Habergec.Com Aranan Kelimeler:son fotoğrafları bu oldu Değerlendirme: 10 / 10 063680
habergec.com
09.02.2016 Salı
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

son fotoğrafları bu oldu

Berlin'de çorba dağıtan mültecinin amcası Osmanlı mebusu, dedesi eski Suriye başbakanı çıktı
Zaman
29.01.2016
09:55

Berlinde evsizlere çorba dağıtırken fotoğrafları sosyal medyada paylaşılan Suriyeli mülteciye ulaşıldı. 100 kişinin boğulduğu mülteci teknesinden sağ kurtulan Assalinin amcası Osmanlının son döneminde mebustu. Assali, Ne olursa olsun bir gün Suriyeye döneceğim diyor.

Alex Assali, 22 Kasım 2015 günü sabah uyandığında epostalarını kontrol etti. 1000den fazla epostanın geldiğini gördü. Ardından Berlin sokaklarında evsiz insanlara yardım dağıtırken çekilmiş fotoğrafının paylaşıldığını farketti. Fotoğrafın altında Nezaket: Suriyeli mülteci Almanların misafirperverliğine evsizlere destek olarak karşılık veriyor yazıyordu.

Fotoğraf binlerce kişi tarafından paylaşıldı. Sosyal medyada Assaliye övgüler yağdı. Imgur fotoğraf paylaşım sitesindeki fotoğraf 3 milyondan fazla paylaşıma ulaştı.

38 yaşındaki Assalinin bu hareketi tüm dünyanın gündemine oturdu. Oysa Assali evsizlere çorba ve yemek dağıtmaya Ağustos ayında başlamıştı, bir fotoğraf hayatını değiştirdi.

Assali, son 11 yılda iki ülkeden kaçmak zorunda kaldığını anlatıyor: Suriye ve Libyadan.

/

Amcası Osmanlı mebusu

Siyasi geçmişi çok gerilere gidiyor. Amcası Şükrü el Assali, 1916daki Osmanlı Meclisinde mebustu. Dedesi Sabri Assali, 1950lerde üç kez Suriyede başbakanlık yaptı.

Suriye ordusunda asker olan babası da gizli belgelere ulaşmaya çalışmakla suçlanınca Riyada kaçmak zorunda kaldı, 2000 yılında öldü. Babası ölünce aile 2003te Şama geri dönme kararı aldı. Ancak Beşar Esed yönetimi bundan rahatsz oldu. Muhaberat Assali ailesine her hafta kontrole gidiyordu.

Babam gibi olduğumu düşündüler

Assali, o günleri, Babam gibi olduğumu düşündüler sözleriyle anlatıyor. Alex Assali bu kontroller yüzünden Şama geri dönmenin iyi bir fikir olup olmadığını sorgularken annesinin kendisine Nasıl olsa unutup peşini bırakırlar telkninde bulunduğunu anlatıyor.

Alex Assali, bir süre sonra babası gibi rejime muhalif bir kanada geçti, Şam Deklarasyonunun bir parçası oldu. Arkadaşlarıyla rejim karşıtı afişler ve bildiriler dağıttı. 2006da kapısında polisi buldu.

Kuzenimin kaç kaç dediğini hatırlıyorum diyen Assali hemen ardından 2 bin dolar parayla Kıbrısın yolunu tuttuğunu söylüyor.

Kıbrıstan da kız kardeşinin yanına Libyaya gitmiş. Libyada Trablus Üniversitesine IT Mühendisliğinde okumuş.

/

2011 Ağustosunda Kaddafinin devrildiğini anlatan Assali, Devrimden hemen sonraki yıl hayatımın en güzel dönemiydi. Özgürlüğü tattım. Hayatımda ilk kez, etrafımdaki insanlara rahatça kim olduğumu söyleyebildim diyor.

Ancak, Assali için Libyada işler tekrar kötüye gidtmeye başladı. IŞİDin Libya kolu Zaviyeye ulaşınca Assali ve arkadaşları IŞİDin işkencelerini göstermek için Facebook sayfası açtılar. IŞİD üyeleri tarafından evini basıldığını anlatan Assali, aylarca hapiste tutulduğıunu söylüyor. Ardından IŞİD kendisini evi ve arabası karşılığında serbest bırakmış.

Libyayı terketmeye karar verip 380 kişiyle birlikte bir tekneyle Avrupanın yolunu tutan Assali, denizde başlarına gelen trajediyi Tekne yolun yarısında battı. Can yeleğiyle denizde sularla boğuşuyorduk. Dalgalar sizi istediği yere götürebilir sözleriyle anlatıyor.

2 saat sonra İtalyan sahil güvenlik ekipleri tarafından kurtarıldıklarını aktarırken, 100 kişinin de boğulduğunu söylüyor.

İtalyadan sonra Berline geçmiş Assali... Evsizlerin, göçmenlerin sokaklarda uyuduğunu gördüğü Berlindeki bu manzara onu şaşırtmış. Evsizlere oda ayarlamaya, yardım etmeye başlamış. İki kız kardeşiyle sürekli iletişim halinde. Onlardan yardım görüyor.

Ne olursa olsun, bir gün Suriyeye döneceğini söylüyor.

Kaynak: Al Jazeera

Zaman
Güncel
29.01.2016
BerlindeçorbadağıtanmültecininamcasıOsmanlımebusudedesieskiSuriyebaşbakanıçıktıBerlinde çorba dağıtan mültecinin amcası Osmanlı mebusu dedesi eski Suriye başbakanı çıktı
Berlin'de çorba dağıtan mültecinin amcası Osmanlı mebusu, dedesi eski Suriye başbakanı çıktı
Zaman
29.01.2016
09:55

Berlinde evsizlere çorba dağıtırken fotoğrafları sosyal medyada paylaşılan Suriyeli mülteciye ulaşıldı. 100 kişinin boğulduğu mülteci teknesinden sağ kurtulan Assalinin amcası Osmanlının son döneminde mebustu. Assali, Ne olursa olsun bir gün Suriyeye döneceğim diyor.

Alex Assali, 22 Kasım 2015 günü sabah uyandığında epostalarını kontrol etti. 1000den fazla epostanın geldiğini gördü. Ardından Berlin sokaklarında evsiz insanlara yardım dağıtırken çekilmiş fotoğrafının paylaşıldığını farketti. Fotoğrafın altında Nezaket: Suriyeli mülteci Almanların misafirperverliğine evsizlere destek olarak karşılık veriyor yazıyordu.

Fotoğraf binlerce kişi tarafından paylaşıldı. Sosyal medyada Assaliye övgüler yağdı. Imgur fotoğraf paylaşım sitesindeki fotoğraf 3 milyondan fazla paylaşıma ulaştı.

38 yaşındaki Assalinin bu hareketi tüm dünyanın gündemine oturdu. Oysa Assali evsizlere çorba ve yemek dağıtmaya Ağustos ayında başlamıştı, bir fotoğraf hayatını değiştirdi.

Assali, son 11 yılda iki ülkeden kaçmak zorunda kaldığını anlatıyor: Suriye ve Libyadan.

/

Amcası Osmanlı mebusu

Siyasi geçmişi çok gerilere gidiyor. Amcası Şükrü el Assali, 1916daki Osmanlı Meclisinde mebustu. Dedesi Sabri Assali, 1950lerde üç kez Suriyede başbakanlık yaptı.

Suriye ordusunda asker olan babası da gizli belgelere ulaşmaya çalışmakla suçlanınca Riyada kaçmak zorunda kaldı, 2000 yılında öldü. Babası ölünce aile 2003te Şama geri dönme kararı aldı. Ancak Beşar Esed yönetimi bundan rahatsz oldu. Muhaberat Assali ailesine her hafta kontrole gidiyordu.

Babam gibi olduğumu düşündüler

Assali, o günleri, Babam gibi olduğumu düşündüler sözleriyle anlatıyor. Alex Assali bu kontroller yüzünden Şama geri dönmenin iyi bir fikir olup olmadığını sorgularken annesinin kendisine Nasıl olsa unutup peşini bırakırlar telkninde bulunduğunu anlatıyor.

Alex Assali, bir süre sonra babası gibi rejime muhalif bir kanada geçti, Şam Deklarasyonunun bir parçası oldu. Arkadaşlarıyla rejim karşıtı afişler ve bildiriler dağıttı. 2006da kapısında polisi buldu.

Kuzenimin kaç kaç dediğini hatırlıyorum diyen Assali hemen ardından 2 bin dolar parayla Kıbrısın yolunu tuttuğunu söylüyor.

Kıbrıstan da kız kardeşinin yanına Libyaya gitmiş. Libyada Trablus Üniversitesine IT Mühendisliğinde okumuş.

/

2011 Ağustosunda Kaddafinin devrildiğini anlatan Assali, Devrimden hemen sonraki yıl hayatımın en güzel dönemiydi. Özgürlüğü tattım. Hayatımda ilk kez, etrafımdaki insanlara rahatça kim olduğumu söyleyebildim diyor.

Ancak, Assali için Libyada işler tekrar kötüye gidtmeye başladı. IŞİDin Libya kolu Zaviyeye ulaşınca Assali ve arkadaşları IŞİDin işkencelerini göstermek için Facebook sayfası açtılar. IŞİD üyeleri tarafından evini basıldığını anlatan Assali, aylarca hapiste tutulduğıunu söylüyor. Ardından IŞİD kendisini evi ve arabası karşılığında serbest bırakmış.

Libyayı terketmeye karar verip 380 kişiyle birlikte bir tekneyle Avrupanın yolunu tutan Assali, denizde başlarına gelen trajediyi Tekne yolun yarısında battı. Can yeleğiyle denizde sularla boğuşuyorduk. Dalgalar sizi istediği yere götürebilir sözleriyle anlatıyor.

2 saat sonra İtalyan sahil güvenlik ekipleri tarafından kurtarıldıklarını aktarırken, 100 kişinin de boğulduğunu söylüyor.

İtalyadan sonra Berline geçmiş Assali... Evsizlerin, göçmenlerin sokaklarda uyuduğunu gördüğü Berlindeki bu manzara onu şaşırtmış. Evsizlere oda ayarlamaya, yardım etmeye başlamış. İki kız kardeşiyle sürekli iletişim halinde. Onlardan yardım görüyor.

Ne olursa olsun, bir gün Suriyeye döneceğini söylüyor.

Kaynak: Al Jazeera

Zaman
Ana Sayfa
29.01.2016
BerlindeçorbadağıtanmültecininamcasıOsmanlımebusudedesieskiSuriyebaşbakanıçıktıBerlinde çorba dağıtan mültecinin amcası Osmanlı mebusu dedesi eski Suriye başbakanı çıktı
Emine Ceylan'ın elem çiçekleri açtı
Zaman
28.01.2016
02:20

Emine Ceylan, altı yıl aradan sonra farklı bir sergi açıyor. Tophane-i Amirede bugün başlayan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Fotoğraf sanatında 30 yılı geride bırakan ve bugüne kadar 14 sergi açan Ceylan için Elem Çiçekleri yeni bir başlangıç.

Emine Ceylan, her zaman şaşırtan sanatçılardan. Hindistan fotoğrafları, kızı Asiyeyi model olarak kullandığı ve oldukça ses getiren ‘Zaman Yolculuğu kareleri, kardeşi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte açtıkları “Babam İçin” sergisi… Hepsinde farklı bir sanatçı vardı karşımızda. Altı yıldır atölyesine kapanan Ceylan, şimdi de sürpriz çalışmalar hazırladı. Hedefi sergi açmak değildi, çalışmaktan duyduğu zevk, yeni bir işe başlama tutkusu, başarmak ya da başarısızlık... Bu duyguları deneyimlemek istedi. Cesare Pavesenin “Bir sanatçı için en korkunç şey, başlama duygusunu yitirmesidir.” sözüne inat, o duyguyu yitirmeden sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar çalıştı, çalıştı, çalıştı ve ortaya, Baudelaireden ödünç aldığı isimle ‘Elem Çiçekleri çıktı.

Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezinde bugün başlayacak olan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Ceylan, Baudelairein temel aldığı melankoli duygusunun kendisiyle, fotoğraflarıyla ve resimleriyle ortak birlikteliğe sahip olduğunu düşündüğü için sergisine bu ismi verdiğini söylüyor.

Elem Çiçekleri, iki bölümden oluşuyor. Tophane-i Amirenin beş kubbe olarak adlandırılan büyük salonunda, 6 yıllık emeğin ürünü olan yağlıboya resimler, karışık teknikle hazırlanmış görseller ve resimleriyle bütünlük arz eden büyük boy siyah-beyaz fotoğraflar yer alıyor. Tek kubbe olarak adlandırılan 250 metrekarelik küçük salonda ise “Yalnız Kadınlar Arasında” adını verdiği enstalasyon izlenebilecek.

KÜÇÜK GELİNLERİN ACISI İLHAM VERDİ

Emine Ceylanın yağlıboya tablolarında kendi hikâyesi, hayatındaki insanlar, sevdikleri var. Köy yaşantısı, abla-kardeş, anne-kız sevgisi, eşekler ya da kayınvalidesi... Ceylanın eşi, ressam Alaattin Aksoyun annesi Asiye Aksoy da bu hikâyenin bir parçası. İlk kez denediği enstalasyonda ise kadınların yalnızlığına değiniyor sanatçı. Hayatlarındaki anlamı yitirmiş, ebedi yalnızlığa mahkûm olmuş, belki de lanetlenmiş kadınlar… “Yalnız Kadınlar Arasında” adlı enstalasyonun çıkış noktası, Güneydoğuda intihar eden küçük gelinler. “O küçük gelinler beni çok sarstı. 2014te intihar eden Siirtli Kaderden çok etkiledim. Fakat bu enstalasyon kadın şiddeti üzerine değil sadece, kadınların yalnızlığı üzerine bir deneme.” diyor Ceylan.

Sergide yağlıboya resimlerin yanı sıra karışık teknikle hazırlanmış görseller ve büyük boy siyah-beyaz fotoğraflarda yer alıyor.

Elem Çiçekleri, bugüne kadar 14 kişisel fotoğraf sergisi açan Ceylan için milat sayılabilir. Sanatçı, artık sadece fotoğraf çekmeyecek, resim yapacak, enstalasyon hazırlayacak. Ölüm, yokluk, yolculuk, zaman, melankoli temaları üzerine çalışan Ceylanın yağlıboya tabloları da resimleriyle örtüşüyor. Onun sanatını en güzel Fransız şair Paul Claudelin bir sözü ifade ediyor: “Zaman hiç kaybolmaz, kaybolan biziz.”


Çok yönlü bir Emine Ceylan kitabı

Elem Çiçekleri sergisi, Ceylanın son altı yıldaki üretimlerinden oluşuyor ama sergiye eşlik eden 480 sayfalık kitap, sanatçının bütün dönemlerini yansıtan retrospektif bir eser gibi hazırlanmış. Baştan sona Ceylanın tasarımı olan kitabın her bölümünün başında, sanatçının kendisi ve aileden birinin yazdığı yazılar yer alıyor. Kızı Asiye, kuzenler Akın Aksu, Tahir Musa Ceylan bu isimler arasında. Kitapta annesine ve babasına yazdığı şiirsel denemelerine de yer veren Ceylan, “Çok içsel, kişisel ve bana özgü bir kitap oldu.” diyor.

“Eski zaman insanları gibiyim”

Emine Ceylan, bunca yıl sanatın içinde ama hep popülerlikten uzak durdu. On tane iş yapıp sergi açan, fuarlarda fıldır fıldır eser satma telaşına düşen birçok sanatçının aksine asude ve sessiz bir yaşamı te

Zaman
Kültür
28.01.2016
EmineCeylanınelemçiçekleriaçtıEmine Ceylanın elem çiçekleri açtı
Bildiri kıyameti: Olgular ilkeler ve kurallar
Zaman
28.01.2016
02:09

Bir kıyamettir gidiyor. “Barış için akademisyenler” bildirisine özellikle iktidar çevreleri büyük tepki gösteriyor, tepkilerin dozu hakaretten tehdide kadar uzanırken, maalesef hukuka uygunluğa hiç özen göstermeyen idari soruşturma ve cezalandırma yoluna da başvurulabiliyor.

Bu arada bildiriye ulusal ve uluslararası akademik ve akademi dışı çevrelerden destek de geliyor. Bu hengâme arasında, özellikle bildiriye gösterilen tepkiler arasında en önemlilerinden biri, kendisi de eski bir üniversite mensubu olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlundan geldi. Bildirinin akademik mesleğe mensup kişilerce, olguların “nesnel” bir biçimde değerlendirilmesi temelinde doğru dürüst değerlendirilmeden imza edildiği kanaatinde olduğunu belirten Prof. Dr. Davutoğlu, bu tavrı doğru bulmadığını da vurguladı. Bu yazıda olgular, ilkeler ve kurallar açısından kendime göre bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Önce olgular: (1) Türkiyenin bazı il ve ilçelerinde, bu il ve ilçelerin bazı mahallelerinde, birkaç aydır, mülkî; idare amirlerince “sokağa çıkma yasağı” ilan ediliyor. Sokağa çıkma yasağının süresi bazı yerlerde bir aydan çok daha fazla bir zamana yayılmış durumda. (2) Sokağa çıkma yasağının uygulandığı yerlerde kolluk güçleri operasyonlar yapıyor ve ölümler meydana geliyor. (Sürüklenen, soyulup sokağa atılıp fotoğrafları teşhir edilenleri de ekleyelim, onlar da “olgu” değil mi!) (3) Türk Silahlı Kuvvetleri öldürülen veya etkisiz hale getirilen terör örgütü mensupları”nın sayısını kamuoyuna duyuruyorlar. Sayılar gün be gün değişmekle birlikte, 500lü, 600lü, 700lü rakamlardan söz edildiğini biliyoruz (bkz. http://www.milliyet.com.tr/tsk-711-terorist-etkisiz-hale-gundem-2183646/). (4) Bu arada, sokağa çıkma yasağı süresince meydana gelen operasyonlarda öldürülen, yaralanan ve tedavi edilemediği için ölen, sokağa çıkma yasağı nedeniyle sağlık hizmetlerine erişemediği için hayatını kaybeden, büyük kısmı çocuk, kadın ve 60 yaş üstü yaşlılardan oluşan “siviller” var. (5) Türkiye İnsan Hakları Vakfının raporuna göre “16 Ağustos 2015-21 Ocak 2016 tarihleri arasındaki süreçte yaşananları değerlendiren rapora göre, en az 1 milyon 377 bin kişinin en temel yaşam ve sağlık hakkı ihlal edildi. Ayrıca son 5 ay içinde en az 198 sivil sadece resmi sokağa çıkma yasağı ilanı olan zaman dilimleri içerisinde yaşamlarını yitirdi. 198 sivilin yanı sıra bir bebek anne karnındayken hayatını kaybetti.” (http://t24.com.tr/haber/tihvden-5-aylik-guneydogu-raporu-sokaga-cikma-yasaklarinda-en-az-198-sivil-oldu,325311) (6) Bütün bu olup bitenlerin gerekçesini oluşturan “terörle mücadele”nin somut içeriği ise sokağa çıkma yasağı uygulanan ve yukarıdaki olguların ortaya çıkmasıyla kamuoyunun gündemine oturan yörelerde terörist örgütün hendekler kazması, barikatlar kurması, buralara tuzaklar, bombalar vs. yerleştirmesi.

Kamu görevlileri kanuna uygun davranmıyor

Bu kadar olgu yeterli sanırım. Şimdi gelelim bilim insanlarının bu olgularla ne yapabileceklerine. Önce kısa, teorik ama zorunlu bir not: Bilimle, bilimsel araştırma metodolojisiyle ilgili olan herkes bilir ya da bilmek zorundadır ki, olgular, özellikle de sosyal bilimlerde, bilim insanının açıklamalarında doğrudan ve nesnel olarak yansımaz. Bilimsel araştırma yapan kişi, içinde yer aldığı sorunsala göre olgularını, yani nesnel dünyasını inşa eder. Özetle, bilimsel açıklama, gerçeği yansıtmaz, gerçeği teorik düzeyde inşa eder.

Şimdi somut soru: Benim gibi hukuk ve siyaset biliminin oluşturduğu disiplinlerarası bir alan olan kamu hukuku alanında çalışan bir akademi mensubu bu olgularla ne yapar? Kamu hukuku açısından bu olgular nasıl görünür?

Kamu hukuku açısından devlet bir “hükmî; şahsiyet”tir. Suç işleyenler ise “gerçek kişiler”dir, suç örgütleri de bu gerçek kişilerin toplamından oluşur, hükmî; şahsiyetleri yoktur. Devlet yöneticileri veya devlet adına yetki kullanan gerçek kişiler, bu nedenle, devlet hükmî; şahsiyeti adına bunu yaptıkları için, suç örgütlerinden farklı olarak, devletin hükmî; şahsiyetini ifade eden hukuk kurallarıyla, öncelikle de Anayasa ve kanunlarla bağlıdırlar. Bunun bir neticesi, devlet görevlilerinin Anayasa ve Anayasaya uygun kanunlar tarafından verilmiş bir yetki olmadıkça, kural olarak yetkisiz olmalarıdır. Bu, bir ilke, ama aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının da hükmü, yani kural.

Şimdi, yukarıdaki olgular karşısında, Türkiye Cumhuriyeti adına devlet yetkisi kullanan kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara uygun davrandıkları söylenebilir mi? Bu soruya evet denmesi mümkün değildir. Bütün olguların arkasında, “terör örgütü”nün iki buçuk yıllık “çözüm süreci” zamanında yaptığı (ve en son AK Parti eski Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik tarafından da açıklandığı üzere, devletin bilgisi dahilinde gerçekleşmiş olan) hendek, barikat, yığınak, bombalı düzenekler sonucunda bozulmuş olan kamu düzenini bir daha bozulmayacak ölçüde sağlam bir biçimde yeniden inşa etme amacı yatıyor. Bu amaca

Zaman
Yorum
28.01.2016
BildirikıyametiOlgularilkelervekurallarBildiri kıyameti Olgular ilkeler ve kurallar
Emine Ceylan'ın elem çiçekleri açtı
Zaman
28.01.2016
02:09

Emine Ceylan, altı yıl aradan sonra farklı bir sergi açıyor. Tophane-i Amirede bugün başlayan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Fotoğraf sanatında 30 yılı geride bırakan ve bugüne kadar 14 sergi açan Ceylan için Elem Çiçekleri yeni bir başlangıç.

Emine Ceylan, her zaman şaşırtan sanatçılardan. Hindistan fotoğrafları, kızı Asiyeyi model olarak kullandığı ve oldukça ses getiren ‘Zaman Yolculuğu kareleri, kardeşi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte açtıkları “Babam İçin” sergisi… Hepsinde farklı bir sanatçı vardı karşımızda. Altı yıldır atölyesine kapanan Ceylan, şimdi de sürpriz çalışmalar hazırladı. Hedefi sergi açmak değildi, çalışmaktan duyduğu zevk, yeni bir işe başlama tutkusu, başarmak ya da başarısızlık... Bu duyguları deneyimlemek istedi. Cesare Pavesenin “Bir sanatçı için en korkunç şey, başlama duygusunu yitirmesidir.” sözüne inat, o duyguyu yitirmeden sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar çalıştı, çalıştı, çalıştı ve ortaya, Baudelaireden ödünç aldığı isimle ‘Elem Çiçekleri çıktı.

Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezinde bugün başlayacak olan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Ceylan, Baudelairein temel aldığı melankoli duygusunun kendisiyle, fotoğraflarıyla ve resimleriyle ortak birlikteliğe sahip olduğunu düşündüğü için sergisine bu ismi verdiğini söylüyor.

Elem Çiçekleri, iki bölümden oluşuyor. Tophane-i Amirenin beş kubbe olarak adlandırılan büyük salonunda, 6 yıllık emeğin ürünü olan yağlıboya resimler, karışık teknikle hazırlanmış görseller ve resimleriyle bütünlük arz eden büyük boy siyah-beyaz fotoğraflar yer alıyor. Tek kubbe olarak adlandırılan 250 metrekarelik küçük salonda ise “Yalnız Kadınlar Arasında” adını verdiği enstalasyon izlenebilecek.

KÜÇÜK GELİNLERİN ACISI İLHAM VERDİ

Emine Ceylanın yağlıboya tablolarında kendi hikâyesi, hayatındaki insanlar, sevdikleri var. Köy yaşantısı, abla-kardeş, anne-kız sevgisi, eşekler ya da kayınvalidesi... Ceylanın eşi, ressam Alaattin Aksoyun annesi Asiye Aksoy da bu hikâyenin bir parçası. İlk kez denediği enstalasyonda ise kadınların yalnızlığına değiniyor sanatçı. Hayatlarındaki anlamı yitirmiş, ebedi yalnızlığa mahkûm olmuş, belki de lanetlenmiş kadınlar… “Yalnız Kadınlar Arasında” adlı enstalasyonun çıkış noktası, Güneydoğuda intihar eden küçük gelinler. “O küçük gelinler beni çok sarstı. 2014te intihar eden Siirtli Kaderden çok etkiledim. Fakat bu enstalasyon kadın şiddeti üzerine değil sadece, kadınların yalnızlığı üzerine bir deneme.” diyor Ceylan.

Sergide yağlıboya resimlerin yanı sıra karışık teknikle hazırlanmış görseller ve büyük boy siyah-beyaz fotoğraflarda yer alıyor.

Elem Çiçekleri, bugüne kadar 14 kişisel fotoğraf sergisi açan Ceylan için milat sayılabilir. Sanatçı, artık sadece fotoğraf çekmeyecek, resim yapacak, enstalasyon hazırlayacak. Ölüm, yokluk, yolculuk, zaman, melankoli temaları üzerine çalışan Ceylanın yağlıboya tabloları da resimleriyle örtüşüyor. Onun sanatını en güzel Fransız şair Paul Claudelin bir sözü ifade ediyor: “Zaman hiç kaybolmaz, kaybolan biziz.”


Çok yönlü bir Emine Ceylan kitabı

Elem Çiçekleri sergisi, Ceylanın son altı yıldaki üretimlerinden oluşuyor ama sergiye eşlik eden 480 sayfalık kitap, sanatçının bütün dönemlerini yansıtan retrospektif bir eser gibi hazırlanmış. Baştan sona Ceylanın tasarımı olan kitabın her bölümünün başında, sanatçının kendisi ve aileden birinin yazdığı yazılar yer alıyor. Kızı Asiye, kuzenler Akın Aksu, Tahir Musa Ceylan bu isimler arasında. Kitapta annesine ve babasına yazdığı şiirsel denemelerine de yer veren Ceylan, “Çok içsel, kişisel ve bana özgü bir kitap oldu.” diyor.

“Eski zaman insanları gibiyim”

Emine Ceylan, bunca yıl sanatın içinde ama hep popülerlikten uzak durdu. On tane iş yapıp sergi açan, fuarlarda fıldır fıldır eser satma telaşına düşen birçok sanatçının aksine asude ve sessiz bir yaşamı te

Zaman
Ana Sayfa
28.01.2016
EmineCeylanınelemçiçekleriaçtıEmine Ceylanın elem çiçekleri açtı
Abdullah Aymaz - Köle adası Gore
Zaman
24.01.2016
01:56

Ahmet Aslan Bey bir zamanlar kölelerin barbarca toplanıp Avrupaya ve Amerikaya satılmak için gönderildiği Gore Adasında bu sene olanları yazıp göndermiş:

İnsanlık tarihinin bir bakıma insanlıktan nasipsiz kaldığının izlerini taşıyan bir ada. Yüzyıllar boyu köle ticaretinin başkentliğini üstlenmiş. Batı Afrikamızın, Senegalimizin, Dakarımızın göz bebeği, Goremiz yani Gore Adası, kölelik son bulduktan sonra şimdilerde bir arada yaşamanın temsili haline gelmiş. Yirmi yıldır da belediye başkanlığını kendisi Hıristiyan olan avukat Augustin Sedar Senghor bu değerleri koruyarak yürütüyor. Yıllardır Müslümanlar Hıristiyan komşularının bayramlarını; Hıristiyanlar da Müslüman komşularının bayramlarını kutluyorlar.

Ancak ilk defa bu Kurban Bayramında, yüzyıllar boyu bir şeyler almak için gelen ‘beyaz adam bir şeyler vermek için geldi. Karşılığında bir şey istemeden, hem de bizzat kendileri Avrupanın değişik ülkelerinden yol paralarını da ceplerinden ödeyip, eşini-dostunu geride bırakarak geldiler.

Aslında beyaz turistler son zamanlarda geliyorlardı, ancak ya Gorenin sularında yüzmek ya da atalarının Gore halkına nasıl eziyet yaptıklarını dinlemek için...

Kurban eti dağıtma ile ilgili proje ilk defa, hicreti kabullenmiş gönül elçileri tarafından belediye başkanı ve heyetine anlatıldığında hafif tebessümlerle karşılanmış ve ‘Önümüzdeki yıla bir şeyler yapalım. denilmiş. Ancak zamanla onlar da inanmış ve beraberce bir hazırlığa girişilmiş.

Öyle bir proje ki Avrupa ve Türkiyeden gelecek yaklaşık 500 aile Goreli ailelerle zengin-fakir, Müslüman-Hıristiyan ayrımı yapılmadan eşleştirilecek, aile başı bir koyun satın alınacak ve milyonlarca kölenin gittiği yoldan koyunlar kayıklara bindirilerek adaya getirilecek, herkes kendi kardeş ailesine kurbanlarını teslim edecekti. Yıllar boyu beyaz insanların getirdiği acıların hikâyesini dinlemiş çocuklar bu kurbanlıkları bayrama kadar sevecek ve misafir amcalarının ve teyzelerinin getirecekleri hediyeleri hayal edeceklerdi.

Bu amcalar ve teyzeler bayram namazını tüm Gorelilerle beraber kılacaklar, akabinde kardeş ailelerinin evlerine gidecek ve çoluk çocuk hep beraber dualarla kurbanları keseceklerdi ve ilk defa Gorede bayram bayram olacaktı.

Ve öyle de oldu. Goremiz Kurban Bayramında misafirlerini ağırladı dünyanın dört bir tarafından, gönlü yüce, insanlık sevgisiyle dopdolu misafirlerini…

Belki de alanında bir ilk olabilecek ilginç bir programdı bu. Uzun uğraşlar, belediye protokolleri derken kurban teslim töreni için kurbanlıkların ikişerli şekilde kayıklarla adaya ulaştırılmasına karar verildi. Adaya gidilecek günün sabahı herkes ve adaya götürülecek koyunlar, Dakar Limanında hazır bulundular. Konuklar vapurlarla, kurbanlıklar onlarca kayıkla yola çıktılar koca Atlas Okyanusunun ortasında. Kayıkların dalgaların üzerinde yeldire yeldire ilerlemesi, vapurdan bu muazzam görselliği izlemek için birbiri ile yarışan insanların halleri, filmleri aratmayacak görüntüler oluşturmaya yetmişti.

Ada halkı da Gore Limanından bu anlara ve görselliğe şahitlik ediyorlardı. Tamtamlar, yerli danslar o günün anısına çekilen hatıra fotoğrafları hepsi ama hepsi tarihin sayfalarında vefanın, sevginin, dostluğun ve yitirilmiş güvenin yeniden kazanılmasının simgeleri olarak yerlerini aldılar. Tüm bunların yanında Goreliler her bir misafire adaya özel geleneksel hediyeler vererek, “teranga” diye adlandırdıkları misafirperverliklerini gösteriyorlardı. Bu ana şahitlik etmek isteyen TV kanalları birbirleri ile yarıştılar.

Zaman
Köşe Yazıları
24.01.2016
AbdullahAymaz-KöleadasıGoreAbdullah Aymaz - Köle adası Gore
Cengiz Akduman'dan ‘İnsan-sız' fotoğraflar
Zaman
19.01.2016
02:24

Fotoğraf sanatçısı Cengiz Akduman, 19. kişisel sergisini açmaya hazırlanıyor.

22 Ocak Cuma günü İstiklal Caddesindeki Yunanistan Konsolosluğu Şişmanoğlu Kültür Merkezinde açılacak serginin adı ‘İnsan-sız. 1 ay boyunca ziyarete açık olacak sergide, bugüne kadar hep insan ve yaşam fotoğrafları ile tanıdığımız Akdumanın, bu kez içinde hiç insan barındırmayan fotoğrafları yer alıyor. ‘İnsansız fotoğraflarının da insanı anlattığını söyleyen Akduman, “Bu sergi, içinden bir çift gözün size bakmadığı, bir suretin sizi ifadesiyle yargılamadığı fotoğraflardan oluşuyor. İçinde insanı fizyolojik olarak barındırmayan ama insana dair ipuçları veren bir sergi yapmaya çalıştım.” diyor. İnsana dair sevdasının bitmediğini söyleyen sanatçı, sergiye konu olan fotoğrafları şöyle açıklıyor: “Son zamanlarda yaşadığım hayal kırıklıkları bu serginin ‘İnsan-sız olmasına sebep oldu mu? Olduysa bile bundan sonra yine insanlı yine insan için fotoğraf çekeceğim. Çünkü insana dair sevdam bitecek gibi değil. Sevda biterse, hayat da biter…” ‘İnsan-sız sergisine şair Yelda Karataşın her fotoğraf için ayrı ayrı yazdığı kısa şiirler eşlik ediyor.

Zaman
Kültür
19.01.2016
CengizAkdumandan‘İnsan-sızfotoğraflarCengiz Akdumandan ‘İnsan-sız fotoğraflar
Cengiz Akduman'dan ‘İnsan-sız' fotoğraflar
Zaman
19.01.2016
02:02

Fotoğraf sanatçısı Cengiz Akduman, 19. kişisel sergisini açmaya hazırlanıyor.

22 Ocak Cuma günü İstiklal Caddesindeki Yunanistan Konsolosluğu Şişmanoğlu Kültür Merkezinde açılacak serginin adı ‘İnsan-sız. 1 ay boyunca ziyarete açık olacak sergide, bugüne kadar hep insan ve yaşam fotoğrafları ile tanıdığımız Akdumanın, bu kez içinde hiç insan barındırmayan fotoğrafları yer alıyor. ‘İnsansız fotoğraflarının da insanı anlattığını söyleyen Akduman, “Bu sergi, içinden bir çift gözün size bakmadığı, bir suretin sizi ifadesiyle yargılamadığı fotoğraflardan oluşuyor. İçinde insanı fizyolojik olarak barındırmayan ama insana dair ipuçları veren bir sergi yapmaya çalıştım.” diyor. İnsana dair sevdasının bitmediğini söyleyen sanatçı, sergiye konu olan fotoğrafları şöyle açıklıyor: “Son zamanlarda yaşadığım hayal kırıklıkları bu serginin ‘İnsan-sız olmasına sebep oldu mu? Olduysa bile bundan sonra yine insanlı yine insan için fotoğraf çekeceğim. Çünkü insana dair sevdam bitecek gibi değil. Sevda biterse, hayat da biter…” ‘İnsan-sız sergisine şair Yelda Karataşın her fotoğraf için ayrı ayrı yazdığı kısa şiirler eşlik ediyor.

Zaman
Ana Sayfa
19.01.2016
CengizAkdumandan‘İnsan-sızfotoğraflarCengiz Akdumandan ‘İnsan-sız fotoğraflar
Kaynak'ın kayyımı Varan'ı batırdı
Zaman
15.01.2016
04:20

Kaynak Holdinge bağlı 19 şirket, 1 vakıf ve 1 derneğe kayyım olarak atanan İmran Okumuşun yıllarca yöneticiliğini yaptığı Varan Turizm ekonomik sebeplerden dolayı zor günler geçiriyor.

Otobüs taşımacılığında Türkiyenin en eski markalarından olan Varan, önceki gün seferlerini durdurdu. 5 yıl önce Ulusoy Seyahatin satın aldığı Varan 1940ların başından bu yana yollarda sefer yaptı. Bir süredir, bağlı bulunduğu grubun mali sıkıntıları ile anılan Varanda son sefer önceki gün yapıldı. Varan ile Türkiyenin herhangi bir yerine gitmek için bilet almak isteyenler ise eli boş dönüyor.

Varanın bir dönem genel müdürlüğünü yapan İmran Okumuş, geçen kasımda hukuksuz bir şekilde Kaynak Holdinge 57 bin lira maaşla kayyım atanmıştı. Kayyımın holdingdeki keyfî; uygulamaları şirket ortaklarının tepkisini çekmişti. Okumuşun adı 17 Aralık soruşturması sırasında gündeme gelmişti. Okumuşun Rıza Sarrafın ortağı olan ve yolsuzluktan tutuklu bulunan İranlı işadamı Babek Zencani ile fotoğrafları ortaya çıkmıştı. Okumuş, Zencaninin Tacikistandaki otobüs terminalinin açılışında görüntülenmişti. Okumuşun kayyım olarak atanmasının ardından ise maaşına iki kez haciz gelmesi dikkat çekti. Okumuşun Kaynak Holdinge atanmasından bir gün sonra, 590 bin TL borcu sebebiyle maaşının dörtte birine haciz konmuştu. Bir başka haciz kararında ise Fatsa İcra Dairesinden gönderilen holdinge gönderilen tebligatta, Okumuşun 14 bin 715 liralık borcunun ödenmesi istenmişti.

ULUSOY İLE BİRLEŞMİŞTİ

İmran Okumuşun bir süre genel müdürlüğünü yaptığı Varan, önceki gün yeni seferleri belirsiz bir süre için durdurdu. Varan markası ile sefer yapan 40 kadar otobüs için alınan bu karar, sektörde tartışma konusu oldu. Pekuysal ailesinin sahip olduğu Varan için, yeni süreç 2011de başladı. Varanı Ulusoy Turizm bünyesine katmıştı. Ulusoy Global Yatırımlar Holding, Varanı bünyesine kattıktan sonra yeni yatırımlar yapmıştı. Varanın başına ise Ulusoy Turizm Yönetim Kurulu üyesi İmran Okumuş getirilmişti. Bir dönem en gözde otobüs firması olarak adından söz ettiren ve pek çok işadamının gıpta ile baktığı bir marka olan Varan, 2002 Nisanında kurucusu Nevzat Pekuysalın vefatından ve havayollarının da devreye girip güçlenmesinden sonra sektörde zor günler geçirmeye başlamıştı.


width=450

width=450

width=450

width=450

width=450

Zaman
Ekonomi
15.01.2016
KaynakınkayyımıVaranıbatırdıKaynakın kayyımı Varanı batırdı
Kaynak'ın kayyımı Varan'ı batırdı
Zaman
15.01.2016
04:20

Kaynak Holdinge bağlı 19 şirket, 1 vakıf ve 1 derneğe kayyım olarak atanan İmran Okumuşun yıllarca yöneticiliğini yaptığı Varan Turizm ekonomik sebeplerden dolayı zor günler geçiriyor.

Otobüs taşımacılığında Türkiyenin en eski markalarından olan Varan, önceki gün seferlerini durdurdu. 5 yıl önce Ulusoy Seyahatin satın aldığı Varan 1940ların başından bu yana yollarda sefer yaptı. Bir süredir, bağlı bulunduğu grubun mali sıkıntıları ile anılan Varanda son sefer önceki gün yapıldı. Varan ile Türkiyenin herhangi bir yerine gitmek için bilet almak isteyenler ise eli boş dönüyor.

Varanın bir dönem genel müdürlüğünü yapan İmran Okumuş, geçen kasımda hukuksuz bir şekilde Kaynak Holdinge 57 bin lira maaşla kayyım atanmıştı. Kayyımın holdingdeki keyfî; uygulamaları şirket ortaklarının tepkisini çekmişti. Okumuşun adı 17 Aralık soruşturması sırasında gündeme gelmişti. Okumuşun Rıza Sarrafın ortağı olan ve yolsuzluktan tutuklu bulunan İranlı işadamı Babek Zencani ile fotoğrafları ortaya çıkmıştı. Okumuş, Zencaninin Tacikistandaki otobüs terminalinin açılışında görüntülenmişti. Okumuşun kayyım olarak atanmasının ardından ise maaşına iki kez haciz gelmesi dikkat çekti. Okumuşun Kaynak Holdinge atanmasından bir gün sonra, 590 bin TL borcu sebebiyle maaşının dörtte birine haciz konmuştu. Bir başka haciz kararında ise Fatsa İcra Dairesinden gönderilen holdinge gönderilen tebligatta, Okumuşun 14 bin 715 liralık borcunun ödenmesi istenmişti.

ULUSOY İLE BİRLEŞMİŞTİ

İmran Okumuşun bir süre genel müdürlüğünü yaptığı Varan, önceki gün yeni seferleri belirsiz bir süre için durdurdu. Varan markası ile sefer yapan 40 kadar otobüs için alınan bu karar, sektörde tartışma konusu oldu. Pekuysal ailesinin sahip olduğu Varan için, yeni süreç 2011de başladı. Varanı Ulusoy Turizm bünyesine katmıştı. Ulusoy Global Yatırımlar Holding, Varanı bünyesine kattıktan sonra yeni yatırımlar yapmıştı. Varanın başına ise Ulusoy Turizm Yönetim Kurulu üyesi İmran Okumuş getirilmişti. Bir dönem en gözde otobüs firması olarak adından söz ettiren ve pek çok işadamının gıpta ile baktığı bir marka olan Varan, 2002 Nisanında kurucusu Nevzat Pekuysalın vefatından ve havayollarının da devreye girip güçlenmesinden sonra sektörde zor günler geçirmeye başlamıştı.


width=450

width=450

width=450

width=450

width=450

Zaman
Ana Sayfa
15.01.2016
KaynakınkayyımıVaranıbatırdıKaynakın kayyımı Varanı batırdı
Varan'ı batıran yönetici Kaynak'ta kayyım
Zaman
15.01.2016
02:04

Kaynak Holdinge bağlı 19 şirket, 1 vakıf ve 1 derneğe kayyım olarak atanan İmran Okumuşun yıllarca yöneticiliğini yaptığı Varan Turizm ekonomik sebeplerden dolayı zor günler geçiriyor.

Otobüs taşımacılığında Türkiyenin en eski markalarından olan Varan, önceki gün seferlerini durdurdu. 5 yıl önce Ulusoy Seyahatin satın aldığı Varan 1940ların başından bu yana yollarda sefer yaptı. Bir süredir, bağlı bulunduğu grubun mali sıkıntıları ile anılan Varanda son sefer önceki gün yapıldı. Varan ile Türkiyenin herhangi bir yerine gitmek için bilet almak isteyenler ise eli boş dönüyor.

Varanın bir dönem genel müdürlüğünü yapan İmran Okumuş, geçen kasımda hukuksuz bir şekilde Kaynak Holdinge 57 bin lira maaşla kayyım atanmıştı. Kayyımın holdingdeki keyfî; uygulamaları şirket ortaklarının tepkisini çekmişti. Okumuşun adı 17 Aralık soruşturması sırasında gündeme gelmişti. Okumuşun Rıza Sarrafın ortağı olan ve yolsuzluktan tutuklu bulunan İranlı işadamı Babek Zencani ile fotoğrafları ortaya çıkmıştı. Okumuş, Zencaninin Tacikistandaki otobüs terminalinin açılışında görüntülenmişti. Okumuşun kayyım olarak atanmasının ardından ise maaşına iki kez haciz gelmesi dikkat çekti. Okumuşun Kaynak Holdinge atanmasından bir gün sonra, 590 bin TL borcu sebebiyle maaşının dörtte birine haciz konmuştu. Bir başka haciz kararında ise Fatsa İcra Dairesinden gönderilen holdinge gönderilen tebligatta, Okumuşun 14 bin 715 liralık borcunun ödenmesi istenmişti.

ULUSOY İLE BİRLEŞMİŞTİ

İmran Okumuşun bir süre genel müdürlüğünü yaptığı Varan, önceki gün yeni seferleri belirsiz bir süre için durdurdu. Varan markası ile sefer yapan 40 kadar otobüs için alınan bu karar, sektörde tartışma konusu oldu. Pekuysal ailesinin sahip olduğu Varan için, yeni süreç 2011de başladı. Varanı Ulusoy Turizm bünyesine katmıştı. Ulusoy Global Yatırımlar Holding, Varanı bünyesine kattıktan sonra yeni yatırımlar yapmıştı. Varanın başına ise Ulusoy Turizm Yönetim Kurulu üyesi İmran Okumuş getirilmişti. Bir dönem en gözde otobüs firması olarak adından söz ettiren ve pek çok işadamının gıpta ile baktığı bir marka olan Varan, 2002 Nisanında kurucusu Nevzat Pekuysalın vefatından ve havayollarının da devreye girip güçlenmesinden sonra sektörde zor günler geçirmeye başlamıştı.

Zaman
Ana Sayfa
15.01.2016
VaranıbatıranyöneticiKaynaktakayyımVaranı batıran yönetici Kaynakta kayyım
Varan'ı batıran yönetici Kaynak'ta kayyım
Zaman
15.01.2016
01:56

Kaynak Holdinge bağlı 19 şirket, 1 vakıf ve 1 derneğe kayyım olarak atanan İmran Okumuşun yıllarca yöneticiliğini yaptığı Varan Turizm ekonomik sebeplerden dolayı zor günler geçiriyor.

Otobüs taşımacılığında Türkiyenin en eski markalarından olan Varan, önceki gün seferlerini durdurdu. 5 yıl önce Ulusoy Seyahatin satın aldığı Varan 1940ların başından bu yana yollarda sefer yaptı. Bir süredir, bağlı bulunduğu grubun mali sıkıntıları ile anılan Varanda son sefer önceki gün yapıldı. Varan ile Türkiyenin herhangi bir yerine gitmek için bilet almak isteyenler ise eli boş dönüyor.

Varanın bir dönem genel müdürlüğünü yapan İmran Okumuş, geçen kasımda hukuksuz bir şekilde Kaynak Holdinge 57 bin lira maaşla kayyım atanmıştı. Kayyımın holdingdeki keyfî; uygulamaları şirket ortaklarının tepkisini çekmişti. Okumuşun adı 17 Aralık soruşturması sırasında gündeme gelmişti. Okumuşun Rıza Sarrafın ortağı olan ve yolsuzluktan tutuklu bulunan İranlı işadamı Babek Zencani ile fotoğrafları ortaya çıkmıştı. Okumuş, Zencaninin Tacikistandaki otobüs terminalinin açılışında görüntülenmişti. Okumuşun kayyım olarak atanmasının ardından ise maaşına iki kez haciz gelmesi dikkat çekti. Okumuşun Kaynak Holdinge atanmasından bir gün sonra, 590 bin TL borcu sebebiyle maaşının dörtte birine haciz konmuştu. Bir başka haciz kararında ise Fatsa İcra Dairesinden gönderilen holdinge gönderilen tebligatta, Okumuşun 14 bin 715 liralık borcunun ödenmesi istenmişti.

ULUSOY İLE BİRLEŞMİŞTİ

İmran Okumuşun bir süre genel müdürlüğünü yaptığı Varan, önceki gün yeni seferleri belirsiz bir süre için durdurdu. Varan markası ile sefer yapan 40 kadar otobüs için alınan bu karar, sektörde tartışma konusu oldu. Pekuysal ailesinin sahip olduğu Varan için, yeni süreç 2011de başladı. Varanı Ulusoy Turizm bünyesine katmıştı. Ulusoy Global Yatırımlar Holding, Varanı bünyesine kattıktan sonra yeni yatırımlar yapmıştı. Varanın başına ise Ulusoy Turizm Yönetim Kurulu üyesi İmran Okumuş getirilmişti. Bir dönem en gözde otobüs firması olarak adından söz ettiren ve pek çok işadamının gıpta ile baktığı bir marka olan Varan, 2002 Nisanında kurucusu Nevzat Pekuysalın vefatından ve havayollarının da devreye girip güçlenmesinden sonra sektörde zor günler geçirmeye başlamıştı.

Zaman
Ekonomi
15.01.2016
VaranıbatıranyöneticiKaynaktakayyımVaranı batıran yönetici Kaynakta kayyım
Joost Lagendijk - Türkiye'nin Kobani'deki ölümcül muhakeme hatası
Zaman
08.10.2014
03:42
Bu yazıyı yazdığım sırada IŞİD savaşçıları Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt şehri Kobani’ye girmişti. Kürt militanların sert direnişine ve Amerikan savaş uçakları tarafından salı sabahı gerçekleştirilen yeni bombardımana rağmen, Suriye’nin bu bölgesinde Kürtlerin IŞİD’e karşı son kalesi olan bu şehir çok yakında ele geçirilecek gibi görünüyor.Şehrin içinde 10 bini aşkın sivilin sıkışıp kalmış olduğu ve IŞİD’in işgal ettiği bölgelerdeki insanlara karşı nasıl acımasızca davrandığının bilgisiyle, çoğu kişi bir başka katliama tanıklık etmek üzere olduğumuz korkusu içerisinde.Kürtlerin ikmal hatları kesildi ve IŞİD güçleri tarafından üç yandan kuşatıldılar. Dördüncü yan olan Türk sınırı ise Türk ordusu tarafından ağır silahlarla korunuyor. Türkler, IŞİD’den kaçan tahmini 180 bin Suriyeli Kürt’ün Türkiye’ye girişine izin verdi, ama aynı zamanda Türk ve Suriyeli Kürtlerin savaşa katılmalarına engel oldu. Bir yandan yardım uzatıp diğer yandan tecrit dayatarak ortaya konulan bu kafa karıştırıcı tutum, bölge genelindeki Kürtlerde öfke ve hüsrana yol açtı. Fakat aynı zamanda, bölgedeki gazeteciler ve gözlemciler de Türkiye’nin oyun planının ne olduğunu merak ediyor. Sınırın Türkiye tarafındaki Türk tankları saldırıyı durdurmak için neden tek bir atış bile yapmıyor? Türk ordusunun bir seyirci ve tanık olarak, Kürtler gözlerinin önünde öldürülürken hiçbir şey yapmadığını gösteren fotoğrafları, dünya çapında şöyle bir Türkiye algısı yarattı: bu bekle ve gör yaklaşımının sonucunda binlerce Kürt yaşamını yitirecek olsa bile IŞİD’le doğrudan uğraşmamak için ayak sürüyen, müstehzi ve hesapçı bir aktör. Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, CNN’e “Kobani halkına yardım etmek için mümkün olan her şeyi yapacağız, çünkü onlar bizim kardeşlerimizdir.” dediğinde, sınırdaki yürek parçalayıcı gerçeklik, çoğu kişinin bu sözlerin samimiyetinden şüphe etmesine yol açtı. Ters giden ne idi?Korkarım ki, Türk hükümeti, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona dair anlaşılabilir kaygıları, her ne pahasına olursa olsun savaşın dışında kalmanın meşru bir gerekçesi olarak görmekle ölümcül bir hata yaptı. Öncelikle, Ankara’nın eleştirel olmakta haklı nedenlerine bakalım. Türkiye, sadece IŞİD’i yok etmeyip, fakat aynı zamanda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in nihai olarak devrilmesi planlarını da içermesi gereken etraflı bir strateji için çağrı yaptığında kesinlikle haklıydı. Aynı şekilde Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir tampon bölge oluşturulması ısrarında ve Washington’a bu alanlar üzerinde bir uçuşa kapalı bölge sürdürmesi yönünde baskı yapmakta da haklıydı. Bunlar Amerikalılarla tartışılması ve müzakere edilmesi gereken iyi noktalardı.Fakat aynı zamanda, bu yerinde koşulları Kobani’de halihazırda yaşanan dramla doğrudan bağlantılandırmak ölümcül bir muhakeme hatasıydı. Türkiye’nin stratejisindeki ikinci ve benzer bir kusur da, kuşatılmış olan Kürtlere yönelik desteğini, Suriye’nin en büyük Kürt partisi PYD’nin net bir şekilde Esed’in karşısında durmasına ve Türkiye tarafından desteklenen Özgür Suriye Ordusu’nun anaakım isyancılarına katılması koşuluna bağlamasıydı. Yine aynı şekilde, Türk hükümetinin bu meseleleri Suriyeli Kürtlerle tartışması için iyi gerekçeler söz konusu. Ancak, Türkiye’nin, böyle bir anlaşmanın içine çekmek üzere PYD lideri Salih Müslim’e şantaj yapmayı becerinceye dek, Kobani’de bir katliamı engellemek üzere herhangi bir yardımda bulunma kararını ertelemesi, basitçe söylemek gerekirse, insani ve siyasi anlamda savunulamaz bir tutum.Liderleriyle henüz bir anlaşma yapamadığınız için masum insanlar öldürülürken durup izlemeyi nasıl savunabilirsiniz? Hepsinin üzerinde, Türkiye, gerçekten de, parmağını kımıldatmazken binlerce Suriyeli Kürt’ün öldürülmesinden sonra, PYD’nin Türk taleplerinde uzlaşma sağlamaya daha istekli olacağını mı düşünüyor? Peki ya Türkiye’nin kendi Kürt sorunu için bulmaya çalıştığı vadesi çoktan geçmiş çözümü ne olacak? Ankara, sanki Kobani’de hiçbir şey olmamış gibi, PKK ile müzakereyi sürdürebileceğine hakikaten inanıyor mu?Aksinin doğru olduğuna kaniyim: Türkiye ancak Kobani ve başka yerdeki Suriyeli Kürtlerin kurtarılması için devreye girdiğinde ve girerse, onları Esed’e karşı savaşa katılmaya, mevcut sınırlara saygı göstermeye ve Türkiye’ye yönelik saldırılardan sakınmaya ikna edebilecektir. Hakeza, PKK ile bir anlaşma, ancak Türkiye’nin Davutoğlu’nun öne sürdüğü biçimde, Kürt yaşamlarının Türklerinki kadar değerli olduğunu göstermesi durumunda, somut bir hal alacaktır. j.lagendijk@zaman.com.tr
Zaman
En Çok Okunan
08.10.2014
JoostLagendijk-TürkiyeninKobanidekiölümcülmuhakemehatasıJoost Lagendijk - Türkiyenin Kobanideki ölümcül muhakeme hatası
Joost Lagendijk - Türkiye'nin Kobani'deki ölümcül muhakeme hatası
Zaman
08.10.2014
02:06
Bu yazıyı yazdığım sırada IŞİD savaşçıları Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt şehri Kobani’ye girmişti. Kürt militanların sert direnişine ve Amerikan savaş uçakları tarafından salı sabahı gerçekleştirilen yeni bombardımana rağmen, Suriye’nin bu bölgesinde Kürtlerin IŞİD’e karşı son kalesi olan bu şehir çok yakında ele geçirilecek gibi görünüyor.Şehrin içinde 10 bini aşkın sivilin sıkışıp kalmış olduğu ve IŞİD’in işgal ettiği bölgelerdeki insanlara karşı nasıl acımasızca davrandığının bilgisiyle, çoğu kişi bir başka katliama tanıklık etmek üzere olduğumuz korkusu içerisinde.Kürtlerin ikmal hatları kesildi ve IŞİD güçleri tarafından üç yandan kuşatıldılar. Dördüncü yan olan Türk sınırı ise Türk ordusu tarafından ağır silahlarla korunuyor. Türkler, IŞİD’den kaçan tahmini 180 bin Suriyeli Kürt’ün Türkiye’ye girişine izin verdi, ama aynı zamanda Türk ve Suriyeli Kürtlerin savaşa katılmalarına engel oldu. Bir yandan yardım uzatıp diğer yandan tecrit dayatarak ortaya konulan bu kafa karıştırıcı tutum, bölge genelindeki Kürtlerde öfke ve hüsrana yol açtı. Fakat aynı zamanda, bölgedeki gazeteciler ve gözlemciler de Türkiye’nin oyun planının ne olduğunu merak ediyor. Sınırın Türkiye tarafındaki Türk tankları saldırıyı durdurmak için neden tek bir atış bile yapmıyor? Türk ordusunun bir seyirci ve tanık olarak, Kürtler gözlerinin önünde öldürülürken hiçbir şey yapmadığını gösteren fotoğrafları, dünya çapında şöyle bir Türkiye algısı yarattı: bu bekle ve gör yaklaşımının sonucunda binlerce Kürt yaşamını yitirecek olsa bile IŞİD’le doğrudan uğraşmamak için ayak sürüyen, müstehzi ve hesapçı bir aktör. Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, CNN’e “Kobani halkına yardım etmek için mümkün olan her şeyi yapacağız, çünkü onlar bizim kardeşlerimizdir.” dediğinde, sınırdaki yürek parçalayıcı gerçeklik, çoğu kişinin bu sözlerin samimiyetinden şüphe etmesine yol açtı. Ters giden ne idi?Korkarım ki, Türk hükümeti, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona dair anlaşılabilir kaygıları, her ne pahasına olursa olsun savaşın dışında kalmanın meşru bir gerekçesi olarak görmekle ölümcül bir hata yaptı. Öncelikle, Ankara’nın eleştirel olmakta haklı nedenlerine bakalım. Türkiye, sadece IŞİD’i yok etmeyip, fakat aynı zamanda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in nihai olarak devrilmesi planlarını da içermesi gereken etraflı bir strateji için çağrı yaptığında kesinlikle haklıydı. Aynı şekilde Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir tampon bölge oluşturulması ısrarında ve Washington’a bu alanlar üzerinde bir uçuşa kapalı bölge sürdürmesi yönünde baskı yapmakta da haklıydı. Bunlar Amerikalılarla tartışılması ve müzakere edilmesi gereken iyi noktalardı.Fakat aynı zamanda, bu yerinde koşulları Kobani’de halihazırda yaşanan dramla doğrudan bağlantılandırmak ölümcül bir muhakeme hatasıydı. Türkiye’nin stratejisindeki ikinci ve benzer bir kusur da, kuşatılmış olan Kürtlere yönelik desteğini, Suriye’nin en büyük Kürt partisi PYD’nin net bir şekilde Esed’in karşısında durmasına ve Türkiye tarafından desteklenen Özgür Suriye Ordusu’nun anaakım isyancılarına katılması koşuluna bağlamasıydı. Yine aynı şekilde, Türk hükümetinin bu meseleleri Suriyeli Kürtlerle tartışması için iyi gerekçeler söz konusu. Ancak, Türkiye’nin, böyle bir anlaşmanın içine çekmek üzere PYD lideri Salih Müslim’e şantaj yapmayı becerinceye dek, Kobani’de bir katliamı engellemek üzere herhangi bir yardımda bulunma kararını ertelemesi, basitçe söylemek gerekirse, insani ve siyasi anlamda savunulamaz bir tutum.Liderleriyle henüz bir anlaşma yapamadığınız için masum insanlar öldürülürken durup izlemeyi nasıl savunabilirsiniz? Hepsinin üzerinde, Türkiye, gerçekten de, parmağını kımıldatmazken binlerce Suriyeli Kürt’ün öldürülmesinden sonra, PYD’nin Türk taleplerinde uzlaşma sağlamaya daha istekli olacağını mı düşünüyor? Peki ya Türkiye’nin kendi Kürt sorunu için bulmaya çalıştığı vadesi çoktan geçmiş çözümü ne olacak? Ankara, sanki Kobani’de hiçbir şey olmamış gibi, PKK ile müzakereyi sürdürebileceğine hakikaten inanıyor mu?Aksinin doğru olduğuna kaniyim: Türkiye ancak Kobani ve başka yerdeki Suriyeli Kürtlerin kurtarılması için devreye girdiğinde ve girerse, onları Esed’e karşı savaşa katılmaya, mevcut sınırlara saygı göstermeye ve Türkiye’ye yönelik saldırılardan sakınmaya ikna edebilecektir. Hakeza, PKK ile bir anlaşma, ancak Türkiye’nin Davutoğlu’nun öne sürdüğü biçimde, Kürt yaşamlarının Türklerinki kadar değerli olduğunu göstermesi durumunda, somut bir hal alacaktır. j.lagendijk@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
08.10.2014
JoostLagendijk-TürkiyeninKobanidekiölümcülmuhakemehatasıJoost Lagendijk - Türkiyenin Kobanideki ölümcül muhakeme hatası
Joost Lagendijk - Türkiye'nin Kobani'deki ölümcül muhakeme hatası
Zaman
08.10.2014
02:06
Bu yazıyı yazdığım sırada IŞİD savaşçıları Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt şehri Kobani’ye girmişti. Kürt militanların sert direnişine ve Amerikan savaş uçakları tarafından salı sabahı gerçekleştirilen yeni bombardımana rağmen, Suriye’nin bu bölgesinde Kürtlerin IŞİD’e karşı son kalesi olan bu şehir çok yakında ele geçirilecek gibi görünüyor.Şehrin içinde 10 bini aşkın sivilin sıkışıp kalmış olduğu ve IŞİD’in işgal ettiği bölgelerdeki insanlara karşı nasıl acımasızca davrandığının bilgisiyle, çoğu kişi bir başka katliama tanıklık etmek üzere olduğumuz korkusu içerisinde.Kürtlerin ikmal hatları kesildi ve IŞİD güçleri tarafından üç yandan kuşatıldılar. Dördüncü yan olan Türk sınırı ise Türk ordusu tarafından ağır silahlarla korunuyor. Türkler, IŞİD’den kaçan tahmini 180 bin Suriyeli Kürt’ün Türkiye’ye girişine izin verdi, ama aynı zamanda Türk ve Suriyeli Kürtlerin savaşa katılmalarına engel oldu. Bir yandan yardım uzatıp diğer yandan tecrit dayatarak ortaya konulan bu kafa karıştırıcı tutum, bölge genelindeki Kürtlerde öfke ve hüsrana yol açtı. Fakat aynı zamanda, bölgedeki gazeteciler ve gözlemciler de Türkiye’nin oyun planının ne olduğunu merak ediyor. Sınırın Türkiye tarafındaki Türk tankları saldırıyı durdurmak için neden tek bir atış bile yapmıyor? Türk ordusunun bir seyirci ve tanık olarak, Kürtler gözlerinin önünde öldürülürken hiçbir şey yapmadığını gösteren fotoğrafları, dünya çapında şöyle bir Türkiye algısı yarattı: bu bekle ve gör yaklaşımının sonucunda binlerce Kürt yaşamını yitirecek olsa bile IŞİD’le doğrudan uğraşmamak için ayak sürüyen, müstehzi ve hesapçı bir aktör. Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, CNN’e “Kobani halkına yardım etmek için mümkün olan her şeyi yapacağız, çünkü onlar bizim kardeşlerimizdir.” dediğinde, sınırdaki yürek parçalayıcı gerçeklik, çoğu kişinin bu sözlerin samimiyetinden şüphe etmesine yol açtı. Ters giden ne idi?Korkarım ki, Türk hükümeti, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona dair anlaşılabilir kaygıları, her ne pahasına olursa olsun savaşın dışında kalmanın meşru bir gerekçesi olarak görmekle ölümcül bir hata yaptı. Öncelikle, Ankara’nın eleştirel olmakta haklı nedenlerine bakalım. Türkiye, sadece IŞİD’i yok etmeyip, fakat aynı zamanda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in nihai olarak devrilmesi planlarını da içermesi gereken etraflı bir strateji için çağrı yaptığında kesinlikle haklıydı. Aynı şekilde Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir tampon bölge oluşturulması ısrarında ve Washington’a bu alanlar üzerinde bir uçuşa kapalı bölge sürdürmesi yönünde baskı yapmakta da haklıydı. Bunlar Amerikalılarla tartışılması ve müzakere edilmesi gereken iyi noktalardı.Fakat aynı zamanda, bu yerinde koşulları Kobani’de halihazırda yaşanan dramla doğrudan bağlantılandırmak ölümcül bir muhakeme hatasıydı. Türkiye’nin stratejisindeki ikinci ve benzer bir kusur da, kuşatılmış olan Kürtlere yönelik desteğini, Suriye’nin en büyük Kürt partisi PYD’nin net bir şekilde Esed’in karşısında durmasına ve Türkiye tarafından desteklenen Özgür Suriye Ordusu’nun anaakım isyancılarına katılması koşuluna bağlamasıydı. Yine aynı şekilde, Türk hükümetinin bu meseleleri Suriyeli Kürtlerle tartışması için iyi gerekçeler söz konusu. Ancak, Türkiye’nin, böyle bir anlaşmanın içine çekmek üzere PYD lideri Salih Müslim’e şantaj yapmayı becerinceye dek, Kobani’de bir katliamı engellemek üzere herhangi bir yardımda bulunma kararını ertelemesi, basitçe söylemek gerekirse, insani ve siyasi anlamda savunulamaz bir tutum.Liderleriyle henüz bir anlaşma yapamadığınız için masum insanlar öldürülürken durup izlemeyi nasıl savunabilirsiniz? Hepsinin üzerinde, Türkiye, gerçekten de, parmağını kımıldatmazken binlerce Suriyeli Kürt’ün öldürülmesinden sonra, PYD’nin Türk taleplerinde uzlaşma sağlamaya daha istekli olacağını mı düşünüyor? Peki ya Türkiye’nin kendi Kürt sorunu için bulmaya çalıştığı vadesi çoktan geçmiş çözümü ne olacak? Ankara, sanki Kobani’de hiçbir şey olmamış gibi, PKK ile müzakereyi sürdürebileceğine hakikaten inanıyor mu?Aksinin doğru olduğuna kaniyim: Türkiye ancak Kobani ve başka yerdeki Suriyeli Kürtlerin kurtarılması için devreye girdiğinde ve girerse, onları Esed’e karşı savaşa katılmaya, mevcut sınırlara saygı göstermeye ve Türkiye’ye yönelik saldırılardan sakınmaya ikna edebilecektir. Hakeza, PKK ile bir anlaşma, ancak Türkiye’nin Davutoğlu’nun öne sürdüğü biçimde, Kürt yaşamlarının Türklerinki kadar değerli olduğunu göstermesi durumunda, somut bir hal alacaktır. j.lagendijk@zaman.com.tr
Zaman
Ana Sayfa
08.10.2014
JoostLagendijk-TürkiyeninKobanidekiölümcülmuhakemehatasıJoost Lagendijk - Türkiyenin Kobanideki ölümcül muhakeme hatası
Nuriye Akman - Sopadan havuca
Zaman
26.09.2014
05:18
Memleketten uzak kalmanın en iyi yanı, güncel politikanın ilgi dairenizden çıkması.Etrafınızda neler olup bittiğine daha sakince bakıyor, normalde önemsemediğiniz olgulara odaklanabiliyorsunuz. Paris’te beni en şaşırtan husus sigara içenlerin çokluğu oldu. Benim gibi tütünden vazgeçemeyenleri yabancılıktan kurtarıp suç ortaklığının güvenli dünyasına çeken bir durum bu. Öte yandan bu kötü alışkanlığı az gelişmiş ülkelerin zavallı cahil halklarıyla bağdaştıran önyargıları da kırıcı nitelikte. Ne o? Yoksa Avrupa Birliği’nin sigara karşıtı önlemleri Fransa’da tutmadı mı diye merak ediyor insan. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Fransa’da yaklaşık 16 milyon kişi sigara içiyor; ergin nüfusun yüzde 32’si. Bu oran İngiltere’de yüzde 35, Avusturya’da yüzde 43, Almanya’da yüzde 32, Yunanistan’da yüzde 51. Türk resmi makamlarının verilerine göre ise 15 yaş üstü nüfusumuzun yüzde 43,6’sı sigara içiyor.Bir başka araştırma 185 ülkeyi yılda kişi başına içilen sigara sayısına göre listelemiş. Birinciliği 2.869 sigara ile Sırplar almış. Türk tiryakilerin her biri yılda 1.399 sigara içerek ülkelerini 35’inci sıraya yükseltmişler! Türkiye’nin bir üstünde Slovaklar, bir altında Maltalılar var. Almanya 45’inci (1.045 sigara), ABD 51’inci (1.028 sigara), Fransa 58’inci (854 sigara), İngiltere 73’üncü (750 sigara) sırada. Listenin son sırasını yılda 9 sigara ile Guinea şereflendirmiş. Avrupa Parlamentosu’nda geçtiğimiz şubatta paketlerin üzerine şok edici fotoğraflar konulması, sigara üretiminde bazı katkı maddelerinin kaldırılması, aromalı, slim ve 20 mg’dan fazla nikotin içeren e-sigaraların yasaklanması kararı alındığını hatırlarsınız. Fransa, bu günlerde biraz gecikmeli de olsa konuya ilişkin kendi ulusal düzenlemelerini yapıyor. Buna göre tüm sigara paketleri üstten açılacak. Uyarı fotoğrafları ile sağlık mesajları paketin en az yüzde 65’ini kaplayacak. Halen bu oran yüzde 30 düzeyinde. Sağlık Bakanı Marisol Touraine, bütün sigara paketlerinin aynı renk ve yazı karakterinde olmasından yana. Ulusal sigara karşıtı komitesi başkanı ise Fransa’nın kanun yapmada harika olduğunu ama kimsenin bunlara uymadığını söylüyor.Fransa’da vergiler yüksek, sigaralar paket başına 7-10 avro arasında satılıyor. Türkiye’deki fiyatların neredeyse üç katı. Buna rağmen sigarayı bırakanlarda tatmin edici bir gelişme yok. Paketler hakikaten cicili bicili ve uyarıcı fotolar küçük kalıyor. Fakat üzerleri tamamen ve daha korkutucu resimlerle dolu olsa bile fazla sonuç alınacağını sanmıyorum. Asıl mesele, alışkanlıkların yenilmez gücünde. Eski davranış kalıpları yerine olumlu tiryakilikler edinmek çok zor. Kampanyalarda kullanılan “bırakmak, terk etmek, vazgeçmek” kelimelerine karşı insanın içinde bir direnç gelişiyor.Karbon filtreli ağızlıkla kullanmak, dumanı içe çekmemek ve yarısında söndürmek gibi komik önlemler alan biri olarak çocuk parkları, okullar ve benzeri açık alanlardaki sınırlandırıcı uygulamaları desteklemekle birlikte “yasak” sözcüğünün tam tersine içmeyi kışkırtıcı bir yanı olduğunu görüyorum. Beni bu pahalı zevkten ne caydırırdı diye düşündüğümde tespit edebildiğim tek unsur, “çevremde başka içen insan görmemek” diyebilirim. Paris gibi her köşe başındaki sevimli kafelerde, iki yanı güzel binalarla çevrili geniş yollarda hiç kimse sigara içmeseydi, elimde sigara ile dolaşmak utandırırdı herhalde beni.Öyle bir manzarayla karşılaşmayacağımıza göre belki de sigarasız yaşamı seçenleri yüceltip çekici rol modeller haline getirmek lazım. Türkiye’de kamu spotu altında TV kanallarında gösterilen görüntüler son derece itici. Neden popüler insanlara dumansız hayatın tadını ballandırarak anlattırmazlar bilmem. Neden bir ünlünün koçluğunda sigaradan kurtuluş kampları yapılmaz ve TV’lerde canlı olarak yayınlanmaz? Başarılı olanlara neden teşvik edici ödüller verilmez ve bu uygulama gelenekselleştirilmez? İnsanların kafasına sopa ile vuracağınıza, havuç gösterip peşinizden koşturmanız gerekmez mi?Ama, ama, ama! Modern dünyada sigaradan daha zararlı başka alışkanlıklar da var. Mesela hiçbir dini inanç sisteminin desteklemediği ama mensuplarının pek azının kendini koruyabildiği bencillik, kibir, kazanç hırsı, tecessüs, vesayet ve benzeri bence “şehvet” kavramıyla özetlenebilecek illetler… Bireylerinin egosantriklik düzeyi bakımından ülkeler sıralaması gibi bir araştırma duydunuz mu? Ya ulusal hükümetlerin kibirle mücadele programlarını geliştirdiğini?
Zaman
Köşe Yazıları
26.09.2014
NuriyeAkman-SopadanhavucaNuriye Akman - Sopadan havuca
Giresunspor "Ağlayan Küçük Kızı" Arıyor
Haberler.com
16.09.2014
15:32
Giresunspor Kulübü, bir sosyal paylaşım sitesinde Giresunspor Adana Demirspor maçına Passolig kartı olmadığı için alınmayan ve bu nedenle ağlayarak büyükannesine sarıldığı iddia edilen küçük kızı bulmak için seferber oldu Kulüp Başkanı Bozbağ: Fotoğrafları görünce çok etkilendim. Küçük kızın Giresunspor.
Haberler.com
Son Dakika
16.09.2014
GiresunsporAğlayanKüçükKızıArıyorGiresunspor Ağlayan Küçük Kızı Arıyor
Şahin Alpay - Kürt siyasal rönesansı
Zaman
05.07.2014
02:08
Kürt siyasal rönesansının bir boyutu da PKK’nın yasallaşma süreci. Demokratik Halk Kongresi daimi meclisi üyesi Seyit Fırat ve arkadaşlarıyla görüşmek üzere kuruluşun merkezine gittik.Binanın dış cephesini, kimi dağda can vermiş olan, tanınmış Kürt şair ve yazarlarının fotoğrafları süslüyor; odaların duvarlarını da Öcalan resimleri. Öcalan, 2013 Nevruz’unda silahlı mücadele döneminin kapandığını, siyasî mücadele döneminin açıldığını ilan etti. Barış müzakereleri İmralı’da, onunla yürütülüyor. “Sayın Öcalan” demek suç olmaktan çıktı. Anayasa Mahkemesi, Öcalan’ın kitabına el konulmasının hak ihlâli olduğuna karar verdi. Kürdistan’dan söz etmek meşruiyet kazandı.Bundan sonra gelecek adımlar silahlara vedaya öncülük etmesi için Öcalan’ın ev hapsine alınması; sonraki bir aşamada serbest bırakılması olabilir. Bundan Türkiye’ye zarar gelmez. Zarar gerçekleri inkârdan gelir. Öcalan serbest kalırsa (evet herhangi biri değil, ama) Kürt siyasilerden biri haline gelebilir; kimilerinin atfettiği uhrevi niteliğinden uzaklaşabilir; diğer Kürt siyasileriyle, silahların gölgesinde değil eşit koşullarda rekabete girerse, etkinliği artmayıp aksine azalabilir.Diyarbakır/Amed’de görüştüğümüz, hemen her siyasi eğilimden kişiler, “Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez, Türkiye demokratikleşmeden de Kürt sorunu çözülemez.” tespitini paylaşıyor. Çözüm sürecinin devamına hemen herkes büyük bir hassasiyet gösteriyor. Erdoğan ve AKP’nin oyalama taktiğine sapmaması için Kürt siyasi hareketinin Türkiye’nin öteki demokratik güçlerle dayanışma halinde olmasını önemseyenler var. Bu bağlamda, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun son olarak Diyarbakır’a yaptığı ziyaret sırasında CHP’nin artık 1930’lar CHP’si olmadığını, çözüm sürecine destek için açık çek verdiğini söylemesi olumlu karşılanmış. Eski Diyarbakır Baro Başkanı, şimdi CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun verdiği “Toplumsal Mutabakat Komisyonu ile Ortak Akıl Heyeti Kurulması” hakkında kanun tekli? de öyle.Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun anadilde eğitim konusunda bile muğlak açıklamalarının, “bölgenin gerçeklerine tamamen yabancı, oryantalist bir bakış açısının ürünü” olarak görüldüğü de bir gerçek. CHP ile MHP’nin çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Türk milleti ve Atatürk’ü dilinden düşürmeyip, Kürtlerin adını dahi ağzına almaması dikkatlerden kaçmıyor. (Nasıl kaçsın ki?!..) Demokratik güçler arasında dayanışma bağlamında Kürt siyasi hareketi ile Hizmet Hareketi arasındaki gerginliklerin giderilmesini, iki tarafın da bunun gereklerine uygun davranmasını temenni edenlere de tanık olduk. Son zamanlarda Lice ve Şırnak’ta yaşanan dershanelere yönelik kimi provokatif eylemleri, “harekete sızmış, kontrol edilemeyen unsurların marifeti” olarak niteleyenler oldu.Özgürlükler genişledikçe Kürt siyasi hareketinde bir yandan tabanın etkinliği artıyor, öte yandan görüşler ayrışıyor. Sivil toplumun önde gelen temsilcilerinden Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’yle de görüşme fırsatı bulduk. Sayın Elçi, “Kürt talepleri karşılansın da Türkiye’de demokrasiye ne olursa olsun…” diye düşünmenin mümkün olmadığının, son yıllarda demokratikleşme alanında ciddi gerilemeler yaşandığının altını çizdi. Ne var ki, HDP ile Erdoğan arasında “sen bize özerklik ver, biz de sana başkanlık sistemi verelim…” türünden bir pazarlığı destekleyenlerin az olmadığı da malum. Herhalde bugüne kadar bu görüşü en açık şekliyle ifade eden, başkanlık sistemini binbir dereden su getirerek allayıp pullayan Hakkari Milletvekili Adil Zozani oldu. (Bkz: T24, 3 Temmuz.) Bu konuya döneceğim.
Zaman
Köşe Yazıları
05.07.2014
ŞahinAlpay-KürtsiyasalrönesansıŞahin Alpay - Kürt siyasal rönesansı
Beşiktaş’ın agresif futbolcuya ihtiyacı yok
Zaman
04.07.2014
04:09
Beşiktaş’ın Kanadalı orta sahası Atiba Hutchinson, oyun karakteri sert futbolculara ihtiyaç duymadıklarını söyledi.Herkesin kazanmak adına saldırganlık gösterdiğini vurgulayan başarılı isim, “Kirli işler, rakibe çok sert dalabilecek oyuncu eksikliğimiz yok.” dedi. Geçen sezon istikrar zaafı yaşadıklarını belirten Atiba şöyle devam etti: “Puan kaybettiğimiz çoğu karşılaşmada son dakikalarda goller yedik. Bu problemi çözmeliyiz. Büyük takımlar üstünlüğü yakaladıklarında avantajı koruyabilirler.”10 numara pozisyonunu Oğuzhan Özyakup’un doldurduğuna inanan Hırvat teknik adam Slaven Bilic’in jokeri, “Genç ve yetenekli. Gelişim sağlayacaktır. Transfer kulübün takdiri; ama Oğuzhan o mevkide yeterli. Ben de önümüzdeki yıl umarım sadece orta sahada olurum.” şeklinde konuştu. İstenmesi halinde uzun seneler Siyah-Beyazlılarda ter dökmeyi planlayan Atiba’nın, İstanbul sevgisi bambaşka: “Şehir çok keyifli. Manzarası mükemmel. Boğaz harika. Eskiden Türkiye’yi, Arap ülkeleri gibi hayal ediyordum.”Kolombiya’yı öven Serdar Kurtuluş’a göre ise finalin adı Almanya-Hollanda. Kendi performansını da değerlendiren 26 yaşındaki deneyimli isim, sağ beke yönelik takviye girişimlerinden ötürü epey dertli: “Geçen sezon insanlar bana önyargıyla yaklaştı. Şampiyonluk kaybedilmiş gibi her şey benim üzerime yıkıldı. İyi zamanlarım hep görmezden gelindi. Takımın sağ açığı benim ve iddia ediyorum ki bu bölgede ben forma giyeceğim.” Hücumun sağında görevlendirilen Gökhan Töre’den dolayı zor durumlara düştüğünün altını çizen Serdar şunları kaydetti: “Driplingi seviyor, içeriye kat ediyor. İleriye gidince alamadığı toplar oldu. Konuştuk; ama şikâyetlerim vardı.”Kartal’ın kaleci antrenörüne sürpriz teklifBeşiktaş’ın kaleci antrenörü Jose Sambade’ye Fransız temsilcisi Marsilya talip oldu. 500 bin Euro’yu geri çeviren Siyah-Beyazlılar, Hırvat teknik adam Slaven Bilic’e dair önerilere de kapıyı kapattı. Gelişmeyi, Almanya kampındaki iftarda basın mensuplarıyla paylaşan Futbol Genel Direktörü Önder Özen’e, Genel Sekreter Ahmet Ürkmezgil, A takımın bağlı olduğu yönetici Mete Vardar, Dış İlişkiler Sorumlusu Erdal Torunoğulları eşlik etti. İspanyol Sambade’yi öven Özen, “Müthiş bir profesyonel ve işinin ehli. Cenk Gönen ve Günay Güvenç, sayesinde büyük gelişim kaydetti. Birçok yabancı basın yayın organı, onun antrenman metotlarını konu alan çalışmalara imza atıyor.” ifadelerini kullandı. Stoper mevkiine ilişkin Yalçın Ayhan ile anlaşmaya yakın olduklarını doğrulayan Özen, “Tek problem, menajerinin Kasımpaşa’daki mukavele şartlarının aynısını istemesi. Pürüzler giderilirse pazartesi-salı kampa katılabilir.” dedi. Arjantinli Manuel Lanzini’de beklemeye geçtiklerini aktaran Özen, “River Plate, sunduğumuz rakama ‘evet’ derse alırız, yoksa alternatiflere yöneleceğiz.” şeklinde konuştu. İngiliz savunmacı Joleon Lescott ile geçen sezonun devre arasında ön kontrat yaptıkları bilgisini de paylaştı: “Fotoğrafları dahi mevcut. Transfer, eşinin negatif tavrından dolayı gerçekleşmedi.” Özen, son olarak, Muhammed Demirci’yi, tecrübe kazanması düşüncesinden hareketle kiraladıklarını dile getirdi.Kartal’da neşeli ödül töreniYeni sezon hazırlıklarını Almanya’da sürdüren Beşiktaş’ın dün akşamki idmanında ödül töreni düzenlendi. İdman öncesi yapılan tören renkli görüntülere sahne oldu. Futbolcular, teknik heyet, yöneticiler ve basın mensuplarının oyları ile yapılan değerlendirme sonucu ödülleri, Sportif Direktör Önder Özen tarafından verildi. İşte verilen ödüller: Gökyüzünün En Cesur Kartal’ı: Mustafa Pektemek, Gökyüzünün En İstikrarlı Kartal’ı: Veli Kavlak, Gökyüzünün Yeniden Doğan Kartal’ı: İsmail Köybaşı, Gökyüzünün Problem Çözen Kartal’ı: Atiba Hutchinson, Gökyüzünün İstatistik Kartal’ı: Olcay Şahan, Gökyüzünün En Rekabetçi Kartal’ı: Cenk Gönen, Gökyüzünün Hamle Kartal’ı: Ömer Şişmanoğlu, Gökyüzünün En Cefakâr Kartal’ı: Uğur Boral, Gökyüzünün En Çalışkan Kartal’ı: Filip Holosko, Gökyüzünün En Yaratıcı Kartal’ı: Jose Sambade, Gökyüzünün En Sakin Kartal’ı: Nikola Jurjeviç, Gökyüzünün Pes Etmeyen Kartal’ı: Slaven Bilic. Bu arada Beşiktaş’ın kaleci antrenörü Jose Sambade’ye Fransız temsilcisi Marsilya talip oldu. 500 bin Euro’yu geri çeviren Siyah-Beyazlılar, Hırvat teknik adam Slaven Bilic’e dair önerilere de kapıyı kapattı. Gelişmeyi, Almanya kampındaki iftarda basın mensuplarıyla paylaşan Futbol Genel Direktörü Önder Özen’e, Genel Sekreter Ahmet Ürkmezgil, A takımın bağlı olduğu yönetici Mete Vardar, Dış İlişkiler Sorumlusu Erdal Torunoğulları eşlik etti.
Zaman
Ana Sayfa
04.07.2014
Beşiktaş’ınagresiffutbolcuyaihtiyacıyokBeşiktaş’ın agresif futbolcuya ihtiyacı yok
Beşiktaş’ın agresif futbolcuya ihtiyacı yok
Zaman
04.07.2014
02:00
Beşiktaş’ın Kanadalı orta sahası Atiba Hutchinson, oyun karakteri sert futbolculara ihtiyaç duymadıklarını söyledi.Herkesin kazanmak adına saldırganlık gösterdiğini vurgulayan başarılı isim, “Kirli işler, rakibe çok sert dalabilecek oyuncu eksikliğimiz yok.” dedi. Geçen sezon istikrar zaafı yaşadıklarını belirten Atiba şöyle devam etti: “Puan kaybettiğimiz çoğu karşılaşmada son dakikalarda goller yedik. Bu problemi çözmeliyiz. Büyük takımlar üstünlüğü yakaladıklarında avantajı koruyabilirler.”10 numara pozisyonunu Oğuzhan Özyakup’un doldurduğuna inanan Hırvat teknik adam Slaven Bilic’in jokeri, “Genç ve yetenekli. Gelişim sağlayacaktır. Transfer kulübün takdiri; ama Oğuzhan o mevkide yeterli. Ben de önümüzdeki yıl umarım sadece orta sahada olurum.” şeklinde konuştu. İstenmesi halinde uzun seneler Siyah-Beyazlılarda ter dökmeyi planlayan Atiba’nın, İstanbul sevgisi bambaşka: “Şehir çok keyifli. Manzarası mükemmel. Boğaz harika. Eskiden Türkiye’yi, Arap ülkeleri gibi hayal ediyordum.”Kolombiya’yı öven Serdar Kurtuluş’a göre ise finalin adı Almanya-Hollanda. Kendi performansını da değerlendiren 26 yaşındaki deneyimli isim, sağ beke yönelik takviye girişimlerinden ötürü epey dertli: “Geçen sezon insanlar bana önyargıyla yaklaştı. Şampiyonluk kaybedilmiş gibi her şey benim üzerime yıkıldı. İyi zamanlarım hep görmezden gelindi. Takımın sağ açığı benim ve iddia ediyorum ki bu bölgede ben forma giyeceğim.” Hücumun sağında görevlendirilen Gökhan Töre’den dolayı zor durumlara düştüğünün altını çizen Serdar şunları kaydetti: “Driplingi seviyor, içeriye kat ediyor. İleriye gidince alamadığı toplar oldu. Konuştuk; ama şikâyetlerim vardı.”Kartal’ın kaleci antrenörüne sürpriz teklifBeşiktaş’ın kaleci antrenörü Jose Sambade’ye Fransız temsilcisi Marsilya talip oldu. 500 bin Euro’yu geri çeviren Siyah-Beyazlılar, Hırvat teknik adam Slaven Bilic’e dair önerilere de kapıyı kapattı. Gelişmeyi, Almanya kampındaki iftarda basın mensuplarıyla paylaşan Futbol Genel Direktörü Önder Özen’e, Genel Sekreter Ahmet Ürkmezgil, A takımın bağlı olduğu yönetici Mete Vardar, Dış İlişkiler Sorumlusu Erdal Torunoğulları eşlik etti. İspanyol Sambade’yi öven Özen, “Müthiş bir profesyonel ve işinin ehli. Cenk Gönen ve Günay Güvenç, sayesinde büyük gelişim kaydetti. Birçok yabancı basın yayın organı, onun antrenman metotlarını konu alan çalışmalara imza atıyor.” ifadelerini kullandı. Stoper mevkiine ilişkin Yalçın Ayhan ile anlaşmaya yakın olduklarını doğrulayan Özen, “Tek problem, menajerinin Kasımpaşa’daki mukavele şartlarının aynısını istemesi. Pürüzler giderilirse pazartesi-salı kampa katılabilir.” dedi. Arjantinli Manuel Lanzini’de beklemeye geçtiklerini aktaran Özen, “River Plate, sunduğumuz rakama ‘evet’ derse alırız, yoksa alternatiflere yöneleceğiz.” şeklinde konuştu. İngiliz savunmacı Joleon Lescott ile geçen sezonun devre arasında ön kontrat yaptıkları bilgisini de paylaştı: “Fotoğrafları dahi mevcut. Transfer, eşinin negatif tavrından dolayı gerçekleşmedi.” Özen, son olarak, Muhammed Demirci’yi, tecrübe kazanması düşüncesinden hareketle kiraladıklarını dile getirdi.Kartal’da neşeli ödül töreniYeni sezon hazırlıklarını Almanya’da sürdüren Beşiktaş’ın dün akşamki idmanında ödül töreni düzenlendi. İdman öncesi yapılan tören renkli görüntülere sahne oldu. Futbolcular, teknik heyet, yöneticiler ve basın mensuplarının oyları ile yapılan değerlendirme sonucu ödülleri, Sportif Direktör Önder Özen tarafından verildi. İşte verilen ödüller: Gökyüzünün En Cesur Kartal’ı: Mustafa Pektemek, Gökyüzünün En İstikrarlı Kartal’ı: Veli Kavlak, Gökyüzünün Yeniden Doğan Kartal’ı: İsmail Köybaşı, Gökyüzünün Problem Çözen Kartal’ı: Atiba Hutchinson, Gökyüzünün İstatistik Kartal’ı: Olcay Şahan, Gökyüzünün En Rekabetçi Kartal’ı: Cenk Gönen, Gökyüzünün Hamle Kartal’ı: Ömer Şişmanoğlu, Gökyüzünün En Cefakâr Kartal’ı: Uğur Boral, Gökyüzünün En Çalışkan Kartal’ı: Filip Holosko, Gökyüzünün En Yaratıcı Kartal’ı: Jose Sambade, Gökyüzünün En Sakin Kartal’ı: Nikola Jurjeviç, Gökyüzünün Pes Etmeyen Kartal’ı: Slaven Bilic. Bu arada Beşiktaş’ın kaleci antrenörü Jose Sambade’ye Fransız temsilcisi Marsilya talip oldu. 500 bin Euro’yu geri çeviren Siyah-Beyazlılar, Hırvat teknik adam Slaven Bilic’e dair önerilere de kapıyı kapattı. Gelişmeyi, Almanya kampındaki iftarda basın mensuplarıyla paylaşan Futbol Genel Direktörü Önder Özen’e, Genel Sekreter Ahmet Ürkmezgil, A takımın bağlı olduğu yönetici Mete Vardar, Dış İlişkiler Sorumlusu Erdal Torunoğulları eşlik etti.
Zaman
Spor
04.07.2014
Beşiktaş’ınagresiffutbolcuyaihtiyacıyokBeşiktaş’ın agresif futbolcuya ihtiyacı yok
Her şey insanlık için, fotoğraf bahane
Zaman
28.06.2014
14:10
2011 yılı Türkiye’de fotoğrafçılık, özellikle de basın fotoğrafçılığı açısından çok önemli bir yıl oldu.Zaman Gazetesi Fotoğraf Servisi’nin öncülüğünde “Türkiye’de Zaman” projesi ortaya çıktı. Projede çekilen fotoğraflar Türkiye’nin en iyi fotoğrafları olmadı belki ama bu proje ondan çok daha değerli bir miras bıraktı Türkiye fotoğrafçılığına. Dünyaca ünlü 25 fotoğrafçı, Zaman Gazetesi’nin davetlisi olarak ülkemize geldi ve her biri farklı bir proje üretti. “Türkiye’de Zaman” fotoğraf sergisi ve albümü de bu fotoğrafların derlemesinden oluşan ürünler olarak ortaya çıktılar.Bu projenin önemli yanı bence çekilen fotoğraflar değil, projeye katılan fotoğrafçıların Türkiye’de bulunmaları, yanlarında Türk asistanlarla çalışmaları, ki bu genç arkadaşlar için çok önemli bir deneyimdi. Fotoğrafçılar ve öğrencilerle söyleşiler yapmaları, ayrıca video söyleşiler gerçekleştirmeleri ve en son ürün olarak da geçen hafta piyasaya çıkan “Fotoğraf Konuşmaları” kitabında söyledikleriydi. Fotoğrafçıların yanı sıra, dünya basın fotoğrafının gelmiş geçmiş en büyük editörlerinden John G. Morris, dünyanın bu alandaki en ünlü akademisyenlerinden profesör Dr. Ken Kobre ve Paul Martin Lester ve Avrupalı fotoğraf editörleri Andreas Trampe ve Marie Sumalla Bahçeşehir Üniversitesi’nde düzenlenen bir oturum ile deneyimlerini fotoğraf dünyası ile paylaştılar. Kısacası bu proje Türkiye basın fotoğrafçılığına çok ciddi kültürel bir miras bıraktı.Basın fotoğrafçıları ve belgesel fotoğrafçılar ilginç insanlardır. Fotoğrafın gücüne, insanlığın iyiliğine, dürüstlüğe, sevgiye ve dünyanın düzelebileceğine gönülden inanırlar. Dünyaca ünlü bu fotoğrafçılar, Türkiye’de bir memur maaşı karşılığında, sevdiklerini evde bırakıp bu projeye katılmak için haftalarını harcadılar. Başka herhangi bir meslek dalındaki, bu fotoğrafçıların yarısı kadar ünlü kişileri, onların aldığının on katı ücrete getiremezsiniz Türkiye’ye. Çünkü bu insanlar mesleklerini para kazanmak için icra etmezler. İnsanlık yararı onların en temel motivasyonudur. Böyle olmasa, Robert Capa öleceğini bile bile, savaş alanlarında fotoğraf çekerken, “Fotoğraflarınız yeterince iyi değilse, konuya yeterince yakın değilsinizdir” diyebilir miydi? Yoksa, Sebastiao Salgado içini kanatıncaya kadar Afrika’da günde binlerce insanın gözünün önünde ölümünü fotoğraflayabilir miydi? Maalesef basın fotoğrafçılığı ve belgesel fotoğrafçılığın genel alanları, insanların dramlarından konu alır. Bu nedenle de fotoğrafçılar, fotoğrafını çektikleri insanların yüküne ortak olur ve diğer insanlara aktarırlar.Basın fotoğrafçılığı mesleğinin kişisel zorluklarını, yıllarca birçok ünlü fotoğrafçıyla çalışmış bir fotoğraf editörü olan Howard Chapnick şöyle belirtiyor: “Basın fotoğrafçıları sınırsız enerjiye, bitmez tükenmez bir çalışma isteğine, onulmaz bir iyimserliğe, macera ruhuna, zor koşullar altında yaşama becerisine ve tehlikeyi göze alma cesaretine ihtiyaç duyarlar. Basın fotoğrafçılığı tüketici bir metrestir, yalnız eşler ve ihmal edilmiş çocuklar yaratır.” Bütün zorluklarına karşın, belki de bu koşulların ortaya çıkardığı heyecan duygusu, dünyayı değiştirebilme, kötülüklere son verme güdüsü, basın fotoğrafçılarının bıkmadan usanmadan yıllarca mesleklerini sürdürme isteğini sağlamaktadır.Dünyanın görsel tarihini yazan, aralarında Steve McCurry, Bruno Barbey, Reza, Christopher Morris, Anders Petersen, Ami Vitale ve Nikos Economopoulos gibi çok ünlü fotoğrafçıların yer aldığı bu güzel insanlar, bizlere fotoğraflarının yanında çok değerli bir hediye bırakarak Türkiye’den ayrıldılar. Fotoğrafçılığa, belgesele, yaşama ve felsefeye ilişkin görüşlerini kendileriyle yapılan söyleşilerde aktardılar. Selahattin Sevi editörlüğünde ve John G. Morris’in sunuş yazısıyla bir kitap haline gelen bu çalışmanın adı “Fotoğraf Konuşmaları”, Zaman Kitap tarafından yayınlandı. İnsana, fotoğrafa, belgesele ve yaşama ilgi duyan herkesin edinmesi gereken bu kitapta, dünyaca ünlü fotoğrafçılar deneyimlerini bizlerle paylaşıyor.
Zaman
Kültür
28.06.2014
HerşeyinsanlıkiçinfotoğrafbahaneHer şey insanlık için fotoğraf bahane
Her şey insanlık için, fotoğraf bahane
Zaman
21.06.2014
02:09
2011 yılı Türkiye’de fotoğrafçılık, özellikle de basın fotoğrafçılığı açısından çok önemli bir yıl oldu.Zaman Gazetesi Fotoğraf Servisi’nin öncülüğünde “Türkiye’de Zaman” projesi ortaya çıktı. Projede çekilen fotoğraflar Türkiye’nin en iyi fotoğrafları olmadı belki ama bu proje ondan çok daha değerli bir miras bıraktı Türkiye fotoğrafçılığına. Dünyaca ünlü 25 fotoğrafçı, Zaman Gazetesi’nin davetlisi olarak ülkemize geldi ve her biri farklı bir proje üretti. “Türkiye’de Zaman” fotoğraf sergisi ve albümü de bu fotoğrafların derlemesinden oluşan ürünler olarak ortaya çıktılar.Bu projenin önemli yanı bence çekilen fotoğraflar değil, projeye katılan fotoğrafçıların Türkiye’de bulunmaları, yanlarında Türk asistanlarla çalışmaları, ki bu genç arkadaşlar için çok önemli bir deneyimdi. Fotoğrafçılar ve öğrencilerle söyleşiler yapmaları, ayrıca video söyleşiler gerçekleştirmeleri ve en son ürün olarak da geçen hafta piyasaya çıkan “Fotoğraf Konuşmaları” kitabında söyledikleriydi. Fotoğrafçıların yanı sıra, dünya basın fotoğrafının gelmiş geçmiş en büyük editörlerinden John G. Morris, dünyanın bu alandaki en ünlü akademisyenlerinden profesör Dr. Ken Kobre ve Paul Martin Lester ve Avrupalı fotoğraf editörleri Andreas Trampe ve Marie Sumalla Bahçeşehir Üniversitesi’nde düzenlenen bir oturum ile deneyimlerini fotoğraf dünyası ile paylaştılar. Kısacası bu proje Türkiye basın fotoğrafçılığına çok ciddi kültürel bir miras bıraktı.Basın fotoğrafçıları ve belgesel fotoğrafçılar ilginç insanlardır. Fotoğrafın gücüne, insanlığın iyiliğine, dürüstlüğe, sevgiye ve dünyanın düzelebileceğine gönülden inanırlar. Dünyaca ünlü bu fotoğrafçılar, Türkiye’de bir memur maaşı karşılığında, sevdiklerini evde bırakıp bu projeye katılmak için haftalarını harcadılar. Başka herhangi bir meslek dalındaki, bu fotoğrafçıların yarısı kadar ünlü kişileri, onların aldığının on katı ücrete getiremezsiniz Türkiye’ye. Çünkü bu insanlar mesleklerini para kazanmak için icra etmezler. İnsanlık yararı onların en temel motivasyonudur. Böyle olmasa, Robert Capa öleceğini bile bile, savaş alanlarında fotoğraf çekerken, “Fotoğraflarınız yeterince iyi değilse, konuya yeterince yakın değilsinizdir” diyebilir miydi? Yoksa, Sebastiao Salgado içini kanatıncaya kadar Afrika’da günde binlerce insanın gözünün önünde ölümünü fotoğraflayabilir miydi? Maalesef basın fotoğrafçılığı ve belgesel fotoğrafçılığın genel alanları, insanların dramlarından konu alır. Bu nedenle de fotoğrafçılar, fotoğrafını çektikleri insanların yüküne ortak olur ve diğer insanlara aktarırlar.Basın fotoğrafçılığı mesleğinin kişisel zorluklarını, yıllarca birçok ünlü fotoğrafçıyla çalışmış bir fotoğraf editörü olan Howard Chapnick şöyle belirtiyor: “Basın fotoğrafçıları sınırsız enerjiye, bitmez tükenmez bir çalışma isteğine, onulmaz bir iyimserliğe, macera ruhuna, zor koşullar altında yaşama becerisine ve tehlikeyi göze alma cesaretine ihtiyaç duyarlar. Basın fotoğrafçılığı tüketici bir metrestir, yalnız eşler ve ihmal edilmiş çocuklar yaratır.” Bütün zorluklarına karşın, belki de bu koşulların ortaya çıkardığı heyecan duygusu, dünyayı değiştirebilme, kötülüklere son verme güdüsü, basın fotoğrafçılarının bıkmadan usanmadan yıllarca mesleklerini sürdürme isteğini sağlamaktadır.Dünyanın görsel tarihini yazan, aralarında Steve McCurry, Bruno Barbey, Reza, Christopher Morris, Anders Petersen, Ami Vitale ve Nikos Economopoulos gibi çok ünlü fotoğrafçıların yer aldığı bu güzel insanlar, bizlere fotoğraflarının yanında çok değerli bir hediye bırakarak Türkiye’den ayrıldılar. Fotoğrafçılığa, belgesele, yaşama ve felsefeye ilişkin görüşlerini kendileriyle yapılan söyleşilerde aktardılar. Selahattin Sevi editörlüğünde ve John G. Morris’in sunuş yazısıyla bir kitap haline gelen bu çalışmanın adı “Fotoğraf Konuşmaları”, Zaman Kitap tarafından yayınlandı. İnsana, fotoğrafa, belgesele ve yaşama ilgi duyan herkesin edinmesi gereken bu kitapta, dünyaca ünlü fotoğrafçılar deneyimlerini bizlerle paylaşıyor.
Zaman
Ana Sayfa
21.06.2014
HerşeyinsanlıkiçinfotoğrafbahaneHer şey insanlık için fotoğraf bahane
Her şey insanlık için, fotoğraf bahane
Zaman
21.06.2014
02:02
2011 yılı Türkiye’de fotoğrafçılık, özellikle de basın fotoğrafçılığı açısından çok önemli bir yıl oldu.Zaman Gazetesi Fotoğraf Servisi’nin öncülüğünde “Türkiye’de Zaman” projesi ortaya çıktı. Projede çekilen fotoğraflar Türkiye’nin en iyi fotoğrafları olmadı belki ama bu proje ondan çok daha değerli bir miras bıraktı Türkiye fotoğrafçılığına. Dünyaca ünlü 25 fotoğrafçı, Zaman Gazetesi’nin davetlisi olarak ülkemize geldi ve her biri farklı bir proje üretti. “Türkiye’de Zaman” fotoğraf sergisi ve albümü de bu fotoğrafların derlemesinden oluşan ürünler olarak ortaya çıktılar.Bu projenin önemli yanı bence çekilen fotoğraflar değil, projeye katılan fotoğrafçıların Türkiye’de bulunmaları, yanlarında Türk asistanlarla çalışmaları, ki bu genç arkadaşlar için çok önemli bir deneyimdi. Fotoğrafçılar ve öğrencilerle söyleşiler yapmaları, ayrıca video söyleşiler gerçekleştirmeleri ve en son ürün olarak da geçen hafta piyasaya çıkan “Fotoğraf Konuşmaları” kitabında söyledikleriydi. Fotoğrafçıların yanı sıra, dünya basın fotoğrafının gelmiş geçmiş en büyük editörlerinden John G. Morris, dünyanın bu alandaki en ünlü akademisyenlerinden profesör Dr. Ken Kobre ve Paul Martin Lester ve Avrupalı fotoğraf editörleri Andreas Trampe ve Marie Sumalla Bahçeşehir Üniversitesi’nde düzenlenen bir oturum ile deneyimlerini fotoğraf dünyası ile paylaştılar. Kısacası bu proje Türkiye basın fotoğrafçılığına çok ciddi kültürel bir miras bıraktı.Basın fotoğrafçıları ve belgesel fotoğrafçılar ilginç insanlardır. Fotoğrafın gücüne, insanlığın iyiliğine, dürüstlüğe, sevgiye ve dünyanın düzelebileceğine gönülden inanırlar. Dünyaca ünlü bu fotoğrafçılar, Türkiye’de bir memur maaşı karşılığında, sevdiklerini evde bırakıp bu projeye katılmak için haftalarını harcadılar. Başka herhangi bir meslek dalındaki, bu fotoğrafçıların yarısı kadar ünlü kişileri, onların aldığının on katı ücrete getiremezsiniz Türkiye’ye. Çünkü bu insanlar mesleklerini para kazanmak için icra etmezler. İnsanlık yararı onların en temel motivasyonudur. Böyle olmasa, Robert Capa öleceğini bile bile, savaş alanlarında fotoğraf çekerken, “Fotoğraflarınız yeterince iyi değilse, konuya yeterince yakın değilsinizdir” diyebilir miydi? Yoksa, Sebastiao Salgado içini kanatıncaya kadar Afrika’da günde binlerce insanın gözünün önünde ölümünü fotoğraflayabilir miydi? Maalesef basın fotoğrafçılığı ve belgesel fotoğrafçılığın genel alanları, insanların dramlarından konu alır. Bu nedenle de fotoğrafçılar, fotoğrafını çektikleri insanların yüküne ortak olur ve diğer insanlara aktarırlar.Basın fotoğrafçılığı mesleğinin kişisel zorluklarını, yıllarca birçok ünlü fotoğrafçıyla çalışmış bir fotoğraf editörü olan Howard Chapnick şöyle belirtiyor: “Basın fotoğrafçıları sınırsız enerjiye, bitmez tükenmez bir çalışma isteğine, onulmaz bir iyimserliğe, macera ruhuna, zor koşullar altında yaşama becerisine ve tehlikeyi göze alma cesaretine ihtiyaç duyarlar. Basın fotoğrafçılığı tüketici bir metrestir, yalnız eşler ve ihmal edilmiş çocuklar yaratır.” Bütün zorluklarına karşın, belki de bu koşulların ortaya çıkardığı heyecan duygusu, dünyayı değiştirebilme, kötülüklere son verme güdüsü, basın fotoğrafçılarının bıkmadan usanmadan yıllarca mesleklerini sürdürme isteğini sağlamaktadır.Dünyanın görsel tarihini yazan, aralarında Steve McCurry, Bruno Barbey, Reza, Christopher Morris, Anders Petersen, Ami Vitale ve Nikos Economopoulos gibi çok ünlü fotoğrafçıların yer aldığı bu güzel insanlar, bizlere fotoğraflarının yanında çok değerli bir hediye bırakarak Türkiye’den ayrıldılar. Fotoğrafçılığa, belgesele, yaşama ve felsefeye ilişkin görüşlerini kendileriyle yapılan söyleşilerde aktardılar. Selahattin Sevi editörlüğünde ve John G. Morris’in sunuş yazısıyla bir kitap haline gelen bu çalışmanın adı “Fotoğraf Konuşmaları”, Zaman Kitap tarafından yayınlandı. İnsana, fotoğrafa, belgesele ve yaşama ilgi duyan herkesin edinmesi gereken bu kitapta, dünyaca ünlü fotoğrafçılar deneyimlerini bizlerle paylaşıyor.
Zaman
Kültür
21.06.2014
HerşeyinsanlıkiçinfotoğrafbahaneHer şey insanlık için fotoğraf bahane
Abdülhamit Bilici - IŞİD'e desteğin bedeli!
Zaman
15.06.2014
02:04
Mardin- İnsanlığın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Mezopotamya, tarih boyunca medeniyetler, dinler, etnisiteler, küresel, bölgesel ve yerel siyasi güçler arasında en kesif mücadelelerin yaşandığı yer oldu. Bugün de farklı değil. Sade vatandaşlar bir yana, uzmanların bile takip edip anlamakta zorlanacağı kadar hızlı ve sürpriz gelişmeler yaşanıyor.Irak ve Suriyedeki kanlı iç çekişmelerin ürettiği radikal örgütlerden biri olan IŞİD’in bir anda Musulu ele geçirip Türkiye Başkonsolosluğundaki görevlileri rehin alması, yıldırım hızıyla birkaç şehri düşürüp Bağdata yönelmesi tüm dünyayı şaşkına çevirdi. Gelecekleri Türkiyeyi de çok yakından ilgilendiren Irak ve Suriye, bildiğimiz ülkeler olmaktan çoktan çıktı. 1. Dünya Savaşı sonrası İngiliz ve Fransızların çizdiği suni sınırlar hızla anlamını yitirmekte. Şii etkinliğinin arttığı Irakın güneyi ile İran arasındaki sınır fiilen ortadan kalkarken, Suriye ile Irak arasındaki resmi sınırların yerini Kürt ve Sünni kaynaşması alıyor.Aynı durum, Türkiyenin her iki ülkeyle sınırı için de geçerli. Bu açıdan Irak Kürdistanının ve Suriyenin kuzeyinde fiili bir otonomi elde eden Rojava bölgesinin geleceği, Türkiyede devam eden çözüm süreci için de çok önemli. İtiraz edilen karakol inşaatları, buna tepki olarak PKKnın başlattığı yol kesmeler, Licede yaşanan acı olaylar, bayrağı indirme gerilimi, annelerin çocuklarını dağdan indirmek için başlattığı eylem, sürece ilişkin yeni temas trafiği ve sınırın diğer tarafındaki büyük çalkalanmanın oluşturduğu iklimde Diyarbakır ve Mardinde ülkemizin geriye giden demokrasi durumunu ve çözüm sürecini konuşmak ilginçti. AB Ankara Temsilciliğinin Türkiye ve Avrupadan gazetecileri buluşturduğu toplantı çerçevesinde, Diyarbakır ve Mardin belediye başkanları Gültan Kışanak ve Ahmet Türk gibi isimlerle görüşerek hem BDP çizgisinin sürece bakışını hem de IŞİD olayına dair görüşlerini öğrenme fırsatı da oldu.Yeni AB Büyükelçisi Stefano Monservisi ve gazetecileri, Süryani kökenli eşbaşkan Februniye Akyol ile birlikte kabul eden Türk, çok kültürlü Mardini tüm halkların katıldığı bir anlayışla yöneteceklerini belirterek söze başladı. Sonra büyükşehir olarak özel idarenin yükümlülüklerini üstlenmelerine rağmen mal varlıklarının kendilerine devredilmemesini eleştirdi. Özel idareye ait 2.618 arsadan sadece biri büyükşehire verilmiş. O da mezar yeri. Çözüm sürecinde AKP ile ortak olmalarına rağmen Türkün pek çok konudaki ağır eleştirileri şaşırtıcıydı. Kürtlerin düzgün şekilde muhatap alınmadığını düşünen Türkün keskin görüşlerinden biri de Öcalan hapisteyken barış sağlanamayacağı iddiası.Türke göre KCKnın son dönemde bölgedeki tansiyonu yükseltmesinin sebebi, çözümü engellemek değil, hükümeti ciddiyete davet etmek. Halkın çözüm konusunda hükümete güveninin sarsıldığını söyleyen Türk, bunda AKP iktidarının IŞİD çetesi dediği grupla ilişkisinin çok önemli rol oynadığını belirtip Suriyede Kürtlerle savaşan örgüte verilen desteği çarpıcı iddialar eşliğinde anlatıyor: Kürt halkı, IŞİD mensuplarının Nizip, Ceylanpınar ve Akçakalede silahlı olarak nasıl sınırdan geçtiğini kendi gözüyle gördü. Ceylanpınarda bir araba devrildi, içinden Türk askeri kıyafetleri olan 4 Arap çıktı. Şu an AKPnin Ceylanpınar belediye başkanı olan şahıs, silahlı IŞİD üyeleriyle çarşıda tur atıyordu, bunun fotoğrafları var. Açık açık Kürtlere karşı IŞİDi desteklediler. Hem çözüm diyeceksin hem Kürtlere saldıran bir grupla beraber olacaksın. Hükümet kontrolündeki insani yardım çözüm sürecinde AKP ile ortak olmalarına rağmen eleştirileriyle kurumları şaşırtan Kürt bölgelerine gitmedi. Yaralı IŞİD üyelerine Türkiye’de her türlü sağlık hizmeti verildi.Geç de olsa Ankara, bir süre önce bu politikasını gözden geçirdi ama öyle görünüyor ki, Suriyede izlenen politikanın sonuçları, Türkiyenin uluslararası arenada terör gruplarıyla birlikte anılması ve Suriyedeki Nusayrilere sempatiyle bakan Alevileri biraz daha ötekileştirmek gibi daha birçok alanda karşımıza çıkacak.
Zaman
Köşe Yazıları
15.06.2014
AbdülhamitBilici-IŞİDedesteğinbedeliAbdülhamit Bilici - IŞİDe desteğin bedeli
Bakan Çelik'ten, ameliyat sonrası ilk fotoğraf
Zaman
02.06.2014
11:25
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelikin ameliyatının ardından ilk görüntülerini paylaştı.Kurumun resmi twitter hesabından paylaşılan 3 kare fotoğrafta, Bakan Çelikin bürokratları ile toplantı yaptığı görülüyor. 23 Mayısta divertikül hastalığına bağlı bağırsak perforasyonu nedeniyle ameliyat olan Bakan Faruk Çelikin fotoğrafları, Sosyal Güvenlik Kurumu Basın ve Halkla ilişkiler Müşavirliği tarafından paylaşıldı. Fotoğraflarda, Bakan Çelikin SGK Başkanı Yadigar Gökalp İlhan ve bürokratlar ile toplantı yaptığı görülüyor. SGK Başkanı Yadigar Gökalp İlhan, Bakan Faruk Çelikin sağlığının her geçen gün daha iyiye gittiğini söyledi. 2 yıldır aralıksız devam eden çalışma hayatı, sosyal güvenliğe ilişkin düzenlemelere hastane odasında son halini verdiklerini belirten İlhan, Sayın Bakanımız doktorların ziyaretçi yasağını bu kanun için deldi. Her bir maddeyi tek tek gözden geçirdi. dedi.TABURCU OLDUÇalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, divertikül hastalığına bağlı bağırsak perforasyonu nedeni ile acil olarak ameliyat olduğu hastaneden, bugün saat 11.00de taburcu oldu.Konuyla ilgili Bakanlıktan yapılan açıklama şöyle: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Sayın Faruk Çelik, divertikül hastalığına bağlı bağırsak perforasyonu nedeni ile acil olarak ameliyat olduğu hastaneden bugün saat 11.00de taburcu oldu. Sayın Bakanımızı, rahatsızlığı sırasında, başta Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, ziyaret eden ve geçmiş olsun dileklerinde bulunan herkese teşekkür ederiz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik, hastaneden taburcu olduktan sonra bir süre evinde istirahat edecektir.
Zaman
Politika
02.06.2014
BakanÇeliktenameliyatsonrasıilkfotoğrafBakan Çelikten ameliyat sonrası ilk fotoğraf
Cehaletin müeyyidesi olmadığına ve tuhaf bir arşiv memuruna dair
Zaman
07.05.2014
02:05
Cânımdan muazzez kaarilerim, elhamdülillah bu mayıs ayını da sağlık safalık ile idrak etdik. Cümlenize, cümlemize hayırlı ve neş’eli bahar günleri temenni ederekden lakırdıma başlayorum.Efendim, bir güzel vesiylemiz de şu anda elinizde tuttuğunuz mecmuanın 100. sayısını idrâk etmiş olmasıdır. Rabbim daha nece yüz sayıları görmemizi nasib etsin inşallah. Bu mecmuaya taa başından itibâren emeği geçen bütün kardaşlarıma şükranlarımı arz edeyorum. Rabbim sa’ylerini meşkûr kılsın, âmin! Muazzez kaarilerim, bendeniz galiba huysuz bir ihtiyar oldum. Bu memleketde, intellectuel faaliyetler sahasında müşahede etdiğim arızalar bendenizi vâfir asabîleştireyor! Bu mes’eleyi muazzez kardaşım Hilmi Bey’e arz etdiğimde gülerek, “İrfan Bey, bu arızaların hangi birini tashihe kalkacaksınız, Allah aşkına?” dedi ve hemen akabinde ilâve etdi: “Bilmem derhaatır buyruluyor mu? Bendeniz, senelerce bu neviden türrehâtı tashihe kıyam ederekden, Okuma Notları serlevhalı bir kitab bile neşr etmiş idim. Ne oldu? Hiç! Bu memleketde cehaletin müeyyidesi yoktur! Onun içün beyhûde sinirlenmeyiniz. Böyle gelmiş böyle gidecektir…” Yine kendimi tutamıyorumHilmi Bey doğru söyleyor, lâkin yine kendimi tutamayorum. Ne yapayım, fıtrat mes’elesi! Bakınız bir büyük yevmî kazatada, esbak İstanbol vâlilerinden Dr. Lûtfi Kırdar Bey’in fotografisidir deye Münir Nûreddin Beyefendi’nin fotografini koymuşlar! Be mübarekler, haydi Lûtfi Kırdar’ı tanımadınız, Münir Nûriddin Bey’i de mi tanımadınız? Pes! Bunlar nedense gözüme çarpayor. Geçenlerde bir mecmuada Orhan Veli ile Sait Faik’in beraber çektirdikleri bir fotografın neşredildiğini gördüm. O fotografda bir üçüncü şahıs var. Resim altında o şahıs Bedri Rahmi Eyüboğlu deye geçeyor: Hayır efendim! O zat Bedri Rahmi Bey değildir; ağabeyi Sabahaddin Eyüboğlu’dur. Vakti zemanında, devr-i şebabetimde, bir kazatanın arşiv müdîri olan bir ressamla tanışdım idi. Son derece zeki, şakacı, esprituel, hoşsohbet, eskilerin “meclis-ârâ” diye tavsif etdikleri bir yaşlı zât! Bir gün, nereden bahis açıldı idi ise, bendenize, “‘Bakınız İrfan Efendi oğlum,” demişdi, “Bu kazatanın arşiv memurluğundan beni hiç kimse kovamaz.” Sebebini sormak acemiliğini gösterdiğimde şöyle dediğini, bugünmüş gibi haatırlayorum: “Arşivdeki fotoğrafları koyduğum zarfların üzerine, zarfdaki şahsın adını değil, başka bir isim yazayorum! Mesela, yazı işlerinden Marilyn Monroe’nun fotoğrafını mı istediler? Hemen üzerinde ‘Zeki Müren’ yazan zarfı açayorum. Çünkü Marilyn Monroe’nun fotografı, ‘Zeki Müren’ zarfının içinde… Bütün arşivi böyle tanzim etdim…” Ben yine sâfîyetle, “Peki kimin fotografisinin hangi zarfın içinde olduğunu nereden bileyorsunuz?” deye sorduğumda, bana cebinden çıkardığı küçük bir defteri gösterdi idi. “İşte evlât!” dedi idi, “Bütün malûmat burada! Bu defter, bir şifre anahtarıdır. Kimin fotografisi hangi zarftadır, işte bu defterde yazılıdır!” Şindi düşüneyorum da, acaba Dr. Lûtfi Kırdar deye Münir Nûriddin Bey’in fotografisini yazı işlerine veren arşiv memurunun müracaat etdiği arşiv, o sevimli ve yaşlı ressam dostumun tanzim etdiği arşiv mi idi? Efendim, bu ay da bu kadar. Telâkıy gelecek aya inşallah: Haziran iptidasında tekrar mülâkıy olmak üzere, sizleri Cenâb-ı Rabbü’l Alemîyn’e emanet edeyorum. Zâtınıza hoşca bakınız muazzez kaarilerim… Au Revoir canlarım benim…
Zaman
En Çok Okunan
07.05.2014
CehaletinmüeyyidesiolmadığınavetuhafbirarşivmemurunadairCehaletin müeyyidesi olmadığına ve tuhaf bir arşiv memuruna dair
Sanatı ticarîleştiren adam İstanbul’da
Zaman
07.05.2014
02:05
“Bir gün herkes on beş dakikalığına meşhur olacak.” sözü ağızdan ağza dolaşan Pop Sanat’ın kralı Andy Warhol’un eserleri 20 Temmuz’a kadar Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde.Pera Müzesi’nin 4. ve 5. katlarında bugün ziyarete açılacak ‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisinde Slovak asıllı Amerikalı sanatçının 87 yapıtı görücüye çıkıyor. Slovakya Modra’daki Zoya Müzesi koleksiyonundan derlenen yapıtlar arasında sanatçının daha önce Türkiye’de sergilenmeyen serigrafi dizileri ve desenleri yer alıyor. Bunlar arasında Campbell’s Çorbası, Kovboylar ve Kızılderililer, Tehlikedeki Türler ve Çiçekler dizilerinin yanı sıra Mick Jagger, Franz Kafka, Albert Einstein ve Lenin gibi isimlerin portreleri de bulunuyor.Herkesin Amerikalı bildiği ama dün sergi için düzenlenen basın toplantısında tekrar tekrar vurgulandığı üzere aslen Slovakyalı olan Andy Warhol’un (1928-1987) 20. yüzyılda dünyanın sanata bakışını değiştirdiği karşı konulmaz bir gerçek. Popüler, fani, harcanabilen, düşük maliyetli ve seri imal edilen bir sanat üreten Warhol; reklam tasarımcısı olarak başladığı kariyerine fotoğrafları doğrudan tuvale aktarmak için serigrafiyi bir araç olarak kullanarak devam etti. Böylece kitle tüketim mallarının (Campbell’s’ın konserve çorba tenekeleri, dolar banknotları ve Heinz ketçap kutuları gibi…) ve ünlülerin (Marilyn Monroe, Liz Taylor ve Elvis Presley gibi…) görüntülerinin reprodüksiyonlarını yapmaya başladı.1962’de Los Angeles’ta açılan ilk kişisel sergisinde ortaya koyduğu üzere çoğaltılabilirlik ve yeniden üretilebilirlik onun için çok önemliydi. Çünkü iki teknik de söz konusu kişiyi ya da nesneyi gerçeklikten uzaklaştırıyordu. Marilyn Monroe’yu bir Marilyn Monroe görüntüsüyle değiştirdiğinde artık o bir birey değil sadece bir birey görüntüsü oluyordu. Fikirler, insanlar ve olaylar dahil her şeyin yavaş yavaş metalaştığı maddi bir dünyada Warhol tabii ki başarılı olacaktı.Oldu da. Hem sanatsal hem de ticari anlamda yeni Amerikan sanatının tartışılmaz bir yıldızıydı. Popüler kültür için sanatı bir kenara bırakıyor gibi görünüyordu çünkü galeri ve müze gibi sanat dünyası kurumlarının her şeyi sanata dönüştürmeye hazır olduğunu biliyordu. Bu durumu ‘Andy Warhol’un Felsefesi’ isimli kitabında çekinmeden vurguluyordu da: “Ben ticari bir sanatçı olarak başladım ve bir ticari sanatçı olarak bitirmek istiyorum. Ben ‘sanat’ denen şeyi, ya da adına her ne deniyorsa, yaptıktan sonra, ticari sanata girdim. Ben bir ticari sanatçı olmak istiyorum. Ticarette başarılı olmak sanatın en büyüleyici türü. Ticaret Sanatı, Sanat’ın ardından gelen adımdır.” Ama tabii ki Grzegorz Dziamski’nin dediği gibi Warhol 1960’larda başarılı bir sanatçı olmasaydı, 1970 ve 1980’lerde yaptığı işlerin kazandığı değere asla ulaşamayacaklarını çok iyi biliyordu; yani başka bir deyişle ticari sanata giden yolun ticaretten önce sanattan geçtiğini… Ama sonuçta yolun sonu belli.‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisi 20 Temmuz’a kadar açık kalacak. Warhol’u daha yakından tanımak isteyenler içinse Türkiye’de bulunan yeğeni James Warhol, amcası hakkında 10 Mayıs Cumartesi günü saat 18.00’de Pera Müzesi Oditoryumu’nda bir konferans verecek. Ayrıca çocuklar da onu tanıyabilsin diye 11 Mayıs Pazar günü saat 11.00’de ‘Andy Amcanın Evi – Andy Warhol’a Müttthişş Bir Ziyaret’ adlı kitabını okuyacak.Londra kraliyet sanat akademisinden konukSuna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisine paralel olarak 3. katını bir başka sergiye açıyor. 246 yıllık geçmişiyle İngiltere’nin ve dünyanın en köklü sanat kurumlarından Londra Kraliyet Sanat Akademisi’nin işbirliğiyle düzenlenen serginin ismi ‘Stephen Chambers: Büyük Ülke ve Diğer Hikâyeler. Bu sergi vesilesiyle İstanbullu sanatseverle ilk kez buluşacak İngiliz çağdaş sanatçı Stephen Chambers (d. 1960) son 20 yıla uzanan baskıresim ve yağlıboya birikimini İstanbul’a getirdi. Londra Kraliyet Sanat Akademisi’ne 2005 yılında kabul edilen sanatçının William Wyler’in 1958 yapımı western filmi Büyük Ülke’ye atıfta bulunan aynı isimli çalışması bu alandaki en büyük baskı kompozisyonu olma özelliğini taşıyor ve 78 ayrı resimden oluşuyor. Chambers’ın sanatını daha yakından tanımak isteyenler bugün saat 19.00’da sergi katında gerçekleşecek söyleşiye katılabilirler. Söyleşide sanatçıya serginin küratörü Edith Devaney eşlik edecek.
Zaman
Kültür
07.05.2014
Sanatıticarîleştirenadamİstanbul’da/">İstanbul’daİstanbul’da/">Sanatı ticarîleştiren adam İstanbul’da
Sanatı ticarîleştiren adam İstanbul’da
Zaman
07.05.2014
02:05
“Bir gün herkes on beş dakikalığına meşhur olacak.” sözü ağızdan ağza dolaşan Pop Sanat’ın kralı Andy Warhol’un eserleri 20 Temmuz’a kadar Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde.Pera Müzesi’nin 4. ve 5. katlarında bugün ziyarete açılacak ‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisinde Slovak asıllı Amerikalı sanatçının 87 yapıtı görücüye çıkıyor. Slovakya Modra’daki Zoya Müzesi koleksiyonundan derlenen yapıtlar arasında sanatçının daha önce Türkiye’de sergilenmeyen serigrafi dizileri ve desenleri yer alıyor. Bunlar arasında Campbell’s Çorbası, Kovboylar ve Kızılderililer, Tehlikedeki Türler ve Çiçekler dizilerinin yanı sıra Mick Jagger, Franz Kafka, Albert Einstein ve Lenin gibi isimlerin portreleri de bulunuyor.Herkesin Amerikalı bildiği ama dün sergi için düzenlenen basın toplantısında tekrar tekrar vurgulandığı üzere aslen Slovakyalı olan Andy Warhol’un (1928-1987) 20. yüzyılda dünyanın sanata bakışını değiştirdiği karşı konulmaz bir gerçek. Popüler, fani, harcanabilen, düşük maliyetli ve seri imal edilen bir sanat üreten Warhol; reklam tasarımcısı olarak başladığı kariyerine fotoğrafları doğrudan tuvale aktarmak için serigrafiyi bir araç olarak kullanarak devam etti. Böylece kitle tüketim mallarının (Campbell’s’ın konserve çorba tenekeleri, dolar banknotları ve Heinz ketçap kutuları gibi…) ve ünlülerin (Marilyn Monroe, Liz Taylor ve Elvis Presley gibi…) görüntülerinin reprodüksiyonlarını yapmaya başladı.1962’de Los Angeles’ta açılan ilk kişisel sergisinde ortaya koyduğu üzere çoğaltılabilirlik ve yeniden üretilebilirlik onun için çok önemliydi. Çünkü iki teknik de söz konusu kişiyi ya da nesneyi gerçeklikten uzaklaştırıyordu. Marilyn Monroe’yu bir Marilyn Monroe görüntüsüyle değiştirdiğinde artık o bir birey değil sadece bir birey görüntüsü oluyordu. Fikirler, insanlar ve olaylar dahil her şeyin yavaş yavaş metalaştığı maddi bir dünyada Warhol tabii ki başarılı olacaktı.Oldu da. Hem sanatsal hem de ticari anlamda yeni Amerikan sanatının tartışılmaz bir yıldızıydı. Popüler kültür için sanatı bir kenara bırakıyor gibi görünüyordu çünkü galeri ve müze gibi sanat dünyası kurumlarının her şeyi sanata dönüştürmeye hazır olduğunu biliyordu. Bu durumu ‘Andy Warhol’un Felsefesi’ isimli kitabında çekinmeden vurguluyordu da: “Ben ticari bir sanatçı olarak başladım ve bir ticari sanatçı olarak bitirmek istiyorum. Ben ‘sanat’ denen şeyi, ya da adına her ne deniyorsa, yaptıktan sonra, ticari sanata girdim. Ben bir ticari sanatçı olmak istiyorum. Ticarette başarılı olmak sanatın en büyüleyici türü. Ticaret Sanatı, Sanat’ın ardından gelen adımdır.” Ama tabii ki Grzegorz Dziamski’nin dediği gibi Warhol 1960’larda başarılı bir sanatçı olmasaydı, 1970 ve 1980’lerde yaptığı işlerin kazandığı değere asla ulaşamayacaklarını çok iyi biliyordu; yani başka bir deyişle ticari sanata giden yolun ticaretten önce sanattan geçtiğini… Ama sonuçta yolun sonu belli.‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisi 20 Temmuz’a kadar açık kalacak. Warhol’u daha yakından tanımak isteyenler içinse Türkiye’de bulunan yeğeni James Warhol, amcası hakkında 10 Mayıs Cumartesi günü saat 18.00’de Pera Müzesi Oditoryumu’nda bir konferans verecek. Ayrıca çocuklar da onu tanıyabilsin diye 11 Mayıs Pazar günü saat 11.00’de ‘Andy Amcanın Evi – Andy Warhol’a Müttthişş Bir Ziyaret’ adlı kitabını okuyacak.Londra kraliyet sanat akademisinden konukSuna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ‘Andy Warhol / Herkes İçin Pop Sanat’ sergisine paralel olarak 3. katını bir başka sergiye açıyor. 246 yıllık geçmişiyle İngiltere’nin ve dünyanın en köklü sanat kurumlarından Londra Kraliyet Sanat Akademisi’nin işbirliğiyle düzenlenen serginin ismi ‘Stephen Chambers: Büyük Ülke ve Diğer Hikâyeler. Bu sergi vesilesiyle İstanbullu sanatseverle ilk kez buluşacak İngiliz çağdaş sanatçı Stephen Chambers (d. 1960) son 20 yıla uzanan baskıresim ve yağlıboya birikimini İstanbul’a getirdi. Londra Kraliyet Sanat Akademisi’ne 2005 yılında kabul edilen sanatçının William Wyler’in 1958 yapımı western filmi Büyük Ülke’ye atıfta bulunan aynı isimli çalışması bu alandaki en büyük baskı kompozisyonu olma özelliğini taşıyor ve 78 ayrı resimden oluşuyor. Chambers’ın sanatını daha yakından tanımak isteyenler bugün saat 19.00’da sergi katında gerçekleşecek söyleşiye katılabilirler. Söyleşide sanatçıya serginin küratörü Edith Devaney eşlik edecek.
Zaman
Ana Sayfa
07.05.2014
Sanatıticarîleştirenadamİstanbul’da/">İstanbul’daİstanbul’da/">Sanatı ticarîleştiren adam İstanbul’da
‘ESKADER ödülleri vefa borcudur’
Zaman
28.04.2014
02:06
Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin (ESKADER) 2013 Kültür Sanat Ödülleri, önceki gün Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerine verildi.Her yıl olduğu gibi bu yıl da tören, pek çok usta şair, yazar, sanatçı ve bilim adamının katılımıyla renkli görüntülere sahne oldu. Ödül alanlar arasında Çiçek Derman, Bestami Yazgan, Dr. Cezmi Bayram, Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, Osman Suroğlu, Gönül Paçacı, Orhan Alimoğlu, Mustafa Özdamar, Mehmet Türker Acaroğlu, Dr. Cahit Öney ve M.Necati Demirtaş da vardı. Takdimini Mehmet Şahin’in yaptığı törenin başında konuşan ESKADER Başkanı Mehmet Nuri Yardım şunları söyledi: “ESKADER bir gönül yolculuğu, bir gül koşusudur. Değerlerimize sahipleniş, medeniyetimizi anlama ve idrak hareketidir. Muhteşem kültürümüzün ve engin sanatımızın toplumumuzda karşılığını bulma çabasıdır. Nesillerin buluşmasıdır. ESKADER Ödülleri de bir vefa borcudur.” Program ESKADER’i tanıtan bir filmin gösterimi ile başladı ve ardından Fırat Kızıltuğ’un verdiği konserle devam etti. Ödüllerin takdim edilmesinin ardından hâtıra fotoğrafları çekilerek sona erdi. Kimler, hangi dalda ödül aldı?Ansiklopedi: İhsan Işık (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi) Araştırma: Prof. Dr. İsmail Erünsal (Osmanlılarda Sahaflar ve Sahaflık) Biyografi: Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar (Abdülbaki Gölpınarlı) Çocuk Edebiyatı: Bestami Yazgan Deneme: Nâzım Payam (Ses ve Yaz) Dergi: İtibar Dergisi Düşünce: Dr. Cezmi Bayram (Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Seyri Yeni Hedefleri) Temaşa Sanatı: Tacettin Diker (Karagöz-kukla sanatçısı) Halk Edebiyatı: Prof. Dr. Saim Sakaoğlu Hâtıra: Kâğıt Kokulu Yıllar (Hasan Başpehlivan) Hikâye: Recep Seyhan (Güneşin Doğduğu Yerde) İnceleme: Prof. Dr. Bilge Ercilasun (Edebiyat Tarihi ve Tenkit) Karikatür: Osman Suroğlu Klâsik Türk Sanatları: Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman (Rikkat Kunt Hoca Hanım) Kitap Yayıncılığı: Büyüyen Ay Yayınları Kurum: Yunus Emre Enstitüsü Kültür Projesi: Edirne Valiliği “Akademi Rumeli” projesiyle Monografi: Muhsin İlyas Subaşı (Toprağın Dili-Bir Âşık Veysel Monografisi) Müzik: Gönül Paçacı Okumaya Teşvik: Bitlis Valiliği “Doğu Okuyor” projesiyle Roman: Leyla Karaca (Göğsündeki Gökyüzü) Seyahat: Rahşan Tekşen (Kırkbirkere İstanbul) Sinema: “Üç Yol” filmi (Yönetmen: Faysal Soysal) Şiir: Ayşe Sevim (İşlenmemiş Suç) Tarih: İsmail Bilgin (Kut’ül Amare–Osmanlı’nın Son Zaferi) Tasavvuf kültürü: Mustafa Özdamar Tiyatro: Amak- ı Hayal (Tiyatro Nefes) Üstün Hizmet Ödülleri: Mehmet Türker Acaroğlu, Dr. Cahit Öney, M. Necati Demirtaş Özel Ödül: Feyzi Halıcı.
Zaman
Kültür
28.04.2014
‘ESKADERödüllerivefaborcudur’‘ESKADER ödülleri vefa borcudur’
‘ESKADER ödülleri vefa borcudur’
Zaman
28.04.2014
02:02
Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin (ESKADER) 2013 Kültür Sanat Ödülleri, önceki gün Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerine verildi.Her yıl olduğu gibi bu yıl da tören, pek çok usta şair, yazar, sanatçı ve bilim adamının katılımıyla renkli görüntülere sahne oldu. Ödül alanlar arasında Çiçek Derman, Bestami Yazgan, Dr. Cezmi Bayram, Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, Osman Suroğlu, Gönül Paçacı, Orhan Alimoğlu, Mustafa Özdamar, Mehmet Türker Acaroğlu, Dr. Cahit Öney ve M.Necati Demirtaş da vardı. Takdimini Mehmet Şahin’in yaptığı törenin başında konuşan ESKADER Başkanı Mehmet Nuri Yardım şunları söyledi: “ESKADER bir gönül yolculuğu, bir gül koşusudur. Değerlerimize sahipleniş, medeniyetimizi anlama ve idrak hareketidir. Muhteşem kültürümüzün ve engin sanatımızın toplumumuzda karşılığını bulma çabasıdır. Nesillerin buluşmasıdır. ESKADER Ödülleri de bir vefa borcudur.” Program ESKADER’i tanıtan bir filmin gösterimi ile başladı ve ardından Fırat Kızıltuğ’un verdiği konserle devam etti. Ödüllerin takdim edilmesinin ardından hâtıra fotoğrafları çekilerek sona erdi. Kimler, hangi dalda ödül aldı?Ansiklopedi: İhsan Işık (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi) Araştırma: Prof. Dr. İsmail Erünsal (Osmanlılarda Sahaflar ve Sahaflık) Biyografi: Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar (Abdülbaki Gölpınarlı) Çocuk Edebiyatı: Bestami Yazgan Deneme: Nâzım Payam (Ses ve Yaz) Dergi: İtibar Dergisi Düşünce: Dr. Cezmi Bayram (Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Seyri Yeni Hedefleri) Temaşa Sanatı: Tacettin Diker (Karagöz-kukla sanatçısı) Halk Edebiyatı: Prof. Dr. Saim Sakaoğlu Hâtıra: Kâğıt Kokulu Yıllar (Hasan Başpehlivan) Hikâye: Recep Seyhan (Güneşin Doğduğu Yerde) İnceleme: Prof. Dr. Bilge Ercilasun (Edebiyat Tarihi ve Tenkit) Karikatür: Osman Suroğlu Klâsik Türk Sanatları: Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman (Rikkat Kunt Hoca Hanım) Kitap Yayıncılığı: Büyüyen Ay Yayınları Kurum: Yunus Emre Enstitüsü Kültür Projesi: Edirne Valiliği “Akademi Rumeli” projesiyle Monografi: Muhsin İlyas Subaşı (Toprağın Dili-Bir Âşık Veysel Monografisi) Müzik: Gönül Paçacı Okumaya Teşvik: Bitlis Valiliği “Doğu Okuyor” projesiyle Roman: Leyla Karaca (Göğsündeki Gökyüzü) Seyahat: Rahşan Tekşen (Kırkbirkere İstanbul) Sinema: “Üç Yol” filmi (Yönetmen: Faysal Soysal) Şiir: Ayşe Sevim (İşlenmemiş Suç) Tarih: İsmail Bilgin (Kut’ül Amare–Osmanlı’nın Son Zaferi) Tasavvuf kültürü: Mustafa Özdamar Tiyatro: Amak- ı Hayal (Tiyatro Nefes) Üstün Hizmet Ödülleri: Mehmet Türker Acaroğlu, Dr. Cahit Öney, M. Necati Demirtaş Özel Ödül: Feyzi Halıcı.
Zaman
Ana Sayfa
28.04.2014
‘ESKADERödüllerivefaborcudur’‘ESKADER ödülleri vefa borcudur’
Kuran kursu öğrencilerini 'abla' yaptılar
Zaman
15.03.2014
13:33
Havuz medyası yeni bir yalana daha imza attı.Star gazetesinin ‘Kirli oyun deşifre oldu, paralel yapının ablalarından şok itiraf başlığıyla yayınladığı haberde kullandığı fotoğrafın İzmirde bir Kuran kursundaki kız öğrencilere ait olduğu ortaya çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığının görevlendirdiği hocaların eğitim verdiği İzmir Hatay Kız Kuran Kursunun modern eğitimini, Aksiyon dergisi iki yıl önce haber yapmış. Hükumet yanlısı yayınlarıyla dikkat çeken ve son dönemdeki yalan haberleriyle gündeme sık sık gelen Star gazetesi, kullandığı fotoğrafları da Aksiyon dergisinden izinsiz kullanmış. Starın haberine malzeme yaptığı bu fotoğrafları, Aksiyon dergisi 18 Haziran 2012 tarihinde yayınlanan İzmirin Kuran koleji adlı haberinde kullanmış.Fotoğrafta itirafçı gibi verilen kız öğrenciler Türkiyenin üçüncü Kuran koleji olan İzmir Hatay Kız Kuran kursunda eğitim görüyor. Türkiyenin en modern Kuran kurslarından biri olan kurum Kuran kursu olmasının yanında laboratuvarları, kütüphanesi ve oturma salonlarıyla medrese eğitimi veriyor. Çok sayıda genç kızın Hafızlık eğitimi almasında İzmirde öncü konumda.
Zaman
Ana Sayfa
15.03.2014
KurankursuöğrencileriniablayaptılarKuran kursu öğrencilerini abla yaptılar
Beşiktaş'ta Gökhan Töre telaşı var
Zaman
13.03.2014
03:38
Beşiktaş, Rubin Kazan’dan sezon sonuna dek kiraladığı Gökhan Töre’nin bonservisini almak istiyor. Talep edilen 7,5 milyon Euro ve gurbetçi yıldıza ilişkin Galatasaray iddiaları ise soruna yol açıyor. Ruslara bu parayı vereceklere, “Hayırlı olsun.” diyeceklerini belirten yöneticilerden Erdal Torunoğulları ise şaşırtıyor.Beşiktaş, sezon başında Rubin Kazan’dan kiraladığı Gökhan Töre’nin bonservisini edinebilmek için kolları sıvadı. Ruslarla görüşmelere başlayan Siyah-Beyazlılar, satın alma opsiyonunu kullanma amacında; ancak devreye hemen rakamlar giriyor. Kırmızı-Beyazlıların 7,5 milyon Euro talebinde indirim bekleyen Kartal’ı, gurbetçi yıldızın istediği meblağ ve Galatasaray iddiaları zorluyor. Gökhan’ın kalmayı arzuladığını ve temasların olumlu sonuçlanacağını umduğunu vurgulayan Dış Transferden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Erdal Torunoğulları, akabinde şaşırtıcı cümleler kuruyor: “Rubin 7,5 milyon Euro’da diretirse bu iş olmaz. Söylenen her şeyi kabullenecek değiliz. Galatasaray araya girip bu miktarı verirse sadece ‘hayırlı olsun’ deriz.”Bu noktada yakın geçmişteki demeçler akıllara geliyor. Gökhan Töre’nin Beşiktaş’ta kalmasından yana tavır koyan menajeri Ahmet Bulut, Siyah-Beyazlı kulüple aynı görüşte. Bir yıl karşılığında 350 bin Euro ödenen R.Kazan’ın sözleşmeye iliştirdiği 7,5 milyon Euro’yu çok bulan Bulut, “Bunu düşürmeyi hedefliyoruz. Neticede bu, ülkenin parası. Rusya’ya neden gitsin?” ifadelerini kullanıyor. Futbolcusunun yakaladığı şansı çok iyi değerlendirdiğine inanan Bulut şunları kaydediyor: “Bence geçen yazın en iyi transferini Beşiktaş yaptı. Kimse Gökhan’dan böyle büyük bir çıkış beklemiyordu.” Aynı kanaatteki Başkan Fikret Orman da Siyah-Beyazlı formanın değerine dikkati çekiyor: “Biz Gökhan’a fırsat sunduk. O da başarılı oldu. Kariyerinde bizde oynadığı kadar maçı yok. Ailemizin içerisinde mutlu. Değerini bilirse kalır.”Benzer görüşlerin akabinde düşünceleri merak edilen Gökhan Töre cephesinde ise iddialar mevcut. Bu sene 950 bin Euro verilen 22 yaşındaki orta sahanın, takımdaki birçok oyuncu gibi Cenk Tosun’un mukavelesini örnek gösterdiği, ücretinin iyileştirilmesini beklediği ileri sürülüyor. Sezon bitiminde Gaziantepspor’dan gelecek olan genç forvet, 5 yıllık kontrat uyarınca cebine toplamda 7 milyon 950, maç başına 10 bin Euro koyacak. Gökhan’ın, ancak Cenk’in 1,6 milyon Euro’luk ortalamasına ‘evet’ diyeceği belirtiliyor.GÜÇLÜ İDDİA: FERNANDES, L.MOSKOVA’DABeşiktaş’ta, 31 Mayıs itibarıyla serbest kalacak Manuel Fernandes kanadında hareketlilik hâkim. Portekiz basınından Record, yetenekli futbolcunun Rus Lokomotiv Moskova ile 5 yıllığına ön protokol imzaladığını yazdı. Son dönemde performansı düşen, taraftarlarla arası açılan klas ayağın durumuna değinen Erdal Torunoğulları, yorumdan kaçındı: “Ne yapacağını en iyi kendisi bilir.” Portekizli hücumcu Hugo Almeida’ya 2014 Dünya Kupası öncesi imza attırabileceklerini müjdeleyen Torunoğulları, izleme komitesinin takibindeki ismi de kamuoyuyla paylaştı. Fethiyespor’un 1990 doğumlu savunmacısı Birol Parlak, Hırvat teknik adam Slaven Bilic’in onayı halinde kadroya katılacak.Almeida, idmanı yarıda bıraktıBeşiktaş, cumartesi günü, deplasmanda vereceği Çaykur Rizespor sınavına hazırlanıyor. Futbolcular dün, kondisyon koşuları sonrası değişmeli olarak yarım sahada maç oynadı. Galip gelen takımlar, sevinç fotoğrafları çektirdi. Antrenmana rehabilitasyon sürecindeki Tomas Sivok, tedavideki Manuel Fernandes ve Ömer Şişmanoğlu ile bireysel çalışan Dany Nounkeu katılmadı. Arkadaşlarıyla birlikte sahaya çıkan Hugo Almeida’nın yanı sıra Ersan Adem Gülüm, çift kalede ağrıları artınca idmanı yarıda bıraktı.
Zaman
Ana Sayfa
13.03.2014
BeşiktaştaGökhanTöretelaşıvarBeşiktaşta Gökhan Töre telaşı var
Beşiktaş'ta Gökhan Töre telaşı var
Zaman
13.03.2014
02:11
Beşiktaş, Rubin Kazan’dan sezon sonuna dek kiraladığı Gökhan Töre’nin bonservisini almak istiyor. Talep edilen 7,5 milyon Euro ve gurbetçi yıldıza ilişkin Galatasaray iddiaları ise soruna yol açıyor. Ruslara bu parayı vereceklere, “Hayırlı olsun.” diyeceklerini belirten yöneticilerden Erdal Torunoğulları ise şaşırtıyor.Beşiktaş, sezon başında Rubin Kazan’dan kiraladığı Gökhan Töre’nin bonservisini edinebilmek için kolları sıvadı. Ruslarla görüşmelere başlayan Siyah-Beyazlılar, satın alma opsiyonunu kullanma amacında; ancak devreye hemen rakamlar giriyor. Kırmızı-Beyazlıların 7,5 milyon Euro talebinde indirim bekleyen Kartal’ı, gurbetçi yıldızın istediği meblağ ve Galatasaray iddiaları zorluyor. Gökhan’ın kalmayı arzuladığını ve temasların olumlu sonuçlanacağını umduğunu vurgulayan Dış Transferden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Erdal Torunoğulları, akabinde şaşırtıcı cümleler kuruyor: “Rubin 7,5 milyon Euro’da diretirse bu iş olmaz. Söylenen her şeyi kabullenecek değiliz. Galatasaray araya girip bu miktarı verirse sadece ‘hayırlı olsun’ deriz.”Bu noktada yakın geçmişteki demeçler akıllara geliyor. Gökhan Töre’nin Beşiktaş’ta kalmasından yana tavır koyan menajeri Ahmet Bulut, Siyah-Beyazlı kulüple aynı görüşte. Bir yıl karşılığında 350 bin Euro ödenen R.Kazan’ın sözleşmeye iliştirdiği 7,5 milyon Euro’yu çok bulan Bulut, “Bunu düşürmeyi hedefliyoruz. Neticede bu, ülkenin parası. Rusya’ya neden gitsin?” ifadelerini kullanıyor. Futbolcusunun yakaladığı şansı çok iyi değerlendirdiğine inanan Bulut şunları kaydediyor: “Bence geçen yazın en iyi transferini Beşiktaş yaptı. Kimse Gökhan’dan böyle büyük bir çıkış beklemiyordu.” Aynı kanaatteki Başkan Fikret Orman da Siyah-Beyazlı formanın değerine dikkati çekiyor: “Biz Gökhan’a fırsat sunduk. O da başarılı oldu. Kariyerinde bizde oynadığı kadar maçı yok. Ailemizin içerisinde mutlu. Değerini bilirse kalır.”Benzer görüşlerin akabinde düşünceleri merak edilen Gökhan Töre cephesinde ise iddialar mevcut. Bu sene 950 bin Euro verilen 22 yaşındaki orta sahanın, takımdaki birçok oyuncu gibi Cenk Tosun’un mukavelesini örnek gösterdiği, ücretinin iyileştirilmesini beklediği ileri sürülüyor. Sezon bitiminde Gaziantepspor’dan gelecek olan genç forvet, 5 yıllık kontrat uyarınca cebine toplamda 7 milyon 950, maç başına 10 bin Euro koyacak. Gökhan’ın, ancak Cenk’in 1,6 milyon Euro’luk ortalamasına ‘evet’ diyeceği belirtiliyor.GÜÇLÜ İDDİA: FERNANDES, L.MOSKOVA’DABeşiktaş’ta, 31 Mayıs itibarıyla serbest kalacak Manuel Fernandes kanadında hareketlilik hâkim. Portekiz basınından Record, yetenekli futbolcunun Rus Lokomotiv Moskova ile 5 yıllığına ön protokol imzaladığını yazdı. Son dönemde performansı düşen, taraftarlarla arası açılan klas ayağın durumuna değinen Erdal Torunoğulları, yorumdan kaçındı: “Ne yapacağını en iyi kendisi bilir.” Portekizli hücumcu Hugo Almeida’ya 2014 Dünya Kupası öncesi imza attırabileceklerini müjdeleyen Torunoğulları, izleme komitesinin takibindeki ismi de kamuoyuyla paylaştı. Fethiyespor’un 1990 doğumlu savunmacısı Birol Parlak, Hırvat teknik adam Slaven Bilic’in onayı halinde kadroya katılacak.Almeida, idmanı yarıda bıraktıBeşiktaş, cumartesi günü, deplasmanda vereceği Çaykur Rizespor sınavına hazırlanıyor. Futbolcular dün, kondisyon koşuları sonrası değişmeli olarak yarım sahada maç oynadı. Galip gelen takımlar, sevinç fotoğrafları çektirdi. Antrenmana rehabilitasyon sürecindeki Tomas Sivok, tedavideki Manuel Fernandes ve Ömer Şişmanoğlu ile bireysel çalışan Dany Nounkeu katılmadı. Arkadaşlarıyla birlikte sahaya çıkan Hugo Almeida’nın yanı sıra Ersan Adem Gülüm, çift kalede ağrıları artınca idmanı yarıda bıraktı.
Zaman
Spor
13.03.2014
BeşiktaştaGökhanTöretelaşıvarBeşiktaşta Gökhan Töre telaşı var
Selim İleri - 1960'ta Hayat 'mecmua'sı
Zaman
22.02.2014
02:17
İstanbul’un ortahalli kentsoylu evlerine yarım yüzyıl önce, hatta daha eskilerde Hayat ‘mecmua’sı her hafta girerdi. ‘Dergi’ sözcüğünün iyi kötü yerleştiği o yıllarda Hayat ‘mecmua’da ısrarlıydı.Mecmuanın sahibi Şevket Rado; neşriyat müdürü Hikmet Feridun Es. Necatigil, sözlüğünde, Şevket Rado için “Cumhuriyet devri yazarlarından” diyor. 1913’te Radovişte’de (Yugoslavya) doğmuş, Rado soyadı oradan geliyor. Uzun yıllar Akşam gazetesinde fıkra yazarlığı yapmış. Sonra dergicilik dönemi başlıyor: Resimli Hayat, Hayat, Ses, Ötekiler. Sanat hayatına şiirle başlıyor. Denemelerini, söyleşilerini birkaç kitapta derliyor. 1988 yılında İstanbul’da ölmüş.Hikmet Feridun Es’e gelince, ondan geriye nefis bir eser kaldı: Kaybolan İstanbul’dan Hatıralar (Ötüken Yayınları, 2010); okumadınızsa, mutlaka okuyun.Hayat mecmuası 1960’ların, dediğim gibi hatta 50’lerin yarı muhafazakâr yarı Avrupaî dünyasının âdeta bir tutanağıdır. Bir yanda Cumhuriyet’e bağlılık, bir yanda Osmanlı hanedanından haberler, Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’nun anıları. Bir yanda yeryüzünün son kralları, kraliçeleri, meselâ imparatoriçe Farah Diba, öylesi saray yaşantıları, bir yanda Halide Edib’in “Millî Mücadele Hatıraları”. Edebiyata da yer verirdi Hayat: Refik Halid’den romanlar, Yakup Kadri’nin anıları...1960’ın taksimetresi çalışıyor1960 yılının Hayat’larını önceki akşam taradım. Eski ciltte yarım yüzyılı aşkın zaman dilimi sanki donmuş, duruyor. Şevket Rado yeni yılımızı kutluyor: “İşte bugün de, 365 basamaklı yeni bir yılın ilk basamağına ayaklarımızı basmış bulunuyoruz. Dün gece yeni yılı eğlenceler içinde karşılamış olanlar bu sabah biraz yorgundurlar. Mutât uykularını uyuyarak uyanmış olanlar, eğer varsa işlerine sarılmışlardır bile.”1960 yılının taksimetresi çalışmaya başlamış. Herkese “uğurlu ve başarılı” bir yıl! Ertesi haftaki Hayat’ta “yılbaşından fotoğraflar”: Yeniköy’deki Boğaziçi Kulübü’nde film yıldızı Belgin Doruk, eşi prodüktör Faruk Kenç; politikacı Mükerrem Sarol her yıl olduğu gibi Hilton’un Şadırvan’ındaymış; Hilton Oteli yılbaşı için bu sene bir sirk dekoruna bürünmüş, şempanze-pelikan kuşu-bir ayı sirk numaralarında ilgi çekmişler.Batılı olmak, Batılı görünmek, Batı tarzı yaşamak o yıllarda biraz da operayla ilintili: “Geçenlerde Ankara Devlet Operası’nda temsil edilmeye başlanan Richard Strauss’un ‘Salome’si hem olağanüstü bir sanat hadisesi, hem de 1960’ın ilk büyük galası oldu.”“Ankara sosyetesine mensup yerli, yabancı birçok güzide şahsiyetin” fotoğrafları Hayat mecmuasının sayfalarında! “İşte Polatkan ailesi. Soldan sağa, Bayan Polatkan, Polatkan’ların yakın bir dostu, Maliye Vekili Hasan Polatkan.” Hanımlar hep vizon etollü: “Bayan Zorlu, kızı Jale Zorlu ve Bayan Harika Yardımcı.” Devlet Tiyatrosu Umum Müdürü ve Başrejisör Cüneyt Gökçer, “sanatkâr” Muazzez Kurdoğlu’yla birlikte...Muazzez Hanım siyah bir pelerine bürünmüş. Muazzez Hanım’ı tanımıştım: Senaryosunu yazdığım ve Zeki Ökten’in yönettiği Bir Demet Menekşe’de oynamıştı. Dünyaya artık dargın bir kadındı. O dargınlık, kırılmışlık içinde aramızdan ayrıldı.Temsilden sonra operanın “istirahat” salonunda kokteyl verilmiş. “Reisicumhurumuz” Celâl Bayar, kızı Nilüfer Gürsoy’la birlikte Devlet Tiyatrosu sanatçılarını kutluyor. Bayar smokin giymiş.İşte “kırmızı renkli, sarı başlıklı sütunları, göz kamaştırıcı avizeleri ve pırıl pırıl tuvaletlerin renk kattığı güzide kalabalığı ile Ankara Operası salonları Salome galasında”!..Salome’nin bu galası Hayat’tan belleğime çakılı kalmıştır; bunca yıl sonra fotoğraflar tam da hatırladığım gibi. Fakat bugün biraz da başka bir ülkeden fotoğraflar gibi bakakalıyorum.1950’ler, 1960’lar Türkiye’nin, özellikle İstanbul, Ankara gibi kentlerin ‘Amerikan rüyası’ gördüğü yıllardır. Aynı şekilde, Türkiye’den Amerika’ya gidenlerin oradaki başarı haberleri Hayat’ta sık sık yer alır: “Amerika’da Türk şarkıları ve dansları pek seviliyor!”“Tanınmış ses sanatkârı Müzeyyen Senar” Hollywood’a gitmiş; orada “meşhur bir gece kulübünde” çalışan Âfet Sevilay, “Müzeyyen ablası” şerefine şarkılar söylüyor. Bir gece de ikisi karşılıklı millî oyunlar, çiftetelli oynuyorlar. Amerikalılar çiftetelliyi çok beğenmişler.Hayat orta sayfalarında “spor takvimi” veriyor. Gol kralları: Metin (G.S.) 12 gol, Abdullah (D.S.) 9 gol, Zeynel (G.
Zaman
En Çok Okunan
22.02.2014
Selimİleri-1960taHayatmecmuasıSelim İleri - 1960ta Hayat mecmuası
Selim İleri - 1960'ta Hayat 'mecmua'sı
Zaman
22.02.2014
02:17
İstanbul’un ortahalli kentsoylu evlerine yarım yüzyıl önce, hatta daha eskilerde Hayat ‘mecmua’sı her hafta girerdi. ‘Dergi’ sözcüğünün iyi kötü yerleştiği o yıllarda Hayat ‘mecmua’da ısrarlıydı.Mecmuanın sahibi Şevket Rado; neşriyat müdürü Hikmet Feridun Es. Necatigil, sözlüğünde, Şevket Rado için “Cumhuriyet devri yazarlarından” diyor. 1913’te Radovişte’de (Yugoslavya) doğmuş, Rado soyadı oradan geliyor. Uzun yıllar Akşam gazetesinde fıkra yazarlığı yapmış. Sonra dergicilik dönemi başlıyor: Resimli Hayat, Hayat, Ses, Ötekiler. Sanat hayatına şiirle başlıyor. Denemelerini, söyleşilerini birkaç kitapta derliyor. 1988 yılında İstanbul’da ölmüş.Hikmet Feridun Es’e gelince, ondan geriye nefis bir eser kaldı: Kaybolan İstanbul’dan Hatıralar (Ötüken Yayınları, 2010); okumadınızsa, mutlaka okuyun.Hayat mecmuası 1960’ların, dediğim gibi hatta 50’lerin yarı muhafazakâr yarı Avrupaî dünyasının âdeta bir tutanağıdır. Bir yanda Cumhuriyet’e bağlılık, bir yanda Osmanlı hanedanından haberler, Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’nun anıları. Bir yanda yeryüzünün son kralları, kraliçeleri, meselâ imparatoriçe Farah Diba, öylesi saray yaşantıları, bir yanda Halide Edib’in “Millî Mücadele Hatıraları”. Edebiyata da yer verirdi Hayat: Refik Halid’den romanlar, Yakup Kadri’nin anıları...1960’ın taksimetresi çalışıyor1960 yılının Hayat’larını önceki akşam taradım. Eski ciltte yarım yüzyılı aşkın zaman dilimi sanki donmuş, duruyor. Şevket Rado yeni yılımızı kutluyor: “İşte bugün de, 365 basamaklı yeni bir yılın ilk basamağına ayaklarımızı basmış bulunuyoruz. Dün gece yeni yılı eğlenceler içinde karşılamış olanlar bu sabah biraz yorgundurlar. Mutât uykularını uyuyarak uyanmış olanlar, eğer varsa işlerine sarılmışlardır bile.”1960 yılının taksimetresi çalışmaya başlamış. Herkese “uğurlu ve başarılı” bir yıl! Ertesi haftaki Hayat’ta “yılbaşından fotoğraflar”: Yeniköy’deki Boğaziçi Kulübü’nde film yıldızı Belgin Doruk, eşi prodüktör Faruk Kenç; politikacı Mükerrem Sarol her yıl olduğu gibi Hilton’un Şadırvan’ındaymış; Hilton Oteli yılbaşı için bu sene bir sirk dekoruna bürünmüş, şempanze-pelikan kuşu-bir ayı sirk numaralarında ilgi çekmişler.Batılı olmak, Batılı görünmek, Batı tarzı yaşamak o yıllarda biraz da operayla ilintili: “Geçenlerde Ankara Devlet Operası’nda temsil edilmeye başlanan Richard Strauss’un ‘Salome’si hem olağanüstü bir sanat hadisesi, hem de 1960’ın ilk büyük galası oldu.”“Ankara sosyetesine mensup yerli, yabancı birçok güzide şahsiyetin” fotoğrafları Hayat mecmuasının sayfalarında! “İşte Polatkan ailesi. Soldan sağa, Bayan Polatkan, Polatkan’ların yakın bir dostu, Maliye Vekili Hasan Polatkan.” Hanımlar hep vizon etollü: “Bayan Zorlu, kızı Jale Zorlu ve Bayan Harika Yardımcı.” Devlet Tiyatrosu Umum Müdürü ve Başrejisör Cüneyt Gökçer, “sanatkâr” Muazzez Kurdoğlu’yla birlikte...Muazzez Hanım siyah bir pelerine bürünmüş. Muazzez Hanım’ı tanımıştım: Senaryosunu yazdığım ve Zeki Ökten’in yönettiği Bir Demet Menekşe’de oynamıştı. Dünyaya artık dargın bir kadındı. O dargınlık, kırılmışlık içinde aramızdan ayrıldı.Temsilden sonra operanın “istirahat” salonunda kokteyl verilmiş. “Reisicumhurumuz” Celâl Bayar, kızı Nilüfer Gürsoy’la birlikte Devlet Tiyatrosu sanatçılarını kutluyor. Bayar smokin giymiş.İşte “kırmızı renkli, sarı başlıklı sütunları, göz kamaştırıcı avizeleri ve pırıl pırıl tuvaletlerin renk kattığı güzide kalabalığı ile Ankara Operası salonları Salome galasında”!..Salome’nin bu galası Hayat’tan belleğime çakılı kalmıştır; bunca yıl sonra fotoğraflar tam da hatırladığım gibi. Fakat bugün biraz da başka bir ülkeden fotoğraflar gibi bakakalıyorum.1950’ler, 1960’lar Türkiye’nin, özellikle İstanbul, Ankara gibi kentlerin ‘Amerikan rüyası’ gördüğü yıllardır. Aynı şekilde, Türkiye’den Amerika’ya gidenlerin oradaki başarı haberleri Hayat’ta sık sık yer alır: “Amerika’da Türk şarkıları ve dansları pek seviliyor!”“Tanınmış ses sanatkârı Müzeyyen Senar” Hollywood’a gitmiş; orada “meşhur bir gece kulübünde” çalışan Âfet Sevilay, “Müzeyyen ablası” şerefine şarkılar söylüyor. Bir gece de ikisi karşılıklı millî oyunlar, çiftetelli oynuyorlar. Amerikalılar çiftetelliyi çok beğenmişler.Hayat orta sayfalarında “spor takvimi” veriyor. Gol kralları: Metin (G.S.) 12 gol, Abdullah (D.S.) 9 gol, Zeynel (G.
Zaman
Köşe Yazıları
22.02.2014
Selimİleri-1960taHayatmecmuasıSelim İleri - 1960ta Hayat mecmuası
Usta kalemlerin geride bıraktıkları evler
Zaman
14.02.2014
02:13
Eserleriyle yakından tanığımız edebiyatçıların bu eserleri nerede yazdıklarını, nasıl bir yerde yaşadıklarını hep merak ederiz. Buradan yola çıkarak izini sürdüğümüz evlerin kimisinin müze yapıldığını kimisinin de ilk halinden geriye hiçbir şey kalmadığını görüyoruz.Edebiyatımızın usta kalemlerinin eserleri kadar onların hatıralarına tanıklık eden evleri de değerlidir. Yazarın yaşadığı evi görmek her okuru mutlu eder. Üstelik o günlerdeki haliyle, kullanılmışlıklarıyla, en ince detaylarıyla... Peki, ne oldu bu evlere? Dünyadan göçüp giden yazarların evleri bazen müzeye dönüştürülüyor bazen de yıkılıyor ya da farklı şekillerde kullanılıyor. Evlerin çoğunun günümüze ulaşamayışı Doç. Dr. Ali Şükrü Çoruk’a göre ahşap olmalarından kaynaklanıyor. Bu durum evleri daha çabuk eskitirken, yangınları da kolaylaştırıyor. Çoruk, son zamanlardaki evlerin durumu için, “Sık yer değiştirmeler, mülkiyet anlayışı ve veraset sistemi gibi sebepler yüzünden edebiyatçıların yaşadıkları evler sürekli el değiştirmiş, yıkılıp yerlerine başka binalar yapılmış.” diyor.Evler sadece dış şekliyle değil, edebiyatçının kullandığı eşyalarla ve ondan kalan ev düzeniyle anlamlıdır. Bugün muhafaza edilen müze evlerde maalesef dönemi yansıtan çok az eşya var. 19. yüzyılda ortaya çıkan müzecilik anlayışının bir sonucu olan müze evler, edebiyatçıların yaşadığı evleri koruma düşüncesinden geliyor. Bizde geçmişi yakın tarihe dayanan ve fazla yaygın olmayan müze evler, Avrupa’da oldukça popüler. Ahmet Haşim, Frankfurt seyahati sırasında Alman yazar Goethe’nin evindeki masasında ünlü eseri ‘Faust’un mürekkep lekelerinin hâlâ durduğunu görerek, ortamın kendisinde oluşturduğu hisleri “Faust’un Mürekkep Lekeleri” adlı yazısında anlatır. Ünlü deneme yazarı Montaigne’in eserlerini yazdığı kulesi bir Rönesans hatırası olarak günümüzde varlığını muhafaza ediyor. Oysa ki bizler ünlü divan şairi Nedim’in bir zamanlar Beşiktaş’ta oturduğunu sadece “Beşiktaş’a yakın hâne-i virânımız vardır” mısralarından öğreniyoruz. Yurtdışında oldukça önem verilen yazar evleriyle ilgili ‘Writers Houses’ adlı bir site bile hazırlanmış. Sayısız ünlü yazarın yaşadığı mekânların bulunduğu sitede; fotoğraflar, linkler, hikâyeler ve ev hakkında bilgiler yer alıyor.Cahit Sıtkı Tarancı: “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.Dante gibi ortasındayız ömrün.” dizeleriyle hafızalarda yer edinen şiiri gibi edebiyatımıza pek çok unutulmaz eser kazandıran ünlü şair, 1910 Diyarbakır doğumlu. Tarancı’nın çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümünün geçtiği Diyarbakır Cami-i Kebir Mahallesi’ndeki evi tarihi doku ve mimarisiyle dikkat çekiyor. Kültür Bakanlığı tarafından onarılarak, 1973 yılında Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi olarak hizmete açılan evde şaire ait şahsi eşyalar, el yazması mektuplar ve zengin bir kitap koleksiyonu bulunuyor.Ahmet Muhip Dıranas: Hayatını Sinop’ta sürdüren Ahmet Muhip Dıranas, 1966’da kestane ağaçları arasına kendi elleriyle ahşap bir ev inşa eder. Sinop’un Karaoğlan köyündeki evin durumu hakkında geçtiğimiz senelerde soru önergesi bile verildi. Vârislerle olan hukuki süreçlerin bitmesini bekleyen ev, restore edileceği günün özleminde.Mehmet Akif Ersoy: 1921’de Meclis’te Burdur milletvekili olarak göreve başlayan Milli Şair Mehmet Akif, Ankara’da Taceddin Dergâhı’na yerleşir. Şairin yaşadığı yerler arasında en önemlisi muhakkak ki İstiklal Marşı’nı yazdığı bu evdir. Hacettepe Üniversitesi’nin yerleşke alanı içinde yer alan ev, 1949’da müzeye dönüştürülür. Ancak bir süre bakımsız kalan ev, onarılarak 1984’te ziyarete açılır. Akif’in ömrünün son günlerini geçirdiği Beyoğlu Mısır Apartmanı’ndaki dairenin müzeleştirme tartışmaları ise devam ediyor.Tevfik Fikret: Edebiyat-ı Cedide topluluğunun lideri olan şairin, 1906-1915 yılları arasında yaşadığı ev olan Aşiyan, 1945’ten beri müze. Farsça’da yuva anlamına gelen Aşiyan’ın projesi, bizzat şair tarafından çizilmiş. İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde bulunan Aşiyan Müzesi’nde şairin balmumundan heykeli, fotoğrafları, tabloları, şairin yüz maskı ve o dönem kullandığı eşyaları sergileniyor.Hüseyin Rahmi Gürpınar: Edebiyatımızın önemli kalemlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 32 yıl boyunca yaşadığı Heybeliada’daki evi 2000 yılında restore edilerek müze oldu. Geçtiğimiz yıl müze, kütüphane ve kurs merkezi yapılmak istenilse de müze halinde kalmayı başardı.Sait Faik Abasıyanık: Türk hikâyeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık’ın, Burgazada’da Çayır Sokak’taki evi 1959’da annesinin isteği üzerine müzeye dönüştürüldü. Müzede yazarın hayatına tanık olmuş fo
Zaman
En Çok Okunan
14.02.2014
UstakalemleringeridebıraktıklarıevlerUsta kalemlerin geride bıraktıkları evler
Usta kalemlerin geride bıraktıkları evler
Zaman
14.02.2014
02:04
Eserleriyle yakından tanığımız edebiyatçıların bu eserleri nerede yazdıklarını, nasıl bir yerde yaşadıklarını hep merak ederiz. Buradan yola çıkarak izini sürdüğümüz evlerin kimisinin müze yapıldığını kimisinin de ilk halinden geriye hiçbir şey kalmadığını görüyoruz.Edebiyatımızın usta kalemlerinin eserleri kadar onların hatıralarına tanıklık eden evleri de değerlidir. Yazarın yaşadığı evi görmek her okuru mutlu eder. Üstelik o günlerdeki haliyle, kullanılmışlıklarıyla, en ince detaylarıyla... Peki, ne oldu bu evlere? Dünyadan göçüp giden yazarların evleri bazen müzeye dönüştürülüyor bazen de yıkılıyor ya da farklı şekillerde kullanılıyor. Evlerin çoğunun günümüze ulaşamayışı Doç. Dr. Ali Şükrü Çoruk’a göre ahşap olmalarından kaynaklanıyor. Bu durum evleri daha çabuk eskitirken, yangınları da kolaylaştırıyor. Çoruk, son zamanlardaki evlerin durumu için, “Sık yer değiştirmeler, mülkiyet anlayışı ve veraset sistemi gibi sebepler yüzünden edebiyatçıların yaşadıkları evler sürekli el değiştirmiş, yıkılıp yerlerine başka binalar yapılmış.” diyor.Evler sadece dış şekliyle değil, edebiyatçının kullandığı eşyalarla ve ondan kalan ev düzeniyle anlamlıdır. Bugün muhafaza edilen müze evlerde maalesef dönemi yansıtan çok az eşya var. 19. yüzyılda ortaya çıkan müzecilik anlayışının bir sonucu olan müze evler, edebiyatçıların yaşadığı evleri koruma düşüncesinden geliyor. Bizde geçmişi yakın tarihe dayanan ve fazla yaygın olmayan müze evler, Avrupa’da oldukça popüler. Ahmet Haşim, Frankfurt seyahati sırasında Alman yazar Goethe’nin evindeki masasında ünlü eseri ‘Faust’un mürekkep lekelerinin hâlâ durduğunu görerek, ortamın kendisinde oluşturduğu hisleri “Faust’un Mürekkep Lekeleri” adlı yazısında anlatır. Ünlü deneme yazarı Montaigne’in eserlerini yazdığı kulesi bir Rönesans hatırası olarak günümüzde varlığını muhafaza ediyor. Oysa ki bizler ünlü divan şairi Nedim’in bir zamanlar Beşiktaş’ta oturduğunu sadece “Beşiktaş’a yakın hâne-i virânımız vardır” mısralarından öğreniyoruz. Yurtdışında oldukça önem verilen yazar evleriyle ilgili ‘Writers Houses’ adlı bir site bile hazırlanmış. Sayısız ünlü yazarın yaşadığı mekânların bulunduğu sitede; fotoğraflar, linkler, hikâyeler ve ev hakkında bilgiler yer alıyor.Cahit Sıtkı Tarancı: “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.Dante gibi ortasındayız ömrün.” dizeleriyle hafızalarda yer edinen şiiri gibi edebiyatımıza pek çok unutulmaz eser kazandıran ünlü şair, 1910 Diyarbakır doğumlu. Tarancı’nın çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümünün geçtiği Diyarbakır Cami-i Kebir Mahallesi’ndeki evi tarihi doku ve mimarisiyle dikkat çekiyor. Kültür Bakanlığı tarafından onarılarak, 1973 yılında Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi olarak hizmete açılan evde şaire ait şahsi eşyalar, el yazması mektuplar ve zengin bir kitap koleksiyonu bulunuyor.Ahmet Muhip Dıranas: Hayatını Sinop’ta sürdüren Ahmet Muhip Dıranas, 1966’da kestane ağaçları arasına kendi elleriyle ahşap bir ev inşa eder. Sinop’un Karaoğlan köyündeki evin durumu hakkında geçtiğimiz senelerde soru önergesi bile verildi. Vârislerle olan hukuki süreçlerin bitmesini bekleyen ev, restore edileceği günün özleminde.Mehmet Akif Ersoy: 1921’de Meclis’te Burdur milletvekili olarak göreve başlayan Milli Şair Mehmet Akif, Ankara’da Taceddin Dergâhı’na yerleşir. Şairin yaşadığı yerler arasında en önemlisi muhakkak ki İstiklal Marşı’nı yazdığı bu evdir. Hacettepe Üniversitesi’nin yerleşke alanı içinde yer alan ev, 1949’da müzeye dönüştürülür. Ancak bir süre bakımsız kalan ev, onarılarak 1984’te ziyarete açılır. Akif’in ömrünün son günlerini geçirdiği Beyoğlu Mısır Apartmanı’ndaki dairenin müzeleştirme tartışmaları ise devam ediyor.Tevfik Fikret: Edebiyat-ı Cedide topluluğunun lideri olan şairin, 1906-1915 yılları arasında yaşadığı ev olan Aşiyan, 1945’ten beri müze. Farsça’da yuva anlamına gelen Aşiyan’ın projesi, bizzat şair tarafından çizilmiş. İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde bulunan Aşiyan Müzesi’nde şairin balmumundan heykeli, fotoğrafları, tabloları, şairin yüz maskı ve o dönem kullandığı eşyaları sergileniyor.Hüseyin Rahmi Gürpınar: Edebiyatımızın önemli kalemlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 32 yıl boyunca yaşadığı Heybeliada’daki evi 2000 yılında restore edilerek müze oldu. Geçtiğimiz yıl müze, kütüphane ve kurs merkezi yapılmak istenilse de müze halinde kalmayı başardı.Sait Faik Abasıyanık: Türk hikâyeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık’ın, Burgazada’da Çayır Sokak’taki evi 1959’da annesinin isteği üzerine müzeye dönüştürüldü. Müzede yazarın hayatına tanık olmuş fo
Zaman
Ana Sayfa
14.02.2014
UstakalemleringeridebıraktıklarıevlerUsta kalemlerin geride bıraktıkları evler
Facebook fırtınası dinmiyor
Zaman
05.02.2014
02:09
Dünyanın en büyük sosyal medya sitesi Facebook salı günü 10. yaşına girdi. Şirketin 10 yıllık kısa tarihi ise başarılarla dolu.2005 yılında Harvard Üniversitesi’nde bir yurt odasında Mark Zuckerberg tarafından kurulan Facebook, bir milyar üyesiyle dünyanın en büyük sosyal medya sitesi haline geldi. Yakın rakiplerinden Twitter’ın kullanıcı sayısının 645 milyon olduğu düşünülürse, Facebook’un başarısı daha da kolay anlaşılabilir.Genç girişimci Zuckerberg tarafından kurularak, sosyal medya kavramının ortaya çıkmasında büyük pay sahibi olan sitenin borsa değeri tam 100 milyar dolar.Site 2005 yılında ilk kurulduğunda “Thefacebook” adıyla sadece Harvard Üniversitesi öğrencilerine hizmet veriyordu, şimdi ise bütün dünyaya yayıldı. Zuckerberg’in sitesi dünya genelinde en çok bilinen markalardan biri haline geldi.İlk kurulan Facebook, zaman akışı ve haber kaynağı özelliklerine sahip değildi. Birbirinden bağımsız profillerden oluşan sosyal ağ, basit forumlar gibi işlev görüyordu.Facebook’ta arkadaşların birbirlerinin faaliyetlerini görmesini sağlayan Haber Kaynağı uygulaması 2006 yılından sonra getirildi. Site bu değişiklikle diğer sosyal medya sitelerinden farklı bir yola girmeye başladı ve bir sosyal medya devi haline geldi.2009 yılında ise Facebook ilk kez gerçek zamanlı veri paylaşımını kullanmaya başladı. Bu atılım siteyi daha interaktif hale getirerek, dünya çapında bilinilirliğini arttırdı.Atılımlarına hız veren Facebook, 2010 yılında sayfanın üzerine bildirim ikonları yerleştirdi. Bu sayede kullanıcılar birbiriyle etkileşime geçtiğinde, Facebook’tan otomatik olarak uyarı alacaklardı.2010 yılında yapılan bir diğer değişiklik de profil fotoğrafı dışındaki fotoğrafların görünürlüğünü arttırmak oldu. Sayfa eklenen yeni bir bölümde kullanıcının diğer fotoğrafları da gösterilmeye başlandı.2011 yılında Facebook radikal bir değişikliğe uğradı. Zaman tüneli uygulamasına geçen site hakkında kullanıcıların ilk yorumları olumsuz olsa da zamanda herkes alıştı.Son yıllarda siteye olan ilgi azalsa da Facebook bir takım yenilikler yapmaya devam ediyor. Kullanıcılar site üzerinde istedikleri her işlemi daha kolay yapabiliyor.
Zaman
Ana Sayfa
05.02.2014
FacebookfırtınasıdinmiyorFacebook fırtınası dinmiyor
Gülünce, hepimiz aynıyız
Zaman
28.01.2014
02:19
“Paris banliyö olayları sonucunda ortaya çıkan dünyaca ünlü fotoğraf projesi Inside Out Projectin Türkiye ayağı 15 Şubatta Balatta gerçekleştirilecek. Her ülkede, sosyal sorunlara işaret eden projenin ülkemiz için belirlenen konusu “Gülümseyince Aynıyız.”Fransada 2005 yılının Ekim ayında çıkan ve dünya gündemine ‘Paris banliyö olayları olarak oturan isyanlar, dünyaca ünlü fotoğraf projesi www.InsideOutProject.netin doğmasına vesile oldu. Olaylar çıkmadan kısa bir süre önce, Parisli duvar sanatçısı JR (17), eline fotoğraf makinesi alır ve şehrin arka sokaklarında, varoşlarda ya da banliyölerde yaşayan arkadaşlarının fotoğrafını çeker. Sonra bu fotoğrafları yine aynı sokaklara asar. Kendi halinde bir portre çalışması yapmıştır JR. Fakat tam o sırada banliyö olayları patlar. İsyanın sebebi bellidir: Herkesin birbirini ocu, bucu, şucu diye tanımladığı, aşağıladığı düzene karşı çıkmak. O zamanki Fransa İçişleri Bakanı Sarkozy, Parisin yakın banliyölerinden Courneuve semtinde 4000ler sitesini ziyaretinden sonra unutulmayacak bir söz sarf eder: “Bu siteleri tazyikli suyla temizlemek lazım.” Birkaç ay sonra ise yine aynı bölgeleri kastederek Fransızcada kötü bir aşağılama tabiri olan ‘racaille yani ‘ayak takımı çıkar ağzından. Yine aynı günlerde Parisin kuzeyindeki banliyö semtlerinden Clichy Sous-Boisda top oynayan gençlerden üçü polisin kimlik kontrolü yapacağından endişe ederek kaçarken sığındıkları bir elektrik trafosunda yüksek akıma kapılırlar. 17 yaşındaki Mağrip asıllı Ziyad Benna ve 15 yaşındaki Siyah Afrikalı Bouna Traore hayatlarını kaybederken Urfalı Muhittin ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılır. Arkadaşlarının ölümü üzerine öfkeye kapılan onlarca genç o gece polis ve itfaiyecilerle kamu binalarına saldırır. Bu tepkiler ertesi güne kadar sürer. Toplam 23 araba ateşe verilir ve artık olayların önü alınamaz. Tüm medya gettolarda yaşayan, ortalığı yakıp yıkan bu insanları bir canavar gibi anlatır. JR, TV görüntülerini izlerken kendi çektiği portreleri de görür ekranda ve dostlarının bu kadar kötü tanıtılmasından rahatsız olur. Evet melek değildiler, ama canavar olmadıklarından da emindir. JR, tekrar aynı mahallelere gider, tek bir amacı vardır, şehri ters yüz etmek. Arka sokakların gerçek yüzünü öne taşımak. Sanatçı, aynı arkadaşlarının portrelerini tekrar çeker. Hepsine söylediği şudur: ‘Korkunç olun! Ortaya karikatürize edilmiş korkunçlukta çok yakından çekilmiş onlarca portre çıkar. JR bu portreleri kocaman posterler halinde Parisin en sosyetik, en ‘ulaşılmaz, en dokunulmaz, en, en… sokaklarına asar. Önceleri astığı posterler çıkartılır. Ancak zaman geçtikçe Parisli burjuvalar her şeyin medyanın anlattığı gibi olmadığını, gettolarda yaşayan insanların da canavar olmadıklarını görmeye başlar. 1 yıl sonra Paris Belediyesi JRa eserlerini belediye binasının duvarlarında sergilemesini önerir. JR, sanat galerileri ya da magazin dergilerinde değil, sokaklarda sergilediği sanatıyla insanların bir konu hakkında düşünmesini sağlar. Sokaktaki sanatın gücünü keşfeden genç sanatçı, çalışmalarını Ortadoğu ülkeleri başta olmak üzere 120 farklı ülkede, farklı sosyal konuları ele alarak devam ettirir. Bu gücü başka insanların da keşfetmesini ve dertleri her ne ise kendi fotoğraflarını çekip, kendi sokaklarında anlatmalarını ister. Fransız duvar sanatçısı JRın bireysel çabalarıyla başlayıp, kolektif bilince açtığı global fotoğraf projesi Inside Out Projectin (Ters Yüz Etme Projesi) Türkiye ayağı 15 Şubatta Balatta gerçekleştirilecek. Fotoğraf sanatçısı Tolga Bayraktar ve proje koordinatörü Tuba Aynur, o gün saat 14.00te altı aydır Balatta çektikleri 70 gülümseyen portreyi duvarlara asacaklar. Tüm dünyada farklı sorunlara işaret eden projenin Türkiye için belirlenen konusu “Gülümseyince Aynıyız”. Son aylarda ülkemizin en büyük sorunu bu çünkü. Bir karamsarlık çöktü üzerimize, kötü senaryolar duyuyor, kâbuslara uyanıyor, kalbimizi, ruhumuzu serin ve selametli bir yola iletmeye zorlanıyoruz. Hepimizin hakikaten gülmeye ve güldürmeye çok ihtiyacı var. Gülümseyince çok güzel oluyorsun Türkiye… “Sponsor kabul edilmiyor” Tolga Bayraktar-Tuba Aynur: “Dünyada ve çevremizde hep bir ayrımcılık var. Sadece Türkiyede değil, dünyada politik çatışmaların olduğu bir dönemdeyiz. Biz ortak kodlardan hareket etmek istedik. Bu nedenle gülümseyince aynıyız diyoruz. Balatta farklı kültürlerde, dinlerde ve sosyal yapıdaki insanlar hoşgörü içinde yaşıyor. Bu nedenle Balatı seçtik. Inside Out Project için konuyu siz belirliyorsunuz, ırkçılık, şiddet ve teşhircilik içermeyen, sosyal konulara parmak basan her fotoğraf kabul ediliyor. Fakat belli standartları var. Sadece portre çekmek zorundasınız ve kesinlikle sponsor desteği almamanız gerekiyor. Kabul edilen he
Zaman
Kültür
28.01.2014
GülüncehepimizaynıyızGülünce hepimiz aynıyız
Fotoğrafın ‘İz’i kapandı
Zaman
19.01.2014
02:10
Ara Güler’in deyişiyle ‘Türkiye’ye fotoğrafı öğreten dergi’ İz, 49. sayısıyla yayın hayatını sonlandırdı. Derginin koordinatörü Gölnur Cengiz, geride dünyanın hallerine tanıklık eden bir ‘insanlık arşivi’ bıraktıklarını söylüyor.Dünyanın başka bir coğrafyasında yaşayan insanların öykülerini bu toprakların insanına anlatmak üzere yola çıktı İz dergisi. Gri bütün tonlarıyla, gökkuşağı bütün renkleriyle kendine yer buldu sayfalarında. Fotoğrafın evrensel ve özgün dili aradan geçen 8 yılın ve 49 sayının sonunda derin bir “iz” bıraktı ve güçlü bir hafıza oluşturdu Türkiye’de. Derginin bütün yükünü önce Hasan Şenyüksel, sonra Gölnur Cengiz sırtlasa da, fotoğrafları her zaman ‘foto muhabiri’ Ara Güler seçti. “Ara Güler’in genel yayın yönetmeni olduğu bir foto röportaj dergisi” olarak dünyadaki bütün ajanslar ve fotoğrafçılar tarafından saygı duyulan bir yayın oldu. “İz”de fotoğrafı çıkan Magnum nesli ve genç yetenekler bu sayıları kütüphanelerinin en özel bölümüne yerleştirdi. Derginin koordinatörü Gölnur Cengiz, İz’den kalanları şöyle anlatıyor: “Geriye dönüp bakınca, yalnız bu coğrafyanın değil, giderek sevimliliğini kaybeden, ondan bahsederken endişelere gark olduğumuz yeşil, sevimli gezegenimizin de insanlık hallerine tanıklık etmiş, her biri birbirinden değerli bir insanlık arşivi.” Mali sebepler yüzünden “harç bitti, yapı paydos” dese de, geleceğe dair ümitlerini koruyor Cengiz. Bu bir nokta değil, virgül, diyor. İz’in son sayısı, derginin ruhu Ara Güler’in tarife hacet bırakmayan siyah-beyaz İstanbul’una ayırdıklarını anlatıyor.Türkiye’de fotoğraf alanında önemli bir boşluğu dolduran İz, sizin deyiminizle ‘paydos’ dedi. İz sizin için neler ifade ediyordu?Şu anda böbrek yetmezliği nedeniyle gözetim altında bulunan üstadımız, Genel Yayın Yönetmenimiz Ara Güler’e acil şifalar dileyerek sözlerime girmek istiyorum. Ustamız Ara Güler’in deyimiyle İz, Türkiye’ye fotoğrafı öğretti. Toplumun canlı, dinamik, değişken unsurlarına kültürel açıdan ve fotoğraf perspektifinden katkıda bulunma, dünya fotoğraf kültürünün platformu olmaya açık bir yayın oluşturma fikri ustamızı memnun etti, İz’in her sayısında yayımlanan her bir fotoğraf, yine kendisinin onayıyla okuyucuyla buluştu. Fotoğraf tutkunlarına, meraklılarına, amatörce ve profesyonelce fotoğrafa gönül vermiş kitlelere ama özellikle genç kuşaklara fotoğrafı sevdirmek, onları fotoğrafın peşinden koşturmaya vesile olmak, Ara Güler’i her zaman heyecanlandırmıştır.İz dergisinde Hasan Şenyüksel’in ardından son bir yıldır derginin koordinatörlüğünü yaptınız, nasıl bir deneyim oldu sizin için?Dergi, gazete gibi değil farklı bir sorumluluk gerektiriyor. Hele de İz’in uluslararası arenada tanınıyor olması, ülkemiz adına Türkiye adına, fotoğraf adına omuzlarımıza apayrı bir yük yükledi. İyiyi daha nasıl iyi yaparız? Güzeli daha nasıl güzel yaparız? Sorumluluk isteyen, sürekli araştırma gerektiren, stresli, zor ama bir o kadar da keyifli bir süreç. Bu yolculuğumuzda şiarımız hep: “Ustalara saygı, gençlere fırsat”.8 yılda çıkan 49 sayı ile İz, Türk fotoğrafında neleri değiştirdi?Bu süreçte görsel belleği geliştirdiğimize inanıyoruz. Fotoğraf camiasını, başta Magnum Photos olmak üzere VII Agency, Panos, Vu gibi uluslararası fotoğraf kurumları ve fotoğrafçılarla tanıştırdığımıza inanıyoruz. Onların dünyanın her köşesinden ve çeşitli zaman dilimlerinden çektikleri doyumsuz kareleri, okurlarımızla buluşturduğumuza inanıyoruz.SÖYLEYECEK SÖZÜMÜZ BİTMEDİİz, Magnum fotoğrafçılarının yanında Türkiye’den genç ve yetenekli fotoğrafçıların da projelerini yayınlatabildiği bir dergiydi. Sizi heyecanlandıran isimlerle karşılaştınız mı?İstanbul’dan ve Anadolu’dan birçok genç yetenekli fotoğrafçı arkadaşlarımızın portfolyalarına İz’de özellikle yer açtık ki onlar da seslerini, emeklerini aracısız olarak duyurabilsin. Gönül isterdi ki bize ulaşan her genç yeteneğin çalışmalarına yer verebilseydik. İleriki dönemde soluğumuz yeterse yayımlamaktan ve okuyucuyla buluşturmaktan sevinç duyacağım, bizi etkileyen birçok genç isim var. Bu anlamda söyleyecek sözümüz henüz bitmedi yani.Türkiye’de son yıllardaki fotoğraf üretimi sizce nasıl?Dijital dünyanın baş döndürücü gelişiminde Türkiye’deki fotoğraf üretimi de inanılmaz boyutlarda. Herkes her dakika bir şeyler çekmekte ve yayımlamakta. Ancak fotoğrafa meraklı kitlenin artışı, kalite arayışıyla doğru orantılı değil maalesef. Ben şuna benzetiyorum; azgın bir su dalgası binlerce, milyonlarca çakıl taşını sürükler ve ardında bir sürü çakıl bırakır; ancak onların içinden sadece 5-10 tanesi bakmaya, saklanmaya değerdir.Derginin kapanması, Fotoğrafevi’nin diğer faaliy
Zaman
Kültür
19.01.2014
Fotoğrafın‘İz’ikapandıFotoğrafın ‘İz’i kapandı
Herkes bir çalışırken ben on çalışıyorum
Zaman
11.01.2014
02:09
İnternete Mahir İpek yazınca çıkan ilk ayrıntı halk ozanı İsmail İpek’in oğlu olduğu. Onun için oyunculuk macerasından önce müzikle dolu çocukluğunu konuşuyoruz, sıcak detaylar çıkıyor. Mesela en büyük keyfi Aşık Mahsuni’yi telefonla arayıp işletmekmiş.Babanız halk ozanı. Onun türkülerini dinleyerek mi büyüdünüz?Biraz öyle, biraz da yasaklarla, darbe döneminin baskılarıyla geçen bir çocukluğum oldu. Tuhaf tabii… O zamanlar hayat hep böyle gidecekmiş gibi geliyordu. Babam söylediği türküler, hayata bakışı ya da tercihlerinden dolayı dönemin darbeci zihniyeti tarafından pek hoş karşılanmıyordu. Sık sık başı belaya giriyordu. Gözaltıları, tutuklamalar... Çocukluğum bunların arasında geçti. Zaman zaman hapishane ziyaretlerine gidiyorduk. Dışarıda olduğu dönemlerde de pek karşılaşamıyorduk. Yurtdışı konserleri oluyordu.Sizi götürüyor muydu yanında?Hayır. O zamanlar halk ozanlığının çok kabul gördüğü, popüler olduğu dönemdi. Babam, Mahzuni Şerif, Nesimi Çimen, Selda o dönemin önde gelen ozanlarıydı. O yüzden yoğun bir trafik içinde yaşardı. Evimize hoş ziyaretler olurdu.Âşık Mahzuni gelip gidermiş, doğru mu?Tabii. O zamanlar cep telefonu yok ya, en büyük keyfim Mahsuni amcayı evden arayıp işletmekti. Rahmetli de her seferinde tongaya düşerdi. Telefon paranızı ödememişsiniz. Bu konuşmadan sonra telefonuz kesilecek, derdim. Delirirdi: ‘Ali’ye verdim, yatıracaktı, nasıl yatırmadı?’ Sonrasında ‘Ulan beni yine kandırdın, üçkâğıtçı!’ derdi. Müthiş keyifliydi... Her seferinde inanması beni daha da eğlendiriyordu.Ozanların gelip gittiği evde keyifli müzik ortamı vardır.Gecekondu mahallesinde oturuyorduk, Bedia Akartürk gibi popüler isimler uğrardı. Tek kanallı dönem… Cumhurbaşkanı gelince sokaklarda karşılama töreni olur ya, aynen öyleydi. İnsanlar onları görmeye gelirdi, ev kalabalık olurdu. Adeta konser havası esiyordu.Böyle bir ortamda neden müziğe yönelmediniz?Abim söyler çalar, bağlama-nota hocalığı yapar. Amerika’da yaşayan kız kardeşim muazzam bir sese sahip, öbür ablam da öyle. Küçük olarak kendimi hep kenara ittim. Babam sesimi yıllar sonra tiyatroda duydu, “Oğlum, sende de ses varmış. Niye böyle sakladın.” demişti. Çocukken kalabalığın içinde çok çabuk iletişim kurabilen biri değildim. Hâlâ da öyleyim. Bir ortamda pat diye kendi varlığımı ortaya koyamam. İlk tanıyanlar soğuk, soluk algılar, sonrasında öyle değilmişsin, derler.Kapalı Mahir nasıl açıldı, oyunculuğa yöneldi?O da ilginç. Lise yıllarında bir şey olmak gibi bir niyetim yoktu. Üniversiteye hazırlıklar başlamış, biri uluslararası ilişkiler, tıp okuyacağım diyordu. Hiçbiri beni çekmiyordu. Bir şeye yönelemedim, durdum. Okuldan soğumaya başladığım sıralarda edebiyat hocam, “6. sınıflar tiyatro yapacak. Erkek sayısı az. Sizin sınıftan var mı orada oynayacak.” dedi. Hiç oralı olmadım. Sınıftakiler bastırdı, hocam ısrar etti, gittim. İlk provada piyesin ilk cümlesini okurken işin keyfine vardım. O provadan ne istediği bilen biri olarak çıktım. Sonra tiyatro kurslarına gittim, hiçbir şey bilmediğimi anladım. Ankara ile doğunun harmanlanmış bir şivesi vardı bende. Onu düzelttim. Bir insan bir çalışıyorsa, ben on çalıştım. O günden itibaren hedeflediğim şeylerin büyük çoğunluğu oldu. Halk Oyuncuları tiyatrosunda ilk profesyonel oyunumu oynadım, Anadolu Sanat Merkezi’nde çalıştım.Ankara Sanat Tiyatrosu’na (AST) geçişiniz nasıl oldu?1991’de Ayak Takımı’nı izlemiştim. Tiyatronun girişinde oyuncuların fotoğrafları vardı. Arkadaşlarıma demiştim ki, en geç bir yıl içinde benim de fotoğrafım burada olacak. Bir yıl sonra fotoğrafım orada vardı.Hep böyle hırslı mıydınız?Hırsı sevmem. Bu tip şeylerin çalışmayla olacağına inanan biriyim. Gerçekten çok çalıştım. AST’ye gidip ‘merhaba ben oyuncuyum’ deyince almıyorlar. Profesyonel tiyatro yapmama rağmen sıfıra döndüm, tiyatronun sınavlarına girdim, yeniden eğitim aldım. Kurs bitmeden beni oyuncu ekibine dâhil ettiler.Demet Akbağ ile Hükümet Kadın filmindePartiye yaslanmış tiyatro değilizTürkiye’de politik tiyatro yapan ekiplerin sayısı neden bu kadar az?Son 30 yılda politik tiyatro yapan isimlere bakın, hep aynı isimler. Neden yeni isim çıkmıyor, bilemiyorum. Politik tiyatro deyince akla sağ-sol karşılaştırması, slogancı tiyatro algısı geliyor ama böyle bir durum yok. Bunlar politiktir ve politik tiyatro yapıyor diye ayırmak istemiyorum. Shakespeare de politiktir, bu politikadan ne anladığınızla ilgili bir şey. Macbeth’le bugünün dünyasına bir şey gönderebilirsin. Politik tiyatro yapmıyorum diyen bunu derken politika yapıyordur. Son dönemde revaçta olan ‘in your face’ akımıyla yapılan tiyatrolar da politik. Siyasi ile politiği ayırmak lazım. Biz siyasi değil, politik tiyatro yapıyoruz. Bir partinin arka
Zaman
En Çok Okunan
11.01.2014
HerkesbirçalışırkenbenonçalışıyorumHerkes bir çalışırken ben on çalışıyorum
Herkes bir çalışırken ben on çalışıyorum
Zaman
11.01.2014
02:01
İnternete Mahir İpek yazınca çıkan ilk ayrıntı halk ozanı İsmail İpek’in oğlu olduğu. Onun için oyunculuk macerasından önce müzikle dolu çocukluğunu konuşuyoruz, sıcak detaylar çıkıyor. Mesela en büyük keyfi Aşık Mahsuni’yi telefonla arayıp işletmekmiş.Babanız halk ozanı. Onun türkülerini dinleyerek mi büyüdünüz?Biraz öyle, biraz da yasaklarla, darbe döneminin baskılarıyla geçen bir çocukluğum oldu. Tuhaf tabii… O zamanlar hayat hep böyle gidecekmiş gibi geliyordu. Babam söylediği türküler, hayata bakışı ya da tercihlerinden dolayı dönemin darbeci zihniyeti tarafından pek hoş karşılanmıyordu. Sık sık başı belaya giriyordu. Gözaltıları, tutuklamalar... Çocukluğum bunların arasında geçti. Zaman zaman hapishane ziyaretlerine gidiyorduk. Dışarıda olduğu dönemlerde de pek karşılaşamıyorduk. Yurtdışı konserleri oluyordu.Sizi götürüyor muydu yanında?Hayır. O zamanlar halk ozanlığının çok kabul gördüğü, popüler olduğu dönemdi. Babam, Mahzuni Şerif, Nesimi Çimen, Selda o dönemin önde gelen ozanlarıydı. O yüzden yoğun bir trafik içinde yaşardı. Evimize hoş ziyaretler olurdu.Âşık Mahzuni gelip gidermiş, doğru mu?Tabii. O zamanlar cep telefonu yok ya, en büyük keyfim Mahsuni amcayı evden arayıp işletmekti. Rahmetli de her seferinde tongaya düşerdi. Telefon paranızı ödememişsiniz. Bu konuşmadan sonra telefonuz kesilecek, derdim. Delirirdi: ‘Ali’ye verdim, yatıracaktı, nasıl yatırmadı?’ Sonrasında ‘Ulan beni yine kandırdın, üçkâğıtçı!’ derdi. Müthiş keyifliydi... Her seferinde inanması beni daha da eğlendiriyordu.Ozanların gelip gittiği evde keyifli müzik ortamı vardır.Gecekondu mahallesinde oturuyorduk, Bedia Akartürk gibi popüler isimler uğrardı. Tek kanallı dönem… Cumhurbaşkanı gelince sokaklarda karşılama töreni olur ya, aynen öyleydi. İnsanlar onları görmeye gelirdi, ev kalabalık olurdu. Adeta konser havası esiyordu.Böyle bir ortamda neden müziğe yönelmediniz?Abim söyler çalar, bağlama-nota hocalığı yapar. Amerika’da yaşayan kız kardeşim muazzam bir sese sahip, öbür ablam da öyle. Küçük olarak kendimi hep kenara ittim. Babam sesimi yıllar sonra tiyatroda duydu, “Oğlum, sende de ses varmış. Niye böyle sakladın.” demişti. Çocukken kalabalığın içinde çok çabuk iletişim kurabilen biri değildim. Hâlâ da öyleyim. Bir ortamda pat diye kendi varlığımı ortaya koyamam. İlk tanıyanlar soğuk, soluk algılar, sonrasında öyle değilmişsin, derler.Kapalı Mahir nasıl açıldı, oyunculuğa yöneldi?O da ilginç. Lise yıllarında bir şey olmak gibi bir niyetim yoktu. Üniversiteye hazırlıklar başlamış, biri uluslararası ilişkiler, tıp okuyacağım diyordu. Hiçbiri beni çekmiyordu. Bir şeye yönelemedim, durdum. Okuldan soğumaya başladığım sıralarda edebiyat hocam, “6. sınıflar tiyatro yapacak. Erkek sayısı az. Sizin sınıftan var mı orada oynayacak.” dedi. Hiç oralı olmadım. Sınıftakiler bastırdı, hocam ısrar etti, gittim. İlk provada piyesin ilk cümlesini okurken işin keyfine vardım. O provadan ne istediği bilen biri olarak çıktım. Sonra tiyatro kurslarına gittim, hiçbir şey bilmediğimi anladım. Ankara ile doğunun harmanlanmış bir şivesi vardı bende. Onu düzelttim. Bir insan bir çalışıyorsa, ben on çalıştım. O günden itibaren hedeflediğim şeylerin büyük çoğunluğu oldu. Halk Oyuncuları tiyatrosunda ilk profesyonel oyunumu oynadım, Anadolu Sanat Merkezi’nde çalıştım.Ankara Sanat Tiyatrosu’na (AST) geçişiniz nasıl oldu?1991’de Ayak Takımı’nı izlemiştim. Tiyatronun girişinde oyuncuların fotoğrafları vardı. Arkadaşlarıma demiştim ki, en geç bir yıl içinde benim de fotoğrafım burada olacak. Bir yıl sonra fotoğrafım orada vardı.Hep böyle hırslı mıydınız?Hırsı sevmem. Bu tip şeylerin çalışmayla olacağına inanan biriyim. Gerçekten çok çalıştım. AST’ye gidip ‘merhaba ben oyuncuyum’ deyince almıyorlar. Profesyonel tiyatro yapmama rağmen sıfıra döndüm, tiyatronun sınavlarına girdim, yeniden eğitim aldım. Kurs bitmeden beni oyuncu ekibine dâhil ettiler.Demet Akbağ ile Hükümet Kadın filmindePartiye yaslanmış tiyatro değilizTürkiye’de politik tiyatro yapan ekiplerin sayısı neden bu kadar az?Son 30 yılda politik tiyatro yapan isimlere bakın, hep aynı isimler. Neden yeni isim çıkmıyor, bilemiyorum. Politik tiyatro deyince akla sağ-sol karşılaştırması, slogancı tiyatro algısı geliyor ama böyle bir durum yok. Bunlar politiktir ve politik tiyatro yapıyor diye ayırmak istemiyorum. Shakespeare de politiktir, bu politikadan ne anladığınızla ilgili bir şey. Macbeth’le bugünün dünyasına bir şey gönderebilirsin. Politik tiyatro yapmıyorum diyen bunu derken politika yapıyordur. Son dönemde revaçta olan ‘in your face’ akımıyla yapılan tiyatrolar da politik. Siyasi ile politiği ayırmak lazım. Biz siyasi değil, politik tiyatro yapıyoruz. Bir partinin arka
Zaman
Ana Sayfa
11.01.2014
HerkesbirçalışırkenbenonçalışıyorumHerkes bir çalışırken ben on çalışıyorum
Fotoğrafın ‘Ozan’ı 80 yaşında
Zaman
01.01.2014
02:18
Türkiye’deki foto muhabirliğinin yaşayan çınarı Ozan Sağdıç’ın 80. yaş günü anısına bir fotoğraf sergisi açıldı. Aynı gün eşi Olcay Hanım’la evlilik yıldönümünü de kutlayan Sağdıç’ın anlattıkları fotoğraflı Türkiye tarihi gibi.Kültür ve sanat ile aşinalığınız ailenizden geliyor. Babanız ile Mehmet Akif Ersoy arasındaki muhabbeti birçok insan bilmiyor. Bu yakınlıktan söz eder misiniz?Bu yakınlığın kurulmasına vesile Balıkesirli bir aydın olan Hasan Basri Çantay. Mütareke yıllarında çıkardığı bir gazetede işgallere karşı sert muhalefet ettiği için İngilizlerin takibine uğramış. Kaçak durumundayken dedem onu bir süre Pelitköy’deki evinde saklamış. Hasan Basri Bey, Ankara’da Mehmet Akif’in Tacettin Dergâhı’nda-ki ev arkadaşı aynı zamanda. Akif’e, dedemin asaletinden, âlicenap-lığından, konukseverliğinden ve Pelitköy’ün güzelliğinden bahsedip dururmuş. Öyle ki, Mehmet Akif Pelitköy’e, gıyaben âşık olmuş. Diğer taraftan babamın da Balıkesir’de Çağlayan dergisini çıkardığı yıllarda da Hasan Basri Bey ile derin bir muhabbeti olmuş. Mehmet Akif’te, dünyadan el etek çekip inzivaya çekilmek gibi bir eğilim sezilince dedem, Pelitköy’deki mevcut iki evinden birini emrine seve seve verebileceğini söylemiş. Mithat Cemal’in Mehmet Akif’e ait biyografik eserinde, ölümünü anlatan bölümünün sonunda şöyle bir cümle var: “Eğer biraz daha yaşasaydı son günlerini Burhaniye’nin Pelitköy’ünde denize nazır bir evde geçirecekti.” Sözü edilen o ev benim doğduğum evdir.“Elimdeki negatiflerle ve baskılarıyla o adrese gittim. Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve Karl Rudolf gibi kişilerden kurulu heyet fotoğraflarımı incelediler.”Fotoğraf ile tanışıklığınız ne zaman ve nasıl başladı?Babamın dostları arasında Fehmi Mine diye bir fotoğrafçı vardı. Stüdyosunda eskiden çektiği birçok portresini görmüştüm, hep usta işiydi. Benim üç aylıkken, altı aylıkken çekilmiş fotoğraflarım hep onun imzasını taşıyor. 1953 yılında ülkede döviz sıkıntısı vardı. Fotoğraf makinesi lüks eşyadan sayılıyor ve ithal edilmiyordu. Fehmi Bey’e iki adet Alman malı kutu makinesi gelmişti. Birini babam bana aldı. Oyuncak gibi bir şeydi. Bir mercekten ibaret objektifi vardı ve sabit, tek enstantaneliydi. Fehmi Bey çektiğim kareleri hayretle karşıladı ve tanıdıklarına “Göreceksiniz bakın, Ozan’ın fotoğrafları bir gün Avrupa mecmualarında çıkacak.” dedi.İstanbul Boğazı buz tuttuğunda siz de ilk foto röportajınızı yapmış oldunuz. O günü anlatır mısınız?Kabataş Lisesi’nde okurken yaz tatillerinden sonra yatakhanede pencere kenarındaki karyolayı kapmak için okula erken dönerdim. Gerçi orası soğuk olurdu, çoğu öğrenci beğenmezdi. Gece ışıklar sönüp herkes uykuya daldığı saatlerde Boğaz’da bir şehrayin başlardı ki, deme gitsin. Sabahları hep farklı bir manzara beklerdi bizi. 1954 yılının bir Mart sabahında, daha camların buğusunu silmeden, dışarıdan acayip bir beyazlığın ışığı yansıyordu içeri. Buğuyu elimle silip baktığımda Boğaz bembeyazdı. Bağırarak bütün koğuş arkadaşlarımı ben uyandırdım, ‘Arkadaşlar, Boğaz buz tutmuş.’ diye... Yaz tatilinde aldığım kutu makineyi okula getirmiştim. Beşiktaş’a koşup bir fotoğrafçıdan iki rulo film alıp okula döndüm. Birkaç öğrenci buzların üzerine çıkmıştı. Buzlar hareket halinde oldukları için bazıları üzerlerindeki çocuklarla birlikte uzaklaşmışlardı. Daha sonra arkadaşlarım kayıklarla kurtarıldı. O gün çektiğim fotoğraflar, benim bir olayın çeşitli evrelerini saptadığım ilk dizi fotoğraflar oldu.Fotoğraflarınızda estetik ve şiirsel bir tarz mevcut. Bu özellik nereden geliyor?Babamda ve dedemde şairlik damarı mevcuttu. Babam şairlikten çok şiir hocalığı etmekle övünürdü. Örneğin Sabahattin Ali’yi henüz 9 yaşındaki bir çocukken keşfetmiş ve 15 yaşına kadar onun eğitimiyle meşgul olmuştu. Ona ağabeylik etmiş, yol göstericilik yapmış. Kesin olarak yetiştirdiği bir şair var: Mustafa Seyit Sutüven. Orhan Şaik Gökyay, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Sıtkı Yırcalı gibi bazı isimlerin de babamdan feyiz aldıkları söyleniyor. Böyle bir aile içinde büyümüş olmanın elbette insan üzerinde birtakım kalıcı etkileri oluyor. Ağabeyim Emrah Sağdıç kasaba ölçeğinde de olsa gazetecilik mesleğini seçti.Gazeteciliğe geçişiniz nasıl oldu?Aslında ilk basın fotoğrafım Akis dergisinde yayımlanmıştı. Fotoğraftan ilk telif ücretimi ise Milliyet Gazetesi’nde rahmetli Abdi İpekçi’nin eliyle almıştım ama maaşlı olarak gazeteciliğe başladığım yer Hayat Mecmuası oldu. Bir gün Cumhuriyet gazetesinde ‘Manzara fotoğrafları satın alınacaktır.’ şeklinde bir ilan gördüm. Elimdeki negatiflerle ve baskılarıyla o adrese gittim. Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve Karl Rudolf gibi kişil
Zaman
Kültür
01.01.2014
Fotoğrafın‘Ozan’ı80yaşındaFotoğrafın ‘Ozan’ı 80 yaşında
Fotoğrafın ‘Ozan’ı 80 yaşında
Zaman
01.01.2014
01:57
Türkiye’deki foto muhabirliğinin yaşayan çınarı Ozan Sağdıç’ın 80. yaş günü anısına bir fotoğraf sergisi açıldı. Aynı gün eşi Olcay Hanım’la evlilik yıldönümünü de kutlayan Sağdıç’ın anlattıkları fotoğraflı Türkiye tarihi gibi.Kültür ve sanat ile aşinalığınız ailenizden geliyor. Babanız ile Mehmet Akif Ersoy arasındaki muhabbeti birçok insan bilmiyor. Bu yakınlıktan söz eder misiniz?Bu yakınlığın kurulmasına vesile Balıkesirli bir aydın olan Hasan Basri Çantay. Mütareke yıllarında çıkardığı bir gazetede işgallere karşı sert muhalefet ettiği için İngilizlerin takibine uğramış. Kaçak durumundayken dedem onu bir süre Pelitköy’deki evinde saklamış. Hasan Basri Bey, Ankara’da Mehmet Akif’in Tacettin Dergâhı’nda-ki ev arkadaşı aynı zamanda. Akif’e, dedemin asaletinden, âlicenap-lığından, konukseverliğinden ve Pelitköy’ün güzelliğinden bahsedip dururmuş. Öyle ki, Mehmet Akif Pelitköy’e, gıyaben âşık olmuş. Diğer taraftan babamın da Balıkesir’de Çağlayan dergisini çıkardığı yıllarda da Hasan Basri Bey ile derin bir muhabbeti olmuş. Mehmet Akif’te, dünyadan el etek çekip inzivaya çekilmek gibi bir eğilim sezilince dedem, Pelitköy’deki mevcut iki evinden birini emrine seve seve verebileceğini söylemiş. Mithat Cemal’in Mehmet Akif’e ait biyografik eserinde, ölümünü anlatan bölümünün sonunda şöyle bir cümle var: “Eğer biraz daha yaşasaydı son günlerini Burhaniye’nin Pelitköy’ünde denize nazır bir evde geçirecekti.” Sözü edilen o ev benim doğduğum evdir.“Elimdeki negatiflerle ve baskılarıyla o adrese gittim. Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve Karl Rudolf gibi kişilerden kurulu heyet fotoğraflarımı incelediler.”Fotoğraf ile tanışıklığınız ne zaman ve nasıl başladı?Babamın dostları arasında Fehmi Mine diye bir fotoğrafçı vardı. Stüdyosunda eskiden çektiği birçok portresini görmüştüm, hep usta işiydi. Benim üç aylıkken, altı aylıkken çekilmiş fotoğraflarım hep onun imzasını taşıyor. 1953 yılında ülkede döviz sıkıntısı vardı. Fotoğraf makinesi lüks eşyadan sayılıyor ve ithal edilmiyordu. Fehmi Bey’e iki adet Alman malı kutu makinesi gelmişti. Birini babam bana aldı. Oyuncak gibi bir şeydi. Bir mercekten ibaret objektifi vardı ve sabit, tek enstantaneliydi. Fehmi Bey çektiğim kareleri hayretle karşıladı ve tanıdıklarına “Göreceksiniz bakın, Ozan’ın fotoğrafları bir gün Avrupa mecmualarında çıkacak.” dedi.İstanbul Boğazı buz tuttuğunda siz de ilk foto röportajınızı yapmış oldunuz. O günü anlatır mısınız?Kabataş Lisesi’nde okurken yaz tatillerinden sonra yatakhanede pencere kenarındaki karyolayı kapmak için okula erken dönerdim. Gerçi orası soğuk olurdu, çoğu öğrenci beğenmezdi. Gece ışıklar sönüp herkes uykuya daldığı saatlerde Boğaz’da bir şehrayin başlardı ki, deme gitsin. Sabahları hep farklı bir manzara beklerdi bizi. 1954 yılının bir Mart sabahında, daha camların buğusunu silmeden, dışarıdan acayip bir beyazlığın ışığı yansıyordu içeri. Buğuyu elimle silip baktığımda Boğaz bembeyazdı. Bağırarak bütün koğuş arkadaşlarımı ben uyandırdım, ‘Arkadaşlar, Boğaz buz tutmuş.’ diye... Yaz tatilinde aldığım kutu makineyi okula getirmiştim. Beşiktaş’a koşup bir fotoğrafçıdan iki rulo film alıp okula döndüm. Birkaç öğrenci buzların üzerine çıkmıştı. Buzlar hareket halinde oldukları için bazıları üzerlerindeki çocuklarla birlikte uzaklaşmışlardı. Daha sonra arkadaşlarım kayıklarla kurtarıldı. O gün çektiğim fotoğraflar, benim bir olayın çeşitli evrelerini saptadığım ilk dizi fotoğraflar oldu.Fotoğraflarınızda estetik ve şiirsel bir tarz mevcut. Bu özellik nereden geliyor?Babamda ve dedemde şairlik damarı mevcuttu. Babam şairlikten çok şiir hocalığı etmekle övünürdü. Örneğin Sabahattin Ali’yi henüz 9 yaşındaki bir çocukken keşfetmiş ve 15 yaşına kadar onun eğitimiyle meşgul olmuştu. Ona ağabeylik etmiş, yol göstericilik yapmış. Kesin olarak yetiştirdiği bir şair var: Mustafa Seyit Sutüven. Orhan Şaik Gökyay, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Sıtkı Yırcalı gibi bazı isimlerin de babamdan feyiz aldıkları söyleniyor. Böyle bir aile içinde büyümüş olmanın elbette insan üzerinde birtakım kalıcı etkileri oluyor. Ağabeyim Emrah Sağdıç kasaba ölçeğinde de olsa gazetecilik mesleğini seçti.Gazeteciliğe geçişiniz nasıl oldu?Aslında ilk basın fotoğrafım Akis dergisinde yayımlanmıştı. Fotoğraftan ilk telif ücretimi ise Milliyet Gazetesi’nde rahmetli Abdi İpekçi’nin eliyle almıştım ama maaşlı olarak gazeteciliğe başladığım yer Hayat Mecmuası oldu. Bir gün Cumhuriyet gazetesinde ‘Manzara fotoğrafları satın alınacaktır.’ şeklinde bir ilan gördüm. Elimdeki negatiflerle ve baskılarıyla o adrese gittim. Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve Karl Rudolf gibi kişil
Zaman
En Çok Okunan
01.01.2014
Fotoğrafın‘Ozan’ı80yaşındaFotoğrafın ‘Ozan’ı 80 yaşında
Fotoğrafın ‘Ozan’ı 80 yaşında
Zaman
01.01.2014
01:57
Türkiye’deki foto muhabirliğinin yaşayan çınarı Ozan Sağdıç’ın 80. yaş günü anısına bir fotoğraf sergisi açıldı. Aynı gün eşi Olcay Hanım’la evlilik yıldönümünü de kutlayan Sağdıç’ın anlattıkları fotoğraflı Türkiye tarihi gibi.Kültür ve sanat ile aşinalığınız ailenizden geliyor. Babanız ile Mehmet Akif Ersoy arasındaki muhabbeti birçok insan bilmiyor. Bu yakınlıktan söz eder misiniz?Bu yakınlığın kurulmasına vesile Balıkesirli bir aydın olan Hasan Basri Çantay. Mütareke yıllarında çıkardığı bir gazetede işgallere karşı sert muhalefet ettiği için İngilizlerin takibine uğramış. Kaçak durumundayken dedem onu bir süre Pelitköy’deki evinde saklamış. Hasan Basri Bey, Ankara’da Mehmet Akif’in Tacettin Dergâhı’nda-ki ev arkadaşı aynı zamanda. Akif’e, dedemin asaletinden, âlicenap-lığından, konukseverliğinden ve Pelitköy’ün güzelliğinden bahsedip dururmuş. Öyle ki, Mehmet Akif Pelitköy’e, gıyaben âşık olmuş. Diğer taraftan babamın da Balıkesir’de Çağlayan dergisini çıkardığı yıllarda da Hasan Basri Bey ile derin bir muhabbeti olmuş. Mehmet Akif’te, dünyadan el etek çekip inzivaya çekilmek gibi bir eğilim sezilince dedem, Pelitköy’deki mevcut iki evinden birini emrine seve seve verebileceğini söylemiş. Mithat Cemal’in Mehmet Akif’e ait biyografik eserinde, ölümünü anlatan bölümünün sonunda şöyle bir cümle var: “Eğer biraz daha yaşasaydı son günlerini Burhaniye’nin Pelitköy’ünde denize nazır bir evde geçirecekti.” Sözü edilen o ev benim doğduğum evdir.“Elimdeki negatiflerle ve baskılarıyla o adrese gittim. Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve Karl Rudolf gibi kişilerden kurulu heyet fotoğraflarımı incelediler.”Fotoğraf ile tanışıklığınız ne zaman ve nasıl başladı?Babamın dostları arasında Fehmi Mine diye bir fotoğrafçı vardı. Stüdyosunda eskiden çektiği birçok portresini görmüştüm, hep usta işiydi. Benim üç aylıkken, altı aylıkken çekilmiş fotoğraflarım hep onun imzasını taşıyor. 1953 yılında ülkede döviz sıkıntısı vardı. Fotoğraf makinesi lüks eşyadan sayılıyor ve ithal edilmiyordu. Fehmi Bey’e iki adet Alman malı kutu makinesi gelmişti. Birini babam bana aldı. Oyuncak gibi bir şeydi. Bir mercekten ibaret objektifi vardı ve sabit, tek enstantaneliydi. Fehmi Bey çektiğim kareleri hayretle karşıladı ve tanıdıklarına “Göreceksiniz bakın, Ozan’ın fotoğrafları bir gün Avrupa mecmualarında çıkacak.” dedi.İstanbul Boğazı buz tuttuğunda siz de ilk foto röportajınızı yapmış oldunuz. O günü anlatır mısınız?Kabataş Lisesi’nde okurken yaz tatillerinden sonra yatakhanede pencere kenarındaki karyolayı kapmak için okula erken dönerdim. Gerçi orası soğuk olurdu, çoğu öğrenci beğenmezdi. Gece ışıklar sönüp herkes uykuya daldığı saatlerde Boğaz’da bir şehrayin başlardı ki, deme gitsin. Sabahları hep farklı bir manzara beklerdi bizi. 1954 yılının bir Mart sabahında, daha camların buğusunu silmeden, dışarıdan acayip bir beyazlığın ışığı yansıyordu içeri. Buğuyu elimle silip baktığımda Boğaz bembeyazdı. Bağırarak bütün koğuş arkadaşlarımı ben uyandırdım, ‘Arkadaşlar, Boğaz buz tutmuş.’ diye... Yaz tatilinde aldığım kutu makineyi okula getirmiştim. Beşiktaş’a koşup bir fotoğrafçıdan iki rulo film alıp okula döndüm. Birkaç öğrenci buzların üzerine çıkmıştı. Buzlar hareket halinde oldukları için bazıları üzerlerindeki çocuklarla birlikte uzaklaşmışlardı. Daha sonra arkadaşlarım kayıklarla kurtarıldı. O gün çektiğim fotoğraflar, benim bir olayın çeşitli evrelerini saptadığım ilk dizi fotoğraflar oldu.Fotoğraflarınızda estetik ve şiirsel bir tarz mevcut. Bu özellik nereden geliyor?Babamda ve dedemde şairlik damarı mevcuttu. Babam şairlikten çok şiir hocalığı etmekle övünürdü. Örneğin Sabahattin Ali’yi henüz 9 yaşındaki bir çocukken keşfetmiş ve 15 yaşına kadar onun eğitimiyle meşgul olmuştu. Ona ağabeylik etmiş, yol göstericilik yapmış. Kesin olarak yetiştirdiği bir şair var: Mustafa Seyit Sutüven. Orhan Şaik Gökyay, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Sıtkı Yırcalı gibi bazı isimlerin de babamdan feyiz aldıkları söyleniyor. Böyle bir aile içinde büyümüş olmanın elbette insan üzerinde birtakım kalıcı etkileri oluyor. Ağabeyim Emrah Sağdıç kasaba ölçeğinde de olsa gazetecilik mesleğini seçti.Gazeteciliğe geçişiniz nasıl oldu?Aslında ilk basın fotoğrafım Akis dergisinde yayımlanmıştı. Fotoğraftan ilk telif ücretimi ise Milliyet Gazetesi’nde rahmetli Abdi İpekçi’nin eliyle almıştım ama maaşlı olarak gazeteciliğe başladığım yer Hayat Mecmuası oldu. Bir gün Cumhuriyet gazetesinde ‘Manzara fotoğrafları satın alınacaktır.’ şeklinde bir ilan gördüm. Elimdeki negatiflerle ve baskılarıyla o adrese gittim. Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve Karl Rudolf gibi kişil
Zaman
Ana Sayfa
01.01.2014
Fotoğrafın‘Ozan’ı80yaşındaFotoğrafın ‘Ozan’ı 80 yaşında
Beşiktaş üzerinden oyun oynanıyor
Zaman
17.12.2013
02:08
Beşiktaş, 2-1 kaybettiği Kasımpaşa maçındaki hakem hatalarına ve saha olaylarına sert çıktı. FIFA kokartlı Barış Şimşek’in hak ve şeref kavramını yok saydığını vurgulayan kulüp başkanı Fikret Orman, mücadelede kural hatası yapıldığı belirtti. Karşılaşmanın tekrarlanması gerektiğinin altını çizen Orman, TFF’ye yüklendi ve müsabaka raporunun değiştiğini ileri sürdü.Süper Lig’de önceki gün oynanan Kasımpaşa-Beşiktaş maçının yankıları sürüyor. Olaylı mücadelenin ardından, “Sinirim bir geçsin yarın konuşacağım.” diyen Siyah-Beyazlıların başkanı Fikret Orman, dün gazetecilerin karşısına geçti. 30. dakikada elindeki topu gol açısındaki Almeida’nın önündeki meşin yuvarlağa fırlatan Donk’un pozisyonunda hakem Barış Şimşek’in kural hatası yaptığını vurgulayan Orman, tekrar istedi. 80’de sahaya inerek Fernandes’i tekmeleyen, Motta ile Almeida’nın kırmızı kart görmesine yol açan taraftardan yola çıkan Başkan, Futbol Federasyonu ve Merkez Hakem Kurulu’nu eleştirdi. Akaretler’deki Divan Kurulu Lokali’nde kamuoyunu bilgilendiren Orman’ın sözlerinden öne çıkanlar şöyle:Etik değerleri her zaman önemseyen, şerefiyle oynayıp hakkıyla kazanan bir kulübün başkanıyım. Kasımpaşa karşılaşmasının hakemi hak ve şeref kavramlarını tamamen yok edecek bir uygulama gösterdi. Emeği hiçe sayarak Beşiktaş’ın katledilmesine sebep oldu. Galatasaray derbisindeki gibi, üzerimize bazı oyunlar oynanıyor. Asıl sorun; yeni stadımızın bitmesine doğru giderken, Beşiktaşlı görünüp de saman altından su yürütenlerin oluşturduğu kaos ortamı.Hakem, rakip oyuncunun elindeki topla bizim futbolcumuzu engellemesinin ardından düdük çaldı ve kural hatasına yol açtı. İki top sahaya girdiğinde hakem oyunu durdurur ve hava atışıyla tekrar başlatır. Fakat oyuncu topu eline alınca bu bir cisim haline geldi. Raporunda bunun değiştiği gözlemleniyor. “İlk gördüğüm anda düdük çaldım.” demesinler. Temiz futbol isteyen kimse bunu yemez!101. YILDA YEDİĞİMİZ GOLÜ BİR DAHA YEMEYECEĞİZÜzerimize oynanan oyunları engelleyeceğiz. Cumhuriyet savcılarını göreve çağırıyoruz. Yeşil zemine kedi girince bile arkasından 5 kişi koşuyor. Güvenlik müdahalesi yok. Biz Galatasaray sınavında kimseye müdahale olmadan neden ceza yedik? Benim oyuncuma darp var, kimse bunu konuşmuyor. Bu nasıl bir taraftar ki karakola düşmeden fotoğrafları servis edildi! 101. yıldaki golü bir daha yemeyeceğiz.MHK Başkanı kanallara hakemin arkasında olduğunu ifade etmiştir. Neden arkadaşlarıyla görüşmeden, gözlemci raporu önüne gelmeden, itirazın neden olduğunu görmeden fikrini beyan etti? TFF başkanından izin aldı mı? Dünyanın her yerinde hakem maçtan çıkar masaj olur, duş alır ve o günle ilgili normal raporunu hazırlar. Şuna sarı, buna kırmızı kart verdim gibi. Gençlerbirliği-Galatasaray maçında ikinci top sahaya girdi. Hakem topu dışarı attı ve oyun devam etti. Raporuna bunu yazmadı. Bizim maçımızı yöneten hakem ne hikmetse 90 dakika bitti, raporunu hemen kaleme aldı. Eğer kural hatası yoksa pozisyona değinmez. Bu ek raporda istenir.MHK üyeleri sonradan düzenlenen raporların arkasına sığınmasın. Maç tekrarlansın. O pozisyonda rakip 10 kişi kalacak, Beşiktaş 2-0 öne geçecekti. Hakem taçları yanlış yerden attırdı, olay kontrolden çıktı. Mevcut federasyona inancımızı yitirmek üzereyiz. Artık su testisi çatladı. Derdimiz kesinlikle savaş değil.Her hareketimizin camiaya yakışmasına dikkat ediyoruz. Beşiktaş’ın hakkını yedirmemek için buradayız. Bağırarak değil, anlatarak. Ancak doğru yöntem daha farklı sanırım! Esas vahim olan şey; iyi giden Kartalımızın her seferinde bir olayla karşılaşması. Kimseden özel bir muamele istemedik. Beklentimiz adalet. Gerekli yasal itirazlarda bulunacağız. Doğru kararların verileceğine inancımız son kez de olsa mevcut. Günah, hakikaten ayıp. Susacak durumumuz kalmadı. Çok sert tepki vereceğiz. Ya koltuklarını bıraksınlar ya da görevlerini adam gibi yapsınlar.FERNANDES’İN AYRILIK FİKRİNE DOĞRULAMABeşiktaş, Süper Lig’in 16. haftasında sahasında yapacağı Elazığspor maçının hazırlıklarına başladı. 2-1 kaybedilen Kasımpaşa karşılaşmasında taraftarın saldırısına uğrayan Manuel Fernandes dünkü idmanda yer almadı. Darbeden dolayı bacağında iç kanama görülen Portekizli yıldız, tedaviye alındı. “Artık Türkiye’de oynamam.” dediği ileri sürülen 27 yaşındaki yeteneğin sözleri de doğrulandı. Asbaşkan Deniz Atalay, “Bu olayın sıcaklığıyla gerçekleşti. Fernandes’in sakin olması gerek.” ifadesini kullandı.
Zaman
En Çok Okunan
17.12.2013
BeşiktaşüzerindenoyunoynanıyorBeşiktaş üzerinden oyun oynanıyor
Beşiktaş üzerinden oyun oynanıyor
Zaman
17.12.2013
01:52
Beşiktaş, 2-1 kaybettiği Kasımpaşa maçındaki hakem hatalarına ve saha olaylarına sert çıktı. FIFA kokartlı Barış Şimşek’in hak ve şeref kavramını yok saydığını vurgulayan kulüp başkanı Fikret Orman, mücadelede kural hatası yapıldığı belirtti. Karşılaşmanın tekrarlanması gerektiğinin altını çizen Orman, TFF’ye yüklendi ve müsabaka raporunun değiştiğini ileri sürdü.Süper Lig’de önceki gün oynanan Kasımpaşa-Beşiktaş maçının yankıları sürüyor. Olaylı mücadelenin ardından, “Sinirim bir geçsin yarın konuşacağım.” diyen Siyah-Beyazlıların başkanı Fikret Orman, dün gazetecilerin karşısına geçti. 30. dakikada elindeki topu gol açısındaki Almeida’nın önündeki meşin yuvarlağa fırlatan Donk’un pozisyonunda hakem Barış Şimşek’in kural hatası yaptığını vurgulayan Orman, tekrar istedi. 80’de sahaya inerek Fernandes’i tekmeleyen, Motta ile Almeida’nın kırmızı kart görmesine yol açan taraftardan yola çıkan Başkan, Futbol Federasyonu ve Merkez Hakem Kurulu’nu eleştirdi. Akaretler’deki Divan Kurulu Lokali’nde kamuoyunu bilgilendiren Orman’ın sözlerinden öne çıkanlar şöyle:Etik değerleri her zaman önemseyen, şerefiyle oynayıp hakkıyla kazanan bir kulübün başkanıyım. Kasımpaşa karşılaşmasının hakemi hak ve şeref kavramlarını tamamen yok edecek bir uygulama gösterdi. Emeği hiçe sayarak Beşiktaş’ın katledilmesine sebep oldu. Galatasaray derbisindeki gibi, üzerimize bazı oyunlar oynanıyor. Asıl sorun; yeni stadımızın bitmesine doğru giderken, Beşiktaşlı görünüp de saman altından su yürütenlerin oluşturduğu kaos ortamı.Hakem, rakip oyuncunun elindeki topla bizim futbolcumuzu engellemesinin ardından düdük çaldı ve kural hatasına yol açtı. İki top sahaya girdiğinde hakem oyunu durdurur ve hava atışıyla tekrar başlatır. Fakat oyuncu topu eline alınca bu bir cisim haline geldi. Raporunda bunun değiştiği gözlemleniyor. “İlk gördüğüm anda düdük çaldım.” demesinler. Temiz futbol isteyen kimse bunu yemez!101. YILDA YEDİĞİMİZ GOLÜ BİR DAHA YEMEYECEĞİZÜzerimize oynanan oyunları engelleyeceğiz. Cumhuriyet savcılarını göreve çağırıyoruz. Yeşil zemine kedi girince bile arkasından 5 kişi koşuyor. Güvenlik müdahalesi yok. Biz Galatasaray sınavında kimseye müdahale olmadan neden ceza yedik? Benim oyuncuma darp var, kimse bunu konuşmuyor. Bu nasıl bir taraftar ki karakola düşmeden fotoğrafları servis edildi! 101. yıldaki golü bir daha yemeyeceğiz.MHK Başkanı kanallara hakemin arkasında olduğunu ifade etmiştir. Neden arkadaşlarıyla görüşmeden, gözlemci raporu önüne gelmeden, itirazın neden olduğunu görmeden fikrini beyan etti? TFF başkanından izin aldı mı? Dünyanın her yerinde hakem maçtan çıkar masaj olur, duş alır ve o günle ilgili normal raporunu hazırlar. Şuna sarı, buna kırmızı kart verdim gibi. Gençlerbirliği-Galatasaray maçında ikinci top sahaya girdi. Hakem topu dışarı attı ve oyun devam etti. Raporuna bunu yazmadı. Bizim maçımızı yöneten hakem ne hikmetse 90 dakika bitti, raporunu hemen kaleme aldı. Eğer kural hatası yoksa pozisyona değinmez. Bu ek raporda istenir.MHK üyeleri sonradan düzenlenen raporların arkasına sığınmasın. Maç tekrarlansın. O pozisyonda rakip 10 kişi kalacak, Beşiktaş 2-0 öne geçecekti. Hakem taçları yanlış yerden attırdı, olay kontrolden çıktı. Mevcut federasyona inancımızı yitirmek üzereyiz. Artık su testisi çatladı. Derdimiz kesinlikle savaş değil.Her hareketimizin camiaya yakışmasına dikkat ediyoruz. Beşiktaş’ın hakkını yedirmemek için buradayız. Bağırarak değil, anlatarak. Ancak doğru yöntem daha farklı sanırım! Esas vahim olan şey; iyi giden Kartalımızın her seferinde bir olayla karşılaşması. Kimseden özel bir muamele istemedik. Beklentimiz adalet. Gerekli yasal itirazlarda bulunacağız. Doğru kararların verileceğine inancımız son kez de olsa mevcut. Günah, hakikaten ayıp. Susacak durumumuz kalmadı. Çok sert tepki vereceğiz. Ya koltuklarını bıraksınlar ya da görevlerini adam gibi yapsınlar.FERNANDES’İN AYRILIK FİKRİNE DOĞRULAMABeşiktaş, Süper Lig’in 16. haftasında sahasında yapacağı Elazığspor maçının hazırlıklarına başladı. 2-1 kaybedilen Kasımpaşa karşılaşmasında taraftarın saldırısına uğrayan Manuel Fernandes dünkü idmanda yer almadı. Darbeden dolayı bacağında iç kanama görülen Portekizli yıldız, tedaviye alındı. “Artık Türkiye’de oynamam.” dediği ileri sürülen 27 yaşındaki yeteneğin sözleri de doğrulandı. Asbaşkan Deniz Atalay, “Bu olayın sıcaklığıyla gerçekleşti. Fernandes’in sakin olması gerek.” ifadesini kullandı.
Zaman
Spor
17.12.2013
BeşiktaşüzerindenoyunoynanıyorBeşiktaş üzerinden oyun oynanıyor
Beşiktaş üzerinden oyun oynanıyor
Zaman
17.12.2013
01:52
Beşiktaş, 2-1 kaybettiği Kasımpaşa maçındaki hakem hatalarına ve saha olaylarına sert çıktı. FIFA kokartlı Barış Şimşek’in hak ve şeref kavramını yok saydığını vurgulayan kulüp başkanı Fikret Orman, mücadelede kural hatası yapıldığı belirtti. Karşılaşmanın tekrarlanması gerektiğinin altını çizen Orman, TFF’ye yüklendi ve müsabaka raporunun değiştiğini ileri sürdü.Süper Lig’de önceki gün oynanan Kasımpaşa-Beşiktaş maçının yankıları sürüyor. Olaylı mücadelenin ardından, “Sinirim bir geçsin yarın konuşacağım.” diyen Siyah-Beyazlıların başkanı Fikret Orman, dün gazetecilerin karşısına geçti. 30. dakikada elindeki topu gol açısındaki Almeida’nın önündeki meşin yuvarlağa fırlatan Donk’un pozisyonunda hakem Barış Şimşek’in kural hatası yaptığını vurgulayan Orman, tekrar istedi. 80’de sahaya inerek Fernandes’i tekmeleyen, Motta ile Almeida’nın kırmızı kart görmesine yol açan taraftardan yola çıkan Başkan, Futbol Federasyonu ve Merkez Hakem Kurulu’nu eleştirdi. Akaretler’deki Divan Kurulu Lokali’nde kamuoyunu bilgilendiren Orman’ın sözlerinden öne çıkanlar şöyle:Etik değerleri her zaman önemseyen, şerefiyle oynayıp hakkıyla kazanan bir kulübün başkanıyım. Kasımpaşa karşılaşmasının hakemi hak ve şeref kavramlarını tamamen yok edecek bir uygulama gösterdi. Emeği hiçe sayarak Beşiktaş’ın katledilmesine sebep oldu. Galatasaray derbisindeki gibi, üzerimize bazı oyunlar oynanıyor. Asıl sorun; yeni stadımızın bitmesine doğru giderken, Beşiktaşlı görünüp de saman altından su yürütenlerin oluşturduğu kaos ortamı.Hakem, rakip oyuncunun elindeki topla bizim futbolcumuzu engellemesinin ardından düdük çaldı ve kural hatasına yol açtı. İki top sahaya girdiğinde hakem oyunu durdurur ve hava atışıyla tekrar başlatır. Fakat oyuncu topu eline alınca bu bir cisim haline geldi. Raporunda bunun değiştiği gözlemleniyor. “İlk gördüğüm anda düdük çaldım.” demesinler. Temiz futbol isteyen kimse bunu yemez!101. YILDA YEDİĞİMİZ GOLÜ BİR DAHA YEMEYECEĞİZÜzerimize oynanan oyunları engelleyeceğiz. Cumhuriyet savcılarını göreve çağırıyoruz. Yeşil zemine kedi girince bile arkasından 5 kişi koşuyor. Güvenlik müdahalesi yok. Biz Galatasaray sınavında kimseye müdahale olmadan neden ceza yedik? Benim oyuncuma darp var, kimse bunu konuşmuyor. Bu nasıl bir taraftar ki karakola düşmeden fotoğrafları servis edildi! 101. yıldaki golü bir daha yemeyeceğiz.MHK Başkanı kanallara hakemin arkasında olduğunu ifade etmiştir. Neden arkadaşlarıyla görüşmeden, gözlemci raporu önüne gelmeden, itirazın neden olduğunu görmeden fikrini beyan etti? TFF başkanından izin aldı mı? Dünyanın her yerinde hakem maçtan çıkar masaj olur, duş alır ve o günle ilgili normal raporunu hazırlar. Şuna sarı, buna kırmızı kart verdim gibi. Gençlerbirliği-Galatasaray maçında ikinci top sahaya girdi. Hakem topu dışarı attı ve oyun devam etti. Raporuna bunu yazmadı. Bizim maçımızı yöneten hakem ne hikmetse 90 dakika bitti, raporunu hemen kaleme aldı. Eğer kural hatası yoksa pozisyona değinmez. Bu ek raporda istenir.MHK üyeleri sonradan düzenlenen raporların arkasına sığınmasın. Maç tekrarlansın. O pozisyonda rakip 10 kişi kalacak, Beşiktaş 2-0 öne geçecekti. Hakem taçları yanlış yerden attırdı, olay kontrolden çıktı. Mevcut federasyona inancımızı yitirmek üzereyiz. Artık su testisi çatladı. Derdimiz kesinlikle savaş değil.Her hareketimizin camiaya yakışmasına dikkat ediyoruz. Beşiktaş’ın hakkını yedirmemek için buradayız. Bağırarak değil, anlatarak. Ancak doğru yöntem daha farklı sanırım! Esas vahim olan şey; iyi giden Kartalımızın her seferinde bir olayla karşılaşması. Kimseden özel bir muamele istemedik. Beklentimiz adalet. Gerekli yasal itirazlarda bulunacağız. Doğru kararların verileceğine inancımız son kez de olsa mevcut. Günah, hakikaten ayıp. Susacak durumumuz kalmadı. Çok sert tepki vereceğiz. Ya koltuklarını bıraksınlar ya da görevlerini adam gibi yapsınlar.FERNANDES’İN AYRILIK FİKRİNE DOĞRULAMABeşiktaş, Süper Lig’in 16. haftasında sahasında yapacağı Elazığspor maçının hazırlıklarına başladı. 2-1 kaybedilen Kasımpaşa karşılaşmasında taraftarın saldırısına uğrayan Manuel Fernandes dünkü idmanda yer almadı. Darbeden dolayı bacağında iç kanama görülen Portekizli yıldız, tedaviye alındı. “Artık Türkiye’de oynamam.” dediği ileri sürülen 27 yaşındaki yeteneğin sözleri de doğrulandı. Asbaşkan Deniz Atalay, “Bu olayın sıcaklığıyla gerçekleşti. Fernandes’in sakin olması gerek.” ifadesini kullandı.
Zaman
Ana Sayfa
17.12.2013
BeşiktaşüzerindenoyunoynanıyorBeşiktaş üzerinden oyun oynanıyor
THY'nin yeni reklamı 100 milyon kez izlendi
Zaman
11.12.2013
21:42
Türk Hava Yolları (THY) marka elçileri Kobe Bryant ve Lionel Messi’nin başrolünü paylaştığı yeni filmi 8 günde 100 milyon kez izlendi. Messi ve Kobe’nin yer aldığı ilk reklam bir yılda 106 milyon kez izlenirken, ikinci reklam sadece 8 günde 100 milyon izleyiciye ulaştı. Uluslar arası reklam anlaşmalarıyla dünyada adını duyuran THY, son filmiyle video paylaşım sitelerinin gözdesi oldu. Önce Barcelona ve Manchester United sponsorluklarıyla adını dünyaya duyuran THY’nin Kobe ve Messi’li reklamları milyonlarca kişi tarafından izlendi. Geçen yıl gösterime giren ilk film bir yılda 106 milyon izleyiciye ulaşmıştı. Yeni film izleyiciler tarafından ilk filme göre daha çok beğenildi. İlk reklamda uçağın içinde rekabet eden Messi ve Kobe, ikincisinde çeşitli şehirlerde çektikleri fotoğrafları birbirlerine göndererek yarıştı. THYnin filmi sosyal paylaşım sitesi YouTubeda en fazla izlenen reklam filmi oldu.‘Kobe vs. Messi: Shootout’ adıyla uluslararası gösterime giren film, geçen yıl çekilen ‘Kobe vs. Messi: Legends on Boardun devamı olarak nitelendiriliyor. Çekimlerinde yaklaşık 200 kişinin görev aldığı film, 20nin üzerinde farklı dilde, 170den fazla ülkede yayınlanıyor. Kızıl Meydanı, Çin, Maldiv Adaları, Bangkok, Kilimanjaro Dağları gibi Türk Hava Yollarının destinasyonlarını konu alan film, Sultanahmet Meydanında çekilen sahne ile sona eriyor.THYnin sefer gerçekleştirdiği çeşitli ülkelere giden Messi ve Kobenin burada çektikleri fotoğrafları birbirlerine göndermesini anlatıyor. Kobe ve Messi’nin bu rekabeti izleyicilerden de tam not aldı. THY’nin 3 Aralık’ta yüklediği filmi, günde yaklaşık 12 milyon, saatte ise ortalama 500 bin kişi izledi. Video 8 günde 100 milyon kez izlenerek bir rekora imza attı. CİHAN
Zaman
Son Dakika
11.12.2013
THYnin/">THYninyenireklamı100milyonkezizlendiTHYnin-yeni-reklamı-100-milyon-kez-izlendi/">THYnin yeni reklamı 100 milyon kez izlendi
Okul bahçesinde tenis keyfi yaşandı
Zaman
02.12.2013
14:32
Aksaray Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü ve Türkiye Tenis Federasyonu’nun işbirliğiyle düzenlenen ‘sokak tenisi’ heyecanını son yaşayanlar Hacı Kerim Yardımlı İmam Hatip Ortaokulu öğrencileri oldu. İlk olarak Hükümet Konağı’nda halka açık uygulanan proje birçok yerde hayata geçirilmiş ve ellerine ilk kez tenis raketi alan yüzlerce öğrenci ve sivil vatandaşlar kısa sürelide olsa bu heyecanı yaşamıştı. Aksaray’ın sportif anlamda en başarılı kuruluşlarından Gençlik Hizmetleri ve Spor Müdürlüğü ile eğitim alanında en dikkat çeken okullarından Hacı Kerim Yardımlı’yı bir araya getiren ve ‘tenis oynamayan kalmasın’ sloganıyla faaliyete geçirilen projede öğrenciler okul bahçesinde tenis keyfini doyasıya yaşadılar. Portatif file ve orijinal raketlerle uzun teneffüste tenis oynayan minik imam-hatipliler etkinlik sonrasında beden eğitimi öğretmenleri Mehmet Bakan ve Gençlik Spor Müdürlüğü yetkilileri ile bol bol hatıra fotoğrafları çektirdiler. Ellerindeki raketleri tıpkı profesyonel tenisçiler gibi havaya kaldırarak poz veren öğrenciler etkinliği düzenleyen yetkililere yakın ilgi gösterdiler. Bir zamanlar kendine has kıyafetleri özel kortları ile yalnızca zenginler tarafından oynandığı düşünülen tenis sporunu Aksaray’daki her kesimden insana ulaştırma gayreti içinde bulunan Gençlik Hizmetleri Spor İl Müdürlüğü ve Gençlik Merkezi’nin bu çalışması projeyi takip edenler tarafından anlamlı bulundu. Öte yandan yıllardır Aksaray’da yapmış olduğu fedakar çalışmalar ile gençlere sporu sevdiren ve ilimizi Türkiye’deki Gençlik Spor Müdürlükleri arasında üçüncü sıraya kadar çıkartan Süleyman Arısoy’un Erzurum’a tayin olması Okul Aile Birliği tarafından unutulmadı. Hayırlı olsun dileklerini ileten Okul Aile Birliği Başkanı Turhan Akkurt, yaptığı açıklamada, Elbetteki bir Aksaraylı olarak böyle bir atamaya üzüldük. Süleyman Bey fedakar çalışmalarıyla tüm eğitim ve spor camiasının takdirlerini kazanmış birisiydi. diyerek, şunları söyledi:Aksaray gibi mütevazi bir şehre olimpik havuzun yapılmasını Arısoy ve ekibinin çalışmalarının bir ödülü olarak değerlendirenler var. Dolayısıyla kendi adımıza üzülüyor ancak O’nun adına büyük bir şehir olan Erzurum’a tayin olduğu için kıvanç duyuyoruz. O’nun Dadaşlar Diyarı’nda da başarılı projelere imza atacağına yürekten inanıyor ve kendisine bundan sonraki hayatında Hacı Kerim Yardımlı ailesi olarak başarılar diliyoruz. CİHAN
Zaman
Son Dakika
02.12.2013
OkulbahçesindeteniskeyfiyaşandıOkul bahçesinde tenis keyfi yaşandı
Toplam "125" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti