Habergec.Com Aranan Kelimeler:dürtü Değerlendirme: 10 / 10 989602
habergec.com
26.10.2014 Pazar
Ana Sayfa
:: Detaylı Arama
Kelime(ler) 
Tür 
Yayıncı 
Zaman 
Sırala 







:: Türler
Gazeteler
İnternet Siteleri
Televizyonlar
Radyolar
Diğer

:: Gruplar
 

dürtü

'Beyaz' yalanlar hastalığa kapı aralıyor
Zaman
19.08.2014
02:29
Medical Park Samsun Hastanesi Psikiyatri Bölümünden Uzm. Dr. Ayşin Mutlu Tomaç, Beyaz yalanlarla başlayan yalan söyleme davranışı sürekli bir hal almış ise yalan söyleme hastalığından bahsedilebilir. dedi.Dr. Tomaç, günlük hayatta ara sıra kullanılan ve kullanılmasından da çok rahatsızlık duyulmayan beyaz yalanlar, yalan hastalığına kapı açtığı konusunda uyarıda bulundu. Dr. Tomaç, Mitomani, yalan söyleme hastalığı olarak bilinir. Mitoman ise mitomaniye yakalanmış kişi demektir. Mitomani bir çeşit dürtü kontrol bozukluğu olarak tanımlanabilir. Mitomani durumunda kişi, çevresindeki insanlara amaçsız ve sebepsiz şekilde yalanlar söyler. Hastalık ciddi boyutlarda yalanlar uydurma, bu yalanlara inanma ve çevresindekileri olabildiğince inandırma ile karakterizedir. şeklinde konuştu. Mitomani çoğunlukla hastanın dikkat çekip odak noktası haline gelmek adına yapmaya başladığı yalan söyleme alışkanlığının giderek hiçbir nedene gerek duyulmadan devam etmesi ve dozunun artmasıdır. diyen Dr. Ayşin Mutlu Tomaç, hastalığın bazen diğer ruhsal hastalıklar ya da kişilik bozuklukları ile beraber geldiğinden ilk bakışta ayırtına varılamayacağına dikkat çekti. Mitomaninin en çok eşlik ettiği hastalığın histrionik kişilik bozukluğu olduğunun altını çizen Dr. Tomaç, Bu hastaların tek amacı vardır odak noktası olmak. Dikkatleri üzerine çekmek için yoğun bir istek ve arzu duyan kişi bunu başarabilmek adına olayları inanılmayacak derecede büyütmeye, abartmaya, dramatize etmeye başlar. Bunu sağlamak için de mecburen yalan söyler. şeklinde konuştu. Mitomani hastası olan kişilerin kendisinde bir sorun olduğunu düşünmediklerini vurgulayan Dr. Tomaç, Onlarda bir sorun olduğunu genellikle yakınları fark ederler ve onları tedaviye gitmeye ikna etmeye çalışırlar. Bu durumlarda hastanın yakının yapması gereken en önemli şey, çok fazla üstüne gitmeden, onu kırmadan ve genelde başka bir konuyu öne sürerek tedaviye gitmeye ikna etmeye çalışmaktır. diye konuştu.YALAN HASTALIĞININ TEDAVİSİ MÜMKÜNMitomani, tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Tomaç şöyle konuştu: Bu bozukluğun tedavisinde psikoterapi ve farmakoterapi (ilaç tedavisi) birlikte uygulanmalıdır. Psikiyatri hekimi, öncelikle hastayı tanımaya çalışır, yalan söylemeye dönük ihtiyacının neden kaynaklandığını anlar, altta yatan sorunlarla, konularla ilgili konuşmaya başlandıkça güven ortamı oluştuğunda yavaş yavaş ve adım adım hastadaki eksik olan duygu ve güveni yerine koyarlar. Eğer sağlam ve iyi bir tedavi yapılırsa hastalığın tekrarlama oranı düşüktür.(CİHAN)
Zaman
Sağlık
19.08.2014
BeyazyalanlarhastalığakapıaralıyorBeyaz yalanlar hastalığa kapı aralıyor
Çocuklarınıza, manevi değerleri yaşayarak öğretin
Zaman
17.06.2014
02:07
Güzel yaşamanın yolu yaşama gayesinin kazanılmasından geçiyor. İçinde bulunduğumuz tatille birlikte mübarek günler ve yaklaşan onbir ayın sultanı Ramazan, aile içi sohbetler içinde çocuk ve gençlere yaşama gayelerini fark ettirmek için en güzel fırsat.Yaşama gayesi olan kişinin iç tatmini de sağlanmış oluyor. Yaşama gayesi olmayan veya bu gayeye ulaşma gücünü kaybedenlere gelince hayattan zevk almamaya başlıyorlar. Bunun sonucu bazı kişiler kendilerine iç tatmini verecek arayışlar içine giriyor. Lükse düşkünlük, çok para kazanma hırsı, alışveriş çılgınlığı, karşı cinsle geçici beraberlikler hep bu arayışın sonucu. Kişi bir amacı olmayınca yaşama gayesini zevk alma olarak belirliyor. Bu durum kimisi için de kendini ve acılarını unutma anlamına geliyor.Yaşama gayesi faydalı işler yapma ve zararlı işlerden uzak durma olan kişi, ruhsal hastalıkların en önemli nedenlerinden biri olan yalnızlık duygusundan da kurtulur. Rabb’inin kendisine çok yakın olduğunu, ondan hiçbir şeyi sebepsiz istemediğini ve kendisine yardım ettiğini bilen kişi, zorluklar karşısındaki mücadele gücünü de artırır. Yine ibadetlerin hepsinin sosyal bir yönü de vardır.Çocuk ve gençler nasihat edilmekten ve doğrudan dini eğitimden zaman zaman hoşlanmazlar. Eğitimin en etkili şekli fırsat eğitimi, bir diğer deyişle yaşayarak öğrenmedir. Yaşayarak öğrenmek için de önce huzur verici bir ortam hazırlamak gerekir. İbadet şekilde kalmamalı.Çocuk ve gençlere yaptığı her ibadetin ona ve diğer insanlara neler kazandıracağını güzel bir üslupla anlatmak da çok önemlidir. Aslında anlatmaktan çok anlamasına, düşünmesine, sorular sormasına zemin hazırlamak gerekir. İftar ve sahurda ne kadar stresten uzak güzel sohbetlerin yapıldığı bir ortam sağlanırsa, çocuk oruç tutmaktan o kadar zevk alacaktır. Oruç tutmanın aç kalmak demek olmadığı belki açların halini anlamaya bir vesile olacağı da anlatılmalı. Günümüz gençliğinin en önemli psikolojik sorunlarından biri dürtü veya heyecan kontrol problemidir. Eğitimde disiplinin dengede tutulamaması ve stresli ortamlar gençlerin yersiz isteklerini engellemelerini zorlaştırıyor.İbadetler kişilerin kendilerini kontrol edebilmesini esas alır. Oruçta ve Ramazan boyunca yapılan bütün ibadetlerde kontrolü kazanmanın esas alındığını görüyoruz. Allah sevgisi olmadan yapılan bir ibadet ise kişiye iç huzuru değil, gerginlik verir. Dini eğitimin korkuya değil sevgiye dayalı olması bu açıdan da önemli.Gençlerimizi sosyal ve fikri meselelere duyarlı olarak yetiştirmek aile içinde onların da katılmasına imkân veren sohbet ortamlarının sağlanmasıyla mümkün. Bu sohbet ortamlarında sevgi, Allah sevgisi, insan sevgisi, peygamber sevgisi hep ön plana çıkarılmalı. Yine Ramazan ayı boyunca yapılan mali ibadetlerden fitre ve zekâtın verilişi sırasında çocuğun gelişimine göre çocukla sohbet etmek önemli. Her anne-baba maddi olarak kendinden daha düşük durumda olan kişilere yardımcı olmaya çalışırsa, kardeşinin menfaatini kendi menfaati önüne geçirirse bu fedakârlık ruhu fertler arasında yayılır.
Zaman
Sağlık
17.06.2014
ÇocuklarınızamanevideğerleriyaşayaraköğretinÇocuklarınıza manevi değerleri yaşayarak öğretin
Çocuklarınıza, manevi değerleri yaşayarak öğretin
Zaman
17.06.2014
01:59
Güzel yaşamanın yolu yaşama gayesinin kazanılmasından geçiyor. İçinde bulunduğumuz tatille birlikte mübarek günler ve yaklaşan onbir ayın sultanı Ramazan, aile içi sohbetler içinde çocuk ve gençlere yaşama gayelerini fark ettirmek için en güzel fırsat.Yaşama gayesi olan kişinin iç tatmini de sağlanmış oluyor. Yaşama gayesi olmayan veya bu gayeye ulaşma gücünü kaybedenlere gelince hayattan zevk almamaya başlıyorlar. Bunun sonucu bazı kişiler kendilerine iç tatmini verecek arayışlar içine giriyor. Lükse düşkünlük, çok para kazanma hırsı, alışveriş çılgınlığı, karşı cinsle geçici beraberlikler hep bu arayışın sonucu. Kişi bir amacı olmayınca yaşama gayesini zevk alma olarak belirliyor. Bu durum kimisi için de kendini ve acılarını unutma anlamına geliyor.Yaşama gayesi faydalı işler yapma ve zararlı işlerden uzak durma olan kişi, ruhsal hastalıkların en önemli nedenlerinden biri olan yalnızlık duygusundan da kurtulur. Rabb’inin kendisine çok yakın olduğunu, ondan hiçbir şeyi sebepsiz istemediğini ve kendisine yardım ettiğini bilen kişi, zorluklar karşısındaki mücadele gücünü de artırır. Yine ibadetlerin hepsinin sosyal bir yönü de vardır.Çocuk ve gençler nasihat edilmekten ve doğrudan dini eğitimden zaman zaman hoşlanmazlar. Eğitimin en etkili şekli fırsat eğitimi, bir diğer deyişle yaşayarak öğrenmedir. Yaşayarak öğrenmek için de önce huzur verici bir ortam hazırlamak gerekir. İbadet şekilde kalmamalı.Çocuk ve gençlere yaptığı her ibadetin ona ve diğer insanlara neler kazandıracağını güzel bir üslupla anlatmak da çok önemlidir. Aslında anlatmaktan çok anlamasına, düşünmesine, sorular sormasına zemin hazırlamak gerekir. İftar ve sahurda ne kadar stresten uzak güzel sohbetlerin yapıldığı bir ortam sağlanırsa, çocuk oruç tutmaktan o kadar zevk alacaktır. Oruç tutmanın aç kalmak demek olmadığı belki açların halini anlamaya bir vesile olacağı da anlatılmalı. Günümüz gençliğinin en önemli psikolojik sorunlarından biri dürtü veya heyecan kontrol problemidir. Eğitimde disiplinin dengede tutulamaması ve stresli ortamlar gençlerin yersiz isteklerini engellemelerini zorlaştırıyor.İbadetler kişilerin kendilerini kontrol edebilmesini esas alır. Oruçta ve Ramazan boyunca yapılan bütün ibadetlerde kontrolü kazanmanın esas alındığını görüyoruz. Allah sevgisi olmadan yapılan bir ibadet ise kişiye iç huzuru değil, gerginlik verir. Dini eğitimin korkuya değil sevgiye dayalı olması bu açıdan da önemli.Gençlerimizi sosyal ve fikri meselelere duyarlı olarak yetiştirmek aile içinde onların da katılmasına imkân veren sohbet ortamlarının sağlanmasıyla mümkün. Bu sohbet ortamlarında sevgi, Allah sevgisi, insan sevgisi, peygamber sevgisi hep ön plana çıkarılmalı. Yine Ramazan ayı boyunca yapılan mali ibadetlerden fitre ve zekâtın verilişi sırasında çocuğun gelişimine göre çocukla sohbet etmek önemli. Her anne-baba maddi olarak kendinden daha düşük durumda olan kişilere yardımcı olmaya çalışırsa, kardeşinin menfaatini kendi menfaati önüne geçirirse bu fedakârlık ruhu fertler arasında yayılır.
Zaman
Ana Sayfa
17.06.2014
ÇocuklarınızamanevideğerleriyaşayaraköğretinÇocuklarınıza manevi değerleri yaşayarak öğretin
Hiperaktif çocuklara 'yapma' demek çözüm değil
Zaman
28.02.2014
17:44
Rönesans Eğitim Vakfının, Adana Optimum Outlet Alışveriş ve Yaşam Merkezinde gerçekleştirdiği Anne-Baba Destek Programlarının 13üncüsünün konusu bu kezEle avuca sığmayan çocuklar olarak tanımlanan ve çoğu zaman dikkat eksikliğinin de eşlik ettiği Hiperaktivite oldu.Vakfın, Adana Optimum Outlet Alışveriş ve Eğlence Merkezinin ev sahipliğinde ve Erkan Koleji işbirliği ile düzenlediği seminer, AVMde bulunan Avşar Sinemaları salonunda gerçekleştirildi. Katılımın ücretsiz olduğu eğitim seminerinde, Öğr. Gör. Dr. Obengül Ejder, öğretmen, aile ve uzman işbirliği ile tedavi edilmesi gereken bu hastalıkla ilgili merak edilenleri açıkladı.Aile ve Evlilik Terapisti Öğr. Gör. Dr. Obengül Ejder, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, kısa dikkat süresi ve ataklıkla (yetersiz dürtü kontrolü) karakterize bir bozukluktur. DEHBnin İlaç tedavisini Çocuk ve Ergen Psikiyatrlarının, Aile terapisini ve Bilişsel davranışçı terapiyi ise psikoterapistlerin yapması gereklidir uyarısında bulundu.YERLERİNDE RAHAT DURMAZLARDEHBnin temel özelliklerinin, dikkati vermede ve sürdürmede güçlük, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla aşırı hareketlilik ve ataklık olduğu vurgulayan Ejder, Hiperaktivite, yerinde rahat duramama, gerektiği zamanlarda yerinde oturamama, uygunsuz ortamlarda koşuşturma ya da eşyalara tırmanma, motor takılmış gibi sürekli hareket halinde olma tarzında kendini gösterir. Bu durumdaki çocuklara sadece yapma, etme demek de çözüm değil. Bu konuda ailelerin izleyeceği yaklaşım tedavide büyük önem taşıyor ifadelerine yer verdi.Ejder, hiperaktiviteye çoğu zaman dikkat eksikliğinin de eşlik ettiğini belirterek, şunları söyledi:Dikkat eksikliği, bir konuya yoğunlaşmada güçlük, verilen görevleri tamamlayama, sınırlı dikkat zamanı ve dikkat dağınıklığı belirtileri ile kendini gösterir. Bu bozukluğu olan çocuklar ayrıntılara karşı dikkat eksikliği gösterir, okul ve diğer ödevlerinde birçok hatalar yaparlar. Çalışmalarını plansız, düzensiz ve karmakarışık bir biçimde sürdürürler. Oyun ve benzeri etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamazlar, başladıkları işleri tamamlamakta zorlanırlar. Sanki akılları başka yerdedir ya da söylenenleri dinlemiyor ya da duymuyor görünümü verirler. Sıklıkla tamamlanmamış bir etkinlikten diğerine geçerler. Kendilerine verilen okul ödevi ya da herhangi bir iş üzerinde belirtilen ve beklenilen bir biçimde çalışamaz, ödevlerini bitiremezler.OKUL BAŞARISINI ETKİLİYORBu tür bozukluklarda ilaç tedavisini çocuk ve ergen psikiyatrlarının, aile terapisini ve bilişsel davranışçı terapiyi ise psikoterapistlerin yapması gerektiğinin altını çizen Öğr. Gör. Dr. Ejder, DEHB çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları bölümlerine yapılan başvuruların en sık nedenlerinden biridir. Tedavi edilmediği takdirde, belirtileri çocuğun eğitim ve yaşantısının hemen her alanını olumsuz etkilemekte, yoğun ruhsal, sosyal ve okul sorunları ortaya çıkmaktadır diye konuştu.Konuyla ilgili anne-babalara verilen eğitimden de bahseden Ejder, konuşmasını şöyle sürdürdü:Bu eğitiminde DEHB hakkında ve çocuğa tutumlar konusunda ailenin bilgilendirilmesi amaçlanır. Burada anne ve babalara çocuklarına uygun disiplin ve tutarlı davranılması öğretilir. Aşırı hoşgörülü veya aşırı cezalandırıcı tarzdaki yaklaşımlardan kaçınmalıdır. Ailenin ve öğretmenin bilgi sahibi tanı ve tedavi bir ekip işidir. Bir sorun olup olmadığına ilişkin bir profesyonel girişimi, öğretmen ve ana-baba görüşlerinden hareketle danışmalar yapmalıdır. Daha sonra da çocuğu bir çocuk psikiyatrisine sevk etmesi gerekir.Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun sadece okul öncesi ve okul çağında değil yaşam boyu devam eden bir hastalık olduğunu ifade eden Ejder, Hiçbir psikolojik test, ölçek, kan tahlili veya radyolojik inceleme (bilgisayarlı tomografi, EEG, manyetik rezonans ve diğerleri) DEHBnin kesin tanısını koymaya yeterli olmaz. Fakat belirtileri araştırmak için bazı soru formaları ve testler tanı koymasına yardımcı olabilir. Bu testler çoğu zaman anne-baba ve öğretmenler için hazırlanmıştır dedi.ERKEKLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYORDEHBnin erkeklerde görülme sıklığının kızlara oranla daha fazla olduğunu belirten Öğr. Gör. Dr. Ejder, Kızlarda DEHBnun daha çok dikkatsizlik ve bilişsel zorluklarla seyretmesi, ataklık ve saldırgan davranış sorunlarının daha az olması nedeniyle, gözden kaçtığı ya da önemsenmediği düşünülmektedir. Erkeklerin saldırganlık, ataklık ve davranım bozukluklarını daha sık göstermeleri nedeniyle polikliniklere getirilmeleri daha sık ve erkendir ifadelerini kullandı.Ejder, günümüzde her 100 çocuktan 3-5inde hiperaktivitenin görüldüğünü kaydetti.DEHBya ilişkin belirtilerin değişik yaşlarda farklı görüntüler sergilediğinin altını çizen Ejder, Elde edilen bilgilerin çoğu ilkokul çocuklarına ilişkindir. Daha küçük ve daha büyüklere yönelik
Zaman
Sağlık
28.02.2014
HiperaktifçocuklarayapmademekçözümdeğilHiperaktif çocuklara yapma demek çözüm değil
Hiperaktif çocuklara 'yapma' demek çözüm değil
Zaman
28.02.2014
11:33
Rönesans Eğitim Vakfının, Adana Optimum Outlet Alışveriş ve Yaşam Merkezinde gerçekleştirdiği Anne-Baba Destek Programlarının 13üncüsünün konusu bu kezEle avuca sığmayan çocuklar olarak tanımlanan ve çoğu zaman dikkat eksikliğinin de eşlik ettiği Hiperaktivite oldu.Vakfın, Adana Optimum Outlet Alışveriş ve Eğlence Merkezinin ev sahipliğinde ve Erkan Koleji işbirliği ile düzenlediği seminer, AVMde bulunan Avşar Sinemaları salonunda gerçekleştirildi. Katılımın ücretsiz olduğu eğitim seminerinde, Öğr. Gör. Dr. Obengül Ejder, öğretmen, aile ve uzman işbirliği ile tedavi edilmesi gereken bu hastalıkla ilgili merak edilenleri açıkladı.Aile ve Evlilik Terapisti Öğr. Gör. Dr. Obengül Ejder, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, kısa dikkat süresi ve ataklıkla (yetersiz dürtü kontrolü) karakterize bir bozukluktur. DEHBnin İlaç tedavisini Çocuk ve Ergen Psikiyatrlarının, Aile terapisini ve Bilişsel davranışçı terapiyi ise psikoterapistlerin yapması gereklidir uyarısında bulundu.YERLERİNDE RAHAT DURMAZLARDEHBnin temel özelliklerinin, dikkati vermede ve sürdürmede güçlük, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla aşırı hareketlilik ve ataklık olduğu vurgulayan Ejder, Hiperaktivite, yerinde rahat duramama, gerektiği zamanlarda yerinde oturamama, uygunsuz ortamlarda koşuşturma ya da eşyalara tırmanma, motor takılmış gibi sürekli hareket halinde olma tarzında kendini gösterir. Bu durumdaki çocuklara sadece yapma, etme demek de çözüm değil. Bu konuda ailelerin izleyeceği yaklaşım tedavide büyük önem taşıyor ifadelerine yer verdi.Ejder, hiperaktiviteye çoğu zaman dikkat eksikliğinin de eşlik ettiğini belirterek,şunları söyledi:Dikkat eksikliği , bir konuya yoğunlaşmada güçlük, verilen görevleri tamamlayama, sınırlı dikkat zamanı ve dikkat dağınıklığı belirtileri ile kendini gösterir. Bu bozukluğu olan çocuklar ayrıntılara karşı dikkat eksikliği gösterir, okul ve diğer ödevlerinde birçok hatalar yaparlar. Çalışmalarını plansız, düzensiz ve karmakarışık bir biçimde sürdürürler. Oyun ve benzeri etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamazlar, başladıkları işleri tamamlamakta zorlanırlar. Sanki akılları başka yerdedir ya da söylenenleri dinlemiyor ya da duymuyor görünümü verirler. Sıklıkla tamamlanmamış bir etkinlikten diğerine geçerler. Kendilerine verilen okul ödevi ya da herhangi bir iş üzerinde belirtilen ve beklenilen bir biçimde çalışamaz, ödevlerini bitiremezler.OKUL BAŞARISINI ETKİLİYORBu tür bozukluklarda ilaç tedavisini çocuk ve ergen psikiyatrlarının, aile terapisini ve bilişsel davranışçı terapiyi ise psikoterapistlerin yapması gerektiğinin altını çizen Öğr. Gör. Dr. Ejder, DEHB çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları bölümlerine yapılan başvuruların en sık nedenlerinden biridir. Tedavi edilmediği takdirde, belirtileri çocuğun eğitim ve yaşantısının hemen her alanını olumsuz etkilemekte, yoğun ruhsal, sosyal ve okul sorunları ortaya çıkmaktadır diye konuştu.Konuyla ilgili anne-babalara verilen eğitimden de bahseden Ejder, konuşmasını şöyle sürdürdü:Bu eğitiminde DEHB hakkında ve çocuğa tutumlar konusunda ailenin bilgilendirilmesi amaçlanır. Burada anne ve babalara çocuklarına uygun disiplin ve tutarlı davranılması öğretilir. Aşırı hoşgörülü veya aşırı cezalandırıcı tarzdaki yaklaşımlardan kaçınmalıdır. Ailenin ve öğretmenin bilgi sahibi tanı ve tedavi bir ekip işidir. Bir sorun olup olmadığına ilişkin bir profesyonel girişimi, öğretmen ve ana-baba görüşlerinden hareketle danışmalar yapmalıdır. Daha sonra da çocuğu bir çocuk psikiyatrisine sevk etmesi gerekir.Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun sadece okul öncesi ve okul çağında değil yaşam boyu devam eden bir hastalık olduğunu ifade eden Ejder, Hiçbir psikolojik test, ölçek, kan tahlili veya radyolojik inceleme (bilgisayarlı tomografi, EEG, manyetik rezonans ve diğerleri) DEHBnin kesin tanısını koymaya yeterli olmaz. Fakat belirtileri araştırmak için bazı soru formaları ve testler tanı koymasına yardımcı olabilir. Bu testler çoğu zaman anne-baba ve öğretmenler için hazırlanmıştır dedi.ERKEKLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYORDEHBnin erkeklerde görülme sıklığının kızlara oranla daha fazla olduğunu belirten Öğr. Gör. Dr. Ejder, Kızlarda DEHBnun daha çok dikkatsizlik ve bilişsel zorluklarla seyretmesi, ataklık ve saldırgan davranış sorunlarının daha az olması nedeniyle, gözden kaçtığı ya da önemsenmediği düşünülmektedir. Erkeklerin saldırganlık, ataklık ve davranım bozukluklarını daha sık göstermeleri nedeniyle polikliniklere getirilmeleri daha sık ve erkendir ifadelerini kullandı.Ejder, günümüzde her 100 çocuktan 3-5inde hiperaktivitenin görüldüğünü kaydetti.DEHBya ilişkin belirtilerin değişik yaşlarda farklı görüntüler sergilediğinin altını çizen Ejder, Elde edilen bilgilerin çoğu ilkokul çocuklarına ilişkindir. Daha küçük ve daha büyüklere yönelik veri
Zaman
Son Dakika
28.02.2014
HiperaktifçocuklarayapmademekçözümdeğilHiperaktif çocuklara yapma demek çözüm değil
Hiperaktif çocuklara 'yapma' demek çözüm değil
Zaman
28.02.2014
11:16
Rönesans Eğitim Vakfının, Adana Optimum Outlet Alışveriş ve Yaşam Merkezinde gerçekleştirdiği Anne-Baba Destek Programlarının 13üncüsünün konusu bu kezEle avuca sığmayan çocuklar olarak tanımlanan ve çoğu zaman dikkat eksikliğinin de eşlik ettiği Hiperaktivite oldu.Vakfın, Adana Optimum Outlet Alışveriş ve Eğlence Merkezinin ev sahipliğinde ve Erkan Koleji işbirliği ile düzenlediği seminer, AVMde bulunan Avşar Sinemaları salonunda gerçekleştirildi. Katılımın ücretsiz olduğu eğitim seminerinde, Öğr. Gör. Dr. Obengül Ejder, öğretmen, aile ve uzman işbirliği ile tedavi edilmesi gereken bu hastalıkla ilgili merak edilenleri açıkladı.Aile ve Evlilik Terapisti Öğr. Gör. Dr. Obengül Ejder, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, kısa dikkat süresi ve ataklıkla (yetersiz dürtü kontrolü) karakterize bir bozukluktur. DEHBnin İlaç tedavisini Çocuk ve Ergen Psikiyatrlarının, Aile terapisini ve Bilişsel davranışçı terapiyi ise psikoterapistlerin yapması gereklidir uyarısında bulundu.YERLERİNDE RAHAT DURMAZLARDEHBnin temel özelliklerinin, dikkati vermede ve sürdürmede güçlük, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla aşırı hareketlilik ve ataklık olduğu vurgulayan Ejder, Hiperaktivite, yerinde rahat duramama, gerektiği zamanlarda yerinde oturamama, uygunsuz ortamlarda koşuşturma ya da eşyalara tırmanma, motor takılmış gibi sürekli hareket halinde olma tarzında kendini gösterir. Bu durumdaki çocuklara sadece yapma, etme demek de çözüm değil. Bu konuda ailelerin izleyeceği yaklaşım tedavide büyük önem taşıyor ifadelerine yer verdi.Ejder, hiperaktiviteye çoğu zaman dikkat eksikliğinin de eşlik ettiğini belirterek,şunları söyledi:Dikkat eksikliği , bir konuya yoğunlaşmada güçlük, verilen görevleri tamamlayama, sınırlı dikkat zamanı ve dikkat dağınıklığı belirtileri ile kendini gösterir. Bu bozukluğu olan çocuklar ayrıntılara karşı dikkat eksikliği gösterir, okul ve diğer ödevlerinde birçok hatalar yaparlar. Çalışmalarını plansız, düzensiz ve karmakarışık bir biçimde sürdürürler. Oyun ve benzeri etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamazlar, başladıkları işleri tamamlamakta zorlanırlar. Sanki akılları başka yerdedir ya da söylenenleri dinlemiyor ya da duymuyor görünümü verirler. Sıklıkla tamamlanmamış bir etkinlikten diğerine geçerler. Kendilerine verilen okul ödevi ya da herhangi bir iş üzerinde belirtilen ve beklenilen bir biçimde çalışamaz, ödevlerini bitiremezler.OKUL BAŞARISINI ETKİLİYORBu tür bozukluklarda ilaç tedavisini çocuk ve ergen psikiyatrlarının, aile terapisini ve bilişsel davranışçı terapiyi ise psikoterapistlerin yapması gerektiğinin altını çizen Öğr. Gör. Dr. Ejder, DEHB çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları bölümlerine yapılan başvuruların en sık nedenlerinden biridir. Tedavi edilmediği takdirde, belirtileri çocuğun eğitim ve yaşantısının hemen her alanını olumsuz etkilemekte, yoğun ruhsal, sosyal ve okul sorunları ortaya çıkmaktadır diye konuştu.Konuyla ilgili anne-babalara verilen eğitimden de bahseden Ejder, konuşmasını şöyle sürdürdü:Bu eğitiminde DEHB hakkında ve çocuğa tutumlar konusunda ailenin bilgilendirilmesi amaçlanır. Burada anne ve babalara çocuklarına uygun disiplin ve tutarlı davranılması öğretilir. Aşırı hoşgörülü veya aşırı cezalandırıcı tarzdaki yaklaşımlardan kaçınmalıdır. Ailenin ve öğretmenin bilgi sahibi tanı ve tedavi bir ekip işidir. Bir sorun olup olmadığına ilişkin bir profesyonel girişimi, öğretmen ve ana-baba görüşlerinden hareketle danışmalar yapmalıdır. Daha sonra da çocuğu bir çocuk psikiyatrisine sevk etmesi gerekir.Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun sadece okul öncesi ve okul çağında değil yaşam boyu devam eden bir hastalık olduğunu ifade eden Ejder, Hiçbir psikolojik test, ölçek, kan tahlili veya radyolojik inceleme (bilgisayarlı tomografi, EEG, manyetik rezonans ve diğerleri) DEHBnin kesin tanısını koymaya yeterli olmaz. Fakat belirtileri araştırmak için bazı soru formaları ve testler tanı koymasına yardımcı olabilir. Bu testler çoğu zaman anne-baba ve öğretmenler için hazırlanmıştır dedi.ERKEKLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYORDEHBnin erkeklerde görülme sıklığının kızlara oranla daha fazla olduğunu belirten Öğr. Gör. Dr. Ejder, Kızlarda DEHBnun daha çok dikkatsizlik ve bilişsel zorluklarla seyretmesi, ataklık ve saldırgan davranış sorunlarının daha az olması nedeniyle, gözden kaçtığı ya da önemsenmediği düşünülmektedir. Erkeklerin saldırganlık, ataklık ve davranım bozukluklarını daha sık göstermeleri nedeniyle polikliniklere getirilmeleri daha sık ve erkendir ifadelerini kullandı.Ejder, günümüzde her 100 çocuktan 3-5inde hiperaktivitenin görüldüğünü kaydetti.DEHBya ilişkin belirtilerin değişik yaşlarda farklı görüntüler sergilediğinin altını çizen Ejder, Elde edilen bilgilerin çoğu ilkokul çocuklarına ilişkindir. Daha küçük ve daha büyüklere yönelik veri
Zaman
Son Dakika
28.02.2014
HiperaktifçocuklarayapmademekçözümdeğilHiperaktif çocuklara yapma demek çözüm değil
Etyen Mahçupyan - Başbakan otoriterleşti mi?
Zaman
05.02.2014
16:48
Yabancı basının Türkiye siyasetini tahlil ederken dayandığı neredeyse tek argüman Başbakan Erdoğan’ın ‘otoriterleşmesi’. Bazı gazeteler bunun bir ‘iktidar sarhoşluğu’ olduğunu yazdılar.Yani her şeye hakim olmasıyla ve etrafında onu tehdit eden bir unsurun kalmamasıyla birlikte Erdoğan otoriterleşti… Anlaşılan şimdi ‘asıl’ karakteri galip geldi ve ‘gerçek’ yüzü görünür oldu… 17 Aralık sonrasında bu yaklaşım daha da popüler hale geldi, çünkü Başbakan’ın yolsuzlukların üzerini kapatmak üzere otoriterleştiği söylenebiliyor. Aslında Türkiye medyasının da önemli bir bölümü bundan daha öte bir akıl yürütmesine sahip değil. Bu epeyce rahatlatıcı bir söylem… Siyasi gelişmeleri bir insanın kişiliğine bağlayabiliyor ve o kişiliği sabitleyebiliyorsanız, siyasetin sınırlarını da onunla çizebilirsiniz. Bu vakada da Başbakan’ın kişiliği ‘sabitlenmiş’ durumda. Tehdit yokken zaten otoriter olan Erdoğan, yolsuzluk soruşturması ortaya çıkınca daha da otoriter oldu. Bu sabitlenme artık bir geriye gidişin de olmayacağını ima ediyor. Yolsuzluk tehdidi ortadan kalksa bile, ‘adamın karakteri bu’… Çözüm ise tabii ki çok kolay: Erdoğan gider, sorun çözülür…Analiz niyetine bu önermeleri yapanların Erdoğan’ı otoriterleşme süreci içerisinde sunmaları çok doğal. Çünkü bu yaklaşım gerçekliği güçlü kişiliklerin iradesi ile açıklamaya fazlasıyla hevesli. Aynen okullarımızda öğretilen tarihin, geçmişi padişahların iradesi ile açıklamaya kalkması gibi. Eğer siyaseti bir magazin türü olarak algılamıyorsak, kişilerin belirleyiciliği konusunda daha serinkanlı olmak durumundayız. Erdoğan’ın Türkiye siyaseti üzerindeki benzersiz etkisini görmezden gelmemek gerekir, ama siyaseti belirleyen şey bunun hangi bağlama oturduğudur. Başbakan’ı ve AKP’yi nesnel bir biçimde değerlendirmek için ilk yapılacak şey Erdoğan’ın ‘sahnedeki’ performansından kendimizi soyutlayabilmemiz. Çünkü iktidardaki bir partinin siyasi iradesi alınan kararlar ve yapılan tasarruflarla tanımlanır. Böyle bakıldığında şu basit gözlemi yapmak durumundayız. AKP bugüne kadarki iktidar döneminde, 2007 veya 2010’dan hem önce hem de sonra demokratik yönde olduğu gibi, tam tersi yönde de adımlar attı. Bundan sonrasında da çok farklı bir tutum beklememiz için bir neden yok. Aynı şekilde otoriterleşme meselesine gelirsek, Başbakan ilk iktidar olduğunda da bu kadar otoriterdi ve şimdi de ilk dönemdeki kadar demokratikleştirici potansiyele sahip. Değişim karakterin ortaya çıkmasıyla değil, kişinin değişen durumlar karşısında farklı ‘davranış’ sergilemesiyle alakalı.Davranış ise içinde bulunduğunuz durum karşısında geliştirdiğiniz veya eğilim gösterdiğiniz bir adaptasyon halidir. Bu açıdan bakıldığında AKP’nin, İslami kesimin genelinde de görüldüğü üzere, tehdit altında kendini korumaya yönelik bir dürtü ile hareket ettiğini ve eğer gücünün yeterli olduğunu hissediyorsa daha otoriter ve çatışmacı bir tavra doğru kaydığını söyleyebiliriz. Söz konusu tutumun rasyonel bir süzgeçten geçerek hayata yansıdığına da dikkat çekmekte yarar var. Çünkü sıkça söylendiği üzere AKP’nin çatışmacı olduğu her olay veya dönem, sonuçta AKP’ye yarıyor. Buradan her türlü çatışmanın iktidara hizmet ettiği değil, iktidarın kendisine yarayacak çatışmayı bilip onu beslediği sonucunu üretmek daha gerçekçi olur. Buna ek olarak AKP’nin otoriterleştiği her noktada onu anlayan ve destekleyen bir sosyolojinin olduğunu ve bu sosyolojik desteğin olmadığı hallerde hükümetin bir anda çatışmacı çizgiden caydığını da hatırlatalım.Dolayısıyla eğer serinkanlı bir bakışı tercih edersek, karşımızda hâlâ epeyce pragmatik bir parti bulunuyor. Son HSYK yasası etrafındaki gelişmeler veya daha öncesinde başkanlık, dershane, kürtaj, öğrenci evleri gibi meseleler, AKP’nin hükümete, hükümetin ise Başbakan’a indirgenemeyeceğini ima ediyor. Bugün Erdoğan çok büyük bir tehdit algılamasına sahip ve bu durum doğal olarak onun tepkilerini belirli bir zemine oturtuyor. Ama aynı anda da Başbakan kendisini siyasi bir ‘paratoner’ haline dönüştürdüğü ölçüde hükümetin rahat çalışmasını ve partinin seçime ‘sanki her şey normalmiş gibi’ girmesini sağlıyor.Herhalde kimse Öcalan’la görüşmeleri dolaylı olarak yürüttüğü bir süreçte, bu Başbakan’ın Öcalan’ı asmaktan söz ettiğini ama bu sözlerin güven inşasında olumsuz bir rol oynamadığını unutmuyor. Eğer Öcalan siyaseti okumayı bilen biri olmasa ve Erdoğan’ın sözlerine baksaydı muhtemelen bugün çözüm süreci diye bir şey olmazdı. Kıssadan hisse Başbakan’ın dili ve üslubunun ‘siyasetin kendisi’ olmadığı, sadece bunu temel alan analizlerin ise siyaseti anlamaya
Zaman
En Çok Okunan
05.02.2014
EtyenMahçupyan-Başbakanotoriterleştimi?Etyen Mahçupyan - Başbakan otoriterleşti mi?
Etyen Mahçupyan - Başbakan otoriterleşti mi?
Zaman
05.02.2014
02:17
Yabancı basının Türkiye siyasetini tahlil ederken dayandığı neredeyse tek argüman Başbakan Erdoğan’ın ‘otoriterleşmesi’. Bazı gazeteler bunun bir ‘iktidar sarhoşluğu’ olduğunu yazdılar.Yani her şeye hakim olmasıyla ve etrafında onu tehdit eden bir unsurun kalmamasıyla birlikte Erdoğan otoriterleşti… Anlaşılan şimdi ‘asıl’ karakteri galip geldi ve ‘gerçek’ yüzü görünür oldu… 17 Aralık sonrasında bu yaklaşım daha da popüler hale geldi, çünkü Başbakan’ın yolsuzlukların üzerini kapatmak üzere otoriterleştiği söylenebiliyor. Aslında Türkiye medyasının da önemli bir bölümü bundan daha öte bir akıl yürütmesine sahip değil. Bu epeyce rahatlatıcı bir söylem… Siyasi gelişmeleri bir insanın kişiliğine bağlayabiliyor ve o kişiliği sabitleyebiliyorsanız, siyasetin sınırlarını da onunla çizebilirsiniz. Bu vakada da Başbakan’ın kişiliği ‘sabitlenmiş’ durumda. Tehdit yokken zaten otoriter olan Erdoğan, yolsuzluk soruşturması ortaya çıkınca daha da otoriter oldu. Bu sabitlenme artık bir geriye gidişin de olmayacağını ima ediyor. Yolsuzluk tehdidi ortadan kalksa bile, ‘adamın karakteri bu’… Çözüm ise tabii ki çok kolay: Erdoğan gider, sorun çözülür…Analiz niyetine bu önermeleri yapanların Erdoğan’ı otoriterleşme süreci içerisinde sunmaları çok doğal. Çünkü bu yaklaşım gerçekliği güçlü kişiliklerin iradesi ile açıklamaya fazlasıyla hevesli. Aynen okullarımızda öğretilen tarihin, geçmişi padişahların iradesi ile açıklamaya kalkması gibi. Eğer siyaseti bir magazin türü olarak algılamıyorsak, kişilerin belirleyiciliği konusunda daha serinkanlı olmak durumundayız. Erdoğan’ın Türkiye siyaseti üzerindeki benzersiz etkisini görmezden gelmemek gerekir, ama siyaseti belirleyen şey bunun hangi bağlama oturduğudur. Başbakan’ı ve AKP’yi nesnel bir biçimde değerlendirmek için ilk yapılacak şey Erdoğan’ın ‘sahnedeki’ performansından kendimizi soyutlayabilmemiz. Çünkü iktidardaki bir partinin siyasi iradesi alınan kararlar ve yapılan tasarruflarla tanımlanır. Böyle bakıldığında şu basit gözlemi yapmak durumundayız. AKP bugüne kadarki iktidar döneminde, 2007 veya 2010’dan hem önce hem de sonra demokratik yönde olduğu gibi, tam tersi yönde de adımlar attı. Bundan sonrasında da çok farklı bir tutum beklememiz için bir neden yok. Aynı şekilde otoriterleşme meselesine gelirsek, Başbakan ilk iktidar olduğunda da bu kadar otoriterdi ve şimdi de ilk dönemdeki kadar demokratikleştirici potansiyele sahip. Değişim karakterin ortaya çıkmasıyla değil, kişinin değişen durumlar karşısında farklı ‘davranış’ sergilemesiyle alakalı.Davranış ise içinde bulunduğunuz durum karşısında geliştirdiğiniz veya eğilim gösterdiğiniz bir adaptasyon halidir. Bu açıdan bakıldığında AKP’nin, İslami kesimin genelinde de görüldüğü üzere, tehdit altında kendini korumaya yönelik bir dürtü ile hareket ettiğini ve eğer gücünün yeterli olduğunu hissediyorsa daha otoriter ve çatışmacı bir tavra doğru kaydığını söyleyebiliriz. Söz konusu tutumun rasyonel bir süzgeçten geçerek hayata yansıdığına da dikkat çekmekte yarar var. Çünkü sıkça söylendiği üzere AKP’nin çatışmacı olduğu her olay veya dönem, sonuçta AKP’ye yarıyor. Buradan her türlü çatışmanın iktidara hizmet ettiği değil, iktidarın kendisine yarayacak çatışmayı bilip onu beslediği sonucunu üretmek daha gerçekçi olur. Buna ek olarak AKP’nin otoriterleştiği her noktada onu anlayan ve destekleyen bir sosyolojinin olduğunu ve bu sosyolojik desteğin olmadığı hallerde hükümetin bir anda çatışmacı çizgiden caydığını da hatırlatalım.Dolayısıyla eğer serinkanlı bir bakışı tercih edersek, karşımızda hâlâ epeyce pragmatik bir parti bulunuyor. Son HSYK yasası etrafındaki gelişmeler veya daha öncesinde başkanlık, dershane, kürtaj, öğrenci evleri gibi meseleler, AKP’nin hükümete, hükümetin ise Başbakan’a indirgenemeyeceğini ima ediyor. Bugün Erdoğan çok büyük bir tehdit algılamasına sahip ve bu durum doğal olarak onun tepkilerini belirli bir zemine oturtuyor. Ama aynı anda da Başbakan kendisini siyasi bir ‘paratoner’ haline dönüştürdüğü ölçüde hükümetin rahat çalışmasını ve partinin seçime ‘sanki her şey normalmiş gibi’ girmesini sağlıyor.Herhalde kimse Öcalan’la görüşmeleri dolaylı olarak yürüttüğü bir süreçte, bu Başbakan’ın Öcalan’ı asmaktan söz ettiğini ama bu sözlerin güven inşasında olumsuz bir rol oynamadığını unutmuyor. Eğer Öcalan siyaseti okumayı bilen biri olmasa ve Erdoğan’ın sözlerine baksaydı muhtemelen bugün çözüm süreci diye bir şey olmazdı. Kıssadan hisse Başbakan’ın dili ve üslubunun ‘siyasetin kendisi’ olmadığı, sadece bunu temel alan analizlerin ise siyaseti anlamaya
Zaman
Köşe Yazıları
05.02.2014
EtyenMahçupyan-Başbakanotoriterleştimi?Etyen Mahçupyan - Başbakan otoriterleşti mi?
Saç baş yolduran hastalık
Zaman
02.02.2014
10:37
İnsan kendi saçını yolabilir mi? Eğer trikotilomani ise evet. Buna kısaca saç ve kıl yolma hastalığı denebilir. Genellikle psikolojik sebeplere dayanan bu durum, ilerledikçe kişinin fiziksel görünümünü de etkilemeye başlıyor.“Bir insan kendi saçını yolabilir mi? Evet, ben saçlarımı yoluyorum ve size durumumu anlatmaya çalışacağım. Şaşırmayın, benim için üzülmeyin, benim kötü bir insan olduğumu düşünmeyin. İnsanlar beni gördüklerinde ve ağladıklarında çok kötü hissediyorum. Bir günde en azından bir saatimi saçlarımı yolmak için harcıyorum. En azından 100 adet saçımı yılın her günü yoluyorum. Bir yılda 36.500 adet saç teli eder. Saçlarımı 22 yıldır yoluyorum, tüm hayatım boyunca bu durumda yolduğum saç 803.000 eder. Bu tekrarlayıcı hareketin 803 bin kez yapıldığını düşünün, boşa harcanmış zaman, saç, hayat, yetenek...” Bu sözler internette de rastlayabileceğiniz binlerce ‘trikotilomani’ hastasından birine ait. Trikotilomani kısaca saç ve kıl yolma hastalığı olarak nitelendiriliyor. Genellikle psikolojik sebeplere dayanan bu durum, ilerledikçe kişinin fiziksel görünümünü de etkilemeye başlıyor. Buna çevre baskısı da eklenince hastanın psikolojisi daha da bozularak saç ve kıl yolma eylemi daha şiddetli tekrarlanıyor.100 kişiden dördü trikotilomaniMedical Park Hastanesi’nden Psikolog Nagihan Akarsu, “Trikotilomani, ilk kez 1889 yılında saçlarını tutamlar halinde koparan bir hastanın Fransız bir dermatolog tarafından değerlendirilmesi sonucu tanımlanan ruhsal bir bozukluk.” diyor. Bu rahatsızlık dürtü kontrol bozukluğu olarak kabul ediliyor. Akarsu, sınav kaygısı ve aile baskısına bağlı olarak ergenlerde daha sık görüldüğünü söylüyor. Özellikle 13-17 yaş arasında daha fazla yaşanıyor. Kadınlarda erkeklere oranla 4 kat daha fazla görülmesi de ilginç. Bazı araştırmalara göre dünyada her 200 kişiden birinde, bazılarına göreyse her 100 kişiden dördünde bu hastalık mevcut.Stres ve aile baskısı tetikliyor“Kişi herhangi bir stres, kaygı ya da heyecan, sevinç yaşadığında kıl kök uçları kasılır ve kılların sıkışmasına yol açar. Sıkışan kıl uçları (özellikle saç uçları) kaşıntı yapar. Uzun süreli durumlarda saç dökülmesine yol açması da bundandır. Saç koparma durumu da buna bağlı olarak gergin olunduğu zamanlarda daha çok kendini gösterir. Özellikle bastırılmış, uzun süredir biriktirilmiş stresin saç koparmaya yol açması da daha olasıdır.” diyor, Akarsu. Bunun dışında aile baskısı, okul çatışmaları, bazı travmatik olaylar, terk edilme ve reddedilme de bu hastalığa yol açabiliyor. Hastalar daha çok gergin, kafası yoğun ve dikkati dağınıksa bir anda ellerini saçlarında bulabiliyor. Trikotilomani olan kişiler belirsiz bir süreç (sınav ve hastalık süreci gibi) yaşıyorsa, gün içinde sık sık farkında olmadan koparabilirler. Koparmazlarsa da aşırı gergin, tahammülsüz, basit bir durumda öfke patlamasına hazır olabiliyorlar.Tepkiler yüzünden intihar eğilimiHastanın çevresindekilerin bu durumu anlamlandırması zordur. Bu yüzden kişiye kızar ve onun elinde olduğunu söylerler. Bu takıntıdan kurtulamayacağını ve daha kötü olacağını söyleyerek, korkutarak vazgeçirmek isterler. Kişi, bu durum karşısında daha çok stres altına girer ve koparma davranışı hepten kontrolsüzleşebilir. Bu tepkiler işe yaramak şöyle dursun, kişi bunu da kafasına takar ve kendisine güveni azalır, alınganlaşır. Saçlarında açılma ve görüntüsündeki değişiklik, bu durumu daha beter bir hale getirebilir. Özellikle ergenlerin dikkat çekmek için yaptığı sanılabilir. “Kendine güvenini kaybeden ve çevresinin tepkisini kaldıramayan birey, bununla baş edemeyip intihar etmeyi bile sık sık düşünür.” diyor psikolog Nagihan Akarsu.Trikotilomaninin esas klinik özelliği saç, kaş ve kirpik koparmak. Çok nadiren bıyık, sakal ve diğer kıllar da koparılıyor. Akarsu’ya göre hastaların yüzde 75-80 civarı saç, yüzde 55’i kirpik, yüzde 40’ı da kaşını koparıyor. Göğüs kılları, kol ve bacak kıllarını koparma durumu az da olsa söz konusu. Buna dudak derisi ve tırnak koparma da eşlik edebiliyor ancak aşırı zarar verici boyutta olmuyor. Bu hastalığa sahip kişiler, genelde kendi saçlarını yolsa da az sayıda başkalarının saçını koparma vakası da mevcut. Trikotilomani hastalarının yüzde 8-10 civarı çocuklarının, eşlerinin ve başkalarının saçını yoluyor. Hastalar sadece saç koparmakla yetinmiyor. Uzun süre saçıyla oynama, koparma, ağızda çiğneme-tükürme, sadece kökünü ısırıp atma gibi özellikle ağız yoluyla yapılabilecek birçok davranış da gösterebiliyorlar. “Yaptıkları bu davranışlardan da haz aldıklarını, onu yapmazlarsa eksik hissedeceklerini söylüyorlar. Herhangi bir tat değil ama haz duygusu koparmayla özdeşleşmiş durumdadır.” diyor Akarsu. Kişi genelde tedaviyi ya kendi tercih ediyor ya da saç problemlerinden ötürü bir dermatolog tarafından tespit edilip
Zaman
Sağlık
02.02.2014
SaçbaşyolduranhastalıkSaç baş yolduran hastalık
Saç baş yolduran hastalık
Zaman
01.02.2014
02:01
İnsan kendi saçını yolabilir mi? Eğer trikotilomani ise evet. Buna kısaca saç ve kıl yolma hastalığı denebilir. Genellikle psikolojik sebeplere dayanan bu durum, ilerledikçe kişinin fiziksel görünümünü de etkilemeye başlıyor.“Bir insan kendi saçını yolabilir mi? Evet, ben saçlarımı yoluyorum ve size durumumu anlatmaya çalışacağım. Şaşırmayın, benim için üzülmeyin, benim kötü bir insan olduğumu düşünmeyin. İnsanlar beni gördüklerinde ve ağladıklarında çok kötü hissediyorum. Bir günde en azından bir saatimi saçlarımı yolmak için harcıyorum. En azından 100 adet saçımı yılın her günü yoluyorum. Bir yılda 36.500 adet saç teli eder. Saçlarımı 22 yıldır yoluyorum, tüm hayatım boyunca bu durumda yolduğum saç 803.000 eder. Bu tekrarlayıcı hareketin 803 bin kez yapıldığını düşünün, boşa harcanmış zaman, saç, hayat, yetenek...” Bu sözler internette de rastlayabileceğiniz binlerce ‘trikotilomani’ hastasından birine ait. Trikotilomani kısaca saç ve kıl yolma hastalığı olarak nitelendiriliyor. Genellikle psikolojik sebeplere dayanan bu durum, ilerledikçe kişinin fiziksel görünümünü de etkilemeye başlıyor. Buna çevre baskısı da eklenince hastanın psikolojisi daha da bozularak saç ve kıl yolma eylemi daha şiddetli tekrarlanıyor.100 kişiden dördü trikotilomaniMedical Park Hastanesi’nden Psikolog Nagihan Akarsu, “Trikotilomani, ilk kez 1889 yılında saçlarını tutamlar halinde koparan bir hastanın Fransız bir dermatolog tarafından değerlendirilmesi sonucu tanımlanan ruhsal bir bozukluk.” diyor. Bu rahatsızlık dürtü kontrol bozukluğu olarak kabul ediliyor. Akarsu, sınav kaygısı ve aile baskısına bağlı olarak ergenlerde daha sık görüldüğünü söylüyor. Özellikle 13-17 yaş arasında daha fazla yaşanıyor. Kadınlarda erkeklere oranla 4 kat daha fazla görülmesi de ilginç. Bazı araştırmalara göre dünyada her 200 kişiden birinde, bazılarına göreyse her 100 kişiden dördünde bu hastalık mevcut.Stres ve aile baskısı tetikliyor“Kişi herhangi bir stres, kaygı ya da heyecan, sevinç yaşadığında kıl kök uçları kasılır ve kılların sıkışmasına yol açar. Sıkışan kıl uçları (özellikle saç uçları) kaşıntı yapar. Uzun süreli durumlarda saç dökülmesine yol açması da bundandır. Saç koparma durumu da buna bağlı olarak gergin olunduğu zamanlarda daha çok kendini gösterir. Özellikle bastırılmış, uzun süredir biriktirilmiş stresin saç koparmaya yol açması da daha olasıdır.” diyor, Akarsu. Bunun dışında aile baskısı, okul çatışmaları, bazı travmatik olaylar, terk edilme ve reddedilme de bu hastalığa yol açabiliyor. Hastalar daha çok gergin, kafası yoğun ve dikkati dağınıksa bir anda ellerini saçlarında bulabiliyor. Trikotilomani olan kişiler belirsiz bir süreç (sınav ve hastalık süreci gibi) yaşıyorsa, gün içinde sık sık farkında olmadan koparabilirler. Koparmazlarsa da aşırı gergin, tahammülsüz, basit bir durumda öfke patlamasına hazır olabiliyorlar.Tepkiler yüzünden intihar eğilimiHastanın çevresindekilerin bu durumu anlamlandırması zordur. Bu yüzden kişiye kızar ve onun elinde olduğunu söylerler. Bu takıntıdan kurtulamayacağını ve daha kötü olacağını söyleyerek, korkutarak vazgeçirmek isterler. Kişi, bu durum karşısında daha çok stres altına girer ve koparma davranışı hepten kontrolsüzleşebilir. Bu tepkiler işe yaramak şöyle dursun, kişi bunu da kafasına takar ve kendisine güveni azalır, alınganlaşır. Saçlarında açılma ve görüntüsündeki değişiklik, bu durumu daha beter bir hale getirebilir. Özellikle ergenlerin dikkat çekmek için yaptığı sanılabilir. “Kendine güvenini kaybeden ve çevresinin tepkisini kaldıramayan birey, bununla baş edemeyip intihar etmeyi bile sık sık düşünür.” diyor psikolog Nagihan Akarsu.Trikotilomaninin esas klinik özelliği saç, kaş ve kirpik koparmak. Çok nadiren bıyık, sakal ve diğer kıllar da koparılıyor. Akarsu’ya göre hastaların yüzde 75-80 civarı saç, yüzde 55’i kirpik, yüzde 40’ı da kaşını koparıyor. Göğüs kılları, kol ve bacak kıllarını koparma durumu az da olsa söz konusu. Buna dudak derisi ve tırnak koparma da eşlik edebiliyor ancak aşırı zarar verici boyutta olmuyor. Bu hastalığa sahip kişiler, genelde kendi saçlarını yolsa da az sayıda başkalarının saçını koparma vakası da mevcut. Trikotilomani hastalarının yüzde 8-10 civarı çocuklarının, eşlerinin ve başkalarının saçını yoluyor. Hastalar sadece saç koparmakla yetinmiyor. Uzun süre saçıyla oynama, koparma, ağızda çiğneme-tükürme, sadece kökünü ısırıp atma gibi özellikle ağız yoluyla yapılabilecek birçok davranış da gösterebiliyorlar. “Yaptıkları bu davranışlardan da haz aldıklarını, onu yapmazlarsa eksik hissedeceklerini söylüyorlar. Herhangi bir tat değil ama haz duygusu koparmayla özdeşleşmiş durumdadır.” diyor Akarsu. Kişi genelde tedaviyi ya kendi tercih ediyor ya da saç problemlerinden ötürü bir dermatolog tarafından tespit edilip
Zaman
Ana Sayfa
01.02.2014
SaçbaşyolduranhastalıkSaç baş yolduran hastalık
Şahin Alpay - Türkiye için 2014 senaryoları
Zaman
02.01.2014
01:58
Geleceği okuyabilme arzusu, muhakkak ki, insanoğlunun en temel dürtülerinden biri. Belirsizliğin arttığı dönemlerde dürtü daha da depreşir.Bu yüzden en dindarından en laik olanına kadar çok kimse fal baktırmaya meraklıdır. Ben fala inananlardan değilim, ama somut verilerden kalkarak geleceğe dair senaryolar üretme çalışmalarını yararlı bulurum. Çünkü bunlar en azından bir nebze önümüzü görmeye, nasıl davranmak gerektiğine karar vermemize yardımcı olur.2014 yılı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinde olağanüstü bir yıl olmaya aday. Zira bu yıl en az iki, belki üç seçim yaşanacak ve belki bunlara bir de referandum eklenecek. Mart sonunda yerel seçimler, haziran sonunda da cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacağı kesin. Azalan olasılıklarla, 2015 yazında yapılması gereken genel seçimler erkene, bu yıla alınabilir; yıl sonundan önce de anayasa referandumu gündeme gelebilir. 2014’e dair senaryolar üretirken temel varsayımım (“Büyük rüşvet ve yolsuzluk” soruşturmasının Başbakan Erdoğan’ı istifaya götürmeyeceği artık belli olduğuna göre), bu yılın siyasi gelişmelerini 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerin sonucunun belirleyeceği. Buna göre başlıca iki senaryo öngörebiliyorum.Senaryo I: Başbakan Erdoğan ve çevresi, “Büyük rüşvet ve yolsuzluk” soruşturmasının yol alarak hükümetini tehdit etmesini, yargıya geniş çaplı müdahale yoluyla engellemeyi başarır. Soruşturmanın bir Amerikan oyunu olup “Fethullahçılar” tarafından tezgâhlandığına toplumun geniş bir bölümünü ikna eder. Güvendiğim iktisatçı Seyfettin Gürsel’in analizlerine bakılırsa, mart ayına kadar ekonomide büyük olumsuzluklar yaşanması beklenmediğine göre, yerel seçimlerde AKP, (parti sözcüsünce açıklanan) beklentisi kadar, yani en az % 40 oy toplar.Başbakan Erdoğan, siyasi kariyerini kurtarmak için yürüttüğü “İstiklal savaşı mücadelesi”ni kazandığına hükmeder ve haziranda cumhurbaşkanlığına aday olur. Seçimin belki ilk turunda değil, ama ikincisinde kazanır. Anlaşmış oldukları üzere başbakanlığı Bülent Arınç’a devreder, ama partinin dizginlerini elinde tutar. Genel seçimler erkene alınır. AKP, tek başına değilse bile (asgariler üzerinde anlaştığı) BDP’nin desteğiyle anayasayı kuvvetler ayrılığının ayağına dolanmamasını temin edecek şekilde değiştirir; “Türk usulü başkanlık” sistemini tesis eder. Kürtlerin bir kısmı istediklerini alır, ama ülke, Rusya benzeri bir rejim altına girer. Bu, Türkiye için karabasan senaryosudur. Zira bütün gücün tek bir kişide toplandığı, yolsuzluğa boğulan, hukuk devletinden uzaklaşan bir Türkiye, hiçbir sorununu çözemez. Ben kesinlikle böyle bir Türkiye görmek istemem.Senaryo II: Başbakan Erdoğan ve çevresi, bir komplo ile karşı karşıya olduğu konusunda toplumu yeterince iknayı başaramaz. Yerel seçimlerde AKP, beklediğinin alt sınırında veya altında oy alır. İktidarın kaybedilme olasılığı karşısında AKP içinde homurtular, yeni lider arayışı yayılır. Cumhurbaşkanı seçilmesini riskli gören Erdoğan, tüzüğü değiştirip başbakan kalmayı deneyebilir. Ama daha büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı Gül ile pazarlığa oturur. Gül, cumhurbaşkanlığına destek vermesi karşılığında parti başkanlığını kendisine bırakması konusunda Erdoğan’ı ikna eder. Gül başkanlığındaki AKP toparlanıp AB kriterlerini yerleştirme gündemine döner. Nasıl olursa olsun, yeniden AB kriterlerini yerleştirmeye yönelen bir Türkiye görmeyi kesinlikle isterim.Tabii çok farklı senaryolar geliştirilebilir ve gerçekleşebilir. Temkinli iyimser olarak tahminim, Türkiye’nin karabasan senaryosuna mahkûm edilemeyeceği.
Zaman
En Çok Okunan
02.01.2014
ŞahinAlpay-Türkiyeiçin2014senaryolarıŞahin Alpay - Türkiye için 2014 senaryoları
Şahin Alpay - Türkiye için 2014 senaryoları
Zaman
02.01.2014
01:58
Geleceği okuyabilme arzusu, muhakkak ki, insanoğlunun en temel dürtülerinden biri. Belirsizliğin arttığı dönemlerde dürtü daha da depreşir.Bu yüzden en dindarından en laik olanına kadar çok kimse fal baktırmaya meraklıdır. Ben fala inananlardan değilim, ama somut verilerden kalkarak geleceğe dair senaryolar üretme çalışmalarını yararlı bulurum. Çünkü bunlar en azından bir nebze önümüzü görmeye, nasıl davranmak gerektiğine karar vermemize yardımcı olur.2014 yılı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinde olağanüstü bir yıl olmaya aday. Zira bu yıl en az iki, belki üç seçim yaşanacak ve belki bunlara bir de referandum eklenecek. Mart sonunda yerel seçimler, haziran sonunda da cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacağı kesin. Azalan olasılıklarla, 2015 yazında yapılması gereken genel seçimler erkene, bu yıla alınabilir; yıl sonundan önce de anayasa referandumu gündeme gelebilir. 2014’e dair senaryolar üretirken temel varsayımım (“Büyük rüşvet ve yolsuzluk” soruşturmasının Başbakan Erdoğan’ı istifaya götürmeyeceği artık belli olduğuna göre), bu yılın siyasi gelişmelerini 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerin sonucunun belirleyeceği. Buna göre başlıca iki senaryo öngörebiliyorum.Senaryo I: Başbakan Erdoğan ve çevresi, “Büyük rüşvet ve yolsuzluk” soruşturmasının yol alarak hükümetini tehdit etmesini, yargıya geniş çaplı müdahale yoluyla engellemeyi başarır. Soruşturmanın bir Amerikan oyunu olup “Fethullahçılar” tarafından tezgâhlandığına toplumun geniş bir bölümünü ikna eder. Güvendiğim iktisatçı Seyfettin Gürsel’in analizlerine bakılırsa, mart ayına kadar ekonomide büyük olumsuzluklar yaşanması beklenmediğine göre, yerel seçimlerde AKP, (parti sözcüsünce açıklanan) beklentisi kadar, yani en az % 40 oy toplar.Başbakan Erdoğan, siyasi kariyerini kurtarmak için yürüttüğü “İstiklal savaşı mücadelesi”ni kazandığına hükmeder ve haziranda cumhurbaşkanlığına aday olur. Seçimin belki ilk turunda değil, ama ikincisinde kazanır. Anlaşmış oldukları üzere başbakanlığı Bülent Arınç’a devreder, ama partinin dizginlerini elinde tutar. Genel seçimler erkene alınır. AKP, tek başına değilse bile (asgariler üzerinde anlaştığı) BDP’nin desteğiyle anayasayı kuvvetler ayrılığının ayağına dolanmamasını temin edecek şekilde değiştirir; “Türk usulü başkanlık” sistemini tesis eder. Kürtlerin bir kısmı istediklerini alır, ama ülke, Rusya benzeri bir rejim altına girer. Bu, Türkiye için karabasan senaryosudur. Zira bütün gücün tek bir kişide toplandığı, yolsuzluğa boğulan, hukuk devletinden uzaklaşan bir Türkiye, hiçbir sorununu çözemez. Ben kesinlikle böyle bir Türkiye görmek istemem.Senaryo II: Başbakan Erdoğan ve çevresi, bir komplo ile karşı karşıya olduğu konusunda toplumu yeterince iknayı başaramaz. Yerel seçimlerde AKP, beklediğinin alt sınırında veya altında oy alır. İktidarın kaybedilme olasılığı karşısında AKP içinde homurtular, yeni lider arayışı yayılır. Cumhurbaşkanı seçilmesini riskli gören Erdoğan, tüzüğü değiştirip başbakan kalmayı deneyebilir. Ama daha büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı Gül ile pazarlığa oturur. Gül, cumhurbaşkanlığına destek vermesi karşılığında parti başkanlığını kendisine bırakması konusunda Erdoğan’ı ikna eder. Gül başkanlığındaki AKP toparlanıp AB kriterlerini yerleştirme gündemine döner. Nasıl olursa olsun, yeniden AB kriterlerini yerleştirmeye yönelen bir Türkiye görmeyi kesinlikle isterim.Tabii çok farklı senaryolar geliştirilebilir ve gerçekleşebilir. Temkinli iyimser olarak tahminim, Türkiye’nin karabasan senaryosuna mahkûm edilemeyeceği.
Zaman
Köşe Yazıları
02.01.2014
ŞahinAlpay-Türkiyeiçin2014senaryolarıŞahin Alpay - Türkiye için 2014 senaryoları
Şahin Alpay - Türkiye için 2014 senaryoları
Zaman
02.01.2014
01:58
Geleceği okuyabilme arzusu, muhakkak ki, insanoğlunun en temel dürtülerinden biri. Belirsizliğin arttığı dönemlerde dürtü daha da depreşir.Bu yüzden en dindarından en laik olanına kadar çok kimse fal baktırmaya meraklıdır. Ben fala inananlardan değilim, ama somut verilerden kalkarak geleceğe dair senaryolar üretme çalışmalarını yararlı bulurum. Çünkü bunlar en azından bir nebze önümüzü görmeye, nasıl davranmak gerektiğine karar vermemize yardımcı olur.2014 yılı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinde olağanüstü bir yıl olmaya aday. Zira bu yıl en az iki, belki üç seçim yaşanacak ve belki bunlara bir de referandum eklenecek. Mart sonunda yerel seçimler, haziran sonunda da cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacağı kesin. Azalan olasılıklarla, 2015 yazında yapılması gereken genel seçimler erkene, bu yıla alınabilir; yıl sonundan önce de anayasa referandumu gündeme gelebilir. 2014’e dair senaryolar üretirken temel varsayımım (“Büyük rüşvet ve yolsuzluk” soruşturmasının Başbakan Erdoğan’ı istifaya götürmeyeceği artık belli olduğuna göre), bu yılın siyasi gelişmelerini 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerin sonucunun belirleyeceği. Buna göre başlıca iki senaryo öngörebiliyorum.Senaryo I: Başbakan Erdoğan ve çevresi, “Büyük rüşvet ve yolsuzluk” soruşturmasının yol alarak hükümetini tehdit etmesini, yargıya geniş çaplı müdahale yoluyla engellemeyi başarır. Soruşturmanın bir Amerikan oyunu olup “Fethullahçılar” tarafından tezgâhlandığına toplumun geniş bir bölümünü ikna eder. Güvendiğim iktisatçı Seyfettin Gürsel’in analizlerine bakılırsa, mart ayına kadar ekonomide büyük olumsuzluklar yaşanması beklenmediğine göre, yerel seçimlerde AKP, (parti sözcüsünce açıklanan) beklentisi kadar, yani en az % 40 oy toplar.Başbakan Erdoğan, siyasi kariyerini kurtarmak için yürüttüğü “İstiklal savaşı mücadelesi”ni kazandığına hükmeder ve haziranda cumhurbaşkanlığına aday olur. Seçimin belki ilk turunda değil, ama ikincisinde kazanır. Anlaşmış oldukları üzere başbakanlığı Bülent Arınç’a devreder, ama partinin dizginlerini elinde tutar. Genel seçimler erkene alınır. AKP, tek başına değilse bile (asgariler üzerinde anlaştığı) BDP’nin desteğiyle anayasayı kuvvetler ayrılığının ayağına dolanmamasını temin edecek şekilde değiştirir; “Türk usulü başkanlık” sistemini tesis eder. Kürtlerin bir kısmı istediklerini alır, ama ülke, Rusya benzeri bir rejim altına girer. Bu, Türkiye için karabasan senaryosudur. Zira bütün gücün tek bir kişide toplandığı, yolsuzluğa boğulan, hukuk devletinden uzaklaşan bir Türkiye, hiçbir sorununu çözemez. Ben kesinlikle böyle bir Türkiye görmek istemem.Senaryo II: Başbakan Erdoğan ve çevresi, bir komplo ile karşı karşıya olduğu konusunda toplumu yeterince iknayı başaramaz. Yerel seçimlerde AKP, beklediğinin alt sınırında veya altında oy alır. İktidarın kaybedilme olasılığı karşısında AKP içinde homurtular, yeni lider arayışı yayılır. Cumhurbaşkanı seçilmesini riskli gören Erdoğan, tüzüğü değiştirip başbakan kalmayı deneyebilir. Ama daha büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı Gül ile pazarlığa oturur. Gül, cumhurbaşkanlığına destek vermesi karşılığında parti başkanlığını kendisine bırakması konusunda Erdoğan’ı ikna eder. Gül başkanlığındaki AKP toparlanıp AB kriterlerini yerleştirme gündemine döner. Nasıl olursa olsun, yeniden AB kriterlerini yerleştirmeye yönelen bir Türkiye görmeyi kesinlikle isterim.Tabii çok farklı senaryolar geliştirilebilir ve gerçekleşebilir. Temkinli iyimser olarak tahminim, Türkiye’nin karabasan senaryosuna mahkûm edilemeyeceği.
Zaman
Ana Sayfa
02.01.2014
ŞahinAlpay-Türkiyeiçin2014senaryolarıŞahin Alpay - Türkiye için 2014 senaryoları
Camiler, kiliseler…
Zaman
17.12.2013
01:52
Tarih eğitimi ile ilgili bir seminere katılmak üzere Madrid’e davetliydim. Bunu fırsat bilip İspanya’yı eşimle biraz dolaştık; Granada ve Barcelona’yı da ziyaret ettik.Granada’da El Hambra büyüleyiciydi. Sekiz yüz yıllık (711-1492) bu Arap-İslam uygarlığının eriştiği üstün düzeyi okumuştum ama görünce farklı oluyor, insan çarpılıyor denebilir. Mimarinin inceliği, kazınmış kitabelerin zarifliği inanılmaz güzellikte. Yazıları okuyamamam ve etrafı incelemeye daha fazla vakit ayıramamam üzücüydü. Sularla mermerin, yeşillikle sayısız insan yapısı yaşam mekânlarının iç içe olduğu eski sarayı dolaşabildim ancak. Tarihle ilgili seminerde ise resmi İspanyol tarihçiliğin bu döneme nasıl önyargılı ve milliyetçi bir anlayışla ele aldığını anlatan İspanyol tarihçilerinin sunuşları vardı. Bu dönen, meğerse bir “işgal” dönemiymiş. Hıristiyanlar Müslümanları savaş alanında yenince yenilenlerin acı çekmeleri kaçınılmaz olmuş: sürülmüşler, din değiştirmek için zorlanmışlar, hakaretlere uğramışlar. Buna da “kurtuluş” denmiş. Şimdi dünyamız “tarihle yüzleşiyor” ama bu yüzleşme eskiden o insanların çektikleri acılara merhem değildir; olsa olsa bugün yaşayan insanların vicdanlarını rahatlatan bir egzersizdir. Granada’yı dolaşırken pek çok kilise gördük. Rehberlerden veya o mekânlardaki yazılardan bu kiliselerin eskiden cami olduklarını, minarelerinin yıkılıp yerine çan kulelerinin yapıldığını öğrendik. Bazı durumlarda ise camilerin yıkılıp aynı yerde kilise inşa edildiği de olmuş. Yöre, Hıristiyanların eline geçince bütün Müslüman halkın oradan hemen ayrılmadığını biliyoruz. O Müslümanları düşündüm. Camilerinin kiliseye dönüştüğünü görmeyi nasıl yaşadılar acaba? Ne hissettiler? Mahallelerinde yıllarca uğradıkları, kutsal bildikleri bir mekân yok ediliyor, artık onlar için değil farklı bir dinin kutsal yeri oluyor. Kutsalın bu biçimde çiğnenmesi nasıl yaşanır acaba? Belki bu insanların bu alandaki duygularını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Ama Hıristiyanları da anlamaya çalıştım. Başkasının kutsalına neden el attılar acaba? Aklıma bir iki ihtimal geliyor. Birincisine “yersizlik” diyelim. Kiliseye ihtiyaç görülmüş, en kolay yol seçilmiş: Ötekinin malına el atmak. Başka bir dürtü egemenlikle ilgili olabilir. Kutsalın el değiştirmesinin sembolik bir anlamı var: Kimin egemen olduğunun simgesidir kilise veya cami. Ancak bu ikinci ihtimal sorunlu. Başkasının kutsalına el atıp ibadet etmek acaba hiç mi rahatsız etmedi o Hıristiyanları? Ben bugün böyle bir “fırsattan” yararlansam, en azından biraz sıkılır ve utanırdım. Ama eskiden insanlar bu gibi hallerde ne hissederdi, herhalde bunu da hiç öğrenemeyeceğiz. Belki, diyorum, siyaset ve egemenlikle ilgili gücü sergilemek ihtiyacı, saygı duygusundan daha güçlüdür. Bir an, İspanya’da bunlar olurken, aynı yüzyıllarda Anadolu’da aynı uygulamaların ama tersinden yer aldıkları geldi aklıma. Bizans yenildikçe kiliseler camiye dönüştürüldü. Ya maddi bir ihtiyaçtan veya sembolik bir ihtiyaçtan. Sonra W.F. Husluck’un bir kitabında okuduklarımı hatırladım. Hıristiyanlığın hızla yayıldığı yüzyıllarda insanlar kiliselerini daha eski tapınakların bulunduğu yerlerde kurmuşlar. Ya eski tapınakları dönüştürerek veya aynı yere kilise inşa ederek. O zamanki insanların algılarına göre mekan kutsal sayılırmış; ve kendi tapınaklarını o kutsal mekana yerleştirme ihtiyacını duyarlarmış. Belki Atina’daki Partenon tapınağının öyküsü bütün bunlara güzel bir örnektir. Atena tanrıçası adına M.Ö. 447 yılında inşa edilen bu tapınak daha eski bir tapınağın yerine kondurulmuş. Beşinci yüzyılda Hıristiyanlar tapınağı kiliseye dönüştürmüşler ve Meryem Ana’ya adamışlar. Osmanlılar Atina’yı alınca 1460’ta kilise camiye dönüştürülmüş. Tabii 1830’larda bu tapınak müze olmuş. Yirmi birinci yüzyılda yaşadığıma seviniyorum. Bütün dünyada yaşam düzeyi öylesine yükseldi ki artık başkasının kutsalına el atma ihtiyacı kalmadı. Herkes kendi kutsal binasını inşa etme fırsatına sahiptir. Güç ve egemenlik göstermek anlamında sembolik işgallere de artık gerek duyulmuyor çünkü yeni anlayışlar dünyamızda oldukça yaygın. Ötekine saygı, özellikle ötekinin inancıyla ilgili kutsalına saygı, insan hakları, çok kültürlülüğe açık olmak gibi temel ilkeler ve bunlarla ilgili ahlak, günümüzde okullarda öğretiliyor, anayasalarda yer alıyor, uluslararası platformlarda savunuluyor. Bu temel ilkelere karşı çıkan pek olmuyor. Aslında “olamıyor” demek daha doğru: çünkü ortaçağ biçimi ötekinin kutsalına el koymalar, zamanımızda savunulamıyor. Böyle uygulamalar ayıplanıyor. Ama eski dönemlerdeki yaklaşımların artık uygulanamamalarının başka temel bir nedeni de var. Bilgi birikimiyle ilgilidir bu neden. Daha somut olarak, psikoloji biliminin gelişmesi
Zaman
Yorum
17.12.2013
Camilerkiliseler…Camiler kiliseler…
Ahmet Kurucan - Dürtü, vesvese, tesvil, şüphe, tereddüt ve inkâr
Zaman
02.11.2013
01:52
Böyledir diye bir iddiam yok; onu konunun uzmanlarına sormak lazım ama benim Fussilet Sûresi 36. ayetinin tefsiri okunurken Hocaefendi’nin yorumlarından anladığım şey bu oldu.2013 Ramazan’ın ilk yarısındayız. Sahur ve sabah namazını takip eden saatlerde yapılan tefsir derslerini kolluyor herkes. Şeker hastalığına rağmen günde 17 saati bulan orucu tutmada gösterdiği çaba, Hocaefendi’nin meşguliyetlerini asgariye indirmeyi gerektiriyor. Fakat dün geçirmiş olduğu hipoglisemi Hocaefendi’yi derinden etkilemiş. Bunu halk tabiriyle “üzerinden kamyon geçmiş” insan misali yorgun bir vaziyetteki oturuşunda gözlemlemeniz mümkün. Hani “ben olsam” derler ya, ben olsam bu vaziyette derse çıkmam. Ama o çıkıyor. Öleceksem ders halkasında, vazife başında öleyim düşünce, inanç, azim ve kararlılığında olan bir insandan başkası da zaten beklenemez.Bunu anlatmamın sebebi; bedeni olarak bulunduğu bu pozisyona rağmen sıra tefsire gelince 20’sinde delikanlı misali sanki hiçbir şeyi yokmuşçasına devrede Hocaefendi. Dikkati, yorumlarına yansıyan muhakemesi, atak ve cevvaliyeti en sağlıklı olduğu günlerden bir farklılık arz etmiyor. Sübjektif bulabilirsiniz bu tespitimi; onun için isterseniz bana göre diyeyim. Bana göre dünden, daha önceki günden hatta kendisini ilk tanıdığımız ve ders halkasına oturduğumuz 48 yaşında olduğu dönemlerden hiç farkı yok.Bu ortam tasvirinden sonra yazıya başlık yaptığım hususa geçeyim. Ayetin meal-i münifi şu: “Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi hakkıyla işiten ve bilendir.” “Dürtme” diye ayette geçen kelimenin aslı “nezg.” Türkçe meallerde bu kelimenin ifade ettiği mana derinliği çokları tarafından gözetilmemiş. Birçokları vesvese demiş; bazıları kışkırtma demiş, fitleme diyenler de var. Arapça tefsirlerde de aynı şey geçerli. Bütüncül bakış yakalanamadığı için olsa gerek, vesvese, şüphe, tereddüt manaları veriliyor nezg’e.Sabırla dinledi Hocaefendi. “Şu meal ne diyor, bu meal ne diyor?” dedi. Dediği meallerin hepsi okundu. Hiçbirisi içine sinmedi; belliydi bu. Nihayet kısa çaplı bu araştırmalar bitince kendi kanaatlerini söylemeye durdu. Hem usul, hem Rabb’imizin meramını anlamada hassasiyet hem de Kur’an’a mahruti bakışın delili olarak bunu çok önemsedim; zaten önemsediğim için yazı konusu yapıyorum.“Nezg’e dürtü manası verebiliriz. Allah’ın Zâtı, sıfatı, esması hakkında gelip geçen anlık bir şey bu.” Hocaefendi’ye göre dürtünün bir adım ötesi vesvesedir. “Vesvese ise sürekli insanı içine çeken vakum gibidir.” dedi. “İyi şeylerde de olur, kötü şeylerde de.” Mesela; “namazım oldu mu, abdestim tamam mı, dirseğime su değdi mi?”de olacağı gibi Zât-i Bâri’ye uygun olmayan ve süreklilik arz eden düşünceler de vesvesedir.”Şimdi burada bir dakika soluklanalım; “Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın.” ile “Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın.” mealleri arasında dağlar kadar fark var, nezg kelimesine verilen bu mana farklılığına göre. Hocaefendi’nin nezg kelimesine verdiği bu manaya göre ayetin bizleri uyardığı ve emrettiği şey; zaman diliminin en küçük parçası neyse, o kadarcık olsun böyle bir dürtüye muhatap olursanız hemen Allah’a sığınmaktır. Böylece istiâzenin yeri, zamanı ve önemi ayrı bir mana kazanıyor insan zihninde.Hocaefendi devam etti yorumlarına: “Vesvesenin bir adım ötesi ise tesvildir. Tesvil, kötü bir şeyi tezyin ederek, süslü göstererek aldatma demektir. Kur’an bunu Âl-i İmran Sûresi’nde kadınlar, oğullar, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşler, sağmal atlar, hayvanlar, ekinler olarak örnek verir ve ardından züyyine der; yani güzel gösterildi. Halbuki bunlar ayetin ifadesiyle ‘dünya hayatının geçici menfaatleridir.’” Bunları ifade ettikten sonra Hocaefendi dedi ki: “Dikkat edin bunlar bir fiil değil, çağrıdır, davettir; çağrıya uyan ve fiili yapan kuldur.”Bundan sonrası malum; şüphe, tereddüt ve inkâr. İşte inkâra kadar uzanan bu yolda nezg yani dürtü safhasında gösterilecek tepki, alınacak tutum çok önemlidir. Zira sonraki adımlarda insanın kendisini vakuma kaptırıp kurtaramama ihtimali de vardır. Buna da işaret etti Hocaefendi. Zât-ı Bâri hakkında aklına gelen ve sahabeye yüksek bir tepeden yuvarlanıp gitseydik temennisini yaptıran vesvese ile alakalı. Hadise şu: Bir grup sahabe, Allah Resulü’ne (sas) gelir ve der ki: “İçimizden öyle şeyler hissediyoruz ki, herhangi birimiz bunu söylemeyi bile günah kabul eder
Zaman
Köşe Yazıları
02.11.2013
AhmetKurucan-DürtüvesvesetesvilşüphetereddütveinkârAhmet Kurucan - Dürtü vesvese tesvil şüphe tereddüt ve inkâr
Ebeveynlerin boşluğunu dolduran teknoloji, çocukları bağımlı yapıyor
Zaman
31.10.2013
10:27
Anne babaların çocuklarıyla ilgilenip onlarla vakit geçirmek yerine sundukları teknolojik imkanlarla oyalanmalarını sağlamalarının, çocukları teknoloji bağımlısı yaptığı belirtiliyor. Anne babasının ilgisinden yoksun kalarak bağımlı hale gelen çocukların içine kapanık ve psikolojik açıdan sorunlu büyüdüklerine dikkat çekiliyor. Küreselleşen dünyada teknolojinin çocukların yanı sıra ergenlik dönemindeki gençleri de etkisi altına aldığını ifade eden Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Koray Karabekiroğlu, teknolojinin çocuklar ve gençler üzerindeki tehdidinin ise sanıldığından daha ciddi olduğunun altını çizdi.Çağın hastalığı kabul edilen teknoloji bağımlılığı ile ilgili farkındalık oluşturmak, çözümler bulmak ve önleyici tedbirler almak amacıyla önceki gün Grand Cevahir Kongre Merkezinde düzenlenen II. Uluslararası Teknoloji Bağımlılığı Kongresine katılan Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, ebeveynleri uyarmıştı. Teknoloji bağımlılığının çocuklar arasında giderek yaygınlaştığına dikkat çeken Bakan Müezzinoğlu, çocukların teknoloji bağımlısı haline gelmesinde anne ve babaların büyük rolü olduğunu vurgulamıştı. Bakan Müezzinoğlu, Çocuğun durması için hemen ipad açıyorlar ya da çizgi film izletiyorlar. Sonra anneler sohbet ediyor. Çocuk senden sadece bunları istemiyor. Çocuk senden kendisini önemsemeni istiyor. Çocuk içine kapalı deniyor. Çocuğun artık sanal arkadaşları var. O çocuğu oraya iten kim? Çocuğun ruh sağlığı için zaman ayırmak görevimizdir. ifadelerini kullanmıştı. Çocuklardaki teknoloji bağımlılığına ilişkin araştırma yapan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, tehlikenin büyüklüğünü gözler önüne seriyor. Kurum verilerine göre Türkiyede bilgisayar kullanma yaşı 8e, cep telefonu kullanma yaşı 10a düştü. 6-15 yaş arası çocukların yüzde 60,5i bilgisayar, yüzde 50,8i internet, yüzde 24,3ü cep telefonu kullanıyor. Cep telefonu kullanmaya başlama yaşı 10 olarak belirlenirken, kullanım amaçları arasında ilk sırayı yüzde 92,8 ile konuşma alıyor. Bunu yüzde 66,8 ile oyun oynama, yüzde 65,4 ile mesajlaşma ve yüzde 30,7 ile internete girmek takip ediyor. 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 92,5i hemen her gün televizyon izliyor. 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 41i gazetelerde en çok TV, magazin, eğlence yazılarını, yüzde 42,2si ise çocuk dergileri okuyor. TEKNOLOJİ TEHLİKESİ GİDEREK BÜYÜYORTeknoloji ve sosyal medyanın çocuklar ve gençlerin kişilik oluşumuna etkileri konusunda açıklamada bulunan Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Koray Karabekiroğlu, sosyal medya etkisine maruz kalma süresinin 12-13 yaşlarında artış gösterdiğini söyledi. Ergenleri pek çok medya ağının etkisi altına aldığı bilgisin veren Doç. Dr. Karabekiroğlu, Tipik bir ergen, gününün çok büyük kısmını medya araçlarıyla geçirir. Televizyon açıkken aynı anda internette surf ya da chat yapabilir, dergi yarıştırabilir. Ergenlerin kimlik ve kişiliklerinin oluşmasında büyük etkiye sahip medya ve teknolojik gelişmeler artıkça bağımlılık da o oranda artmaktadır. Bu da sağlıklı birey oluşumunu engelleyebilmektedir. Bunun için anne ve babaların çocukları ergen olmadan onlarla zaman geçirmeleri ve ilgi göstermeleri, gelecekte doğacak birçok psikolojik sorunun önüne geçecektir. değerlendirmesinde bulundu. ÇOCUKLARDAN İLGİ EKSİK OLMAMALIÇocuklarını sağlık bir birey olarak yetiştirmek isteyen anne babaların stratejik davranması ve, düşünerek hareket etmesi gerektiğine de değinen Doç. Dr. Karabekiroğlu, Çocuğun her ihtiyacını gidermek, onu ileriki yaşlarda tahammülsüz yapabilir. Özellikle hassas olan, dürtü kontrolünde, dikkatsizlik sorunu yaşayan çocuklarda daha kolay davranış problemleri yaşama riski oluşturuluyor. Anne-baba ile çocuklar arasında iyi bir ilişki geliştirilmesi gerekiyor. Birbirinden kopuk ve aralarında iyi bir ilişki kurmayan ailelerdeki çocuklar problemli yetiştiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. ifadelerini kullandı. (CİHAN)
Zaman
Sağlık
31.10.2013
EbeveynlerinboşluğunudolduranteknolojiçocuklarıbağımlıyapıyorEbeveynlerin boşluğunu dolduran teknoloji çocukları bağımlı yapıyor
Hiperaktif çocukları görmezden gelmeyin
Zaman
18.10.2013
14:31
Kapı pervazlarına tırmanan, koltuktan koltuğa atlayan, sınıfta bir türlü sıraya oturamayan çocuklara, geçmişte sadece yaramaz gözüyle bakılırken günümüzde uzmanlar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olabileceği konusunda uyarıyor. Uzmanlar, bu belirtileri gösteren çocuklara sahip olanların mutlaka psikiyatristlere başvurmalarını önererek, Akıllı olduğundan hiperaktiftir, düşüncesiyle çocuklarınızı görmezden gelmeyin diyor.İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ) Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç. Dr. Olga Selin Hünler, günümüzde okul dönemi çocuklar içerisinde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivitesi olan çocukların oranının yüzde 5 civarında olduğunu belirtti. İEÜ Öğretim Üyesi Yrd.Doç. Dr. Hünler, şöyle konuştu: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarda davranış bozuklukları, karşı gelme bozukluğu, öğrenme güçlüğü, tik bozukluğu, kaygı ve depresyon eş zamanlı görülebilir. Zekâ ile Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu arasında bir ilişki yoktur. Hareketli çocukların zeki olduğuna dair inanç gerçeği yansıtmamaktadır.Son dönemlerde çocukların zekâ seviyelerinin yüksek olduğu düşüncesiyle ailelerin tedavi sürecinden uzak durduklarına işaret eden Yrd.Doç. Dr. Olga Selin Hünler, DEHB olan çocukların anne babalarının mutlaka bir psikolog ya da çocuk psikiyatristi ile temas içerisinde olmaları gerektiğine vurgu yaptı. Ebeveynler, başvurulan uzmanın önerilerini uygulamalı, akıllarına takılan konularda soru sormaktan kaçınmamalıdır. Aile, uzman ve öğretmen işbirliği Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tedavisi için çok önemlidir diyen Hünler, bu süreçlere uyularak yapılan tedavi sonucunda çocuğun yaratıcılığının ön planda olduğu mutlu yaşamın kapısının aralanacağını kaydetti.BAĞIRMAYIN, OLUMLU DAVRANIŞLARINI ÖDÜLLENDİRİNYrd. Doç. Dr. Olga Selin Hünler, çocuklarda dikkat dağınıklığı, dürtü kontrol problemleri, yaşıtlarından daha fazla kontrol edemediği bir hareketlilik görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir uzmana danışılması gerektiğini söyledi. Eğer çocuğunuzda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu varsa onunla kısa ve açık konuşun, bezdirici tartışmalara girmeyin, uzun ve detaylı ifadeler kullanmayın, ona bağırmayın diyen Yrd.Doç. Dr. Hünler, şu tavsiyelerde bulundu: Çocuğunuza karşı kararlı ve tutarlı olun, sınırları oluşturun. Sınırlar tüm çocuklar için çok önemlidir ama Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklar için kuralların ve sınırları açıkça belirlenmesi çok kritiktir. Kurallarınız açık, net ve basit olsun ve çocuğun bunları anladığına emin olun. Çocuğunuz sadece Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğundan ibaret değildir, onun olumlu davranışlarını da görmeye çalışın. Olumlu ödülleri kullanın. İstenilen davranışın ortaya çıkmasından hemen sonra bir ödül verin, bunu yaparken neyi ödüllendirdiğinizi net olarak söyleyin. Çocuğunuz için anlamlı ödül seçin ve ödüllerin de sınırlarını belirtin.DİKKAT EKSİKLİĞİNDEKİ BELİRTİLERYrd.Doç. Dr. Olga Selin Hünler, dikkat eksikliğindeki belirtileri şöyle bildirdi.Okul ödevlerinde ya da derste yapılan etkinliklerde;eksiklikler, hatalar ya da dikkatsizlikler, kendisiyle konuşulduğunda dinlemiyormuş gibi görünme, planlama güçlükleri, kendisine verilen görevleri, ödevleri tamamlamakta sıkıntı yaşama, eşyalarını kaybetme, unutkanlık, dışarıdan gelen uyaranlara (ses, ışık, hareket gibi) dikkatinin çelinmesi dikkat eksikliğinin sık görülen belirtileridir. Oyun, ders, ya da eğlence gibi aktiviteleri sakin bir şekilde sürdürmekte zorlanma, derste ve diğer oturması gereken durumlarda zorlanma, hatta kalkıp gezinme, oturduğu yerde kıpırdanma, elini ayağını sallama, çok konuşma, sürekli hareket halinde olma gibi davranışlar ise hiperaktivitede sık rastlanan davranışlardır.(İHA)
Zaman
Sağlık
18.10.2013
HiperaktifçocuklarıgörmezdengelmeyinHiperaktif çocukları görmezden gelmeyin
Bahçeli'den Balyoz yorumu: Bu rövanşist muameleyi hiç kimse unutamayacaktır
Zaman
09.10.2013
18:49
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Balyoz Harekât Planı Davası hakkında Yargıtay 9. Dairesi’nin temyiz duruşmasında verdiği kararları eleştirdi. Bahçeli, “Baskı, telkin ve yönlendirme altında verilen mahkeme kararlarının Yargıtay nezdinde düzeltilmemesi milletimiz adına büyük bir kayıp ve handikaptır. Gerçek suçlular, bölücü hainler, yolsuzluğa batanlar ve çeteler her yeri kaplamışken siyasi dürtü ve emellerle hareket eden yargının TSK’dan intikam almak için sıraya giren fırsatçılara destek vermesi tarifi olmayan bir yanlıştır. Saldırganlar, eli kanlı caniler dışarıda rahat rahat gezerken, mesela Sayın Engin Alan’ın 18 yıllık cezasının onanmasını hiç kimse izah edemeyecek ve bu rövanşist muameleyi hiç kimse unutamayacaktır.” dedi.“YARGI YOLUYLA KARARTMA KAMPANYASI”MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Balyoz Harekât Planı Davası” hakkında Yargıtay 9. Dairesi’nin temyiz duruşmasında verdiği kararla ilgili yazılı açıklama yaptı. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Balyoz Güvenlik Hareket Planı Davası’nın 21 Eylül 2012 tarihinde sonuçlandığı, bu çerçevede çok düşündürücü ve vicdanen çok yaralayıcı bir tablo ortaya çıktığını savunan Devlet Bahçeli, “Söz konusu mahkeme; haklı-haksız, doğru-yanlış, suçlu-suçsuz ayrımını isabetle yapmadan yargılamaya konu olan kişilerin önemli bir bölümüne bol keseden ceza vermiş ve adaletin ruhunu ağır derecede incitmiştir. İstanbul Milletvekilimiz Sayın Engin Alan başta olmak üzere, terörle mücadelede eşsiz kahramanlık ve başarılar gösteren saygın isimlere yargı kanalıyla uygulanan karartma kampanyasının ve darbeci suçlamasının hukukun objektifliğine hasar verdiği de ortadadır. Bu itibarla İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararları tartışmaya ve sorgulanmaya açık olmakla birlikte, inandırıcılığı ve milli vicdanlardaki karşılığı hemen hemen yok hükmündedir. Milliyetçi Hareket Partisi’nin adı geçen mahkemenin kararına yönelik ilk tepki ve değerlendirmesi 21 Eylül 2012 tarihli yazılı basın açıklamasıyla yapılmış olup her yönüyle kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.” ifadelerini kullandı.“HAKSIZLIK, ADALETSİZLİK VE HUKUKSUZLUK TESCİL EDİLMİŞTİR”Bahçeli, açıklamasına şöyle devam etti: “Bilindiği üzere, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararını 7 Ocak 2013’de açıklamıştır. Bu aşamadan sonra sırayı Yargıtay aşaması almıştır. Nihayetinde Yargıtay 9. Ceza Dairesi yapılan müracaatları değerlendirmiş ve ulaştığı kararları bugün itibariyle açıklamıştır. Bu kapsamda aralarında İstanbul Milletvekilimiz Sayın Engin Alan’ın da yer aldığı 237 kişinin cezaları onanmakla kalmayıp; haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik de teyit edilmiştir. Ayrıca Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 88 kişinin mahkûmiyet kararını bozmuş, daha önce verilen beraat kararlarını onaylamıştır.”“MİLLET ADINA BÜYÜK BİR KAYIP VE HANDİKAPTIR”Baskı, telkin ve yönlendirme altında verilen mahkeme kararlarının Yargıtay nezdinde düzeltilmemesinin millet adına büyük bir kayıp ve handikap olduğunu belirten Bahçeli, “Gerçek suçlular, bölücü hainler, yolsuzluğa batanlar ve çeteler her yeri kaplamışken siyasi dürtü ve emellerle hareket eden yargının TSK’dan intikam almak için sıraya giren fırsatçılara destek vermesi tarifi olmayan bir yanlıştır. Saldırganlar, eli kanlı caniler dışarıda rahat rahat gezerken, mesela Sayın Engin Alan’ın 18 yıllık cezasının onanmasını hiç kimse izah edemeyecek ve bu rövanşist muameleyi hiç kimse unutamayacaktır. Her ne hikmetse milli ve manevi değerlere yönelik hakaretlere, Türk’lüğe yapılan saldırılara, hayat ve varlık haklarımıza karşı işlenen rezil suçlara hukuk sessiz, hukuk insanları hareketsizdir.” görüşlerini dile getirdi.Bahçeli, iktidarın gölge ve güdümünde kalmış vicdanlarıyla sözde darbe davalarını Türk askeriyle hesaplaşmaya çevirenler, aldıkları talimatla cezaevlerini masumlarla dolduranların elbette bu vebalin altından kalkamayacaklarına işaret ederek, ayrıca iktidarın dayatma ve tavsiyelerine müsait hale gelen bir yargı anlayışıyla milli birlik ve huzurun sağlanması, sosyal barış ve uyumun korunmasının düşünülemeyeceğini dile getirdi.“PKK PAKETİNDEN ÖNCE KOMUTANLARA CEZALARIN ONAYLANMASI MANİDAR…”Bahçeli açıklasını; “Başbakan Erdoğan’ın 30 Eylül 2013 tarihinde ilan ettiği PKK paketinden kısa bir süre sonra, ömrünü terörün bitirilmesine adayan değerli komutanlara verilen cezaların onaylanması çok manidar bir rastlantı olarak da not edilmelidir. Bundan sonra, bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmiş hukuk anlayışının milletimizin hayrına kararlar veremeyeceği, güven ve itimada layık olamayacağı kuşkusuzdur. Milliyetçi Hareket Partisi tarafsız, adil, ahlaklı ve herkesin hakkını gözeten, herkese eşit mesafede bulunan bir hukuk zihniyetine hem hasret duymakta hem de saygı göstermektedir. Türkiye’nin en acil ihtiyaçlarından birisi de budur. Partimiz sahte ve üretilmiş delilerle çalkalanan, savunma hakkını ihlal eden
Zaman
Son Dakika
09.10.2013
BahçelidenBalyozyorumuBurövanşistmuameleyihiçkimseunutamayacaktırBahçeliden Balyoz yorumu Bu rövanşist muameleyi hiç kimse unutamayacaktır
Mhp Lideri Bahçeli.Yargının, TSK dan İntikam Almak ...
Haberler.com
09.10.2013
18:37
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Balyoz Davası hakkında Yargıtayın verdiği kararı, Gerçek suçlular, bölücü hainler, yolsuzluğa batanlar ve çeteler her yeri kaplamışken siyasi dürtü ve emellerle hareket eden yargının, TSKdan intikam almak için...
Haberler.com
Güncel
09.10.2013
MhpLideriBahçeliYargınınTSKdanİntikamAlmakMhp Lideri BahçeliYargının TSK dan İntikam Almak
Önlenebilir ölüm nedeni: İntihar
Zaman
09.09.2013
17:37
Dünya Sağlık Örgütü tarafından her yıl 10 Eylül tarihinde düzenlenen Dünya İntiharı Önleme Gününde, intihar davranışı,krize müdahale ve intiharı önleme, ruh sağlığı bakış açısı gibi farklı konular masaya yatırılıyor.Toplumda intihar girişimi ile ilgili yanlış bilgiler olduğunu belirten ve gerçekler hakkında farkındalık yaratılması adına 10 Eylül Dünya İntiharı Önleme Gününün önemine değinen Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Psikiyatrist Serdar Nurmedov, sivil toplum örgütleri de dahil toplumun her kesimine büyük görevler düştüğünü belirterek, Düzenlenen çeşitli etkinlikler ve intiharı önleme adına yapılacak çalışmalar çok önemli. Çünkü intiharlar büyük ölçüde önlenebilir ölüm nedenleri arasında yer alıyor.Tümü olmasa bile bu girişimlerin büyük bölümü öngörülerek önlenebilir. İntihar vakaları psikiyatride riskli olgulardan biri. Çoğu zaman hastaneye yatış gerektiriyor. İlaç tedavisi gerekebiliyor. Nasıl ki genel cerrahlar için apandistin patlaması acil bir müdahale gerektiriyorsa, intihar da psikiyatri için aynı anlama geliyor. Bu nedenle bu girişimlere müdahale önemli dedi.Nurmedov, kimlerin intihara meyilli olduğu konusunda, Toplumsal olarak geleneksel Türk aile yapısından uzaklaşıp bireyselleşme oranının artması, kişilerin yoğun iş temposu içinde, hatta aynı anda birkaç işle meşgul olmasının da etkisiyle çevresine, ailesine ve büyüklerine yeterli zamanı ayıramaması gibi davranışların özellikle yaşlılarda olumsuz etki gösteriyor. 65 yaş üstü kişilerin kendilerini yaşamda yük olarak görebildiğini, değersiz hissetmeye başladığını bize artık ihtiyaç yok düşüncesine kapılabildiğini, bu duygulara eşlik eden yaşlılığa bağlı bir takım kronik rahatsızlıklar da olunca sonuç intihar olabiliyor.Bunun yanı sıra bayanlar daha çok intihar girişiminde bulunuyor ancak ölümle sonuçlanan vaka istatistiklerine bakıldığında erkeklerin sayısının daha yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü erkekler intihar girişimlerinde ağırlıklı olarak kesici, delici, ateşli araçlar kullanıyor, kadınlar ise daha çok ilaç içme, bilek kesme şeklinde eylemler gerçekleştiriyor.Çatışmalı ailelerin çocuklarında da intihar riski yükseliyor. İntihar eden gençlerin ailesine bakıldığında klinikte gördüğümüz ailelerde hep bir çatışma söz konusu. Bireyselleşmenin önde olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bakıyorsunuz aile bireyleri birbirlerinden ilgisiz, kopuk. Böyle olunca bu dönemdeki ergenler alternatif yollar bulamayabiliyor içine kapanabiliyor. Hayat zor, ben baş edemiyorum, ne yapacağım diye düşünmeye başlıyor ve çıkışı intiharda görebiliyor.Madde kullanımı da intihar girişimini tetikler. Kimlik arayışı, aidiyet duygusu, bir gruba, topluma ait olma hissi bütün ergenlerde görülen bir tablo.Kendilerine ben neyim, kimim sorusunu sorarlar. Hayatı sorgulayan ergen cevabı önce aile içinde arar bulamayınca farklı arayışlara girer. Bu süreçte ailesinden destek ve ilgi görmeyen ergen farklı alanlara yönelimlerde bulunabiliyor. Yani çocuklarına zaman ayırmayan ebeveynler çocuklarını farklı arayışlara sürükleyebiliyor. Bu arayışta olan gençler bir takım gruplara dahi olabiliyor. Ve o gruba ait olmak için şart koşulan kriterleri yerine getirme gayretinde olabiliyor. Bu kılık kıyafet, davranış olabileceği gibi madde kullanımı da olabiliyor. Ve bu dönemde kontrolsüz bir şekilde alınan alkol ve uyarıcı madde,kendisinin de toksik etkisi ve çeşitli komplikasyonlarla kişiyi intihara sürükleyebiliyor dedi.İntihar girişiminde bulunan kişilerin çoğunun öncesinde bir takım ipuçları bıraktığını kaydeden Nurmedov, Bu kişiler intihar düşüncesini bir şekilde çevresindekilere en az bir kere söylüyor ve üstü kapalı mesajlar veriyor. Bunları iyi anlayıp analiz etmek sözel olarak bir şey yapılmasa da bazı davranışlardan intihar düşüncesinin anlayabilmek için kişi yakınlarının ve ailelerin çok dikkatli olmaları gerekiyor. Örneğin bankadaki paraların bir yere aktarılmış olması gibi rutin davranışlar bazen önemli bir ipucu olabilir. Son dönemlerde intihar girişiminde bulunacak kişilerin faceebook, twitter gibi sosyal paylaşım ağlarında ipuçlarına rastlamak mümkün. Ya hesaplarını kapatıyor bu kişiler ya da üstü kapalı veda yazılarında bulunabiliyorlar. Öyle ki bu kişiler uzun yıllardır hiç görüşmediği kişilerle vedalaşmalarda bulunabiliyorlar dedi.İntiharı önlemenin mümkün olduğunu kaydeden Nurmedov, Şahit olduğumuz bazı vakalarda, kişi mesaj amaçlı intihar teşebbüsünde bulunabiliyor. İntihar amaçlı değil de savunma mekanizması olarak bir şekilde etrafa mesaj vermek amacıyla kendine zarar veren hasta grupları var. Her yaşa ve durumu farklı değerlendirmek ve intiharları önlemek üzere, her yaş grubu için farklı stratejilerin belirlenmesi gerekir. Örneğin ergenler yaş itibariyle dürtü kontrolü noktasında sıkıntı yaşayabilirler, yaşlıların ise daha farklı ihtiyaçları vardır. Bu nedenle yaşa göre farklı önlemler alınması lazım.
Zaman
Sağlık
09.09.2013
ÖnlenebilirölümnedeniİntiharÖnlenebilir ölüm nedeni İntihar
Geçici heveslere karşı özdisiplin
Zaman
10.08.2013
02:08
Bütün zamanların en önemli ve değişmez gerçeklerinden birisi; insanın hayatı doğru okuması ve yaşam sanatını öğrenebilmesi olmuştur. Hayat yolu uzun ve insan da yolcu. Yolcunun yanılma ihtimaline karşı, yollar yanılmaz. Yolcu için önemli olan; keşkesiz yaşamak, silgi kullanmadan resim çizme sanatında hünerini sergilemek.Yaşam sanatı; yaşadığınız dönem için stratejik değer ifade eden yargı, tutum ve duygularla donanabilme, düzenleyebilme, kontrol edebilme ve bunları değerler sistemi oluşturacak şekilde yönetebilme becerisidir. Özbilinç de denebilecek bu sanatı öğrenemeyen insanlar ne yazık ki; geçici heveslerini bir yaşam biçimi haline dönüştürmektedir. Geçici heveslerin yaşam biçimine dönüşmesi sonu kestirilmeyen maceralara kapı açacağından keşkeler, pişmanlıklar, hatalar ve silgiler kaçınılmaz olacaktır.Dünyada yapacak o kadar çok hata var ki; asıl hata aynı hatayı tekrarlamaktır. Dürtü ve heveslerimizin doğal sonuçları bizden öncekilerin yaşadıkları sonuçlarla sonuçlanacağına göre, aynı yoldan yanılma pahasına gitmek çok akıllıca olmasa gerek. Felsefe insanın kendine şu üç soruyu sorması gerektiğini vurgular: Ben kimim, nereden geliyorum ve nereye gidiyorum. Doğru cevaplar doğru yönelimleri getirir. Doğru cevaplar verebilmek; bireyin kişisel farkındalık düzeyinin yüksek olduğunu gösterir. Kişisel farkındalık, kendini etkili bir biçimde yönetebilme becerisi olarak hedeflerinin farkında olmayı ve nereye gitmesi gerektiğini bilmeyi gerektirir. Hangi yoldan yürünmesi gerektiği, hedefin bilinmesi ile doğru orantılıdır. Eğer hedef belli ise bu hedefe varmak için uygun tarzın ne olacağı şöyle veya böyle bulunabilir. Ama eğer kısa ve uzun vadeli hedeflerin neler olduğunda netlik yoksa, neyin yapılacağı ve hangi yoldan yürüneceği de işe yaramaz. Bu bağlamda bizim için neyin önemli olduğunu özbilincimizin gelişmişliği oranında anlayabilmekteyiz.Başarı azmi, azim ise iradeyi gerektirir. Gençlik, üst düzeyde vizyonların oluşturulabileceği bir çağ. İnsan ömrü boyunca ulaşamayacağı hedefler edinse de, bazı hedefler ulaşılmasa bile hedef haline gelmesi bile önemli. Bazı hedefler, başarısız olmaya da değer. Hayali dünya değecek hedefler olgun insanların işi.Üniversite çağı, hedefler belirlemenin ve onlara ulaşmaya çabalamanın, geçici heveslerin ertelenerek geleceğe donanımlı bir şekilde adım atmanın dönemi olmaktan daha ziyade, özgürlük serabının gençleri kuşattığı, sınırsız eğlenme ve günü gün etmenin temel paradigmaları şekillendirdiği bir yer olarak algılanmaktadır. İlmin efendisi olmanın yolu, çalışmanın kölesi olmaktan geçer. İdeal bir üniversite mezunu olmak, kısa bir süre için geçici hevesleri, sanki tattım anlayışıyla ertelemeyi becerebilmesiyle mümkündür. İstediği gibi yaşayanlar, istemediği sonuçlarla karşı karşıya kalabilirler. Bu anlayış geçici heveslerin etrafında yaşamayı temel yaşam felsefesi haline getirmeden, yaşamayı, görmeyi, duymayı, eğlenmeyi, hissetmeyi bir denge halinde tutmayı ifade etmektedir. Bu savaş kendi başına kalmış, kendini aşmaya çabalayan ve kendinden beklentilerin farkında olan öğrencinin kendi içinde yaşadığı savaştır ve gel-gitlerin en yoğun yaşandığı dönemlerde doruk noktada mücadele söz konusudur. Özgürlükle özbilincin savaşı, şimdi mi kazanmalı, yoksa gelecekte kazanacaklarının lehine ertelemeli mi şeklinde süregider.Birkaç yıl önce iki mahkûm bir parmaklığın altını kazıp özgürlüğe kaçmayı planlamıştı. Birkaç saat içinde yakalandı ve her ikisinin de cezalarına birkaç yıl daha eklenerek hapishaneye geri gönderilmişlerdi. Yeterince garip olan, parmaklığın altını kazdıkları zaman ikisinden birinin otuz gün içinde tahliye edilecek olmasıydı. Adama bir ay içinde dışarı çıkabileceği, niçin daha fazla yılı göze alarak kaçtığı sorulduğunda, “Bekleyemedim”, diyerek cevap vermişti.Özdenetim, başarılı ve mutlu sonuçlar elde etmek için çok önemlidir. O olmadan biz tüm yaşamımızı geçici heveslerin etrafında yaşarız. Gelecekte elde edeceğimiz kazanım ve donanımların lehine geçici heves ve zevklerimizin önüne geçmeyi başarmalıyız. Özdenetim aslında özgürlük demektir. Çünkü özgürlüğün en seçkin tanımlarından birisi; insanın kendisini saran ve yönlendiren olumsuz duyguların farkında olabilmesi ve onları iyi yönetebilmesi, onlara karşı koyabilmesidir. Geçici heves ve dürtülerin bizi yönlendirmesi özgürlük değil, daha çok onların esiri olmaktır. Duyguların değil aklın galip gelmesidir. Özdenetim sahibi birey yeri geldiğinde kişisel zevklerini ertelemeyi becerip duygu ve dürtülerine karşı koyabilendir.Duygu ve dürtüleri geciktirebilme becerisini ölçmek için, Stanford Üniversitesi’nden psikolog Mischel, çocuklara “lokum testi”ni uyguladı. Sabırlı ve sabırsız çocuklar olarak, iki gruba ayrılıp, baştan çıkarıcı lokumlar sunuldu. Çocuklara, “15 dakika beklerseniz iki lokum alabilirsiniz; ama hemen alırsanız bir tane vereceğiz
Zaman
Yorum
10.08.2013
GeçiciheveslerekarşıözdisiplinGeçici heveslere karşı özdisiplin
Medvedev Rusya’nın en popüler bloggeri seçildi
Zaman
20.07.2013
10:11
Rusya kamuoyu şirketi VTsIOMa göre, Başbakan Dimitri Medvedev en popüler blog yazarı. Rusların üçte biri ise Blogger kavramından haberdar değil.VTsIOMun 130 yerleşim bölgesinde yaptığı araştırmada, katılımcıların yüzde 20si Medvedevi popüler bir bloger olarak gördüğünü ifade etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise yüzde 8 oranında kaldı.Aynı araştırmada, televizyon yıldızı ve muhalif Kseniya Sobçak, muhalif lider Aleksey Navalnı, aşırı sağcı Liberal Demokrat Partisi Başkanı Vladimir Jirinovski ve iş adamı Mihail Prohorov yüzde ikişer oy alabildi.Araştırmacıların yönelttiği İnsanları blog açmaya iten dürtü nedir? sorusuna, katılımcıların yüzde 43ü fikrini başkalarıyla paylaşmak isteyen kişi cevabını verdi. Yüzde 27lik bir kesim ise Bloggeri dikkat çekmek isteyen veya iletişime aç insan olarak tanımladı.Aynı soruya katılımcıların yüzde 18i moda olduğu için cevabını verirken, yüzde 17si zaman öldürmeye yardımcı oluyor ve insanların yaratıcı yeteneklerini ortaya çıkarıyor şeklinde cevapladı. Yüzde 14lük kesim ise para kazanmaya yardımcı olması olarak ifade etti.Rusya kamuoyu şirketi VTsIOMun 6-7 Temmuz tarihleri arasında yaptığı araştırmaya, Rusyanın 130 yerleşim bölgesinden 1600 kişi katıldı.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
20.07.2013
MedvedevRusya’nınenpopülerbloggeriseçildiMedvedev Rusya’nın en popüler bloggeri seçildi
Medvedev Rusya’nın en popüler bloggeri seçildi
Zaman
20.07.2013
10:08
Rusya kamuoyu şirketi VTsIOMa göre, Başbakan Dimitri Medvedev en popüler blog yazarı. Rusların üçte biri ise Blogger kavramından haberdar değil.VTsIOMun 130 yerleşim bölgesinde yaptığı araştırmada, katılımcıların yüzde 20si Medvedevi popüler bir bloger olarak gördüğünü ifade etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise yüzde 8 oranında kaldı. Aynı araştırmada, televizyon yıldızı ve muhalif Kseniya Sobçak, muhalif lider Aleksey Navalnı, aşırı sağcı Liberal Demokrat Partisi Başkanı Vladimir Jirinovski ve iş adamı Mihail Prohorov yüzde ikişer oy alabildi.Araştırmacıların yönelttiği İnsanları blog açmaya iten dürtü nedir? sorusuna, katılımcıların yüzde 43ü fikrini başkalarıyla paylaşmak isteyen kişi cevabını verdi. Yüzde 27lik bir kesim ise Bloggeri dikkat çekmek isteyen veya iletişime aç insan olarak tanımladı.Aynı soruya katılımcıların yüzde 18i moda olduğu için cevabını verirken, yüzde 17si zaman öldürmeye yardımcı oluyor ve insanların yaratıcı yeteneklerini ortaya çıkarıyor şeklinde cevapladı. Yüzde 14lük kesim ise para kazanmaya yardımcı olması olarak ifade etti.Rusya kamuoyu şirketi VTsIOMun 6-7 Temmuz tarihleri arasında yaptığı araştırmaya, Rusyanın 130 yerleşim bölgesinden 1600 kişi katıldı.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
20.07.2013
MedvedevRusya’nınenpopülerbloggeriseçildiMedvedev Rusya’nın en popüler bloggeri seçildi
Medvedev Rusya’nın en popüler bloggeri seçildi
Zaman
20.07.2013
10:01
Rusya kamuoyu şirketi VTsIOMa göre, Başbakan Dimitri Medvedev en popüler blog yazarı. Rusların üçte biri ise Blogger kavramından haberdar değil.VTsIOMun 130 yerleşim bölgesinde yaptığı araştırmada, katılımcıların yüzde 20si Medvedevi popüler bir bloger olarak gördüğünü ifade etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise yüzde 8 oranında kaldı. Aynı araştırmada, televizyon yıldızı ve muhalif Kseniya Sobçak, muhalif lider Aleksey Navalnı, aşırı sağcı Liberal Demokrat Partisi Başkanı Vladimir Jirinovski ve iş adamı Mihail Prohorov yüzde ikişer oy alabildi.Araştırmacıların yönelttiği İnsanları blog açmaya iten dürtü nedir? sorusuna, katılımcıların yüzde 43ü fikrini başkalarıyla paylaşmak isteyen kişi cevabını verdi. Yüzde 27lik bir kesim ise Bloggeri dikkat çekmek isteyen veya iletişime aç insan olarak tanımladı.Aynı soruya katılımcıların yüzde 18i moda olduğu için cevabını verirken, yüzde 17si zaman öldürmeye yardımcı oluyor ve insanların yaratıcı yeteneklerini ortaya çıkarıyor şeklinde cevapladı. Yüzde 14lük kesim ise para kazanmaya yardımcı olması olarak ifade etti.Rusya kamuoyu şirketi VTsIOMun 6-7 Temmuz tarihleri arasında yaptığı araştırmaya, Rusyanın 130 yerleşim bölgesinden 1600 kişi katıldı.(CİHAN)
Zaman
Son Dakika
20.07.2013
MedvedevRusya’nınenpopülerbloggeriseçildiMedvedev Rusya’nın en popüler bloggeri seçildi
Oruç, kanser gelişimini yavaşlatıyor
Zaman
12.07.2013
16:14
Konya Numune Hastanesi Başhekimi, İç Hastalıkları Uzmanı Halit Karaca, orucun birçok kanser türünde tümör gelişimini ve yayılmasını yavaşlattığını söyledi. Karaca, Deney hayvanları üzerinde yapılan çalışmalarda, deney hayvanlarının aç bırakılmasıyla bazı kanser hücrelerinin sayısında ve büyüklüklerinde azalma olduğu ortaya çıkmıştır dedi.Doktor Halit Karaca, aralıklı aç kalmak olarak adlandırılan ve 16 saat aç, 8 saat yeme içmeye izin verilen yöntem olan İntermittent fasting tedavi yönteminin birçok gelişmiş ülkede kullanıldığını söyledi. Bu uygulamanın oruca uyduğunu vurgulayan Karaca, Onun için oruç tutmak, sağlıklı bireylerde koruyucu hekimlik adına sağlığımıza birçok yararları vardır. Koruyucu hekimlikte önemli olan hastalık gelmeden önce hastalığı engellemektir dedi.ORUÇ KOLESTROLÜ DÜZENLEROrucun obezite olara adlandırılan şişmanlığı önlediğini belirten Karaca, şunları söyledi:Bununla ilgili yapılan bilimsel çalışmalarda Ramazan ayı boyunca düzenli oruç tutanlarda vücut kitle indeksinin anlamlı derecede düştüğü ve fazla kiloların azaldığı görülmüştür. Ayrıca oruç kolesterolü düzenler, kötü kolesterol dediğimiz ve kalp sağlığı açısından zararlı olan LDL kolesterol ve trigliserit düşer iyi kolesterol diye adlandırılan ve kalp sağlığı açısından yararlı olan HDL kolesterol artar.YAŞLANMAYI GECİKTİRİROrucun bir başka faydasının da hücresel zedelenmeyi önlemek olduğuna dikkat çeken Karaca, Yapılan bilimsel çalışmalarda enerjisi yüksek miktarda gıdalardan tüketmek, karbonhidrattan fazla miktarda almak hücresel yaşlanma ve harabiyeti arttırmaktadır. Oruç hücresel harabiyet ve yaşlanmaya neden olan serbest radikal hasarı engellemekte böylece yaşlanmayı geciktirmektedir dedi.KANSERLİ HÜCRE OLUŞUMUNU ÖNLEROrucun birçok kanser türünde tümör gelişimini ve yayılmasını yavaşlattığını ifade eden Karaca, şunları söyledi:Yapılan bilimsel çalışmalar göstermiştir ki, orucun birçok kanser türünde tümör gelişimini yavaşlattığı tespit edilmiştir. Deney hayvanları üzerinde yapılan çalışmalarda deney hayvanlarının aç bırakılmasıyla bazı kanser hücrelerinin sayısında ve büyüklüklerinde azalma olduğu ortaya çıkmıştır. Tüm vücudu kanser sarmış fareler aç bırakıldığında, farelerin yüzde 20sinin iyileştiği görülmüştür. Bununla birlikte oruçla besinsiz kalan sağlıklı hücreleri kış uykusuna benzer bir sürece girdiği buna karşın besinsiz kalan kanser hücrelerinin tahrip olduğu belirlenmiştir.İNSAN PSİKOLOJİSİNE ETKİSİOrucun insan psikolojini düzenleme açısından da önemli olduğuna dikkat çeken Karaca, Düzenli oruç tutmak akut stres bozukluğu, akut depresyon, yaygın aksiyete bozukluğu, dürtü denetleme bozukluğu ve anti sosyal kişilik bozukluklarının tedavisinde son derece önemli bir insan iyileştirme yöntemidir. Sağlıklı bireyler düzenli oruç tuttukları zaman insülin direnci azalmakta, kolesterol seviyesi düşmekte, aşırı kilo dediğimiz obezite önlenmekte, bu da metabolik sendromu engellemektedir diye konuştu.KRONİK HASTALAR ORUÇ TUTMAMALIOrucun bu faydalarının sağlıklı bireyler için olduğunu kaydeden Karaca, Özellikle tip-1 diyabet hastalığı gibi dörtlü insülin kullanan hastalar ya da kronik böbrek yetmezliği nedeniyle düzenli olarak diyalize giren hastalar ve diğer kronik hastalıklarda oruç tutulmamalıdır dedi.(DHA)
Zaman
Sağlık
12.07.2013
OruçkansergelişiminiyavaşlatıyorOruç kanser gelişimini yavaşlatıyor
Oruç, kanser gelişimini yavaşlatıyor
Zaman
12.07.2013
13:14
Konya Numune Hastanesi Başhekimi, İç Hastalıkları Uzmanı Halit Karaca, orucun birçok kanser türünde tümör gelişimini ve yayılmasını yavaşlattığını söyledi. Karaca, Deney hayvanları üzerinde yapılan çalışmalarda, deney hayvanlarının aç bırakılmasıyla bazı kanser hücrelerinin sayısında ve büyüklüklerinde azalma olduğu ortaya çıkmıştır dedi.Doktor Halit Karaca, aralıklı aç kalmak olarak adlandırılan ve 16 saat aç, 8 saat yeme içmeye izin verilen yöntem olan İntermittent fasting tedavi yönteminin birçok gelişmiş ülkede kullanıldığını söyledi. Bu uygulamanın oruca uyduğunu vurgulayan Karaca, Onun için oruç tutmak, sağlıklı bireylerde koruyucu hekimlik adına sağlığımıza birçok yararları vardır. Koruyucu hekimlikte önemli olan hastalık gelmeden önce hastalığı engellemektir dedi.ORUÇ KOLESTROLÜ DÜZENLEROrucun obezite olara adlandırılan şişmanlığı önlediğini belirten Karaca, şunları söyledi:Bununla ilgili yapılan bilimsel çalışmalarda Ramazan ayı boyunca düzenli oruç tutanlarda vücut kitle indeksinin anlamlı derecede düştüğü ve fazla kiloların azaldığı görülmüştür. Ayrıca oruç kolesterolü düzenler, kötü kolesterol dediğimiz ve kalp sağlığı açısından zararlı olan LDL kolesterol ve trigliserit düşer iyi kolesterol diye adlandırılan ve kalp sağlığı açısından yararlı olan HDL kolesterol artar.YAŞLANMAYI GECİKTİRİROrucun bir başka faydasının da hücresel zedelenmeyi önlemek olduğuna dikkat çeken Karaca, Yapılan bilimsel çalışmalarda enerjisi yüksek miktarda gıdalardan tüketmek, karbonhidrattan fazla miktarda almak hücresel yaşlanma ve harabiyeti arttırmaktadır. Oruç hücresel harabiyet ve yaşlanmaya neden olan serbest radikal hasarı engellemekte böylece yaşlanmayı geciktirmektedir dedi.KANSERLİ HÜCRE OLUŞUMUNU ÖNLEROrucun birçok kanser türünde tümör gelişimini ve yayılmasını yavaşlattığını ifade eden Karaca, şunları söyledi:Yapılan bilimsel çalışmalar göstermiştir ki, orucun birçok kanser türünde tümör gelişimini yavaşlattığı tespit edilmiştir. Deney hayvanları üzerinde yapılan çalışmalarda deney hayvanlarının aç bırakılmasıyla bazı kanser hücrelerinin sayısında ve büyüklüklerinde azalma olduğu ortaya çıkmıştır. Tüm vücudu kanser sarmış fareler aç bırakıldığında, farelerin yüzde 20sinin iyileştiği görülmüştür. Bununla birlikte oruçla besinsiz kalan sağlıklı hücreleri kış uykusuna benzer bir sürece girdiği buna karşın besinsiz kalan kanser hücrelerinin tahrip olduğu belirlenmiştir.İNSAN PSİKOLOJİSİNE ETKİSİOrucun insan psikolojini düzenleme açısından da önemli olduğuna dikkat çeken Karaca, Düzenli oruç tutmak akut stres bozukluğu, akut depresyon, yaygın aksiyete bozukluğu, dürtü denetleme bozukluğu ve anti sosyal kişilik bozukluklarının tedavisinde son derece önemli bir insan iyileştirme yöntemidir. Sağlıklı bireyler düzenli oruç tuttukları zaman insülin direnci azalmakta, kolesterol seviyesi düşmekte, aşırı kilo dediğimiz obezite önlenmekte, bu da metabolik sendromu engellemektedir diye konuştu.KRONİK HASTALAR ORUÇ TUTMAMALIOrucun bu faydalarının sağlıklı bireyler için olduğunu kaydeden Karaca, Özellikle tip-1 diyabet hastalığı gibi dörtlü insülin kullanan hastalar ya da kronik böbrek yetmezliği nedeniyle düzenli olarak diyalize giren hastalar ve diğer kronik hastalıklarda oruç tutulmamalıdır dedi.(DHA)
Zaman
Son Dakika
12.07.2013
OruçkansergelişiminiyavaşlatıyorOruç kanser gelişimini yavaşlatıyor
İlkel dürtü
Milli Gazete
24.10.2012
18:56
Birkaç gün önce, hangi televizyon kanalıydı, doğrusu adına dikkat etmedim. Sadece muhabirin genç ve çarpışmaların, bombalanmış ve harap edilmiş binaların, sokakların, caddelerin, kaçışan insanların, yaralanmış ve parçalanmış vücutların görüntüleriyle karşılaşmaktan dolayı ses ve yüzüne dalga dalga yansıyan heyecanını yüreğim sıkışarak duyup izleyebildim. Yer, tahmin edildiği üzere Suriyenin Türkiye sınırına yakın olduğu anlaşılan yerleşim yerleriydi. Çoğunlukla televizyonlarda izlediğimiz haber görüntüleri, daha öncekilerden şiddet yönüyle farklıysa, duygu ve vicdanlarımızın üstü kapatılmamış bir yerinden sessiz bir çığlık olarak ancak fısıldayabiliyor. Çünkü ekranda olup biten olaylar, dramlar, trajediler, acılar, çaresizlikler, biraz önce akıp geçen bir reklamın cıngılı gibi ulaşıyor ulaşamıyor bize. O görüntüler dilimize, biraz sonra dışarı fırlatacağımız sakız hükmünde dokunup geçiveriyor. Dimağımıza, aklımıza, duygularımıza, duyarlığımıza ve yüreğimize bir türlü ulaşamıyor. İktidar, yani Esad güçleri, Halepin falanca mahallesine bomba yağdırdı denildiğinde, zoom yapılan uzakta ve havada birkaç saniye görüntüsü verilen uçağın veya helikopterin silüetiyle karşılaşıyoruz. Bomba atıldı! O kadar. Atılan bombanın çıkarttığı toz bulutunu, uzaktan izlediğimiz bir hortumun doğallığı çağrışımıyla izliyoruz. Sonra şu kadar yaralı, şu kadar ölü! Sadece rakam olarak şöyle bir idrakimize deyip geçiyor. Yaralı da, ölü de, herhangi bir duygu titreşimi yapmıyor yüreğimizde. Sanki arada kalın mı kalın saydam bir cam var.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
24.10.2012
İlkeldürtüİlkel dürtü
Düşüncenin çiçeği
Milli Gazete
05.09.2012
22:02
Günümüz sosyoloji biliminin önderleri arasında zirvede kabul edilen Max Weberin (1864-1920) ruhsal rahatsızlığı dolayısıyla, uzunca bir süre çalıştığı üniversitelerden izinli sayılır. Yaklaşık yirmi yıl. Berlin, Freiburg, Heidelberg gibi üniversitelerde görevli olmasına rağmen ders, konferans ve seminer faaliyetlerini yürütemeyecek sınırda seyreden hastalığı nedeniyle sık sık izinli sayılmıştır. Bu durumdan sık sık rahatsızlık duyduğu için üniversiteyle ilişiğini kesmek isterse de bu isteği kabul görmez. Vicdanen huzursuzluk çeker. Adeta haksız yoldan elde edilen bir gelir gibi değerlendirmiş olmalıdır aldığı maaşı. Ahlaki bakımdan, en azından Yeni-Kantçı küme içinde yer alan bir bilim adamı olarak, Kantın ödev ahlakının zihinsel düzeyde kavranılmasının sonucu, ister istemez bir iç muhakemeyi öngerektirir. Kaldı ki Weber, eleştirmelerine rağmen, II. Friedrich gibi Aydınlanmaya inanmış ve Almanyada başlatmış bir Prusya kültür geleneğinin üstünde gelişmiş Alman ruhuna bağlı bir kişiliktir. Bu kişilikten başkalarının, özellikle kamunun hakkını suistimal etmesi, en azından beklenilmez. Weberin gerçekten ağır ruhsal rahatsızlıklarını bahane ederek, daha doğrusu gerekçe göstererek rapor alıp izinli sayılmasını sağlamak için çaba göstermesi kınanacak bir davranış olarak görülemezdi. Aynı şekilde üniversite yönetiminin belli bir süre sonra Webere izin vermemesi de ayıplanacak bir tutum şeklinde değerlendirilemezdi. Ne var ki, Weber ruhsal rahatsızlıklarını ileri sürerek herhangi bir çıkar sağlayıcı niyet ve davranış içinde olmadığı gibi, üniversite yönetimleri de Weberin böyle bir yola tevessül edip etmeyeceği biçiminde bir olası kuşkuya bile kapılmamış olmalıdır. Çünkü Onun ayrılma isteğini reddetmiş, bazen de istemediği halde izinli saymıştır. Oysa, geçim sıkıntısı yanında zihni tatmin, düşüncelerini yayma ve tanıtma gibi doğal dürtü ve istekler yönelimi içinde çabalayan A. Comte (1789-1857), üniversiteden bir kürsü elde edebilmek için nasıl da uğraşıp didinmiştir. Ve ne türden engellemeler, hileler, dalavereler ve tuzaklarla karşılaşıp hayıflanmış, acı çekmiştir. Gerçi Avrupa düşünce bilim tarihinde, en az XX. Yüzyıla kadarki süreçte düşünce, bilim ve sanat adamlarının resmi statü içinde olmaları değil, olmamaları adeta kural gibidir. Düşünürlerin, özellikle filozof ve felsefecilerin resmi statüye bağlı olmalarının birtakım olumsuzluklara yol açtığı tartışılan bir konudur. Basit ifadesiyle düşüncenin, bilimin, felsefenin resmileşmesi gibi istenmemesi gereken bir özellikle malul hale gelme tehlikesi daima söz konusudur. Özellikle XX. Yüzyılın ortalarından itibaren felsefede yeni büyük sistemlerin ortaya çıkamayışını ve felsefenin, dolayısıyla düşüncenin halka yayılamamasının önemli nedenlerinden birisinin resmilik kimliğine bürünmesi olduğu ileri sürülmüştür.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
05.09.2012
DüşünceninçiçeğiDüşüncenin çiçeği
20:15 Aşırı alışveriş, dürtüsel bir bağımlılık
Net Gazete
17.06.2012
20:17
Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Nurper Erberk Özen, aşırı alışverişin dürtüsel bir bağımlılık olduğunu söyledi. Özen, dürtüsel aşırı alışveriş yapmanın, psikiyatride dürtü kontrol bozuklukları altında incelenen bir grup bozukluk arasında olduğuna dikkat çekti.
Net Gazete
Son Dakika
17.06.2012
2015Aşırıalışverişdürtüselbirbağımlılık2015 Aşırı alışveriş dürtüsel bir bağımlılık
Çocuğa sınır koymak gerekir
Milli Gazete
06.03.2012
16:58
Çocuklarda dürtü kontrolü olmadığından sınır tanımazlar. Çocuk yaptığı şeyin sonucuna odaklanamaz. Bu noktada anne devreye girer ve çocuğa neleri yapıp neleri yapamayacağını öğretir. Sınırlar, çocuğun hayatını düzenlediği gibi, onu yaşama hazırlar. Bu sayede çocuk sosyal aidiyet güvenirlik ve kendine özgü olmayı öğrenir.... devamı
Milli Gazete
Toplum Yaşam
06.03.2012
ÇocuğasınırkoymakgerekirÇocuğa sınır koymak gerekir
1- İçeride ve dışarıda düşmanlarımız var
Milli Gazete
22.12.2011
11:06
Elmaya dışarıdan bir kurt gelse ve yüzeyinde gezinmeye başlasa alıp atarsınız. Ama kurt elmanın içinde gizlice geziniyorsa, dışarıdan hiçbir şey anlayamazsınız. Elma içerden yavaş yavaş tükendiğinde ve dışarıda sadece bir kabuk kaldığında her şeyi fark edersiniz ama iş işten geçmiş kurt elmayı yemiştir bir kere... Tıpkı bunun gibi insanın en büyük düşmanı nefsi yani kendisidir. Ama düşman her zaman dışarıda arayan insan kendinden bir şeyler kaybettiğinde görüyor bu gerçeğini... Nefsimizin istekleri sinsice geziyor içimizde... Bizi bizden koparıyor, sürekli yeni taleplerle geliyor karşımıza. Bizi zor durumda bırakıyor ama bunu göremediğimiz için gerekli önlemleri alamıyoruz. Şu gerçeği kabul etmeliyiz ki, içimizdeki düşmanlar dışımızdakilerden daha büyük ve aynı oranda büyük tahribatlar ortaya çıkarıyor. Bu nedenle, önce nefsimizle nasıl başa çıkabileceğimizi öğrenmeli ve buna göre hareket etmeliyiz. Çünkü nefsim galip geldiğinde benim insanlığımdan, erdem ve faziletlerimden çok şeyler alıp götürüyor. Düşmanın adına nefis deyin, şeytan deyin, içgüdü ya da dürtü deyin ne derseniz deyin, her biri zayıflığımızdan besleniyor ve bizden bir şeyler alıp götürüyor.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
22.12.2011
1-İçeridevedışarıdadüşmanlarımızvar1- İçeride ve dışarıda düşmanlarımız var
'Avrupa'ya bak
Milli Gazete
17.08.2011
18:09
Batının, yani Avrupa ve Amerikanın, xx. yüzyıldan farklı olarak, yöneldiği ve abandığı hedef coğrafya, Ortadoğu, özel olarakİslâm coğrafyasıdır bugün. Çeşitli kombinezon altında görünse de, çatışmalar, savaşlar, iç ihtilaflar yoğun bir şekilde bu coğrafyada,İslâm ülkelerinde ya da Müslümanların yaşadığı ülkelerde yaşanmaktadır. Irak, Afganistan, Pakistan, Sudan, Somali, Arab Baharının sahnesi konumundaki ülkeler vb. bütün bu oluşum ve gelişmelerin elbette kendi iç dinamikleri, zaafları, sorunlarıyla ilişkisi bir tarafta, bir başka dürtü olarak Batı diğer tarafta değil, tam kökende yer alır gibidir. Bu bakımdan Avrupa metaforu her an farklı görünüşler sergilemektedir ve bunun üzerinde yeniden durulmasında zorunluluk vardır adeta. Daha önce yayımladığımız bir yazımızı yeniden dikkatinize sunuyoruz. Yazının başlığı Avrupa Aslına Dönerkendir. Avrupa denildiğinde sadece Avrupa kıtasının kastedildiği açıktır. Bununla birlikte kıta olarak Avrupanın ruhunun düşünülmesi gerektiği kaçınılmazdır. Gerçekten kıta olarak Avrupayı ayakta tutan ve uzantısı durumunda olan ülkelerden onu ayıran mümeyyiz vasfın Avrupalılık ruhu şeklinde tanımlandığı bilinmektedir. II. Dünya Savaşı artımında, savaşın en yıkıcı etkisini Avrupalılık ruhu üzerinde gösterdiğini ve Avrupa tarihinde eşine az rastlanır, onarılması adeta imkansız bir akibete sürük-lendiği, sözgelimi Albert Camusun Bir Alman Dosta Mektuplarında acıyla vurgulanır. Stefan Zweig Dünün Dünyasında Avrupalılık ruhunun nerdeyse metafiziğini tasvir eden ve hangi siyasî ideali paylaşırsa paylaşsın, Hıristiyanlığın hangi mezhebine mensup olursa olsun, bütününü, bu arada Yahudilerî de bu ruhu korumaya çağırıyordu. Nitekim savaş ortasında çeşitli Avrupa ülkeleri sanatçıları, bilginleri üst düzeyde bir çevre oluştur-mak için çaba bile gösterdiler. Zweig, J.Romein vb. gibi. Fakat bilinen sonuç önlenemez: Bir başka Avrupalılık ruhu idealini düşleyen ve farklı yollardan bunu gerçekleştirmeye çalışan kişi, yani Hitler kendince son adımı atar. Ne var ki, son adım, istenilen sonucu değil, korkulan tehlikeyi Avrupaya dayatır, yani Avrupalılık ruhunun bu yönde bütünleşmesinin mümkün olmadığı anlaşılır.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
17.08.2011
AvrupayabakAvrupaya bak
Sınırlı kişilik
Milli Gazete
24.06.2011
18:40
Borderline Kişilik bozukluğu sık sık görülen bir durumdur. Bu kişilerin kendilerine zarar verme eğilimi sık görüldüğünden geç kalmadan yardım alınması gerekir. Sınır kişilikte, manipülatif intihar girişimleri, kendine zarar verme eğilimi, depresyon, duygularda dalgalanmalar dürtü kontrol bozukluğu ve boşluk duyguları görülebilir. Toplumda sıkça görülen fakat yeteri kadar bilinmeyen sınır kişilik, kişinin çevresiyle ve kendisiyle ilişkilerini etkiler hale gelebilir. Bu kimseler farklı zamanlarda aynı kişiye aşırı öfke ya da aşırı sevgi besleyebilirler. Sınır kişilik bozukluğu, görünen tarafıyla kişinin iç dünyasında başaçıkamadığı bir boşluk duygusu, kimlik kargaşası kontrol edilemeyen öfke tepkileri terk edilme endişeleri, ilgi çekme eğilimler şeklinde ortaya çıkabilir. Bu kimseler, insanlarla ilişkilerinde hem çok yakın ilişkiler kurmaya ve güven duymaya ihtiyaç hissederler hem de aldatılıp terk edilmekte ilgili korkuları vardır. Bu nedenle bir yandan yaklaşmaya çalışırken diğer yandan mesafe koymaya çalışırlar. Kendilerine karşı mesafe koyan kimlere ise öfke duyarlar çünkü bundan, sevilmeme, reddedilme, güven duyamama anlamını çıkarırlar. Güven ihtiyaçları çok yoğun olduğundan, hayal kırıklığı yaşarlar, böyle durumlarda ilgi çekmek için manipülasyonlar ortaya koyarlar.... devamı
Milli Gazete
Toplum Yaşam
24.06.2011
SınırlıkişilikSınırlı kişilik
Özbekistan, Almanya?nın tecrübelerinden faydalanacak
Samanyolu Haber
16.02.2011
10:17
Özbekistan, özelleştirme ve devlet mülkünün devletin tasarrufundan çıkarılması konularından Almanyanın tecrübelerinden faydalanacak.

Bu çerçevede iki ülke arasında özelleştirme ve devlet mülkünün özelleştirilmesi konularında yeni işbirliği süreci başlatıldı. Özbek ve Alman ilgilileri bu amaçla Taşkentte buluştu. Görüşmeye Özbekistan tarafından Devlet Mülk Komitesi Başkanı Yardımcısı Ahmed Obilov, Almanya tarafından ise Almanya Federal Maliye Bakanlığı Temsilcisi Werner Shik başkanlığındaki heyet iştirak etti. Özbekistanın bağımsızlık sonrasında özelleştirme alanında yeni bir sürece girdiğini dile getiren Devlet Mülk Komitesi Başkanı Yardımcısı Obilov, bu süreçte deneyimlerinden faydalandıkları ülkelerden birinin de Almanya olduğunu söyledi. Özbekistanda hükümetin kademeli olarak devletin tasarrufunda olan ekonomik müesseseleri özel sektöre kaydırmaya çalıştığını dile getiren Obilov, tüm uğraşlarının kalkınmış devletlerin deneyimlerinden faydalanarak bu süreci daha da verimli kılmak olduğunu kaydetti. Almanya Federal Maliye Bakanlığı Temsilcisi Werner Shik ise ekonomik alanda sahip olduk tecrübe ve birikimleri Özbekistanla paylaşmaya hazır oldukların söyledi. Özelleştirme ve yabancı sermayenin kalkınmak isteyen ekonomilerinin olmazsa olmazlarından olduğunu ifade eden Shek, Özbekistanın özelleştirme ve devlet mülkünün özelleştirilmesi alanında atacağı yer yeni adımın ülke ekonomisine bir dürtü olacağını kaydetti. Taraflar, bu çerçevede gelecek adına bir yol haritası belirleyecek ve işbirliği çalışmalarını sıklaştıracak. (CİHAN)
Samanyolu Haber
Son Dakika
16.02.2011
ÖzbekistanAlmanya?nıntecrübelerindenfaydalanacakÖzbekistan Almanya?nın tecrübelerinden faydalanacak
İşte saygılı biri; ama evde çok kırıcı
Zaman
15.02.2011
02:02
İş hayatında, sosyal hayatta saygılı ve kontrollü gözüken kişilerin, aile içinde öfke patlamaları yaşaması, dürtü kontrol bozukluğunun habercisidir. Bu insanlar sonunu düşünmeden hareket eder. Toplum kurallarını, görgü kurallarını hiç dikkate almaz. Sosyal çevresinde uyumlu gibi gözükse de evlilik hayatında büyük sıkıntılar yaşarlar.
Zaman
Sağlık
15.02.2011
İştesaygılıbiri;amaevdeçokkırıcıİşte saygılı biri; ama evde çok kırıcı
Çocuklar neden saldırgan davranır?
Samanyolu Haber
10.01.2011
09:36
Sürekli çevresine kötü davranan, vuran, kıran çocuklara karşı neler yapılmalı?

Saldırganlık, karşılanmayan sevgi, güven, şefkat gibi ihtiyaçlardan kaynaklanabilir. Ayrıca evdeki huzursuzluk, anne-babanın devamlı kavga etmesi, çocuğun kıyaslanması, sevdiği şeylerden mahrum bırakılıp ceza verilmesi, saldırgan davranışlara sebep olabilir. Aile içi şiddet, huzursuz, sürekli kavga olan bir aile yapısı, ailenin çocuğa yeteri kadar ilgi göstermemesi, bir kardeşe aşırı ilgi gösterilmesi, çocuğun sürekli sevdiği şeylerden mahrum bırakılması çocukta saldırganlık davranışının oluşmasına sebep olur. Bu durum çocuğun arkadaşlarına, kardeşlerine ve ebeveynlerine yönelik vurma, ısırma, nesneleri atma, tükürme ve sözel saldırılarda bulunmasıdır. Saldırganlık çocuğun karşılanmayan sevgi, güven, paylaşma, şefkat gibi ihtiyaçların olması gerektiğinden farklı olarak dışa yansımasıdır. Saldırgan çocuk genellikle huysuz, inatçı, paylaşımcı olamayan, kurallara uymayan, problemleri fiziksel şiddet kullanarak çözmek isteyen bir yapıya sahiptir. Saldırganlık davranışı kız çocuklarına oranla erkek çocuklarda daha fazla gözlenir. Bu tip çocuklar saldırganlığı bir problem çözme yöntemi gördükleri için eğer saldırgan davranışları neticesinde problemleri kendi istedikleri gibi çözdüklerini görürlerse saldırganlık davranışı daha da yerleşir ve çözümü daha da zorlaşır. Saldırganlık davranışının sebeplerine bakıldığında önemli bir bölümünün anne baba tutumlarından kaynaklandığı görülmektedir. Ayrıca çocuğun sürekli şiddet içeren filmleri izlemesi, internette bu tür oyunları oynaması da çocuğun saldırganlığını tetikleyen unsurlardır. Hiperaktivite ve dürtü kontrol bozukluğu olan çocuklarda da saldırganlık davranışı gözlenebilmektedir. Anne-baba çocuğun önünde kavga etmemeli. Çocuğun ilgi ve sevgi ihtiyacı yeterince karşılanmalı. Çocuğun isteklerini saldırganlıkla kabul ettirmesine izin verilmemeli. Çocuk enerjisini, stresini atacağı fiziksel aktivitelere yönlendirilmelidir. Bu tip çocukların daha çok olumlu davranışlarını ortaya çıkarmak ve yaptığı olumlu davranışları ödüllendirmek daha yararlı olacaktır. Bu tip çocuklar kesinlikle dayakla cezalandırılmamalıdır. Saldırgan tutumlar sergilediğinde arkadaşlarının güvenini, insanların sevgisini saygısını kaybedeceği anlatılmalı. Çocuk, kardeşleriyle veya başka çocuklarla kıyaslanmamalıdır.
Samanyolu Haber
Son Dakika
10.01.2011
Çocuklarnedensaldırgandavranır?Çocuklar neden saldırgan davranır?
Saçlarını yoluyor
Milli Gazete
14.12.2010
17:38
13 yaşındaki kızım bir yıldan beri saç kıllarını kopartıyor ve bu davranışını tik olarak sürdürüyor. İlk günlerde bunu sıradan bir şey gibi düşündük ve pek üstünde durmadık. Ama birkaç aydan beri, sorun iyice arttı. Kızım küçük bir sıkıntısı olduğunda ya da evde kardeşleriyle birlikteyken ellerini saçına götürüyor, saçlarını yoluyor. Birkaç kere uyardım hatta ceza vermek istedim ama elimde değil, bu şekilde rahatlıyorum dediği için üstüne gitmedim. Kızım bu yıl okul değiştirdi ve okulda da pek arkadaşı yok. Bu okula hiç alışamadı, sürekli eski okulunu sayıklayıp duruyor. Onu anlamaya çalışıyorum ama ne yapacağımı bilemiyorum. Saçlarıyla uğraşması, saçlarını kopartması acaba ciddi bir sorun mudur? Yoksa bir tik olarak mı bunu yapıyor? Bu konuda bana tavsiyelerde bulunursanız sevinirim... G.C. Yardım alabilirsiniz Özellikle gençlerde saç ya da kirpik yolma davranışı gencin yaşadığı gerginliğin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Kişi, bu aşamadan önce belirgin bir gerginlik hali yaşar ve bu davranışıyla da savunma içersine girer. Çünkü saç koparma davranışıyla geçici de olsa gerginlik azalmıştır. Tıptaki adı Trikotillomani olan saç yolma davranışı özellikle 12-13 yaşlarda daha sık görülür ve kişi, gerginliği gidermek için, saçını, yüz kıllarını yolabilir ya da evde bulunan battaniye gibi yumuşak eşyalardan tüy kopararak rahatlamaya çalışır. Trikotillomani yaşayan kişilerde aynı zamanda kaygı bozukluğu, dürtü kontrol bozukluğu ve depresyon durumları da görülebilir.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
14.12.2010
SaçlarınıyoluyorSaçlarını yoluyor
Çocukları bilgisayara mahkum etmeyin
Samanyolu Haber
14.12.2010
15:53
Tarhan, Erkek için iş neyse, çocuk için de oyun odur. Çocuklarınızla oyun oynayın. uyarısında bulundu.

Marmara Belediyeler Birliği tarafından düzenlenen Teknoloji Bağımlılığı ve İnsan seminerinde konuşan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Teknoloji bağımlılığının uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibidir. dedi. Birliğin Eminönünde bulunan merkez binasında gerçekleştirilen seminerin açılış konuşmasını yapan Marmara Belediyeler Birliği Genel Sekreteri Doç. Dr. Recep Bozlağan, yoğun biçimde teknolojik aygıt kullanan insanlarda, konuşma bozukluğundan davranış bozukluğuna kadar birçok problem gözlemlendiğini belirtti. Türkiyenin internet kullanımında bağımlılık sınırındaki ülkelerden biri olduğunu söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İnsanları bağımlı yapan, bilgisayar veya internet değil, oradaki ortamdır. Bu ortam bazen oyun, bazen birtakım görüntüler, bazen sanal sohbet oluyor. İlgi duyulan ortam, beyinde dürtü problemi yapıyor. Sinir bilimcileri tarafından sessiz bölge olarak bilinen bölgede fazla dürtü olunca, bağımlılık başlıyor. Teknoloji bağımlılığı, aynı uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibidir. Teknolojiyi doğru bir şekilde, kararında ve insanlığın hizmetinde kullanmalıyız. 1 GBlık muska yapan sahte hocalar bile var diye konuştu. Nevzat Tarhan açıklamalarının devamında, Parayı kullanmakla, duyguyu kullanmak arasında önemli bağlar var. Duygularını kontrol edemeyen ve önüne gelene aşık olan insanlar tanıyoruz. Burada sosyal sermaye dediğimiz sorun başlıyor. Avrupa ülkelerinde ciddi bir sosyal sermaye sorunu var. Ahlaki sistem çökmüş durumda. Fransada % 52 gayrimeşru çocuk var. Türkiyede de Denizli ve Kayseride boşanma oranlarının, evlilik oranlarının üstünde olması düşündürücü. Birbirlerine aşık insanlar, evlendikten 6 ay sonra boşanıyor. Ailelerde mutlaka sorun çözme sistemi oluşturulmalı dedi. Çocukların mutlaka sosyalleştirilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Aileler, çocuğum nasılsa evde, elimin altında diyor. Oysaki odasına kapanan çocuk, belki şiddete veya bağımlılık yapıcı maddeye alıştırılıyor, belki bir yuva yıkıyor. İnternette fazla zaman geçiren çocuğu olan aileler, hemen bir kliniğe başvurmalı. Erkek için iş neyse, çocuk için de oyun odur. Çocuklarınızla oyun oynayın. Apartman çocuklarını bilgisayara mahkum etmeyin. Onları mutlaka sosyalleştirin. Bu çocuklar kreşlere de gönderilebilir. Serada yetiştirir gibi yetiştirmeyelim çocuklarımızı. Bazı riskler almalıyız çocuğumuzun iyiliği için. Anne babalık, kapalı kutuda çocuk yetiştirmek değil, onları hayata hazırlamaktır. diye konuştu. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerinin sonunda cep telefonlarının zararlarına da değinerek, Cep telefonlarının beyin hücrelerine zarar verdiği ispatlandı. Fazla kullanım durumunda genleri zedeleyip, DNAlarda bozukluğa neden oluyor. Araç kullanımında emniyet kemeri ne ise, cep telefonları için de kulaklık odur. uyarısını yaptı.
Samanyolu Haber
Son Dakika
14.12.2010
ÇocuklarıbilgisayaramahkumetmeyinÇocukları bilgisayara mahkum etmeyin
'Çocukları bilgisayara mahkum etmeyin'
Samanyolu Haber
14.12.2010
14:05
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Erkek için iş neyse, çocuk için de oyun odur. Çocuklarınızla oyun oynayın. uyarısında bulundu.

Marmara Belediyeler Birliği tarafından düzenlenen Teknoloji Bağımlılığı ve İnsan seminerinde konuşan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Teknoloji bağımlılığının uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibidir. dedi. Birliğin Eminönünde bulunan merkez binasında gerçekleştirilen seminerin açılış konuşmasını yapan Marmara Belediyeler Birliği Genel Sekreteri Doç. Dr. Recep Bozlağan, yoğun biçimde teknolojik aygıt kullanan insanlarda, konuşma bozukluğundan davranış bozukluğuna kadar birçok problem gözlemlendiğini belirtti. Türkiyenin internet kullanımında bağımlılık sınırındaki ülkelerden biri olduğunu söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İnsanları bağımlı yapan, bilgisayar veya internet değil, oradaki ortamdır. Bu ortam bazen oyun, bazen birtakım görüntüler, bazen sanal sohbet oluyor. İlgi duyulan ortam, beyinde dürtü problemi yapıyor. Sinir bilimcileri tarafından sessiz bölge olarak bilinen bölgede fazla dürtü olunca, bağımlılık başlıyor. Teknoloji bağımlılığı, aynı uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibidir. Teknolojiyi doğru bir şekilde, kararında ve insanlığın hizmetinde kullanmalıyız. 1 GBlık muska yapan sahte hocalar bile var diye konuştu. Nevzat Tarhan açıklamalarının devamında, Parayı kullanmakla, duyguyu kullanmak arasında önemli bağlar var. Duygularını kontrol edemeyen ve önüne gelene aşık olan insanlar tanıyoruz. Burada sosyal sermaye dediğimiz sorun başlıyor. Avrupa ülkelerinde ciddi bir sosyal sermaye sorunu var. Ahlaki sistem çökmüş durumda. Fransada % 52 gayrimeşru çocuk var. Türkiyede de Denizli ve Kayseride boşanma oranlarının, evlilik oranlarının üstünde olması düşündürücü. Birbirlerine aşık insanlar, evlendikten 6 ay sonra boşanıyor. Ailelerde mutlaka sorun çözme sistemi oluşturulmalı dedi. Çocukların mutlaka sosyalleştirilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Aileler, çocuğum nasılsa evde, elimin altında diyor. Oysaki odasına kapanan çocuk, belki şiddete veya bağımlılık yapıcı maddeye alıştırılıyor, belki bir yuva yıkıyor. İnternette fazla zaman geçiren çocuğu olan aileler, hemen bir kliniğe başvurmalı. Erkek için iş neyse, çocuk için de oyun odur. Çocuklarınızla oyun oynayın. Apartman çocuklarını bilgisayara mahkum etmeyin. Onları mutlaka sosyalleştirin. Bu çocuklar kreşlere de gönderilebilir. Serada yetiştirir gibi yetiştirmeyelim çocuklarımızı. Bazı riskler almalıyız çocuğumuzun iyiliği için. Anne babalık, kapalı kutuda çocuk yetiştirmek değil, onları hayata hazırlamaktır. diye konuştu. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerinin sonunda cep telefonlarının zararlarına da değinerek, Cep telefonlarının beyin hücrelerine zarar verdiği ispatlandı. Fazla kullanım durumunda genleri zedeleyip, DNAlarda bozukluğa neden oluyor. Araç kullanımında emniyet kemeri ne ise, cep telefonları için de kulaklık odur. uyarısını yaptı.
Samanyolu Haber
Son Dakika
14.12.2010
ÇocuklarıbilgisayaramahkumetmeyinÇocukları bilgisayara mahkum etmeyin
Türkiye'de müthiş değişim
Samanyolu Haber
01.11.2010
09:47
Türkiyenin son 10 yılda geçirdiği değişimin aktörü olan İslami muhafazakâr kesim bugünkü dünyaya daha fazla uyum sağlamak istiyor

Demokrasi istiyor, insan haklarından yana bir tutum sergiliyor. Demokratik adımlarla terörü nihai biçimde sonlandırmış bir Türkiye ekonomik ve kültürel cazibe merkezi olacaktır. Dünyadaki egemen güçlerin artması Türkiyenin satrançtaki imkanlarını artırmıştır Türkiyede çok net bir değişim var. Dünyadaki değişime paralel olan bir değişim bu. Türkiyedeki çoğunluğu teşkil eden İslami kesimden gelen muhafazakârların, bugünkü dünyaya daha fazla uyum sağlama isteği var. İnsan haklarından yana yeni tutum söz konusu. Değişimlerin ne olması gerektiği sorusuna Türkiyenin Müslüman muhafazakarları daha demokrat yanıt vermeye başladılar. Bu AK Partiyi yaratan temel dürtü oldu. Bugünkü başarının nedeni oldu. Yeni ve karmaşık bir Türkiye olacak. Geçiş dönemi uzun olacaktır, ama eskiye dönüş olmaz. Bu imkânsız. Türkiyenin dönüşümünde çevre koşullar çok önemli. Küreselleşmenin getirdiği yeni kriterler var dünyada. Ülkelerden ziyade bölgesel havzaların ön plana çıktığı bir dünya var. Bu dünyanın da barış arıyor olması önemli. Türkiyenin doğusuna doğru gidince iki önemli konu var. Türkiye Batıyla iki konuda köprü görevi görüyor. Biri enerji biri de İslam. Dolayısıyla Türkiye kendiliğinden bu iki konu açısından rol üstlenmiş oluyor. İkisinde de Batının kaygılarını yumuşatmaya yönelik bir rol oluyor. Bu aynı anda Türkiyedeki muhafazakâr kesimin farklılaşmasıyla birleşince Batının sorunlarını çözebilecek bir Türkiye ortaya çıkmaya başladı. Dolayısıyla da Türkiye bundan yararlanıyor. Bugünkü tabloyu sürdürmenin asgari koşulu ?istiyor olmak. Tek başına istemek yetmez, başkaları da istemeli. Bu tablo devam etsin isteniyor. Dünyanın önemli ülkeleri bunu istiyor. Bu tablo içindeki çatışmalı alanlarda karşılıklı ikna yöntemi uygulamanız lazım. Kürt meselesi burada işin içine giriyor. Bu da çözümü mümkün olan bir durum. Siyasete önemli bir rol düşüyor. Siyasetin gelecek açısından yapıcı olması lazım. Geleceğin dilini birlikte üretmesi gerekli. Bu da paylaşmacı, diyaloga dönük siyaset felsefesinin hakim olmasını gerektiriyor. Son 10 yılın değişiminin temelinde, 1950den itibaren başlayan şehirleşme, eğitimin yaygınlaşması, kitlelerin siyasete katılımının gelişmesi ve 1980den sonra piyasa ekonomisinin Anadoluya yayılması vardır. Türkiye halkı pasif itaatkâr köylülerden oluşmuyor. Bütün kesimlerin okumuş sözcüleri, girişimci iş adamları ve aktif tabanları vardır. Dünyanın her tarafındaki sosyolojik yapıdaki bu değişim, özgürlük taleplerini aydınların felsefesi olmaktan çıkartıp toplumsal ihtiyaç haline getirdi. Din devlet ilişkilerinde temel konu laikliğin liberalleşmesidir. Laikliğin her türlü inanca ve inançsızlığa saygı duyması, devletin dine müdahale etmemesi ve dinlere eşit mesafede durmasıdır. Bu da Diyanetin kademeli olarak özerkleşmesini, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesini gerektirir. Kürt sorunu en kritik sorunudur. Çünkü bu sorun etnik milliyetçilik sorunudur. Din devlet ilişkileri ekonomik gelişmeyle dünyanın her tarafından belli bir çözüm sürecine gidiyor. Ama en gelişmiş ülkelerde de etnik milliyetçilik görülebiliyor. ?Dağda kuşun sıkacağına, düz ovada siyaset yapsın formülü bugün de doğrudur. Demokratik adımları atarak terörü nihai biçimde sonlandırırsak Türkiyenin ekonomik ve kültürel açıdan kuvvetli bir cazibe sağlayacağı konusunda iyimserim. Türkiyenin bölgesel güç olmasının dünya ile ilgili nedenleri vardır. Dünyada Batı tek egemen güç olmaktan çıkıyor. Yükselen Asya var. Dünyadaki egemenlik odaklarının artması Türkiyenin satrançta imkânlarını arttırıyor. 1980den sonra gelişen piyasa ekonomisiyle Türkiyenin ekonomik gücü ve dinamizmi arttı. Köylü ya da okuma yazma bilmeyenlerin çocukları Afrikaya, Rusyaya ihracat yapıyorlar. Türkiye umarım 2023te Almanya, Japonya düzeyine gelmiş bir ülke olur. 90larda insan sorunu yok imkân sorunu vardı. Yaratıcı potansiyeli olan insanların imkânlara yeni yeni kavuştuğunu düşünüyorum. Yeni nesilde yüksek bir özgüven var Son on yılda Türkiyede kurumsal düzeyde ve siyasi kültürde değişim yaşanmıştır. Kurumsal değişimlerden en önemlisi asker sivil ilişkilerinin organizasyonunda görülmektedir. Parlamenter gözetim artmış, savunma harcamaları şeffaflaşmış, Sayıştay denetimi güçlenmiş, MGKnın yasama üzerindeki etkisi kalkmış, YÖK ve RTÜK gibi kurullardaki askeri temsilciler kaldırılmıştır. Asker sivil ilişkilerinin tartışmaya açık hale gelmesi, siyasi tabu olan Kürt meselesi gibi konuların açıklıkla tartışılabilmesi, Kürtçenin TRT Şeşle kullanılabilmesi, ifade özgürlüğünün genişletilmesi gibi konularda Avrupa Birliği reform paketleri çok önemli bir rol oynamıştır. 90larda insan sorunu yok, imkân sorunu vardı. Yaratıcı potansiyeli olan insanların imkânlara yeni yeni kavuştuğunu düşünüyorum. Yeni nesilde yüksek bir özgüven var. Evrensel bilgilere ve enformasyona ulaşma hızında bir ar
Samanyolu Haber
Son Dakika
01.11.2010
TürkiyedemüthişdeğişimTürkiyede müthiş değişim
Çocukta merhamet duygusu nasıl geliştir?
Samanyolu Haber
20.09.2010
08:13
Anne-babanın birbirlerine ve aile üyelerine karşı sevgi dolu, saygılı, yardımsever ve anlayışlı olması çocuklarda vicdan ve merhamet duygularını geliştirir.

Çocuklar olumsuzluklardan ne kadar uzak kalır ve güzel örnekleri görerek büyürse sevgi ve merhamet de o derece yer bulur. Çocukların hayvanlara ve çevrelerine karşı acımasız davranışları dikkatle izlenmeli. İnsanı insan yapan bütün hasletler merhamet ve vicdan duygularının iyi gelişmesiyle güçlenir. Bu da anne-babanın çocuğuna vereceği iyi bir bakım ve eğitim ile başlar. İnsanda var olan merhamet ve vicdan duyguları hem korunmalı hem de sağlıklı çevresel ve sosyal ilişkiler ile geliştirebilmelidir. Çocuğun temel ihtiyaçlarının karşılanması anne ve babasıyla sevgi ve güvene dayanan bir iletişim içinde olması ve zararlı alışkanlıklardan korunması merhamet ve vicdan duygularının hassasiyetini sağlar. İnsan, biyopsikososyal bir varlıktır. Duygu ve düşünce ve davranış sisteminin düzgün çalışması sağlıklı bir biyolojik yapıyı da gerektirir. Bu yapının iyi bir bakım ve sağlıklı çevre ile korunması gerekir. Biyolojik yapının korunması başa çıkılabilecek kadar strese maruz bırakılmayı da gerektirir. Duygu ve düşünce sisteminin bozulması duygu düşünce ve davranış bozukluklarına yol açar, dürtü bozuklukları görülür ve kişi vicdan ve merhamet duygularını tam olarak hissedemez. Vicdan ve merhamet duygularının yetersiz olduğu psikopatik kişilik (antisosyal kişilik bozukluğu) paranoit bozukluk (aşırı şüpheci kişilik) gibi kişilik bozukluklarının temelleri daha anne karnında ilk günlere kadar izlenebilmektedir. Annenin sağlıklı olması ise babayla sevgi ve saygıya dayanan huzurlu, uyumlu bir beraberlikle de yakından ilişkilidir. Eşiyle uyum içinde olmayan kişilerde bilhassa kadınlarda depresyon sıklıkla görülmektedir. Bunun için çocuğun vicdan ve merhamet duygularının gelişmesinde olumsuz durumlar da önlenmeye çalışılmalıdır. Temel ihtiyaçlarının zamanında karşılanması kadar sevgi ve ilgi ihtiyaçlarına, ıstıraplarına, acılarına karşı da duyarlı olunması, onun da duyarlı bir birey olmasını sağlar. Bunu yaparken sürekli anne-babanın ve çevresindekilerin beden dilini anlamaya çalışır ve kendi beden dili de buna yönelik olarak gelişir. Böylece akademik zekâ ile birlikte dugusal zekâ da gelişir. Anne-baba depresyondaysa derin düşüncelere dalabilir ve böylece çocukla etkileşim ya kesintili olur ya da ciddi eksiklikler, yoksunluklar görülür. Çocuğun gelişiminde bazı kritik dönemler vardır ki bu dönemde gerek biyolojik gerekse psikolojik eksikliklerin daha sonra telafisi mümkün değildir. Ancak anne yerine anneye destek olan kişilerin sevgi ve ilgisi kısmen ihtiyacı karşılar. Yine anne-baba tarafından da sağlığa kavuştuktan sonra zararın neresinden dönülürse kârdır. Psikolojik hastalıklar bazen anne-babanın sinirli, gergin olup eğitimde bilhassa ceza verirken aşırıya gitmesine de yol açmaktadır. Bu da çocukta travmalara yol açıp vicdan ve merhamet duygularını olumsuz şekilde etkiler. Çocuğun temiz, sağlıklı bir doğal çevre içinde yetişmesi önemlidir. Hayvanlara karşı çocukta görülen bir problem (hayvanlara acımasız davranmak gibi) ya da aşırı korku varsa nedenleri mutlaka araştırılmalıdır. Yine gelişim süreçlerine uygun bir sosyal çevre ile arkadaşlık ve kardeşlik ilişkileri önemli bir yer tutar. Kardeş ve arkadaşlarına karşı acımasız davranışları varsa bunların nedenleri de çocuğun karşılanmamış ihtiyaçları ve geçirdiği travmalar başta olmak üzere araştırılmalıdır.
Samanyolu Haber
Son Dakika
20.09.2010
Çocuktamerhametduygusunasılgeliştir?Çocukta merhamet duygusu nasıl geliştir?
Çocuklara oruç nasıl anlatılmalı
Samanyolu Haber
13.08.2010
15:22
Oruçluyken sergilenen güzel davranışlar, evlerinizde verdiğiniz ikramlar, yardımlaşmalar çocuklarınızın ahlâklı olması ve duygusal zekasının gelişmesi açısından önemlidir.

Çocuklar yardıma muhtaç fakir insanlar da olduğunu ve her istediklerinin de yapılamayacağını öğrenirler. Anneler babalar çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmek isterler. Bu eğitimde en önemli olan ahlâk eğitimidir. İşte içinde bulunduğumuz Ramazan ayı çocukların ahlâk eğitimi ve duygusal zekalarını geliştirmek için en güzel manevi zemini teşkil etmektedir. Allah?ın mükâfatlandırıcı olarak bilinmesini sağlar Çocuklar küçük yaşta dinî duygulara yetişkinlerden daha yatkındırlar. Bu sebeple dinî ve ahlâki eğitimin küçük yaşta başlaması önemlidir. Çocuğun henüz oruç tutmadığı 3-6 yaşlarında ilk sorularıyla birlikte ona oruç hakkında bilgi vermek ve oruçluyken sergilenen güzel davranışlarla örnek olmak, çocuğun da oruç tutmaya başladığı zaman aynı şekilde orucun ahlâki yönden terbiye edici özelliğinden yararlanmasını sağlayacaktır. Çocuğun somut düşündüğü; fakat soyut düşüncelere son derecede yatkın olduğu dönemde oruç tutan kuluna Allah (cc)?ın sevap vereceğini bilmesi; çocuğun Allah-u Teala?yı mükâfatlandırıcı olarak tanımasına da yardımcı olur. Başka insanların duygularını anlamayı sağlar. Orucun sağladığı en önemli yararlardan biri, kişinin başka insanların duygularını anlamasını (empati) sağlamasıdır. Empati insanlar arası ilişkilerde çok önemli özelliklerden biridir. Başka insanların yerine kendini koymak duygusal zekânın gelişmesiyle mümkün olmaktadır. Yine kişilik gelişiminin önemli bir aşaması olan ?Ben Merkezcilikten? uzaklaşmayı da gerektirir. Çocuklara orucun fakir ve açların halini anlamamızı sağladığını anlatmak gerekir. Bunun için yardıma muhtaç insanlardan bahsetmek yararlı olur. Böylece çocuk, Allah?ın oruç emriyle istediğinin insanların belli bir süre aç kalması değil açların halini anlaması olduğunu anlamaya başlar ve nimetlere şükür etmeyi de öğrenir. Böylece çocukta hem insanlara merhamet, cömertlik ve yardım etme duygusu gelişir hem de Allah?a kendisini daha yakın hisseder. Oruç dürtüleri kontrol etmeyi kolaylaştırır Psikolojik rahatsızlıkların bir kısmında görülen belirtilerden biri de ?dürtü kontrol bozukluğu?dur. Oruç, küçük yaşlarda anlamı bilinerek tutulduğu takdirde dürtüleri kontrol etme eğitimi de verir. Normal zamanda açlığa susuzluğa dayanamayan kişilerin oruçluyken açlığa daha kolay dayandıkları, sigara tiryakilerinin bile büyük bir kısmının oruçluyken bağımlılıklarının etkisinde daha az kaldıkları bilinmektedir. Kişinin oruca niyeti, iç salgı bezlerinin çalışmasına etki ederek dürtü, istek ve arzuların kontrolünü; yani sabrı kolaylaştırmaktadır. Azalarına oruç tutturmak davranış eğitimi kazandırır Çocuğa sadece aç kalmak değil kötülüklerden de uzak durmak gerektiğini anlatmak önemlidir. Kötü sözlerden ve davranışlardan uzak durmaya çalışmak, kırıcı konuşmamak, kalp kırmamak, kimseye zarar vermemek oruçlu insanın daha çok önem vermesi gereken özelliklerdir. Çocuğa başka insanların arkasından konuşmanın da oruçlu insana hiç yakışmayan bir davranış olduğunu anlatmak gerekir. Oruçluyken bu hususlara dikkat eden kişi başka zamanlarda da bunu yapma alışkanlığını kazanmaya başlamış olur. Çocuğun dinî arayışına en uygun cevap bu ayda verilir Namaz ve duanın kişinin dinî ve ahlâki gelişimindeki rolü ve önemini hepimiz biliriz. Çocuğun namaza alıştırılması için (özellikle 7 yaşından sonra) Ramazan ayı da en uygun zamandır. Bu ayda çocuklarla birlikte camilerin gezilmesi, büyük çocukların teravih namazı kılmaya götürülmeleri, onların hayatları boyunca unutamayacakları manevi hazlar almalarını sağlamaktadır. Çocuklarımızı iftar davetlerine ya da iftar çadırlarına götürmek veya iftarlara evimize dost, komşu ve akrabaların davet edilmesi de çocukta tanıdıklarla tanışma, kaynaşma ve birlik-beraberlik duygularının gelişmesine ve sosyalleşmeye yardımcı olur. Oruç çocukta yardımlaşma duygusunu kuvvetlendiren bir ibadettir Anne-babaların bir kısmı çocuklarının kendilerinden sürekli bir şeyler istediklerinden ve doyumsuzluklarından şikayet etmektedirler. Çocuk kendisinden daha muhtaç insanların olduğunu bildikçe bu duygularını kontrol etmeyi daha çok öğrenir. Çocuğa anlayabileceği bir şekilde Ramazan ayında verilen fıtr sadakasından bahsetmek yararlı olur. Çocuğun harçlıklarından bir miktarıyla yardıma muhtaç çocuklara bazı hediyeler almasını teşvik etmek için Ramazan ayı en uygun manevi zemini teşkil etmektedir. PSİKOLOG FARİKA ARTIR
Samanyolu Haber
Son Dakika
13.08.2010
ÇocuklaraoruçnasılanlatılmalıÇocuklara oruç nasıl anlatılmalı
İşte Çocuklara yalan söyletmemenin yolu
Samanyolu Haber
20.07.2010
13:42
Dikkatli bir anne-baba çocuğun hayal ürünü mü, yoksa gerçek şeyler mi söylediğini kolayca anlar.

Bazı küçük yalanlar görmezden gelinip, yalanın yanlışlığının çocuğa gösterilmesi ve tekrarlamaması için dolaylı şekilde tedbir alınabilir. Çocuğa yalanın kötülüğünü, kendisine ve çevresine zararlarını hikâyelerle anlatmak etkili bir yoldur. Çocuk ve ergen, aşırı baskı altında olup korktuğunda da, çok sevgi görüp ilgi çekmek istediğinde de yalan söyleyebilir. Bu sebeple çocuklara karşı sevgi, saygı ve disiplini dengede tutucu bir tutum içinde olunmalıdır. Yalana sık başvuran veya hayal ürünü sözler söyleyen çocukları etiketlememek için her hatası yüzüne vurulmamalı, yalandan uzaklaştırıcı genel tedbirler alınmalıdır. Çocuğa yalanın kötülüğünü, yalana başvurmanın kişiye ve çevresine sağlayacağı zararları anlatan olayları, hikâyeleri anlatmak, çocukların özdenetim duygusu kazanarak yalandan uzaklaşmalarında etkili olur. Bu konuda büyük zatların hayatlarında ve çocuk edebiyatında güzel örnekler çoktur. Allaha inanan bir insanın neden yalan söyleyemeyeceği de ikna edici bir şekilde anlatılmalıdır. Bazı durumlarda çocuğun yalan söylediği çok açıktır. Çocuk kendisi de bilinçli bir şekilde yalan söylediğinin farkındadır. Anne-baba çocukla yeteri kadar ilgilenemez ve ihmalkâr davranırsa bu yalanlar fark edilmeden amacına ulaşarak zamanla huy halini alır. Dikkatli bir anne-baba ise bu tür yalanları kolaylıkla fark eder. Bu durumda paniğe kapılmadan sakin bir şekilde bilhassa 7 yaşından büyük çocuklar ve ergenlerle net bir şekilde konuşulmalı, kişiliği değil davranışın yanlışlığı hedef alınmalıdır. Aşağılayıcı etiketleyici bir üslup kullanılmamalıdır. Büyüklerini kandıramadığını anlayan çocuk ve ergende benmerkezcilik azalır, başkasının gözüyle de kendisini görme, davranışlarını değerlendirme özelliği gelişir. Önemli olanın hatayı görmek ve ders alıp tekrarlamamak olduğu çocukların ve bütün insanların hata yapa yapa doğruyu öğrendikleri anlatılmalıdır. Çocuklarla arkadaşça konuşulmalı, yalana yol açan durumu, sebepleri anlatması sağlanmalıdır. Bunların bir kısmı abartılı ya da çok gerçekçi olmasa da sabırla dinlenmelidir. Bu arada uygun sorularla yalanın yol açabileceği olumsuz sonuçları görmesi, yalanla kişinin nasıl kötü alışkanlıkları daha kolay kazanacağını kendisinin düşünüp ifade etmesi sağlanmalıdır. Nasihatin az, dinlemenin çok olduğu bir ortam hazırlanmalıdır. Bu metot çocuk ve gençlerde hatanın tekrarlamaması açısından çok etkili sonuçlar vermektedir. Bütün tedbirlere rağmen yalana başvuran çocukta dürtü kontrol bozukluğu olabilir, bazı organik ve psikolojik nedenlerle çocuk yalan söylemekten kendisini alamaz. Bu durumda psikolojik desteğe başvurulmalıdır. FARİKA TEYMUR ARTIR PSİKOLOG
Samanyolu Haber
Son Dakika
20.07.2010
İşteÇocuklarayalansöyletmemeninyoluİşte Çocuklara yalan söyletmemenin yolu
Ağlamadığı gün yok
Milli Gazete
02.07.2010
17:44
12 yaşında bir kızım var. Küçüklüğünden beri çok ağlıyor. Küçük bir şeyde hemen ağlıyor ve istediğini yaptırmak istiyor. Bazen kardeşine vuruyor ve kardeşi kendisine vurmuş gibi ağlayarak yanıma geliyor. Geçenler ona Artık büyüdün bundan sonra ağlamak sana yakışmaz dedim, yine ağlamaya başladı. Fatma hanım acaba bu kız değişir mi? Ne zaman ağlamayı bırakacak? Tavsiyelerinizi bekliyorum. A.A Size bağlı Çocuklar annelerin zaaflarını çok iyi kullanabiliyorlar. Mesela istediği her şeyi ağlayarak yaptıran bir çocuk aslında annenin ağlamaları karşısında kayıtsız kalmayacağını öğrenmiştir. Anne burada ona iyilik yaptığını düşünse de aslında zarar vermiştir. Çocuk, istediği her şeyi elde etmek istemekte ve göz yaşlarını bir araç olarak kullanmaktadır. Burada anne, ona istediği her şeyin olamayacağını, bu kuralın bütün insanlar için geçerli olduğunu ifade etmelidir. Ayrıca, ona beklemeyi öğretmeli, bazı şeyleri elde etmek için belli bir sürenin geçmesi gerektiğini vurgulamalıdır.Burada anne çocuğa hem dürtü kontrolünü hem de sabretmeyi öğretmektedir.... devamı
Milli Gazete
Köşe Yazıları
02.07.2010
AğlamadığıgünyokAğlamadığı gün yok
Cinsel dürtü mantıklı karara engel mi?
NTV
21.05.2010
08:54

Dan18 yaşında geçirdiği bir travmanın ardından irrasyonel davranışları araştırmaya başlayan ve bu konuda yazdığı kitap ABDde en çok satanlar listesine giren Dan Ariely ntvmsnbcye konuştu.


NTV
Toplum Yaşam
21.05.2010
Cinseldürtümantıklıkararaengelmi?Cinsel dürtü mantıklı karara engel mi?
Sınav kaygısına dikkat
Samanyolu Haber
14.05.2010
11:41
Davranış Bilimleri Enstitüsü (DBE) Çocuk ve Genç Bölümünden uzman psikolog Şeyda Özdalga, öğrencilerin sınav öncesi kaygı kontrolü için zihinsel, duygusal, davranışsal ve fiziksel düzenlemeleri yapmalarının çok önemli olduğunu söyledi.

Sınav kaygısının psikolojik yönleri ve bununla baş etmenin yollarına ilişkin AA muhabirine bilgi veren Özdalga, sınav sisteminin Türkiyede sınav kaygı oranını diğer ülkelere göre artırdığını, bu durumda kaygı kontrolünün, performansı geliştirmek için önem taşıdığını kaydetti. Özdalga, Türkiyede sınav kaygısı, kaygı seviyelerine göre değişmekle birlikte yüzde 65-70 oranında görüldüğüne işaret ederek, sınav kaygısının sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan, yoğun kaygı, endişe ve korku duygularının bir arada yaşanması durumu olduğunu söyledi. Normal olarak her insanın çeşitli durumlarda bu duyguları yaşadığını dile getiren Özdalga, ancak henüz gelişimleri devam eden çocuk ve gençlerde bu psikolojik durumun kolaylıkla başa çıkamayacakları bir hal alabildiğini vurguladı. Şeyda Özdalga, sınav kaygısının seviyesini arttıran, bunun sonucunda da performansı düşüren ve kaygıyı tetikleyen psikolojik durumlar bulunduğuna işaret ederek, bunların sınav hazırlığının tam yapılmamış olması, ders ve çalışma yükünün fazla ve süresinin uzun olması, kişinin doğru çalışma stratejilerine sahip olmayarak, bu ders yükünün altından kalkamaması, daha önceki başarı ve başarısızlıkları, ailenin beklentileri ve başkalarıyla yapılan kıyaslamalar, sınavın hayattaki başarının tek kriteri olarak görülmesi olduğunu söyledi. Ders çalışmayı sürekli ertelemenin de bir sınav kaygısı belirtisi olduğuna dikkat çeken Özdalga, şu bilgileri verdi: Kaygılı bir öğrenci, zihinsel, duygusal, davranışsal ve fiziksel belirtiler gösterir. Zihinsel belirtileri, Ya başaramazsam, kazanamazsam, sınavda bayılırsam gibi gerçekçi olmayan başarısızlık düşünceleri, Başarısızım, Puanım yeterli değil, Yapamayacağım şeklinde kendini sürekli eleştirme ve öz güven azlığı yaşama, düşüncelerini organize edememe ve dikkat dağınıklığı, konsantre olamama, kavramları hatırlayamama, zihnin boşalması gibi sorunlar olarak tanımlayabiliriz. Duygusal belirtiler ise panik hissi, genel sinirlilik ve öfke hali, sürekli ağlama, aşırı engellenmişlik hissi, şaşkınlık ve depresif duygu durumu olarak belirmektedir. Davranışsal belirtiler, çalışma isteksizliği, başarısızlık, istek ve ihtiyaçları düzenleyememe, unutkanlık, kontrolü dışsal nedenlere yüklemek ve sınavdan kaçınma, sınavlarda donup kalma, dikkatsizlik olarak özetlemek mümkün. Fiziksel belirtilerde ise baş ağrısı, mide ve bağırsak sorunları, kalp çarpıntısı, ellerde titreme, terleme, kasılma, yorgun ve halsiz hissetme, uyku sorunları ile tetikler ve dürtü kontrol sorunları oluşur. Psikolog Özdalga, kaygıdan korunmak için özellikle kaygının nedenlerini tespit etmenin önemli olduğunu, kişinin yeterlilikleri ve yetersizlikleri belirlenerek, eksik olduğu alana kontrollü müdahale etmenin çok önemli olduğunu vurguladı. Bunun yanı sıra, gerçekçi hedefler oluşturmak, uygulanabilir planlama yapmak, olumsuz düşünceleri objektif gerçeklere dayandırmak ve tüm değerlendirmelerin kısa ve uzun dönemli amaçlara katkıda bulunmasını ve durumu çözmeye yardımcı olmasını sağlamak gerektiğine işaret eden Özdalga, şu önerileri dile getirdi: Kaygıyı azaltacak bireye ait başarı, beceri, çalışma disiplini ve kişisel her türlü avantajları içeren kaynaklarını görmesini sağlamak önemlidir. Öğrencinin, güne hafif bir gevşeme ve fizik egzersizle başlaması, kaygı hissettiği durumlarda diyafram nefesi ile 4 saniyede burundan aldığı nefesi 8 saniyede ağzından yavaşça vererek en fazla arka arkaya 5 kez nefes egzersizi yapması gerginliği azaltan, korkuyu kontrol altına alan etkenlerden biridir. Şeyda Özdalga, ailenin, çocuğunu ilgi ve yetenek alanlarına göre değerlendirmesi ve onun duygu ve düşüncelerine önem vermesi, olumsuzluklara odaklanmaması, deneme test sonuçlarına olumsuz yaklaşmaması, çalışmasına ve programına, Haydi çok dinlendin, çalışsana artık. Bu kadar çalışmayla kazanamayacaksın gibi uyarılarda bulunmaması gerektiği konusunda uyardı. Ailelerin, özellikle çocuğunu başkalarıyla kıyaslamaması, sınavın hayattaki başarının tek kriteri olarak görülmemesi, sınava hazırlanma süresince harcanan maddi bedelin hatırlatılmaması, başarısını, iyi evlat kriteri olarak görmemeleri gerektiğine de işaret ederek, Ailelerin çocuklarının sosyal yaşam olarak da hareketli olmalarına fırsat vermeliler, örnek olmalı, desteklemeli, uygun çalışma ortamı ve beslenme koşullarını sağlamalı, başarısızlıklarını kabul etme sorumluluğu
Samanyolu Haber
Son Dakika
14.05.2010
SınavkaygısınadikkatSınav kaygısına dikkat
Yeme bağımlılığının altındaki faktörler
Haber7
13.05.2010
16:07
Lezzet peşinde koşan, dürtü kontrol sorunu yaşayan yemek bağımlısı kişilerin yaşadıkları yeme bozuklukları ve depresyonun nasıl tedavi edileceğini uzmanlar bu akşam ÜLKE TV’de konuşacak..
Haber7
Son Dakika
13.05.2010
YemebağımlılığınınaltındakifaktörlerYeme bağımlılığının altındaki faktörler
Dikkat, hastalık belirtisi olabilir !
Samanyolu Haber
15.01.2010
11:36
Uzmanlar uyarıyor: Hızlı araç kullanmak bir hastalık belirtisi olabilir...

Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cengiz Tuğlu, DEHB olan kişiler riskli ve hızlı araç kullanmayı tercih ederler, çünkü onlarda kendi sürüş yeteneklerini diğer sürücülere oranla çok daha üstün ve sıra dışı görme eğilimi vardır dedi. Tuğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun (DEHB) okul, ev ve arkadaş çevresinde günlük yaşam faaliyetlerini etkileyecek düzeyde dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtü kontrolünde bozukluk ile ortaya çıkan bir hastalık olduğunu söyledi DEHB olan kişilerin genelde hızlı ve riskli araç kullandıklarını anlatan Tuğlu, şunları söyledi: DEHB olan kişiler riskli ve hızlı araç kullanmayı severler, çünkü onlarda kendi sürüş yeteneklerini diğer sürücülere oranla çok daha üstün ve sıra dışı görme eğilimi vardır. Engellenme eşiği düşüklüğü, öfkesini denetleyememe, heyecan arama davranışı, dürtüsellik ile dikkat ve odaklanma sorunlarının varlığı, riskli taşıt kullanımıyla ilişkilendirilmektedir. Bu karakteristik özellikler DEHB olan kişilerde de sıklıkla vardır. DEHB, çocukluk çağında sıklıkla tanısı konulan, yıllar içinde belirtiler azalsa da ilk tanı alanların neredeyse yarısında genç erişkinlik ve hatta daha ileri yaşlarda bireyi etkilemeyi sürdüren bir rahatsızlıktır. Gerçekten de yapılan çalışmalarda DEHBli kişilerde özellikle belirtileri sürdüğü sürece riskli taşıt kullanımının ve olumsuz sonuçlarının daha fazla olduğu saptanmıştır. Hızlı ve riskli araç kullanımının yaralanmalara ve ölümlere sebep olduğunu hatırlatan Tuğlu, özellikle DEHB olan erişkinlerin trafikte dikkatlerini sürdürebilme, kuralları, işaretleri izleyebilme konusunda ciddi sorunlar yaşadıklarını belirtti. Tuğlu, DEHBin tedavi edilmesi gereken önemli bir rahatsızlık olduğunu bildirdi.
Samanyolu Haber
Son Dakika
15.01.2010
DikkathastalıkbelirtisiolabilirDikkat hastalık belirtisi olabilir
Berlusconi'ye uygulanan şiddetin nedenleri
Haber7
15.12.2009
13:13
Prof. Dr. Nevzat Tarhan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconiye uygulanan şiddet ve önlenemeyen nefret, şiddet ilişkisini ve dürtü kontrol bozukluğunun psikolojik alt yapısını ÜLKE TV’de değerlendirecek.
Haber7
Son Dakika
15.12.2009
BerlusconiyeuygulananşiddetinnedenleriBerlusconiye uygulanan şiddetin nedenleri
Cinsel zekanızı ölçün
Gazete Şok
12.12.2009
03:23
1- Cinsel arzusu düşük olan kişilerde aşağıdaki maddelerden hangisi cinsel dürtü yaratır? a- SMS rsquo;in var bir bakıver mesajı. b- Kurtlar Vadisi - Episot 999. c- 17 inç monitör. d- Testeste...
Gazete Şok
Son Dakika
12.12.2009
CinselzekanızıölçünCinsel zekanızı ölçün
Toplam "62" adet haber bulundu!
Sayfa:
Site üzerindeki bütün haberler kaynak belirtilerek dış kaynakların rss servisleri kullanılarak gösterilmektedir.
www.habergec.com site üzerindeki haberlerin doğruluğundan sorumlu değildir.
İletişim:info@habergec.com
Uçak Bileti