Avrupa Parlamentosu seçim sonuçları, Türkiyenin ABye üyeliğinin kısa vadede eskisine oranla daha büyük güçlüklerle karşılaşacağını gösteriyor. Açık söylemek gerekirse, ne zaman tam üye olabileceğiz sorusunun cevabı hiçbir zaman çok önemli olmadı benim için. Çünkü Avrupa Birliğine girmeyi, girmek için yapılanlardan daha az önemli buldum hep. Türkiyeyi yönetenler bu değişiklikleri yapmak için Avrupanın sopasına ihtiyaç duydukları için, ben de bu sopanın eksik olmamasını istedim. Mühim olan, başlayan değişimin hız kesmemesiydi. Bunun için de umudun umutsuzluğa dönüşmemesi gerekliydi. Umutsuzluk baş gösterirse, tersine rüzgarlar esmeye başlayabilir; boşuna demokrasi homurtuları yükselebilirdi.
Ama son yıllarda aldığımız mesafeye baktığımda bu tip endişelerim de azalıyor artık. Dolayısıyla
geldiğimiz noktada bu meseleyi bizden daha çok Avrupanın meselesi olarak görüyorum; daha açık ifadeyle, Avrupanın kendi kimliğini değişen dünya koşullarında yeniden tanımlayıp tanımlayamayacağı meselesi olarak...
Son Avrupa Parlamentosu seçimleri bir kez daha ortaya koydu ki, sorun Sarkozynin inadından ya da Merkelin tutuculuğundan kaynaklanmıyor. Sorun, Avrupa halklarının kendi içindeki yabancıdan, göçmenden, özellikle de kendi içindeki İslamdan duyduğu korkudan kaynaklanıyor. Zaten Sarkozy, Merkel gibiler de kendi kamuoylarındaki bu duyguyu iyi okudukları için böyle siyaset yapıyorlar ve o yüzden de AP seçimlerinde daha büyük oylar alıyorlar.
Biz şimdiye kadar bu liderlerin üyeliğimize karşı tutumlarını iç siyaset icabı böyle yapıyorlar diyerek küçümsemeye çalıştık. Oysa bu toplumlar demokratik toplumlar ve siyasetçilerinin de kamuoyundaki eğilimlere göre siyaset yapmasından daha normal bir şey olamaz. Dolayısıyla, karşı karşıya olduğumuz şey, birkaç siyasetçinin direnişi değil, Avrupa kamuoyunun önemli bölümünün direnişidir ve bu direniş kırılmadan, en azından zayıflamadan, Avrupalı olmamız; deyim yerindeyse, ev sahiplerinin muhalefetine rağmen apartman yöneticisinin katakullisi ile çaktırmadan Avrupa Evine girmemiz zor görünüyor.
X x x
Peki Avrupa kamuoyu bizi neden istemiyor?
Bu sorunun cevabını almak için uzağa gitmenize hiç gerek yok; açın şu son Seçkinler Araştırmasını okuyun, sebebi anlarsınız. Araştırmayı yapanlar Türkiyede konuştukları o 40 seçkin yerine Avrupanın laikçi elitlerinden kırk kişiyle konuşsalardı -biraz daha edeplice bir üslupla- aynı cevapları alırlardı.
Aslında cevap çok basit: Biz kendi kendimizi sevmezken, bir yanımızı iğrenç, dayanılmaz bulurken Avrupanın bizi sevmesini ve bağrına basmasını nasıl bekleyebiliriz?
Biz, yıllardır İslami kesimi neden dışlamaya çalıştıysak, neden kendimizden bir parça olarak kabul etmediysek, Avrupalılar da Türkiyeyi o yüzden dışlamaya, içine almamaya çalışıyor.
Çeşitli kereler yazdım: Biz 1995ten bu yana neden şeriat paranoyaları içinde yaşıyorsak; yaşam tarzımızı değiştirecekler diye kabuslar görüyorsak, onlar da aynı sebeple aynı korkuları yaşıyor. Onlar da tıpkı bizim yıllarca korktuğumuz gibi, dini aidiyetimiz yüzünden Avrupanın yaşam tarzını değiştirmemizden, İslami kimliğimizle Avrupanın kamusal alanında boy göstermemizden, Avrupanın rengini, kokusunu bozmamızdan korkuyorlar.
İslami kesim bizim için nasıl öteki ise biz de bir bütün olarak Avrupa için ötekiyiz işte...
2002den beri her seçim arifesinde herkesin diline pelesenk olan şu meşhur Tayyipin önünü kesmek cümlesini hatırlayın. Ve o cümledeki Tayyip sözcüğünü çıkartıp yerine Türkiye sözcüğünü yerleştirin. Türkiyenin önünü kesmek... İşte Avrupanın yapmaya çalıştığı da bu. Bundan anlamayacak, başka derin sebepler arayacak ne var?
Biz hâlâ başı örtülü kadınlarımızı, Meclisimize, resmi resepsiyonlarımıza, devlet dairelerimize, üniversitelerimize sokmamakta diretirken, Avrupalının o başı örtülü kadınları kendi içinde istememesinde yadırganacak ne var?
Biz hâlâ kendi kendimizle yüzleşememişken, bir parçamızı inkâr etmeye, yok edememişsek de yok saymaya çalışırken, onların da bizim, Avrupanın bir parçası olduğumuz gerçeğiyle yüzleşemeyişlerinde şaşıracak ne var?
Tıpkı bizim aydınlarımızın büyük çoğunluğunun çok uzun süre savunduğu gibi, onlar da İslamla demokrasinin bağdaşmadığını, şeriat hedefinin İslam dininin ayrılmaz bir parçası olduğunu, bir Müslümanın demokrasiyi savunmasının ancak takiye olabileceğini düşünüyorlar.
Şu anda Avrupa, bizim 90lı yılların başından beri yaşadığımız bu çatışmanın en sancılı noktalarından birini yaşıyor. Ama bu sancılı süreç yaşanmadan, farklı kimlikler inkâr edilemez biçimde karşı karşıya gelmeden de anlama ve kabul sürecine geçilmesi imkânsız görülüyor.
Doğrusu bütün bu kavrayışsızlıklar, bütün bu korkular için onları fazla suçlayamayız. Biz şeriat fobisinden | | Samanyolu Haber Son Dakika 10.06.2009 | |