelik: Fişleme belgeleri doğru, MİT'in içinden sızdırıldı
Zaman
04.12.2013
17:41
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Hüseyin Çelik, bir gazetede yer alan ve bazı cemaat mensupları hakkında fişleme yapıldığına dair belgelerin MİTin içinden sızdırıldığını söyledi. Çelik, Hiçbir kurumda ve kişiyle bu bilgiler paylaşılmamıştır. Ve MİT’in veri tabanında bir araya getirilen bilgiler, birileri tarafından içerdekiler tarafından, bu adı geçen gazeteye servis edilmiştir. Bu yapılırken de arkadaşlar şu yapılmıştır; özellikle AK Parti ile ve belli konularda tartışmaları olan bazı kesimlere mensup ve yakın kişiler seçilmiştir. dedi. AK Parti Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Hüseyin Çelik, gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çelik, yine basına sızdırılan MGK bildirisi ile ilgili, Bırakın inancının gereği olarak insanların kılık kıyafetiyle uğraşmayı, 28 Şubat döneminde mesleğinden men edilen 800 öğretmeni ben milli eğitim bakanı sıfatıyla onları görevlerine iade ettim. 800 bayan öğretmeni. Düşülen komik durum şudur; MGK kararını hizmete karşı kullanılan bir şey gibi sundular. Bu asılsız bir iddiadır. Netice itibariyle biz aynı ruh ve mana dünyasına mensup olduğumuz insanlarla dediğim gibi cebelleşmek onları mağdur etmeyi onlara haksızlık etmeyi kendimiz için ayıp sayarız ve böyle bir ayıba da asla düşmeyiz. İşin bir diğer tarafı, bir şey daha söyleyeyim size, bütün bu dönem boyunca biz Türkiye’de kendi insanımızı kategorizasyona tabi tutmayı elimizin tersiyle kenara ittik. Hangi sivil toplum örgütü, hangi inanç grubu, hangi cemaat, hangi cemiyet, hangi camia olursa olsun ne zaman Sayın Başbakana hükümet üyelerine makul meşru mantıklı bir taleple geldilerse bunlar iyi karşılanmıştır, bunlara iyi niyetle yaklaşılmıştır ve çoğu zaman da onların arzusu istikametinde istekleri doğrultusunda işlem tesis edilmiştir. diye konuştu.DEVLET OKULLARA SAHİP ÇIKMIŞTIRHizmet kurumunun yurt dışında açtığı okulların, başta Rusya Federasyonu olmak üzere bazı ülkelerde sıkıntılar yaşadığını belirten Çelik, Ben Sayın Başbakanın bizatihi orada devlet ve hükümet başkanlarına bu meseleye doğrudan sahip çıktığının bizatihi şahidi olan insanlardanım. Sayın Cumhurbaşkanımızın, bizim insanımızın oralarda kurduğu ve hepimiz için medarı iftihar olan iftihar vesilesi olan bu okullara sahip çıkma konusunda bütün hükümet üyelerimiz biri biriyle yarışmıştır. Başta Sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanımız olmak üzere gittikleri her ülkede bu okulları bizatihi ziyaret etmişlerdir. Ve o ülkelerde bu okulların aleyhinde estirilen bazı dedikoduların da bazı suizanların ve suiniyetlerin de önüne geçmişlerdir. Manevi olarak destek olmuşlardır. şeklinde konuştu.AK PARTİNİN BİZATİHİ KENDİSİNİN MAĞDUR VE MAZLUM OLDUĞUNU NEREYE YERLEŞTİRECEKSİNİZBu açıdan dershane tartışmalarına değinen Çelik, Son dershane tartışmasından yola çıkarak cemaatin cemaatle uzaktan yakından sevgisi sempatisi olmayan hatta tabiri caizse cemaat karnına girecek olsa kendisini denize atacak olan başta MHP, CHP, BDP gibi muhalifimiz olan partiler bir anda cemaati sanki sahiplenen, hamisi olan bir pozisyona geçtiler. Daha önce cemaat aleyhinde TBMM kürsüsünde söyledikleri sanki yokmuş gibi, zabıtlarda yokmuş gibi, sanki cemaatin adeta yok edilmesi için seferber olduklarını unutmuşçasına beyanlarda bulundular. Bu çok sağlıksız bir tartışma zemini. Netice itibariyle şuraya geliyorum değerli arkadaşlar. 27 Nisan bildirisi ile birlikte AK Partinin bizatihi kendisi bir e-muhtıranın hedefi haline getirilmiştir. Tekrar altını çiziyorum. A cemaatine, B cemaatine yönelik devlet içerisinde devlet gücü kullanan bazı unsurların yaptığı olumsuzlukları eğer AK Partiye mal ederseniz, AK Partinin bizatihi kendisinin mağdur ve mazlum olduğunu nereye yerleştireceksiniz. ifadelerini kullandı.MGKnın AK Parti döneminde sivilleştirildiğini kaydeden Çelik, Başka Milli Güvenlik Siyaset Belgesi diye Kırmızı Kitap dediğimiz bir kitap vardı, o kitapta bütün dini hassasiyet taşıyan gruplar vakıflar cemiyetler hepsi hedef seçilmişti. AK Parti buna son vermiştir. AK Parti iktidarı ile birlikte değerli arkadaşlar bu Başbakanlık Takip Kurulu dediğimiz kurul 2010da ortadan kaldırılmıştır. Anayasa değişiklikleri yapıldıktan sonra Türkiye vesayetten kurtulduktan sonra bunlar ortadan kaldırılmıştır. Vesayetin bir uzantısı olan bu kurul ortadan kaldırılmıştır. EMASYA protokolüne son verilmiştir. Bizatihi Hz. Peygamberin kutlu doğumu ile ilgili iddialardan yola çıkan 27 Nisan bildirisi bir paçavraya çevrilip çöpe atılmıştır. Bunu AK Parti’nin başbakanı ve hükümeti yapmıştır. AK Parti 2008’de kapatmayla karşı karşıya kaldı. Adeta kale direğinden döndü. 2010 referandumuna kadar statükonun vesayetçi güçlerin bir numaralı hedefi bugün de o zihniyeti taşıyan insanlar aynı düşüncededirler bir numaralı hedefi AK Parti hükümetidir. AK Parti genel başkanı bu hükümetin başbakanı ve üyeleridir. Bunu görmemiz gerekiyor.
Zaman
Son Dakika
04.12.2013
HüseyinÇelikFişlemebelgeleridoğruMİTiniçindensızdırıldıHüseyin Çelik Fişleme belgeleri doğru MİTin içinden sızdırıldı
Menemen, Nakşileri yok etme operasyonuydu
Zaman
01.12.2013
01:53
Yazdığı yakın tarih romanlarıyla bilinen Zekeriya Yıldız, ‘Gül Ateş, Sine Ateş Menemen’de yakın tarihin en önemli olaylarından birine ışık tutuyor. Yıldız’a göre Menemen olayı, Nakşileri yok etme amacı güden bir derin devlet operasyonu.Menemen romanını yazarken, belgeler ve canlı tanıklardan istifade ettiniz mi?Olaya dair ne kadar kitap, yazı dizisi, hatırat, roman, arşiv, bilgi ve belge, ne varsa okudum. O dönemdeki 6 gazetenin tüm nüshalarını taradım. Şahitlerin hatırat ve akademik çalışmalarını inceledim. Bunların sonucunda kendi zihnimdekilerle bir roman kurguladım. Olayın yaşandığı mevsimdeki gibi Aralık ayında 10 gün Menemen’de kaldım. Menemen Hadisesi’ni gerçekleştirenlerin Manisa’dan Menemen’e uzanan bir güzergâhı var. Onu takip ettim. Gittikleri köylerde kaldım.Romanda anlattıklarınız kurgu mu ?Kurgu ama anlatılanlar bilgiye dayalı gerçekler. 80-90 yıl sonra dönüp baktığımda, Menemen’in devletin derin unsurlarının aktif olarak kullanıldığı bir devlet operasyonu olduğunu görüyorum.Böyle bir operasyon neden yapılmış olabilir?Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın irticaya teslim olduğu gerekçesiyle kapatıldığını görüyoruz. Oysa ortada böyle bir hadise yok. Fırkanın kapatılması için bir gerekçe olarak ortaya atılıyor. Ayrıca belediye seçimlerinde Nakşilerin aleni olarak bu partiyi desteklemesiyle Nakşilerden intikam alındı. Her ne kadar fiili bir hareket yoksa da Nakşiler bir engel olarak görüldü. Bir anlamda Nakşileri yok etme operasyonudur. Menemen’in 83 yıl önceki sıradan bir olay olmadığını mı söylüyorsunuz?Evet. Cumhuriyet’in kurucuları, İttihatçı geleneğin temsilcileri. Devleti kaybetme korkusu yaşamış insanlar. O korkunun etkisiyle olsa gerek devletin içinde, kanun dışı işleri devlet adına yapabilecek derin yapıları hep muhafaza ettiler. Bunu kontrolden çıkan kişi ve yapıları ortadan kaldırmak için ustaca kullandılar. Gizli açık darbeler, suikastlar, tertipler, sabotajlar, komplolar her zaman oldu. 27 Mayıs İhtilali, 12 Eylül’e giden süreç, Gazi Olayları, Madımak, 28 Şubat sürecinde yaşananlar, Susurluk ve Ergenekonlar her zaman olageldi. Menemen’e bu gözle bakarsanız tanıdık yöntemler ve simalar görürsünüz…Menemen’deki tanıdık sima kim?Giritli Mehmet. Devletin sadece Menemen’de değil Çerkez Ethem’in tasfiyesinde ve daha birçok operasyonda kullandığı isim. Her dönem itinayla korunup kollandığını görüyoruz. Bu kilit ismi tahlil etmek bile olayın nasıl ustaca düzenlendiğini gösterir.Serbest Fırka kapatılmasaydı, Menemen yine de olur muydu?Bunu ben de çok düşündüm. SCF kapatılmasaydı 1931’de yapılan seçimleri kazanırdı. SCF seçimleri kazanmış olsaydı bile Menemen benzeri bir olay mutlaka yaşanırdı. Ve yaşanacak olayın da kaynağı irtica olurdu. Çünkü irtica, Cumhuriyet’i kuran kadronun hassas noktası. Dolayısıyla Menemen’de olmazdı, başka bir yer olurdu. Hâlâ Menemen’in girişindeki Kubilay anıtının önünde irticadan kaygı duyanlar her 23 Aralık’ta toplanır, irticaya lanet okurlar.Bana göre Esad Erbili de Kubilay da şehittir, mazlumdurMenemen Olayı neden sert ve kanlı bir hadise olarak anılıyor?3’ü çocuk 6 meczubun akıl mantık almayacak, deli divane bir eylemle Menemen meydanına gidip, camiden bayrağı çıkarırken ona engel olmak isteyen bir subayın öldürülmesinden başka bir şey değil bu hadise. Zabıtalık bir vaka aslında. Olay sonrasında ceplerinden esrar çıkan bu meczuplar, kendilerine müdahale eden Kubilay adındaki genç bir subayı öldürüyor. Kafasını bağ bıçağıyla kesip tevhit sancağının başına takıp meydana dikiyorlar. Bu hadise sözde Nakşilik, din ve İslam adına yapılıyor. Haliyle Menemen’de büyük bir irticai kalkışma yapıldığı düşünülüyor. Anlayacağınız bir algı yönetimi olmuş. Esad Erbili, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmadı diyorsunuz…Kubilay olayından sonra kurulan İstiklal Mahkemesi değil. Divan-ı örfi yani sıkıyönetim mahkemesi kuruluyor. Başına olağanüstü yetkilerle atanmış Mustafa Muğlalı Paşa getiriliyor. Esad Efendi’nin tutanaklarına bakınca, ona yükledikleri suçlamalar çok basit ve komik. Suçsuz olduğu bilindiği halde idamla yargılanıyor. Yaş haddinden dolayı idama bedel 46 yıl ceza alıyor. Ama onay kararı çıkmadan vefat ediyor. Üremi hastalığından dolayı vefat ettiği söyleniyor. Bölge halkı ve yazılmış kitaplarda ise zehirlenerek öldürüldüğü bilgisi hâkim. Yani idam edilemeyeceği anlaşılınca zehirleniyor. Oğlu olaylarla çok ilgili bir isim olmadığı halde, sadece babasının ‘Cemaati sana, seni de Allah’a havale ediyorum’ demesi üzerine idam ediliyor. Halifesi diye.Kitap Esad Erbili Hazretleri’nin şiirinden alıyor ismini. Sizin için kim Esad Erbili Hazretleri?Bana göre bir din mazlumu. Bu ülkenin yetiştirdiği önemli bir din âlimi, gön
Zaman
Ana Sayfa
01.12.2013
MenemenNakşileriyoketmeoperasyonuyduMenemen Nakşileri yok etme operasyonuydu
Toplam "120" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti