Habergec.Com Aranan Kelimeler:türkler bizim gibi Değerlendirme: 10 / 10 977704
habergec.com
24.10.2014 Cuma
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

türkler bizim gibi

Güney Afrika lideri Jacob Zuma'dan Türk okullarına teşekkür
Zaman
18.10.2014
12:15
Johannesburgda bu yıl ikincisi düzenlenen Güney Afrika-Türk İşadamları Derneği (SATBA) ödül törenine katılan Güney Afrika Devlet Başkanı Jacob Zuma, 350 seçkin davetlinin katıldığı programda, ülkesinde faaliyet gösteren Türk okullarına özellikle başarılı matematik ve fen eğitiminden dolayı teşekkür etti. Zuma, konuşmasının devamında Türk işadamlarını ülkesinde yatırıma davet etti.Güney Afrika lideri Zumanın yanı sıra Gauteng eyaleti Başkanı David Makhura, Spor Bakanı Fikile Mbalula, Turizm Bakan Yardımcısı Tokozile Xasa, Kobi Kalkındırma Bakan Yardımcısı Elizabeth Thabethe, eski Meclis Başkanı Max Sisulu, iktidardaki ANCnin Mali İşler Sorumlusu Zweli Mkhize, önemli işadamları, diplomatlar ve gazetecilerin katıldığı programda 7 dalda ödül verildi. Gecenin en anlamlı ödülü olan Yaşam Boyu Başarıya Güney Afrikanın ilk büyük siyah iş adamı ve Nelson Mandelanın 50 yıllık dava arkadaşı olan 87 yaşındaki Richard Maponya layık görüldü. Zumanın ellerinden tutarak sahneye çıkardığı Maponyanın ödül alırken bütün solana duygulu anlar yaşattığı gözlendi. ZUMA: NİZAMİYE KÜLLİYESİ, AFRİKA KÜLTÜRÜNE BÜYÜK KATKI Yoğun programına rağmen SATBAnın töreninde hazır bulunan Jacob Zuma, Türkiye hakkındaki uzun konuşmasında, Bu çok önemli buluşmada söz almak benim için çok önemli. Bugün verdiğiniz ödüller ilerideki ekonomik işbirliğimiz açısından büyük önem arz ediyor. Bu ödüller ayrıca iki ülke arasındaki sıcak ilişkilerin göstergesidir. Muhteşem Nizamiye Külliyesi, Türklerin Afrika kültürüne yaptığı çok büyük bir katkıdır. ifadelerini kullandı. Zuma ayrıca, Ülkemde faaliyet gösteren Türk okulları Horizon ve Star Kolejleri özellikle matematik ve fen eğitimindeki üstün başarılarıyla ayrı bir yere sahiptir. Ayrıca Güney Afrikalı öğrencilerin Türkiyede mühendislik, turizm, ekonomi, eğitim gibi alanlarda yükseköğretim alması çok memnuniyet vericidir. şeklinde konuştu. Türkiye ile Güney Afrika arasındaki ticari ilişkilerin de hızla arttığına dikkat çeken Zuma, Ülkemiz Türk yatırımcılar için çok caziptir. Türkler giyim ve tekstil endüstrisinde çok büyük bir birikime sahip. Türk yatırımcılar için kapılarımız her zaman açıktır. diyerek Türk yatırımcıları yatırım yapmaya çağırdı. Zumaya konuşmasının ardından el dokuması Türk halısı hediye edildi. SPOR BAKANINDAN FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİYE TEŞEKKÜRProgramın sunuculuğunu Güney Afrikanın efsane radyo haber spikeri Tim Modise ile Spor Bakanı Fikile Mbalula yaptı. Bakan olduğum için uzun zamandır sunuculuk yapmıyordum şakası ile salonu güldüren Mbalula, Türk alim Fethullah Gülenden ilham alan Türk gönüllüleri, eğitim, diyalog, iş adamları derneği, yardım kuruluşları ile Güney Afrika halkına çok büyük hizmetler veriyorlar dedi. Gülene teşekkür eden Mbalula, 2007de kurulan SATBAnın iki ülke arasındaki ticaret hacminin artması ve Güney Afrikadaki Türk yatırımlarında anahtar rol üstlendiğini söyledi. Cihan Haber Ajansına konuşan Kobi Kalkındırma Bakan Yardımcısı Elizabeth Thabethe ise Bu gece çok değerli bir gece. 3 yıl önce Türkiyeye bir iş heyeti götürdüm. Bizim ülkemiz Afrikanın giriş yeri. Türkiye ise üç kıtaya açılan çok stratejik bir ülke. Birlikte çalışarak eşitsizliği ve fakirliği yenebiliriz. diye konuştu. SATBA Genel Sekreteri Serkan Ergül de şu değerlendirmeleri yaptı: Derneğimiz Gauteng Kalkınma Ajansı, Siyah İş Konseyi, Güney Afrika İş Kadınları Derneği ve Güney Afrika Ticaret ve Endüstri Odası ile ortaklaşa projeler üretiyor. Bugün 2inci ödüllerimizi vermenin gururunu yaşıyoruz. Türk yatırımcıların Güney Afrikada kobilerin gelişmesine katkıları adına ciddi görüşmeler yapıyoruz. Devlet Başkanı Jacob Zumanın gecemizi onurlandırması iki ülke ticari ilişkilerine büyük katkı sağlayacaktır dedi.
Zaman
Son Dakika
18.10.2014
GüneyAfrikalideriJacobZumadanTürkokullarınateşekkürGüney Afrika lideri Jacob Zumadan Türk okullarına teşekkür
Güney Afrika lideri Jacob Zuma'dan Türk okullarına teşekkür
Zaman
18.10.2014
12:15
Johannesburgda bu yıl ikincisi düzenlenen Güney Afrika-Türk İşadamları Derneği (SATBA) ödül törenine katılan Güney Afrika Devlet Başkanı Jacob Zuma, 350 seçkin davetlinin katıldığı programda, ülkesinde faaliyet gösteren Türk okullarına özellikle başarılı matematik ve fen eğitiminden dolayı teşekkür etti. Zuma, konuşmasının devamında Türk işadamlarını ülkesinde yatırıma davet etti.Güney Afrika lideri Zumanın yanı sıra Gauteng eyaleti Başkanı David Makhura, Spor Bakanı Fikile Mbalula, Turizm Bakan Yardımcısı Tokozile Xasa, Kobi Kalkındırma Bakan Yardımcısı Elizabeth Thabethe, eski Meclis Başkanı Max Sisulu, iktidardaki ANCnin Mali İşler Sorumlusu Zweli Mkhize, önemli işadamları, diplomatlar ve gazetecilerin katıldığı programda 7 dalda ödül verildi. Gecenin en anlamlı ödülü olan Yaşam Boyu Başarıya Güney Afrikanın ilk büyük siyah iş adamı ve Nelson Mandelanın 50 yıllık dava arkadaşı olan 87 yaşındaki Richard Maponya layık görüldü. Zumanın ellerinden tutarak sahneye çıkardığı Maponyanın ödül alırken bütün solana duygulu anlar yaşattığı gözlendi. ZUMA: NİZAMİYE KÜLLİYESİ, AFRİKA KÜLTÜRÜNE BÜYÜK KATKI Yoğun programına rağmen SATBAnın töreninde hazır bulunan Jacob Zuma, Türkiye hakkındaki uzun konuşmasında, Bu çok önemli buluşmada söz almak benim için çok önemli. Bugün verdiğiniz ödüller ilerideki ekonomik işbirliğimiz açısından büyük önem arz ediyor. Bu ödüller ayrıca iki ülke arasındaki sıcak ilişkilerin göstergesidir. Muhteşem Nizamiye Külliyesi, Türklerin Afrika kültürüne yaptığı çok büyük bir katkıdır. ifadelerini kullandı. Zuma ayrıca, Ülkemde faaliyet gösteren Türk okulları Horizon ve Star Kolejleri özellikle matematik ve fen eğitimindeki üstün başarılarıyla ayrı bir yere sahiptir. Ayrıca Güney Afrikalı öğrencilerin Türkiyede mühendislik, turizm, ekonomi, eğitim gibi alanlarda yükseköğretim alması çok memnuniyet vericidir. şeklinde konuştu. Türkiye ile Güney Afrika arasındaki ticari ilişkilerin de hızla arttığına dikkat çeken Zuma, Ülkemiz Türk yatırımcılar için çok caziptir. Türkler giyim ve tekstil endüstrisinde çok büyük bir birikime sahip. Türk yatırımcılar için kapılarımız her zaman açıktır. diyerek Türk yatırımcıları yatırım yapmaya çağırdı. Zumaya konuşmasının ardından el dokuması Türk halısı hediye edildi. SPOR BAKANINDAN FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİYE TEŞEKKÜRProgramın sunuculuğunu Güney Afrikanın efsane radyo haber spikeri Tim Modise ile Spor Bakanı Fikile Mbalula yaptı. Bakan olduğum için uzun zamandır sunuculuk yapmıyordum şakası ile salonu güldüren Mbalula, Türk alim Fethullah Gülenden ilham alan Türk gönüllüleri, eğitim, diyalog, iş adamları derneği, yardım kuruluşları ile Güney Afrika halkına çok büyük hizmetler veriyorlar dedi. Gülene teşekkür eden Mbalula, 2007de kurulan SATBAnın iki ülke arasındaki ticaret hacminin artması ve Güney Afrikadaki Türk yatırımlarında anahtar rol üstlendiğini söyledi. Cihan Haber Ajansına konuşan Kobi Kalkındırma Bakan Yardımcısı Elizabeth Thabethe ise Bu gece çok değerli bir gece. 3 yıl önce Türkiyeye bir iş heyeti götürdüm. Bizim ülkemiz Afrikanın giriş yeri. Türkiye ise üç kıtaya açılan çok stratejik bir ülke. Birlikte çalışarak eşitsizliği ve fakirliği yenebiliriz. diye konuştu. SATBA Genel Sekreteri Serkan Ergül de şu değerlendirmeleri yaptı: Derneğimiz Gauteng Kalkınma Ajansı, Siyah İş Konseyi, Güney Afrika İş Kadınları Derneği ve Güney Afrika Ticaret ve Endüstri Odası ile ortaklaşa projeler üretiyor. Bugün 2inci ödüllerimizi vermenin gururunu yaşıyoruz. Türk yatırımcıların Güney Afrikada kobilerin gelişmesine katkıları adına ciddi görüşmeler yapıyoruz. Devlet Başkanı Jacob Zumanın gecemizi onurlandırması iki ülke ticari ilişkilerine büyük katkı sağlayacaktır dedi.
Zaman
Ana Sayfa
18.10.2014
GüneyAfrikalideriJacobZumadanTürkokullarınateşekkürGüney Afrika lideri Jacob Zumadan Türk okullarına teşekkür
Yönetmenler, sansürü delecek kadar zeki olmalı
Zaman
18.10.2014
02:16
Dünyaca ünlü yönetmen Abbas Kiyarüstemi, 51. Altın Portakal Film Festivali kapsamında dün ustalık dersi (masterclass) verdi.Alin Taşçıyanın moderatörlüğünde, yönetmen Faysal Soysalın Farsça çevirisiyle gerçekleştirilen söyleşide Kiyarüstemi, sansürden sanata bakışına, filmlerinin vazgeçilmezi yollardan zaman mefhumuna kadar sorulara içtenlikle cevap verdi. Hatta görüntü yönetmeni arkadaşı Seyfullah Samedyanın bir sorusu üzerine şair, fotoğrafçı, yönetmen, düşünür Kiyarüsteminin aynı zamanda mahir bir marangoz olduğunu da öğrendik. Samedyan, yıllara dayanan dostluğuna istinaden mikrofonu alıp “Bu kadar yeteneğiniz içinde hepsini kuşatacak şekilde hangisini yapmak isterdiniz?” sorusunu yöneltti Kiyarüstemiye. Usta yönetmenin cevabı ise “Ben hangi işi yapacaksam en iyisini yapmak isterim. Marangozluk ise sadece marangozluk, şiirse sadece şiir, yönetmenlikse sadece yönetmenlik. Ama sanat ve fikri işler insanın zihnini çok yoruyor. Marangozluk benim zihnimi dinlendiriyor.” Festivalin en yoğun katılımına sahne olan etkinlik olarak kayda geçen Abbas Kiyarüstemi masterclassı, yönetmenin 2006da çektiği 30 dakikalık ‘Yollar filminin gösterimiyle başladı. Dolayısıyla usta yönetmen ilk olarak yolların ve zamanın kendisi için öneminden, Doğu kültürü ve insan hayatı için de bir ‘tercih anlamına geldiğinden bahsetti: “Hepimiz bir yolu tercih ederiz, ama bu tercih gerçekten bizim midir, yoksa başkalarının bize yaptırdığı tercihler midir, ona bakmak gerek.” İtalya ve Japonyada çektiği son iki filmi hakkında, kendisi için önemli olanın o coğrafyalarda da kendi dertlerini anlatabilmek olduğunu söyledi. “Benim için her film bir tecrübedir” diyen Kiyarüstemi, dilini ve kültürünü bilmediği ülkelerde film çekmesinin, farklı kültürlere ve dillere rağmen insanlık dertlerinin aynı olduğunu göstermek amacı taşıdığını belirtti. “Sizin için kimlik nedir?” sorusuna ise “Kimlik, yönetmektir. Benim İran pasaportum var. Ama yönetmen olarak bununla yetinemem. Eğer kimlik ve sınırlar bu kadar önemli olsaydı, bugün burada bunları konuşamazdık. Nasıl ki işçiler dışarıda çalışıp akşam evine geliyor. Ben de öyleyim; filmimi çektikten sonra Tahrandaki evime dönüyorum. Başka bir yerde yaşayamam. Ama yurtdışında başkalarıyla çalışırken tecrübe ettim ki yabancılarla da çalışabilirim, hatta yaşayabilirim. Bize televizyonlarda insanların kültürlerinin, dillerinin ve dinlerinin farklı olduğu, hatta bazılarının düşman olduğu söylendi. Ama tecrübeyle gördüm ki kültürlerimiz çok farklı değil. Hatta dinler arasında bile çok fark yok. ” cevabını verdi. YENİ FİLMİNİ ÇİNDE ÇEKECEK Söyleşide, Kiyarüsteminin İtalyada çektiği ‘Aslı Gibidir ve Japonyada geçen ‘Aşık Biri Gibi / Like Someone in Love filmlerinden sonra yeni filmini Çinde çekeceğini de öğrendik. Hayatı boyunca iki filminin etkisinde kaldığını söyleyen Abbas Kiyarüstemi, filmleri çektikten sonra kendisinin de bir seyirci olduğunu ve onları eleştirdiğini belirtti. ‘Yakın Plan (1990) ve ‘Şirin (2008) filmlerinin kendisi için özel bir yeri olduğunu söyleyen usta yönetmen, “Yakın Plan ve Şirin, zaman geçtikçe derinliği artan iki film. Ama biliyorum ki, ben onları yaparken bu derinliğin farkında değildim. Bu iki filmi de defalarca izledim ve her izlediğimde yeni bir şey görüyorum.” dedi. Bir filmin iyi olup olmadığının seyirci beğenisine, gişe ya da ödül başarısına göre belirlenemeyeceğini düşünen Kiyarüstemi, bu konuda tek ölçütün filmin 30 yıl yaşaması olduğunu ifade etti. Abbas Kiyarüstemi, bir soru üzerine, galasına katıldığı Ulusal Uzun Metraj Yarışma filmlerinden Balık hakkında da değerlendirme yaptı. Balıkın duygusal bir film olduğunu söyleyen Kiyarüstemi, “Her şeyi yönetmene vermek istemiyorum. Mekanlar ve görüntülerin etkisi de çok iyiydi. Bu açıdan, siz Türkler çok şanslısınız. Film çekmek için çok güzel mekanlara sahipsiniz.” Sansür konusunda konuşan İranlı yönetmen, filmlerinin 18 yıldır İranda gösterilmediğini hatırlattı. “Benim filmlerim sansüre uğramadı, sadece gösterilmedi” diyerek ironik bir yaklaşım sergileyen yönetmen, sansürün bazı kötü yönetmenleri meşhur ettiğini düşünüyor. “Ben filmi makaslanıp da sonra bunun mağdur edebiyatını yaparak ünlenen yönetmenlerden değilim.” diyen Kiyarüstemiye sansürle mücadele konusunda yönetmelere de görev düşüyor: “Yönetmenler o kadar zeki olmalı ki, eğer bir sansür kurulu varsa, oradan geçebilecek filmler yapmalı. Sansürün ya da otoritenin onun film çekmesini engellemesine izin vermemeli. Bu, iktidara itiraz edilmesin demek değil; itirazın üslubu ve yöntemine dair. Eğer bir iktidarı, otoriterlik ya da diktatörlükle suçluyorsan ve ona diktatör diyen bir film yapıp sonra da bunu illa göstereceksin diyorsan bu çelişki değil mi? O zaman, iktidar mı otoriter oluyor sen mi?” Kiyarüstmi, sansürün yol açtığı ‘mağdur edebiyatının İran sinemasını kötü etkilediğini savunuyor: “İranda iktidar karş
Zaman
Kültür
18.10.2014
YönetmenlersansürüdelecekkadarzekiolmalıYönetmenler sansürü delecek kadar zeki olmalı
Yönetmenler, sansürü delecek kadar zeki olmalı
Zaman
18.10.2014
02:05
Dünyaca ünlü yönetmen Abbas Kiyarüstemi, 51. Altın Portakal Film Festivali kapsamında dün ustalık dersi (masterclass) verdi.Alin Taşçıyanın moderatörlüğünde, yönetmen Faysal Soysalın Farsça çevirisiyle gerçekleştirilen söyleşide Kiyarüstemi, sansürden sanata bakışına, filmlerinin vazgeçilmezi yollardan zaman mefhumuna kadar sorulara içtenlikle cevap verdi. Hatta görüntü yönetmeni arkadaşı Seyfullah Samedyanın bir sorusu üzerine şair, fotoğrafçı, yönetmen, düşünür Kiyarüsteminin aynı zamanda mahir bir marangoz olduğunu da öğrendik. Samedyan, yıllara dayanan dostluğuna istinaden mikrofonu alıp “Bu kadar yeteneğiniz içinde hepsini kuşatacak şekilde hangisini yapmak isterdiniz?” sorusunu yöneltti Kiyarüstemiye. Usta yönetmenin cevabı ise “Ben hangi işi yapacaksam en iyisini yapmak isterim. Marangozluk ise sadece marangozluk, şiirse sadece şiir, yönetmenlikse sadece yönetmenlik. Ama sanat ve fikri işler insanın zihnini çok yoruyor. Marangozluk benim zihnimi dinlendiriyor.” Festivalin en yoğun katılımına sahne olan etkinlik olarak kayda geçen Abbas Kiyarüstemi masterclassı, yönetmenin 2006da çektiği 30 dakikalık ‘Yollar filminin gösterimiyle başladı. Dolayısıyla usta yönetmen ilk olarak yolların ve zamanın kendisi için öneminden, Doğu kültürü ve insan hayatı için de bir ‘tercih anlamına geldiğinden bahsetti: “Hepimiz bir yolu tercih ederiz, ama bu tercih gerçekten bizim midir, yoksa başkalarının bize yaptırdığı tercihler midir, ona bakmak gerek.” İtalya ve Japonyada çektiği son iki filmi hakkında, kendisi için önemli olanın o coğrafyalarda da kendi dertlerini anlatabilmek olduğunu söyledi. “Benim için her film bir tecrübedir” diyen Kiyarüstemi, dilini ve kültürünü bilmediği ülkelerde film çekmesinin, farklı kültürlere ve dillere rağmen insanlık dertlerinin aynı olduğunu göstermek amacı taşıdığını belirtti. “Sizin için kimlik nedir?” sorusuna ise “Kimlik, yönetmektir. Benim İran pasaportum var. Ama yönetmen olarak bununla yetinemem. Eğer kimlik ve sınırlar bu kadar önemli olsaydı, bugün burada bunları konuşamazdık. Nasıl ki işçiler dışarıda çalışıp akşam evine geliyor. Ben de öyleyim; filmimi çektikten sonra Tahrandaki evime dönüyorum. Başka bir yerde yaşayamam. Ama yurtdışında başkalarıyla çalışırken tecrübe ettim ki yabancılarla da çalışabilirim, hatta yaşayabilirim. Bize televizyonlarda insanların kültürlerinin, dillerinin ve dinlerinin farklı olduğu, hatta bazılarının düşman olduğu söylendi. Ama tecrübeyle gördüm ki kültürlerimiz çok farklı değil. Hatta dinler arasında bile çok fark yok. ” cevabını verdi. YENİ FİLMİNİ ÇİNDE ÇEKECEK Söyleşide, Kiyarüsteminin İtalyada çektiği ‘Aslı Gibidir ve Japonyada geçen ‘Aşık Biri Gibi / Like Someone in Love filmlerinden sonra yeni filmini Çinde çekeceğini de öğrendik. Hayatı boyunca iki filminin etkisinde kaldığını söyleyen Abbas Kiyarüstemi, filmleri çektikten sonra kendisinin de bir seyirci olduğunu ve onları eleştirdiğini belirtti. ‘Yakın Plan (1990) ve ‘Şirin (2008) filmlerinin kendisi için özel bir yeri olduğunu söyleyen usta yönetmen, “Yakın Plan ve Şirin, zaman geçtikçe derinliği artan iki film. Ama biliyorum ki, ben onları yaparken bu derinliğin farkında değildim. Bu iki filmi de defalarca izledim ve her izlediğimde yeni bir şey görüyorum.” dedi. Bir filmin iyi olup olmadığının seyirci beğenisine, gişe ya da ödül başarısına göre belirlenemeyeceğini düşünen Kiyarüstemi, bu konuda tek ölçütün filmin 30 yıl yaşaması olduğunu ifade etti. Abbas Kiyarüstemi, bir soru üzerine, galasına katıldığı Ulusal Uzun Metraj Yarışma filmlerinden Balık hakkında da değerlendirme yaptı. Balıkın duygusal bir film olduğunu söyleyen Kiyarüstemi, “Her şeyi yönetmene vermek istemiyorum. Mekanlar ve görüntülerin etkisi de çok iyiydi. Bu açıdan, siz Türkler çok şanslısınız. Film çekmek için çok güzel mekanlara sahipsiniz.” Sansür konusunda konuşan İranlı yönetmen, filmlerinin 18 yıldır İranda gösterilmediğini hatırlattı. “Benim filmlerim sansüre uğramadı, sadece gösterilmedi” diyerek ironik bir yaklaşım sergileyen yönetmen, sansürün bazı kötü yönetmenleri meşhur ettiğini düşünüyor. “Ben filmi makaslanıp da sonra bunun mağdur edebiyatını yaparak ünlenen yönetmenlerden değilim.” diyen Kiyarüstemiye sansürle mücadele konusunda yönetmelere de görev düşüyor: “Yönetmenler o kadar zeki olmalı ki, eğer bir sansür kurulu varsa, oradan geçebilecek filmler yapmalı. Sansürün ya da otoritenin onun film çekmesini engellemesine izin vermemeli. Bu, iktidara itiraz edilmesin demek değil; itirazın üslubu ve yöntemine dair. Eğer bir iktidarı, otoriterlik ya da diktatörlükle suçluyorsan ve ona diktatör diyen bir film yapıp sonra da bunu illa göstereceksin diyorsan bu çelişki değil mi? O zaman, iktidar mı otoriter oluyor sen mi?” Kiyarüstmi, sansürün yol açtığı ‘mağdur edebiyatının İran sinemasını kötü etkilediğini savunuyor: “İranda iktidar karş
Zaman
Ana Sayfa
18.10.2014
YönetmenlersansürüdelecekkadarzekiolmalıYönetmenler sansürü delecek kadar zeki olmalı
Biz gönüllere talibiz
Zaman
17.10.2014
01:00
Osmanlı’nın üst üste zulüm ve ihanetlere uğradığı, İslâm âleminin müstemlekeciler tarafından adeta tırpanlandığı ve fikir, düşünce adına dümdüz edildiği, geriye sadece Osmanlı’ya sövme ve vefasızlığın miras kaldığı bir dönemin akabinde, Malik bin Nebi, o ihanetlere ve vefasızlığa başkaldıran ilk kadirşinaslardan biridir ve şu sözleri ifade etmiştir: “Eğer İslâm dünyasının şimalinde Türk toplumu olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. Türkler olmasaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık da kalmazdı.”Bir şey ifade ediyorsa, ben de senelerdir aynı kanaati taşıyorum; evet, asırlar var ki, İslâm dünyası dediğimiz coğrafyada Müslümanların en büyük problemi düşmanlık ve vefasızlık olmuştur. İslam’ı gadre uğratan iki cephe vardır: Birisi, sürekli taarruzlar peşinde olan haset, kin, inat ve küfür cephesi; diğeri de, dini yolda bulmuş gibi davranan, kültür Müslümanlığı tavrı sergileyen vefasızlar cephesi.Bu hakikati dile getirmek ve vakayı rapor etmek gereksiz görülebilir. Fakat bazı problemleri bilme ve onları teşhis etme tedavi adına çok önemlidir. Ziya Paşa’nın‘Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,Her merhem her yâreye derman mı sanırsın?En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun,Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?’dediği gibi her şeyden önce illetin bilinmesi, hastalığın teşhis edilmesi, doktorların ifadesiyle ‘tanı’nın ortaya konması lazımdır. Bu yapılmadan tedaviye başlanması mümkün değildir. Bu açıdan, hoşgörü, barış ve sulh atmosferinde yaşamayı arzu eden ve bu gaye uğrunda gayret gösteren Müslümanlar da İslâm’ın dünden bugüne biteviye saldırılara maruz kaldığını ve bundan sonra da bazı insanların düşmanca hislerle hareket edebileceğini bilmeleri lazımdır.Sulh AdalarıFakat biz bunları söz konusu etmeme, düşmanlık vesilelerine hayat hakkı tanımama azmindeyiz. Mazinin yanlışlıklarını tarih kitaplarında zincire vurma ve düşmanca duyguları hortlatmama taraftarıyız. Geçmişte belli hadiseler başka zincirleme hadiselere sebebiyet vermiş; düşmanlıklar, belli düşmanlıklar doğurmuştur; insanlar birbirlerinden uzaklaşmış, zıt cepheler oluşmuştur. Bugün bunları konu ederek yeniden kavga sebebi yapmak, yeni uçurumlar meydana getirmek manasızdır. Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; biz, yürüdüğümüz hoşgörü yolunda ilerlemeye devam etmeli, sağdaki-soldaki kine, nefrete, düşmanlığa rağmen, bir kısım ‘sulh adaları’na ulaşmalı, ‘sulh adacıkları’ oluşturmalıyız.Biz ‘hoşgörü’ diyelim, hoşgörünün de ötesine yürüyelim, dünyayı dostça paylaşmayı düşünelim; niyetimiz, azmimiz bu istikamette olsun ve planlarımızı, projelerimizi o niyet ve azme göre yapalım. Ceste ceste onları uygulamaya çalışalım. Bu bizim dinimizin ve tabiatımızın gereği olan bir tavırdır. Fakat unutmayalım ki, dünyadaki bütün insanları yumuşatmaya da bizim gücümüz yetmez. Herkese ‘diyalog’ dedirtemeyiz, ‘hoşgörü’, ‘konuma saygı’ dedirtemeyiz. Siz Türkiye’de bile herkesi hoşgörü atmosferine taşıyamıyorsunuz. Hatta bazen Abdulkadir Geylanî yolunda olduğunu söyleyen insanlar dahi, ‘Bunlar hoşgörü, diyalog diyerek milleti Hristiyanlaştırıyorlar.’ diye her yere şikâyet ediyorlar sizi. Sizinle uğraşmayı, aleyhinizde olmayı, kâfirle uğraşmak ve küfrün aleyhinde olmaktan daha önemli bir vazife gibi görüyorlar. Bunlara hoşgörü ve diyaloğu anlatmak mümkün değil. Belki kendileri o işin başında olsalardı, o zaman meseleye sahip çıkarlardı. Ama bir başkası o işi temsil edince, İslâm’ın geleceği ve insanlığın huzuru adına onu önemli görünce, sırf o işi temsil edenlerden ötürü öyle mühim bir meseleye de husumetle bakıyorlar. Bu açıdan, hoşgörü, diyalog, herkesi kendi konumunda kabul etme ve herkese insanca davranmaya karşı çıkacak insanlar da her devirde bulunacaktır. Onların kin ve nefretini kırmak, kalplerini yumuşatmak, duygu ve düşüncelerinizi kabul ettirerek onları da hoşgörü çizgisine getirmek belki de mümkün olmayacaktır.Seviyeye Göre KonuşmaEfendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: “Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.” Yani, Allah farzları emrettiği gibi, insanları idare etmeyi, evirip-çevirip hak ve hakikate uygun bir şekilde herkese anlayacağı dille konuşmayı da emretti, buyuruyor. Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (as), “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ-hâ, 20/44) diye ferman ediyor. Firavunla bile münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona da anlatacaksın.. o şekilde anlatacaksın ki, anlatmanın bir manası olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin... İçi nur dolu enjek
Zaman
En Çok Okunan
17.10.2014
BizgönülleretalibizBiz gönüllere talibiz
Biz gönüllere talibiz
Zaman
16.10.2014
19:43
Osmanlı’nın üst üste zulüm ve ihanetlere uğradığı, İslâm âleminin müstemlekeciler tarafından adeta tırpanlandığı ve fikir, düşünce adına dümdüz edildiği, geriye sadece Osmanlı’ya sövme ve vefasızlığın miras kaldığı bir dönemin akabinde, Malik bin Nebi, o ihanetlere ve vefasızlığa başkaldıran ilk kadirşinaslardan biridir ve şu sözleri ifade etmiştir: “Eğer İslâm dünyasının şimalinde Türk toplumu olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. Türkler olmasaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık da kalmazdı.”Bir şey ifade ediyorsa, ben de senelerdir aynı kanaati taşıyorum; evet, asırlar var ki, İslâm dünyası dediğimiz coğrafyada Müslümanların en büyük problemi düşmanlık ve vefasızlık olmuştur. İslam’ı gadre uğratan iki cephe vardır: Birisi, sürekli taarruzlar peşinde olan haset, kin, inat ve küfür cephesi; diğeri de, dini yolda bulmuş gibi davranan, kültür Müslümanlığı tavrı sergileyen vefasızlar cephesi.Bu hakikati dile getirmek ve vakayı rapor etmek gereksiz görülebilir. Fakat bazı problemleri bilme ve onları teşhis etme tedavi adına çok önemlidir. Ziya Paşa’nın‘Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî, Her merhem her yâreye derman mı sanırsın? En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun, Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?’dediği gibi her şeyden önce illetin bilinmesi, hastalığın teşhis edilmesi, doktorların ifadesiyle ‘tanı’nın ortaya konması lazımdır. Bu yapılmadan tedaviye başlanması mümkün değildir. Bu açıdan, hoşgörü, barış ve sulh atmosferinde yaşamayı arzu eden ve bu gaye uğrunda gayret gösteren Müslümanlar da İslâm’ın dünden bugüne biteviye saldırılara maruz kaldığını ve bundan sonra da bazı insanların düşmanca hislerle hareket edebileceğini bilmeleri lazımdır.Sulh AdalarıFakat biz bunları söz konusu etmeme, düşmanlık vesilelerine hayat hakkı tanımama azmindeyiz. Mazinin yanlışlıklarını tarih kitaplarında zincire vurma ve düşmanca duyguları hortlatmama taraftarıyız. Geçmişte belli hadiseler başka zincirleme hadiselere sebebiyet vermiş; düşmanlıklar, belli düşmanlıklar doğurmuştur; insanlar birbirlerinden uzaklaşmış, zıt cepheler oluşmuştur. Bugün bunları konu ederek yeniden kavga sebebi yapmak, yeni uçurumlar meydana getirmek manasızdır. Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; biz, yürüdüğümüz hoşgörü yolunda ilerlemeye devam etmeli, sağdaki-soldaki kine, nefrete, düşmanlığa rağmen, bir kısım ‘sulh adaları’na ulaşmalı, ‘sulh adacıkları’ oluşturmalıyız.Biz ‘hoşgörü’ diyelim, hoşgörünün de ötesine yürüyelim, dünyayı dostça paylaşmayı düşünelim; niyetimiz, azmimiz bu istikamette olsun ve planlarımızı, projelerimizi o niyet ve azme göre yapalım. Ceste ceste onları uygulamaya çalışalım. Bu bizim dinimizin ve tabiatımızın gereği olan bir tavırdır. Fakat unutmayalım ki, dünyadaki bütün insanları yumuşatmaya da bizim gücümüz yetmez. Herkese ‘diyalog’ dedirtemeyiz, ‘hoşgörü’, ‘konuma saygı’ dedirtemeyiz. Siz Türkiye’de bile herkesi hoşgörü atmosferine taşıyamıyorsunuz. Hatta bazen Abdulkadir Geylanî yolunda olduğunu söyleyen insanlar dahi, ‘Bunlar hoşgörü, diyalog diyerek milleti Hristiyanlaştırıyorlar.’ diye her yere şikâyet ediyorlar sizi. Sizinle uğraşmayı, aleyhinizde olmayı, kâfirle uğraşmak ve küfrün aleyhinde olmaktan daha önemli bir vazife gibi görüyorlar. Bunlara hoşgörü ve diyaloğu anlatmak mümkün değil. Belki kendileri o işin başında olsalardı, o zaman meseleye sahip çıkarlardı. Ama bir başkası o işi temsil edince, İslâm’ın geleceği ve insanlığın huzuru adına onu önemli görünce, sırf o işi temsil edenlerden ötürü öyle mühim bir meseleye de husumetle bakıyorlar. Bu açıdan, hoşgörü, diyalog, herkesi kendi konumunda kabul etme ve herkese insanca davranmaya karşı çıkacak insanlar da her devirde bulunacaktır. Onların kin ve nefretini kırmak, kalplerini yumuşatmak, duygu ve düşüncelerinizi kabul ettirerek onları da hoşgörü çizgisine getirmek belki de mümkün olmayacaktır.Seviyeye Göre KonuşmaEfendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: “Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.” Yani, Allah farzları emrettiği gibi, insanları idare etmeyi, evirip-çevirip hak ve hakikate uygun bir şekilde herkese anlayacağı dille konuşmayı da emretti, buyuruyor. Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (as), “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ-hâ, 20/44) diye ferman ediyor. Firavunla bile münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona da anlatacaksın.. o şekilde anlatacaksın ki, anlatmanın bir manası olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin... İçi nur dolu enj
Zaman
Kürsü
16.10.2014
BizgönülleretalibizBiz gönüllere talibiz
Joost Lagendijk - Türkiye'nin Kobani'deki ölümcül muhakeme hatası
Zaman
08.10.2014
03:42
Bu yazıyı yazdığım sırada IŞİD savaşçıları Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt şehri Kobani’ye girmişti. Kürt militanların sert direnişine ve Amerikan savaş uçakları tarafından salı sabahı gerçekleştirilen yeni bombardımana rağmen, Suriye’nin bu bölgesinde Kürtlerin IŞİD’e karşı son kalesi olan bu şehir çok yakında ele geçirilecek gibi görünüyor.Şehrin içinde 10 bini aşkın sivilin sıkışıp kalmış olduğu ve IŞİD’in işgal ettiği bölgelerdeki insanlara karşı nasıl acımasızca davrandığının bilgisiyle, çoğu kişi bir başka katliama tanıklık etmek üzere olduğumuz korkusu içerisinde.Kürtlerin ikmal hatları kesildi ve IŞİD güçleri tarafından üç yandan kuşatıldılar. Dördüncü yan olan Türk sınırı ise Türk ordusu tarafından ağır silahlarla korunuyor. Türkler, IŞİD’den kaçan tahmini 180 bin Suriyeli Kürt’ün Türkiye’ye girişine izin verdi, ama aynı zamanda Türk ve Suriyeli Kürtlerin savaşa katılmalarına engel oldu. Bir yandan yardım uzatıp diğer yandan tecrit dayatarak ortaya konulan bu kafa karıştırıcı tutum, bölge genelindeki Kürtlerde öfke ve hüsrana yol açtı. Fakat aynı zamanda, bölgedeki gazeteciler ve gözlemciler de Türkiye’nin oyun planının ne olduğunu merak ediyor. Sınırın Türkiye tarafındaki Türk tankları saldırıyı durdurmak için neden tek bir atış bile yapmıyor? Türk ordusunun bir seyirci ve tanık olarak, Kürtler gözlerinin önünde öldürülürken hiçbir şey yapmadığını gösteren fotoğrafları, dünya çapında şöyle bir Türkiye algısı yarattı: bu bekle ve gör yaklaşımının sonucunda binlerce Kürt yaşamını yitirecek olsa bile IŞİD’le doğrudan uğraşmamak için ayak sürüyen, müstehzi ve hesapçı bir aktör. Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, CNN’e “Kobani halkına yardım etmek için mümkün olan her şeyi yapacağız, çünkü onlar bizim kardeşlerimizdir.” dediğinde, sınırdaki yürek parçalayıcı gerçeklik, çoğu kişinin bu sözlerin samimiyetinden şüphe etmesine yol açtı. Ters giden ne idi?Korkarım ki, Türk hükümeti, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona dair anlaşılabilir kaygıları, her ne pahasına olursa olsun savaşın dışında kalmanın meşru bir gerekçesi olarak görmekle ölümcül bir hata yaptı. Öncelikle, Ankara’nın eleştirel olmakta haklı nedenlerine bakalım. Türkiye, sadece IŞİD’i yok etmeyip, fakat aynı zamanda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in nihai olarak devrilmesi planlarını da içermesi gereken etraflı bir strateji için çağrı yaptığında kesinlikle haklıydı. Aynı şekilde Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir tampon bölge oluşturulması ısrarında ve Washington’a bu alanlar üzerinde bir uçuşa kapalı bölge sürdürmesi yönünde baskı yapmakta da haklıydı. Bunlar Amerikalılarla tartışılması ve müzakere edilmesi gereken iyi noktalardı.Fakat aynı zamanda, bu yerinde koşulları Kobani’de halihazırda yaşanan dramla doğrudan bağlantılandırmak ölümcül bir muhakeme hatasıydı. Türkiye’nin stratejisindeki ikinci ve benzer bir kusur da, kuşatılmış olan Kürtlere yönelik desteğini, Suriye’nin en büyük Kürt partisi PYD’nin net bir şekilde Esed’in karşısında durmasına ve Türkiye tarafından desteklenen Özgür Suriye Ordusu’nun anaakım isyancılarına katılması koşuluna bağlamasıydı. Yine aynı şekilde, Türk hükümetinin bu meseleleri Suriyeli Kürtlerle tartışması için iyi gerekçeler söz konusu. Ancak, Türkiye’nin, böyle bir anlaşmanın içine çekmek üzere PYD lideri Salih Müslim’e şantaj yapmayı becerinceye dek, Kobani’de bir katliamı engellemek üzere herhangi bir yardımda bulunma kararını ertelemesi, basitçe söylemek gerekirse, insani ve siyasi anlamda savunulamaz bir tutum.Liderleriyle henüz bir anlaşma yapamadığınız için masum insanlar öldürülürken durup izlemeyi nasıl savunabilirsiniz? Hepsinin üzerinde, Türkiye, gerçekten de, parmağını kımıldatmazken binlerce Suriyeli Kürt’ün öldürülmesinden sonra, PYD’nin Türk taleplerinde uzlaşma sağlamaya daha istekli olacağını mı düşünüyor? Peki ya Türkiye’nin kendi Kürt sorunu için bulmaya çalıştığı vadesi çoktan geçmiş çözümü ne olacak? Ankara, sanki Kobani’de hiçbir şey olmamış gibi, PKK ile müzakereyi sürdürebileceğine hakikaten inanıyor mu?Aksinin doğru olduğuna kaniyim: Türkiye ancak Kobani ve başka yerdeki Suriyeli Kürtlerin kurtarılması için devreye girdiğinde ve girerse, onları Esed’e karşı savaşa katılmaya, mevcut sınırlara saygı göstermeye ve Türkiye’ye yönelik saldırılardan sakınmaya ikna edebilecektir. Hakeza, PKK ile bir anlaşma, ancak Türkiye’nin Davutoğlu’nun öne sürdüğü biçimde, Kürt yaşamlarının Türklerinki kadar değerli olduğunu göstermesi durumunda, somut bir hal alacaktır. j.lagendijk@zaman.com.tr
Zaman
En Çok Okunan
08.10.2014
JoostLagendijk-TürkiyeninKobanidekiölümcülmuhakemehatasıJoost Lagendijk - Türkiyenin Kobanideki ölümcül muhakeme hatası
Joost Lagendijk - Türkiye'nin Kobani'deki ölümcül muhakeme hatası
Zaman
08.10.2014
02:06
Bu yazıyı yazdığım sırada IŞİD savaşçıları Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt şehri Kobani’ye girmişti. Kürt militanların sert direnişine ve Amerikan savaş uçakları tarafından salı sabahı gerçekleştirilen yeni bombardımana rağmen, Suriye’nin bu bölgesinde Kürtlerin IŞİD’e karşı son kalesi olan bu şehir çok yakında ele geçirilecek gibi görünüyor.Şehrin içinde 10 bini aşkın sivilin sıkışıp kalmış olduğu ve IŞİD’in işgal ettiği bölgelerdeki insanlara karşı nasıl acımasızca davrandığının bilgisiyle, çoğu kişi bir başka katliama tanıklık etmek üzere olduğumuz korkusu içerisinde.Kürtlerin ikmal hatları kesildi ve IŞİD güçleri tarafından üç yandan kuşatıldılar. Dördüncü yan olan Türk sınırı ise Türk ordusu tarafından ağır silahlarla korunuyor. Türkler, IŞİD’den kaçan tahmini 180 bin Suriyeli Kürt’ün Türkiye’ye girişine izin verdi, ama aynı zamanda Türk ve Suriyeli Kürtlerin savaşa katılmalarına engel oldu. Bir yandan yardım uzatıp diğer yandan tecrit dayatarak ortaya konulan bu kafa karıştırıcı tutum, bölge genelindeki Kürtlerde öfke ve hüsrana yol açtı. Fakat aynı zamanda, bölgedeki gazeteciler ve gözlemciler de Türkiye’nin oyun planının ne olduğunu merak ediyor. Sınırın Türkiye tarafındaki Türk tankları saldırıyı durdurmak için neden tek bir atış bile yapmıyor? Türk ordusunun bir seyirci ve tanık olarak, Kürtler gözlerinin önünde öldürülürken hiçbir şey yapmadığını gösteren fotoğrafları, dünya çapında şöyle bir Türkiye algısı yarattı: bu bekle ve gör yaklaşımının sonucunda binlerce Kürt yaşamını yitirecek olsa bile IŞİD’le doğrudan uğraşmamak için ayak sürüyen, müstehzi ve hesapçı bir aktör. Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, CNN’e “Kobani halkına yardım etmek için mümkün olan her şeyi yapacağız, çünkü onlar bizim kardeşlerimizdir.” dediğinde, sınırdaki yürek parçalayıcı gerçeklik, çoğu kişinin bu sözlerin samimiyetinden şüphe etmesine yol açtı. Ters giden ne idi?Korkarım ki, Türk hükümeti, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona dair anlaşılabilir kaygıları, her ne pahasına olursa olsun savaşın dışında kalmanın meşru bir gerekçesi olarak görmekle ölümcül bir hata yaptı. Öncelikle, Ankara’nın eleştirel olmakta haklı nedenlerine bakalım. Türkiye, sadece IŞİD’i yok etmeyip, fakat aynı zamanda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in nihai olarak devrilmesi planlarını da içermesi gereken etraflı bir strateji için çağrı yaptığında kesinlikle haklıydı. Aynı şekilde Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir tampon bölge oluşturulması ısrarında ve Washington’a bu alanlar üzerinde bir uçuşa kapalı bölge sürdürmesi yönünde baskı yapmakta da haklıydı. Bunlar Amerikalılarla tartışılması ve müzakere edilmesi gereken iyi noktalardı.Fakat aynı zamanda, bu yerinde koşulları Kobani’de halihazırda yaşanan dramla doğrudan bağlantılandırmak ölümcül bir muhakeme hatasıydı. Türkiye’nin stratejisindeki ikinci ve benzer bir kusur da, kuşatılmış olan Kürtlere yönelik desteğini, Suriye’nin en büyük Kürt partisi PYD’nin net bir şekilde Esed’in karşısında durmasına ve Türkiye tarafından desteklenen Özgür Suriye Ordusu’nun anaakım isyancılarına katılması koşuluna bağlamasıydı. Yine aynı şekilde, Türk hükümetinin bu meseleleri Suriyeli Kürtlerle tartışması için iyi gerekçeler söz konusu. Ancak, Türkiye’nin, böyle bir anlaşmanın içine çekmek üzere PYD lideri Salih Müslim’e şantaj yapmayı becerinceye dek, Kobani’de bir katliamı engellemek üzere herhangi bir yardımda bulunma kararını ertelemesi, basitçe söylemek gerekirse, insani ve siyasi anlamda savunulamaz bir tutum.Liderleriyle henüz bir anlaşma yapamadığınız için masum insanlar öldürülürken durup izlemeyi nasıl savunabilirsiniz? Hepsinin üzerinde, Türkiye, gerçekten de, parmağını kımıldatmazken binlerce Suriyeli Kürt’ün öldürülmesinden sonra, PYD’nin Türk taleplerinde uzlaşma sağlamaya daha istekli olacağını mı düşünüyor? Peki ya Türkiye’nin kendi Kürt sorunu için bulmaya çalıştığı vadesi çoktan geçmiş çözümü ne olacak? Ankara, sanki Kobani’de hiçbir şey olmamış gibi, PKK ile müzakereyi sürdürebileceğine hakikaten inanıyor mu?Aksinin doğru olduğuna kaniyim: Türkiye ancak Kobani ve başka yerdeki Suriyeli Kürtlerin kurtarılması için devreye girdiğinde ve girerse, onları Esed’e karşı savaşa katılmaya, mevcut sınırlara saygı göstermeye ve Türkiye’ye yönelik saldırılardan sakınmaya ikna edebilecektir. Hakeza, PKK ile bir anlaşma, ancak Türkiye’nin Davutoğlu’nun öne sürdüğü biçimde, Kürt yaşamlarının Türklerinki kadar değerli olduğunu göstermesi durumunda, somut bir hal alacaktır. j.lagendijk@zaman.com.tr
Zaman
Köşe Yazıları
08.10.2014
JoostLagendijk-TürkiyeninKobanidekiölümcülmuhakemehatasıJoost Lagendijk - Türkiyenin Kobanideki ölümcül muhakeme hatası
Joost Lagendijk - Türkiye'nin Kobani'deki ölümcül muhakeme hatası
Zaman
08.10.2014
02:06
Bu yazıyı yazdığım sırada IŞİD savaşçıları Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt şehri Kobani’ye girmişti. Kürt militanların sert direnişine ve Amerikan savaş uçakları tarafından salı sabahı gerçekleştirilen yeni bombardımana rağmen, Suriye’nin bu bölgesinde Kürtlerin IŞİD’e karşı son kalesi olan bu şehir çok yakında ele geçirilecek gibi görünüyor.Şehrin içinde 10 bini aşkın sivilin sıkışıp kalmış olduğu ve IŞİD’in işgal ettiği bölgelerdeki insanlara karşı nasıl acımasızca davrandığının bilgisiyle, çoğu kişi bir başka katliama tanıklık etmek üzere olduğumuz korkusu içerisinde.Kürtlerin ikmal hatları kesildi ve IŞİD güçleri tarafından üç yandan kuşatıldılar. Dördüncü yan olan Türk sınırı ise Türk ordusu tarafından ağır silahlarla korunuyor. Türkler, IŞİD’den kaçan tahmini 180 bin Suriyeli Kürt’ün Türkiye’ye girişine izin verdi, ama aynı zamanda Türk ve Suriyeli Kürtlerin savaşa katılmalarına engel oldu. Bir yandan yardım uzatıp diğer yandan tecrit dayatarak ortaya konulan bu kafa karıştırıcı tutum, bölge genelindeki Kürtlerde öfke ve hüsrana yol açtı. Fakat aynı zamanda, bölgedeki gazeteciler ve gözlemciler de Türkiye’nin oyun planının ne olduğunu merak ediyor. Sınırın Türkiye tarafındaki Türk tankları saldırıyı durdurmak için neden tek bir atış bile yapmıyor? Türk ordusunun bir seyirci ve tanık olarak, Kürtler gözlerinin önünde öldürülürken hiçbir şey yapmadığını gösteren fotoğrafları, dünya çapında şöyle bir Türkiye algısı yarattı: bu bekle ve gör yaklaşımının sonucunda binlerce Kürt yaşamını yitirecek olsa bile IŞİD’le doğrudan uğraşmamak için ayak sürüyen, müstehzi ve hesapçı bir aktör. Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, CNN’e “Kobani halkına yardım etmek için mümkün olan her şeyi yapacağız, çünkü onlar bizim kardeşlerimizdir.” dediğinde, sınırdaki yürek parçalayıcı gerçeklik, çoğu kişinin bu sözlerin samimiyetinden şüphe etmesine yol açtı. Ters giden ne idi?Korkarım ki, Türk hükümeti, ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona dair anlaşılabilir kaygıları, her ne pahasına olursa olsun savaşın dışında kalmanın meşru bir gerekçesi olarak görmekle ölümcül bir hata yaptı. Öncelikle, Ankara’nın eleştirel olmakta haklı nedenlerine bakalım. Türkiye, sadece IŞİD’i yok etmeyip, fakat aynı zamanda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in nihai olarak devrilmesi planlarını da içermesi gereken etraflı bir strateji için çağrı yaptığında kesinlikle haklıydı. Aynı şekilde Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir tampon bölge oluşturulması ısrarında ve Washington’a bu alanlar üzerinde bir uçuşa kapalı bölge sürdürmesi yönünde baskı yapmakta da haklıydı. Bunlar Amerikalılarla tartışılması ve müzakere edilmesi gereken iyi noktalardı.Fakat aynı zamanda, bu yerinde koşulları Kobani’de halihazırda yaşanan dramla doğrudan bağlantılandırmak ölümcül bir muhakeme hatasıydı. Türkiye’nin stratejisindeki ikinci ve benzer bir kusur da, kuşatılmış olan Kürtlere yönelik desteğini, Suriye’nin en büyük Kürt partisi PYD’nin net bir şekilde Esed’in karşısında durmasına ve Türkiye tarafından desteklenen Özgür Suriye Ordusu’nun anaakım isyancılarına katılması koşuluna bağlamasıydı. Yine aynı şekilde, Türk hükümetinin bu meseleleri Suriyeli Kürtlerle tartışması için iyi gerekçeler söz konusu. Ancak, Türkiye’nin, böyle bir anlaşmanın içine çekmek üzere PYD lideri Salih Müslim’e şantaj yapmayı becerinceye dek, Kobani’de bir katliamı engellemek üzere herhangi bir yardımda bulunma kararını ertelemesi, basitçe söylemek gerekirse, insani ve siyasi anlamda savunulamaz bir tutum.Liderleriyle henüz bir anlaşma yapamadığınız için masum insanlar öldürülürken durup izlemeyi nasıl savunabilirsiniz? Hepsinin üzerinde, Türkiye, gerçekten de, parmağını kımıldatmazken binlerce Suriyeli Kürt’ün öldürülmesinden sonra, PYD’nin Türk taleplerinde uzlaşma sağlamaya daha istekli olacağını mı düşünüyor? Peki ya Türkiye’nin kendi Kürt sorunu için bulmaya çalıştığı vadesi çoktan geçmiş çözümü ne olacak? Ankara, sanki Kobani’de hiçbir şey olmamış gibi, PKK ile müzakereyi sürdürebileceğine hakikaten inanıyor mu?Aksinin doğru olduğuna kaniyim: Türkiye ancak Kobani ve başka yerdeki Suriyeli Kürtlerin kurtarılması için devreye girdiğinde ve girerse, onları Esed’e karşı savaşa katılmaya, mevcut sınırlara saygı göstermeye ve Türkiye’ye yönelik saldırılardan sakınmaya ikna edebilecektir. Hakeza, PKK ile bir anlaşma, ancak Türkiye’nin Davutoğlu’nun öne sürdüğü biçimde, Kürt yaşamlarının Türklerinki kadar değerli olduğunu göstermesi durumunda, somut bir hal alacaktır. j.lagendijk@zaman.com.tr
Zaman
Ana Sayfa
08.10.2014
JoostLagendijk-TürkiyeninKobanidekiölümcülmuhakemehatasıJoost Lagendijk - Türkiyenin Kobanideki ölümcül muhakeme hatası
Mustafa Armağan - Süleyman Şah'ın mezarına sahip çıkmak
Zaman
05.10.2014
03:24
IŞİD’in Süleyman Şah Türbesi’ne saldıracağı endişesi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Özel’in Türk Mezarı’nı bekleyen birliğimize ‘Yanınızdayız’ mesajıyla yeni bir boyut kazandı.Böylece Türkiye, cirmi küçük de olsa halen yurtdışındaki bu tek toprağımızı korumanın bizim için ne denli hayati bir mesele olduğunu dünyaya duyurmuş oldu. Ümit ve temennimiz hem Türk Mezarı’nın hem de orayı bekleyen Mehmetçiklerimizin bu belalı süreci kazasız belasız atlatmaları.Farkında değiliz belki ama şu sıralar gündemimizi işgal eden Süleyman Şah Türbesi hassasiyeti bize bir şeyi daha ayan ediyor: Milli Mücadele’nin ruhunda aslında Osmanlı’yı ve Osmanlı saltanatının şanını kurtarmak yatıyordu. Sonradan sislense de bu ruh yaklaşık 1922 Kasım’ında İsmet Paşa’nın Lozan’a gidişine kadar ayaktaydı. Nitekim trende bir Müslüman Hindli gazeteci ‘Hilafet meselesinde tavrınız ne olacak?’ diye sorunca İsmet Paşa’nın cevabı ‘Halife için kanımızın son damlasına kadar savaşırız.’ olmuştu. Tabii sonra bu sözün üzerine fıçıyla soğuk su içildi ama olsun, bizim için o kopuş noktasında bu sözün söylenmiş olması önemlidir ve tarih muhasebemizde Lozan’ı oturtacağımız yeri tayinde çok önemli bir ipucu uzatmaktadır.Düşünün, Sakarya muzafferiyetinden sonra, 20 Ekim 1921 gibi tarihte Fransızlarla bir İtilafname (hadi ‘geçici antlaşma’ diyelim; ah bu dil yaramız, kanaması bitmiyor!) imzalıyorsunuz. Suriye sınırının geçici olarak belirlendiği İtilafname’nin 9. maddesiyle Osmanlı hanedan ve devletinin kurucusu Osman Gazi’nin dedesinin Suriye topraklarındaki türbesine özel bir madde düzenleterek sahipleniyor ve Fransızlara bırakmıyorsunuz. Yalnız bu bile aslında Milli Mücadele’nin Ekim 1921 gibi bir tarihte hâlâ Osmanlılık ruhuna sarıldığını ispatlayan bir hadisedir.Adım gibi eminim: Eğer iş Lozan’a kalsaydı Süleyman Şah Türbesi heyetimizin umurunda olmazdı. Nitekim Başbakan Rauf (Orbay) Bey, Lozan’daki başmüzakerecimiz İsmet Paşa’ya daha önceki antlaşmalarda her nasılsa unutulmuş ve bir şekilde Türk toprağı olarak kalmış bulunan Romanya’daki Adakale’yi kaptırmaması için baskı yapınca ‘Her yeri kurtardık da bir o mu kaldı?’ diye dalga geçerek tamamen Türklerin oturduğu bu adayı vermekte tereddüt göstermemişti.Garibi şu ki, Süleyman Şah Türbesi’nin 9. maddeye kimin sayesinde sokulduğunu bile bilmiyoruz. O kahraman, Fransızlarla müzakereleri yürüten Yusuf Kemal (Tengirşenk) çıkarsa şaşmam. Zaten Lozan’a normal olarak Yusuf Kemal Bey’in gitmesi gerekirdi, çünkü o tarihte Dışişleri Bakanıydı. Ancak Gazi Mustafa Kemal onu istemedi (bir Süleyman Şah Türbesi daha koparabilirdi halbuki) ve İsmet Paşa’yı tercih etti. Karabekir Paşa ‘Neden İsmet?’ diye sorunca Gazi’nin cevabı çerçeveletilip asılacak güzellikte oldu: “Sen kafanla hareket edersin, İsmet öyle değil. Benim sözümden çıkmaz!”Biraz da Süleyman Şah Türbesi’nden söz edelim.Süleyman Şah Türbesi’nin bizim toprağımız olmasını sağlayan Ankara İtilafnamesi’nin 9. maddesi şöyledir:“Sülale-i Osmaniye’nin müessisi (Osmanlı hanedanının kurucusu) Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın, Caber Kalesi’nde kâin (bulunan) ve Türk Mezarı namiyle maruf merkadi (mezarı), müştemilatıyla beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar ikame ve Türk bayrağı keşide edebilecektir (çekebilecektir).”Muhafız birliği ve türbedar...1921 sonlarında Osmanlı hanedanına sahip çıkan TBMM hükümeti o tarihte 600 metrekarelik bu türbenin yanına bir de muhafız birliği binası yaptırmış, ayrıca bir türbedar görevlendirmiştir. İşin bir başka ilginç yanı şu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nde tekkeler ve zaviyeler kapatılırken, türbedarlıklar da lağvedilirken bu sınır dışındaki türbemize bir türbedar tayin edilmiştir. Her ay, bir başçavuş ile bir manga erimizin nöbet değişimi sırasında o da Akçakale’ye gelmekte ve ihtiyaçlarını temin ettikten sonra yine birliğimizle beraber türbesinin başına dönmektedir.Yalnız 1921 Anlaşması’na göre Caber Kalesi, Halep vilayetine bağlı olup Rakka-Bais yolu üzerinde, Rakka’nın 50 km batısında, Hz. Ali ile Muaviye arasında 657 yılında cereyan eden savaştan hatırladığımız Sıffin’in karşısında, Halep’in de 110 km doğusundaydı. Lakin ilk Arapça kaynaklarda ismi Davsar diye geçer (halk Davsara dermiş). Evliya Çelebi’ye bakılırsa Cafer Kuşeyri yaptırmış kaleyi. Cafer’e Caber dedikleri için ismi Türkler arasında değişmiş. Evliya’ya göre “Kale dibinde ziyaretgâh-ı Süleyman Şah vardır”.Kimilerine göre ise Caber ismi, buralara yolu düşen Türk boyu Çabarlardan
Zaman
En Çok Okunan
05.10.2014
MustafaArmağan-SüleymanŞahınmezarınasahipçıkmakMustafa Armağan - Süleyman Şahın mezarına sahip çıkmak
Voyvoda’nın kazıkları hep üzüntüden
Zaman
05.10.2014
02:20
Önceki gün vizyona giren “Dracula: Başlangıç” filminde son dönemlerde artan asil, onurlu ve biraz da âşık vampir karakterinden Kazıklı Voyvoda da payına düşeni aldı. Ama filmde asilliğini Fatih Sultan Mehmet’in zalimliği(!) ile pekiştiriyor.Transilvanya: Vampirlerin başkenti. Ünlü yönetmen Tony Gatlif “Transylvania” filminde bölgenin unvanını Drakula ve vampirlerden uzak bambaşka bir hikaye ile kırmaya çalışsa da efsaneye yeni bir Hollywood bakışı daha, “Dracula: Başlangıç” (Dracula Untold) ile oldu. Bu kez efsanenin bilinen bilinmeyen tüm zalimliğinin tek sorumlusu “Türkler”.Avrupa’ya Tek Giriş DraKula’nın Evi mi?Transilvanya, Doğu Avrupa’da Karpat dağ silsilesi arasında kalan bir bölge. Bu dağlar Viyana yakınlarında başlayıp bir yay biçiminde Tuna üzerinde Demirkapı denilen bölgede son bulur. Karpat dağlarının gizlediği Transilvanya, Osmanlı dokümanlarına göre Vlad Tebeş’in yani Kazıklı Voyvoda ya da Drakula’nın şatosunu da gizler. “Dracula: Başlangıç” filmi bizi öncelikle bariz bir Eflak, Boğdan ve Erdel karmaşası ile karşılıyor. Kazıklı Voyvoda, filmde Erdel beyi gibi görünse de Eflak beyidir.Eflak, Boğdan ve Erdel yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı egemenliği altında kalmış günümüz Romanya’sına ait bir bölge. Filmde ise burası tek geçiş bölgesi gibi sunulmakta ve Osmanlı’nın ilerleyişinin burada durdurulduğu iddia edilmekte.Oysa ki Osmanlı’nın Avrupa’ya ilerleyişi 1683 yılında kaybedilen Osmanlı tarihinde 2. Viyana Kuşatması, Avusturya tarihinde ise 2. Viyana Püskürtmesi olarak bilinen savaş ile son bulmuştu. Özünde iyi bir vampir aslındaFilmde, Transilvanyalı bir vampir durduruyor bu ilerleyişi. Kazıklı Voyvoda’nın 25 bin Türk askerinin yanı sıra binlerce yerli halkı kazıklara oturtması kabul edilse de, sebepleri çocukluğuna inilerek keşfedilmiş sevimli bir vampir çıkıyor karşımıza. Osmanlı’dan önce de Bizans ve Roma imparatorlukları dahil 1000 yıllık bir gelenek olan ve bizde “içoğlan” diye tasvir edilen, bölgenin soylu ailelerinin çocuklarının büyük imparatorluklarda özenle yetiştirilmesinden ilham alınmış. Kazıklı Voyvoda’nın tüm canilikleri çocukluğunu bir Osmanlı sarayında geçirmesine hatta Fatih Sultan Mehmet’in yakın arkadaşı olmasına bağlanmış. Bu kadar büyük tarihi hatalar barındıran filmde bir çadırda boynundan ısırarak Fatih Sultan Mehmet’i öldüren de ‘kahraman, duygusal, binleri kazıklardan geçirmekle birlikte özünde iyi bir insan olan’ Kont Drakula… Oysa ki Fatih’in 1481’de Gebze yakınlarında hastalık sebebiyle öldüğü bir diğer tarihi gerçek. Bizim Kazıklı Voyvoda olarak bildiğimiz Vlad Tepeş, Drakula ismini, aile sembollerindeki ejderha figürünün İngilizce karşılğı olan “Dragon” ve Romanca karşılığı olan “Dracul”dan alıyor. İrlandalı yazar Bram Stoker, 1897’de Vlad’ın öyküsünü romanlaştırırken bugünün sinemalarındaki vampir figürünü resmediyor. Bu efsane kitap, İncil’den sonra en çok basılan eser unvanını bile alıyor. Bu başarıya sinemacılar kayıtsız kalmıyor. En iyi örneklerinden biri yönetmenliğini “Baba” serisi ile bilinen Francis Ford Coppola’nın yaptığı 1992 yapımı “Bram Stoker’dan Dracula” filmi. Efsanelerine sımsıkı sarılan her millet gibi Rumenler de Drakula’nın bir cani değil, zenginlere şiddet uygulayan, yoksulların dostu bir kahraman olduğunu iddia ediyor.Filmin iyi yanı ise soundtrack’i “Everybody Wants to Rule the World”un son dönemde tüm müzik ödüllerini alan Lorde’ye ait olması. Matt Sazama ve Burk Sharpless’ın, 2. filmleri olan Dracula: Başlangıç tarihi filmlerdeki tutarsızlıklarını 2016’da çıkacak Mısır’ın Tanrıları filmlerinde de sürdürecekler mi merak konusu.Satılık Dracula şatosu“Dracula: Başlangıç” filmine konu olan Bran Kalesi yani Drakula’nın evi 1212’de inşa edilmiş. Kazıklı Voyvoda’nın sık sık ziyaret etmesinden dolayı “Drakula’nın şatosu” denilmeye başlamış. Romanyalıların günümüzde de hanedana ait dedikleri şatoyu Kraliçe Marie, 1938’de kızı Prenses İliana’ya miras bırakmış. Sosyalist Rumen yönetimi 1948’de kamulaştırmış. 26 Mayıs 2006’da Veliaht Domini Von Habsburg’a törenle iade edilmiş ki bu tarih Çavuşesku dönemi sonrasına denk geliyor. Drakula filmlerinde sık sık set olan şato, günümüzde müze olarak hizmet veriyor. Romanya yönetimi son yıllarda bakım masrafları sebebiyle şatoyu 130 milyon dolara satışa çıkardı.
Zaman
Ana Sayfa
05.10.2014
Voyvoda’nınkazıklarıhepüzüntüdenVoyvoda’nın kazıkları hep üzüntüden
Mustafa Armağan - Süleyman Şah'ın mezarına sahip çıkmak
Zaman
05.10.2014
02:20
IŞİD’in Süleyman Şah Türbesi’ne saldıracağı endişesi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Özel’in Türk Mezarı’nı bekleyen birliğimize ‘Yanınızdayız’ mesajıyla yeni bir boyut kazandı.Böylece Türkiye, cirmi küçük de olsa halen yurtdışındaki bu tek toprağımızı korumanın bizim için ne denli hayati bir mesele olduğunu dünyaya duyurmuş oldu. Ümit ve temennimiz hem Türk Mezarı’nın hem de orayı bekleyen Mehmetçiklerimizin bu belalı süreci kazasız belasız atlatmaları.Farkında değiliz belki ama şu sıralar gündemimizi işgal eden Süleyman Şah Türbesi hassasiyeti bize bir şeyi daha ayan ediyor: Milli Mücadele’nin ruhunda aslında Osmanlı’yı ve Osmanlı saltanatının şanını kurtarmak yatıyordu. Sonradan sislense de bu ruh yaklaşık 1922 Kasım’ında İsmet Paşa’nın Lozan’a gidişine kadar ayaktaydı. Nitekim trende bir Müslüman Hindli gazeteci ‘Hilafet meselesinde tavrınız ne olacak?’ diye sorunca İsmet Paşa’nın cevabı ‘Halife için kanımızın son damlasına kadar savaşırız.’ olmuştu. Tabii sonra bu sözün üzerine fıçıyla soğuk su içildi ama olsun, bizim için o kopuş noktasında bu sözün söylenmiş olması önemlidir ve tarih muhasebemizde Lozan’ı oturtacağımız yeri tayinde çok önemli bir ipucu uzatmaktadır.Düşünün, Sakarya muzafferiyetinden sonra, 20 Ekim 1921 gibi tarihte Fransızlarla bir İtilafname (hadi ‘geçici antlaşma’ diyelim; ah bu dil yaramız, kanaması bitmiyor!) imzalıyorsunuz. Suriye sınırının geçici olarak belirlendiği İtilafname’nin 9. maddesiyle Osmanlı hanedan ve devletinin kurucusu Osman Gazi’nin dedesinin Suriye topraklarındaki türbesine özel bir madde düzenleterek sahipleniyor ve Fransızlara bırakmıyorsunuz. Yalnız bu bile aslında Milli Mücadele’nin Ekim 1921 gibi bir tarihte hâlâ Osmanlılık ruhuna sarıldığını ispatlayan bir hadisedir.Adım gibi eminim: Eğer iş Lozan’a kalsaydı Süleyman Şah Türbesi heyetimizin umurunda olmazdı. Nitekim Başbakan Rauf (Orbay) Bey, Lozan’daki başmüzakerecimiz İsmet Paşa’ya daha önceki antlaşmalarda her nasılsa unutulmuş ve bir şekilde Türk toprağı olarak kalmış bulunan Romanya’daki Adakale’yi kaptırmaması için baskı yapınca ‘Her yeri kurtardık da bir o mu kaldı?’ diye dalga geçerek tamamen Türklerin oturduğu bu adayı vermekte tereddüt göstermemişti.Garibi şu ki, Süleyman Şah Türbesi’nin 9. maddeye kimin sayesinde sokulduğunu bile bilmiyoruz. O kahraman, Fransızlarla müzakereleri yürüten Yusuf Kemal (Tengirşenk) çıkarsa şaşmam. Zaten Lozan’a normal olarak Yusuf Kemal Bey’in gitmesi gerekirdi, çünkü o tarihte Dışişleri Bakanıydı. Ancak Gazi Mustafa Kemal onu istemedi (bir Süleyman Şah Türbesi daha koparabilirdi halbuki) ve İsmet Paşa’yı tercih etti. Karabekir Paşa ‘Neden İsmet?’ diye sorunca Gazi’nin cevabı çerçeveletilip asılacak güzellikte oldu: “Sen kafanla hareket edersin, İsmet öyle değil. Benim sözümden çıkmaz!”Biraz da Süleyman Şah Türbesi’nden söz edelim.Süleyman Şah Türbesi’nin bizim toprağımız olmasını sağlayan Ankara İtilafnamesi’nin 9. maddesi şöyledir:“Sülale-i Osmaniye’nin müessisi (Osmanlı hanedanının kurucusu) Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın, Caber Kalesi’nde kâin (bulunan) ve Türk Mezarı namiyle maruf merkadi (mezarı), müştemilatıyla beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar ikame ve Türk bayrağı keşide edebilecektir (çekebilecektir).”Muhafız birliği ve türbedar...1921 sonlarında Osmanlı hanedanına sahip çıkan TBMM hükümeti o tarihte 600 metrekarelik bu türbenin yanına bir de muhafız birliği binası yaptırmış, ayrıca bir türbedar görevlendirmiştir. İşin bir başka ilginç yanı şu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nde tekkeler ve zaviyeler kapatılırken, türbedarlıklar da lağvedilirken bu sınır dışındaki türbemize bir türbedar tayin edilmiştir. Her ay, bir başçavuş ile bir manga erimizin nöbet değişimi sırasında o da Akçakale’ye gelmekte ve ihtiyaçlarını temin ettikten sonra yine birliğimizle beraber türbesinin başına dönmektedir.Yalnız 1921 Anlaşması’na göre Caber Kalesi, Halep vilayetine bağlı olup Rakka-Bais yolu üzerinde, Rakka’nın 50 km batısında, Hz. Ali ile Muaviye arasında 657 yılında cereyan eden savaştan hatırladığımız Sıffin’in karşısında, Halep’in de 110 km doğusundaydı. Lakin ilk Arapça kaynaklarda ismi Davsar diye geçer (halk Davsara dermiş). Evliya Çelebi’ye bakılırsa Cafer Kuşeyri yaptırmış kaleyi. Cafer’e Caber dedikleri için ismi Türkler arasında değişmiş. Evliya’ya göre “Kale dibinde ziyaretgâh-ı Süleyman Şah vardır”.Kimilerine göre ise Caber ismi, buralara yolu düşen Türk boyu Çabarlardan
Zaman
Ana Sayfa
05.10.2014
MustafaArmağan-SüleymanŞahınmezarınasahipçıkmakMustafa Armağan - Süleyman Şahın mezarına sahip çıkmak
Mustafa Armağan - Süleyman Şah'ın mezarına sahip çıkmak
Zaman
05.10.2014
02:10
IŞİD’in Süleyman Şah Türbesi’ne saldıracağı endişesi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Özel’in Türk Mezarı’nı bekleyen birliğimize ‘Yanınızdayız’ mesajıyla yeni bir boyut kazandı.Böylece Türkiye, cirmi küçük de olsa halen yurtdışındaki bu tek toprağımızı korumanın bizim için ne denli hayati bir mesele olduğunu dünyaya duyurmuş oldu. Ümit ve temennimiz hem Türk Mezarı’nın hem de orayı bekleyen Mehmetçiklerimizin bu belalı süreci kazasız belasız atlatmaları.Farkında değiliz belki ama şu sıralar gündemimizi işgal eden Süleyman Şah Türbesi hassasiyeti bize bir şeyi daha ayan ediyor: Milli Mücadele’nin ruhunda aslında Osmanlı’yı ve Osmanlı saltanatının şanını kurtarmak yatıyordu. Sonradan sislense de bu ruh yaklaşık 1922 Kasım’ında İsmet Paşa’nın Lozan’a gidişine kadar ayaktaydı. Nitekim trende bir Müslüman Hindli gazeteci ‘Hilafet meselesinde tavrınız ne olacak?’ diye sorunca İsmet Paşa’nın cevabı ‘Halife için kanımızın son damlasına kadar savaşırız.’ olmuştu. Tabii sonra bu sözün üzerine fıçıyla soğuk su içildi ama olsun, bizim için o kopuş noktasında bu sözün söylenmiş olması önemlidir ve tarih muhasebemizde Lozan’ı oturtacağımız yeri tayinde çok önemli bir ipucu uzatmaktadır.Düşünün, Sakarya muzafferiyetinden sonra, 20 Ekim 1921 gibi tarihte Fransızlarla bir İtilafname (hadi ‘geçici antlaşma’ diyelim; ah bu dil yaramız, kanaması bitmiyor!) imzalıyorsunuz. Suriye sınırının geçici olarak belirlendiği İtilafname’nin 9. maddesiyle Osmanlı hanedan ve devletinin kurucusu Osman Gazi’nin dedesinin Suriye topraklarındaki türbesine özel bir madde düzenleterek sahipleniyor ve Fransızlara bırakmıyorsunuz. Yalnız bu bile aslında Milli Mücadele’nin Ekim 1921 gibi bir tarihte hâlâ Osmanlılık ruhuna sarıldığını ispatlayan bir hadisedir.Adım gibi eminim: Eğer iş Lozan’a kalsaydı Süleyman Şah Türbesi heyetimizin umurunda olmazdı. Nitekim Başbakan Rauf (Orbay) Bey, Lozan’daki başmüzakerecimiz İsmet Paşa’ya daha önceki antlaşmalarda her nasılsa unutulmuş ve bir şekilde Türk toprağı olarak kalmış bulunan Romanya’daki Adakale’yi kaptırmaması için baskı yapınca ‘Her yeri kurtardık da bir o mu kaldı?’ diye dalga geçerek tamamen Türklerin oturduğu bu adayı vermekte tereddüt göstermemişti.Garibi şu ki, Süleyman Şah Türbesi’nin 9. maddeye kimin sayesinde sokulduğunu bile bilmiyoruz. O kahraman, Fransızlarla müzakereleri yürüten Yusuf Kemal (Tengirşenk) çıkarsa şaşmam. Zaten Lozan’a normal olarak Yusuf Kemal Bey’in gitmesi gerekirdi, çünkü o tarihte Dışişleri Bakanıydı. Ancak Gazi Mustafa Kemal onu istemedi (bir Süleyman Şah Türbesi daha koparabilirdi halbuki) ve İsmet Paşa’yı tercih etti. Karabekir Paşa ‘Neden İsmet?’ diye sorunca Gazi’nin cevabı çerçeveletilip asılacak güzellikte oldu: “Sen kafanla hareket edersin, İsmet öyle değil. Benim sözümden çıkmaz!”Biraz da Süleyman Şah Türbesi’nden söz edelim.Süleyman Şah Türbesi’nin bizim toprağımız olmasını sağlayan Ankara İtilafnamesi’nin 9. maddesi şöyledir:“Sülale-i Osmaniye’nin müessisi (Osmanlı hanedanının kurucusu) Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın, Caber Kalesi’nde kâin (bulunan) ve Türk Mezarı namiyle maruf merkadi (mezarı), müştemilatıyla beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar ikame ve Türk bayrağı keşide edebilecektir (çekebilecektir).”Muhafız birliği ve türbedar...1921 sonlarında Osmanlı hanedanına sahip çıkan TBMM hükümeti o tarihte 600 metrekarelik bu türbenin yanına bir de muhafız birliği binası yaptırmış, ayrıca bir türbedar görevlendirmiştir. İşin bir başka ilginç yanı şu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nde tekkeler ve zaviyeler kapatılırken, türbedarlıklar da lağvedilirken bu sınır dışındaki türbemize bir türbedar tayin edilmiştir. Her ay, bir başçavuş ile bir manga erimizin nöbet değişimi sırasında o da Akçakale’ye gelmekte ve ihtiyaçlarını temin ettikten sonra yine birliğimizle beraber türbesinin başına dönmektedir.Yalnız 1921 Anlaşması’na göre Caber Kalesi, Halep vilayetine bağlı olup Rakka-Bais yolu üzerinde, Rakka’nın 50 km batısında, Hz. Ali ile Muaviye arasında 657 yılında cereyan eden savaştan hatırladığımız Sıffin’in karşısında, Halep’in de 110 km doğusundaydı. Lakin ilk Arapça kaynaklarda ismi Davsar diye geçer (halk Davsara dermiş). Evliya Çelebi’ye bakılırsa Cafer Kuşeyri yaptırmış kaleyi. Cafer’e Caber dedikleri için ismi Türkler arasında değişmiş. Evliya’ya göre “Kale dibinde ziyaretgâh-ı Süleyman Şah vardır”.Kimilerine göre ise Caber ismi, buralara yolu düşen Türk boyu Çabarlardan
Zaman
Köşe Yazıları
05.10.2014
MustafaArmağan-SüleymanŞahınmezarınasahipçıkmakMustafa Armağan - Süleyman Şahın mezarına sahip çıkmak
Suriyeli bakan: Türkiye'nin koalisyona katılması iyi bir şey
Zaman
29.09.2014
15:22
Suriye Ulusal Uzlaşma Bakanı Ali Haydar, IŞİDe karşı hava baskınlarını olumlu karşıladıklarını belirterek IŞİD karşıtı koalisyona İran ve Rusyanın katılması olasılığının bulunduğunu söyledi. Türkiyenin IŞİDe saldırılarda yer almalarına karşı olmadıklarını da ifade eden Haydar, Suriye uçaklarının IŞİDin kuşatması altındaki Kobaniye yardım etmemesinin nedeni olarak da Türkiyeyi gösterdi.Ali Haydar, Erbilde yayın yapan Rudaw ile yaptığı mülakatta IŞİDe karşı oluşturulan koalisyonun genişlemesi, İran ve Rusyanın hem Suriye, hem de Irak ile koordinasyon içinde koalisyona katılması olasığının bulunduğunu öne sürdü.Suriye hükümetinin ABD ve müttefiklerinin hava baskınlarını olumlu karşıladıklarını belirten Haydar, IŞİD ve El Nusra gibi terörist grupları yok etmeye yönelik herhangi bir uluslararası çabaya destek verdiklerini de söyledi.Suriye devleti ve ordusu hedef alınmamalıSuriyeli Bakan, hava saldırılarını olumlu karşılamakla birlikte hükümetinin bazı koşullarının olduğunu da vurguladığı mülakat sırasında Bu da, Suriye devlet kurumları ve Suriye ordusu üslerinin, hiçbir koşulda hedef alınmaması demek. Başka bir ifade ile Suriye hükümeti ile tam bir koordinasyon olmalı şeklinde konuştu.Suriye Yönetiminin IŞİDi hedefleyen hava baskınları başlamasından önce hükümetinin BM nezdindeki Daimi Temsilcisi aracılığıyla bilgi aldıklarını söyleyen Haydar, Aynı zamanda Suriyede olup bitenlerle ilgili Irak hükümeti ile istişareler yaptık dedi.Türkiyenin koalisyona katılması iyi bir şeyHaydar, IŞİD karşıtı koalisyon üyelerinin sorulması üzerine de Biz, IŞİDe karşı saldırılara Suudiler veya Türkler veya Katarlılar veya Ürdünlülerin katılmalarına karşı değiliz. Bu ülkeler, aslında IŞİDin oluşturulmasının nedeniler. Eğer şimdi IŞIDe saldırılara katılırlarsa bu iyi bir şey sözlerini kullandı.Türkiye nedeniyle Kobaniye yardım edemiyoruzBu arada, Haydar, Suriyeli savaş uçaklarının neden IŞİDin kuşatması altındaki Kobaniye yardım etmediklerinin nedeni olarak da Türkiyeyi gösterdi. Haydar Türk hükümeti ile bir açmaz yaşıyoruz, bu yüzden bizim hava kuvvetlerimizin sınırlarına yakın bölgede uçamıyor dedikten sonra Türkiyenin bir defa sınıra fazla yaklaşan bir Suriye uçağını düşürdüğünü sözlerine ekledi. (ANKA)
Zaman
Son Dakika
29.09.2014
SuriyelibakanTürkiyeninkoalisyonakatılmasıiyibirşeySuriyeli bakan Türkiyenin koalisyona katılması iyi bir şey
Suriyeli bakan: Türkiye'nin koalisyona katılması iyi bir şey
Zaman
29.09.2014
15:22
Suriye Ulusal Uzlaşma Bakanı Ali Haydar, IŞİDe karşı hava baskınlarını olumlu karşıladıklarını belirterek IŞİD karşıtı koalisyona İran ve Rusyanın katılması olasılığının bulunduğunu söyledi. Türkiyenin IŞİDe saldırılarda yer almalarına karşı olmadıklarını da ifade eden Haydar, Suriye uçaklarının IŞİDin kuşatması altındaki Kobaniye yardım etmemesinin nedeni olarak da Türkiyeyi gösterdi.Ali Haydar, Erbilde yayın yapan Rudaw ile yaptığı mülakatta IŞİDe karşı oluşturulan koalisyonun genişlemesi, İran ve Rusyanın hem Suriye, hem de Irak ile koordinasyon içinde koalisyona katılması olasığının bulunduğunu öne sürdü.Suriye hükümetinin ABD ve müttefiklerinin hava baskınlarını olumlu karşıladıklarını belirten Haydar, IŞİD ve El Nusra gibi terörist grupları yok etmeye yönelik herhangi bir uluslararası çabaya destek verdiklerini de söyledi.Suriye devleti ve ordusu hedef alınmamalıSuriyeli Bakan, hava saldırılarını olumlu karşılamakla birlikte hükümetinin bazı koşullarının olduğunu da vurguladığı mülakat sırasında Bu da, Suriye devlet kurumları ve Suriye ordusu üslerinin, hiçbir koşulda hedef alınmaması demek. Başka bir ifade ile Suriye hükümeti ile tam bir koordinasyon olmalı şeklinde konuştu.Suriye Yönetiminin IŞİDi hedefleyen hava baskınları başlamasından önce hükümetinin BM nezdindeki Daimi Temsilcisi aracılığıyla bilgi aldıklarını söyleyen Haydar, Aynı zamanda Suriyede olup bitenlerle ilgili Irak hükümeti ile istişareler yaptık dedi.Türkiyenin koalisyona katılması iyi bir şeyHaydar, IŞİD karşıtı koalisyon üyelerinin sorulması üzerine de Biz, IŞİDe karşı saldırılara Suudiler veya Türkler veya Katarlılar veya Ürdünlülerin katılmalarına karşı değiliz. Bu ülkeler, aslında IŞİDin oluşturulmasının nedeniler. Eğer şimdi IŞIDe saldırılara katılırlarsa bu iyi bir şey sözlerini kullandı.Türkiye nedeniyle Kobaniye yardım edemiyoruzBu arada, Haydar, Suriyeli savaş uçaklarının neden IŞİDin kuşatması altındaki Kobaniye yardım etmediklerinin nedeni olarak da Türkiyeyi gösterdi. Haydar Türk hükümeti ile bir açmaz yaşıyoruz, bu yüzden bizim hava kuvvetlerimizin sınırlarına yakın bölgede uçamıyor dedikten sonra Türkiyenin bir defa sınıra fazla yaklaşan bir Suriye uçağını düşürdüğünü sözlerine ekledi. (ANKA)
Zaman
Ana Sayfa
29.09.2014
SuriyelibakanTürkiyeninkoalisyonakatılmasıiyibirşeySuriyeli bakan Türkiyenin koalisyona katılması iyi bir şey
Mehmed Niyazi - Sentezimizin şartları
Zaman
29.09.2014
02:15
Türklerin anayurdu Altaylar’dır; Zeki Velidi Togan’a göre ise Aral Gölü ile Altay ve Tanrı Dağları arasında kalan Balkar Gölü’nü içine alan üçgendir.Başta Türklerin hakanları “Açinaoğulları” dediğimiz çok eski bir tek boydan inmiştir. Türklerin değişik akrabaları çoğaldıkça, Açinaoğulları da bölünmüş, bütün akraba kavimlere başbuğ olmuşlardır. Hangi boy diğer akraba kavimleri hegemonyası altına alırsa, kurduğu devlet o boyun adıyla devam ettiriliyordu; Hunlar, Göktürkler gibi. Bazen de kurulan devletler kahramanlarının adıyla anılırdı; Selçuklular, Osmanlılar misali. Büyük mütehassıslar Çu’ların bizim atalarımız olduğu konusunda ittifak halindedirler. O zaman da Çin dünyanın en kalabalık ülkelerinden biriydi. Çu’lar M.Ö. 1111 yıllarından, M.Ö. 256 yıllarına kadar yaklaşık 855 yıl Çin’de saltanat sürmüşlerdir.Daha sonraları Kao-Siyen-Çe’nin başkumandasındaki büyük Çin ordusu, Arapları Orta Asya’dan kovmak maksadıyla Talas’a kadar ilerledi. Burada Orta Çağ’ın en büyük ve önemli meydan muharebelerinden biri yaşandı. Araplara Ziya İbni Salih kumanda ediyordu. Türk ordusunun Araplara katılması büyük muharebenin mukadderatını değiştirdi. Müthiş bir mağlubiyete uğrayan Çinliler, Orta Asya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Çünkü Türkler, tarihin alacakaranlığından çıktıkları zamandan beri Çinlilerin en azılı düşmanları idi. Orta Asyalı olmayan Araplar er geç yurtlarına döneceklerdi. Müslümanlar, savaş bittikten, mülki idareyi teessüs ettikten sonra Türklere çok iyi davranmışlardır. Araplarla Türklerin silah arkadaşlığı yapmaları, VIII. asırda büyük bir psikolojik yakınlaşma meydana getirmişti. Müslüman dininin cihanşümul müsamahası ve Türklerin dinde taassup göstermemeleri bu yakınlaşmayı kolaylaştırdı. Ondan sonra Türkler peyderpey Müslüman olmaya başlamışlardır.Karahanlıların da Satuk Buğra Han’ın ‘Abdülkerim’ adını alarak 920 yıllarına doğru İslam dinini kabul etmesiyle Türk tarihinin mukadderatı değişmiş ve Türkler batıya doğru akarak, Orta Asya ile Orta Avrupa arasında kolan vurmuşlardır. Türklüğün Doğu’yu ve Batı’yı kucaklayan ruhu, iki kıtanın kültürleriyle asırlarca beraber yaşamış, nihayet her ikisinin birleştiği Ortadoğu’da bugünkü kıvamını bulmuştur.Milletimiz coğrafyayı hallihamur ederken, kültürü de aynı şekilde geliştirmişti. Hindistan, Mısır’dan gelen Yunanistan’da konaklayan kültürün insanlarının gözleri yere çakılıdır; zira hayatlarını oradan çıkarırlar. Fakat Ortadoğu Peygamber diyarıydı; o dünyada gökler yere inmişti. Batı dünyası ile Doğu dünyasını birleştirmek gerekiyordu. Bunu da Farabi, İbni Sina, Biruni gibileri yapmıştır. Metafiziğin temel esasları hariç, hayatın bütün yönlerini senteze tabi tutmuşlardır. Hıristiyanlığın taassubunda bulunan Avrupa, kendi kültüründen başka bir şey düşünmüyordu. Bu onların acı kaderi oldu. Türklerin parlak tarihi Avrupa’yı kendine getirdi. Gerek Endülüs’te gerekse İstanbul fethedildikten sonra İtalya’ya göçen Doğu ilimlerini az da olsa paylaşan Bizans alimleri Batı’nın ilmini kıpırdatmaya başlamış; daha sonraları geliştirmişti. Avrupa’da nüfus yoğunluğu fazla idi, sonra Rusya da onun yanına katıldı. Bundan üç yüz yıl önce Batı alemi ilmin tekelini eline aldı.İlim belli bir noktaya gelince, Batı’nın metafizik dünyası ilmini tartmamaya başladı. Batı ilim yuvaları ateizme doğru gitmeye koyuldu. Ama yirminci yüzyılda Batı’da metafizik kuvvetlendi; ne yazık ki onların metafizikleri dünya bilimlerini kuşatamıyordu.Batı bilim insanları, branşlarını geliştirmek gayretiyle, Müslüman bilginlerin peşine düşüp rönesansın şartlarını oluşturmuşlarsa bizim de öyle yapmamız gerekirdi. Bunlar ilim adamları tarafından yapılamayınca, iş resmi makamlara kaldı; onlar da Batılılaşmayı resmi politika haline getirdiler. Ne çare ki konu aynı zamanda ideolojikleşti; zira ilim ve ideoloji bir arada mezcolamaz.
Zaman
Köşe Yazıları
29.09.2014
MehmedNiyazi-SentezimizinşartlarıMehmed Niyazi - Sentezimizin şartları
ABD'li yetkili: Erdoğan'da, Gülen takıntısı var
Zaman
28.09.2014
23:07
Hürriyet gazetesi yazarı Tolga Tanış, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanın ABDde IŞİD değil Fethullah Gülen Hocaefendi ve cemaati önceleyen bir diplomatik arayış içinde olduğunu yazdı. Tanış, Amerikalı bir yetkilinin, Fethullah Gülen Hocaefendi konusunda Erdoğanın tutumu için obsesif tanımını kullandığını belirtti.İşte Tolga Tanışın New Yorkun özeti başlıklı yazısı:SALI akşamı ABD Başkanı Barack Obamanın resepsiyonu vardı.Birleşmiş Milletler toplantıları için New Yorka gelen tüm ülke liderleriyle olduğu gibi o gece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanla da ayaküstü konuştu. Ve Türk tarafı, bu konuşmayı iki liderin Suriye dahil olmak üzere bölgesel konulara değindikleri bir görüşme olarak yansıttı. Amerikan tarafı da bir açıklama yayınladı. Görüşmeyi tarif için fırsat teması (opportunity interact) diye bir ifade kullandılar. Düşünsenize, içeride 200e yakın lider var. Obama, hepsiyle görüşüp yan yana fotoğraf çektiriyor. Ama o hengamede, Erdoğanla buluşuyor ve sadece Suriye değil, bölgesel konuları da ele alıyor.*CUMHURBAŞKANI Erdoğan ve Türk heyetinin New Yorkta Amerikalılarla Suriye krizi konusunda yaptığı görüşmelerin ardından Türk tarafının dışarıya vermeye çalıştığı bir görüntü var. Halen Türkleri iknaya çalışan Amerikalılar da bu görüntü verme işine geçici katkı sunuyor. Ama işin gerçeği, söylenen laflar dışında ortada aslında hiçbir eylem yok. Çünkü özetle, Erdoğan, Amerikalıların koalisyona katıl baskılarını hafifletmek için masaya yeni talepler, yeni müzakere pozisyonları getiriyor. Müzakereler de en baştan kilitlenmiş oluyor. Amerikalılar İncirlik diyor. Türkler, İncirlik uçuşa yasak bölgeye de katkı sağlasın, o zaman olabilir diyor. Amerikalılar Onun yasal çerçevesi yok. Rejimi de hedef alır. O zaman muhaliflere eğitim ve ekipman sağlayın diyor. Türkler de, Suriyede güvenli bölge kuralım orada yaparız diyor.*AMERİKAN Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey cuma günü çok açık söyledi halbuki. Erdoğanın güvenli bölge fikri için Şu andaki harekât planımızın parçası değil dedi. Geçen hafta görüştüğüm Pentagon Sözcüsü John Kirby de, Erdoğanın Türkiyeye dönerken yanındaki gazetecilere bahsettiği Suriyeye kara harekâtı düzenlenmesi düşüncesi için Bizim ortak olacağımız en önemli kara kuvvetleri Iraklı ve Suriyeli diyerek, o kapıyı baştan kapattı. Ki Amerikalı bir yetkili böyle önemli bir konuda bir fikir beyan ettiğinde bunun arkasında uzun istişare olduğunu ve Erdoğanın sözleri gibi bir gün öyle, bir gün böyle olmayacağını bilin. Nitekim, Erdoğanın Askeri destek de veririz açıklamasından sonra Amerikalıların BM toplantıları için üs seçtiği, Waldorf Astoria Otelinin 24. katındaki merkezde üst düzey bir yetkiliyle konuşuyorduk. Erdoğanın açıklamasını sordum. Bir destek sözü verdiğini okudum. Ama ortada ne çok Fethullah Gülen konusu var. (Erdoğan) Bu konuyu takıntı haline getirdi (obsessed) diye cevap verdi. Normalde basınla konuşmaktan hoşlanmayan önemli bir Amerikalı yetkilinin, Gülen konusunda Erdoğanın tutumu için ilk kez böyle bir tanımlama kullanması dikkat çekici.*SORUN aslında şu: IŞİD konusunda ucu bir yere varması güç gözüken pekçok laf var Türk tarafında. Ama eylem yok. Ve yapılanlara, izlenen politikaya baktığınızda, Fethullah Gülen ve şimdi Kobanide IŞİDin savaştığı Kürtler, sanki Türk Hükümeti için IŞİDe göre daha öncelikli tehditler. Amerikalılar için ise IŞİD birinci sırada.Yoksa Türklerin baştaki söylemini doğru kabul edersek, rehineler serbest bırakıldığına göre artık somut bir şey belirmesi gerekiyordu, değil mi. Ama olmuyor. Ve iş, Erdoğan tarafından kilitlenmesi muhtemel gözüyen bir pazarlığa dönüştürülüyor. Kürtler var, Kuzey Iraktan kaçak petrol getirenler var, AKPye yakın sivil toplum örgütlerinin oralardaki faaliyetleri var. Var oğlu var.İki hafta önce Türkiyenin IŞİDe karşı harekete geçme konusundaki isteksizliğinin sadece rehineler yüzünden olmadığını anlatmaya çalışmıştım. New Yorktan sonra hâlâ aynı fikirdeyim.Kaynak: Hürriyet
Zaman
En Çok Okunan
28.09.2014
ABDliyetkiliErdoğandaGülentakıntısıvarABDli yetkili Erdoğanda Gülen takıntısı var
ABD'li yetkili: Erdoğan'da, Gülen takıntısı var
Zaman
28.09.2014
13:38
Hürriyet gazetesi yazarı Tolga Tanış, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanın ABDde IŞİD değil Fethullah Gülen Hocaefendi ve cemaati önceleyen bir diplomatik arayış içinde olduğunu yazdı. Tanış, Amerikalı bir yetkilinin, Fethullah Gülen Hocaefendi konusunda Erdoğanın tutumu için obsesif tanımını kullandığını belirtti.İşte Tolga Tanışın New Yorkun özeti başlıklı yazısı:SALI akşamı ABD Başkanı Barack Obamanın resepsiyonu vardı.Birleşmiş Milletler toplantıları için New Yorka gelen tüm ülke liderleriyle olduğu gibi o gece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanla da ayaküstü konuştu. Ve Türk tarafı, bu konuşmayı iki liderin Suriye dahil olmak üzere bölgesel konulara değindikleri bir görüşme olarak yansıttı. Amerikan tarafı da bir açıklama yayınladı. Görüşmeyi tarif için fırsat teması (opportunity interact) diye bir ifade kullandılar. Düşünsenize, içeride 200e yakın lider var. Obama, hepsiyle görüşüp yan yana fotoğraf çektiriyor. Ama o hengamede, Erdoğanla buluşuyor ve sadece Suriye değil, bölgesel konuları da ele alıyor.*CUMHURBAŞKANI Erdoğan ve Türk heyetinin New Yorkta Amerikalılarla Suriye krizi konusunda yaptığı görüşmelerin ardından Türk tarafının dışarıya vermeye çalıştığı bir görüntü var. Halen Türkleri iknaya çalışan Amerikalılar da bu görüntü verme işine geçici katkı sunuyor. Ama işin gerçeği, söylenen laflar dışında ortada aslında hiçbir eylem yok. Çünkü özetle, Erdoğan, Amerikalıların koalisyona katıl baskılarını hafifletmek için masaya yeni talepler, yeni müzakere pozisyonları getiriyor. Müzakereler de en baştan kilitlenmiş oluyor. Amerikalılar İncirlik diyor. Türkler, İncirlik uçuşa yasak bölgeye de katkı sağlasın, o zaman olabilir diyor. Amerikalılar Onun yasal çerçevesi yok. Rejimi de hedef alır. O zaman muhaliflere eğitim ve ekipman sağlayın diyor. Türkler de, Suriyede güvenli bölge kuralım orada yaparız diyor.*AMERİKAN Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey cuma günü çok açık söyledi halbuki. Erdoğanın güvenli bölge fikri için Şu andaki harekât planımızın parçası değil dedi. Geçen hafta görüştüğüm Pentagon Sözcüsü John Kirby de, Erdoğanın Türkiyeye dönerken yanındaki gazetecilere bahsettiği Suriyeye kara harekâtı düzenlenmesi düşüncesi için Bizim ortak olacağımız en önemli kara kuvvetleri Iraklı ve Suriyeli diyerek, o kapıyı baştan kapattı. Ki Amerikalı bir yetkili böyle önemli bir konuda bir fikir beyan ettiğinde bunun arkasında uzun istişare olduğunu ve Erdoğanın sözleri gibi bir gün öyle, bir gün böyle olmayacağını bilin. Nitekim, Erdoğanın Askeri destek de veririz açıklamasından sonra Amerikalıların BM toplantıları için üs seçtiği, Waldorf Astoria Otelinin 24. katındaki merkezde üst düzey bir yetkiliyle konuşuyorduk. Erdoğanın açıklamasını sordum. Bir destek sözü verdiğini okudum. Ama ortada ne çok Fethullah Gülen konusu var. (Erdoğan) Bu konuyu takıntı haline getirdi (obsessed) diye cevap verdi. Normalde basınla konuşmaktan hoşlanmayan önemli bir Amerikalı yetkilinin, Gülen konusunda Erdoğanın tutumu için ilk kez böyle bir tanımlama kullanması dikkat çekici.*SORUN aslında şu: IŞİD konusunda ucu bir yere varması güç gözüken pekçok laf var Türk tarafında. Ama eylem yok. Ve yapılanlara, izlenen politikaya baktığınızda, Fethullah Gülen ve şimdi Kobanide IŞİDin savaştığı Kürtler, sanki Türk Hükümeti için IŞİDe göre daha öncelikli tehditler. Amerikalılar için ise IŞİD birinci sırada.Yoksa Türklerin baştaki söylemini doğru kabul edersek, rehineler serbest bırakıldığına göre artık somut bir şey belirmesi gerekiyordu, değil mi. Ama olmuyor. Ve iş, Erdoğan tarafından kilitlenmesi muhtemel gözüyen bir pazarlığa dönüştürülüyor. Kürtler var, Kuzey Iraktan kaçak petrol getirenler var, AKPye yakın sivil toplum örgütlerinin oralardaki faaliyetleri var. Var oğlu var.İki hafta önce Türkiyenin IŞİDe karşı harekete geçme konusundaki isteksizliğinin sadece rehineler yüzünden olmadığını anlatmaya çalışmıştım. New Yorktan sonra hâlâ aynı fikirdeyim.Kaynak: Hürriyet
Zaman
Dünya
28.09.2014
ABDliyetkiliErdoğandaGülentakıntısıvarABDli yetkili Erdoğanda Gülen takıntısı var
ABD'li yetkili: Erdoğan'da, Gülen takıntısı var
Zaman
28.09.2014
13:38
Hürriyet gazetesi yazarı Tolga Tanış, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanın ABDde IŞİD değil Fethullah Gülen Hocaefendi ve cemaati önceleyen bir diplomatik arayış içinde olduğunu yazdı. Tanış, Amerikalı bir yetkilinin, Fethullah Gülen Hocaefendi konusunda Erdoğanın tutumu için obsesif tanımını kullandığını belirtti. İşte Tolga Tanışın New Yorkun özeti başlıklı yazısı:SALI akşamı ABD Başkanı Barack Obamanın resepsiyonu vardı.Birleşmiş Milletler toplantıları için New Yorka gelen tüm ülke liderleriyle olduğu gibi o gece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanla da ayaküstü konuştu. Ve Türk tarafı, bu konuşmayı iki liderin Suriye dahil olmak üzere bölgesel konulara değindikleri bir görüşme olarak yansıttı. Amerikan tarafı da bir açıklama yayınladı. Görüşmeyi tarif için fırsat teması (opportunity interact) diye bir ifade kullandılar. Düşünsenize, içeride 200e yakın lider var. Obama, hepsiyle görüşüp yan yana fotoğraf çektiriyor. Ama o hengamede, Erdoğanla buluşuyor ve sadece Suriye değil, bölgesel konuları da ele alıyor.*CUMHURBAŞKANI Erdoğan ve Türk heyetinin New Yorkta Amerikalılarla Suriye krizi konusunda yaptığı görüşmelerin ardından Türk tarafının dışarıya vermeye çalıştığı bir görüntü var. Halen Türkleri iknaya çalışan Amerikalılar da bu görüntü verme işine geçici katkı sunuyor. Ama işin gerçeği, söylenen laflar dışında ortada aslında hiçbir eylem yok. Çünkü özetle, Erdoğan, Amerikalıların koalisyona katıl baskılarını hafifletmek için masaya yeni talepler, yeni müzakere pozisyonları getiriyor. Müzakereler de en baştan kilitlenmiş oluyor. Amerikalılar İncirlik diyor. Türkler, İncirlik uçuşa yasak bölgeye de katkı sağlasın, o zaman olabilir diyor. Amerikalılar Onun yasal çerçevesi yok. Rejimi de hedef alır. O zaman muhaliflere eğitim ve ekipman sağlayın diyor. Türkler de, Suriyede güvenli bölge kuralım orada yaparız diyor.*AMERİKAN Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey cuma günü çok açık söyledi halbuki. Erdoğanın güvenli bölge fikri için Şu andaki harekât planımızın parçası değil dedi. Geçen hafta görüştüğüm Pentagon Sözcüsü John Kirby de, Erdoğanın Türkiyeye dönerken yanındaki gazetecilere bahsettiği Suriyeye kara harekâtı düzenlenmesi düşüncesi için Bizim ortak olacağımız en önemli kara kuvvetleri Iraklı ve Suriyeli diyerek, o kapıyı baştan kapattı. Ki Amerikalı bir yetkili böyle önemli bir konuda bir fikir beyan ettiğinde bunun arkasında uzun istişare olduğunu ve Erdoğanın sözleri gibi bir gün öyle, bir gün böyle olmayacağını bilin. Nitekim, Erdoğanın Askeri destek de veririz açıklamasından sonra Amerikalıların BM toplantıları için üs seçtiği, Waldorf Astoria Otelinin 24. katındaki merkezde üst düzey bir yetkiliyle konuşuyorduk. Erdoğanın açıklamasını sordum. Bir destek sözü verdiğini okudum. Ama ortada ne çok Fethullah Gülen konusu var. (Erdoğan) Bu konuyu takıntı haline getirdi (obsessed) diye cevap verdi. Normalde basınla konuşmaktan hoşlanmayan önemli bir Amerikalı yetkilinin, Gülen konusunda Erdoğanın tutumu için ilk kez böyle bir tanımlama kullanması dikkat çekici.*SORUN aslında şu: IŞİD konusunda ucu bir yere varması güç gözüken pekçok laf var Türk tarafında. Ama eylem yok. Ve yapılanlara, izlenen politikaya baktığınızda, Fethullah Gülen ve şimdi Kobanide IŞİDin savaştığı Kürtler, sanki Türk Hükümeti için IŞİDe göre daha öncelikli tehditler. Amerikalılar için ise IŞİD birinci sırada.Yoksa Türklerin baştaki söylemini doğru kabul edersek, rehineler serbest bırakıldığına göre artık somut bir şey belirmesi gerekiyordu, değil mi. Ama olmuyor. Ve iş, Erdoğan tarafından kilitlenmesi muhtemel gözüyen bir pazarlığa dönüştürülüyor. Kürtler var, Kuzey Iraktan kaçak petrol getirenler var, AKPye yakın sivil toplum örgütlerinin oralardaki faaliyetleri var. Var oğlu var.İki hafta önce Türkiyenin IŞİDe karşı harekete geçme konusundaki isteksizliğinin sadece rehineler yüzünden olmadığını anlatmaya çalışmıştım. New Yorktan sonra hâlâ aynı fikirdeyim.Kaynak: Hürriyet
Zaman
Ana Sayfa
28.09.2014
ABDliyetkiliErdoğandaGülentakıntısıvarABDli yetkili Erdoğanda Gülen takıntısı var
Toplam "19" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti