Habergec.Com Aranan Kelimeler:türkler bizim gibi Değerlendirme: 10 / 10 436526
habergec.com
23.08.2014 Cumartesi
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

türkler bizim gibi

1700 Barış Projesi
Zaman
28.06.2014
14:06
Bugünlerde yurtta savaş, cihanda savaş varken barış projelerinden söz edeceğim. Barışı maalesef savaş günlerinde hatırlıyoruz.Oysa barışın meyvelerini ancak bir şeyler ekersek ve bu yolda sürekli çaba gösterirsek tadabiliriz. 29 Mayıs-1 Haziran günleri de böyle “ekim” günleriydi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) aylardan beri hazırladığı ve yürüttüğü bir projenin önemli bir aşamasını İstanbul’da gerçekleştirdi. Barış Projeleri adını taşıyan bir yarışmayı anlatacağım.Yarışma çok geniş kapsamlıydı. 107 ülkeden bin yedi yüze yakın proje yarıştı. Önce proje önerilerinin yarısı kadarı elendi, sonra ikinci ve üçüncü elemeler yapıldı. En son kalan on altı projenin temsilcileri İstanbul’da bir uzman jüriye sunuşlarını yaptılar. Ben bu son sunuşları izledim. Dünya turuna çıkmış gibi hissettim. Çin, Japonya, Pakistan, Nijerya, Avustralya, Kıbrıs, Peru, Kolombiya, İsrail, Filistin, ABD’nin sorunlarını ve “barış” önerilerini dinledim. Benim açımdan çok öğretici bir semineri izler gibiydi.En başta dünyamızda nelerin “barışı tehlikeye atan sorun” sayıldığını gördük. Milli ve etnik çatışmalar, dini ve kültürel gerginlikler, kadın erkek uyuşmazlığı, eğitimsizliğin ve basındaki kavgaların yaratığı ayrışmalar gündeme geldi. Kimler bu sorunlarla ne tür yaklaşımlarla ne tür çareler peşinde olduklarını görmek de önemliydi. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının bu yönde çabalarını görmek ve çatışma içinde olan karşıt tarafların nasıl bir araya gelip barışı aradıklarını görmek de öğreticiydi. Bu çabalar güzel ve cesaretlendirici örneklerdi. “Bize özgü” bildiğimiz bazı sorunların, dünyamızda başka yerlerde de aynen yaşandığını görmek, en azından bende, bir tür teselli gibi çalıştı: Meğerse Çin ve Japonya’nın da Kardak/İmia sorunu varmış! Bir gün içinde aylık bir kurs görmüş gibi hissettim. En iyi on proje ödüllerini aldılar (ellişer bin dolar); projeler tamamlandıktan sonra da ilk üçü yeniden ödüllendirilecek. Bu barış projesi hem izleyenler hem de bu konuda bilgilendirilenler açısından öğretici ve yararlıdır. Ama Türkiye’nin dünyada kendini tanıtması, dünya ile temasını artırması, kısacası dünyaya entegre olması açısından da yararlıdır. Ve işte tam bu noktada “savaşta olmanın” ne kadar zararlı olduğunu görüyor insan. Toplum olarak kavgalı olduğumuzdan bu etkinlik Türkiye medyasında hak ettiği yeri bulmadı. Proje bir GYV etkinliği olarak görülmüş veya böyle gösterilmek istendiğinden kutuplaşmış Türkiye sathında yaygınca duyurulmadı.İroni de tam bu noktada. Dünyadaki barış çabalarına ödül veren GYV, kendi ülkesinde barışın meyvelerini tadamıyor. Ayrıca acı olan, bu proje yarışmasına Türkiye’den katılımın olmaması. Yani, benim çıkardığım sonuç, bizim barış için yeterince çaba göstermediğimizdir. Kim bilir, belki tarihi bir miras yüzünden barışı askerî zaferin sonundaki durum olarak algılamışız.Barış Projesi çalışmasının paralelinde ve yine 31 Mayıs-1 Haziran tarihlerinde İstanbul Summit adını taşıyan toplantının kapsamında “Kadınlar Perspektifinden 2015 Sonrası Birleşmiş Milletler” buluşması da gerçekleşti. Bu toplantının anlamını kadınların toplu fotoğrafı çok güzel gösteriyor. Çekik gözlüsü, rengarenk giysileriyle Afrikalılar, sarışın Kuzey Avrupalılar, başörtülüsü, başı açıklar, hepsi güleç, güvenli, dostane, hatta kardeşçesine… Türkiye’de gerçekleşen bu evrensel boyutlu tabloyu Türk kadınları sağlamış. Her iki girişim de örnek girişimlerdi.Gelecekte ne yapılacak?Şu an projeyi yürütenlerin elinde çok zengin bir veri tabanı bulunmakta. Bundan yararlanmasına bakılacak. Bu projeler kayda geçirilirken ülkeler, sorunlar, çözümler vb. olarak zaten sınıflandırılmışlardır. Hemen hemen bütün dünya ülkelerinden bin yedi yüzden çok proje önerisi bulunmakta. Bu verilerle en başta dünya çapında “sorun algısının” ne olduğu istatistikî olarak bilinecek. GYV, bu barış programı aracılığıyla bu alanda öncü bir rol oynayacak ve dünyanın bir panoramasına sahip olacak. Bu proje etrafında uzmanlaşacak ve referans kaynağı olacak.Bu projenin ve etkinliğin ek bir yararı, geliştirilmekte olan ilişkilerdir. Dünyanın hemen hemen bütününü kapsayan bu çalışma sayesinde çatışma çözümlemesi alanında çalışanlarla ortaklıkların kurulması sağlanmıştır. Kendi açımdan benim büyük bir kazancım da bu olmuştur: Barış yolunda çalışan akademisyenleri tanımam. Ve onları bulmuşken somut Türkiye sorunları konusunda onlarla bol bol sohbet ettim. İçlerinde Türkler de vardı, Amerikalılar, Avustralyalılar vb. de.Bir çatışmadan nasıl çıkılır, barış ve uyum nasıl sağlanır sorusunu sürekli gündeme getirdim ve onların uluslararası deneyimlerinden Türkiye konusunda bir görüşe varmaya çalıştım. Anladığım kadarıyla, tecrübe, barış sağlanacaksa en başta bazı şartların oluşması gerekli olduğunu göste
Zaman
Yorum
28.06.2014
1700BarışProjesi1700 Barış Projesi
Türkçe Olimpiyatları üzerine olmayan akademik çalışmalar...
Zaman
28.06.2014
14:06
Ünlü şair Abdülhak Hamit, eşi Fatma Hanımla Hindistana gider. Fatma Hanım, Hindistanda hastalanır. İstanbula dönmeye karar verirler. Fatma Hanım gemide fenalaşır.Hamit, “Eyvah ne yer, ne yâr kaldı / Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı” mısralarıyla başlayan Makber adlı eserinde, bu durumdaki eşini şöyle anlatır: “Kaldım mı demişti yolda bir gün / Hindistanın denizlerinde.” Birkaç haftadır Türkçe Olimpiyatlarıyla ilgili yazılanlara, söylenenlere bakıyorum. Cesur bir avuç insanın dışında kimsecikler yok. Olimpiyat törenlerinde sahneye çıkmak için sıraya girenler ortalarda görünmüyor. İnsan, “kaldık mı şimdi siyasetin vahşi denizlerinde” demek istiyor. Ancak İbrahim Hakkının yürek ferahlatıcı “Hak şerleri hayreyler”i imdada yetişiyor.Türkçe Olimpiyatları, ülkemizde olmasa da yapıldı. Çoğunun ütopyasında bile olmayan bir kardeşlik mikro planda ve kısa süreliğine de olsa Olimpiyatlarda gerçekleşiyor. İşin duygusal tarafı bir yana, sadece aklımızla baktığımız zaman bile devasa şeyler oluyor. Binlerce aile, uzaktan bir felaketler ülkesi gibi görünen Türkiyeden insanlara çocuklarını teslim ediyor, bu çocuklar başka ülkelere gidiyor ve günlerce kalıyor.Normal bir ülkede Olimpiyatlar üzerine onlarca akademik çalışma yapılır. Nasıl başladığı, organizasyon süreci, ülkelerdeki algı, seçilen eserler, öğrencilerin birbirine bakışı gibi konularda pek çok yazı yayımlanır. Olimpiyatlarla ilgili tezler, antitezler ortaya konur. Bu çalışmaların, Olimpiyatları öven, olumlayan çalışmalar olması şart değil. Olimpiyatlar ve Olimpiyatların gerçekleşmesini sağlayan Türk okulları beş-on yıldır Türkiyenin dünyadaki markalarından biri. Ancak bilebildiğim kadarıyla Olimpiyatlar üzerine yapılmış tek bir çalışma yok. Sevenler sadece sevmekle kalıyor, yerenler de sadece yermekle. Oysa aklın, bilimin önde olduğu söylenen üniversitelerde bu konuda en az birkaç akademik çalışma yapılmalı değil mi? İşte Türkçe Olimpiyatlarını anlamak için yapılacak çalışmalardan sadece birkaçı:Dünyanın pek çok yerindeki insanların neden Türkçe öğrendiği, çalışılabilecek bir konu. Dilleri, dinleri, ekonomik arka planları, Türkiyeyle bağları hiçbir şekilde birbirine benzemeyen pek çok ülkede öğrenciler, Türk okulları aracılığıyla Türkçe öğreniyor. İnsanlar hangi beklentilerle, hangi motivasyonlarla Türkçe öğreniyor, öğrenme süreçleri hangi aşamalarla ve materyallerle olgunlaşıyor?Türkçe Olimpiyatları sadece Türk olmayanlar için değil, belki de onlardan daha fazla Türkler için bir fenomendir. Türkler, Türkçe Olimpiyatları aracılığıyla yeni ufuklar keşfediyor, bazı konulardaki duruşlarını sorguluyor. Pek çok insan Olimpiyatlar aracılığıyla toplumsal arkaplanı ya da eğitim seviyesi yönüyle dinlemeyeceği şiiri ya da şarkıyı dinliyor. Acaba geniş kitleler Olimpiyatlar aracılığıyla Nazım Hikmetten Mehmet Akife kadar pek çok ismin bu toprakların ortak değerleri olduğunu mu fark ediyor?Türkçe Olimpiyatları kanon oluşturuyor. Sanat ya da edebiyat sosyolojisi açısından mutlaka çalışılması gereken bir konu bu. Daha önce kıyıda köşede kalmış, meraklısının dışında çok kimsenin bilmediği pek çok şarkı, türkü veya şiir, Olimpiyatlar sayesinde geniş kitlelerce tanınıyor, seviliyor. Bu konuda herhangi bir veriye dayanmadan söylenebilecek iki örnek Osman Sarının Önden Giden Atlılar ve Bahattin Karakoçun Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman adlı şiirleri. Her iki şiir de Olimpiyatlarla geniş kitlelerce tanındı ve sevildi. Bu sürecin nasıl işlediği, hangi saiklerle kitlenin bu şiirleri benimsediği ilginç bir çalışma konusu olabilir.Olimpiyatların kanon oluşturma süreci sadece şarkı, türkü ve şiirler için geçerli değil. Aynı süreç estetik, yerellik ve şive gibi konularda da geçerli. Türkçe Olimpiyatları bize güzelliğe sadece Batı patikalarından gidilmeyeceğini, bizim kendi yollarımızdan da güzelliğe ulaşılabileceğini gösterdi. Karadeniz kıyafetlerinin insana bu kadar yakıştığını, efe kıyafetlerinin gücü ve zerafeti bu kadar güzel birleştirdiğini ve temsil ettiğini Olimpiyatlarda gördük. Kadın ve erkek kıyafetlerinin işlevsel ve estetik olabileceğini Olimpiyatlardaki halk oyunları ekiplerinin kıyafetleri bize gösterdi. Olimpiyatların estetik algılarımızı nasıl etkilediği ya da değiştirdiği ilginç bir çalışma konusu olabilir.Togolu bir öğrenciden Urfa türküsü dinlerken ağlayan, Brezilyalı çocuktan Ordunun Derelerini dinlerken kendinden geçen Türk insanı acaba nasıl bir psikolojiyi yaşıyor? Bu psikoloji yıllardır ezilmişliğin, bu halktan ve değerlerinden bir şey olamayacağı duygusunun sembolik de olsa yok oluşunun psikolojisi midir? İnsanların kendilerinin bile dinlemekten, söylemekten utandığı ama aslında toplumsal bilinçaltının bir parçası olan ürünler bir başkasının ağzında bizi şaşırtıyor ve sevindiriyor mu?Olimpiyatlarda gözden kaçan ama kitleyi ciddi anlamda etkileyen bi
Zaman
Yorum
28.06.2014
TürkçeOlimpiyatlarıüzerineolmayanakademikçalışmalarTürkçe Olimpiyatları üzerine olmayan akademik çalışmalar
M.Nedim Hazar - Devr-i asar-ı antika!
Zaman
23.06.2014
22:44
Daha önce de bir vesileyle bahsetmiştim; The New York Times muhabiri Stephen Kinzer 4 yıl ülkemizde çalıştıktan sonra, bizi anlatan bir kitap yazdı:“Crescent and Star: Turkey Between Two Worlds (Hilal ve Yıldız: İki Dünya Arasında Türkiye)” Kinzer, içimizde bulunan bir yabancı gözüyle nasıl göründüğümüze dair samimi bir dil kullandığı kitabının bir bölümünde metro çalışmalarından bahsedip, “Türkler kazı yapamıyor, çünkü öylesine büyük bir tarihi mirasın üzerinde duruyorlar ki, her kazı tarihi bir kalıntı ortaya çıkarıyor ve bunları koruyabilmek için yeterli bütçe yok.” diyordu. Tarihi miras olarak bereketli bir coğrafyada yaşıyoruz. Pek çok ülkeye nasip olmayan bir zenginlik bu. 12 bin yıl öncesine kadar uzanan, vaktiyle insan yaşamının olduğu tarihi alanlarımız var. Kinzer’in kitabında bahsettiği gibi, gerçekten de nereye kazmayı vursak tarih fışkırıyor. Ancak üzerinde oturduğumuz bu hazineyi akıllıca kullandığımız pek söylenemez.Bunun en açık kanıtı da müze sayımız. Ülkemizde bakanlığa bağlı yaklaşık 320 müze var. 200 kadar da özel müze… Bu rakam gelişmiş ülkeler için devede kulak bile değil. Amerika 15 binden fazla müzeye sahip. Almanya 5 binden fazla, Fransa’da ise bu rakam 2 binleri zorluyor. Müze sayımız az ama kalıntı ve ören yeri sayımıza kimse ulaşamıyor. Geçen yılın raporlarına göre, İstanbul’da 30 bin 188 tarihi kalıntı bulunurken bu rakam Londra’da 18 bin 901, Paris’te 3 bin 792, Berlin’de 8 bin 689, New York’ta ise bin 482 şeklinde. Bu zenginliğe karşılık müze sayısında tam bir fakirlik yaşamaktayız. İstanbul’da 7’si ulusal olmak üzere toplam 78 müze bulunurken, Londra’da ise bu sayı 172. Müze sayısı Paris’te 137, Berlin’de 158, New York’ta 131 şeklinde.Bilemiyorum belki de “Hele önce mevcut müzeleri bir ziyaret etsinler” mantığından dolayı bu konuda pek bir şey yapmıyoruz.Ve maalesef müze ziyaretçi sayılarına baktığımızda yerli ziyaretçilerin azlığı dikkat çekiyor. Toplamın üçte biri kadar yerli ziyaretçisi var müzelerimizin. Bunların pek çoğunun, okullardan mecburen götürülen çocuklar olduğunu tahmin etmek güç değil elbette.Müze ziyaretçi sayısı açısından da durumumuz pek iç açıcı değil. Sadece kendi değil insanlık geçmişine sahip bir kültürel miras üzerinde oturuyoruz ama açıkçası bunun farkında olsak bile ilgi gösterdiğimiz söylenemez.En çok ziyaret edilen 100 müze arasında bir tek İstanbul Modern var ülkemizden. Sadece Paris’teki Louvre müzesini yılda 10 milyona yakın kişi ziyaret ediyor. Bizim tüm müzelerimizin toplam ziyaretçi sayısının neredeyse üçte biri bir rakam bu! Washington National Museum’un ziyaretçi sayısı ise yıllık 8 milyondan fazla.Müzeler Haftası’nda cuma hutbelerine kadar soktuğumuz yapay hassasiyetleri bir yana bırakırsak, bu konuda doğru dürüst bir politika ya da icraat üretilmiş değil. Nasıl üretilsin, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, bir ay içinde İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret edeceğini duyurduğunda neredeyse bayram ilan ettik. Dile kolay tam 78 yıl sonra ilk kez bir Cumhurbaşkanı 1 milyon eser barındıran bu müzeyi ziyaret edecek!Daha ağır kelimeler kullanarak başta halkımız olmak üzere, yerel ve ulusal büyüklerimizi rencide etmek istemem elbette.İş bu nedenlerle Eti Eskişehir Arkeoloji Müzesi’nde sünnet düğünü düzenlendiğini duyduğumda sevindim şahsen! Hiç olmazsa sünnet vesilesiyle müze ziyaret edilmiş oldu. Aslında halimize bakarak, mevcut müzeleri yaz aylarında düğün salonuna filan dönüştürerek ilgiyi artırmak fena bir fikir gibi durmuyor! Nişan, düğün, 5 çayı vesilesiyle dolup taşabilir müzelerimiz…En azından bu konuda bir şeyler yapmış oluruz.
Zaman
En Çok Okunan
23.06.2014
MNedimHazar-Devr-iasar-ıantikaMNedim Hazar - Devr-i asar-ı antika
M.Nedim Hazar - Devr-i asar-ı antika!
Zaman
23.06.2014
02:09
Daha önce de bir vesileyle bahsetmiştim; The New York Times muhabiri Stephen Kinzer 4 yıl ülkemizde çalıştıktan sonra, bizi anlatan bir kitap yazdı:“Crescent and Star: Turkey Between Two Worlds (Hilal ve Yıldız: İki Dünya Arasında Türkiye)” Kinzer, içimizde bulunan bir yabancı gözüyle nasıl göründüğümüze dair samimi bir dil kullandığı kitabının bir bölümünde metro çalışmalarından bahsedip, “Türkler kazı yapamıyor, çünkü öylesine büyük bir tarihi mirasın üzerinde duruyorlar ki, her kazı tarihi bir kalıntı ortaya çıkarıyor ve bunları koruyabilmek için yeterli bütçe yok.” diyordu. Tarihi miras olarak bereketli bir coğrafyada yaşıyoruz. Pek çok ülkeye nasip olmayan bir zenginlik bu. 12 bin yıl öncesine kadar uzanan, vaktiyle insan yaşamının olduğu tarihi alanlarımız var. Kinzer’in kitabında bahsettiği gibi, gerçekten de nereye kazmayı vursak tarih fışkırıyor. Ancak üzerinde oturduğumuz bu hazineyi akıllıca kullandığımız pek söylenemez.Bunun en açık kanıtı da müze sayımız. Ülkemizde bakanlığa bağlı yaklaşık 320 müze var. 200 kadar da özel müze… Bu rakam gelişmiş ülkeler için devede kulak bile değil. Amerika 15 binden fazla müzeye sahip. Almanya 5 binden fazla, Fransa’da ise bu rakam 2 binleri zorluyor. Müze sayımız az ama kalıntı ve ören yeri sayımıza kimse ulaşamıyor. Geçen yılın raporlarına göre, İstanbul’da 30 bin 188 tarihi kalıntı bulunurken bu rakam Londra’da 18 bin 901, Paris’te 3 bin 792, Berlin’de 8 bin 689, New York’ta ise bin 482 şeklinde. Bu zenginliğe karşılık müze sayısında tam bir fakirlik yaşamaktayız. İstanbul’da 7’si ulusal olmak üzere toplam 78 müze bulunurken, Londra’da ise bu sayı 172. Müze sayısı Paris’te 137, Berlin’de 158, New York’ta 131 şeklinde.Bilemiyorum belki de “Hele önce mevcut müzeleri bir ziyaret etsinler” mantığından dolayı bu konuda pek bir şey yapmıyoruz.Ve maalesef müze ziyaretçi sayılarına baktığımızda yerli ziyaretçilerin azlığı dikkat çekiyor. Toplamın üçte biri kadar yerli ziyaretçisi var müzelerimizin. Bunların pek çoğunun, okullardan mecburen götürülen çocuklar olduğunu tahmin etmek güç değil elbette.Müze ziyaretçi sayısı açısından da durumumuz pek iç açıcı değil. Sadece kendi değil insanlık geçmişine sahip bir kültürel miras üzerinde oturuyoruz ama açıkçası bunun farkında olsak bile ilgi gösterdiğimiz söylenemez.En çok ziyaret edilen 100 müze arasında bir tek İstanbul Modern var ülkemizden. Sadece Paris’teki Louvre müzesini yılda 10 milyona yakın kişi ziyaret ediyor. Bizim tüm müzelerimizin toplam ziyaretçi sayısının neredeyse üçte biri bir rakam bu! Washington National Museum’un ziyaretçi sayısı ise yıllık 8 milyondan fazla.Müzeler Haftası’nda cuma hutbelerine kadar soktuğumuz yapay hassasiyetleri bir yana bırakırsak, bu konuda doğru dürüst bir politika ya da icraat üretilmiş değil. Nasıl üretilsin, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, bir ay içinde İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret edeceğini duyurduğunda neredeyse bayram ilan ettik. Dile kolay tam 78 yıl sonra ilk kez bir Cumhurbaşkanı 1 milyon eser barındıran bu müzeyi ziyaret edecek!Daha ağır kelimeler kullanarak başta halkımız olmak üzere, yerel ve ulusal büyüklerimizi rencide etmek istemem elbette.İş bu nedenlerle Eti Eskişehir Arkeoloji Müzesi’nde sünnet düğünü düzenlendiğini duyduğumda sevindim şahsen! Hiç olmazsa sünnet vesilesiyle müze ziyaret edilmiş oldu. Aslında halimize bakarak, mevcut müzeleri yaz aylarında düğün salonuna filan dönüştürerek ilgiyi artırmak fena bir fikir gibi durmuyor! Nişan, düğün, 5 çayı vesilesiyle dolup taşabilir müzelerimiz…En azından bu konuda bir şeyler yapmış oluruz.
Zaman
Köşe Yazıları
23.06.2014
MNedimHazar-Devr-iasar-ıantikaMNedim Hazar - Devr-i asar-ı antika
Türkçe Olimpiyatları üzerine olmayan akademik çalışmalar...
Zaman
22.06.2014
02:06
Ünlü şair Abdülhak Hamit, eşi Fatma Hanımla Hindistana gider. Fatma Hanım, Hindistanda hastalanır. İstanbula dönmeye karar verirler. Fatma Hanım gemide fenalaşır.Hamit, “Eyvah ne yer, ne yâr kaldı / Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı” mısralarıyla başlayan Makber adlı eserinde, bu durumdaki eşini şöyle anlatır: “Kaldım mı demişti yolda bir gün / Hindistanın denizlerinde.” Birkaç haftadır Türkçe Olimpiyatlarıyla ilgili yazılanlara, söylenenlere bakıyorum. Cesur bir avuç insanın dışında kimsecikler yok. Olimpiyat törenlerinde sahneye çıkmak için sıraya girenler ortalarda görünmüyor. İnsan, “kaldık mı şimdi siyasetin vahşi denizlerinde” demek istiyor. Ancak İbrahim Hakkının yürek ferahlatıcı “Hak şerleri hayreyler”i imdada yetişiyor.Türkçe Olimpiyatları, ülkemizde olmasa da yapıldı. Çoğunun ütopyasında bile olmayan bir kardeşlik mikro planda ve kısa süreliğine de olsa Olimpiyatlarda gerçekleşiyor. İşin duygusal tarafı bir yana, sadece aklımızla baktığımız zaman bile devasa şeyler oluyor. Binlerce aile, uzaktan bir felaketler ülkesi gibi görünen Türkiyeden insanlara çocuklarını teslim ediyor, bu çocuklar başka ülkelere gidiyor ve günlerce kalıyor.Normal bir ülkede Olimpiyatlar üzerine onlarca akademik çalışma yapılır. Nasıl başladığı, organizasyon süreci, ülkelerdeki algı, seçilen eserler, öğrencilerin birbirine bakışı gibi konularda pek çok yazı yayımlanır. Olimpiyatlarla ilgili tezler, antitezler ortaya konur. Bu çalışmaların, Olimpiyatları öven, olumlayan çalışmalar olması şart değil. Olimpiyatlar ve Olimpiyatların gerçekleşmesini sağlayan Türk okulları beş-on yıldır Türkiyenin dünyadaki markalarından biri. Ancak bilebildiğim kadarıyla Olimpiyatlar üzerine yapılmış tek bir çalışma yok. Sevenler sadece sevmekle kalıyor, yerenler de sadece yermekle. Oysa aklın, bilimin önde olduğu söylenen üniversitelerde bu konuda en az birkaç akademik çalışma yapılmalı değil mi? İşte Türkçe Olimpiyatlarını anlamak için yapılacak çalışmalardan sadece birkaçı:Dünyanın pek çok yerindeki insanların neden Türkçe öğrendiği, çalışılabilecek bir konu. Dilleri, dinleri, ekonomik arka planları, Türkiyeyle bağları hiçbir şekilde birbirine benzemeyen pek çok ülkede öğrenciler, Türk okulları aracılığıyla Türkçe öğreniyor. İnsanlar hangi beklentilerle, hangi motivasyonlarla Türkçe öğreniyor, öğrenme süreçleri hangi aşamalarla ve materyallerle olgunlaşıyor?Türkçe Olimpiyatları sadece Türk olmayanlar için değil, belki de onlardan daha fazla Türkler için bir fenomendir. Türkler, Türkçe Olimpiyatları aracılığıyla yeni ufuklar keşfediyor, bazı konulardaki duruşlarını sorguluyor. Pek çok insan Olimpiyatlar aracılığıyla toplumsal arkaplanı ya da eğitim seviyesi yönüyle dinlemeyeceği şiiri ya da şarkıyı dinliyor. Acaba geniş kitleler Olimpiyatlar aracılığıyla Nazım Hikmetten Mehmet Akife kadar pek çok ismin bu toprakların ortak değerleri olduğunu mu fark ediyor?Türkçe Olimpiyatları kanon oluşturuyor. Sanat ya da edebiyat sosyolojisi açısından mutlaka çalışılması gereken bir konu bu. Daha önce kıyıda köşede kalmış, meraklısının dışında çok kimsenin bilmediği pek çok şarkı, türkü veya şiir, Olimpiyatlar sayesinde geniş kitlelerce tanınıyor, seviliyor. Bu konuda herhangi bir veriye dayanmadan söylenebilecek iki örnek Osman Sarının Önden Giden Atlılar ve Bahattin Karakoçun Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman adlı şiirleri. Her iki şiir de Olimpiyatlarla geniş kitlelerce tanındı ve sevildi. Bu sürecin nasıl işlediği, hangi saiklerle kitlenin bu şiirleri benimsediği ilginç bir çalışma konusu olabilir.Olimpiyatların kanon oluşturma süreci sadece şarkı, türkü ve şiirler için geçerli değil. Aynı süreç estetik, yerellik ve şive gibi konularda da geçerli. Türkçe Olimpiyatları bize güzelliğe sadece Batı patikalarından gidilmeyeceğini, bizim kendi yollarımızdan da güzelliğe ulaşılabileceğini gösterdi. Karadeniz kıyafetlerinin insana bu kadar yakıştığını, efe kıyafetlerinin gücü ve zerafeti bu kadar güzel birleştirdiğini ve temsil ettiğini Olimpiyatlarda gördük. Kadın ve erkek kıyafetlerinin işlevsel ve estetik olabileceğini Olimpiyatlardaki halk oyunları ekiplerinin kıyafetleri bize gösterdi. Olimpiyatların estetik algılarımızı nasıl etkilediği ya da değiştirdiği ilginç bir çalışma konusu olabilir.Togolu bir öğrenciden Urfa türküsü dinlerken ağlayan, Brezilyalı çocuktan Ordunun Derelerini dinlerken kendinden geçen Türk insanı acaba nasıl bir psikolojiyi yaşıyor? Bu psikoloji yıllardır ezilmişliğin, bu halktan ve değerlerinden bir şey olamayacağı duygusunun sembolik de olsa yok oluşunun psikolojisi midir? İnsanların kendilerinin bile dinlemekten, söylemekten utandığı ama aslında toplumsal bilinçaltının bir parçası olan ürünler bir başkasının ağzında bizi şaşırtıyor ve sevindiriyor mu?Olimpiyatlarda gözden kaçan ama kitleyi ciddi anlamda etkileyen bi
Zaman
Yorum
22.06.2014
TürkçeOlimpiyatlarıüzerineolmayanakademikçalışmalarTürkçe Olimpiyatları üzerine olmayan akademik çalışmalar
Avusturyalı bakan Zaman'a konuştu: Erdoğan'a neyi problemli gördüğümüzü söylemek görevim
Zaman
18.06.2014
02:02
Başbakan Erdoğan’a yönelik Viyana ziyaretinde kutuplaştırıcı bir dil kullanmaması konusundaki çıkışıyla tartışma başlatan Avusturya Dışişleri ve Uyum Bakanı Sebastian Kurz, tepkisinin diplomatik olmadığı eleştirilerine, “Ev sahibi olarak ‘ne ile mutlu olup ne ile mutsuz olacağımızı’ söylemek hakkımız.” dedi.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yarın Viyana’da 17 bin kişiye yapacağı konuşma, Avusturya’da son bir haftanın en çok tartışılan konusu oldu. “Erdoğan’ı açıkça uyarıyorum: Kendisi Avusturya toplumunu bölücü huzursuzluk taşıyamaz. Almanya’daki gibi bir konuşma olursa bunun, sadece çoğunluk toplumuna değil, buradaki Türklere de zararı olur.” ifadeleriyle tartışmaların fitilini ateşleyen Avusturya Dışişleri ve Uyum Bakanı Sebastian Kurz, ziyaret öncesi Zaman’a konuştu. Kurz, Erdoğan’ın Viyana’da ayrıştırıcı bir dil kullanmasının ülkedeki huzuru bozacağı konusunda bir kez daha uyarıda bulundu. Kurz, Erdoğan’a tepkisinin diplomatik olmadığı yönündeki eleştirilere ve çıkışını ‘fazla cesur’ bulanlara, “Sözlerimin ne hakaret edici ne de sevimsiz olduğunu düşünüyorum. Ev sahibi olarak ‘ne ile mutlu olup ne ile mutsuz olacağımızı’ söylemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum. Bu durumun ev sahibi ülke için mümkün olması gerekir.’’ karşılığını verdi. 28 yaşındaki genç bakan, “Birçok kişinin Başbakan Erdoğan’ın Viyana’da agresif, kutuplaştırıcı mesajlar verebileceği konusunda endişeleri var. Bu endişe Avusturya toplumunda da mevcut. Avusturya’da uyumdan sorumlu ve uyumun sorunsuz ilerlemesi için ilgisi olan birisi olarak bu endişeleri ciddiye almam gerekiyordu. Türkiye Dışişleri Bakanı’na ve Başbakan’ına net bir şekilde bizim ne beklediğimizi ve neyi problemli gördüğümüzü söylemek benim görevim.” ifadelerini kullandı. Avusturyalı Hıristiyan Demokrat Bakan, Erdoğan’ın vereceği mesajların toplumu ayrıştırma tehlikesini beraberinde getirebileceği kaydetti ve, “Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ının doğru kelimeleri seçeceğine ve konuşmasında gerekli hassasiyeti göstereceğini ümit ediyorum.” dedi. Başbakan’ın ülkedeki Türkler ile Avusturya toplumu arasındaki uyum sürecini destekleyici şeyler söylemesini istedi. Aksi takdirde ülkenin uyum konusunun tekrar duygusal bir eksene kayacağını dile getirirken, “Ülkemizdeki uyum ortamı son yıllarda ciddi iyileşme sağladı ve yabancı düşmanlığı azaldı. Bu yolu terk etmek için hiçbir gereklilik görmüyorum. Tüm taraflar kışkırtıcı ifadelerden kaçınmalılar. Bir konuşma ile bütün emekler tehlikeye girebilir ve yaptığımız çalışmalar bağlamında geriye götürebilir.” ikazını yaptı. Kurz, “Avusturya’da yaşayan Türkler ve Türk kökenli Avusturyalılar için çoğunluk toplumunun düşmanca duygular beslemesinden daha kötü bir şey olamaz. Kimse durumu provoke etmemeli. Benim Türk toplumu ile çok iyi ilişkilerim var. Üç yıldır uyum alanında çalışıyorum ve Türk kökenlilerin ülkemiz için büyük kazanım olduğunu düşünüyorum. Bu insanlar ülkemizin yabancı bir parçası değiller, toplumuza aitler ve saygı görmeliler.’’ diye konuştu. Avrupalı Türk Demokratlar Birliği 10. yıl buluşması çerçevesinde Avusturya’nın başkenti Viyana’ya gelecek olan Erdoğan, 7 bin kapasiteli buz hokeyi maçlarının yapıldığı Albert Schultz Salonu’nda konuşacak. Büyük ekranlarla dışarıdaki 10 bin kişinin de takip etmesinin mümkün olacağı konuşma, iki farklı grup tarafından ise protesto edilecek. İçerisinde Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu, Avusturya Kürt Dernekleri Federasyonu, Sosyalist Sendikalar Fraksiyonu ve öğrenci derneklerinin yer aldığı 40 dernek, ‘Erdoğan’a Karşı Demokrasi Birliği’ adı altında protesto yürüyüşü düzenleyecek. Avusturya Atatürkçü Düşünce Derneği de konuşmanın yakınında bir alanda ayrı bir protesto etkinliği yapacak.
Zaman
Dünya
18.06.2014
AvusturyalıbakanZamanakonuştuErdoğananeyiproblemligördüğümüzüsöylemekgörevimAvusturyalı bakan Zamana konuştu Erdoğana neyi problemli gördüğümüzü söylemek görevim
Avusturyalı bakan Zaman'a konuştu: Erdoğan'a neyi problemli gördüğümüzü söylemek görevim
Zaman
18.06.2014
02:02
Başbakan Erdoğan’a yönelik Viyana ziyaretinde kutuplaştırıcı bir dil kullanmaması konusundaki çıkışıyla tartışma başlatan Avusturya Dışişleri ve Uyum Bakanı Sebastian Kurz, tepkisinin diplomatik olmadığı eleştirilerine, “Ev sahibi olarak ‘ne ile mutlu olup ne ile mutsuz olacağımızı’ söylemek hakkımız.” dedi.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yarın Viyana’da 17 bin kişiye yapacağı konuşma, Avusturya’da son bir haftanın en çok tartışılan konusu oldu. “Erdoğan’ı açıkça uyarıyorum: Kendisi Avusturya toplumunu bölücü huzursuzluk taşıyamaz. Almanya’daki gibi bir konuşma olursa bunun, sadece çoğunluk toplumuna değil, buradaki Türklere de zararı olur.” ifadeleriyle tartışmaların fitilini ateşleyen Avusturya Dışişleri ve Uyum Bakanı Sebastian Kurz, ziyaret öncesi Zaman’a konuştu. Kurz, Erdoğan’ın Viyana’da ayrıştırıcı bir dil kullanmasının ülkedeki huzuru bozacağı konusunda bir kez daha uyarıda bulundu. Kurz, Erdoğan’a tepkisinin diplomatik olmadığı yönündeki eleştirilere ve çıkışını ‘fazla cesur’ bulanlara, “Sözlerimin ne hakaret edici ne de sevimsiz olduğunu düşünüyorum. Ev sahibi olarak ‘ne ile mutlu olup ne ile mutsuz olacağımızı’ söylemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum. Bu durumun ev sahibi ülke için mümkün olması gerekir.’’ karşılığını verdi. 28 yaşındaki genç bakan, “Birçok kişinin Başbakan Erdoğan’ın Viyana’da agresif, kutuplaştırıcı mesajlar verebileceği konusunda endişeleri var. Bu endişe Avusturya toplumunda da mevcut. Avusturya’da uyumdan sorumlu ve uyumun sorunsuz ilerlemesi için ilgisi olan birisi olarak bu endişeleri ciddiye almam gerekiyordu. Türkiye Dışişleri Bakanı’na ve Başbakan’ına net bir şekilde bizim ne beklediğimizi ve neyi problemli gördüğümüzü söylemek benim görevim.” ifadelerini kullandı. Avusturyalı Hıristiyan Demokrat Bakan, Erdoğan’ın vereceği mesajların toplumu ayrıştırma tehlikesini beraberinde getirebileceği kaydetti ve, “Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ının doğru kelimeleri seçeceğine ve konuşmasında gerekli hassasiyeti göstereceğini ümit ediyorum.” dedi. Başbakan’ın ülkedeki Türkler ile Avusturya toplumu arasındaki uyum sürecini destekleyici şeyler söylemesini istedi. Aksi takdirde ülkenin uyum konusunun tekrar duygusal bir eksene kayacağını dile getirirken, “Ülkemizdeki uyum ortamı son yıllarda ciddi iyileşme sağladı ve yabancı düşmanlığı azaldı. Bu yolu terk etmek için hiçbir gereklilik görmüyorum. Tüm taraflar kışkırtıcı ifadelerden kaçınmalılar. Bir konuşma ile bütün emekler tehlikeye girebilir ve yaptığımız çalışmalar bağlamında geriye götürebilir.” ikazını yaptı. Kurz, “Avusturya’da yaşayan Türkler ve Türk kökenli Avusturyalılar için çoğunluk toplumunun düşmanca duygular beslemesinden daha kötü bir şey olamaz. Kimse durumu provoke etmemeli. Benim Türk toplumu ile çok iyi ilişkilerim var. Üç yıldır uyum alanında çalışıyorum ve Türk kökenlilerin ülkemiz için büyük kazanım olduğunu düşünüyorum. Bu insanlar ülkemizin yabancı bir parçası değiller, toplumuza aitler ve saygı görmeliler.’’ diye konuştu. Avrupalı Türk Demokratlar Birliği 10. yıl buluşması çerçevesinde Avusturya’nın başkenti Viyana’ya gelecek olan Erdoğan, 7 bin kapasiteli buz hokeyi maçlarının yapıldığı Albert Schultz Salonu’nda konuşacak. Büyük ekranlarla dışarıdaki 10 bin kişinin de takip etmesinin mümkün olacağı konuşma, iki farklı grup tarafından ise protesto edilecek. İçerisinde Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu, Avusturya Kürt Dernekleri Federasyonu, Sosyalist Sendikalar Fraksiyonu ve öğrenci derneklerinin yer aldığı 40 dernek, ‘Erdoğan’a Karşı Demokrasi Birliği’ adı altında protesto yürüyüşü düzenleyecek. Avusturya Atatürkçü Düşünce Derneği de konuşmanın yakınında bir alanda ayrı bir protesto etkinliği yapacak.
Zaman
Ana Sayfa
18.06.2014
AvusturyalıbakanZamanakonuştuErdoğananeyiproblemligördüğümüzüsöylemekgörevimAvusturyalı bakan Zamana konuştu Erdoğana neyi problemli gördüğümüzü söylemek görevim
1700 Barış Projesi
Zaman
17.06.2014
02:18
Bugünlerde yurtta savaş, cihanda savaş varken barış projelerinden söz edeceğim. Barışı maalesef savaş günlerinde hatırlıyoruz.Oysa barışın meyvelerini ancak bir şeyler ekersek ve bu yolda sürekli çaba gösterirsek tadabiliriz. 29 Mayıs-1 Haziran günleri de böyle “ekim” günleriydi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) aylardan beri hazırladığı ve yürüttüğü bir projenin önemli bir aşamasını İstanbul’da gerçekleştirdi. Barış Projeleri adını taşıyan bir yarışmayı anlatacağım.Yarışma çok geniş kapsamlıydı. 107 ülkeden bin yedi yüze yakın proje yarıştı. Önce proje önerilerinin yarısı kadarı elendi, sonra ikinci ve üçüncü elemeler yapıldı. En son kalan on altı projenin temsilcileri İstanbul’da bir uzman jüriye sunuşlarını yaptılar. Ben bu son sunuşları izledim. Dünya turuna çıkmış gibi hissettim. Çin, Japonya, Pakistan, Nijerya, Avustralya, Kıbrıs, Peru, Kolombiya, İsrail, Filistin, ABD’nin sorunlarını ve “barış” önerilerini dinledim. Benim açımdan çok öğretici bir semineri izler gibiydi.En başta dünyamızda nelerin “barışı tehlikeye atan sorun” sayıldığını gördük. Milli ve etnik çatışmalar, dini ve kültürel gerginlikler, kadın erkek uyuşmazlığı, eğitimsizliğin ve basındaki kavgaların yaratığı ayrışmalar gündeme geldi. Kimler bu sorunlarla ne tür yaklaşımlarla ne tür çareler peşinde olduklarını görmek de önemliydi. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının bu yönde çabalarını görmek ve çatışma içinde olan karşıt tarafların nasıl bir araya gelip barışı aradıklarını görmek de öğreticiydi. Bu çabalar güzel ve cesaretlendirici örneklerdi. “Bize özgü” bildiğimiz bazı sorunların, dünyamızda başka yerlerde de aynen yaşandığını görmek, en azından bende, bir tür teselli gibi çalıştı: Meğerse Çin ve Japonya’nın da Kardak/İmia sorunu varmış! Bir gün içinde aylık bir kurs görmüş gibi hissettim. En iyi on proje ödüllerini aldılar (ellişer bin dolar); projeler tamamlandıktan sonra da ilk üçü yeniden ödüllendirilecek. Bu barış projesi hem izleyenler hem de bu konuda bilgilendirilenler açısından öğretici ve yararlıdır. Ama Türkiye’nin dünyada kendini tanıtması, dünya ile temasını artırması, kısacası dünyaya entegre olması açısından da yararlıdır. Ve işte tam bu noktada “savaşta olmanın” ne kadar zararlı olduğunu görüyor insan. Toplum olarak kavgalı olduğumuzdan bu etkinlik Türkiye medyasında hak ettiği yeri bulmadı. Proje bir GYV etkinliği olarak görülmüş veya böyle gösterilmek istendiğinden kutuplaşmış Türkiye sathında yaygınca duyurulmadı.İroni de tam bu noktada. Dünyadaki barış çabalarına ödül veren GYV, kendi ülkesinde barışın meyvelerini tadamıyor. Ayrıca acı olan, bu proje yarışmasına Türkiye’den katılımın olmaması. Yani, benim çıkardığım sonuç, bizim barış için yeterince çaba göstermediğimizdir. Kim bilir, belki tarihi bir miras yüzünden barışı askerî zaferin sonundaki durum olarak algılamışız.Barış Projesi çalışmasının paralelinde ve yine 31 Mayıs-1 Haziran tarihlerinde İstanbul Summit adını taşıyan toplantının kapsamında “Kadınlar Perspektifinden 2015 Sonrası Birleşmiş Milletler” buluşması da gerçekleşti. Bu toplantının anlamını kadınların toplu fotoğrafı çok güzel gösteriyor. Çekik gözlüsü, rengarenk giysileriyle Afrikalılar, sarışın Kuzey Avrupalılar, başörtülüsü, başı açıklar, hepsi güleç, güvenli, dostane, hatta kardeşçesine… Türkiye’de gerçekleşen bu evrensel boyutlu tabloyu Türk kadınları sağlamış. Her iki girişim de örnek girişimlerdi.Gelecekte ne yapılacak?Şu an projeyi yürütenlerin elinde çok zengin bir veri tabanı bulunmakta. Bundan yararlanmasına bakılacak. Bu projeler kayda geçirilirken ülkeler, sorunlar, çözümler vb. olarak zaten sınıflandırılmışlardır. Hemen hemen bütün dünya ülkelerinden bin yedi yüzden çok proje önerisi bulunmakta. Bu verilerle en başta dünya çapında “sorun algısının” ne olduğu istatistikî olarak bilinecek. GYV, bu barış programı aracılığıyla bu alanda öncü bir rol oynayacak ve dünyanın bir panoramasına sahip olacak. Bu proje etrafında uzmanlaşacak ve referans kaynağı olacak. Bu projenin ve etkinliğin ek bir yararı, geliştirilmekte olan ilişkilerdir. Dünyanın hemen hemen bütününü kapsayan bu çalışma sayesinde çatışma çözümlemesi alanında çalışanlarla ortaklıkların kurulması sağlanmıştır. Kendi açımdan benim büyük bir kazancım da bu olmuştur: Barış yolunda çalışan akademisyenleri tanımam. Ve onları bulmuşken somut Türkiye sorunları konusunda onlarla bol bol sohbet ettim. İçlerinde Türkler de vardı, Amerikalılar, Avustralyalılar vb. de.Bir çatışmadan nasıl çıkılır, barış ve uyum nasıl sağlanır sorusunu sürekli gündeme getirdim ve onların uluslararası deneyimlerinden Türkiye konusunda bir görüşe varmaya çalıştım. Anladığım kadarıyla, tecrübe, barış sağlanacaksa en başta bazı şartların oluşması gerekli olduğunu göst
Zaman
Yorum
17.06.2014
1700BarışProjesi1700 Barış Projesi
BBP’nin anketinden, ‘herkesi kucaklayan cumhurbaşkanı’ çıktı
Zaman
12.06.2014
03:09
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanlığı seçimleri için yürüttüğü görüşmeler çerçevesinde dün BBP’yi ziyaret etti. BBP lideri Destici, parti olarak ‘Nasıl bir cumhurbaşkanı isteniyor?’ içerikli bir anket yaptıklarını belirterek, halkın ‘herkesi kucaklayan bir cumhurbaşkanı’ istediğini belirtti.CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, dünkü ziyaret programında ilk olarak BBP lideri Mustafa Destici ve parti yöneticileriyle bir araya geldi. Görüşme sonrasında cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ‘büyük uzlaşmayı’ sağlamayı amaçladıklarını söyleyen Kılıçdaroğlu, “Umuyorum büyük uzlaşmayı sağlar ve herkesin kabul edeceği bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde görüş birliği sağlamış oluruz. Umutluyum, bunu sağlamak konusunda biz elimizden gelen her türlü çabayı göstereceğiz.” diye konuştu. Destici ise konuyla ilgili bir kamuoyu yoklaması yaptıklarını açıkladı. Destici, “Bu dönem, ‘nasıl bir cumhurbaşkanı isteniyor’ sorusuna halkımızın yüzde 26,7’si ‘tarafsız bir cumhurbaşkanı’, yüzde 17’si ‘muhafazakâr, geleneklerine bağlı, dindar’, yüzde 21’i ‘sosyal demokrat, Atatürkçü ve laik’, yüzde 12 ‘milliyetçi’ olmasını istiyor. ‘Siyasi yelpazenin sağında olsun’ diyenler yüzde 8, ‘demokrat, herkesi kucaklayıcı biri olsun’ diyenler yüzde 30 civarında. ‘Milliyetçi muhafazakar olsun’ diyenler yüzde 37. Tabii her ikisine dahil edebileceğimiz yüzde 30 da, ‘tarafsız, herkesi kucaklayan bir cumhurbaşkanı olsun’ dediler.” dedi. Destici, bayrak provokasyonuyla ilgili bir soru üzerine, “Keşke o bayrağı indiren o anda gerçekten halledilmiş olsaydı.” ifadesini kullandı. Ne kast- ettiğinin sorulması üzerine, “Vurulup düşürülmesi… Kastımız bu. Kıbrıs’ta yapılanın aynısının burada yapılması gerekiyordu. Net.” diye konuştu. Musul konusu bizim için önemli, Dışişleri ne yapıyor bilmiyorumKemal Kılıçdaroğlu, görüşme sonrasında gündemdeki gelişmelere ilişkin soruları cevaplarken, MHP ile yeniden görüşmenin ne zaman olacağı sorusuna, “Sanıyorum pazartesi olabilir. Daha henüz netleşmedi.” şeklinde cevap verdi. Bayrak provokasyonuyla ilgili yine hükümeti suçlayan Kılıçdaroğlu, “Bayrak bizim onurumuzdur, şerefimizdir, namusumuzdur. Bayrağın direkten indirilmesinin yaşı olmaz, uyruğu olmaz. İçişleri Bakanı’nın ‘direğe tırmanan 16 yaşındaydı, bayrağı indirdi’ diye bir gerekçe üretmesini anlamakta zorluk çekiyorum. Samimi bir açıklama değil. Bayrak indirmenin gerekçesi olmaz. O gerekçenin arkasına birisi sığınmak istiyorsa bayrak indirmeyi meşru görüyor anlamına gelir. Bunu kabul edemeyiz.” şeklinde konuştu. CHP lideri, BBP’nin ardından ÖDP ve İşçi Partisi’ni ziyaret etti. Son görüşmesinin ardından Musul’daki gelişmeleri değerlendirdi. Kılıçdaroğlu, “Ben yakından izlemeye çalışıyorum. Sayın (Faruk) Loğoğlu da gelişmeler hakkında bilgi verecek. Dışişleri bu konuda ne yapıyor, diye. Bana sorarsanız onu bilmiyorum. Dışişleri Bakanlığı’nın oradaki gelişmeleri yakından izlemesi gerekiyor. Musul-Kerkük bizim için çok önemli. Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını koruma konusunda gerekli duyarlılığı göstermesini arzu ediyorum. Ama Davutoğlu’nun böyle bir kapasitesi var mı diye sorarsanız, açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim, Davutoğlu’nun böyle bir kapasitesi yok. Beni üzen nokta da zaten bu.” dedi.Kılıçdaroğlu: Erdoğan, dini kendi emelleri için kullanıyorCHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Alman Die Welt Gazetesi’ne verdiği demeçte, hükümete ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a suçlamalarda bulundu. Muhabirin, “Siz Erdoğan’a ‘diktatör’ dediniz. Buna rağmen Almanya’da yaşayan Türkler arasında popülerliğini koruyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?” şeklindeki sorusuna, “Erdoğan kendini dindar gibi gösteriyor. Birçok konuşmasında din temelli cümleler geçiyor. Çok sayıda kişi de bundan etkileniyor. Ancak onu bilen herkes, dini kendi emelleri için kullandığının farkında. Türkiye bir otokrasiye doğru gidiyor. Erdoğan’ın Türkiye’de demokrasiyi kaldırmak istediğini anlamamız lazım. Türkiye büyük bir tehlike altında; durum çok ciddi.” şeklinde cevap verdi. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın çözüm sürecinde Öcalan’la başlattığı diyaloğun başarılı olamadığını, gençlerin dağa çıkmaya devam ettiğini söyledi. CHP lideri, “Erdoğan ile Öcalan arasındaki diyaloğa güvensizlik hâkim. Kimse, neyin konuşulduğunu bilmiyor. Açık ve şeffaf bir süreç değil. Parlamento bile bilgilendirilmiyor. Erdoğan bunu Kürt meselesinin çözümü için yapmıyor. Bu tamamıyla kibrinden kaynaklanmakta ve siyasi geleceğiyle ilintilidir.” diye konuştu. HABİB GÜLER ANKARA
Zaman
Ana Sayfa
12.06.2014
BBP’ninanketinden‘herkesikucaklayancumhurbaşkanı’çıktıBBP’nin anketinden ‘herkesi kucaklayan cumhurbaşkanı’ çıktı
BBP’nin anketinden, ‘herkesi kucaklayan cumhurbaşkanı’ çıktı
Zaman
12.06.2014
02:10
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanlığı seçimleri için yürüttüğü görüşmeler çerçevesinde dün BBP’yi ziyaret etti. BBP lideri Destici, parti olarak ‘Nasıl bir cumhurbaşkanı isteniyor?’ içerikli bir anket yaptıklarını belirterek, halkın ‘herkesi kucaklayan bir cumhurbaşkanı’ istediğini belirtti.CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, dünkü ziyaret programında ilk olarak BBP lideri Mustafa Destici ve parti yöneticileriyle bir araya geldi. Görüşme sonrasında cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ‘büyük uzlaşmayı’ sağlamayı amaçladıklarını söyleyen Kılıçdaroğlu, “Umuyorum büyük uzlaşmayı sağlar ve herkesin kabul edeceği bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde görüş birliği sağlamış oluruz. Umutluyum, bunu sağlamak konusunda biz elimizden gelen her türlü çabayı göstereceğiz.” diye konuştu. Destici ise konuyla ilgili bir kamuoyu yoklaması yaptıklarını açıkladı. Destici, “Bu dönem, ‘nasıl bir cumhurbaşkanı isteniyor’ sorusuna halkımızın yüzde 26,7’si ‘tarafsız bir cumhurbaşkanı’, yüzde 17’si ‘muhafazakâr, geleneklerine bağlı, dindar’, yüzde 21’i ‘sosyal demokrat, Atatürkçü ve laik’, yüzde 12 ‘milliyetçi’ olmasını istiyor. ‘Siyasi yelpazenin sağında olsun’ diyenler yüzde 8, ‘demokrat, herkesi kucaklayıcı biri olsun’ diyenler yüzde 30 civarında. ‘Milliyetçi muhafazakar olsun’ diyenler yüzde 37. Tabii her ikisine dahil edebileceğimiz yüzde 30 da, ‘tarafsız, herkesi kucaklayan bir cumhurbaşkanı olsun’ dediler.” dedi. Destici, bayrak provokasyonuyla ilgili bir soru üzerine, “Keşke o bayrağı indiren o anda gerçekten halledilmiş olsaydı.” ifadesini kullandı. Ne kast- ettiğinin sorulması üzerine, “Vurulup düşürülmesi… Kastımız bu. Kıbrıs’ta yapılanın aynısının burada yapılması gerekiyordu. Net.” diye konuştu. Musul konusu bizim için önemli, Dışişleri ne yapıyor bilmiyorumKemal Kılıçdaroğlu, görüşme sonrasında gündemdeki gelişmelere ilişkin soruları cevaplarken, MHP ile yeniden görüşmenin ne zaman olacağı sorusuna, “Sanıyorum pazartesi olabilir. Daha henüz netleşmedi.” şeklinde cevap verdi. Bayrak provokasyonuyla ilgili yine hükümeti suçlayan Kılıçdaroğlu, “Bayrak bizim onurumuzdur, şerefimizdir, namusumuzdur. Bayrağın direkten indirilmesinin yaşı olmaz, uyruğu olmaz. İçişleri Bakanı’nın ‘direğe tırmanan 16 yaşındaydı, bayrağı indirdi’ diye bir gerekçe üretmesini anlamakta zorluk çekiyorum. Samimi bir açıklama değil. Bayrak indirmenin gerekçesi olmaz. O gerekçenin arkasına birisi sığınmak istiyorsa bayrak indirmeyi meşru görüyor anlamına gelir. Bunu kabul edemeyiz.” şeklinde konuştu. CHP lideri, BBP’nin ardından ÖDP ve İşçi Partisi’ni ziyaret etti. Son görüşmesinin ardından Musul’daki gelişmeleri değerlendirdi. Kılıçdaroğlu, “Ben yakından izlemeye çalışıyorum. Sayın (Faruk) Loğoğlu da gelişmeler hakkında bilgi verecek. Dışişleri bu konuda ne yapıyor, diye. Bana sorarsanız onu bilmiyorum. Dışişleri Bakanlığı’nın oradaki gelişmeleri yakından izlemesi gerekiyor. Musul-Kerkük bizim için çok önemli. Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını koruma konusunda gerekli duyarlılığı göstermesini arzu ediyorum. Ama Davutoğlu’nun böyle bir kapasitesi var mı diye sorarsanız, açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim, Davutoğlu’nun böyle bir kapasitesi yok. Beni üzen nokta da zaten bu.” dedi.Kılıçdaroğlu: Erdoğan, dini kendi emelleri için kullanıyorCHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Alman Die Welt Gazetesi’ne verdiği demeçte, hükümete ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a suçlamalarda bulundu. Muhabirin, “Siz Erdoğan’a ‘diktatör’ dediniz. Buna rağmen Almanya’da yaşayan Türkler arasında popülerliğini koruyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?” şeklindeki sorusuna, “Erdoğan kendini dindar gibi gösteriyor. Birçok konuşmasında din temelli cümleler geçiyor. Çok sayıda kişi de bundan etkileniyor. Ancak onu bilen herkes, dini kendi emelleri için kullandığının farkında. Türkiye bir otokrasiye doğru gidiyor. Erdoğan’ın Türkiye’de demokrasiyi kaldırmak istediğini anlamamız lazım. Türkiye büyük bir tehlike altında; durum çok ciddi.” şeklinde cevap verdi. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın çözüm sürecinde Öcalan’la başlattığı diyaloğun başarılı olamadığını, gençlerin dağa çıkmaya devam ettiğini söyledi. CHP lideri, “Erdoğan ile Öcalan arasındaki diyaloğa güvensizlik hâkim. Kimse, neyin konuşulduğunu bilmiyor. Açık ve şeffaf bir süreç değil. Parlamento bile bilgilendirilmiyor. Erdoğan bunu Kürt meselesinin çözümü için yapmıyor. Bu tamamıyla kibrinden kaynaklanmakta ve siyasi geleceğiyle ilintilidir.” diye konuştu. HABİB GÜLER ANKARA
Zaman
Politika
12.06.2014
BBP’ninanketinden‘herkesikucaklayancumhurbaşkanı’çıktıBBP’nin anketinden ‘herkesi kucaklayan cumhurbaşkanı’ çıktı
Multifestival Europa' festivali Rotterdam'da başladı
Zaman
07.06.2014
02:42
Hollandanın Rotterdam şehrinde Türkler tarafından bu yıl ilki gerçekleştirilen, çok farklı kültür ve etnik kökenden katılımcıların yer aldığı Multifestival Europa festivali başladı.Hollanda ve Rotterdamın önemli mekanlarından biri olan AHOYda düzenlenen festivalin açılışına; Türkiyenin Lahey Büyükelçisi Sadık Arslan, Rotterdam Başkonsolosu Togan Oral, HOGİAF Başkan Yardımcısı Vecih Er, HOTİAD Başkanı Hikmet Gürcüoğlu, İşçi Partili milletvekilleri (PvdA) Tunahan Kuzu ile Selçuk Öztürk, işadamları, Meclis üyelerinin yanı sıra aralarında Hollandalı ve Türklerin de yer aldığı davetliler katıldı. ÇOK ZENGİN İÇERİKLİ ETKİNLİKLER Multifestival Europa Yönetim Kurulu Başkanı Melek Atak, programın oldukça zengin olduğunun altını çizerek, 4 gün boyunca birçok yazar ve gösterinin ziyaretçilerle buluşacağını ifade etti. Atak, Festivalde Kleurrijke Dans Vakfının halk dans ekipleri, çeşitli yörelere ait oyunları sergileyecek. Kültürel ve folklorik standın yer alacağı Osmanlı Köyünde farklı etkinlikler düzenlenecek. Ayrıca Türki Cumhuriyetlerin temsilcileri, STKlar tarafından oluşturulan Kültürler Buluşuyor bölümünde, Gagavuz, Nogay, Batı Trakya, Bosna, Azerbaycan, Kazakistan, Makedonya ve diğer Balkan Türklerine ait stantlarda kültürel etkinlikler organize edilecek. diye konuştu.50. YILA ÖZEL KAPSAMLI KUTLAMALAR SONBAHARDATürkiyenin Lahey Büyükelçisi Sadık Arslan ise Türk kültürünü tanıtmak ve Hollandalılar ile kaynaşmak amacı ile düzenledikleri her türlü etkinliği desteklediklerini söyledi. Arslan, Tüm bu organizasyonu yapan vatandaşlarımıza, firmalarımıza destek olanlara takdirlerimizi sunuyoruz. Türklerin, Hollandaya gelişlerinin 50. yılı dolayısıyla daha anlamlı faaliyetler olacak. Daha kapsamlı faaliyet ve programlar sonbaharda olacak. İki devlet belli konular üzerinde çalışıyoruz. Birlikte kutlayacağımız büyük çaplı faaliyetler sonbahardan itibaren başlayacak. Bu arada da boş durmuyoruz, zaten yılbaşından bu tarafa çok sayıda 50. yıl kapsamında kültür, sanat etkinliği yine iş dünyamızın çatı derneklerinin yaptığı faaliyetler oldu. Bunlara da hep katılmaya çalıştık. Bizim için bir gurur tablosu Türk-Hollanda toplumunun 50 yılda gelmiş olduğu seviye. dedi.Milletvekilleri Selçuk Öztürk ve Tunahan Kuzu, Rotterdam gibi çok farklı ve kültürden insanların yer aldığı bir şehirde böyle bir etkinliğin yapılmasının son derece önemli olduğunu söyledi. HOTİAD Başkanı Hikmet Gürcüoğlu, bu gibi fuarların halkın bir yönü ile soluk alma molası olduğunu söyledi. Gürcüoğlu, Bu tür fuarların bana göre pozitif tarafları var. İnsanların kaynaşmalarına ve daha iyi tanışmalarına vesile olunuyor. Gerçekten de son derece faydalı olduğunu vurgulamak istiyorum. ifadelerini kullandı.SOMA ve BOSNA STANDIFestivalde ayrıca, Manisanın Soma ilçesinde meydana gelen maden faciasında hayatını kaybeden işçiler ve yakınları için Soma Özel Standı ve Bosnadaki sel felaketi dolayısıyla Bosna Özel Standı yer alıyor. Yapılacak yardım kampanyası sonrasında elde edilecek gelirin tamamının Soma ve Bosnaya gönderileceği belirtildi.FUAR 4 GÜN BOYUNCA FARKLI ETKİNLİKLERE SAHNE OLACAKMultifestival Europa fuarı, Hollandanın Rotterdam şehrinde ülkenin en büyük kapalı salonlarından AHOYda 4 gün boyunca devam edecek. Aralarında Ahmet Özhan ve Sibel Canın yanı sıra son aylarda sıkça gündeme gelen Dombra şarkısının bestecisi Arslanbek Sultanbekin de bulunduğu Türkiyeden birçok ünlü isim sahne alacak. (CİHAN)
Zaman
Son Dakika
07.06.2014
MultifestivalEuropafestivaliRotterdamdabaşladıMultifestival Europa festivali Rotterdamda başladı
Türk baba, oğlu için açlık grevine başladı
Zaman
11.05.2014
14:52
Danimarkanın Taastrup şehri istasyonunda geçen yılın ekim ayında işlenin cinayete ortak olduğu gerekçesiyle 10 yıl hapis cezasına çarptırılan Hikmet Şahbazın babası Ali Rıza Şahbaz, oğluna haksız yere 10 hapis cezası verildiğini öne sürerek açlık grevine başladı.Taastrup tren istasyonu içinde olayın meydana geldiği yerde açlık grevine başlayan baba Ali Rıza Şahbaza aile yakınları yanı sıra, bölgede yaşayan Türkler de destek veriyorlar. Ali Rıza Şahbaz bazı Danimarkalıların kendisine Oğlun suçlu iken neden açlık grevi yapıyorsun? gibi tepkiler gösterdiklerini belirterek, şöyle konuştu:Danimarkada aşırı sağ Danimarka Halk Partisinin talebi üzerine 16 yaşındaki çocuklara hapis cezası verilmesiyle ilgili yasa kabul edildi. Bizim oğlumuz da bu yasa nedeniyle 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Oysa bu yasa daha çok göçmen gençler için çıkarıldı. Bence bu yasa ırkçı bir yasadır. Oysa Türk çocuklarını öldüren Danimarkalılara 2-3 yıldan fazla ceza verilmiyor. Ama bütün bunlar bizlerin örgütlü hareket edemememizden kaynaklanıyor. Bize tepki gösteren Danimarkalılara durumu anlatınca. Bize hak vererek Oğlun Danimarkalı olsa bu cezayı almazdı diyorlar. Bu ceza Danimarka tarihinde 16 yaşında bir çocuğu verilen ilk ve rekor bir ceza. Benim eşim Danimarkada liseyi bitiren ilk Türk kızı olarak medyada yer almış, diğer çocuklarım da okuyup meslek sahibi oldular. Hikmet de liseye gidiyordu. Açlık grevim 10 gün sürecek bana büyük destek var umarım, Türk ve Danimarkalı yetkililer bu eylemime ses verirler. Danimarkalılar çok duyarlı.Ali Rıza Şahbaz, Türkiye ve Hollandadaki yakınlarının Danimarka büyükelçilikleri önünde eylem yapacaklarını belirterek Danimarkanın yabancılara yönelik insan haklarına aykırı uygulamalarda bulunduğunu yabancıların da bunlara sessiz kaldıklarını söyledi.HAKSIZLIKLARA SESSİZ KALMAYALIMAnne Aynur Şahbaz da amaçlarının halka haksızlıklara karşı sessiz kalınmaması gerektiğini anlatmak olduğunu belirterek, şöyle konuştu:Mahkemenin sadece formalite icabı önceden kafalarında verilen kararı uyguladığına inanıyoruz. Biz bir üst mahkemeye başvurduk. Oğlumuzun 10 yıl hapis cezasına çarptırılmasının tek nedeni, cinayeti işleyen kişinin elinde bıçak olduğunu bilmiş olması. Bu bir toplum sorunudur. Danimarka hükumeti yabancıları getolaştırdığı için çocuklarımızın Danimarka toplumunu tanıma şansı olmuyor, sonuçta böyle olaylar oluyor. Biz getolaşmayı, çocuklarımızın suçlu olmasını istemiyoruz. 30 yıl önce devlet göçmen çocuklara sahip çıkıyor ve eğitime sevk ediyordu. Oğluma bir psikolojik destek bile verilmedi ama karşı tarafa veriliyor. Çocukları hapse atmanın çocuklara bir getirisi olmaz, suç işleyen çocuklar hapse atıldıklarında çıkınca yine aynı suçu işliyorlar. Bizim burada durmamızın en büyük nedeni çocukların topluma kazandırılması için gerekli önlemlerin alınması için dikkat çekmek.Ailenin avukatı Erbil Kaya da yabancıların, doktor, avukat, mühendis olarak Danimarka toplumunun her alanında yer aldıklarına dikkat çekerek, bazı somut davalarda göçmenlere daha ağır cezalar verilebildiğini söyledi. Erbil Kaya, Deniz Özgür Uzunu öldüren Danimarkalı gençlere 2.5- 3.5 yıl arasında düşük hapis cezası verildiğini örnek göstererek Hikmeti bir üst mahkemede savunacağını söyledi. 19 yaşındaki Danimarkalı Riccko Traehold 12 ekim günü Taastrup tren istasyonunda bıçaklanarak öldürülmüş, katil 12 yıl hapis cezası alırken, Hikmet Sahbaz cinayete ortak olduğu gerekçesiyle 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.(DHA)
Zaman
Son Dakika
11.05.2014
TürkbabaoğluiçinaçlıkgrevinebaşladıTürk baba oğlu için açlık grevine başladı
Rus Türkolog Meyer: Kültür köprüleri boru hatlarından önemli
Zaman
08.05.2014
14:08
Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Ülkeleri Enstitüsü Başkanı ve Türk-Rus Kültür Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanı Mihail Meyer, Rusya ve Türkiye halkları arasında kurulan kültür köprülerinin, enerji boru hatlarından çok daha önemli olduğunu söyledi.Bir kısım Türk diplomatların Kültür Merkezinin çalışmaları ve Türkçe Olimpiyatları ile ilgili kendisine uygun olmayan değerlendirmeler yapmasını eleştiren Meyer, Türkiyedeki sığ siyasi tartışmaların dışarı taşınmasına tepki gösterdi. Ünlü Rus bilim adamına göre uzun süre iktidarda kalan yöneticiler her şeyi kontrol etme çabasına giriyor ve tüm doğruları kendilerinin bildiği zannına kapılıyor. Bu da beraberinde ciddi hatalar yapılmasına neden oluyor. Türkiyenin son dönemde hızla geliştiğini ve uluslar arası alanda etkinliğinin arttığını vurgulayan Meyer, Ankaranın Suriye krizi başta olmak üzere dış politikada bir kısım hataları nasıl yaptığını bir türlü anlayamadığını söyledi.Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından Türkiye ve Müslüman kökenli eski Sovyet ülkeleri arasında ilişkilerin hızla gelişmesi ile birlikte Moskovanın Türkiye ile ortak bir dil bulma konusunda zorluk yaşayacağını düşündüklerini ifade eden Meyer, sürecin beklentilerin çok ötesinde hızla olumlu bir şekilde geliştiğini söyledi. İkili ilişkilerin gelişimi için sivil toplum örgütlerini kurmaya çalıştıklarını kaydeden Meyer, Rusya için bavulcu algısının kısa sürede Nataşa ya dönüştüğünü, ortak evliliklerden iki toplum açısından köprü olacak yeni bir neslin oluştuğunu belirtti. Türk iş adamlarının Rusyaya gelmesi ve başarılı işlere imza atması Türkiye ile ilişkilerde yeni bir düzeyin yakalanmasını sağladı.Ekonomik ilişkilerle birlikte turizm ve siyasi alanda da ilişkilerin gelişmeye başladığını vurgulayan Meyer, iki ülke arasında kurulan enerji hatlarından çok daha önemli kültür hatlarının kurulması olduğuna dikkat çekti. Moskovada faaliyetlerini sürdüren Türk Rus Kültür Merkezi ile çok başarılı işlere imza attıklarını vurgulayan Meyer, Bugün Türk-Rus Kültür Merkezinin faaliyetleri memnuniyet verici. Türkçe Olimpiyatları, çocukların Türk kültürüne adapte olması, ilgi duyması açısından fevkalade önemli bir etkinlik. Dolayısıyla Türk-Rus Kültür Merkezinin başta Türkçe Olimpiyatları olmak üzere ortaya koyduğu çalışmalar, ikili ilişkilerin gelişmesinde önemli katkı sağlıyor. Bu faaliyetler, Karadenizde veya başka yerden yeni boru hatlarının döşenmesinden de önemli. değerlendirmesinde bulundu.JİRİNOVSKİ ROZET DAĞITTIĞI İÇİN TÜRKİYEDEN SINIR DIŞI EDİLDİSovyetler Birliği döneminde kültürel ilişkilerle ilgili değerlendirmede bulunan Meyer, Liberal Demokrat Parti Başkanı Vladimir Jirinovskinin 1970lerde Türkiyeden sınır dışı edilmesini anlattı: O dönemde okulumuza ait öğrenciler SSCBnin yardımlarıyla Türkiyede inşa edilen sanayi tesislerinde tercümanlık yapıyordu. Ama bu işbirliği ağır bir varyasyon ve yöntem idi. Türklerin kendisi ürküyordu. Çünkü Sovyet öğrencilerinin Türk işçilerine SSCBdeki uygulanan işçi haklarından, maaşlarından bahsetmesi ters bir durum idi. Belki Türk işçilerin durumu Sovyet işçilerinden daha kötü idi. Bu açıdan bu konuşmalar adeta bir propaganda sayılıyordu. Tehlikeli durumlarının kurbanı da Jirinovski oldu. Jirinovski rozet dağıttığı için değil, Türk işçilere Sovyet işçi ve çalışma koşullarını sürekli anlattığı için Türkiyeden sınır dışı edildi. Bu bağlamda ikili işbirliğinin gelişmesi için böyle bir saldırı olumsuz tepki verdi.TÜRKLERİN İŞGALCİ VE ELİ KANLI İMAJI VARDISovyet döneminde kamuoyu araştırmalarında Türklerin amansız savaşçı, her yeri işgal etmeye hazır eli kanlı gibi gösterildiğini hatırlatan Meyer, Biz de Türkler için böyle düşünüyorduk. Kendimden bilirim. Tarihçi olarak ben böyle bir Türkiye ile bilim alanında çalışmak istemiyordum. SSCBnin dağılmasının ardından Türkler hakkında ilk kez bir anket araştırması yaptık. Türk-Rus ilişkileri deyince aklınıza ne geliyor? diye okuyuculara sorduk. Çoğu Nataşa yazdı. Bu eli kanlı Türk imajından farklı idi. Nataşa lafından nelerin kastedildiğini anlıyorum, ama yine de farklı bakış açısı idi. Bu ikili ilişkilerin gelişmesi açısından önemli ivme sayılıyordu. Nataşa imajı işimize yaradı. Bugün on binlerce ortak evliliğimiz var. Kendi öğrencilerimi de örnek verebilirim. Burada Türk aile yapısında takdir ettiğim önemli bir hususa değinmek isterim. Bizim Türklerle ortak yönümüz var. Ama Türk babanın çocuğuna gösterdiği şefkat, ilgi, sevgiden öğreneceğimiz çok şey var. dedi.RUS TURİSTLER TÜRKİYEDEN HOŞ İZLENİMLERLE DÖNÜYORİki ülke ilişkilerinin geldiği noktada turizmin de önemli katkısı olduğuna değinen Rus bilim adamı, Çok sayıda Rus turist kaliteli hizmet ve avantajlar nedeni ile Türkiyede tatil yapmaktan memnun. Eşimle Türkiyeye tatile gittiğim zaman çok memnun kaldık. Hatta eşim bana Şimdi anladım ki değer verilecek işle meşgulsün dedi
Zaman
Son Dakika
08.05.2014
RusTürkologMeyerKültürköprüleriboruhatlarındanönemliRus Türkolog Meyer Kültür köprüleri boru hatlarından önemli
Rus Türkolog Meyer: Kültür köprüleri boru hatlarından önemli
Zaman
08.05.2014
14:08
Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Ülkeleri Enstitüsü Başkanı ve Türk-Rus Kültür Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanı Mihail Meyer, Rusya ve Türkiye halkları arasında kurulan kültür köprülerinin, enerji boru hatlarından çok daha önemli olduğunu söyledi.Bir kısım Türk diplomatların Kültür Merkezinin çalışmaları ve Türkçe Olimpiyatları ile ilgili kendisine uygun olmayan değerlendirmeler yapmasını eleştiren Meyer, Türkiyedeki sığ siyasi tartışmaların dışarı taşınmasına tepki gösterdi. Ünlü Rus bilim adamına göre uzun süre iktidarda kalan yöneticiler her şeyi kontrol etme çabasına giriyor ve tüm doğruları kendilerinin bildiği zannına kapılıyor. Bu da beraberinde ciddi hatalar yapılmasına neden oluyor. Türkiyenin son dönemde hızla geliştiğini ve uluslar arası alanda etkinliğinin arttığını vurgulayan Meyer, Ankaranın Suriye krizi başta olmak üzere dış politikada bir kısım hataları nasıl yaptığını bir türlü anlayamadığını söyledi.Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından Türkiye ve Müslüman kökenli eski Sovyet ülkeleri arasında ilişkilerin hızla gelişmesi ile birlikte Moskovanın Türkiye ile ortak bir dil bulma konusunda zorluk yaşayacağını düşündüklerini ifade eden Meyer, sürecin beklentilerin çok ötesinde hızla olumlu bir şekilde geliştiğini söyledi. İkili ilişkilerin gelişimi için sivil toplum örgütlerini kurmaya çalıştıklarını kaydeden Meyer, Rusya için bavulcu algısının kısa sürede Nataşa ya dönüştüğünü, ortak evliliklerden iki toplum açısından köprü olacak yeni bir neslin oluştuğunu belirtti. Türk iş adamlarının Rusyaya gelmesi ve başarılı işlere imza atması Türkiye ile ilişkilerde yeni bir düzeyin yakalanmasını sağladı.Ekonomik ilişkilerle birlikte turizm ve siyasi alanda da ilişkilerin gelişmeye başladığını vurgulayan Meyer, iki ülke arasında kurulan enerji hatlarından çok daha önemli kültür hatlarının kurulması olduğuna dikkat çekti. Moskovada faaliyetlerini sürdüren Türk Rus Kültür Merkezi ile çok başarılı işlere imza attıklarını vurgulayan Meyer, Bugün Türk-Rus Kültür Merkezinin faaliyetleri memnuniyet verici. Türkçe Olimpiyatları, çocukların Türk kültürüne adapte olması, ilgi duyması açısından fevkalade önemli bir etkinlik. Dolayısıyla Türk-Rus Kültür Merkezinin başta Türkçe Olimpiyatları olmak üzere ortaya koyduğu çalışmalar, ikili ilişkilerin gelişmesinde önemli katkı sağlıyor. Bu faaliyetler, Karadenizde veya başka yerden yeni boru hatlarının döşenmesinden de önemli. değerlendirmesinde bulundu.JİRİNOVSKİ ROZET DAĞITTIĞI İÇİN TÜRKİYEDEN SINIR DIŞI EDİLDİSovyetler Birliği döneminde kültürel ilişkilerle ilgili değerlendirmede bulunan Meyer, Liberal Demokrat Parti Başkanı Vladimir Jirinovskinin 1970lerde Türkiyeden sınır dışı edilmesini anlattı: O dönemde okulumuza ait öğrenciler SSCBnin yardımlarıyla Türkiyede inşa edilen sanayi tesislerinde tercümanlık yapıyordu. Ama bu işbirliği ağır bir varyasyon ve yöntem idi. Türklerin kendisi ürküyordu. Çünkü Sovyet öğrencilerinin Türk işçilerine SSCBdeki uygulanan işçi haklarından, maaşlarından bahsetmesi ters bir durum idi. Belki Türk işçilerin durumu Sovyet işçilerinden daha kötü idi. Bu açıdan bu konuşmalar adeta bir propaganda sayılıyordu. Tehlikeli durumlarının kurbanı da Jirinovski oldu. Jirinovski rozet dağıttığı için değil, Türk işçilere Sovyet işçi ve çalışma koşullarını sürekli anlattığı için Türkiyeden sınır dışı edildi. Bu bağlamda ikili işbirliğinin gelişmesi için böyle bir saldırı olumsuz tepki verdi.TÜRKLERİN İŞGALCİ VE ELİ KANLI İMAJI VARDISovyet döneminde kamuoyu araştırmalarında Türklerin amansız savaşçı, her yeri işgal etmeye hazır eli kanlı gibi gösterildiğini hatırlatan Meyer, Biz de Türkler için böyle düşünüyorduk. Kendimden bilirim. Tarihçi olarak ben böyle bir Türkiye ile bilim alanında çalışmak istemiyordum. SSCBnin dağılmasının ardından Türkler hakkında ilk kez bir anket araştırması yaptık. Türk-Rus ilişkileri deyince aklınıza ne geliyor? diye okuyuculara sorduk. Çoğu Nataşa yazdı. Bu eli kanlı Türk imajından farklı idi. Nataşa lafından nelerin kastedildiğini anlıyorum, ama yine de farklı bakış açısı idi. Bu ikili ilişkilerin gelişmesi açısından önemli ivme sayılıyordu. Nataşa imajı işimize yaradı. Bugün on binlerce ortak evliliğimiz var. Kendi öğrencilerimi de örnek verebilirim. Burada Türk aile yapısında takdir ettiğim önemli bir hususa değinmek isterim. Bizim Türklerle ortak yönümüz var. Ama Türk babanın çocuğuna gösterdiği şefkat, ilgi, sevgiden öğreneceğimiz çok şey var. dedi.RUS TURİSTLER TÜRKİYEDEN HOŞ İZLENİMLERLE DÖNÜYORİki ülke ilişkilerinin geldiği noktada turizmin de önemli katkısı olduğuna değinen Rus bilim adamı, Çok sayıda Rus turist kaliteli hizmet ve avantajlar nedeni ile Türkiyede tatil yapmaktan memnun. Eşimle Türkiyeye tatile gittiğim zaman çok memnun kaldık. Hatta eşim bana Şimdi anladım ki değer verilecek işle meşgulsün dedi
Zaman
Ana Sayfa
08.05.2014
RusTürkologMeyerKültürköprüleriboruhatlarındanönemliRus Türkolog Meyer Kültür köprüleri boru hatlarından önemli
Melih Arat - Amerika'da Türklerin görmedikleri
Zaman
04.05.2014
02:04
ASTD Konferansı için kıdemli ekip arkadaşım Hakan Turgut ile birlikte Amerika’dayız. New York, Boston ile başlayan gezimizin son durağı Washington D.C. Bu gezi sırasında görüştüğümüz Türkler memleket meselelerini konuşmak için hazır bekliyor.Memleket meselesi deyince de son seçimler, siyasî tartışmalardan başka mesele yok elbette. Taa Amerika’ya gelip Amerika’ya özgü gelişmeler yerine, Türk dostlarımızla kendi mahallemizin konularını ele almak zorunda kalmak bize çok katkıda bulunmadı.Mümkün olduğunca güncele ve Türkiye’nin gündemine ilişkin konuları bir kenara bırakıp Amerika’daki güzelliklere odaklanmaya çalıştık. New York’ta şehrin bir numaralı kültürel meydanı Union Square’de (bizim Taksim Meydanı’na benzeyen bir meydan) bir düzenleme yapılmış; yaya alanları genişletilmiş ve güzel bir meydan olmuş. Union Square çevresine zincir olup olmadığını bilmediğim bir sürü yeni kafe açılmış. Hemen meydanın çevresindeki vejeteryan cafe Maoz, zinciri büyütmüş ve şehrin başka yerlerine de açılmış. Century 21 isimli, markalı tekstil ürünlerini uygun fiyatlarla satan mağaza, Manhattan’da bir mağazadan 3 mağazaya çıkmış. Amerika’da mağazalar müşterileriyle iletişim kurmak için tüm müşterilerinin e-posta adreslerini topluyor. Çok becerikli bir firma olan Century 21, müşteri e-posta adreslerini toplamak için kasanın önüne özel bir sistem koymuş. E-posta adresinizi klavyeden doğru bir şekilde girmeden malınızı teslim alamıyorsunuz. Tabii bisiklet yollarını söylemeden geçemeyiz. Her caddede bisiklet yolları var. Belediyenin bisiklet sistemi de fevkalade yaygınlaşmış ve günlük 10 dolar kiralama bedeli var (Amerikan kazancına göre 10 TL gibi düşünün, New York gibi her şeyin ateş pahası olduğu bir şehirde oldukça uygun bir fiyat). Union Square’deki Barnes and Noble kitapçısı 4 katlı ve insanın aklını başından alacak ya da aklını başına getirecek kitaplarla dolu. 35 kadar kitabın kapağının fotoğrafını çektim. Eskiden bu kitapları satın alıyordum. Artık sadece Kindle cihazıma indirip bavuluma yük etmiyorum. Barnes and Noble, yıllar içinde en ufak bir yatırım ve iyileştirme yapmamış gibi görünüyor. Genel olarak harika bir kitapçı olsa da, içeride uzun süre kalan insanların telefonlarını şarj edebilecekleri bir priz dahi yok, olanları da kapatmışlar. Pek müşteri dostu sayılacak bir hareket değil. Benim gibi e-kitaba dönenlerin sayısı artınca kitapçılar kapanacak maalesef.Barnes and Noble kitapçısının içinde bir de Starbucks var. Kahvenin yanına ufak bir tatlı alalım deyince tüm tatlıların ünlü Cheesecake Factory markasından geldiğini fark ettik. Starbucks gibi iyi bir marka, tatlı işinde de en iyisiyle çalışmaya başlamış. New York’taki Türkler ne kadar konsere ya da tiyatroya gidiyor bilmiyorum ama biz iki günlük kısa süremizde New York Sanat Kütüphanesi’nde dünya çapında bir caz bestecisinin konserine gitmeyi de başardık. Konserin müzik zevkimize çok hitap ettiğini söyleyemesem de 80 küsur yaşındaki David Amram’ın enerjisine hayran olduğumuzu belirtmeliyim. Central Park’ın en kuzeyine daha önce hiç gitmemişiz, parkın kuzey bölümü yürüyüş yapanlar daha vahşi ve daha tabii bir ortam sunuyor.New York’tan Boston’a doğru arabayla devam ederken yol üstü dinlenme tesislerinin hepsinin yıkılıp yeniden yapıldığını, tek tip ama insanın gözüne oldukça hitap eden bir mimari yapıya kavuştuğunu söyleyebilirim. Boston’a gitmeden olmuyor. Daha önce öğrencisi olduğumuz, akademik yaşamın zirvesi Harvard’ı da ziyaret ettik. Hakan’ın çocuklarının kırdığı iPadleri tamir için gittiğimiz Boston’daki Apple mağazasında bize hizmet eden bölümün adı “Genius Bar-Dahi Barı.” Harika bir hizmet aldık ve arkadaşlara neden “dahi” dendiğini anladık. Bu örneklere bakınca Amerika’nın yerinde saymadığını geliştiğini düşündük. Türkiye’de bizi ilerletmeyen tartışmaları bırakıp işimize bakmalıyız.
Zaman
Köşe Yazıları
04.05.2014
MelihArat-AmerikadaTürkleringörmedikleriMelih Arat - Amerikada Türklerin görmedikleri
Sevgi Akarçeşme - Taziye mesajı önemli ama ya samimiyet?
Zaman
25.04.2014
02:10
Ermeni ‘meselesi’ni çoğu Türk gibi geç öğrenmiş olmalıyım. Lisede tarih hocamız, I. Dünya Savaşı sırasında Ruslarla işbirliği yapan ‘millet-i sadıka’nın tehcire, yani zorunlu göçe tabi tutulduğunu anlattığında konuyu sorgulamış mıydım hatırlamıyorum.Üniversite yıllarında artık ‘soykırım’ iddialarından haberdardım ama başına mutlaka ‘sözde’ kelimesini koymazsak vatana ihanet gibi algılanma riski vardı. Evlat babanın suçundan sorumlu tutulamazken geçmişin ayıplarını üstlenmenin ya da reddetmenin bir anlamı olmasa da insan ‘atalarının’ soykırım kadar vahim bir işin parçası olduğunu kabullenmek istemiyor. Tamamen inkâra dayalı resmî Türk tezi yaşananlar karşısında komik gelince, üniversitede alanında sayılı tarihçilerden biri olan hocamız Stanford Shaw’un, meseleyi ‘karşılıklı katliam’ olarak nitelemesi içime biraz su serpmişti. Demek ki Ermeniler sütten çıkmış ak kaşık değildi, savaş koşullarında iki taraf da birbirini öldürmüştü, tarafsız biri böyle söylüyordu işte! Hem Türkler de kendi uğradıkları mezalimleri anlatmıyor muydu? Ne var ki zaman içinde farklı kaynakları okudukça meselenin hiç de küçültmeye çalıştığımız gibi olmadığını anladım. Özellikle yurtdışına gidip de kendi yazdığımız ve indoktrine ettiğimiz tarihin ne kadar yanıltıcı olabileceğini görmemek mümkün değildi. Çeşitli toplantılarda dinlediğim Ermenilerin acısı dün gibi tazeydi. Meseleye bizim gibi tarihin sayfalarından biri gibi bakmadıkları kesindi. Doğru, diasporayı bir arada tutan unsurlardan biri milli davaları haline gelmiş soykırım meselesiydi, ama öfkelerinin hâlâ neden bu kadar canlı olduğunu anlamak gerekiyordu. Hele hele dünya kamuoyu önünde Osmanlı Devleti neredeyse istisnasız olarak soykırım suçlusu olarak görülürken. ABD, belki Türkiye’yi kaybetmeme adına soykırım ifadesini kullanmıyor ama bu meselede Türkiye aslında meseleyi küçültmeye çalıştıkça, inkâr ettikçe kaybediyor. 1914 nüfus sayımına göre 1 milyonun üstünde olan Ermenilere ne oldu? Çoluk çocuk zorunlu göç bile insanlık dışı sonuçları nedeniyle soykırım tanımı içine dahil edilebiliyor, insanları illa Naziler gibi fırında yakmak gerekmiyor. Zaten akrabaları tehcire maruz kalmış yaşlı Ermenileri dinlediğiniz zaman bu acılara -vicdanınızı susturmazsanız- kayıtsız kalmak mümkün değil. Kurşuna verecek parası olmadığı için öldürülmek üzere olan birinin ardına geçip tehcir eziyetine son vermek isteyen Ermeni kadın benim aklımdan hiç çıkmıyor mesela. Ermeni meselesi ardından toprak ve tazminat talebi gelir mi gibi düşüncelerle tüm yönleriyle tartışılamıyor hâlâ. Kimi hâlâ resmî tarihin esiri, kimi atasının soykırım yaptığına inanmak istemiyor, kimi haklı olarak ASALA terörüne isyan ediyor. Hâlbuki İttihat ve Terakki’nin günahlarından biz sorumlu olmak zorunda değiliz. Tüm bu nedenlerle Erdoğan’ın taziye mesajı, sömürünün önüne geçmek için yaptık dese de önemli. 2014 Türkiye’sinde kendi vatandaşlarına nefretten “bunlara su bile yok” diyen birinin samimiyetinden şüphe duymamız için çok sebep var ama bu mesaj doğal olarak dışarıda olumlu yankı bulacak. İktidar bir yandan ileride özür dileyeceği yeni bir ötekiyi adeta sözlü soykırıma tutsa da en azından eski günahlar için empati yapması önemli bir adım. Acılar yok olmayacak ama en azından acınızı paylaşıyoruz demek normalleşmeye doğru bir adım attırır. Ne dersiniz ‘haşhaşi’ denilen tertemiz insanlardan özür dilenmesi kaç yıl alır sizce?
Zaman
Köşe Yazıları
25.04.2014
SevgiAkarçeşme-Taziyemesajıönemliamayasamimiyet?Sevgi Akarçeşme - Taziye mesajı önemli ama ya samimiyet?
Anzak askerinin çarpıcı Gelibolu anıları 99 yıl sonra ortaya çıktı
Zaman
24.04.2014
08:49
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Geliboluda Türklere karşı savaşan Avustralyalı asker Sydney Harrie Skinnerin 1915te ailesine yazdığı mektup, Çanakkale Savaşının dehşetini bir kez daha ortaya koyuyor.Avustralya basınında ilk kez yayınlanan mektupta, o dönem 22 yaşında olan Sydney Harrie Skinnerın gözlemleri trajik ifadelerle yer alıyor. Skinner, mektupta 25 Nisan 1915te, saat 04.00 sıralarında, Geliboludaki Kabetepe açıklarında demirleyen 15 numaralı Avustralya nakliye gemisi Star of Englandda bulunduğunu belirtiyor. SAĞIR EDİCİ PATLAMA SESLERİ GELİYORDUSkinner, Anne ve baba şeklinde başlayan mektubunda şu ifadeleri kullanmış: Gün aydınlandığında, ışık arttıkça önümüzdeki araziyi görmeye başladık. 15 savaş gemisi korkunç bir sessizlikle, sahildeki bataryaların ateşini bekliyordu. Saat 05.00te üzerimize ateş açıldı. Her yerimizde şarapneller patlıyordu. Savaş gemilerimiz, sahildeki Türk bombardıman noktalarına doğru döndü. Top mermileri, limanın sağ tarafındaki bölgeleri vuruyordu. Sağır edici patlama sesleri geliyordu. Tonlarca toprak ve kaya, havaya yükseliyordu. Bu sırada askerlerimiz destroyerlere ve sonra çıkarma botlarına geçiyorlardı.ŞARAPNELLER ÖNÜNE ÇIKAN HERŞEYİ BİÇİYORDUÇıkarma sırasında botlar dolu yağmuru gibi mermi atışıyla karşılaştı. Makineli tüfeklerden şakır şakır mermi yağıyordu. Havada sadece şarapneller vardı. Bu şarapnellerin verdiği hasar korkunç. Yoluna çıkan herşeyi biçiyordu. Yüzlerce askerimiz sahile ulaşamadan ya öldü ya da yaralandı. Sahile ulaşmayı başaranları ise makineli tüfekler yere indiriyordu. Orada birilerinin canlı kalabileceğini düşünmek imkansız gibi görünüyordu. Sahilden üzerimize ateşlenen şarapneller gemimizin etrafındaki sulara düşüyordu.TOPRAK VE İNSAN PARÇALARI GÖĞE YÜKSELİYORDUO gün akciğer zarımda sıvı biriktiğini hissediyordum. Gemimize geri getirilen yaralı askerlere yardım etmekle görevlendirildim. Yaralı askerleri geri getirmeye başladılar. Karada ise manzara korkunçtu ve bir tanesini hayatım boyunca unutmayacağım. Toprak araziye baktığınızda üzerinde sürekli top patlayan o siperleri görebilirdiniz. Patlamalar sırasında insan, toprak ve top parçaları göğe yükseliyordu.YARALI ASKERLERİN DURUMUNU HAYAL BİLE EDEMEZSİNİZSaat 12.30 sıralarında, bir mavna ile daha fazla yaralı asker getirildi. Bu askerleri böyle bir halde görmek berbattı. Orada olmadan neler gördüğümü hayal bile edemezsiniz. Yaraları korkunç durumdaydı. Türkler dom dom adı verilen patlayıcı ve sakat bırakıcı kurşunlar kullanıyordu. 4 TOPTAN 3Ü TÜRKLERİ ATOMLARINA AYIRDIÖğleden sonra, karaya çıkmayı başaran bizim topçular, etkili olabilecekleri bir bayırdan Türklerin üzerine ateş açtılar. Gün kararmadan önce, Türkler sahilde bizim askerlere karşı üstünlük sağlamaya çalışıyorlardı. Queen savaş gemisi onların hareketini tespit edip üzerlerine top yağdırmaya başladı. Attığı 4 toptan 3ü Türklerin üzerine düştü. Toprak ve üzerindeki Türkler atomlarına ayrıldı. Bu Lyddite toplarının etkisi inanılmaz. Topların sebep olduğu duman bile 27 metre çapındaki bir alanda bulunan herkesi öldürebilir.SYDNEY HARRİE SKİNNERMektubunda o gün İngiliz General Sir Ian Hamilton idaresindeki Queen Elizabeth gemisinde bulunan Avustralyalı askerlerin iyi iş çıkardığını savunan Sydney Skinner, kendi taraflarından 6 bin askerin öldüğünü ya da yaralandığını ifade ediyor. Skinnerin kızı Robin Oliver, savaş gazisi olarak ülkesine dönen babasının 79 yaşında hayatını kaybettiğini söyledi. Robin Oliver, Çanakkale Savaşının 100. yıl anma etkinlikleri kapsamında 2015te Geliboluya gelecek.
Zaman
Son Dakika
24.04.2014
AnzakaskerininçarpıcıGeliboluanıları99yılsonraortayaçıktıAnzak askerinin çarpıcı Gelibolu anıları 99 yıl sonra ortaya çıktı
Anzak askerinin çarpıcı Gelibolu anıları 99 yıl sonra ortaya çıktı
Zaman
24.04.2014
08:49
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Geliboluda Türklere karşı savaşan Avustralyalı asker Sydney Harrie Skinnerin 1915te ailesine yazdığı mektup, Çanakkale Savaşının dehşetini bir kez daha ortaya koyuyor.Avustralya basınında ilk kez yayınlanan mektupta, o dönem 22 yaşında olan Sydney Harrie Skinnerın gözlemleri trajik ifadelerle yer alıyor. Skinner, mektupta 25 Nisan 1915te, saat 04.00 sıralarında, Geliboludaki Kabetepe açıklarında demirleyen 15 numaralı Avustralya nakliye gemisi Star of Englandda bulunduğunu belirtiyor. SAĞIR EDİCİ PATLAMA SESLERİ GELİYORDUSkinner, Anne ve baba şeklinde başlayan mektubunda şu ifadeleri kullanmış: Gün aydınlandığında, ışık arttıkça önümüzdeki araziyi görmeye başladık. 15 savaş gemisi korkunç bir sessizlikle, sahildeki bataryaların ateşini bekliyordu. Saat 05.00te üzerimize ateş açıldı. Her yerimizde şarapneller patlıyordu. Savaş gemilerimiz, sahildeki Türk bombardıman noktalarına doğru döndü. Top mermileri, limanın sağ tarafındaki bölgeleri vuruyordu. Sağır edici patlama sesleri geliyordu. Tonlarca toprak ve kaya, havaya yükseliyordu. Bu sırada askerlerimiz destroyerlere ve sonra çıkarma botlarına geçiyorlardı.ŞARAPNELLER ÖNÜNE ÇIKAN HERŞEYİ BİÇİYORDUÇıkarma sırasında botlar dolu yağmuru gibi mermi atışıyla karşılaştı. Makineli tüfeklerden şakır şakır mermi yağıyordu. Havada sadece şarapneller vardı. Bu şarapnellerin verdiği hasar korkunç. Yoluna çıkan herşeyi biçiyordu. Yüzlerce askerimiz sahile ulaşamadan ya öldü ya da yaralandı. Sahile ulaşmayı başaranları ise makineli tüfekler yere indiriyordu. Orada birilerinin canlı kalabileceğini düşünmek imkansız gibi görünüyordu. Sahilden üzerimize ateşlenen şarapneller gemimizin etrafındaki sulara düşüyordu.TOPRAK VE İNSAN PARÇALARI GÖĞE YÜKSELİYORDUO gün akciğer zarımda sıvı biriktiğini hissediyordum. Gemimize geri getirilen yaralı askerlere yardım etmekle görevlendirildim. Yaralı askerleri geri getirmeye başladılar. Karada ise manzara korkunçtu ve bir tanesini hayatım boyunca unutmayacağım. Toprak araziye baktığınızda üzerinde sürekli top patlayan o siperleri görebilirdiniz. Patlamalar sırasında insan, toprak ve top parçaları göğe yükseliyordu.YARALI ASKERLERİN DURUMUNU HAYAL BİLE EDEMEZSİNİZSaat 12.30 sıralarında, bir mavna ile daha fazla yaralı asker getirildi. Bu askerleri böyle bir halde görmek berbattı. Orada olmadan neler gördüğümü hayal bile edemezsiniz. Yaraları korkunç durumdaydı. Türkler dom dom adı verilen patlayıcı ve sakat bırakıcı kurşunlar kullanıyordu. 4 TOPTAN 3Ü TÜRKLERİ ATOMLARINA AYIRDIÖğleden sonra, karaya çıkmayı başaran bizim topçular, etkili olabilecekleri bir bayırdan Türklerin üzerine ateş açtılar. Gün kararmadan önce, Türkler sahilde bizim askerlere karşı üstünlük sağlamaya çalışıyorlardı. Queen savaş gemisi onların hareketini tespit edip üzerlerine top yağdırmaya başladı. Attığı 4 toptan 3ü Türklerin üzerine düştü. Toprak ve üzerindeki Türkler atomlarına ayrıldı. Bu Lyddite toplarının etkisi inanılmaz. Topların sebep olduğu duman bile 27 metre çapındaki bir alanda bulunan herkesi öldürebilir.SYDNEY HARRİE SKİNNERMektubunda o gün İngiliz General Sir Ian Hamilton idaresindeki Queen Elizabeth gemisinde bulunan Avustralyalı askerlerin iyi iş çıkardığını savunan Sydney Skinner, kendi taraflarından 6 bin askerin öldüğünü ya da yaralandığını ifade ediyor. Skinnerin kızı Robin Oliver, savaş gazisi olarak ülkesine dönen babasının 79 yaşında hayatını kaybettiğini söyledi. Robin Oliver, Çanakkale Savaşının 100. yıl anma etkinlikleri kapsamında 2015te Geliboluya gelecek.
Zaman
Ana Sayfa
24.04.2014
AnzakaskerininçarpıcıGeliboluanıları99yılsonraortayaçıktıAnzak askerinin çarpıcı Gelibolu anıları 99 yıl sonra ortaya çıktı
Bülent Korucu - Doğu Perinçek'ten medet ummak!
Zaman
08.04.2014
17:23
28 Şubat darbe sürecinin en hararetli günleriydi; takvimler 25 Şubat’ı gösteriyordu.Malum gazeteler ‘İrtica, PKK’dan tehlikeli’ manşetiyle çıktı. Darbenin lokomotiflerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın beyanatıydı bu. Binlerce insanın hayatına mal olmuş bir örgütü ikinci plana itip; silahla, suçla alakası olmayan insanları birinci tehdit olarak yaftalıyordu. ‘Yeni Türkiye’ diye karşımıza dikilen 28 Şubat hortlağı da bugün aynı temayı manşetlerine taşıyor. ‘Kur’an kurslarında ürperten yemin’ asparagaslarının yerini ‘yurtlarda beddua’ haberleri aldı. Ergenekon terör örgütü sanıkları bile kıymete bindi, ‘derin analizlerini’ hükümet medyasıyla paylaşıyorlar. Son örnek İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Akit Gazetesi’ne verdiği mülakatta ‘Cemaat’in bitirilmesi için Başbakan Tayyip Erdoğan’a destek vereceğini’ açıkladı. Şu sözler Perinçek’e ait: “F örgütünün kökünü kazıyacağız, cemaatlerin değil. Herkes cemaat derken F örgütünden bahsettiği için toplumdaki yaygın ifadeyi kullandım. Ama sonra arkadaşlarım beni uyardı yanlış anlaşılma olur diye. Düzeltelim, bundan sonra hepimiz F örgütü diyelim dedim. Kim onun kökünü kazırsa kimse onun elini tutmayacak ve biz orada beraber olacağız.” Muhabir, desteğin biraz daha açık ifade edilmesini istiyor ve soruyor: “O halde Tayyip Erdoğan’la da beraber mi olacaksınız?” Perinçek tereddütsüz cevaplıyor: “Evet, o konuda beraber olacağız. Yani F örgütünün kökünün kazınmasında kim varsa. Hükümetin F örgütüne karşı yaptığı her şeyde. Bu örgütün polisini, savcısını, hakimlerini alıyor. (Hükümeti kastediyor). Çok doğru yapılıyor. F örgütüne mensup adam polis olamaz. Yargıç olamaz, memur olamaz. F özel yurtlar kapatılmalıdır. F örgütünün üniversiteleri kamulaştırılmalıdır.”Güven Erkaya yaşasaydı, kendisiyle günler süren yazı dizisi yapılırdı herhalde. Hükümete destek ve cesaret vermek için üzerine düşeni Perinçek gibi o da yapardı. Düşünsenize okulları kapatma tehdidini 28 Şubatçılar da savurmuş; ‘okulları devlete verelim, işletin’ çıkışı karşısında afallamış ve geri adım atmak zorunda kalmışlardı. Yurtdışındaki kolejleri kapatmayı telaffuz bile edememişlerdi. El altından tezvirat ve ispiyonculuk yaptıkları biliniyordu, ama kamuoyu önünde karalamayı göze alamıyorlardı. Bugün Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, onların cesaret edemediğini yapmaya çalışıyor.Yurtdışındaki kolejler Türkiye’nin dünya çapındaki neredeyse tek markası. Dini, mezhebi, ideolojisi ne olursa olsun bu topraklara mensup hemen herkes o okullara sempati duyuyor. İnsanlar hem fedakârlığı takdir etti hem de küresel pazara sunabileceğimiz bir mesaj olarak destek verdi. Türkçe Olimpiyatları’na gösterilen ilgi başka hangi organizasyona nasip oluyor?Kolej programlarına birkaç günlük gitmeye nazlananlar; o ülkelere uçakla gidip dönmek için dakika sayanlar şimdi cadı avı yapıyor. Kolejlerin kapatılması adına üretilen sahte gerekçeleri parlatma gayreti içindeler. Somali’deki okul kapansın diye manşet atan Yeni Şafak editörlerini çok değil, bir ay orada mecburi hizmete gönderelim. Bakalım gidebilecekler mi? Bu okullar sadece mahrumiyet bölgelerinde değil elbette. Türkleri ‘işçi’ olarak gören Almanya’da hafta sonu kültür olimpiyatı gerçekleşti. En itibarlı salonlarda Almanca şarkılara türküler eşlik ediyor. ‘Eğitimsiz Türkler’ eğitim markası oluyor. Almanların çocuklarını gönderdiği okullar var. Bu tablodan kim rahatsız olabilir? Hangi vicdan o öğretmenleri jurnalleyebilir?Elçilikler diğer görevleri yanında o ülkede başı derde giren vatandaşlarına sahip çıkmak üzere görev yapar. Bizim elçiliklerimize verilen görev ‘okulları kapatın, öğretmenleri sürün’. Hafızalarınızı biraz zorlayıp ‘Alman Marko krizini’ hatırlayın. Antalya’da bir İngiliz kızı taciz ettiği ileri sürülen Alman genç tutuklandığında, medyası ve devletiyle bütün Almanya karşımıza dikilmişti. Adamlar tecavüzcüsüne sahip çıkıyor, biz öğretmenimizi ispiyonluyoruz!
Zaman
En Çok Okunan
08.04.2014
BülentKorucu-DoğuPerinçektenmedetummakBülent Korucu - Doğu Perinçekten medet ummak
Bülent Korucu - Doğu Perinçek'ten medet ummak!
Zaman
08.04.2014
17:23
28 Şubat darbe sürecinin en hararetli günleriydi; takvimler 25 Şubat’ı gösteriyordu.Malum gazeteler ‘İrtica, PKK’dan tehlikeli’ manşetiyle çıktı. Darbenin lokomotiflerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın beyanatıydı bu. Binlerce insanın hayatına mal olmuş bir örgütü ikinci plana itip; silahla, suçla alakası olmayan insanları birinci tehdit olarak yaftalıyordu. ‘Yeni Türkiye’ diye karşımıza dikilen 28 Şubat hortlağı da bugün aynı temayı manşetlerine taşıyor. ‘Kur’an kurslarında ürperten yemin’ asparagaslarının yerini ‘yurtlarda beddua’ haberleri aldı. Ergenekon terör örgütü sanıkları bile kıymete bindi, ‘derin analizlerini’ hükümet medyasıyla paylaşıyorlar. Son örnek İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Akit Gazetesi’ne verdiği mülakatta ‘Cemaat’in bitirilmesi için Başbakan Tayyip Erdoğan’a destek vereceğini’ açıkladı. Şu sözler Perinçek’e ait: “F örgütünün kökünü kazıyacağız, cemaatlerin değil. Herkes cemaat derken F örgütünden bahsettiği için toplumdaki yaygın ifadeyi kullandım. Ama sonra arkadaşlarım beni uyardı yanlış anlaşılma olur diye. Düzeltelim, bundan sonra hepimiz F örgütü diyelim dedim. Kim onun kökünü kazırsa kimse onun elini tutmayacak ve biz orada beraber olacağız.” Muhabir, desteğin biraz daha açık ifade edilmesini istiyor ve soruyor: “O halde Tayyip Erdoğan’la da beraber mi olacaksınız?” Perinçek tereddütsüz cevaplıyor: “Evet, o konuda beraber olacağız. Yani F örgütünün kökünün kazınmasında kim varsa. Hükümetin F örgütüne karşı yaptığı her şeyde. Bu örgütün polisini, savcısını, hakimlerini alıyor. (Hükümeti kastediyor). Çok doğru yapılıyor. F örgütüne mensup adam polis olamaz. Yargıç olamaz, memur olamaz. F özel yurtlar kapatılmalıdır. F örgütünün üniversiteleri kamulaştırılmalıdır.”Güven Erkaya yaşasaydı, kendisiyle günler süren yazı dizisi yapılırdı herhalde. Hükümete destek ve cesaret vermek için üzerine düşeni Perinçek gibi o da yapardı. Düşünsenize okulları kapatma tehdidini 28 Şubatçılar da savurmuş; ‘okulları devlete verelim, işletin’ çıkışı karşısında afallamış ve geri adım atmak zorunda kalmışlardı. Yurtdışındaki kolejleri kapatmayı telaffuz bile edememişlerdi. El altından tezvirat ve ispiyonculuk yaptıkları biliniyordu, ama kamuoyu önünde karalamayı göze alamıyorlardı. Bugün Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, onların cesaret edemediğini yapmaya çalışıyor.Yurtdışındaki kolejler Türkiye’nin dünya çapındaki neredeyse tek markası. Dini, mezhebi, ideolojisi ne olursa olsun bu topraklara mensup hemen herkes o okullara sempati duyuyor. İnsanlar hem fedakârlığı takdir etti hem de küresel pazara sunabileceğimiz bir mesaj olarak destek verdi. Türkçe Olimpiyatları’na gösterilen ilgi başka hangi organizasyona nasip oluyor?Kolej programlarına birkaç günlük gitmeye nazlananlar; o ülkelere uçakla gidip dönmek için dakika sayanlar şimdi cadı avı yapıyor. Kolejlerin kapatılması adına üretilen sahte gerekçeleri parlatma gayreti içindeler. Somali’deki okul kapansın diye manşet atan Yeni Şafak editörlerini çok değil, bir ay orada mecburi hizmete gönderelim. Bakalım gidebilecekler mi? Bu okullar sadece mahrumiyet bölgelerinde değil elbette. Türkleri ‘işçi’ olarak gören Almanya’da hafta sonu kültür olimpiyatı gerçekleşti. En itibarlı salonlarda Almanca şarkılara türküler eşlik ediyor. ‘Eğitimsiz Türkler’ eğitim markası oluyor. Almanların çocuklarını gönderdiği okullar var. Bu tablodan kim rahatsız olabilir? Hangi vicdan o öğretmenleri jurnalleyebilir?Elçilikler diğer görevleri yanında o ülkede başı derde giren vatandaşlarına sahip çıkmak üzere görev yapar. Bizim elçiliklerimize verilen görev ‘okulları kapatın, öğretmenleri sürün’. Hafızalarınızı biraz zorlayıp ‘Alman Marko krizini’ hatırlayın. Antalya’da bir İngiliz kızı taciz ettiği ileri sürülen Alman genç tutuklandığında, medyası ve devletiyle bütün Almanya karşımıza dikilmişti. Adamlar tecavüzcüsüne sahip çıkıyor, biz öğretmenimizi ispiyonluyoruz!
Zaman
Ana Sayfa
08.04.2014
BülentKorucu-DoğuPerinçektenmedetummakBülent Korucu - Doğu Perinçekten medet ummak
‘Festivalin büyümesine üzülüyoruz’
Zaman
12.03.2014
02:15
Los Angeles Türk Film Festivali (LATFF) üçüncü yılında olmasına rağmen festivale katılanlardaki şaşkınlık ve hayranlık hâlâ devam ediyor.Gayri ihtiyari bir şekilde “Los Angelesta bir film festivali, Türkler, hatta sinema okuyan öğrenciler!..” gibi şaşkınlıkla dolu kesik kesik cümleler kuranlar hâlâ vardı. Derviş Zaim ve Rahman Altın gibi festivalin kuruluş aşamasına tanıklık etmiş olanlar için ise her şey doğal seyrinde devam ediyor ve festivali düzenleyen gençlerin heyecanı onlara da ayrı bir umut aşılıyor. 3. LATFF, önceki akşam düzenlenen kapanış ve ödül töreni ile sona erdi. Mete Horozoğlunun sunumuyla gerçekleşen gecede, yarışma bölümündeki 10 kısa film içinden Onur Yağız imzalı ‘Patika birincilik ödülünü kazandı. Yönetmen Reha Erdem, oyuncu Saadet Işıl Aksoy, Chapman Üniversitesi Sinematografi Bölümü Başkanı Bill Dill, Filmmakers Alliance Başkanı Jacques Thelemaque ve Sundance Film Enstitüsü Uzun Metraj Bölümü Direktörü Michelle Satterden oluşan jüri, ‘Birlikte ve ‘Kor filmlerine özel ödül verirken, seyirci ödülü de Nadim Güç imzalı ‘Yolculuk filminin oldu. Ödül töreni sonrası konuştuğumuz LATFF Başkanı Cenk Ertürk ve LATFF Genel Koordinatörü Mehmet Güngörenin üzerinden büyük bir yük kalktığı hemen hissediliyordu. Festivale katılanların şaşkınlığı haksız sayılmazdı aslında. Mehmet, ABDnin sayılı sinema okullarından UCLAde öğrenci, Cenk de MWUda. İki öğrencinin elinden böylesi ciddi bir festival nasıl çıkıyor? Cenk, tıpkı festival boyunca yaptığı konuşma ve takdimlerde olduğu gibi, festival ekibine vurgu yaptı. Sekiz kişiden oluşan Yönetim Kurulu haricinde 52 gönüllü, festivale destek vermiş bu yıl. Cenk, bunun kendilerini hem üzdüğünü hem sevindirdiğini söylüyor: “Sevindirici, çünkü geliştiğimizi gösteriyor. Üzücü, çünkü bu yıl ilk kez gönüllülerin hepsiyle tek tek tanışıp sohbet etme imkânı bulamadık.”FESTİVAL DÜZENLEMEK DEĞİL, FESTİVALE KATILMAK İSTİYORUZReha Erdemden Mahmut Fazıl Coşkuna, Ercan Kesaldan Derviş Zaime ve Atalay Taşdikene kadar bu yılki festivaldeki ‘ağır misafirlerin ortak fikri, festival ekibinin genç olduğu kadar ciddi, heyecanlı ve enerji dolu olduğuydu. Türkiyedeki festivalleri de çok iyi bilen bu katılımcıların övgüleri şöyle bir soruyu da beraberinde getiriyor. Festival, hep ‘genç arkadaşlarla mı devam edecek? Kurumsallaşma yolunda atılan bir adım var mı? Mehmet, “Bu yıl bizim için bir eşikti.” diyor; üniversitelerinin biteceğini ve festivale daha fazla vakit ayıracaklarını söylüyor. Ancak gelişme adına başka planları var: “Bizim amacımız 15 yıl festivalin başında kalıp buradan ‘ekmek yiyen adamlar olmak değil. Devamlı kendini yenileyen, gençlik ruhunu koruyan bir festival istiyoruz. Bunun için de festivalin çatısı konumundaki Hayali İhracat Film şirketimizi profesyonel hamlelerle geliştirip festivalin hamisi haline getirmeye gayret ediyoruz. Ve festivali kurumsal bir kimlikle ama gençlik heyecanını ve enerjisini kaybetmeden sürdürmek istiyoruz.” Cenkin söyledikleri ise ikilinin düşüncelerini net bir biçimde ortaya koyuyor: “Aslında festival, yapmak istediğimiz değil, katılmak istediğimiz bir şey. Biz film çekmek ve festivallere katılmak istiyoruz. Dolayısıyla şirketimizi geliştirip bu işi yeni gelen arkadaşlarımıza devretmek istiyoruz.” Türkiyeden giden sinemacılar için iyi bir tecrübe olsa da festivalin Amerikan seyircisi ve sinema çevrelerine ulaşması da önemli. Bu konuda mesafe aldıklarını söylüyor Cenk. Açılış filmi ‘Yozgat Bluesu izlemek için Altın Küre Ödüllerinin düzenleyicisi HFPAnın (Hollywood Yabancı Basın Birliği) beş üyesi festivale gelmiş. Bunun dışında Film Independent gibi kuruluşlarla kurdukları bir dostluk var. Sinema dergisi Variety, bu yıl ilk kez festivali tam sayfa haber yaptı ve Indiewire internet sitesinde festival hakkında yazı çıktı. Cenk, daha da iyi olacağını düşünüyor: “Bugüne kadar ulaştığımız isimlere baktığımız zaman yavaş yavaş bir ‘yerli seyircimizin oluştuğunu ve karar verici mekanizma içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Sadece Türklerin izlediği bir film festivali olmamak için gayret gösteriyoruz.”‘Festival nasıl yapılır, görsünler!’Reha Erdem (jüri başkanı): Festivale ilk kez katılan ve bu yıl jüri başkanlığını yürüten Reha Erdem’le ödül töreni sonrası yaptığımız görüşmede, uzaklıktan ve işlerinden dolayı festivale gelmeyi istemediğini itiraf etti. Ayrıca Türk basınının festivale yaklaşırken kullandığı “Hollywood’da Türkler” temasından dolayı kafasında biraz mesafe varmış. Sonrasını Erdem’den dinleyelim: “Gelince gördüm ki başka bir şey yapıyor bu gençler. Çok heyecanlı ve ciddi çalışıyorlar. Gençler yapıyor diye duymuştum ama bu kadar genç olup da bu kadar iyi bir şey yapanla
Zaman
Kültür
12.03.2014
‘Festivalinbüyümesineüzülüyoruz’‘Festivalin büyümesine üzülüyoruz’
‘Festivalin büyümesine üzülüyoruz’
Zaman
12.03.2014
02:00
Los Angeles Türk Film Festivali (LATFF) üçüncü yılında olmasına rağmen festivale katılanlardaki şaşkınlık ve hayranlık hâlâ devam ediyor.Gayri ihtiyari bir şekilde “Los Angelesta bir film festivali, Türkler, hatta sinema okuyan öğrenciler!..” gibi şaşkınlıkla dolu kesik kesik cümleler kuranlar hâlâ vardı. Derviş Zaim ve Rahman Altın gibi festivalin kuruluş aşamasına tanıklık etmiş olanlar için ise her şey doğal seyrinde devam ediyor ve festivali düzenleyen gençlerin heyecanı onlara da ayrı bir umut aşılıyor. 3. LATFF, önceki akşam düzenlenen kapanış ve ödül töreni ile sona erdi. Mete Horozoğlunun sunumuyla gerçekleşen gecede, yarışma bölümündeki 10 kısa film içinden Onur Yağız imzalı ‘Patika birincilik ödülünü kazandı. Yönetmen Reha Erdem, oyuncu Saadet Işıl Aksoy, Chapman Üniversitesi Sinematografi Bölümü Başkanı Bill Dill, Filmmakers Alliance Başkanı Jacques Thelemaque ve Sundance Film Enstitüsü Uzun Metraj Bölümü Direktörü Michelle Satterden oluşan jüri, ‘Birlikte ve ‘Kor filmlerine özel ödül verirken, seyirci ödülü de Nadim Güç imzalı ‘Yolculuk filminin oldu. Ödül töreni sonrası konuştuğumuz LATFF Başkanı Cenk Ertürk ve LATFF Genel Koordinatörü Mehmet Güngörenin üzerinden büyük bir yük kalktığı hemen hissediliyordu. Festivale katılanların şaşkınlığı haksız sayılmazdı aslında. Mehmet, ABDnin sayılı sinema okullarından UCLAde öğrenci, Cenk de MWUda. İki öğrencinin elinden böylesi ciddi bir festival nasıl çıkıyor? Cenk, tıpkı festival boyunca yaptığı konuşma ve takdimlerde olduğu gibi, festival ekibine vurgu yaptı. Sekiz kişiden oluşan Yönetim Kurulu haricinde 52 gönüllü, festivale destek vermiş bu yıl. Cenk, bunun kendilerini hem üzdüğünü hem sevindirdiğini söylüyor: “Sevindirici, çünkü geliştiğimizi gösteriyor. Üzücü, çünkü bu yıl ilk kez gönüllülerin hepsiyle tek tek tanışıp sohbet etme imkânı bulamadık.”FESTİVAL DÜZENLEMEK DEĞİL, FESTİVALE KATILMAK İSTİYORUZReha Erdemden Mahmut Fazıl Coşkuna, Ercan Kesaldan Derviş Zaime ve Atalay Taşdikene kadar bu yılki festivaldeki ‘ağır misafirlerin ortak fikri, festival ekibinin genç olduğu kadar ciddi, heyecanlı ve enerji dolu olduğuydu. Türkiyedeki festivalleri de çok iyi bilen bu katılımcıların övgüleri şöyle bir soruyu da beraberinde getiriyor. Festival, hep ‘genç arkadaşlarla mı devam edecek? Kurumsallaşma yolunda atılan bir adım var mı? Mehmet, “Bu yıl bizim için bir eşikti.” diyor; üniversitelerinin biteceğini ve festivale daha fazla vakit ayıracaklarını söylüyor. Ancak gelişme adına başka planları var: “Bizim amacımız 15 yıl festivalin başında kalıp buradan ‘ekmek yiyen adamlar olmak değil. Devamlı kendini yenileyen, gençlik ruhunu koruyan bir festival istiyoruz. Bunun için de festivalin çatısı konumundaki Hayali İhracat Film şirketimizi profesyonel hamlelerle geliştirip festivalin hamisi haline getirmeye gayret ediyoruz. Ve festivali kurumsal bir kimlikle ama gençlik heyecanını ve enerjisini kaybetmeden sürdürmek istiyoruz.” Cenkin söyledikleri ise ikilinin düşüncelerini net bir biçimde ortaya koyuyor: “Aslında festival, yapmak istediğimiz değil, katılmak istediğimiz bir şey. Biz film çekmek ve festivallere katılmak istiyoruz. Dolayısıyla şirketimizi geliştirip bu işi yeni gelen arkadaşlarımıza devretmek istiyoruz.” Türkiyeden giden sinemacılar için iyi bir tecrübe olsa da festivalin Amerikan seyircisi ve sinema çevrelerine ulaşması da önemli. Bu konuda mesafe aldıklarını söylüyor Cenk. Açılış filmi ‘Yozgat Bluesu izlemek için Altın Küre Ödüllerinin düzenleyicisi HFPAnın (Hollywood Yabancı Basın Birliği) beş üyesi festivale gelmiş. Bunun dışında Film Independent gibi kuruluşlarla kurdukları bir dostluk var. Sinema dergisi Variety, bu yıl ilk kez festivali tam sayfa haber yaptı ve Indiewire internet sitesinde festival hakkında yazı çıktı. Cenk, daha da iyi olacağını düşünüyor: “Bugüne kadar ulaştığımız isimlere baktığımız zaman yavaş yavaş bir ‘yerli seyircimizin oluştuğunu ve karar verici mekanizma içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Sadece Türklerin izlediği bir film festivali olmamak için gayret gösteriyoruz.”‘Festival nasıl yapılır, görsünler!’Reha Erdem (jüri başkanı): Festivale ilk kez katılan ve bu yıl jüri başkanlığını yürüten Reha Erdem’le ödül töreni sonrası yaptığımız görüşmede, uzaklıktan ve işlerinden dolayı festivale gelmeyi istemediğini itiraf etti. Ayrıca Türk basınının festivale yaklaşırken kullandığı “Hollywood’da Türkler” temasından dolayı kafasında biraz mesafe varmış. Sonrasını Erdem’den dinleyelim: “Gelince gördüm ki başka bir şey yapıyor bu gençler. Çok heyecanlı ve ciddi çalışıyorlar. Gençler yapıyor diye duymuştum ama bu kadar genç olup da bu kadar iyi bir şey yapanla
Zaman
Ana Sayfa
12.03.2014
‘Festivalinbüyümesineüzülüyoruz’‘Festivalin büyümesine üzülüyoruz’
Kıbrıs, coğrafî konumunu değiştiremez
Zaman
01.03.2014
02:09
Bugünlerde Kıbrıs konusu tekrar gündemde. İki liderin anlaşmaya vardığı “deklarasyon” bir nevi dönüm noktası niteliğinde ve yeni bir müzakere sürecinin başlangıcını simgeliyor.Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Dışişleri Bakanı Özdil Naim’i Brüksel’de dinlerken, eski KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Kıbrıs siyaset sahnesinde belirdiği günler ve Annan Planı öncesi umutlu havayı hatırlamamak mümkün değil. Buna rağmen Brüksel’de de hakim olan havayı, “temkinli” olarak niteleyebiliriz. İnsanlar temkinli, zira Kıbrıs meselesinde etkin siyasi merkezlerin sayısı az olmadığı için, bu merkezlerdeki siyasi havalardan birinde farklı bir iklim, çözüm sürecini engelleyebiliyor. Annan Planı, Ankara ve Atina’ya rağmen Lefkoşa’da etkin aşırı milliyetçi hava yüzünden engellenmişti. İsterseniz çözümün çerçevesi olan ortak deklarasyona kısaca değindikten sonra, müzakere sürecini etkileyecek ana unsurlara, biraz yakından bakalım.Ortak açıklama metnine biraz yakından bakmak, tarafların yeni bir siyasi çerçeve üzerinde hemfikir olduğunu gösteriyor. Bir siyasi irade ve kimlik etrafında şekillenecek, eşit haklara sahip iki bölgeli iki toplumlu federatif bir devlet öngören açıklamada sürprizler de var; uzun yıllar tabu olan “kurucu devlet” terimi gibi. Yakında başlaması beklenen müzakerelerin Annan Planı veya Talat-Hristofiyas görüşmelerinde mutabakata varılan konuları temel alacak mı, bilmiyoruz ama sorunun çözüm modellerinden değil, aktörlerin zamanla değişen tercihlerinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Ortak deklarasyonun umut kaynağı olması, biraz da çözüm çerçevesini çizerken genel terimler veya Birleşmiş Milletler (BM) metinlerine atıfla yetinmeyip, bölgelere geniş yetkiler içeren perspektifle yazılmış olması. Bu hem eski tabuların bir kenara itilmiş olmasına hem de tarafların ciddiyetine işaret ediyor ama Kıbrıs’ın kaderi yüzyıllardır sadece Ada insanları tarafından değil, Ankara, Atina, Londra gibi başkentler yanında Brüksel, Washington ve Moskova’da da yazılıyor.FEDERASYONDA GÜÇLER DENGESİBu adreslerden değişmeyen en belirgin unsurun Kuzey Kıbrıs olduğunu söyleyebiliriz. Kıbrıs Türkleri, Annan Planı’nın reddinden ve AB sürecinden dışlandıktan sonra, derin hayal kırıklığını aşmış, geleceklerinin çözüm süreci, birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti ve AB olduğunu anlamış görünüyor. Son seçimleri başka türlü yorumlamak mümkün değil. Bu yüzden müzakereler ve olası ikinci bir referandumda risk kaynağı olmayacak tek unsur Kıbrıs Türk toplumudur, diyebiliriz. Türkler sadece ekonomik kazanan toplum olmayacak, aynı zamanda izolasyonun kalkması ile siyasi, sosyal ve kültürel olarak da kazanan taraf olacaktır. Bu yüzden Türk toplumunun en hassas olması gereken konu federasyonun yapısı ve güçler dengesidir, diyebiliriz. Bu konu Rumların da en hassas olduğu konuydu ve bu yüzden güçlü bir merkezî federasyonu savunuyordu. Bizim son aylarda edindiğimiz izlenim, Rumların bu konuda esnekleştiğine işaret ediyor.Rumlar hâlâ Annan Planı ve sonrası sürecin yaralarını sarabilmiş değil. Gerçi bu planı desteklediği için ağır bir siyasi fatura ödemiş olan Anastasiadis’in cumhurbaşkanı seçilmesi, bu yaraların sarılması yönünde önemli bir adım olsa da Rumlar arasındaki küskünlüklerin ve hayal kırıklığının sürdüğünü görmemek mümkün değil. Papadopoulos ve ekibinin “AB’yi arkasına alıp” kendi çözümünü empoze etme projesi, 12 yıl kaybetmekten başka hiçbir sonuç vermemiş olması, Rumların AB gerçeklerini görmesini, birliğin umulan “levye” olamayacak kadar esnek bir kurum olduğunu anlamasını sağladı, diyebiliriz. Bu gerçeği görmek için şüphesiz 12 yıl gerekmiyordu, sorun aslında biraz da çözüm konusunda Rumların kafalarının hâlâ karışık olmasından kaynaklanıyor.“Rumlar” derken, Kilise’yi, anamuhalefet partisi AKEL ve diğer siyasi partileri de içerisine alan geniş toplumsal güçleri kastediyoruz. Bunlar içerisinde Anastasiadis ve ekibi, çözüm sürecinde en güvenilir kesimi temsil ediyor. Anastasiadis sadece Annan Planı’na destek verdiği için değil, ülkesini Moskova’nın AB içerisinde bir aracı olmaktan çıkarıp gerçek anlamda AB ve Batı’nın bir parçası yapmak istediği için güvenilir bir politikacı. Yalnız Anastasiadis ne kadar güçlü olursa olsun, Annan Planı’nın yüzde 76 gibi ezici bir çoğunlukla reddedildiğini göz ardı edemez. Ayrıca, ikinci bir planın reddi, “taksime” atılan önemli bir adım olacağı için, süreci ihtiyatlı yürütmek zorunda.Aşırı milliyetçi kesim ve Kilise, Türklerle birlikte yaşamak fikrine hâlâ hazır değil. AKEL siyasi hareket olarak Türklere en açık ve iki toplumun birlikteliğini politik olarak da savunan bir parti olmasına rağmen, Talat ile tarihin sunduğu fırsatı değerlendiremedi. An
Zaman
Yorum
01.03.2014
KıbrıscoğrafîkonumunudeğiştiremezKıbrıs coğrafî konumunu değiştiremez
Hani adalet?
Zaman
25.02.2014
14:35
Biz, Xaçatur ile ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemiştiler. Türk çocuğu çok gürültü çıkarmasın diye, Xaçatur çocuğun annesinden kesilmiş et parçasını çocuğun ağzına soktu.Daha sonra bu 13 yaşındaki Türke, onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından, göğsünden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybederek öldü. İlk mesleğim doktorluk olduğu için hümanist bir insandım, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkenceye göre kendimi mutlu hissetmedim. Ama, ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığı için sevinçten gururlandı. Xaçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk ille aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak kendi görevimi yerine getirdim Bu satırlar, Ermeni milliyetçilerinin ideolojik lideri, Karabağda işlenen Türk katliamının temel fikir babası olan Zori Balayan’ın 1996 yılında basımı yapılmış, “Ruhumuzun canlanması adlı kitabının 260- 262. sayfalarında ifade edildi. Başka bir korkunç itirafı ise şu anda Beyrutta yaşayan Ermeni gazeteci Davud Xeyriyyan yapıyor: O soğuk sabah gününde biz Daşbulak (köyünün) yakınlarındaki kilometrelerce derinliği olan bataklığı geçmek için ölülerden köprü yaptık. Ben ölülerin üzerinden geçip gitmek istemiyordum. Onda yarbay Oqanyan bana işaret etti ki, korkmayın. Bu savaşın ilkelerinden biridir. Ben 9-11 yaşlarında vücudu kan içinde olan bir kızın göğsünün üzerine çıktım ve yürümeye başladım. Benim çizmelerim ve pantolonum kan içinde kaldı. Ve böylece ben yaklaşık 1200 kadar ölünün yanından geçtim. Bu cümleler ise o gazetecinin 2000 yılında yayınlanmış Haç adına kitabındandır. Yazar bu kitabın 62 ve 63. sayfalarında şöyle yazıyor: Mart ayının ikisinde Qaflan adlı Ermeni gurubu (cesetlerin yakılması ile uğraşan) alçak Moğollardan (Türkler) yaklaşık 2000e kadar ceset topladı ve onları ayrı ayrı topluluklarla Hocalı’dan birkaç kilometre batıda yaktı. Sonuncu kamyonda ,10 yaşlarında boynundan ve elinden yaralanan bir kız çocuğu benim dikkatimi çekti. Dikkatle baktığımda onun yavaş yavaş nefes aldığını gördüm. Soğuğa, çıplaklığına ve aldığı yaraların çokluğuna rağmen çocuklar hala yaşıyordu. Ben hiçbir zaman o çocuğun ölümle mücadele eden gözlerini unutmayacağım. Sonra askerlerden Tiqranyan adlı birisi onu kulağından tutarak mazotlanmış leş yığınına doğru sürükledi ve daha sonra onları yaktılar.Ben orda birilerinin yardım isteyerek bağırdığını duydum. Artık yürüyemiyordum. Ancak ben tüm mukaddesler tarafından lanetlenmiş Türklerden Şuşa’yı temizlemek (tahliye etmek) istiyordum. Onun için ben geri döndüm. Onlar ise Haç namına yürüyüşlerini devam ettirdiler. Görüldüğü gibi, vahşetlerini ve yaptıklarını gizlemek bir yana, hatta bu katliamın iştirakçisi ve bir parças oldukları için gurur duyarlar. Ve bunu söyleyenler, sözde Ermeni soykırımını iddia edenlerdir. Neyle ispat ediyorlar soykırıma uğradıklarını? Hangi gerçeklerle ve kanıtlarla, hangi belgelerle? Hatta, bu sözde iddianın araştırılmasına yönelik tekliflerden de çekinirler. Körün tuttuğunu bırakmadığı gibi… Hocalıda ise gerçek manada eşi benzeri görülmemiş bir vahşet, katliam yapılması ile bağlı yüzlerce belge, video görüntüleri, canlı tanıklar ve nihayet, kendi ağababalarının itirafları var. Ne olmuştu Hocalıda? 1992 yılında, 25 Şubatı 26sına bağlayan gece, Ermeni silahlı kuvvetleri, Hankendi şehrinde (Sovyetler döneminde, Sovyet hükümeti tarihi Azerbaycan şehrinin adını değiştirerek, 1918 yılında Bakü ve tüm Azerbaycan’da Türk soykırımı yapmış Bolşevik-komünist Ermeni kökenli Stepan Şaumyanın şerefine Stepanakert koymuşlardı.AS) yerleştirilmiş 366. motorlu alayının zırhlı araçları ve askeri personelinin yardımıyla Hocalı şehrini işgal ettiler. Şehir, saldırıdan önce, 25’i akşam üstü, toplar ve ağır askeri araçlar ile şiddetli ateşe tutulmaya başlamıştı. Neticede Hocalı şiddetli yangın başlamıştı. Şubatın 26sında sabah saat 5.00 sularında şehir topyekün alevlere teslim olmuştu. Böyle bir halde, yaklaşık 2500 kişi kurtulmak umuduyla yakındaki, Azerbaycan Türklerinin yaşadığı Ağdam ilinin merkezine doğru yola çıkmıştılar. Ancak şehri yüzük taşı gibi ablukaya almış Ermeni-Rus askeri birlikleri buna izin vermediler. Onlar şehri yerle bir ederek sivil halka acımasızca zulmettiler. 613 kişi katledildi, ölülere hakaret edildi, 1275 kişi ise rehin alındı. Bunlar içindeki 150 kişinin kaderi hala belli değil. Katledilenlerin 63 kişisi çocuk, 106 kişisi kadın, 70 kişisi ise yaşlı ve ihtiyarlardı. Bu vahşet neticesinde 8 aile tamamen yok edildi. Bütün bunları kanıtlayan sayısız belgeler, soruşturma notları, video görüntüleri ve canlı tanıklar var. (Ayrıca, yukarıdaki sayıya dahil olmayan ve Hoc
Zaman
Yorum
25.02.2014
Haniadalet?Hani adalet?
Eser Türk halkının, siyasiler kullanamaz
Zaman
21.02.2014
16:50
AK Partinin Dombra isimli eserin seçim şarkısı olarak kullanacağını duyurmasıyla başlayan tartışma büyüyor. Eserin sahibi Sultanbek Arslanbekov ile şarkıyı Recep Tayyip Erdoğan şeklinde sözlerini yeniden düzenleyen Uğur Işılak, CNN Türk’te karşı karşıya geldi. Işılak, Şarkının müziğini anonim sanıyorduk, sizi Türkiyeye Türkiyeye davet ediyorum, buyrun konuşalım derken, Arslanbekov Bizim tek isteğimiz tüm Türkler için yazılan bir eserin bir kişi için ve siyasi olarak kullanılmamasıdır cevabını verdi.IŞILAK: FENERBAHÇE VE BURSASPOR DA KULLANDIUğur Işılak, bugüne kadar şarkının müziğini anonim, sözlerinin ise Sultanbekova ait olduğunu düşündüğünü belirtti. Çevreden de aldığımız bilgiler de hep bu doğrultudaydı. Sadece biz böyle düşünmedik. Aydın belediye başkan adayı ve milletvekili olan zat bunun anonim eser olduğun ifade etti. diyen Işılak, Bu şekilde düşünen sadece biz değiliz. Fenerbahçe, Bursaspor gibi takımlarda kullanılmış. Bugüne kadar bir şey çıkmamış. Aksi ispat edilene kadar anonimdir. Sultanbekov bu eserin bestesi bana ait diyor. 1990 yılında yazdım diyor. Ben bunu ilk defa duyuyorum. Bestenin de müziğin de kendisine ait olduğun duyuyorum. Biz de eseri anonim olarak biliyorduk. Anonim değil değil de bir kişiye ait olduğun bildiğimiz bir müziği neden izin almayalım. Biz bu eserde bu nazarla bakarak hareket ettik ifadelerini kullandı.MANEVİ MESELELER KİMSENİN TEKELİNDE DEĞİLDİRAnonim olduğu yüzde 100 tespit edilirse oturulur konuşulur. diyen Işılak şöyle devam etti: Hatta birlikte okur konuşuruz. İki hısım edasıyla konuşuruz. Eğer bir hata yapılmışsa hatayı telafi ederiz. Dombıra birilerinin tekelinde gibi hareket etmenin anlamı yoktur. Türküler kimsenin tekelinde değildir. Manevi meseleler kimsenin tekelinde değildir. 2-3 gün içinde öyle tweet alıyorum ki. Benim bundan 10 sene evvel önce yaptığım Haydi Anadolu Yol Kardeşlik Yolu, AK Parti tarafından kullanıldı. Bunun için dava açmadım. Haydi Anadolu Kürtler Kürtçe olarak tarafından meydanlarda söyleniyor.ESER TÜRK HALKININ, TAYYİP BEY BUGÜN VAR YARIN YOKArslanbek Sultanbekov ise, eseri Türk ırkına hediye ettiğini belirterek Tayyip Erdoğana atfedilmesi kötü bir şey dedi. Sultanbekov şöyle devam etti: Bu şarkı bana ait, 1997 yılında kendi köyümde yazdım bu şarkıyı. Sözleri ve müziği bana ait olan bir eser. 20 dakikada gelen bir ilham sonucu yaptığım bir eser. Tayyip Bey bir siyasetçidir, bugün vardır yarın yoktur ama dombra şarkısı halka aittir. 2 gündür uyuyamıyorum, neden şarkımı çaldılar diye soruyorum. Uğur Işılaka, Facebooktan neden bu şarkıyı uyaraldığını surduğunu ancak kendisini bloke ettiğini vurgulayan Arslanbek Sultanbekov, şarkı Cengiz Han marşı olmadığının altını çizdi. Dava konusunda avukatlarımla konuşacağını ve Türkiyeye gelip basın açıklaması yapacağını ifade etti.BU YÜCE ŞARKININ DEĞERİNİ DÜŞÜRDÜNÜZArslanbekov, Uğur Işılakın Sizi Türkiyeye davet ediyorum, gelin, oturup konuşalım, bunlar orta yerde konuşulacak şeyler değil teklifine ise Bizim isteğimiz sadece siyasi olarak kullanılmamasıdır. Bizim eserimiz satılık değildir. Ben halk için yaptım, siyasiler için yapmadım. Rusyada da Kafkasyada da seçimler çok oldu. Ben karışmadım, şarkımı da vermedim. Siz bu yüce şarkının değerini düşürdünüz. karşılığını verdi.UĞUR BEYİN AYAĞINA GİTMEYECEĞİMSultanbek Arslanbekov, daha sonra Samanyolu Haber televizyonunun canlı yayınına da katıldı. Şarkının kendisine ait olduğunu burada da yineleyen Arslanbekov Uğur Beyin ayağına gitmeyeceğim. Ona çok kızgınım. İsterse kendisi gelsin. Benim şarkılarım satılık değil. Ben halk ozanıyım, bena hırsız muamelesi yapıldı. Türkler üzülmesin, her zaman oraya geliyor, yine geleceğim, orada yine söyleyeceğim. dedi. Sanatçı; şarkının, Türk halklarının birleşimi için yapıldığını belirtirken, Uğur Işılakın bunu siyaset için kullanılması ayıp bir şeydir. İnsanlar önce çalıyor, sonra diyor ki aa, bu onun muymuş! Bunlara gerek yok. ifadalelerini kullandı.
Zaman
Güncel
21.02.2014
EserTürkhalkınınsiyasilerkullanamazEser Türk halkının siyasiler kullanamaz
Eser Türk halkının, siyasiler kullanamaz
Zaman
21.02.2014
16:50
AK Partinin Dombra isimli eserin seçim şarkısı olarak kullanacağını duyurmasıyla başlayan tartışma büyüyor. Eserin sahibi Sultanbek Arslanbekov ile şarkıyı Recep Tayyip Erdoğan şeklinde sözlerini yeniden düzenleyen Uğur Işılak, CNN Türk’te karşı karşıya geldi. Işılak, Şarkının müziğini anonim sanıyorduk, sizi Türkiyeye Türkiyeye davet ediyorum, buyrun konuşalım derken, Arslanbekov Bizim tek isteğimiz tüm Türkler için yazılan bir eserin bir kişi için ve siyasi olarak kullanılmamasıdır cevabını verdi.IŞILAK: FENERBAHÇE VE BURSASPOR DA KULLANDIUğur Işılak, bugüne kadar şarkının müziğini anonim, sözlerinin ise Sultanbekova ait olduğunu düşündüğünü belirtti. Çevreden de aldığımız bilgiler de hep bu doğrultudaydı. Sadece biz böyle düşünmedik. Aydın belediye başkan adayı ve milletvekili olan zat bunun anonim eser olduğun ifade etti. diyen Işılak, Bu şekilde düşünen sadece biz değiliz. Fenerbahçe, Bursaspor gibi takımlarda kullanılmış. Bugüne kadar bir şey çıkmamış. Aksi ispat edilene kadar anonimdir. Sultanbekov bu eserin bestesi bana ait diyor. 1990 yılında yazdım diyor. Ben bunu ilk defa duyuyorum. Bestenin de müziğin de kendisine ait olduğun duyuyorum. Biz de eseri anonim olarak biliyorduk. Anonim değil değil de bir kişiye ait olduğun bildiğimiz bir müziği neden izin almayalım. Biz bu eserde bu nazarla bakarak hareket ettik ifadelerini kullandı.MANEVİ MESELELER KİMSENİN TEKELİNDE DEĞİLDİRAnonim olduğu yüzde 100 tespit edilirse oturulur konuşulur. diyen Işılak şöyle devam etti: Hatta birlikte okur konuşuruz. İki hısım edasıyla konuşuruz. Eğer bir hata yapılmışsa hatayı telafi ederiz. Dombıra birilerinin tekelinde gibi hareket etmenin anlamı yoktur. Türküler kimsenin tekelinde değildir. Manevi meseleler kimsenin tekelinde değildir. 2-3 gün içinde öyle tweet alıyorum ki. Benim bundan 10 sene evvel önce yaptığım Haydi Anadolu Yol Kardeşlik Yolu, AK Parti tarafından kullanıldı. Bunun için dava açmadım. Haydi Anadolu Kürtler Kürtçe olarak tarafından meydanlarda söyleniyor.ESER TÜRK HALKININ, TAYYİP BEY BUGÜN VAR YARIN YOKArslanbek Sultanbekov ise, eseri Türk ırkına hediye ettiğini belirterek Tayyip Erdoğana atfedilmesi kötü bir şey dedi. Sultanbekov şöyle devam etti: Bu şarkı bana ait, 1997 yılında kendi köyümde yazdım bu şarkıyı. Sözleri ve müziği bana ait olan bir eser. 20 dakikada gelen bir ilham sonucu yaptığım bir eser. Tayyip Bey bir siyasetçidir, bugün vardır yarın yoktur ama dombra şarkısı halka aittir. 2 gündür uyuyamıyorum, neden şarkımı çaldılar diye soruyorum. Uğur Işılaka, Facebooktan neden bu şarkıyı uyaraldığını surduğunu ancak kendisini bloke ettiğini vurgulayan Arslanbek Sultanbekov, şarkı Cengiz Han marşı olmadığının altını çizdi. Dava konusunda avukatlarımla konuşacağını ve Türkiyeye gelip basın açıklaması yapacağını ifade etti.BU YÜCE ŞARKININ DEĞERİNİ DÜŞÜRDÜNÜZArslanbekov, Uğur Işılakın Sizi Türkiyeye davet ediyorum, gelin, oturup konuşalım, bunlar orta yerde konuşulacak şeyler değil teklifine ise Bizim isteğimiz sadece siyasi olarak kullanılmamasıdır. Bizim eserimiz satılık değildir. Ben halk için yaptım, siyasiler için yapmadım. Rusyada da Kafkasyada da seçimler çok oldu. Ben karışmadım, şarkımı da vermedim. Siz bu yüce şarkının değerini düşürdünüz. karşılığını verdi.UĞUR BEYİN AYAĞINA GİTMEYECEĞİMSultanbek Arslanbekov, daha sonra Samanyolu Haber televizyonunun canlı yayınına da katıldı. Şarkının kendisine ait olduğunu burada da yineleyen Arslanbekov Uğur Beyin ayağına gitmeyeceğim. Ona çok kızgınım. İsterse kendisi gelsin. Benim şarkılarım satılık değil. Ben halk ozanıyım, bena hırsız muamelesi yapıldı. Türkler üzülmesin, her zaman oraya geliyor, yine geleceğim, orada yine söyleyeceğim. dedi. Sanatçı; şarkının, Türk halklarının birleşimi için yapıldığını belirtirken, Uğur Işılakın bunu siyaset için kullanılması ayıp bir şeydir. İnsanlar önce çalıyor, sonra diyor ki aa, bu onun muymuş! Bunlara gerek yok. ifadalelerini kullandı.
Zaman
Ana Sayfa
21.02.2014
EserTürkhalkınınsiyasilerkullanamazEser Türk halkının siyasiler kullanamaz
Eser Türk halkının, siyasilere mal edilemez
Zaman
21.02.2014
16:23
AK Partinin Dombra isimli eserin seçim şarkısı olarak kullanacağını duyurmasıyla başlayan tartışma büyüyor. Eserin sahibi Sultanbek Arslanbekov ile şarkıyı Recep Tayyip Erdoğan şeklinde sözlerini yeniden düzenleyen Uğur Işılak, CNN Türk’te karşı karşıya geldi. Işılak, Şarkının müziğini anonim sanıyorduk, sizi Türkiyeye Türkiyeye davet ediyorum, buyrun konuşalım derken, Arslanbekov Bizim tek isteğimiz tüm Türkler için yazılan bir eserin bir kişi için ve siyasi olarak kullanılmamasıdır cevabını verdi.Uğur Işılak, bugüne kadar şarkının müziğini anonim, sözlerinin ise Sultanbekova ait olduğunu düşündüğünü belirtti. Çevreden de aldığımız bilgiler de hep bu doğrultudaydı. Sadece biz böyle düşünmedik. Aydın belediye başkan adayı ve milletvekili olan zat bunun anonim eser olduğun ifade etti. diyen Işılak, Bu şekilde düşünen sadece biz değiliz. Fenerbahçe, Bursaspor gibi takımlarda kullanılmış. Bugüne kadar bir şey çıkmamış. Aksi ispat edilene kadar anonimdir. Sultanbekov bu eserin bestesi bana ait diyor. 1990 yılında yazdım diyor. Ben bunu ilk defa duyuyorum. Bestenin de müziğin de kendisine ait olduğun duyuyorum. Biz de eseri anonim olarak biliyorduk. Anonim değil değil de bir kişiye ait olduğun bildiğimiz bir müziği neden izin almayalım. Biz bu eserde bu nazarla bakarak hareket ettik. Bu yüzde 100 tespit edilirse oturulur konuşulur. Hatta birlikte okur konuşuruz. İki hısım edasıyla konuşuruz. Eğer bir hata yapılmışsa hatayı telafi ederiz. Dombıra birilerinin tekelinde gibi hareket etmenin anlamı yoktur. Türküler kimsenin tekelinde değildir. Manevi meseleler kimsenin tekelinde değildir. 2-3 gün içinde öyle tweet alıyorum ki. Benim bundan 10 sene evvel önce yaptığım Haydi Anadolu Yol Kardeşlik Yolu, AK Parti tarafından kullanıldı. Bunun için dava açmadım. Haydi Anadolu Kürtler Kürtçe olarak tarafından meydanlarda söyleniyor.Arslanbek Sultanbekov ise, eseri Türk ırkına hediye ettiğini belirterek Tayyip Erdoğana atfedilmesi kötü bir şey dedi. Sultanbekov şöyle devam etti: Bu şarkı bana ait, 1997 yılında kendi köyümde yazdım bu şarkıyı. Sözleri ve müziği bana ait olan bir eser. 20 dakikada gelen bir ilham sonucu yaptığım bir eser. Tayyip Bey bir siyasetçidir, bugün vardır yarın yoktur ama dombra şarkısı halka aittir. 2 gündür uyuyamıyorum, neden şarkımı çaldılar diye soruyorum. Uğur Işılaka, Facebooktan neden bu şarkıyı uyaraldığını surduğunu ancak kendisini bloke ettiğini vurgulayan Arslanbek Sultanbekov, şarkı Cengiz Han marşı olmadığının altını çizdi. Dava konusunda avukatlarımla konuşacağını ve Türkiyeye gelip basın açıklaması yapacağını ifade etti.Arslanbekov, Uğur Işılakın Sizi Türkiyeye davet ediyorum, gelin, oturup konuşalım, bunlar orta yerde konuşulacak şeyler değil teklifine ise Bizim isteğimiz sadece siyasi olarak kullanılmamasıdır. Bizim eserimiz satılık değildir. Ben halk için yaptım, siyasiler için yapmadım. Rusyada da Kafkasyada da seçimler çok oldu. Ben karışmadım, şarkımı da vermedim. Siz bu yüce şarkının değerini düşürdünüz. karşılığını verdi.
Zaman
Güncel
21.02.2014
EserTürkhalkınınsiyasileremaledilemezEser Türk halkının siyasilere mal edilemez
Eser Türk halkının, siyasilere mal edilemez
Zaman
21.02.2014
16:23
AK Partinin Dombra isimli eserin seçim şarkısı olarak kullanacağını duyurmasıyla başlayan tartışma büyüyor. Eserin sahibi Sultanbek Arslanbekov ile şarkıyı Recep Tayyip Erdoğan şeklinde sözlerini yeniden düzenleyen Uğur Işılak, CNN Türk’te karşı karşıya geldi. Işılak, Şarkının müziğini anonim sanıyorduk, sizi Türkiyeye Türkiyeye davet ediyorum, buyrun konuşalım derken, Arslanbekov Bizim tek isteğimiz tüm Türkler için yazılan bir eserin bir kişi için ve siyasi olarak kullanılmamasıdır cevabını verdi.Uğur Işılak, bugüne kadar şarkının müziğini anonim, sözlerinin ise Sultanbekova ait olduğunu düşündüğünü belirtti. Çevreden de aldığımız bilgiler de hep bu doğrultudaydı. Sadece biz böyle düşünmedik. Aydın belediye başkan adayı ve milletvekili olan zat bunun anonim eser olduğun ifade etti. diyen Işılak, Bu şekilde düşünen sadece biz değiliz. Fenerbahçe, Bursaspor gibi takımlarda kullanılmış. Bugüne kadar bir şey çıkmamış. Aksi ispat edilene kadar anonimdir. Sultanbekov bu eserin bestesi bana ait diyor. 1990 yılında yazdım diyor. Ben bunu ilk defa duyuyorum. Bestenin de müziğin de kendisine ait olduğun duyuyorum. Biz de eseri anonim olarak biliyorduk. Anonim değil değil de bir kişiye ait olduğun bildiğimiz bir müziği neden izin almayalım. Biz bu eserde bu nazarla bakarak hareket ettik. Bu yüzde 100 tespit edilirse oturulur konuşulur. Hatta birlikte okur konuşuruz. İki hısım edasıyla konuşuruz. Eğer bir hata yapılmışsa hatayı telafi ederiz. Dombıra birilerinin tekelinde gibi hareket etmenin anlamı yoktur. Türküler kimsenin tekelinde değildir. Manevi meseleler kimsenin tekelinde değildir. 2-3 gün içinde öyle tweet alıyorum ki. Benim bundan 10 sene evvel önce yaptığım Haydi Anadolu Yol Kardeşlik Yolu, AK Parti tarafından kullanıldı. Bunun için dava açmadım. Haydi Anadolu Kürtler Kürtçe olarak tarafından meydanlarda söyleniyor.Arslanbek Sultanbekov ise, eseri Türk ırkına hediye ettiğini belirterek Tayyip Erdoğana atfedilmesi kötü bir şey dedi. Sultanbekov şöyle devam etti: Bu şarkı bana ait, 1997 yılında kendi köyümde yazdım bu şarkıyı. Sözleri ve müziği bana ait olan bir eser. 20 dakikada gelen bir ilham sonucu yaptığım bir eser. Tayyip Bey bir siyasetçidir, bugün vardır yarın yoktur ama dombra şarkısı halka aittir. 2 gündür uyuyamıyorum, neden şarkımı çaldılar diye soruyorum. Uğur Işılaka, Facebooktan neden bu şarkıyı uyaraldığını surduğunu ancak kendisini bloke ettiğini vurgulayan Arslanbek Sultanbekov, şarkı Cengiz Han marşı olmadığının altını çizdi. Dava konusunda avukatlarımla konuşacağını ve Türkiyeye gelip basın açıklaması yapacağını ifade etti.Arslanbekov, Uğur Işılakın Sizi Türkiyeye davet ediyorum, gelin, oturup konuşalım, bunlar orta yerde konuşulacak şeyler değil teklifine ise Bizim isteğimiz sadece siyasi olarak kullanılmamasıdır. Bizim eserimiz satılık değildir. Ben halk için yaptım, siyasiler için yapmadım. Rusyada da Kafkasyada da seçimler çok oldu. Ben karışmadım, şarkımı da vermedim. Siz bu yüce şarkının değerini düşürdünüz. karşılığını verdi.
Zaman
Ana Sayfa
21.02.2014
EserTürkhalkınınsiyasileremaledilemezEser Türk halkının siyasilere mal edilemez
Türk STK’lardan Sabah’a tepki: ABD’de demokratik katılım hakkımız
Zaman
12.02.2014
02:15
ABD’deki Türk sivil toplum temsilcileri, farklı siyasetçilere ulaşılmasını ve bağış yapılmasını olumsuz şekilde takdim eden Sabah’a tepki gösterdi. Türki Amerikan Birliği Başkanı Dr. Faruk Taban, “Amerika’daki Türkler olarak demokratik sistemin parçası olmaya çalışmaktan daha doğal bir hakkımız yok.” dedi.ABD’deki Türk toplumunun siyasal sisteme demokratik katılımının, iktidar yanlısı bir kısım basın tarafından kabahatmiş gibi gösterilmesi tepkiyle karşılandı. Sabah gazetesi, pazar günkü birinci sayfasında manşetten verdiği haberde Amerika’da Hizmet camiasına yakınlığıyla bilinen bazı sivil toplum temsilcileri ve işadamlarının Amerikalı siyasetçilere bağışta bulunduğunu yazdı. Siyasî kampanyaların devletten değil, halktan alınan yardımlarla yürütüldüğü Amerikan sisteminde bağışlar en az oy kadar sistemin meşru unsuru. Tüm bağışların resmî kayıtları da halka açık. Haberde adı geçen Türki Amerikan Birliği’nin (TAA) Başkanı Dr. Faruk Taban, “Amerika’daki Türkler olarak demokratik sistemin parçası olmaya çalışmaktan daha doğal bir hakkımız yok. Oy vermeden ve siyasî bağışta bulunmadan Amerika’da yaşayan Türklerin çıkarlarını güçlü şekilde savunmak mümkün olmaz.” dedi. Taban, sistem gereği bağışların kurumlar tarafından değil ‘arzu eden bireyler’ tarafından yapıldığını kaydetti. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve diplomatik misyonları, Amerika’daki Türk diasporasını tüm haklarını ve imkânlarını kullanarak sistemin parçası olmaya teşvik ediyor. Üst düzey devlet yetkilileri, ziyaretlerinde toplum liderleriyle görüşüyor ve siyaset mekanizmaları dahil ülkeye entegrasyonun önemini vurguluyor. TAA, Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi (ATAA) ve Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu (FTAA) gibi farklı ideolojik kesimleri temsil eden tüm kuruluşlar, üyelerine siyasî bağış ve katılım telkininde bulunuyor. ATAA’nın eski başkanlarından avukat Günay Övünç, 31 Ocak’ta New York’ta yapılan ‘Türk-Amerikan Hukuk Konferansı’nda Amerika’daki Türk toplumunun ‘çıkarları koruma sistemi’nin ‘dört boyutlu’ olduğunu söyledi: Klasik lobicilik, para verme, hukukî savunma ve kültürel alışveriş. Zaman’a konuşan Övünç’e göre en önemli bileşenlerden biri, ‘hükümette ve siyasette kilit pozisyonlar edinmek’.ERMENİ LOBİSİYLE PARALEL YAYINBireysel bağışlarıyla Demokratik Parti’de Ulusal Finans Komitesi üyeliğine kadar yükselen Burak Yeneroğlu, Amerikan Türk toplumunun gurur duyduğu isimlerden. ‘Turks for Obama’ (Obama’yı Destekleyen Türkler) adlı kampanyayla son başkanlık yarışındaki performansı parti yönetimince takdirle karşılandı. Koyu bir partizanlık gütmeyen Türkler, sadece Demokratlara değil, Cumhuriyetçilere de destek veriyor. Sabah, Türkiye’yi eleştiren Cumhuriyetçi Parti başkan adaylarından eski Teksas Valisi Rick Perry’ye de bağış yapılmasını olumsuz şekilde takdim etti. Ancak uzmanlara göre, Türkiye’yi ve Türkleri yeterince iyi tanımayan ya da olumsuz kanaatler besleyen siyasetçileri dışlamak doğru bir strateji değil. Aksine, böylelerini Türk düşmanı lobilerin oyuncağı haline gelmekten kurtarmak için yakınlık kurmanın faydalarına işaret ediliyor. Amerika’daki Türk toplumunun farklı siyasetçilere ulaşmasının ve bağış yapmasının nice somut getirisi oldu. ABD Kongresi’ndeki Türkiye’nin Dostları Grubu’nun üyeleri arttı. Ermeni tasarılarına ‘evet’ diyenlerin oranı son yıllarda azaldı. Türklerin Amerikan siyasetinde giderek artan etkisi, bazı hasım grupları rahatsız ediyor. Hizmet camiası, bu bağlamda Ermeni lobisinin son dönemlerde en çok hedef aldığı grupların başında geliyor. Ermeni diaspora medyası, Amerikalı siyasetçilere yapılan bağışlardan ve Türkiye gezilerine götürülmelerinden duydukları rahatsızlığı her vesileyle ifade ediyor. Sabah gazetesinin yayınının Ermeni medyasıyla paralellik arz etmesi, Amerika’daki Türk toplumunca esefle karşılandı. Sabah, TAA çatısı altındaki 200’ü aşkın kuruluşun ‘ABD sathına yayılmış sivil toplum görünümündeki örgüt merkezleri’ olduğunu da ima etti. Oysa Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Şubat 2012’de TAA’nın Washington’daki merkezinde onuruna verilen resepsiyona gelmiş ve şöyle konuşmuştu: “Hemen hemen bütün Amerika sathına yayılmış sivil toplum kuruluşlarımızın yaptıkları çalışmalar, festivaller, faaliyetler, temaslar ve açtıkları okullar bizim için büyük bir güç kaynağıdır. Bütün bu faaliyetlere emekleri geçen bütün vatandaşlarımızı tebrik ediyorum.” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da TAA üye kuruluşlarından New York’taki Türk Kültür Merkezi’nin Eylül 2007’deki iftar programında o dönem senatör olan Hillary Clinton&rs
Zaman
En Çok Okunan
12.02.2014
TürkSTK’lardanSabah’atepkiABD’dedemokratikkatılımhakkımızTürk STK’lardan Sabah’a tepki ABD’de demokratik katılım hakkımız
Türk STK’lardan Sabah’a tepki: ABD’de demokratik katılım hakkımız
Zaman
12.02.2014
02:15
ABD’deki Türk sivil toplum temsilcileri, farklı siyasetçilere ulaşılmasını ve bağış yapılmasını olumsuz şekilde takdim eden Sabah’a tepki gösterdi. Türki Amerikan Birliği Başkanı Dr. Faruk Taban, “Amerika’daki Türkler olarak demokratik sistemin parçası olmaya çalışmaktan daha doğal bir hakkımız yok.” dedi.ABD’deki Türk toplumunun siyasal sisteme demokratik katılımının, iktidar yanlısı bir kısım basın tarafından kabahatmiş gibi gösterilmesi tepkiyle karşılandı. Sabah gazetesi, pazar günkü birinci sayfasında manşetten verdiği haberde Amerika’da Hizmet camiasına yakınlığıyla bilinen bazı sivil toplum temsilcileri ve işadamlarının Amerikalı siyasetçilere bağışta bulunduğunu yazdı. Siyasî kampanyaların devletten değil, halktan alınan yardımlarla yürütüldüğü Amerikan sisteminde bağışlar en az oy kadar sistemin meşru unsuru. Tüm bağışların resmî kayıtları da halka açık. Haberde adı geçen Türki Amerikan Birliği’nin (TAA) Başkanı Dr. Faruk Taban, “Amerika’daki Türkler olarak demokratik sistemin parçası olmaya çalışmaktan daha doğal bir hakkımız yok. Oy vermeden ve siyasî bağışta bulunmadan Amerika’da yaşayan Türklerin çıkarlarını güçlü şekilde savunmak mümkün olmaz.” dedi. Taban, sistem gereği bağışların kurumlar tarafından değil ‘arzu eden bireyler’ tarafından yapıldığını kaydetti. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve diplomatik misyonları, Amerika’daki Türk diasporasını tüm haklarını ve imkânlarını kullanarak sistemin parçası olmaya teşvik ediyor. Üst düzey devlet yetkilileri, ziyaretlerinde toplum liderleriyle görüşüyor ve siyaset mekanizmaları dahil ülkeye entegrasyonun önemini vurguluyor. TAA, Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi (ATAA) ve Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu (FTAA) gibi farklı ideolojik kesimleri temsil eden tüm kuruluşlar, üyelerine siyasî bağış ve katılım telkininde bulunuyor. ATAA’nın eski başkanlarından avukat Günay Övünç, 31 Ocak’ta New York’ta yapılan ‘Türk-Amerikan Hukuk Konferansı’nda Amerika’daki Türk toplumunun ‘çıkarları koruma sistemi’nin ‘dört boyutlu’ olduğunu söyledi: Klasik lobicilik, para verme, hukukî savunma ve kültürel alışveriş. Zaman’a konuşan Övünç’e göre en önemli bileşenlerden biri, ‘hükümette ve siyasette kilit pozisyonlar edinmek’.ERMENİ LOBİSİYLE PARALEL YAYINBireysel bağışlarıyla Demokratik Parti’de Ulusal Finans Komitesi üyeliğine kadar yükselen Burak Yeneroğlu, Amerikan Türk toplumunun gurur duyduğu isimlerden. ‘Turks for Obama’ (Obama’yı Destekleyen Türkler) adlı kampanyayla son başkanlık yarışındaki performansı parti yönetimince takdirle karşılandı. Koyu bir partizanlık gütmeyen Türkler, sadece Demokratlara değil, Cumhuriyetçilere de destek veriyor. Sabah, Türkiye’yi eleştiren Cumhuriyetçi Parti başkan adaylarından eski Teksas Valisi Rick Perry’ye de bağış yapılmasını olumsuz şekilde takdim etti. Ancak uzmanlara göre, Türkiye’yi ve Türkleri yeterince iyi tanımayan ya da olumsuz kanaatler besleyen siyasetçileri dışlamak doğru bir strateji değil. Aksine, böylelerini Türk düşmanı lobilerin oyuncağı haline gelmekten kurtarmak için yakınlık kurmanın faydalarına işaret ediliyor. Amerika’daki Türk toplumunun farklı siyasetçilere ulaşmasının ve bağış yapmasının nice somut getirisi oldu. ABD Kongresi’ndeki Türkiye’nin Dostları Grubu’nun üyeleri arttı. Ermeni tasarılarına ‘evet’ diyenlerin oranı son yıllarda azaldı. Türklerin Amerikan siyasetinde giderek artan etkisi, bazı hasım grupları rahatsız ediyor. Hizmet camiası, bu bağlamda Ermeni lobisinin son dönemlerde en çok hedef aldığı grupların başında geliyor. Ermeni diaspora medyası, Amerikalı siyasetçilere yapılan bağışlardan ve Türkiye gezilerine götürülmelerinden duydukları rahatsızlığı her vesileyle ifade ediyor. Sabah gazetesinin yayınının Ermeni medyasıyla paralellik arz etmesi, Amerika’daki Türk toplumunca esefle karşılandı. Sabah, TAA çatısı altındaki 200’ü aşkın kuruluşun ‘ABD sathına yayılmış sivil toplum görünümündeki örgüt merkezleri’ olduğunu da ima etti. Oysa Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Şubat 2012’de TAA’nın Washington’daki merkezinde onuruna verilen resepsiyona gelmiş ve şöyle konuşmuştu: “Hemen hemen bütün Amerika sathına yayılmış sivil toplum kuruluşlarımızın yaptıkları çalışmalar, festivaller, faaliyetler, temaslar ve açtıkları okullar bizim için büyük bir güç kaynağıdır. Bütün bu faaliyetlere emekleri geçen bütün vatandaşlarımızı tebrik ediyorum.” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da TAA üye kuruluşlarından New York’taki Türk Kültür Merkezi’nin Eylül 2007’deki iftar programında o dönem senatör olan Hillary Clinton&rs
Zaman
Dünya
12.02.2014
TürkSTK’lardanSabah’atepkiABD’dedemokratikkatılımhakkımızTürk STK’lardan Sabah’a tepki ABD’de demokratik katılım hakkımız
Boynu bükük külliyenin vefalı dostları
Zaman
07.02.2014
02:15
Bugün çoğumuz haberdar olmasak da Rodos Adası’ndaki Murat Reis Türbesi’nin Osmanlı Donanması için ehemmiyeti büyüktü. Bu tarihî mekâna şimdilerde Şaban ve eşi Süheyla Karkınglıoğlu sahip çıkıyor. 55 yıldır mezarlığın hem bakımını hem de bekçiliğini yapan yaşlı çifti düşündüren, kendilerinden sonra türbenin kime emanet edileceği.Ege Denizi’ndeki 12 adaların en büyüğü, Evliya Çelebi’nin “Bunca memleket gördüm, içinde bu Rodos surları gibi müstahkemini görmedim.” iltifatına mazhar olan Rodos… Her sokağında, burada 392 yıl hâkimiyet süren Osmanlı’ya ait bir kültür mirası bulmak mümkün. Ancak bir tanesi diğerlerinden farklı. Zira Osmanlı askerleri için de değeri çok büyüktü bu adanın. Onu bunca değerli kılan 1609’da, 103 yaşındayken cephede şehit düşen Hint Okyanusu Filolar Komutanı Murat Reis’in türbesinin ada sınırları içinde bulunması. Murat Reis, Barbaros Hayrettin Paşa’nın ve Preveze Deniz Zaferi’nde Andrea Doria’yı yenen filonun amirallerinden. Osmanlı Donanması Akdeniz’de her sefere çıktığında ada açıklarında onu topla selamlayıp türbesini ziyaret ettikten sonra yola çıkarmış. Rodos’un fethi sırasında şehit olan 30 bin Osmanlı askerinin kabri de bu türbede bulunuyor. Mezarlığın tamamının adı Murat Reis Külliyesi. İçindeki Murat Reis Camii 1972 yılında kapatılmış. Rodos şehrinin ortasındaki külliye, Türk şehitliği olarak da biliniyor ve birçok zatın kabri de burada bulunuyor. Neredeyse harabeye dönen külliye ve mezarlıklar, yılların hüznünü ve yıpranmışlığını yansıtıyor.Harap haldeki külliyenin yıllardır iki vefalı dostu var. Bugüne kadar gelmesinde onların katkısı büyük: Şaban ve Süheyla Karkınglıoğlu… Şaban amca 83, eşi Süheyla teyze 75 yaşında. Yaklaşık 55 yıldır mezarlığın hem bakımını hem bekçiliğini yapıyor, türbenin yanında tek odalı bir kulübede yaşıyorlar. Kıbrıs çıkarmasında vefat eden son Rodos müftüsü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu’nun külliyeye bakmasına yardımcı olmak için buraya taşınmışlar. O yıllarda camiyi temizleyip, cemaate hazırlıyorlarmış. Müftü vefat ettikten sonra da bırakıp gidememişler burayı. Kimseden tek kuruş almadan türbe ve Osmanlı mezarlarının bakımına adamışlar kendilerini. Birkaç defa ateşe verilip yakılan türbe ve mezarlar epey hasar görmüş. Yine onlar temizleyip korumuş mekânı. İki çocukları evlenip Türkiye’ye yerleşmiş, onları da yanlarına çağırmışlar ama yaşlı çift ölene kadar külliyeye sahip çıkma arzusunda: “Burası bize emanet. Allah büyük, yardım etti bugünlere geldik. Biz de olmazsak burayı kapatırlar.”Rodos Belediyesi’nin, külliyenin tadilatı için 900 bin Euro ayırdığını fakat restore yerine külliyenin girişindeki tarihî yapıyı müzik okuluna çevirme kararı aldığını söylüyor Şaban amca ve Türk yetkililere sesleniyor: “Biz de ölürsek bu kutsal mekânlar yok olup gidecek. Osmanlı’nın emanetine sahip çıkılsın.” Şaban amca üç dil biliyor, Türkiye gündemini yakından takip ediyor. Tam bir yaşayan tarih. Anlatacak öyle çok anısı var ki… Fakat Rodos’ta kendini dinleyecek misafirleri yok. Türkiye’den gelip türbeyi ziyaret edenlerle dertleşiyor zaman zaman. Adadaki Türk gençlerin külliyeden haberleri bile olmadığını anlatıyor. O da her yaşlı gibi “Devir çok değişti.” diye serzenişte bulunuyor genç nesle.Şaban ve eşi Süheyla KarkınglıoğluSüheyla teyze ise hem caminin hem türbenin boynunun bükük kaldığını anlatıyor: “Buranın Türkleri, ‘Bu insanlar kim, yardıma ihtiyaç var mı, külliye ne halde?’ diye hiç gelip sormaz. Sadece mevlit okutmak ya da adak için gelirler. Cami kapanınca kimse uğramaz oldu. Gençler böyle bir yer olduğunu bilmiyor bile.”Rodos’a neden gidilmeli?Rodos’u ziyaret etmek için pek çok sebep var elbette. Lakin hem Osmanlı izlerini görmek hem de Murat Reis’e vefa göstermek için de bir fırsat bulunmalı. Adalardaki Osmanlı ve Yunan kültürünün senteziyle oluşmuş dostluk atmosferi, tüm önyargıları bir anda kırıyor. Her dükkânda esnaf, ‘Türkler dostumuz’ ifadeleriyle karşılayıp, tebessüm dolu bir alışverişle uğurluyor sizi.Rodos’a Marmaris’ten bir saatlik kısa bir feribot yolculuğuyla gidilebildiği gibi belirli dönemlerde Bodrum’dan yapılan feribot seferleriyle de ulaşım gayet kolay. Yunan adalarına vize kolaylığı getirildiğinden, vizeyi Rodos limanda uygun bir ücret karşılığında alabiliyorsunuz. Yeşil pasaportu ve Schengen vizesi olanlar ise adaya rahatça giriş yapabiliyor. Otantik butik oteller bulmak da çok kolay. Başka bir alternatif ise, bizim de yaptığımız gibi, makul bir fiyatla Cruise gemisine binip üç günde istediğiniz üç Yunan adasını gezmek. Böylelikle hem vize hem de otel sıkıntısı çekmemiş oluyorsunuz. Üstelik diğer adalar da görmeye d
Zaman
En Çok Okunan
07.02.2014
BoynubükükkülliyeninvefalıdostlarıBoynu bükük külliyenin vefalı dostları
Boynu bükük külliyenin vefalı dostları
Zaman
07.02.2014
02:04
Bugün çoğumuz haberdar olmasak da Rodos Adası’ndaki Murat Reis Türbesi’nin Osmanlı Donanması için ehemmiyeti büyüktü. Bu tarihî mekâna şimdilerde Şaban ve eşi Süheyla Karkınglıoğlu sahip çıkıyor. 55 yıldır mezarlığın hem bakımını hem de bekçiliğini yapan yaşlı çifti düşündüren, kendilerinden sonra türbenin kime emanet edileceği.Ege Denizi’ndeki 12 adaların en büyüğü, Evliya Çelebi’nin “Bunca memleket gördüm, içinde bu Rodos surları gibi müstahkemini görmedim.” iltifatına mazhar olan Rodos… Her sokağında, burada 392 yıl hâkimiyet süren Osmanlı’ya ait bir kültür mirası bulmak mümkün. Ancak bir tanesi diğerlerinden farklı. Zira Osmanlı askerleri için de değeri çok büyüktü bu adanın. Onu bunca değerli kılan 1609’da, 103 yaşındayken cephede şehit düşen Hint Okyanusu Filolar Komutanı Murat Reis’in türbesinin ada sınırları içinde bulunması. Murat Reis, Barbaros Hayrettin Paşa’nın ve Preveze Deniz Zaferi’nde Andrea Doria’yı yenen filonun amirallerinden. Osmanlı Donanması Akdeniz’de her sefere çıktığında ada açıklarında onu topla selamlayıp türbesini ziyaret ettikten sonra yola çıkarmış. Rodos’un fethi sırasında şehit olan 30 bin Osmanlı askerinin kabri de bu türbede bulunuyor. Mezarlığın tamamının adı Murat Reis Külliyesi. İçindeki Murat Reis Camii 1972 yılında kapatılmış. Rodos şehrinin ortasındaki külliye, Türk şehitliği olarak da biliniyor ve birçok zatın kabri de burada bulunuyor. Neredeyse harabeye dönen külliye ve mezarlıklar, yılların hüznünü ve yıpranmışlığını yansıtıyor.Harap haldeki külliyenin yıllardır iki vefalı dostu var. Bugüne kadar gelmesinde onların katkısı büyük: Şaban ve Süheyla Karkınglıoğlu… Şaban amca 83, eşi Süheyla teyze 75 yaşında. Yaklaşık 55 yıldır mezarlığın hem bakımını hem bekçiliğini yapıyor, türbenin yanında tek odalı bir kulübede yaşıyorlar. Kıbrıs çıkarmasında vefat eden son Rodos müftüsü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu’nun külliyeye bakmasına yardımcı olmak için buraya taşınmışlar. O yıllarda camiyi temizleyip, cemaate hazırlıyorlarmış. Müftü vefat ettikten sonra da bırakıp gidememişler burayı. Kimseden tek kuruş almadan türbe ve Osmanlı mezarlarının bakımına adamışlar kendilerini. Birkaç defa ateşe verilip yakılan türbe ve mezarlar epey hasar görmüş. Yine onlar temizleyip korumuş mekânı. İki çocukları evlenip Türkiye’ye yerleşmiş, onları da yanlarına çağırmışlar ama yaşlı çift ölene kadar külliyeye sahip çıkma arzusunda: “Burası bize emanet. Allah büyük, yardım etti bugünlere geldik. Biz de olmazsak burayı kapatırlar.”Rodos Belediyesi’nin, külliyenin tadilatı için 900 bin Euro ayırdığını fakat restore yerine külliyenin girişindeki tarihî yapıyı müzik okuluna çevirme kararı aldığını söylüyor Şaban amca ve Türk yetkililere sesleniyor: “Biz de ölürsek bu kutsal mekânlar yok olup gidecek. Osmanlı’nın emanetine sahip çıkılsın.” Şaban amca üç dil biliyor, Türkiye gündemini yakından takip ediyor. Tam bir yaşayan tarih. Anlatacak öyle çok anısı var ki… Fakat Rodos’ta kendini dinleyecek misafirleri yok. Türkiye’den gelip türbeyi ziyaret edenlerle dertleşiyor zaman zaman. Adadaki Türk gençlerin külliyeden haberleri bile olmadığını anlatıyor. O da her yaşlı gibi “Devir çok değişti.” diye serzenişte bulunuyor genç nesle.Şaban ve eşi Süheyla KarkınglıoğluSüheyla teyze ise hem caminin hem türbenin boynunun bükük kaldığını anlatıyor: “Buranın Türkleri, ‘Bu insanlar kim, yardıma ihtiyaç var mı, külliye ne halde?’ diye hiç gelip sormaz. Sadece mevlit okutmak ya da adak için gelirler. Cami kapanınca kimse uğramaz oldu. Gençler böyle bir yer olduğunu bilmiyor bile.”Rodos’a neden gidilmeli?Rodos’u ziyaret etmek için pek çok sebep var elbette. Lakin hem Osmanlı izlerini görmek hem de Murat Reis’e vefa göstermek için de bir fırsat bulunmalı. Adalardaki Osmanlı ve Yunan kültürünün senteziyle oluşmuş dostluk atmosferi, tüm önyargıları bir anda kırıyor. Her dükkânda esnaf, ‘Türkler dostumuz’ ifadeleriyle karşılayıp, tebessüm dolu bir alışverişle uğurluyor sizi.Rodos’a Marmaris’ten bir saatlik kısa bir feribot yolculuğuyla gidilebildiği gibi belirli dönemlerde Bodrum’dan yapılan feribot seferleriyle de ulaşım gayet kolay. Yunan adalarına vize kolaylığı getirildiğinden, vizeyi Rodos limanda uygun bir ücret karşılığında alabiliyorsunuz. Yeşil pasaportu ve Schengen vizesi olanlar ise adaya rahatça giriş yapabiliyor. Otantik butik oteller bulmak da çok kolay. Başka bir alternatif ise, bizim de yaptığımız gibi, makul bir fiyatla Cruise gemisine binip üç günde istediğiniz üç Yunan adasını gezmek. Böylelikle hem vize hem de otel sıkıntısı çekmemiş oluyorsunuz. Üstelik diğer adalar da görmeye d
Zaman
Ana Sayfa
07.02.2014
BoynubükükkülliyeninvefalıdostlarıBoynu bükük külliyenin vefalı dostları
Balat’ın fotoğrafçılardan ‘çektiği’
Zaman
02.02.2014
02:14
Balat karelerinin olmazsa olmazı ‘top oynayan çocuk’, ‘camdan bakan teyze’ ve ‘halı yıkayan kadın’a sorduk: Neden sizi çekiyorlar? Cevap: “Biz de bilmiyoruz.”“10-15 kişiden oluşan amatör fotoğraf gruplarının akınıyla bahara girildiğini anlayan Balat halkı, sokakta halı yıkama seanslarına start verdi.”Son dakika gelişmesi gibi duran bu cümle, tahmin edeceğiniz üzere ironik haberlere imza atan mizah sitesi Zaytung’dan. Ve her Zaytung haberi gibi gerçeklerden tamamen kopuk değil. Nitekim amatöründen profesyoneline fotoğraf meraklıları için bir nevi laboratuvar işlevi gören Fener ve Balat semtleri bu konuda Tarlabaşı’nın bile pabucunu dama atmış durumda. Şimdilerde fotoğraf makinesini eline alan, bu iki semtin yolunu tutuyor ve tabiri caizse; ‘camdan bakan yaşlı teyze’, ‘saçı başı dağılmış çocuk’, ‘kapı önünde laflayan kadın’ avına çıkıyor. Dizi ve film çekimlerine gelen ekipleri hiç saymıyoruz bile.Durumu ‘eskiye duyulan özlem’, ‘tarihi yapılara duyulan merak’ gibi sebeplerle açıklamak kolaycılık olacağından bizzat sakinleriyle görüşmek üzere Fener-Balat’a doğru yola koyuluyoruz. Bir elimde ses kayıt cihazı, diğerinde not tutmak üzere defterimle ara sokaklarda gezindikçe kimse dönüp bakmıyor bile. Bir şekilde semtlerini incelemeye gelenlere o kadar alışkınlar ki. Niyetimi açıkladığım kişiler de ağız birliği etmişçesine aynı tepkiyi veriyor: “Evet geliyorlar fotoğraf çekmeye. Hafta sonları bu sokaklardan geçilmiyor bazen. Bilmiyoruz ki neden çekiyorlar. Eski binaları seviyorlar herhalde.” ‘Renkli çamaşır asar mısınız?’ diye soruyorlarDışarıdan oldukça koyu olduğu belli olan pencere önü muhabbetlerden birini bozmak zorunda kalıyorum. Kur’an kursuna giderken komşusuyla iki lafın belini kırmak üzere duran kadına yaklaşıyor ve soruyorum: “Buralarda sürekli fotoğraf çekilmesinden sıkılıyor musunuz?” “Kızım ben pek anlamam o işlerden” deyip, pencereden bize bakan komşusunu çağırıyor. Fatma Korkmaz bizi kırmayıp aşağıya geliyor. 19 yaşındaki Korkmaz, Balat’a beş yıl önce gelin gelmiş. Fotoğrafçılardan sıkılıyor musunuz, sorusuna “Yoo niye sıkılalım, alıştık biz.” diye cevap veriyor. “Türkler de çok var ama daha çok yabancılar geliyor. Bir gün AB’ye girersek hiç yabancılık çekmem.” diye de espri yapıyor. Ona göre fotoğrafçıların en çok ilgisini çeken, binalar ve çamaşırlar. Fotoğrafçıların ve film ekiplerinin bazen kendilerinden ‘renkli çamaşırınız varsa asar mısınız?’ diye ricada bulunduklarını anlatan kadınlar, “Bazen de kendileri çamaşır getiriyor.” diyor. Korkmaz, bir gün de ‘ne kadar güzel evlerde oturuyorsunuz bir bilseniz’ diyen bir kadına evin durumunu anlatıp ‘isterseniz değiştirelim evleri’ diye karşılık verdiğini anlatıyor. Fotoğrafçıların ilgisinden genel olarak rahatsız olmadıklarını belirtirken eklemeden de geçemiyor genç kadın: “Geçende halı yıkarken çekmeye çalıştılar, rahatsız olduk. Sonuçta üstümüz başımız ıslak oluyor. Ben nereden bileyim o fotoğrafı nerede kullanacağını. Çekmeyin deyince çekmiyorlar sağ olsunlar. Ama haberimiz olmadan çekip koyuyorlarsa bir yerlere ona bir şey yapamıyoruz.”‘Para verdiklerinde seviniyoruz’Korkmaz’ın yanından ayrılıp bir başka ara sokağa giriyorum. Karşıdan, bu zamana kadar belki yüzlerce kez fotoğrafı çekilen Balatlı üç çocuk geliyor. Buz gibi havaya rağmen ve daha da önemlisi internet kafeye gitmek üzereyken yollarından ediyorum Aziz ve Bünyamin kardeşler ile Burak’ı. Geri çevirmiyorlar beni ve hep bir ağızdan başlıyorlar anlatmaya: “Abla bizim ev tarihi. 1970’te yanmış sonra tekrar yapılmış. Bizim evin önünde çok fotoğraf çekiyorlar. Geçen de benim fotoğrafımı çekti turist. Facebook’a da eklemiş. Bazen de biz onların fotoğrafını çekiyoruz. Kenan İmirzalıoğlu ile geçende fotoğraf çektirdik. Bazen para veriyorlar. Bana 5 lira verdi bir tanesi. O da bir şey mi bana 20 TL verdi...”‘Hiç sıkılmıyor musunuz peki?’ diye araya giriyorum. “Bazen sıkılıyoruz. Gözlerimiz ağrıyor.” diyor biri. “Para verince hoşumuza gidiyor.” diyor bir diğeri. “En çok maç yaparken çekiyorlar. En heyecanlı yerinde oyunu bozuyorlar.” diyor nihayetinde en küçükleri. Kimin, ne dediğine ben de şaşırıyorum ve ‘Eee bir fotoğraf da ben çekeyim bari’ diyorum. Dedik ya belki yüzlerce kez fotoğrafları çekildiğinden inanılmaz antrenmanlılar ve daha fotoğraf lafını duyar duymaz pozisyon alıyorlar. Kollarını birbirlerinin omuzuna attıkları o klasik pozu bir kez de bana verip internet kafenin yolunu tutuyorlar.‘Camdan bakan kadın’ın nesi ilginç?Fotoğrafçıların
Zaman
En Çok Okunan
02.02.2014
Balat’ınfotoğrafçılardan‘çektiği’Balat’ın fotoğrafçılardan ‘çektiği’
Balat’ın fotoğrafçılardan ‘çektiği’
Zaman
02.02.2014
02:05
Balat karelerinin olmazsa olmazı ‘top oynayan çocuk’, ‘camdan bakan teyze’ ve ‘halı yıkayan kadın’a sorduk: Neden sizi çekiyorlar? Cevap: “Biz de bilmiyoruz.”“10-15 kişiden oluşan amatör fotoğraf gruplarının akınıyla bahara girildiğini anlayan Balat halkı, sokakta halı yıkama seanslarına start verdi.”Son dakika gelişmesi gibi duran bu cümle, tahmin edeceğiniz üzere ironik haberlere imza atan mizah sitesi Zaytung’dan. Ve her Zaytung haberi gibi gerçeklerden tamamen kopuk değil. Nitekim amatöründen profesyoneline fotoğraf meraklıları için bir nevi laboratuvar işlevi gören Fener ve Balat semtleri bu konuda Tarlabaşı’nın bile pabucunu dama atmış durumda. Şimdilerde fotoğraf makinesini eline alan, bu iki semtin yolunu tutuyor ve tabiri caizse; ‘camdan bakan yaşlı teyze’, ‘saçı başı dağılmış çocuk’, ‘kapı önünde laflayan kadın’ avına çıkıyor. Dizi ve film çekimlerine gelen ekipleri hiç saymıyoruz bile.Durumu ‘eskiye duyulan özlem’, ‘tarihi yapılara duyulan merak’ gibi sebeplerle açıklamak kolaycılık olacağından bizzat sakinleriyle görüşmek üzere Fener-Balat’a doğru yola koyuluyoruz. Bir elimde ses kayıt cihazı, diğerinde not tutmak üzere defterimle ara sokaklarda gezindikçe kimse dönüp bakmıyor bile. Bir şekilde semtlerini incelemeye gelenlere o kadar alışkınlar ki. Niyetimi açıkladığım kişiler de ağız birliği etmişçesine aynı tepkiyi veriyor: “Evet geliyorlar fotoğraf çekmeye. Hafta sonları bu sokaklardan geçilmiyor bazen. Bilmiyoruz ki neden çekiyorlar. Eski binaları seviyorlar herhalde.” ‘Renkli çamaşır asar mısınız?’ diye soruyorlarDışarıdan oldukça koyu olduğu belli olan pencere önü muhabbetlerden birini bozmak zorunda kalıyorum. Kur’an kursuna giderken komşusuyla iki lafın belini kırmak üzere duran kadına yaklaşıyor ve soruyorum: “Buralarda sürekli fotoğraf çekilmesinden sıkılıyor musunuz?” “Kızım ben pek anlamam o işlerden” deyip, pencereden bize bakan komşusunu çağırıyor. Fatma Korkmaz bizi kırmayıp aşağıya geliyor. 19 yaşındaki Korkmaz, Balat’a beş yıl önce gelin gelmiş. Fotoğrafçılardan sıkılıyor musunuz, sorusuna “Yoo niye sıkılalım, alıştık biz.” diye cevap veriyor. “Türkler de çok var ama daha çok yabancılar geliyor. Bir gün AB’ye girersek hiç yabancılık çekmem.” diye de espri yapıyor. Ona göre fotoğrafçıların en çok ilgisini çeken, binalar ve çamaşırlar. Fotoğrafçıların ve film ekiplerinin bazen kendilerinden ‘renkli çamaşırınız varsa asar mısınız?’ diye ricada bulunduklarını anlatan kadınlar, “Bazen de kendileri çamaşır getiriyor.” diyor. Korkmaz, bir gün de ‘ne kadar güzel evlerde oturuyorsunuz bir bilseniz’ diyen bir kadına evin durumunu anlatıp ‘isterseniz değiştirelim evleri’ diye karşılık verdiğini anlatıyor. Fotoğrafçıların ilgisinden genel olarak rahatsız olmadıklarını belirtirken eklemeden de geçemiyor genç kadın: “Geçende halı yıkarken çekmeye çalıştılar, rahatsız olduk. Sonuçta üstümüz başımız ıslak oluyor. Ben nereden bileyim o fotoğrafı nerede kullanacağını. Çekmeyin deyince çekmiyorlar sağ olsunlar. Ama haberimiz olmadan çekip koyuyorlarsa bir yerlere ona bir şey yapamıyoruz.”‘Para verdiklerinde seviniyoruz’Korkmaz’ın yanından ayrılıp bir başka ara sokağa giriyorum. Karşıdan, bu zamana kadar belki yüzlerce kez fotoğrafı çekilen Balatlı üç çocuk geliyor. Buz gibi havaya rağmen ve daha da önemlisi internet kafeye gitmek üzereyken yollarından ediyorum Aziz ve Bünyamin kardeşler ile Burak’ı. Geri çevirmiyorlar beni ve hep bir ağızdan başlıyorlar anlatmaya: “Abla bizim ev tarihi. 1970’te yanmış sonra tekrar yapılmış. Bizim evin önünde çok fotoğraf çekiyorlar. Geçen de benim fotoğrafımı çekti turist. Facebook’a da eklemiş. Bazen de biz onların fotoğrafını çekiyoruz. Kenan İmirzalıoğlu ile geçende fotoğraf çektirdik. Bazen para veriyorlar. Bana 5 lira verdi bir tanesi. O da bir şey mi bana 20 TL verdi...”‘Hiç sıkılmıyor musunuz peki?’ diye araya giriyorum. “Bazen sıkılıyoruz. Gözlerimiz ağrıyor.” diyor biri. “Para verince hoşumuza gidiyor.” diyor bir diğeri. “En çok maç yaparken çekiyorlar. En heyecanlı yerinde oyunu bozuyorlar.” diyor nihayetinde en küçükleri. Kimin, ne dediğine ben de şaşırıyorum ve ‘Eee bir fotoğraf da ben çekeyim bari’ diyorum. Dedik ya belki yüzlerce kez fotoğrafları çekildiğinden inanılmaz antrenmanlılar ve daha fotoğraf lafını duyar duymaz pozisyon alıyorlar. Kollarını birbirlerinin omuzuna attıkları o klasik pozu bir kez de bana verip internet kafenin yolunu tutuyorlar.‘Camdan bakan kadın’ın nesi ilginç?Fotoğrafçıların
Zaman
Ana Sayfa
02.02.2014
Balat’ınfotoğrafçılardan‘çektiği’Balat’ın fotoğrafçılardan ‘çektiği’
Hollande: Hukukun üstünlüğü önemli, AB süreci devam etmeli
Zaman
28.01.2014
02:19
Fransa’dan Türkiye’ye 22 yıl aradan sonra cumhurbaşkanı düzeyinde ilk resmi ziyareti gerçekleştiren François Hollande, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı alanında ilerleme kaydetmesi gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanı Gül ise Fransa’nın 4 müzakere başlığına uyguladığı siyasi blokajı eleştirdi.22 yıl sonra ülkesi adına Ankara’ya ilk resmî ziyaretini gerçekleştiren Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığı alanlarında reformlara devam etmesi için Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerine devam etmesi gerektiğini söyledi. Fransız lider, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına ilişkin 23. ve 24. fasılların açılmasının gündeme gelebileceğini kaydetti.Hollande’ı ağırlayan Cumhurbaşkanı Gül ise üyelik tarihinden ziyade müzakerelerin önemine dikkat çekerek, Fransa’nın müzakere fasıllarıyla ilgili siyasi engelleri kaldırmasını istedi. Çankaya Köşkü’nde görüşen iki lider, Türki-ye’nin AB üyelik süreciyle ilgili önemli mesajlar verdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Fransa’nın 4 müzakere başlığına uyguladığı siyasi blokajı eleştirerek, “Biz bu sürecin tıkanmaması ve siyasi ipotek konulmamasını çok önemsiyoruz. Müzakereler tamamlandığında, Fransız halkının tercihini de saygıyla karşılayacağız. Türkiye, müzakere sürecini başarıyla bitirdiği takdirde o zaman Türk halkı da Norveç örneğindeki gibi başka tercihlerde de bulunabilir.” diye konuştu. Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı alanında ilerleme kaydetmesi gerektiğini savunan Hollande ise, “Müzakereler tam üyelik demek değildir, bu karar müzakerelerin sonunda referandumla Fransız halkı tarafından verilecektir. Ancak ben bu sürecin sürmesi gerektiğine inanıyorum. Fransa tarafından daha önce bloke edilen bir faslı açtık. Bu süreç güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü gibi zor ama önemli müzakere başlıklarıyla devam etmeli. İşte bunları da bu süreçte demek ki destek olacaktır ve Türkiye, neleri başarabileceğini ispatlayabilecektir.” dedi.YENİ ERMENİ TASARISI GELİYORHollande, basın toplantısında 1915 olayları ile ilgili soykırım iddialarının inkârını suç sayan yeni bir yasa tasarısını gündeme getireceğine işaret ederken, Fransız Anayasa Mahkemesi’nin 2011’de verdiği iptal kararını göz önünde bulundurarak hareket edeceklerini söyledi. Eski Cumhurbaşkanı Sarkozy döneminde benzer bir yasa tasarısı Fransız Meclisi ve Senatosu tarafından kabul edilmiş, ancak Fransız Anayasa Mahkemesi söz konusu tasarıyı iptal etmişti. Geçen ay Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Doğu Perinçek’in açtığı davada İsviçre’yi benzer bir yasa nedeniyle mahkûm etmişti. Fransız diplomatlar, Hollande’ın AB’nin 2008 yılında kabul ettiği ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla mücadeleye ilişkin bir kararı temel alarak yeni bir yasa tasarısı hazırlanacağını belirtiyor. Hollande, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında Ermeni diasporasına konuyla ilgili yasa çıkarma sözü vermişti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise Türkiye’de Ermeni meselesiyle ilgili her görüşün özgürce tartışıldığını belirterek, “Fransız Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları bu tür yasakların ifade özgürlüğü açısından sakıncaları olduğunu ortaya koymuştur. 100 yıl önceki acılar bizim ortak acılarımızdır. Balkanlar’daki Müslüman Türkler de büyük acılar çekmiştir. O yılların acılarını nesilden nesle taşıyamayız. Travmaları tekrar ortaya getirmek değil, bu konuyu tarihçilere bırakmak çözüm olacaktır.” değerlendirmesini yaptı. Çanakkale’de her sene Yeni Zelanda ve Avustralya’nın anma törenleri düzenlediğini hatırlatan Gül, “Çanakkale Savaşı’ndan biz dostluk çıkarmayı başardık. Bu coğrafyanın insanları için de yeni bir dostluk çıkarmamız gerekir.” dedi. İki lider, görüşmede Suriye krizini de görüştü. Fransız lider, Suriye’de Ankara’yla aynı çizgide durduklarını kaydederken, uluslararası toplumun 700 bin Suriyeli mülteciyi ağırlayan Türkiye’ye teşekkür ve destek borcu olduğunu kaydetti. Gül de Türkiye üzerinden Suriye’deki El Kaide’ye katılan Fransız vatandaşlarıyla ilgili iki ülke istihbaratlarının işbirliğini artıracağını söyledi. Hollande, Gül’le görüşmesinin ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la basına kapalı bir görüşme gerçekleştirdi.
Zaman
Dünya
28.01.2014
HollandeHukukunüstünlüğüönemliABsürecidevametmeliHollande Hukukun üstünlüğü önemli AB süreci devam etmeli
Hollande: Hukukun üstünlüğü önemli, AB süreci devam etmeli
Zaman
28.01.2014
02:09
Fransa’dan Türkiye’ye 22 yıl aradan sonra cumhurbaşkanı düzeyinde ilk resmi ziyareti gerçekleştiren François Hollande, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı alanında ilerleme kaydetmesi gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanı Gül ise Fransa’nın 4 müzakere başlığına uyguladığı siyasi blokajı eleştirdi.22 yıl sonra ülkesi adına Ankara’ya ilk resmî ziyaretini gerçekleştiren Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığı alanlarında reformlara devam etmesi için Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerine devam etmesi gerektiğini söyledi. Fransız lider, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına ilişkin 23. ve 24. fasılların açılmasının gündeme gelebileceğini kaydetti.Hollande’ı ağırlayan Cumhurbaşkanı Gül ise üyelik tarihinden ziyade müzakerelerin önemine dikkat çekerek, Fransa’nın müzakere fasıllarıyla ilgili siyasi engelleri kaldırmasını istedi. Çankaya Köşkü’nde görüşen iki lider, Türki-ye’nin AB üyelik süreciyle ilgili önemli mesajlar verdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Fransa’nın 4 müzakere başlığına uyguladığı siyasi blokajı eleştirerek, “Biz bu sürecin tıkanmaması ve siyasi ipotek konulmamasını çok önemsiyoruz. Müzakereler tamamlandığında, Fransız halkının tercihini de saygıyla karşılayacağız. Türkiye, müzakere sürecini başarıyla bitirdiği takdirde o zaman Türk halkı da Norveç örneğindeki gibi başka tercihlerde de bulunabilir.” diye konuştu. Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı alanında ilerleme kaydetmesi gerektiğini savunan Hollande ise, “Müzakereler tam üyelik demek değildir, bu karar müzakerelerin sonunda referandumla Fransız halkı tarafından verilecektir. Ancak ben bu sürecin sürmesi gerektiğine inanıyorum. Fransa tarafından daha önce bloke edilen bir faslı açtık. Bu süreç güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü gibi zor ama önemli müzakere başlıklarıyla devam etmeli. İşte bunları da bu süreçte demek ki destek olacaktır ve Türkiye, neleri başarabileceğini ispatlayabilecektir.” dedi.YENİ ERMENİ TASARISI GELİYORHollande, basın toplantısında 1915 olayları ile ilgili soykırım iddialarının inkârını suç sayan yeni bir yasa tasarısını gündeme getireceğine işaret ederken, Fransız Anayasa Mahkemesi’nin 2011’de verdiği iptal kararını göz önünde bulundurarak hareket edeceklerini söyledi. Eski Cumhurbaşkanı Sarkozy döneminde benzer bir yasa tasarısı Fransız Meclisi ve Senatosu tarafından kabul edilmiş, ancak Fransız Anayasa Mahkemesi söz konusu tasarıyı iptal etmişti. Geçen ay Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Doğu Perinçek’in açtığı davada İsviçre’yi benzer bir yasa nedeniyle mahkûm etmişti. Fransız diplomatlar, Hollande’ın AB’nin 2008 yılında kabul ettiği ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla mücadeleye ilişkin bir kararı temel alarak yeni bir yasa tasarısı hazırlanacağını belirtiyor. Hollande, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında Ermeni diasporasına konuyla ilgili yasa çıkarma sözü vermişti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise Türkiye’de Ermeni meselesiyle ilgili her görüşün özgürce tartışıldığını belirterek, “Fransız Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları bu tür yasakların ifade özgürlüğü açısından sakıncaları olduğunu ortaya koymuştur. 100 yıl önceki acılar bizim ortak acılarımızdır. Balkanlar’daki Müslüman Türkler de büyük acılar çekmiştir. O yılların acılarını nesilden nesle taşıyamayız. Travmaları tekrar ortaya getirmek değil, bu konuyu tarihçilere bırakmak çözüm olacaktır.” değerlendirmesini yaptı. Çanakkale’de her sene Yeni Zelanda ve Avustralya’nın anma törenleri düzenlediğini hatırlatan Gül, “Çanakkale Savaşı’ndan biz dostluk çıkarmayı başardık. Bu coğrafyanın insanları için de yeni bir dostluk çıkarmamız gerekir.” dedi. İki lider, görüşmede Suriye krizini de görüştü. Fransız lider, Suriye’de Ankara’yla aynı çizgide durduklarını kaydederken, uluslararası toplumun 700 bin Suriyeli mülteciyi ağırlayan Türkiye’ye teşekkür ve destek borcu olduğunu kaydetti. Gül de Türkiye üzerinden Suriye’deki El Kaide’ye katılan Fransız vatandaşlarıyla ilgili iki ülke istihbaratlarının işbirliğini artıracağını söyledi. Hollande, Gül’le görüşmesinin ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la basına kapalı bir görüşme gerçekleştirdi.
Zaman
Ana Sayfa
28.01.2014
HollandeHukukunüstünlüğüönemliABsürecidevametmeliHollande Hukukun üstünlüğü önemli AB süreci devam etmeli
Hilmi Yavuz - Cahil cesaretinin 'Kahraman'lığı
Zaman
22.01.2014
10:59
Gelelim, ‘taş mimarî’ meselesine. Cahil cesaretinin bir ‘Kahraman’lığa dönüşmesi, ancak, taş mimarimizin olmadığı iddiasıyla mümkün olabilmiş görünüyor.Prof. Dr. unvanı taşıyan Hasan Bülent Kahraman, Hürriyet Gazetesi’nden Çınar Oskay’la yaptığı söyleşide, yine her zamanki gibi, gaf üstüne gaf yapmaya devam ediyor. Okurlarım hatırlayacaklardır: Bu değerli üniversite profesörü, Türkiye’de açılmış 23 sosyal bilimler lisesi varken, sosyal bilimler liseleri açılması (!) gerektiğinden söz etmiş; Orhan Veli, şiirde anlamın önemini vurgulayıp, azınlığın değil çoğunluğun anlayabileceği şiirler yazılması zorunluluğundan bahsederken, bu zat, ‘Orhan Veli’nin anlamsız şiirler’ yazdığını öne sürmüş olmak gibi bir katmerli cehaleti sergilemekten geri durmamıştı… [HBK’nın bu cehalet örneklerine dair yazılarımız için Bkz: Zaman, 19 Aralık 2007; Zaman, 26 Aralık 2007; Zaman, 3 Kasım 2010; Zaman,16 Ocak 2011]. Çınar Oskay’la söyleşisinde bu defa da, artık beni hiç şaşırtmayan gaflarına bir yenisini daha ekleyerek cehaletini taçlandırıyor. Şöyle: Çınar Oskay soruyor: ‘Şimdi muhafazakârlar İstanbul’u neden yıkıyorlar? Hürmetleri yok mu?’ Hasan Bülent Kahraman cevap veriyor: ‘Hayır yok! Türkler geçmişlerini sevmez. Bu bizim göçebelikten gelen kültürümüz. Sürekli yeni bir yerde olmak isteyen, yerleşikliğe geçememiş bir toplumuz. Sebebini söyledim: Taş mimarî yok.’ Hangi birini düzeltmeli? Önce ‘göçebelik’ten başlayayım. ‘Göçebelik, insanın yaşamını avcılık ve toplayıcılıkla yeniden ürettiği [geçimini sağladığı] bir tarihsel dönemin yaşam tarzı. Göçebe yaşam tarzının yaşama mekânı ise, kır! Tarım ve hayvancılığa geçişle birlikte, göçebe yaşama tarzı, yerleşik yaşam tarzına dönüşür, ama yaşama mekânı değişmez; yaşam kırda devam eder. Yaşamın göçebelikten yerleşikliğe dönüşmesini, Gordon Childe ‘Tarihte Neler Oldu?’da, bir ‘devrim’ [‘Neolitik Devrim’] olarak niteler. Manüfaktüre geçiş, kırdan şehre geçiş demektir. Yaşama mekânı değişmiş, fakat yaşam tarzı [‘yerleşiklik’] değişmemiştir. Şehirde de, tıpkı Neolitik dönemde olduğu gibi, göçebelik değil, yerleşiklik hâkimdir. Türklerin geçmişte göçebe oldukları doğrudur, ama göçebeliği bugünkü yaşam tarzı olarak görmek, düpedüz safsatadır. Bugün, meselenin esasını bilmeden, göçebeliğe atfettiğimiz birçok işaret, göçebelikle ilgili değil, tamamen kır’daki yerleşiklik düzeninden şehirdeki yerleşiklik düzenine intibak edememiş olmamızın göstergesidir. Hasan Bülent Kahraman’ın bunun idrakinde olabilecek bir entelektüel donanıma, maalesef, sahip olmadığı anlaşılıyor! Gelelim, ‘taş mimarî’ meselesine. Cahil cesaretinin bir ‘Kahraman’lığa dönüşmesi, ancak, taş mimarimizin olmadığı iddiasıyla mümkün olabilmiş görünüyor. Bırakınız Selçuklu İmparatorluğu’nu, 600 yıl sürmüş Osmanlı İmparatorluğu’nun aynı mekânlardaki süreklilik ve devamlılığını gösteren büyük anıtsal yapılar, yani camiler ve saraylar, acaba taş ile değil de ahşap ile mi inşa edilmişlerdir? Konut mimarisinde ağırlıklı olarak ahşabın inşaat malzemesi olarak kullanılması, asla göçebeliği göstermez. Çadır, göçebeliğin simgesi olabilir, ama ister ahşap, kagir veya taş olsun ev, her zaman yerleşikliğin simgesidir… [Sevgili okurlarıma, HBK’nın bu söyleşisi ile ilgili www.sanatatak.com’da, Ali Şimşek imzalı ‘Çağımızın Bir Kahramanı’ yazısını özellikle tavsiye ederim.]
Zaman
Köşe Yazıları
22.01.2014
HilmiYavuz-CahilcesaretininKahramanlığıHilmi Yavuz - Cahil cesaretinin Kahramanlığı
Ali Bulaç - Yeni Osmanlıcılık-Yeni İttihatçılık
Zaman
16.01.2014
04:01
Yaşadığımız krizi fırsat bilip kendimizi ciddi bir nefs muhasebesinden geçirmeliyiz. Osmanlı zamanı boyunca İstanbul merkezli bir imparatorluk söz konusuydu.Üç kıta üzerine yayılan muktedir Osmanlı devleti bugün Balkanlar’dan Yemen’e, Kırım’dan Orta Afrika’ya kadar yayılan bir alanda hüküm sürüyordu. Siyasi iktidar hanedana aitti, ancak hanedan merkezli Osmanlı hakimiyetini Cumhuriyet döneminde “Türklerin hakimiyeti” olarak tercüme ettik; yakın veya uzak gelecekte tekrar Türklerin kaybettikleri topraklar üzerinde eski hakimiyetlerini elde edeceklerini düşledik.Yeni dönemde atladığımız nokta, “klasik Osmanlı” ile “modern Cumhuriyet” arasındaki “ara dönem”in hem siyasi kültürde hem Müslümanların birbirlerini algılama biçimlerinde radikal kopuşlara yol açmış olmasıydı. Klasik devletlerde kavimler kendilerini bir hanedana -Emevi, Abbasi, Selçuklu, Safevi veya Osmanlı- nispet ederken çok zorlanmıyorlardı. Modern ulus devletle mensubiyet bir ırka veya bir kavme refere edildiğinden her kavim veya topluluk doğal olarak egemenliği kendine refere etmeye başladı. Osmanlı tarihi boyunca Kürtlerin Osmanlı hanedanı ile bir şekilde geçinmiş olmalarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’yle sürekli didişmelerinin sebebi aidiyetin etnisiteye refere edilmesidir. Soru yalın: Türklerin bir devleti varsa Kürtlerin neden devletleri olmasın!Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti arası dönemin kırılma noktası İttihat-Terakki’dir. Araplar hiçbir şekilde bu dönemi hatırlamak istemezler. Öyle ki haksız olarak İttihatçılar üzerinden Osmanlı’yı okumaya kalkıştıklarında 400 sene süren bir sömürgeci dönem yaşadıklarını zannederler. Osmanlı’nın İttihatçılıkla özdeşleşmesi Osmanlı’ya büyük haksızlık olduğu gibi Müslüman zihne ve ümmet algısına da büyük zarardır. Akla ziyan örneği bizim çöken dış politikamızdır.Sorun derinlerde: “İttihatçı-Cumhuriyetçi kültür”den bakıldığında genel politik bakışımızın ağır hasta olduğu görülür. Bu, Türkiye’nin 2011’de içine girdiği yanlış güzergâhta umutsuzca çırpınmasının da açıklamasıdır. Hangi siyasi veya dini gruba mensup olursa olsun, İttihatçı-Cumhuriyetçi perspektifinden kurtulamayan bizlerin zihin evreninde İran, Araplar ve Kürtler Müslüman kardeşlerimiz olmakla beraber bizlerin eşiti değildirler. İran’ı tarihte Osmanlı’ya boyun eğmeyip savaştığı için hiçbir zaman affedemiyoruz. Hâlâ bölgeyi Osmanlı-Safevi çatışması üzerinden okuyanlar var. Kürtler Yavuz’dan beri Anadolu ile Araplar arasında tampon bölgede yaşayan iddiasız insanlarıdır. Safevilere karşı bize yardımcı-destekçi olmuşlardır, ama sonuçta itaat eden teb’adırlar. Araplara gelince, onların 400 sene hükümranlığımız altında yaşadıkları açık. Bu bizi bittabi ve neredeyse ilahi bir hakkımızmış gibi “Türklerin liderliğinde bir bölge” tasavvuruna götürüyor. Üçüncü Köprü’ye bu gururla tahrik edici isim koyduk. Benî İsrail’den mülhem “Tanrı’nın seçtiği kurtulmuş millet” bilinçaltımızı oluşturur.Ümmet fikrini öne çıkardığınızda hiçbir dini grup buna itiraz etmez, sadece şunu sorar: “Türkiye’nin, liderliğinde ümmet değil mi?” Ümmetin kendisi liderken, neden şu veya bu kavmin (Türklerin, Arapların, Farsların vs.) liderliğinde ümmet olsun? Bu, ümmetin tanımına aykırı. Argüman şu: Türkler güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Acaba öyle mi? İran ve Mısır da en az bizim kadar köklü bir devlet ve medeniyet geleneğine sahiptirler. Yeni dönemde bütün devletler birbirlerinin kopyasıdır. Orijinal nüsha Batı’da üretilen modern ulus devlettir, bizimkisi dahi Batı-dışı bütün devletler bu nüshanın kopyasıdırlar. Dahası Hz. Peygamber (sas) “Başınızda kuru başlı bir siyahi dahi olsa, Allah’ın ve Rasulü’nün hükümlerine göre hükmettiği müddetçe ona itaat edin.” buyurmuştur. Yani kendisine itaat edilecek kimsenin itaat kriteri köklü “devlet geleneği” değil “Allah’a ve Rasulü’nün hükümlerine göre hükmetmesi”dir.21. yüzyılın ilk yıllarında “Yeni Osmanlıcılık” adı altında herkesi ürküten bir proje ürettik, “1911 öncesi sınırların tamamını geri alacağımızı” dünyaya ilan ettik. Bu aslında Yeni Osmanlıcılık değil, Salih Tuna’nın tam yerinde deyimiyle “Yeni İttihatçılık”tı.
Zaman
En Çok Okunan
16.01.2014
AliBulaç-YeniOsmanlıcılık-YeniİttihatçılıkAli Bulaç - Yeni Osmanlıcılık-Yeni İttihatçılık
Ali Bulaç - Yeni Osmanlıcılık-Yeni İttihatçılık
Zaman
16.01.2014
02:03
Yaşadığımız krizi fırsat bilip kendimizi ciddi bir nefs muhasebesinden geçirmeliyiz. Osmanlı zamanı boyunca İstanbul merkezli bir imparatorluk söz konusuydu.Üç kıta üzerine yayılan muktedir Osmanlı devleti bugün Balkanlar’dan Yemen’e, Kırım’dan Orta Afrika’ya kadar yayılan bir alanda hüküm sürüyordu. Siyasi iktidar hanedana aitti, ancak hanedan merkezli Osmanlı hakimiyetini Cumhuriyet döneminde “Türklerin hakimiyeti” olarak tercüme ettik; yakın veya uzak gelecekte tekrar Türklerin kaybettikleri topraklar üzerinde eski hakimiyetlerini elde edeceklerini düşledik.Yeni dönemde atladığımız nokta, “klasik Osmanlı” ile “modern Cumhuriyet” arasındaki “ara dönem”in hem siyasi kültürde hem Müslümanların birbirlerini algılama biçimlerinde radikal kopuşlara yol açmış olmasıydı. Klasik devletlerde kavimler kendilerini bir hanedana -Emevi, Abbasi, Selçuklu, Safevi veya Osmanlı- nispet ederken çok zorlanmıyorlardı. Modern ulus devletle mensubiyet bir ırka veya bir kavme refere edildiğinden her kavim veya topluluk doğal olarak egemenliği kendine refere etmeye başladı. Osmanlı tarihi boyunca Kürtlerin Osmanlı hanedanı ile bir şekilde geçinmiş olmalarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’yle sürekli didişmelerinin sebebi aidiyetin etnisiteye refere edilmesidir. Soru yalın: Türklerin bir devleti varsa Kürtlerin neden devletleri olmasın!Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti arası dönemin kırılma noktası İttihat-Terakki’dir. Araplar hiçbir şekilde bu dönemi hatırlamak istemezler. Öyle ki haksız olarak İttihatçılar üzerinden Osmanlı’yı okumaya kalkıştıklarında 400 sene süren bir sömürgeci dönem yaşadıklarını zannederler. Osmanlı’nın İttihatçılıkla özdeşleşmesi Osmanlı’ya büyük haksızlık olduğu gibi Müslüman zihne ve ümmet algısına da büyük zarardır. Akla ziyan örneği bizim çöken dış politikamızdır.Sorun derinlerde: “İttihatçı-Cumhuriyetçi kültür”den bakıldığında genel politik bakışımızın ağır hasta olduğu görülür. Bu, Türkiye’nin 2011’de içine girdiği yanlış güzergâhta umutsuzca çırpınmasının da açıklamasıdır. Hangi siyasi veya dini gruba mensup olursa olsun, İttihatçı-Cumhuriyetçi perspektifinden kurtulamayan bizlerin zihin evreninde İran, Araplar ve Kürtler Müslüman kardeşlerimiz olmakla beraber bizlerin eşiti değildirler. İran’ı tarihte Osmanlı’ya boyun eğmeyip savaştığı için hiçbir zaman affedemiyoruz. Hâlâ bölgeyi Osmanlı-Safevi çatışması üzerinden okuyanlar var. Kürtler Yavuz’dan beri Anadolu ile Araplar arasında tampon bölgede yaşayan iddiasız insanlarıdır. Safevilere karşı bize yardımcı-destekçi olmuşlardır, ama sonuçta itaat eden teb’adırlar. Araplara gelince, onların 400 sene hükümranlığımız altında yaşadıkları açık. Bu bizi bittabi ve neredeyse ilahi bir hakkımızmış gibi “Türklerin liderliğinde bir bölge” tasavvuruna götürüyor. Üçüncü Köprü’ye bu gururla tahrik edici isim koyduk. Benî İsrail’den mülhem “Tanrı’nın seçtiği kurtulmuş millet” bilinçaltımızı oluşturur.Ümmet fikrini öne çıkardığınızda hiçbir dini grup buna itiraz etmez, sadece şunu sorar: “Türkiye’nin, liderliğinde ümmet değil mi?” Ümmetin kendisi liderken, neden şu veya bu kavmin (Türklerin, Arapların, Farsların vs.) liderliğinde ümmet olsun? Bu, ümmetin tanımına aykırı. Argüman şu: Türkler güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Acaba öyle mi? İran ve Mısır da en az bizim kadar köklü bir devlet ve medeniyet geleneğine sahiptirler. Yeni dönemde bütün devletler birbirlerinin kopyasıdır. Orijinal nüsha Batı’da üretilen modern ulus devlettir, bizimkisi dahi Batı-dışı bütün devletler bu nüshanın kopyasıdırlar. Dahası Hz. Peygamber (sas) “Başınızda kuru başlı bir siyahi dahi olsa, Allah’ın ve Rasulü’nün hükümlerine göre hükmettiği müddetçe ona itaat edin.” buyurmuştur. Yani kendisine itaat edilecek kimsenin itaat kriteri köklü “devlet geleneği” değil “Allah’a ve Rasulü’nün hükümlerine göre hükmetmesi”dir.21. yüzyılın ilk yıllarında “Yeni Osmanlıcılık” adı altında herkesi ürküten bir proje ürettik, “1911 öncesi sınırların tamamını geri alacağımızı” dünyaya ilan ettik. Bu aslında Yeni Osmanlıcılık değil, Salih Tuna’nın tam yerinde deyimiyle “Yeni İttihatçılık”tı.
Zaman
Köşe Yazıları
16.01.2014
AliBulaç-YeniOsmanlıcılık-YeniİttihatçılıkAli Bulaç - Yeni Osmanlıcılık-Yeni İttihatçılık
Ali Bulaç - Yeni Osmanlıcılık-Yeni İttihatçılık
Zaman
16.01.2014
02:03
Yaşadığımız krizi fırsat bilip kendimizi ciddi bir nefs muhasebesinden geçirmeliyiz. Osmanlı zamanı boyunca İstanbul merkezli bir imparatorluk söz konusuydu.Üç kıta üzerine yayılan muktedir Osmanlı devleti bugün Balkanlar’dan Yemen’e, Kırım’dan Orta Afrika’ya kadar yayılan bir alanda hüküm sürüyordu. Siyasi iktidar hanedana aitti, ancak hanedan merkezli Osmanlı hakimiyetini Cumhuriyet döneminde “Türklerin hakimiyeti” olarak tercüme ettik; yakın veya uzak gelecekte tekrar Türklerin kaybettikleri topraklar üzerinde eski hakimiyetlerini elde edeceklerini düşledik.Yeni dönemde atladığımız nokta, “klasik Osmanlı” ile “modern Cumhuriyet” arasındaki “ara dönem”in hem siyasi kültürde hem Müslümanların birbirlerini algılama biçimlerinde radikal kopuşlara yol açmış olmasıydı. Klasik devletlerde kavimler kendilerini bir hanedana -Emevi, Abbasi, Selçuklu, Safevi veya Osmanlı- nispet ederken çok zorlanmıyorlardı. Modern ulus devletle mensubiyet bir ırka veya bir kavme refere edildiğinden her kavim veya topluluk doğal olarak egemenliği kendine refere etmeye başladı. Osmanlı tarihi boyunca Kürtlerin Osmanlı hanedanı ile bir şekilde geçinmiş olmalarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’yle sürekli didişmelerinin sebebi aidiyetin etnisiteye refere edilmesidir. Soru yalın: Türklerin bir devleti varsa Kürtlerin neden devletleri olmasın!Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti arası dönemin kırılma noktası İttihat-Terakki’dir. Araplar hiçbir şekilde bu dönemi hatırlamak istemezler. Öyle ki haksız olarak İttihatçılar üzerinden Osmanlı’yı okumaya kalkıştıklarında 400 sene süren bir sömürgeci dönem yaşadıklarını zannederler. Osmanlı’nın İttihatçılıkla özdeşleşmesi Osmanlı’ya büyük haksızlık olduğu gibi Müslüman zihne ve ümmet algısına da büyük zarardır. Akla ziyan örneği bizim çöken dış politikamızdır.Sorun derinlerde: “İttihatçı-Cumhuriyetçi kültür”den bakıldığında genel politik bakışımızın ağır hasta olduğu görülür. Bu, Türkiye’nin 2011’de içine girdiği yanlış güzergâhta umutsuzca çırpınmasının da açıklamasıdır. Hangi siyasi veya dini gruba mensup olursa olsun, İttihatçı-Cumhuriyetçi perspektifinden kurtulamayan bizlerin zihin evreninde İran, Araplar ve Kürtler Müslüman kardeşlerimiz olmakla beraber bizlerin eşiti değildirler. İran’ı tarihte Osmanlı’ya boyun eğmeyip savaştığı için hiçbir zaman affedemiyoruz. Hâlâ bölgeyi Osmanlı-Safevi çatışması üzerinden okuyanlar var. Kürtler Yavuz’dan beri Anadolu ile Araplar arasında tampon bölgede yaşayan iddiasız insanlarıdır. Safevilere karşı bize yardımcı-destekçi olmuşlardır, ama sonuçta itaat eden teb’adırlar. Araplara gelince, onların 400 sene hükümranlığımız altında yaşadıkları açık. Bu bizi bittabi ve neredeyse ilahi bir hakkımızmış gibi “Türklerin liderliğinde bir bölge” tasavvuruna götürüyor. Üçüncü Köprü’ye bu gururla tahrik edici isim koyduk. Benî İsrail’den mülhem “Tanrı’nın seçtiği kurtulmuş millet” bilinçaltımızı oluşturur.Ümmet fikrini öne çıkardığınızda hiçbir dini grup buna itiraz etmez, sadece şunu sorar: “Türkiye’nin, liderliğinde ümmet değil mi?” Ümmetin kendisi liderken, neden şu veya bu kavmin (Türklerin, Arapların, Farsların vs.) liderliğinde ümmet olsun? Bu, ümmetin tanımına aykırı. Argüman şu: Türkler güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Acaba öyle mi? İran ve Mısır da en az bizim kadar köklü bir devlet ve medeniyet geleneğine sahiptirler. Yeni dönemde bütün devletler birbirlerinin kopyasıdır. Orijinal nüsha Batı’da üretilen modern ulus devlettir, bizimkisi dahi Batı-dışı bütün devletler bu nüshanın kopyasıdırlar. Dahası Hz. Peygamber (sas) “Başınızda kuru başlı bir siyahi dahi olsa, Allah’ın ve Rasulü’nün hükümlerine göre hükmettiği müddetçe ona itaat edin.” buyurmuştur. Yani kendisine itaat edilecek kimsenin itaat kriteri köklü “devlet geleneği” değil “Allah’a ve Rasulü’nün hükümlerine göre hükmetmesi”dir.21. yüzyılın ilk yıllarında “Yeni Osmanlıcılık” adı altında herkesi ürküten bir proje ürettik, “1911 öncesi sınırların tamamını geri alacağımızı” dünyaya ilan ettik. Bu aslında Yeni Osmanlıcılık değil, Salih Tuna’nın tam yerinde deyimiyle “Yeni İttihatçılık”tı.
Zaman
Ana Sayfa
16.01.2014
AliBulaç-YeniOsmanlıcılık-YeniİttihatçılıkAli Bulaç - Yeni Osmanlıcılık-Yeni İttihatçılık
Ahmet Çakır - Spor uygarlığının neresindeyiz?
Zaman
12.01.2014
02:15
M.Schumacher’in geçirdiği kaza, dünya televizyonlarında 48 saat boyunca birinci haber olarak yer aldı. Bizdeyse bu konuya bültenlerin alt sıralarında yer verildi. Gerçekleşmesi imkânsız birtakım transferlerle ilgili konular ise çok geniş biçimde yer buldu. Bu, bizim dünya spor uygarlığının dışında bir anlayışa sahip olduğumuzun kanıtlarından biriydi.O sırada yurtdışındaydım, durumu başkalarından öğrenmeyip bizzat gördüm: Formula 1’in efsane pilotu M. Schumacher’in Fransa’daki kayak yaparken geçirdiği kaza 48 saat boyunca bütün dünya televizyonlarından birinci haber olarak yayınlandı. Sonrasında da sıralaması en önemli haberlerden biri olarak değiştirildi. Olayın üzerinden iki haftadan fazla süre geçmesine karşın hâlâ dünya medyasında en önemli haberlerden biri olarak yer alıyor.Formula 1 belki bütün dünyayı kasıp kavuruyor ama benim fazla ilgimi çeken bir olay değil. Ancak Schumacher’in bu alanda oluşturduğu efsanenin değerini anlayamayacak kadar da bu işe uzak değilim. Ayrıca Alman Pilot’un bir futbolsever olduğunu da biliyorum. O sırada sakat olmasaydım kendisiyle Formula 1 pilotlarının ülkemizde yaptıkları gösteri maçında karşı karşıya oynamamız sözkonusu olabilirdi. Bu yönüyle de sempati duyduğum biriydi.Aynı olayın bizde nasıl ele alındığı üzerinde uzun boylu durmanın anlamı yok. Biz her konuda kendimize benziyoruz. Dünyanın nelere önem verdiği bizi fazla ilgilendirmiyor. Bize göre o sırada dünyadaki en önemli spor olayı, futbolcu transferleri. Büyük bir bölümünün gerçekleşmesi olanaksız olsa da bunun peşindeyiz.Bir Federer, bütün sporcularımıza bedel!Sadece bu olay değil bütün dünyanın ilgilendiği başka spor olayları da bizim gündemimizde fazla yer bulamayabiliyor. Bu bakımdan dünya spor uygarlığının dışında bir yer olduğumuz söylenebilir. Bunu da kimse acı ya da üzüntü verici filan bulmaz. Kendi dünyamızda yaşamak bize yetiyor. Atletlerimizin ilk kez Avrupa şampiyonluğu kazanmaları gibi olağanüstü gelişmelerin bile bazı spor gazetelerinde fazla bir yer bulamadığına tanık olmuştuk. Dünyada spor uygarlığının doruğunda elbette ki atletizm ve onunla birlikte tenis ve yüzme gibi spor dalları var. Bizim oralarda esamemiz bile okunmuyor. Tenis ve yüzmede dünya sıralamasında belli bir noktada yer alabilmenin çok uzağındayız. Atletizmde bir kıpırdanma olur gibiydi ama orada da doping pisliğiyle karşılaşıp sarsıldık.Dünyada ilk 100’e girebilen tek tenisçimiz bile yok. Yüzmede daha kötü durumdayız. Sporla da yakından ilgilenen bir ekonomist, dünya sıralamasında son dönemde epeyce gerileyen İsviçreli tenisçi Roger Federer’in tek başına 1 yılda oluşturduğu sportif değerin, Türkiye’nin bütün spor sporcularıyla yapabildiğinden daha fazla olduğunu hesaplamıştı.Bu hesabın temeli, Federer’in 1 yıl içinde dünya medyasında aldığı yer ve bunun oluşturduğu reklam değeri ile bizim binlerce sporcu ile yapabildiğimiz -daha doğrusu yapamadığımız- işler kıyaslanmasına dayanıyordu. Uluslararası alanda sözü edilmeye değer işler yapabilen sporcularımız o kadar azdı ki Arda Turan dışında adı bilinen Türkler olarak Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’dan başkasını bulmak imkansız gibiydi. Onların da sporumuzla bir ilgileri elbette ki yoktu...Bizde olaysız spor olmaz abi!Dünya spor uygarlığının dışında olma durumumuz sadece bunlarla ilgili değil. Spor alanlarının hemen hepsinde olay çıkarabilme yeteneğimizden tutun da akla gelebilecek her alanda utandırıcı durumlar yaşıyoruz. Bunlardan birini televizyonda izledik. Galatasaray Liv Hospital takımının Edirne Olin deplasmanında seyircilerin çıkardıkları olaylar nedeniyle maça ara verme zorunluluğu doğdu. Sonuçta karşılaşma tamamlandığından bunun üzerinde duran da olmadı.Bir maçta olay çıkması için sebep aranmadığını gösteren karşılaşmalardan biriydi bu. Aradaki güç farkı nedeniyle Galatasaray’ın maçı önde götürmesinin üzerinde durulacak yanı yoktu. Evsahibi takım da iyi oynuyordu. Karşılaşma, izleyenler için keyif verici bir spor olayı olarak gelişiyordu. Fakat olay çıkararak varlığını kanıtlamaya çalışan kesimler mutlaka sahneye çıkıyordu. Bundan bıkmış olan Galatasaray Başantrenörü Ergin Ataman’ın çaresiz çırpınışı karşısında üzülmemek elde değildi. Biz böyle yaşıyoruz ve spor uygarlığından fersah fersah uzak durumlarla ilgili olarak sadece konuşuyoruz. Bunların önlenebilmesi için kalıcı çabalar ortaya koyamıyoruz.Şimdilik bunlarla yetinelimDünya spor uygarlığının uzağında oluşumuzla ilgili sayısız örneğin üzüntüsünü yaşarken arada bir içimizi ferahlatacak işler de olmuyor değil. Örneğin, Schumacher ile ilgili benimle aynı şeyleri düşünen Ercan Taner kardeşimizin varlığını görüp biraz soluklandık. Ercan Taner, NTV Spor’da yayınlanan Futbol Aktüel gibi bununla ilgisiz sayılabilecek bir programda Schumacher’le ilgili gelişmeye yer v
Zaman
Köşe Yazıları
12.01.2014
AhmetÇakır-Sporuygarlığınınneresindeyiz?Ahmet Çakır - Spor uygarlığının neresindeyiz?
Ali Bulaç - Kaçan fırsat
Zaman
06.01.2014
02:06
Dış politikadaki acıtıcı tıkanma sonucunda istikrarsızlığa sürüklenmiş olmamız sürpriz değildi.Olaya son üç yazı ışığında baktığımızda şunu görüyoruz: 21. yüzyılın başında ABD Türkiye’yi bölgeyi yeniden düzene koyacak aktör olarak görürken sağladığı ekonomik, askerî, siyasî ve diplomatik desteğin tabii ki karşılığını isteyecekti. Burada AK Parti hükümeti “ya böyle bir rolü üstlenmeyi reddedecek”ti veya “taahhütlerine sadık kalacak”tı. Biz ilk günden bunun Türkiye’nin başına büyük işler açacağını yazıp durduk. Nitekim Türkiye 2011’den başlamak üzere sponsoru ve finansörü olan küresel güçlere meydan okumaya başladığında hangi salvolarla karşılaşacağını tahmin etmeliydi. Meydan okumaya kalkışan bir güç stratejinin esası olan “imkânlar ve şartların doğru hesabı”nı yapar, ona göre hareket eder. Hem küresel sisteme karşı koyacak maddî, askerî ve ekonomik gücünüz yok, hem onun desteğinde bir noktaya geldikten sonra meydan okuyacaksınız, bu mümkün değildir. Türkiye “vesayet”le kurulmuş bir devlettir: Lozan’la taahhüdü a) İslamî geçmişine dönmeyecek, b) İslam dünyasıyla organik birliğe girmeyecek, Batı sistemi içinde kalacak. Bu elbette kıyamete kadar süremez ama bu strateji ve bölge vizyonuyla bu bağımsızlık sağlanamaz. Tabii ki adım adım ideal politiğe reel politik üzerinden gidilebilir. Belki tarihî fırsatı iyi değerlendirseydi vesayetten kurtulabilirdi.ABD ve müttefikleri Pasifik’e çekilirken Türkiye’yi etkin güç olmak üzere “Batı Asya’nın Japonya’sı” yapmayı vaat ettiklerinde, Türkiye “Def’i mazarrat celb-i menafiden evladır” fehvasınca önce “zararın def’edilmesi”ni fırsat bilecek, sonra “yararın celbi”ne çalışacaktı. Zararın def’i, Amerika’nın bölgeden çekilmesi; yararın celbi “bölge ülkeleriyle birlikte hareket ederek” yeni bir düzenin kurulmasıydı.Türkiye şu sebeplerden dolayı bu zararı def’edip yararı sağlayamadı:1) Yeni dış politika vizyonu sarahatten uzak bir zeminde formüle edilmişti. Sarahaten ifade edilmeyen niyet şuydu: Bir noktaya geldikten sonra bağımsızlığımızı ilan edip küresel güçleri kovacağız, bölgeye kendi başımıza hakim olacağız.2) Türkiye, adı konulmamış millici ve milliyetçi bir dış politika perspektifine sahiptir ki neredeyse bütün dinî grup, cemaat, siyasî hareketler (Milli Görüşçüler, Nur cemaatleri, radikal İslamcılar, muhafazakârlar, dindarlar) bölge liderliğini kendilerinde tabii bir hak olarak görüyorlar. Tümünün İttihad-ı İslam’dan anladıkları “Türkiye’nin liderliğinde birlik”tir. Elbette saydığım grupların istisnaları var ama onların ülke politikası üzerinde etkileri yok. Oysa bölge ülkelerinin tamamı da “millici ve milliyetçi bir politik felsefe”ye göre şekillenmiş modern ulus devletlerdir, en ufak bir Körfez ülkesi bile bölge liderliğine oynar. Bunun somut kanıtı Katar gibi neredeyse Üsküdar büyüklüğünde bir ülkenin bölge politikasında oynadığı rol ve izhar ettiği niyetlerdir. “Benim liderliğimde bölge” fikri milliyetçi İranlılardan milliyetçi Mısırlılara, Suudilere, Pakistanlılara kadar her kavim ve ülkede görülür.3) Dış politikamızın son 10 yılını gayrı İslamî argümanlar yönlendirdi: “Tarih ve coğrafya bizi bölge liderliğine mahkûm ediyor, bizim bölge lideri olmaktan başka seçeneğimiz yoktur.” Hadi yeniden Osmanlı’yı diriltelim. Bu, akaid açısından tarihe ve coğrafyaya belirleyici güç atfetmektir ki tamamı hurafedir. Pratikte değeri yoktur, zira liderlik sevdasında olan her bölge ülkesi ve kavmi kendi tarihine ve coğrafyasına aynı misyonu yükleyebilir.4) Bölge ülkelerinin tamamı -özellikle Türkler, İranlılar ve Mısırlılar- liderlik sevdasından vazgeçmedikçe bir yandan kendi aralarında rekabet edip çatışacaklar, diğer yandan İslam diyarını küresel güçlerin av, istila ve sömürü sahasına çevirecekler. İslam’da liderlik ümmete aittir, başında “kuru başlı siyahî bir Habeşli olabilir”. Bir Habeşli’nin liderliğini içimize sindirmedikçe bu zillet devam edecektir. Bana göre “tarihî bir fırsat kaçtı”, her şey bundan 10 sene öncesine göre çok daha zor olacaktır.
Zaman
En Çok Okunan
06.01.2014
AliBulaç-KaçanfırsatAli Bulaç - Kaçan fırsat
Ali Bulaç - Kaçan fırsat
Zaman
06.01.2014
02:06
Dış politikadaki acıtıcı tıkanma sonucunda istikrarsızlığa sürüklenmiş olmamız sürpriz değildi.Olaya son üç yazı ışığında baktığımızda şunu görüyoruz: 21. yüzyılın başında ABD Türkiye’yi bölgeyi yeniden düzene koyacak aktör olarak görürken sağladığı ekonomik, askerî, siyasî ve diplomatik desteğin tabii ki karşılığını isteyecekti. Burada AK Parti hükümeti “ya böyle bir rolü üstlenmeyi reddedecek”ti veya “taahhütlerine sadık kalacak”tı. Biz ilk günden bunun Türkiye’nin başına büyük işler açacağını yazıp durduk. Nitekim Türkiye 2011’den başlamak üzere sponsoru ve finansörü olan küresel güçlere meydan okumaya başladığında hangi salvolarla karşılaşacağını tahmin etmeliydi. Meydan okumaya kalkışan bir güç stratejinin esası olan “imkânlar ve şartların doğru hesabı”nı yapar, ona göre hareket eder. Hem küresel sisteme karşı koyacak maddî, askerî ve ekonomik gücünüz yok, hem onun desteğinde bir noktaya geldikten sonra meydan okuyacaksınız, bu mümkün değildir. Türkiye “vesayet”le kurulmuş bir devlettir: Lozan’la taahhüdü a) İslamî geçmişine dönmeyecek, b) İslam dünyasıyla organik birliğe girmeyecek, Batı sistemi içinde kalacak. Bu elbette kıyamete kadar süremez ama bu strateji ve bölge vizyonuyla bu bağımsızlık sağlanamaz. Tabii ki adım adım ideal politiğe reel politik üzerinden gidilebilir. Belki tarihî fırsatı iyi değerlendirseydi vesayetten kurtulabilirdi.ABD ve müttefikleri Pasifik’e çekilirken Türkiye’yi etkin güç olmak üzere “Batı Asya’nın Japonya’sı” yapmayı vaat ettiklerinde, Türkiye “Def’i mazarrat celb-i menafiden evladır” fehvasınca önce “zararın def’edilmesi”ni fırsat bilecek, sonra “yararın celbi”ne çalışacaktı. Zararın def’i, Amerika’nın bölgeden çekilmesi; yararın celbi “bölge ülkeleriyle birlikte hareket ederek” yeni bir düzenin kurulmasıydı.Türkiye şu sebeplerden dolayı bu zararı def’edip yararı sağlayamadı:1) Yeni dış politika vizyonu sarahatten uzak bir zeminde formüle edilmişti. Sarahaten ifade edilmeyen niyet şuydu: Bir noktaya geldikten sonra bağımsızlığımızı ilan edip küresel güçleri kovacağız, bölgeye kendi başımıza hakim olacağız.2) Türkiye, adı konulmamış millici ve milliyetçi bir dış politika perspektifine sahiptir ki neredeyse bütün dinî grup, cemaat, siyasî hareketler (Milli Görüşçüler, Nur cemaatleri, radikal İslamcılar, muhafazakârlar, dindarlar) bölge liderliğini kendilerinde tabii bir hak olarak görüyorlar. Tümünün İttihad-ı İslam’dan anladıkları “Türkiye’nin liderliğinde birlik”tir. Elbette saydığım grupların istisnaları var ama onların ülke politikası üzerinde etkileri yok. Oysa bölge ülkelerinin tamamı da “millici ve milliyetçi bir politik felsefe”ye göre şekillenmiş modern ulus devletlerdir, en ufak bir Körfez ülkesi bile bölge liderliğine oynar. Bunun somut kanıtı Katar gibi neredeyse Üsküdar büyüklüğünde bir ülkenin bölge politikasında oynadığı rol ve izhar ettiği niyetlerdir. “Benim liderliğimde bölge” fikri milliyetçi İranlılardan milliyetçi Mısırlılara, Suudilere, Pakistanlılara kadar her kavim ve ülkede görülür.3) Dış politikamızın son 10 yılını gayrı İslamî argümanlar yönlendirdi: “Tarih ve coğrafya bizi bölge liderliğine mahkûm ediyor, bizim bölge lideri olmaktan başka seçeneğimiz yoktur.” Hadi yeniden Osmanlı’yı diriltelim. Bu, akaid açısından tarihe ve coğrafyaya belirleyici güç atfetmektir ki tamamı hurafedir. Pratikte değeri yoktur, zira liderlik sevdasında olan her bölge ülkesi ve kavmi kendi tarihine ve coğrafyasına aynı misyonu yükleyebilir.4) Bölge ülkelerinin tamamı -özellikle Türkler, İranlılar ve Mısırlılar- liderlik sevdasından vazgeçmedikçe bir yandan kendi aralarında rekabet edip çatışacaklar, diğer yandan İslam diyarını küresel güçlerin av, istila ve sömürü sahasına çevirecekler. İslam’da liderlik ümmete aittir, başında “kuru başlı siyahî bir Habeşli olabilir”. Bir Habeşli’nin liderliğini içimize sindirmedikçe bu zillet devam edecektir. Bana göre “tarihî bir fırsat kaçtı”, her şey bundan 10 sene öncesine göre çok daha zor olacaktır.
Zaman
Köşe Yazıları
06.01.2014
AliBulaç-KaçanfırsatAli Bulaç - Kaçan fırsat
Ali Bulaç - Kaçan fırsat
Zaman
06.01.2014
01:57
Dış politikadaki acıtıcı tıkanma sonucunda istikrarsızlığa sürüklenmiş olmamız sürpriz değildi.Olaya son üç yazı ışığında baktığımızda şunu görüyoruz: 21. yüzyılın başında ABD Türkiye’yi bölgeyi yeniden düzene koyacak aktör olarak görürken sağladığı ekonomik, askerî, siyasî ve diplomatik desteğin tabii ki karşılığını isteyecekti. Burada AK Parti hükümeti “ya böyle bir rolü üstlenmeyi reddedecek”ti veya “taahhütlerine sadık kalacak”tı. Biz ilk günden bunun Türkiye’nin başına büyük işler açacağını yazıp durduk. Nitekim Türkiye 2011’den başlamak üzere sponsoru ve finansörü olan küresel güçlere meydan okumaya başladığında hangi salvolarla karşılaşacağını tahmin etmeliydi. Meydan okumaya kalkışan bir güç stratejinin esası olan “imkânlar ve şartların doğru hesabı”nı yapar, ona göre hareket eder. Hem küresel sisteme karşı koyacak maddî, askerî ve ekonomik gücünüz yok, hem onun desteğinde bir noktaya geldikten sonra meydan okuyacaksınız, bu mümkün değildir. Türkiye “vesayet”le kurulmuş bir devlettir: Lozan’la taahhüdü a) İslamî geçmişine dönmeyecek, b) İslam dünyasıyla organik birliğe girmeyecek, Batı sistemi içinde kalacak. Bu elbette kıyamete kadar süremez ama bu strateji ve bölge vizyonuyla bu bağımsızlık sağlanamaz. Tabii ki adım adım ideal politiğe reel politik üzerinden gidilebilir. Belki tarihî fırsatı iyi değerlendirseydi vesayetten kurtulabilirdi.ABD ve müttefikleri Pasifik’e çekilirken Türkiye’yi etkin güç olmak üzere “Batı Asya’nın Japonya’sı” yapmayı vaat ettiklerinde, Türkiye “Def’i mazarrat celb-i menafiden evladır” fehvasınca önce “zararın def’edilmesi”ni fırsat bilecek, sonra “yararın celbi”ne çalışacaktı. Zararın def’i, Amerika’nın bölgeden çekilmesi; yararın celbi “bölge ülkeleriyle birlikte hareket ederek” yeni bir düzenin kurulmasıydı.Türkiye şu sebeplerden dolayı bu zararı def’edip yararı sağlayamadı:1) Yeni dış politika vizyonu sarahatten uzak bir zeminde formüle edilmişti. Sarahaten ifade edilmeyen niyet şuydu: Bir noktaya geldikten sonra bağımsızlığımızı ilan edip küresel güçleri kovacağız, bölgeye kendi başımıza hakim olacağız.2) Türkiye, adı konulmamış millici ve milliyetçi bir dış politika perspektifine sahiptir ki neredeyse bütün dinî grup, cemaat, siyasî hareketler (Milli Görüşçüler, Nur cemaatleri, radikal İslamcılar, muhafazakârlar, dindarlar) bölge liderliğini kendilerinde tabii bir hak olarak görüyorlar. Tümünün İttihad-ı İslam’dan anladıkları “Türkiye’nin liderliğinde birlik”tir. Elbette saydığım grupların istisnaları var ama onların ülke politikası üzerinde etkileri yok. Oysa bölge ülkelerinin tamamı da “millici ve milliyetçi bir politik felsefe”ye göre şekillenmiş modern ulus devletlerdir, en ufak bir Körfez ülkesi bile bölge liderliğine oynar. Bunun somut kanıtı Katar gibi neredeyse Üsküdar büyüklüğünde bir ülkenin bölge politikasında oynadığı rol ve izhar ettiği niyetlerdir. “Benim liderliğimde bölge” fikri milliyetçi İranlılardan milliyetçi Mısırlılara, Suudilere, Pakistanlılara kadar her kavim ve ülkede görülür.3) Dış politikamızın son 10 yılını gayrı İslamî argümanlar yönlendirdi: “Tarih ve coğrafya bizi bölge liderliğine mahkûm ediyor, bizim bölge lideri olmaktan başka seçeneğimiz yoktur.” Hadi yeniden Osmanlı’yı diriltelim. Bu, akaid açısından tarihe ve coğrafyaya belirleyici güç atfetmektir ki tamamı hurafedir. Pratikte değeri yoktur, zira liderlik sevdasında olan her bölge ülkesi ve kavmi kendi tarihine ve coğrafyasına aynı misyonu yükleyebilir.4) Bölge ülkelerinin tamamı -özellikle Türkler, İranlılar ve Mısırlılar- liderlik sevdasından vazgeçmedikçe bir yandan kendi aralarında rekabet edip çatışacaklar, diğer yandan İslam diyarını küresel güçlerin av, istila ve sömürü sahasına çevirecekler. İslam’da liderlik ümmete aittir, başında “kuru başlı siyahî bir Habeşli olabilir”. Bir Habeşli’nin liderliğini içimize sindirmedikçe bu zillet devam edecektir. Bana göre “tarihî bir fırsat kaçtı”, her şey bundan 10 sene öncesine göre çok daha zor olacaktır.
Zaman
Ana Sayfa
06.01.2014
AliBulaç-KaçanfırsatAli Bulaç - Kaçan fırsat
Nevin Halıcı - Yeni yıl
Zaman
29.12.2013
01:59
Miladi takvimle yeni yıla giriyoruz. Yeni yılın ülkemize ve hepimize hayırlar, sağlıklar ve mutluluklar getirmesini dileyelim. Son yıllarda bahar gibi kışlar yaşadık; bu yıl ise soğuk havalar ve belki kar yağışlarıyla yeni yılı karşılayacağız. Ne şekilde olursa olsun, 2014 yılını yeni ümitler ve dileklerle bekleyelim.Türkler uzun yıl Hicri takvimi kullandılar. Bilindiği gibi, Hicri takvim ay yılını, Miladi takvim ise güneş yılını esas alır. İkisi arasında on bir gün fark vardır. Hicri takvim Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği 622 yılına; Miladi takvim ise Hz. İsa’nın doğum yılına dayanır. Her iki yıla girişte de çeşitli uygulamalara rastlanır. Muharrem ayının onunda aşure kaynatılması geleneği, Hicri yeni yılın ilk ayının farklı bir canlılıkla ve hareketli geçmesini sağlar. Ocak ayında başlayan Miladi yeni yıla giriş ise Hıristiyanlar tarafından özel yemeklerle, Noel babanın çocuklara getirdiği hediyelerle vb. törenlerle karşılanır.Sizi biraz eski günlere götüreyim. 1950’li yıllara yani benim ilkokulda olduğum ve Anadolu’da Miladi yeni yıl olayının taşra şehirlerinde ilk kutlanmaya başladığı yıllara…Radyolar evlere yeni yeni alınmaya başlamış ve radyoda günde sabah, öğlen, akşam üç posta yayın yapılmaktadır. Yılbaşı geceleri ise komşularla bir araya gelinerek çerez, meyve, kurabiye vb. yenilerek ve radyo dinlenilerek geçirilmeye başlanmıştır. Tombala, hımbıltı, fincan oyunu gibi oyunlar orta tabaka ailelerin oynadığı oyunlardır. Çok soğuk havalarda sokaktan geçen salepçi veya bozacıdan salep ve boza alındığı da olur. O yıllarda evlerde sobalar vardır. Kış geceleri ve yılbaşı gecesi sobada mısırlar, kestaneler patlatılır, ayvalar, patatesler küllere gömülerek sunulurdu.Daha sonra televizyon yaşamımıza girdi. Televizyonla birlikte kaloriferli evlere de geçilmiş olduğu için sobada kestanelerin kebap edilmesi sebze meyvelerin söğürülmesi ortadan kalktı. Yılbaşı programları çok renkli olurdu. Rahmetli Zeki Müren de yılbaşı gecelerinin uzun yıllar değişmez sanatçısı idi; saat yirmi dörtte yeni yılın ilanıyla konserine başlardı... Daha sonra başka sanatçılar, yılbaşı gecelerinde, ünlerine göre televizyonlarda arz-ı endam eylerlerdi.Çocukluğumuzda yılbaşı gecesi bizim ailede diğer günlerden farklı olmazdı. Arabaşı çorbasını çok seven babam yılbaşı gecesi evde hindi ya da tavuk pişirilmemesine özellikle dikkat ederdi. Yılbaşı, babamın seyahatte olduğu zamana rastlarsa komşularla bir araya gelerek yeni yıla yukarıda anlattığım şekliyle girerdik.Günümüzde yılbaşı da bayramlar gibi kısa tatillerle değerlendiriliyor. Büyük otellerde veya lokantalarda özel programlar yapılabiliyor.Yabancı ülkelerde Christmas yemekleri, yılbaşı kutlamalarıyla birleştiriliyor. Şehirler ışıklandırılıyor. Birkaç yıl önce aralık ayının son günlerinde Japonya’daydım. Bir Japon hanım, ışıklarla gündüze dönen Tokyo ve Kyoto gecelerinde “Hıristiyan olduğumuzu bu ışıklarla hatırlıyoruz, daha iyi hayır işleri yapmak varken” demişti… Şüphesiz herkes istediği şekilde yeni yılı kutlamalı…Sevgili okuyucularım, yılbaşı gecesi fazla kaçırabilirsiniz, hafif bir tatlı, güzel bir incirli güllaç yapalım. Yeni yılınız sağlık, mutluluk, başarılarla dolu geçsin. Ağız tadıyla kalın.GüllaçMALZEMELER:7 yaprak gül­laç4 su bardağı süt 2 su bar­da­ğı şe­ker (zevke göre daha az veya fazla)7 incir (haşlanmış, süzgeçte suyu süzdürülmüş)Üzerine:Reçel taneleriYapılışı: Sütü kay­nat, şe­ker ila­ve et. Eri­dik­ten son­ra el daya­na­cak sı­cak­lı­ğa ge­lin­ce gül­laç­tan bi­raz bü­yük, ke­nar­lı tep­si­ye 2 kep­çe koy. Bir gül­la­cı içi­ne ba­tır. Yu­mu­şa­yın­ca dört ta­raf­tan boh­ça kat­la.Bir kah­ve fin­ca­nı­nın içi­ne gül­la­cın or­ta­sı­nı bas­tı­ra­rak yerleştir, inciri koy. Fincandan ta­şan gül­laç ke­nar­la­rı­nı incirin üzerine kapat, hafifçe bas­tır, bir tep­si­ye ters çe­vir. Bü­tün güllaç­la­rı ay­nı biçim­de ha­zır­la. Üze­ri­ne ar­tan sü­tü dök. Çok ha­fif ateş­te bir ta­şım kaynat. Tabağa düzenle, üzerine bir vişne reçeli yerleştir.
Zaman
Köşe Yazıları
29.12.2013
NevinHalıcı-YeniyılNevin Halıcı - Yeni yıl
Pakistan'daki Türk okulları, Beloçistan eyaleti başbakanını ziyaret etti
Zaman
17.12.2013
14:30
Pakistanın Beloçistan eyaleti Başbakanı Abdul Malik Baloç, Türk okulları yetkililerini başkent İslamabad’daki rezidansında kabul etti. Ziyarete Türk okulları Genel Müdürü Ünal Toşur, Genel Müdür Yardımcısı Fesih Çelik ve Kimse Yok Mu Derneği Pakistan Temsilcisi Özcan İnanın yanı sıra işadamları derneği Radiant (Işık) Genel Sekreteri Hüseyin Yılmaz ve Pakistanda diyalog merkezi olarak faaliyet gösteren Rumi Forum Başkanı Suat Erguvan da katıldı.Beloçistan Başbakanı Baloça Pakistan’daki Türk okullarının faaliyetlerinden bahseden Ünal Toşur, ‘’Pakistan’ın 4 eyaletinde toplam 22 okulda eğitim vermeye çalışıyoruz. Tecrübe ettiğimiz kadarıyla bir çok İslam ülkesinde olduğu gibi Pakistan’ın da 3 büyük problemi var. Öncelikle cehalet, sonra fakrı zaruret diğeri ise birliği sağlayamama. Pak-Türk okulları elinden geldiği kadarıyla birinci problemi azaltma hususunda yol almaya çalışıyor. Fakrı zarureti ise işadamlarının yapacağı işbirlikleri ve zekatlarıyla bir nebze olsun azaltacağımıza inanıyorum. Birlik ve beraberlik sağlama adına ise diyalog toplantılarının yanı sıra düzenlenecek platformlarla birliğin sağlanacağı müsait bir zemin hazırlanacaktır.’’ dedi.Yapılan faaliyetlerden dolayı müteşekkir olduğunu ifade eden Baloç, Bizler en çok Türk insanına benziyoruz. Ve Türkler bizim için çok önemli bir millet. Sizlerden isteğim şu ki, Pakistan’da gösterdiğiniz bu hizmetlerde Baloçistan eyaletine ayrı bir bakış açınızın olması. Bu eyalete odaklanmanızı istiyoruz. Çünkü Baloçistan eyaleti bu anlattıklarınıza ve hizmetlerinize diğer eyaletlere göre daha muhtaç bir bölgedir.’’ ifadelerini kullandı.Görüşme sonrası toplu hatıra fotoğrafı çektirildi. Türk okulları Genel Müdürü Ünal Toşur ayrıca Başbakan Baloça hediye takdim etti. CİHAN
Zaman
Son Dakika
17.12.2013
PakistandakiTürkokullarıBeloçistaneyaletibaşbakanınıziyaretettiPakistandaki Türk okulları Beloçistan eyaleti başbakanını ziyaret etti
Türk toplumunun Bakan Özoğuz'dan beklentileri yüksek
Zaman
17.12.2013
11:38
Almanya’daki Türk sivil toplum kuruluşları (STK), ülkede ilk kez bir Türk’ün federal bakan olarak atanmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Aydan Özoğuz’un federal bakan olmasını hem Almanya hem de Türk toplumu için tarihi bir gelişme olarak gören STK temsilcileri, bu gelişmenin toplumun birlikteliğine katkı sunacağına vurgu yaptı.Türk sivil toplum kuruluşları (STK), Birlik Partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) arasında kurulan koalisyon hükümetinde SPD Genel Başkan Yardımcısı Aydan Özoğuz’un Göç ve Uyum’dan Sorumlu Devlet Bakanı olmasını tarihi bir gelişme olarak nitelendirdi. Birinci nesil Türklerin toplumun en alt tabakasından, bir kısmı itibariyle okuma yazma bile bilmeden Almanya’ya geldiğini hatırlatan STK temsilcileri, bu toplumdan federal bakan çıkmasının kat edilen aşamayı gözler önüne serdiğine dikkat çekti. STK temsilcileri, Özoğuz’un federal bakan olması ve yeni hükümetten beklentileri ile ilgili görüşlerini özetle şu şekilde sıraladı:Tayfun Keltek (KRV Eyalet Uyum Meclisi Başkanı):Göçmenlerin olmazsa olmazı olan çifte vatandaşlık koalisyondan istediğimiz gibi çıkmadı. Türk bir bakanın hükümette olması ise tüm topluma bir sinyal, göçmenlere karşı genel atmosferin düzelmesi için çok olumlu bir girişim. Aydan Hanım’ın, göçmenlerin yüzde 80’inin dünya görüşünü yansıtan bir politik duruşu var. Bu ülkenin orta ve uzun süreli menfaatleri açısından çok büyük katkıları olacaktır.İbrahim Küçükyıldız (Akademisyen insiyatifi DEIN Köln Başkanı):Özoğuz’un bakan olup kabineye girmesi tarihi. Yabancı kökenlinin bakan olmasıyla, ‘herkesin önü açık’ mesajı verilmiş oluyor. Bu mesaj ırkçı görüşlülere de gitmeli. Entegrasyon için Alman tarafının da bir şeyler yapması gerektiğinin farkına vardılar. Çözüme yönelik daha iyi çalışmalar yapacaktır. Özoğuz’un bu makama getirilmesi toplumun birlikteliği için faydalı olacaktır.Bekir Yılmaz (Berlin Türk Cemaati TGB Başkanı):‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’ denir. Sayın Özoğuz’dan beklentilerim; Uyum Zirvesi’ni iptal etmesi veya katılımcıları değiştirmesi. Türk ve diğer göçmen grupların gerçek temsilcileriyle çalışmalar yürütebilirse her desteği veririz. Anadil, İslam’ın tanıması yönünde çalışmalar yapmalı, hatta en önemli görevi kabinedeki bakan arkadaşlarını gerçek, barış dini İslam hakkında bilgilendirmesi olur.İhsan Öner (ATİB Genel Başkanı):Türkiye kökenli bir siyasinin federal bakan olması bizi sevindiriyor. Bu gelişme başta kabinedekiler olmak üzere, birilerine mesaj vermeli. İnşallah bizleri hayal kırıklığına uğratmadan, bir Alman kökenliden daha ileri şeyler yapabileceğini düşünüyorum. Opsiyon modeli belki bir adımdır ama, bize söz veren, ‘çifte vatandaşlık olmadan imza atmayacağız’ dediği halde atan SPD’den çok fazla da umutlu değilim.Mustafa Yeneroğlu (IGMG Genel Başkan Yardımcısı):Almanya’daki Türkler için tarihi bir dönüm noktası olan bu gelişme bizi sevindirdi. Bu, farklı unsurlarla bir göç toplumu olduğumuzun resmi kabulüdür. İslam Konferansı, Müslümanların kurumsal hakları, anti terör gibi konularda İçişler Bakanlığı’nın atacağı muhtemel yanlış adımları tashih edici bir fonksiyon ifa etmesini umuyoruz. İnançlı bir aileden geliyor. Göç politikalarına damgasını vurabilir.Erdal Tekin (HDF KRV Başkanı):Aydan Özoğuz’un federal bakan olması bizim için önemli bir kazanımdır. Sorunlarımızın çözümü konusunda Sayın Özoğuz’dan beklenti içindeyiz. Onun döneminde göç ve uyum politikalarında bir evrilme bekliyoruz. Kendisi bakan olarak oradaki siyasi laboratuvarı çok iyi çalıştıracaktır. CİHAN
Zaman
Son Dakika
17.12.2013
TürktoplumununBakanÖzoğuzdanbeklentileriyüksekTürk toplumunun Bakan Özoğuzdan beklentileri yüksek
Mehmed Niyazi - Tarihte Türk ırkı
Zaman
16.12.2013
02:04
Yasin Aktay’ın, katıldığı bir panelde “Türk dediğin bir sentezdir; Türk diye bir ırk yoktur” demesi kıyametler kopardı.Bizde bir insanın neyi temsil ettiği değil kimi temsil ettiği önemlidir. Bazıları onun partisini, bazıları da kökenini ortaya attı. Cemal Granda, “Atatürk’ün Uşağıydım” diye bir kitap yazdı; ömrünün sonlarına doğru Necip Fazıl’a, Atatürk’ün kendisine Anadolu’ya Vahdettin tarafından gönderildiğini söylediğini aktardı. Necip Fazıl ona; “Bunu yazılı olarak verir misin?” dedi, o da verdi. Üstad bunu Büyükdoğu’da yayınladı. Cemal Granda’ya bir şey olmadı, Necip Fazıl ancak rapor alarak ceza yemekten kurtuldu. Mahkeme Necip Fazıl’a; “Biz Granda’nın ne dediğini, senin de ne yaptığını biliyoruz.” dedi. Bir niyet okumasıyla cezai sorumluluğa hükmedildi. Hz. Ali, kendisine muhalif olan bir gruba haber gönderdi; “Benim hakkımda her şeyi söyleyebilirsiniz, bunlara mukabele etmem; ama fiiliyata dökerseniz tepenize inerim.” İşte biz hukuk bakımından Hz. Ali’den geriye gittik. Togan’ın, De Groot’un, daha pek çok büyük Türk tarihçisinin dedikleri aynı şeydi. Avrupalılar İslamiyet’i bizimle tanıdıkları için bütün Avrupa’da İslamiyet ve Türklük arasında fark olmadığı sanılıyordu. Almanya’da bir arkadaşımın kız kardeşi bir Arap’la evlenmişti, bir süre sonra o arkadaş bana geldi; “Kardeşim Türk oldu” dedi; çünkü onlar Türklükle İslamiyet’i müteradif olarak kullanıyorlardı. Irkçılık bize Avrupa’dan geldi. Mesela Almanya’da soyadı değiştirmek mümkün değildir; pek çok müstehcen soyadı vardır. Mehmed Akif’in babası Arnavut’tur; annesi Buharalıdır; evlerinde Türkçe konuşulur. Akif Alman olsa babasının soyadı ona verilir; cemiyette ayrı bir konumda bulunurdu; ama Türk olmanın hakkını Akif kadar hiçbir babayiğit veremedi. Ahmet Haşim, babası onu İstanbul’a getirdiği zaman hiç Türkçe bilmiyordu; fakat Haşim Türklerin önemli bir şairi oldu. Bizim kültürümüzde ırk değil, ehliyet hakimdir; Avrupa’da, Rusya’da, o milletten başkası başbakan olamazdı. Türkiye’de ise Osmanlı’dan beri Arnavut’tan, Boşnak’tan, Hırvat’tan, değişik milletlerden sadrazamlar gelip geçmiştir. İslamiyet’ten önce de bizim kültürümüz farklı değildi. Bilge Tonyukuk büyük bir ihtimalle Çinlidir. Bir insan bizim kültürümüzü, bizim kimliğimizi bilir, bizim duygularımıza hitap ederse o Türk’tür. Bizim ananemiz bütün insanlıkça kabul gördü. Biz insanlığı milletimizin üzerinde kabul ettik; bundan daha büyük bir şeref olabilir mi? Rivayet edilmektedir ki Hz. Nuh’un üç çocuğundan birinin adı Türk’müş. Tarihi dönemlere baktığımız zaman Türklerin, Peçenekler, Kırgızlar, Uzlar, Çepniler gibi değişik boylardan oluştuklarını görürüz. İlk tarih devrelerinde bizim tarihimizi hangi boy temsil ediyorsa, devletimize o boyun adı verilirdi; Hunlar, Göktürkler, Uygurlar vs. veya kahramanın adından dolayı Selçuklular, Osmanlılar gibi isimler verilmiştir. Türk, törenin adıdır, bizim töremize girmiş bütün milletler üst kimlik olarak öyle anılır. Yani, Hint, Çin, Cermen gibi bir üst kavramdır. Değişik boyların bir araya gelerek kurdukları devletlere de Türk denmeye başlandı. 873 senesinde Kıpçaklar, Peçenekler, Kürtler, Uzlar Macaristan’da bir devlet kurdular. Avrupalılar bu devlete Türk dediler. Daha sonra XIV. yüzyılda Kölemenlerin kurduğu Mısır’a Türk denildi. O devlet Kölemendi ama Peçenekler, Uzlar yani diğer Turani kavimler karışmıştı. Ardından Osmanlı’ya “Die Türkei” dediler. Çünkü Osmanlı’yı da temsil edenler Oğuzlar, Çepniler, Kürtlerdi. Şunu açıkça söylemeliyiz ki bizim tarihimiz bakirdir; Albert Sorel ders yılının ilk gününde öğrencisi Yahya Kemal’e sınıfta şunu söyler; “Coğrafyada kutuplar, tarihte Türkler meçhuldür.” Mesela biz Orta Asya’dan mı Ön Asya’ya geldik, yoksa Ön Asya’dan mı Orta Asya’ya gittik, bu husus bile tarihçiler arasında tartışma konusudur. Atalarımız bize insanlığı bırakmıştır; onun kıymetini bilmeliyiz. Batılı tarihçilerin şu hükmüne de sırtımızı dönmemeliyiz: “Türk ırkı olmasa tarih olmazdı.”
Zaman
Köşe Yazıları
16.12.2013
MehmedNiyazi-TarihteTürkırkıMehmed Niyazi - Tarihte Türk ırkı
AP Milletvekili Camp : Vize muafiyetiyle Türkler AB'ye akın etmeyecek
Zaman
13.12.2013
10:37
Hollanda Hıristiyan Demokratlar Birliği Partisinin (CDA) AP Milletvekili Wim van de Camp, ülke siyasetini etkisine alan popülist havadan şikayetçi. Geert Wildersın halk nezdinde kabul görmesiyle diğer partilerin pozisyonlarında değişikliğe gitmek zorunda kaldığını belirten Van de Camp, ülkedeki genel havanın aksine vize muafiyetiyle Türklerin ABye akın edeceğini düşünmüyor.Türkiye ile AB arasında tam vize muafiyeti için diyalogun başlatılma kararı alınmasına değinen Van de Camp, bu kararı alkışladığını ve önemsediğini söylüyor. Van de Camp, Benim görüştüğüm Türk işadamları vize konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyordu. Hollandaya milyonlarca Euro yatırım yapmak için gelen işadamlarının üçüncü sınıf yabancı muamelesine tabi tutulması tepki çekiyordu. diyor. Bazı siyasilerin bu adımı gündeme getirip böyle giderse Türkler Avrupa’ya doluşacak propagandası yaptığını hatırlatılması üzerine Van de Camp, Popülizm öyle bir şey. cevabını veriyor. Günümüzde yüksek eğitim almış o kadar çok Türk kökenli Avrupalı var ki, tam tersi bir göç yaşandığını görüyoruz. Hem Türkiye ekonomisinin hali hem de eğitimli insanlara duyulan ihtiyaç, asıl Avrupayı terk etmeyi cazip kılıyor. diyen Van de Campa göre popülistlerle bu konuda ciddi bir fikir alışverişi yapmak da mümkün değil, çünkü popülizmin en temel özelliği olaylara siyah-beyaz ya da iyi-kötü tarzı yaklaşması.CDAnın en tecrübeli isimlerinden Wim van de Camp, 23 sene aralıksız devam eden milletvekilliği döneminden sonra 2009 yılında Avrupa Parlamentosuna (AP) geçiş yapmıştı. Van de Camp, mayıs ayında yapılacak AP seçimlerinde ikinci defa aday. Fakat bir farkla: Van de Camp, çok istemesine rağmen bu sefer partisinin liste başı adayı değil. CDAya AP seçimlerinde liderlik yapmak için Esther de Lange ile yarışan Van de Camp, Türkiyenin AB üyeliğine karşı pozisyon alan rakibine mağlup oldu. Bu mağlubiyetten hayal kırıklığı yaşadığını itiraf eden tecrübeli siyasetçiye göre De Langenin daha genç, daha dinamik ve aynı zamanda kadın olması, parti yönetiminin kararında belirleyici oldu.AB KARŞITI POPÜLİZMHollanda ve birçok Avrupa ülkesinde yükselen AB karşıtı seslerden endişe eden siyasilerden biri de Wim van de Camp. Aşırı sağcı ve İslam karşıtı Özgürlükler Partisi (PVV) lideri Geert Wildersın başı çektiği bu yeni akımın temsilcileri, birliğin Avrupa ülkelerine kattıklarından ziyade masrafına odaklanmış durumda. Van de Camp bu pozisyona karşı çıkıyor: Hollanda olarak ABye çok şey borçluyuz. İhracatımızın yüzde 70ini birlik ülkelerine yapıyoruz. Unutulmasın ki AB olmasaydı biz bu kadar müreffeh, istikrarlı ve barışçıl şartlarda yaşayamazdık. diyor.Popülizmin Hollanda siyasetinde etkisini hissettirmesiyle benzer tartışmaların daha da arttığını hatırlatan Van de Camp, Wildersın söylemlerinin toplumda kabul görmesi büyük talihsizlik olarak kabul ediyor: PVV popülizmi ne yazık ki ülkedeki siyasi iklimi domine ediyor. Bu beni ürküten bir tablo. Bize düşen bununla mücadele etmek ve toplumdaki benzer sesleri doğru şekilde kanalize etmek. Fakat işimizin kolay olmadığını düşünüyorum.PVVNİN BAŞARISI BİR BASKI UNSURU OLARAK HİSSEDİLİYORWilderse yönelik artan desteğin, diğer partileri olduğu gibi CDAyı da farklı pozisyon almaya zorladığını söyleyen Van de Camp, Bizim dışımızdaki partiler bunun sancılarını çekiyor. PVVnin başarısı bir baskı unsuru olarak hissediliyor, bu durumu ciddiye almamız şart. diyor. Kendi tabanlarında da bu yönde hareketlilik olduğunu vurgulayan Hristiyan Demokrat milletvekiline göre özellikle Noord-Brabant ve Limburg bölgelerindeki CDA seçmeni, Eurodan olduğu kadar Polonyalılar, Romenler ve Bulgarlardan da endişe ediyor. Asıl meziyet, vatandaşların endişelerini ciddiye alarak onları doğru şekilde bilgilendirmek ve nüans farklarına dikkat etmek. Bizi PVV gibi popülist partilerden ayıran da bu özellik. PVVnin her Bulgar, her Polonyalı kötüdür dediğini hatırlatan Van de Camp, işin aslının daha farklı olduğu kanaatinde: Gerçek şu ki, özellikle Polonyalılar ekonomimize çok ciddi katkılar sağlıyor. Bunu takdir etmek gerekir. CİHAN
Zaman
Son Dakika
13.12.2013
APMilletvekiliCampVizemuafiyetiyleTürklerAByeakınetmeyecekAP Milletvekili Camp Vize muafiyetiyle Türkler ABye akın etmeyecek
KKTC Maliye eski Bakanı Tatar: Kıbrıs, Anadolu suyuyla değer kazanacak
Zaman
04.12.2013
18:52
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Maliye eski Bakanı ve Lefkoşa Milletvekili Ersin Tatar, Cumhuriyet Üniversitesi öğrencilerine Kıbrıs’ın maliye politikalarını anlattı. Suyun taşınmasının önemine vurgu yapan Tatar, elektriğin de taşınmasının gerekliliği üzerinde durdu. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Maliye Politikaları ve Türkiye Cumhuriyeti ile İlişkiler konulu bir konferans veren Ersin Tatar, Anadolu suyunun taşınması projesinin çok önemli olduğunu belirterek, suyun adaya ulaşmasıyla Kıbrıs’ın değer kazanacağını söyledi. Tatar, Kıbrıs’ta elektrik kaynaklarının da kısıtlı olmasından dolayı herkesin olumsuz etkilendiğine vurgu yaparak, Türkiye’den kabloyla elektrik taşınmasının üzerinde çalıştıklarını ancak Kıbrıs hükümetinin buna mesafeli olduğunu kaydetti. TÜRKİYE SOYKIRIM AŞAMASINDA İMDADIMIZA YETİŞTİErsin Tatar, konuşmasına 1974 harekâtını anlatarak başladı. Soykırıma uğrama aşamasında Türk milletinin, Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin imdadına yetiştiğini anlatan Tatar, şöyle devam etti: “Çünkü 1960 anlaşmalarından dolayı Türkiye Cumhuriyeti garanti haklarını kullanmış ve Yunanistan’daki cuntanın o zaman Makaryos’u devirmesiyle o zaman Kıbrıs’ta Enosisi ilan etme noktasında Türkiye Cumhuriyeti ağırlığını koymuş askerini oraya göndermiş ve o günden bugüne gerçekten Kıbrıs’ın tümünde hem Türkler hem Rumlar için kalıcı bir barış ortamı sağlanmıştır. Bunun altını çizerek söylüyorum, çünkü aksi takdirde kan dökülecekti. Kanın döküldüğü yerde de ekonomi olmaz. Türk askerinin adaya ayak basmasıyla Rumlar da kendi ekonomilerini geliştirme imkânına kavuşmuştur.”Rumların Yunanistan ile birlikte Avrupa’nın şımarık çocukları olarak, son yıllarda büyük hatalar yaptığına değinen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Maliye eski Bakanı ve Lefkoşa Milletvekili Tatar, konuşmasını söyle sürdürdü: “O kadar şımarmışlar ki bize kimse dokunamaz, biz her şeyi yaparız.’ Sizin burada gördüğünüz ekonomik kavramları da uyarılara rağmen ihlal ederek, gerçekten son birkaç yıldır batma noktasına gelmiştir. Avrupa Birliği Komisyonu, Merkez Bankası ve IMF, Güney Kıbrıs’ta kurtarma paketi adı altında bir takım dayatmalarla Güney Kıbrıs’ı tekrar eski günlerine kavuşturmaya çalışıyorlar. Bunlar tabi ki özelleştirmeler ve başta tasarruf tedbirleri, halkını daha da rencide edecek noktada bir takım tedbirler. Rumlar tabi ki zorlanıyorlar.” Her iki taraf arasındaki görüşmelerin devam ettiğinden bahseden Tatar, “Bizim Cumhurbaşkanımız Dr. Derviş Eroğlu ile Güney Kıbrıs lideri görüşmelere ramak kala bir açıklama yaptıktan sonra ancak başlayabilecekler. Şu anda o anlaşma hala yok. Federal bir cumhuriyet adı altında Türkiye Cumhuriyeti ile paylaşmaya hayır diyorlar. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kendi ayakları üzerinde durmak zorunda. Kuzeyi bizim geliştirmemiz lazım.” dedi.“MALİYE BAKANI OLDUĞUMDA ENKAZ DEVRALDIK”Ersin Tatar, 4 yıl önce maliye bakanı olduğunda çok büyük bir enkaz devraldıklarını savunarak, şunları kaydetti: “O zaman Türkiye’deki gazetelere kadar yansıdı. Burada en büyük iş bizim hükümete ve maliye bakanı olarak bana düştü. Sendikaları karşımda buldum. Çünkü devletinizi kurtarmak için siyasi anlamda çok sıkıntılı bir takım tedbirler gerektiği noktasında kendinizi feda etmeye hazır olmanız lazım. Siyasi olarak halka şirin gözükme, refah anlamında daha fazla verdiğiniz zaman bir de bakıyorsunuz ki devletin geliri ile gideri örtüşmüyor. Gelirler 10 kuruş giderler 15 kuruş. Her yıl 5 kuruş açık veriyor. Bu açığı nasıl kapatacaksınız, hamd olsun Türkiye de imkanları ölçüsünde yardım ediyor, ona rağmen açıklar büyüyor. Hükümete geldiğimizde çok büyük tedbirler almak zorunda kaldık. Bunların başında ek mesailerin kısılması geliyordu. Kamu maliyesinde o kadar yükler oluşmuş ki 70-80 milyon lira ek mesai adı altında ödemeler yapılıyor. Bunun için yasal düzenleme yaptık. Demokrasilerde bu işler yasal düzenleme ile oluyor. Yapılan değişikliklerle hafta içi mesailerini 30 milyon liraya kadar gerilettik. Şu anda bakıyorum 50 milyonu bulmuş, bana göre savurganlık devam ediyor. Hükümetten ayrıldık, muhalefet milletvekili olarak hükümeti uyarmaya devam ediyorum.Alınan tedbirlerle devletin bütçesini belli bir yere kadar getirebilirsiniz. Bu konuda son 4 yılda ben bakanlıktan ayrılalı 6 ay oldu. Seçim sonrası hükümet değişti. Yıllık 620 milyon lira açık şu an 100 milyon liraya düştü. O konuda biz çok başarılı olduk. Bunun Türkiye Cumhuriyeti ile yapılan anlaşmalarla ve teknik raporlarla bunlar ifade edilmiştir. Ancak bütçemizin düzelmesi yeterli olamamaktadır. Çünkü Elektrik Kurumu yılda 100 milyon lira zarar etmektedir. Kurum, bu açığını devletten talep etmektedir. Devlet bunu nereden bulacak. Kıbrısta şu an büyük bir tartışma var. Bu gibi kurumların özelleştirilerek hayatlarına devam etmesiyle ekonomiye daha fazla katkı yapacakları gibi bir takım teoriler gelişti
Zaman
Son Dakika
04.12.2013
KKTCMaliyeeskiBakanıTatarKıbrısAnadolusuyuyladeğerkazanacakKKTC Maliye eski Bakanı Tatar Kıbrıs Anadolu suyuyla değer kazanacak
Toplam "306" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti